Türkiye’de hepimiz hukuk ve dolayısıyla adalet arıyoruz…
Ancak ülkemiz üzerine çöreklenmiş anlayış, halkı hukukla korkutmak ve sindirmek için yargıyı sopa olarak kullanıyor.
Ümit Özdağ hadisesini de böyle okumak gerekiyor.
Ümit Özdağ büyük bir gayretle ve ısrarla sürdürdüğü çalışmasını belirli bir seviyeye getirince ne yazık ki, her halükârda koltuklarını korumak isteyen iktidar sahipleri tarafından hedef alındı.
Ümit Özdağ bu söylemlerini partisi kurulmadan önce de sonrasında da ifade etmekten hiç kaçınmadı. Öyleyse bu gözaltı ve tutuklanma hadisesi bugün neden yaşandı?
Günümüzde söylemleri en çok karşılık bulan lider Ümit Özdağ’dır.
Konjonktürel gelişmeler onun haklı olduğunu ortaya koymaktadır.
Hele ki, Türk Milletinden ve Türk Devletinden yana tavizsiz tavırları uluslararası güçleri ve onların yerli işbirlikçilerini çok rahatsız etmiş durumdadır.
Başta Türk gençliği olmak üzere Türk Milleti, Ümit Özdağ ve Zafer Partisi ile birlikte yeniden bir dirilişe geçti.
Üzerimizdeki ölü toprağı atılmak üzere!
Elbette bu durum birilerini rahatsız edecekti ve etti de!
Ümit Özdağ’ın çok önemli bir saptaması da: “Türk devletini Türk Milletine geri vereceğiz” vaadidir. Burası çok önemlidir ve tek başına etrafı ürkütmeye yeter bir iddiadır.
Ümit Özdağ’ın Türk Milletinden ve Türk Devletinden yana tüm düşünce ve eylemlerinin yanındayım…
Sadece ben mi?
Milyonlarla ifade edilen milliyetsever, vatansever, Atatürk’ün izinde giden insanlarımız da onunla beraberdir.
Bu sebeple sakın ola ki, Ümit Özdağ yalnız sayılmasın…
Türk Milleti bugünleri anlatacaktır. İhtiyacımız olan tek şey birlik ve beraberliktir. Bunun tesis ettiğimiz takdirde önümüzde hiç güç bize karşı duramaz!
Buradan Türk Milletinin aziz mensuplarına bir kez daha seslenmek isterim ki, Türkiye’miz Türk Milletinin elinden alınmak istenmektedir. Buna engel olmak için çırpınan insanların yanında olun bu mücadelemizde bize çok büyük güç verecektir.
İnanıyoruz ki, birlikte başaracağız…
Saygı değer Genel Başkanım her biri bir Ümit Özdağ olmuş milliyet ve vatan sever arkadaşlarınız tavizsiz yanınızdadır. İnşallah Türk Milleti için başlattığınız. “Zafer Yürüyüşü”nü sizin önderliğinizde hedefe ulaştıracağız…
HÜSEYİN NİHAL ATSIZ: (12 Ocak 1905 – 11 Aralık 1975)
Yirminci asırda Türk milliyetçiliğinin en önemli ismi ve Galip Erdem’in ifadesiyle ‘Türk birliğinin dev inançlı bekleyicisi’ olan Atsız Bey, baba tarafından, deniz subayları yetiştirmiş bir aileden gelmiştir: Büyükbabası Hüseyin Ağa, Gümüşhane’nin Torul kazasının Midi köyünde yerleşik Çiftçioğulları âilesine mensuptu ve askerliğini deniz eri olarak yapmak için geldiği İstanbul’da teskere bırakarak çarkçı kolağalığına kadar yükselmişti. Onun oğlu ve Atsız Bey’in babası olan Mehmed Nâil Bey de güverte binbaşılığına kadar yükselmiş bir deniz subayıydı. Atsız, Mehmed Nâil Bey’in, Trabzonlu Kadıoğulları âilesine mensup Fatma Zehra Hanımla 1903’te gerçekleşen evliliğinden dünyaya gelen üç çocuğun en büyüğü olarak İstanbul’da doğdu. İlkokula, Latin harfleriyle eğitim verilen Kadıköy’deki Fransız Mektebinde başladı. Bu okulun bir yangınla harap olmasından sonra bu defa yine Latin harfleriyle eğitim verilen Alman Mektebine yazdırıldı. Trablusgarp Savaşı yıllarında, Malatya gambotuyla Süveyş’e sığınan babasının yanma gönderildi ve orada yine bir Fransız okulunda tahsiline devam etti. Mehmed Nâil Bey’in İstanbul’a dönmesiyle bu sefer Kasımpaşa’daki Cezayirli Haşan Paşa Okuluna yazdırıldı. Arap harfleriyle eğitime burada başlayan Atsız Bey, ailesinin Kadıköy’e taşınmasıyla tekrar okul değiştirerek Osmanlı İttihad Mektebine gitmeye başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Kadıköy Sultanisinin rüştiye kısmına devam eden Atsız, buradan İstanbul Sultanisine geçmiş, onuncu sınıftayken girdiği imtihanda başarılı olarak Darülfünuna kaydolmuş, ardından bir geçiş sınavıyla Tıbbiyeye, orada girdiği başka bir sınavla da 1922’de Askerî Tıbbiyeye girme hakkını kazanmıştır. Yücel Hacaloğlu’dan öğrendiğimize göre; 1921 – 1925 yıllarında haftalık bir mecmua ve bazı günlük gazetelerde ‘H. Nihâl’ ve ‘Askerî Tıbbiye öğrencisi H. Nihâl’ imzalarıyla yazılar yazan Atsız Bey’in, 1917’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin maddî desteğiyle çıkarılmaya başlanan, Malta’ya sürülene kadar Ziya Gökalp’ın idâre ettiği Yeni Mecmua’nın, Fâlih Rıfkı (Atay) (1894-1971) yönetiminde neşredilen sayılarından Kasım 1923 târihlisinde, ‘Suallerimiz ve Cevaplar’ sayfasında Hüseyin Nihâl imzasıyla bir mektubu çıkmıştır. Mektuptaki, ifâdelerinden, Türkçülük fikri gibi, temel antitezlerinin de erken dönemlerde tebellür ettiği anlaşılmaktadır. Hüseyin Nihâl, Mesud Süreyya adlı Arap asıllı bir mülâzımın gereksiz yere istediği selâmı vermediği için 4 Mart 1925’te Askerî Tıbbiyeden çıkarılmıştır. Bu yüzden de bazı mektuplarında kendisinden ‘yarı doktor’ olarak bahsetmiştir.
Askerî Tıbbiyeden çıkarıldıktan sonra, Kabataş Lisesinde birkaç ay muallim muavinliği yapan Atsız Bey, daha sonra Denizyollarının bir vapurunda kâtip muavini olarak çalışmış, İstanbul – Mersin arasında birkaç seferde bulunmuştur. 1926da Yüksek Muallim Mektebine ve Darülfünunun Edebiyat Şubesine kaydolan Atsız, buradan Edirneli Nazmi’nin Divanı’nın gramer ve sözlüğü üzerine hazırladığı bitirme teziyle 1930’da mezun olmuş, 25 Ocak 1931de ise Fuad Köprülünün (1890-1966) teşebbüsüyle Türkiyat Enstitüsü’nde asistanlığa başlamıştır. Kısa bir süre sonra, 15 Mayıs 1931de, ilk dergisi olan Atsız Mecmua’yı neşretmeye başlamış; dergide, kimi o sırada şöhretli, kimi ileride kendi sahalarında temâyüz edecek isimlerle, daha ziyâde kültürel ve ılımlı bir Türkçülüğün ilmî çerçevede işlendiği köycü bir bakış açısı hâkim olmuştur.
Atsız, Temmuz 1932’de toplanan ve dâvetli listesinde adı olduğu hâlde katılmadığı Birinci Türk Târih Kongresi’nde savunulan resmî târih tezine karşı ilmî itirazlarını belirttiği için bilhassa Dr. Reşit Galip’in (1893-1934) hücumuna uğrayan hocası Zeki Velidi Togan’ın lehine, aralarında Pertev Naili Boratav’ın (1907-1998) da bulunduğu diğer yedi arkadaşıyla birlikte, Galip’e bir protesto telgrafı çekmiş ve muhalif olarak mimlenmesine yol açan bu tavrı, Reşit Galip’in Maarif Vekili olduğu sırada, Atsız Mecmuanın 25 Eylül 1932 târihli son (17) sayısında yayınladığı, Darülfünun hocalarının yetersizlikleri, câhillikleri ve esersizliklerini sert bir dille eleştirdiği bir yazısının da tuz biber olmasıyla, 13 Mart 1933’te Darülfünundan atılmasına yol açmıştır. Birkaç hafta sonra Orhan Şaik’le birlikte Malatya Ortaokuluna Türkçe öğretmeni olarak tâyin edilmiş, orada yaklaşık dört ay bulunduktan sonra edebiyat öğretmeni vazifesiyle Edirne Lisesine tâyin edilmiştir.
Edirne’de görevli olduğu yılların bir hâtırası: Bir yaz tâtilinde, arkadaşlarıyla, asıl maksatları İstanbul’dan yürümek olduğu hâlde, yeterli vakitleri bulunmadığından, Sirkeciden kalkan Selâmet vapuruna binip Çanakkale’ye ve oradan motorla Kilitbahir’e çıkıp yaya olarak bütün savaş alanlarını dolaştıkları bir Çanakkale gezisidir. Bu geziye dâir hikâyesini, 1933’te ‘Çanakkale’ye Yürüyüş’ adıyla bastırmıştır. Edirne’de, Türkçülük yolundaki ikinci yayın çabası olarak, 5 Kasım 1933 târihinden itibâren 16 Temmuz 1934’e kadar dokuz sayı yayınlanacak ve yine resmî târih tezine dönük sert polemiklere giriştiği için, Vekâlet emrine alınarak öğretmenlikten uzaklaştırılmasına yol açacak ve bir süre sonra da kapatılan Orhun dergisini çıkarttı. Aynı zamanda bu dergide, 1935 yılında yayınlanan, Türk Târihi Üzerinde Toplamalar adlı eserini tefrika etmeye başladı. Böylece, kendi târih tezini, daha önce Rıza Nur ve Mükrimin Halil (Yinanç) (1900-1961) tarafından kısmen ortaya konulmuş olan umûmî bir bakış açısıyla sistemleştirmeye başladı. Ona göre Türk târihi, resmî tezin hilafına, pek çok hnedan eliyle kurulmuş devletlerden değil, Doğu ve Batı Türkeli’ne hâkim olan pek çok hânedan tarafından yönetilmiş iki devletten müteşekkildi ve hanedanları değil, devleti esas alarak anlatılmalıydı.
Daha sonra çeşitli okullarda fasılalarla öğretmenlik yapan Atsız, 1937’de Tahsin Demiray’ın Ateş – Çocuklar İçin dergisinde, pek çok nesli etkileyecek ve Türkçülük yoluna girmelerini sağlayacak olan, Birinci Göktürk Kağanlığının çöküşünü ve Türklerin Kür Şad liderliğinde bağımsızlık için isyan edişini destansı bir dille anlatacağı Bozkurtların Ölümü adlı romanını tefrika etmeye başladı; fakat yayın yarım kaldı. Tamamlanması ve kitap olarak neşri, 1946 yılında gerçekleştirilebildi. Çok ilgi gören romanın, 1949’da ‘Bozkurtlar Diriliyor’ adıyla devamı neşredildi. Burada da ikinci Göktürk Kağanhğı’nın elli yıllık aradan sonra Kutluk Şad tarafından diriltilmesi anlatıldı. Ayrıca 1940 yılı içinde, 900’üncü Yıldönümü adlı risâlesi ile Sabahattin Ali’nin ‘İçimizdeki Şeytan’ romanına karşı yazdığı ‘İçimizdeki Şeytanlar’ adlı risâlesi ve Türk Edebiyatı Târihi adlı küçük hacimli eserlerini yayımlamıştır.
Atsız, Boğaziçi Lisesi’nde Türkçe öğretmeniyken, daha önce Edirne’de çıkardığı Orhun’u, kaldığı yerden, yâni onuncu sayıdan itibâren tekrar neşretmeye başlamış, bu dergi de 1 Ekim 1943 ila 1 Nisan 1944 arasında yedi sayı yayınlanabilmiştir. Mart – Nisan 1944’te Millî Eğitimdeki komünist faaliyetleri ifşa edip sorumluları istifaya çağırdığı ve Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na hitâben kaleme aldığı meşhur açık mektupları sonrasında derginin yayını durdurulmuş; öğretmenliğine son verilmesi dışında, itham ettiği Sabahattin Ali’nin kendisine açtığı dava, 3 Mayıs 1944’te Ankara’da milliyetçi gençliğin sonradan Türkçüler Günü olarak anılacak nümâyişlerini ve adlî târihimize ‘Irkçılık – Turancılık Dâvâsı’ adıyla geçecek yargılamaları doğurmuştur. Bu dâvâdan sonra uzun müddet işsiz kalan ve Türkiye Yayınevinde çalışan Atsız, bu dönemde, muahhar baskılarda genişleyecek olan şiirlerini ‘Yolların Sonu’ (1946) adlı kitapta toplamış; Osmanh Târihleri 1 adlı derlemenin içinde, Ahmedî’nin, ‘Dâstan ve Tevârih-i Mülük-i Âl-i Osman’, Şükrullah’ın ‘Behçetü’t-Tevârih’ ve Âşıkpaşaoğlu’nun ‘Tevârih-i Âl-i Osman’ adlı Osmanlı târih yazıcılığının erken metinlerini neşretmiştir.
Atsız, Darülfünundaki sınıf arkadaşlarından Tahsin Banguoğlu’nun Millî Eğitim Bakanı olmasıyla 1949 Temmuzunda Süleymaniye Kütüphanesi’ne uzman olarak tâyin ve bir yılı biraz aşkın zaman sonra Haydarpaşa Lisesi Edebiyat öğretmenliğine tayin edilmiş; fakat bir Türkçüler Günü ihtifali dolayısıyla 4 Mayıs 1952’de Ankara’da verdiği ‘Devletimizin Kuruluşu’ başlıklı konferansta, millî târihe ilişkin kanaatlerini Türkçü bir bakışla anlatmasından rahatsız olan basının tezviratıyla öğretmenlikten ‘muvakkaten’ alınıp tekrar Süleymaniye Kütüphanesinde görevlendirilmiş, bu ‘muvakkat’ vazifesi emekli olacağı 1969 yılma kadar on yedi sene sürmüştür. Atsız, Süleymaniye Kütüphanesinde görevli olduğu yıllarda, çeşitli makalelerinden derleyerek Türk Ülküsü (1956) adlı kitabını yayımlamış, 1958de önce Akşam Gazetesi’nde tefrika edilip aynı yıl kitaplaştırılan ve Fetret dönemimize dâir acıklı bir şehzâde öyküsü olan ‘Deli Kurt’ romanını neşretmiş, Ömer Fâruk Akün’ün verdiği bilgiye göre, 1936’da bir sahafta görüp istinsah ettiği ve daha sonra aslı Berline götürülerek İkinci Dünya Savaşı’nın dağdağası içinde kaybolan, Bayburtlu Osman’ın ‘Tevârih-i Cedîd-i Mirât-ı Cihân’ (1961) adlı eserini, ayrıca Birgili Mehmed (1966), Mustafa Âlî (1967) ve Ebussuud Efendi’nin (1968) bibliyografyalarını hazırlamıştır.
Atsız’ın çıkardığı son Türkçü dergi, 1964 – 1975 yılları arasında 143 sayı yayınlanan Ötüken dergisidir. 1972de, son romanı olan ve daha önce ismini müstear olarak kullandığı; hayatı, kendi hayatıyla büyük oranda örtüşen Selim Pusat adlı askerlikten atılma bir monarşist subayın etrafında gelişen sembolik ve tenasühi bir öyküyü anlattığı ‘Ruh Adam’ı yayımlar.
Atsız, Türkçülük târihinin en önemli önderidir. Bu sebeple Altan Deliorman Bey, kendisi hakkında kaleme aldığı kitabında, cenazesinden bahsederken haklı olarak ‘musalla taşında yatanın Atsız değil, Türk milliyetçiliğinin bir devri’ olduğunu ifâde etmiştir. Büyük Türkçünün ebediyete intikalinin üzerinden çok yıl geçmiş olmasına rağmen yarattığı romantizmin ve edebî kuvvetinin her yeni kuşağı etkilemeyi devam ettirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunda, şüphesiz bir ömür boyu sarsılmaz bir inançla ve yüksek bir ahlâkî salabetle savunduğu fikirlerden inhiraf etmemiş olmasının; kendisini hiçe sayarak milletinin geçmişinde, hâlinde ve geleceğinde fenafillah derecesinde benliğini eriterek varlığını gerçek anlamda ona adamış olmasının payı büyüktür.
İçinde yaşadığımız şu günlerde Türk milleti cumhuriyet kurulduğunda bu yana beka yönünden belki de tarihinin en zor günlerini yaşıyor. Belki de diyorum; yedi düvelle savaştığımız kurtuluş savaşı günlerinde en azından düşman belliydi, durum gayet netti Türk askeri kiminle savaşacağını en azından biliyordu. Şimdi ise dost bildiklerimiz dahi Türkün kanına, canına toprağına kast etmiş düşmanla, kol kola ihanette işbirliği içerisinde. Rahmetli Kâzım Karabekir Paşa’nın dediği gibi: “Hava o kadar puslu ki şeytan bile Müslüman mintanıyla dolaşıyor.”
Defalarca yazdım yine yazıyorum. Türkiye’nin coğrafi konumu, dünyanın en netameli coğrafyasında bulunuyor. Bu yüzden yöneticilerimiz, ülkemizi usta birer satranç ustası gibi kılı kırk yararak yönetmeleri gerekiyor. Oysa nerede? Daha 22 yıl evvel iktidara gelir gelmez: “Ben ekonomistim, ülkeyi bir tüccar gibi yöneteceğim.” Diyerek işe başladı. Evet, ülkeyi tüccar gibi yönetti ve halâ da yönetiyor ama hem de müflis bir tüccar gibi. İktidarı devir alırken Türkiye’nin 120 milyar dolar olan dış borcu, 750 milyar dolara çıkmış vaziyette.
Suriye’nin bugün geldiği noktada Cumhur ittifakının büyük ortağının elbette ki büyük payı var. Arap Baharı’nın fırtınalı günlerinde Eş Başkanlık payesi verilen o günün Türkiye başbakanı, Suriye lideri Esat ile ortak bakanlar kurulu toplantıları, yat gezileri yapmasına rağmen birden bire ABD ve müttefikleriyle birlikte Suriye yönetimine cephe aldı. Emevi camiinde namaz kılacağız diye çıktıkları yola ancak, “Basra harab olduktan” 14 yıl sonra namaz kılabildiler. Şimdi ise Suriye’nin geleceğini yine ABD ve İngiltere öncülüğünde 5 Avrupa ülkesi belirleyecek. Suriye’nin geleceğinin tartışıldığı İtalya’da toplanan 5 ülke masasında maalesef Türkiye’ye yer yok.
***
850’ye yakın asker, polis ve sivil insanımızın şehadetleriyle sonuçlanan “Birinci Çözüm Süreci”ni eline yüzüne bulaştıran Ak Parti, bugün tekrar aynı süreci uygulamak istiyor. Hem de birincisine şiddetle karşı çıkan MHP’yi yanına alarak. Ve hem de kendisi kenarda duruyormuş gibi etliye sütlüye karışmadan. İşin organizatörlüğünü MHP’ye vererek. Tabi süreç başarısızlığa uğradığında kendisi kenara sıyrılacak, başarısızlığın suçu MHP’nin üzerinde kalacak.
Dün, adını dahi ağzına almadan her defasında, “Bebek Katili” olarak isimlendiren Devlet Bahçeli, DEM Parti yetkililerine seslenerek: “Abdullah Öcalan gelsin, mecliste haykırsın!” diyerek gerçekten de Bebek Katilinin Gazi Meclise gelip terörün durdurulması için konuşma yapmasını istiyor.
Neticede DEM Parti heyeti, İmralı’daki bebek katiliyle görüşüp onun isteklerini ziyaret ettikleri partilere ilettiler. İşte görüşmeden çıkan sonucun kamuoyuna aktarılan bildirideki bir paragrafında belirtilen istekleri:
“Ziyaret gündemlerimizin ana eksenini, Sn. Öcalan ile yaptığımız görüşmenin sonuçlarının aktarımı ve ortaya çıkan yeni durumun karşılıklı olarak değerlendirilmesi oluşturmuştur. Bunlar da özetle, Kürt sorununa ve bundan kaynaklı çatışmalı sürece kalıcı çözüm bulmak için pozitif katkı sunma istek ve iradesine, Türk-Kürt kardeşliğinin güçlendirilmesinin tarihsel sorumluluğuna, Ortadoğu’da yaşanan köklü ve geri döndürülemez gelişmelerin yüklediği sorumluluğa, TBMM ve demokratik siyasetin sorunun en önemli çözüm zeminini oluşturduğuna odaklanmıştır.”
“Kürt sorununa ve bundan kaynaklı çatışmalı sürece kalıcı çözüm bulmak için…” Kürt sorunu ve bundan kaynaklı çatışmalı süreç! Bin yıldır birlikte yaşayan Türk ve Kürt halklarının hangi ve ne sebeple çatışmaları olabilir ki? Eğer eğer bahse konu olan doğu Anadolu’muzda İngilizlerin oyununa gelerek Şeyh Sait ve Seyid Rıza isyanlarından, 1984 yılından bu yana devam eden PKK kalkışmalarından bahsediliyorsa, bu nasıl anlaşılacak? Burada anlaşmak için bir tek çözüm var o da, Şeyh Said’e, Seyid Rıza’ya geçmişte hangi uygulama reva görüldüyse şuanda ülkede terör estiren teröristlere de aynısı uygulanacak. Terör başka dilden anlamaz çünkü.
Ağızlarını her açtıklarında Kürt sorunundan bahsediyorlar. Ancak, sorunun ne olduğunu bir türlü anlatmıyorlar. Aslında isteklerinin ne olduğunu sürecin dışında defalarca söylediler. Ne demekse; eşit vatandaşlık, anayasanın ilk dört maddesi ve 42, 44, 66 maddelerinin değişmesi. Bütün meseleleri Türklük ve Cumhuriyetle.
Eş Genel Başkanları Tuncay Bakırhan, 100 yıllık cumhuriyet parantezinin kapatılacağından bahsediyor. Bahsediyor da kime güveniyorlar, tabii ki ABD ve batılı diğer emperyalist ülkelere. 6 Ağustos 1923 yılında “Türk – Amerikan Lozan anlaşması” Türkiye ve ABD taraflarınca imzalandığı halde, aradan 102 yıl geçmesine rağmen halâ Amerikan Senatosu tarafından bir türlü oylanıp kabul edilmemiştir.
Emperyalist devletlerinTürk Toprakları üzerindeki menfur emelleri halâ bitmemiştir. Daha, 1896’da Everett P. Wheeler. “Biz Türkiye’de Hıristiyanlar ve Hıristiyanlık için okul hastane açıyoruz. İlaç götürüyoruz modern tıbbı ve eğitimi kuruyoruz. Türkler bizi istemeğe bilir ama orasının sahibi Türkler değil ki” diyordu. (İlber Ortaylı-Osmanlı’da Milletler ve Demokrasi) Bütün bu sözler bizlere bir şeyler anlatmıyor mu, Tevrat’ta “Nil’den Fırat’a büyük İsrail yazmıyor mu?
Oğuz Çetinoğlu sordu, Mehmet Cemal Çiftçigüzeli Cevapladı
(Üçüncü -Son- Bölüm)
Oğuz Çetinoğlu: Üstâdın mûsıkîseverlerimize bıraktığı armağanlardan söz eder misiniz?
Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: Büyük Bestekâr Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca’nın 200’ü aşkın armağanı dışında bir uzunçalar (LP) var, 25 adet 78’lik taş plak, 15 adet 45’lik plak, 200 CD, Türk Musikisi, Türk Kültürü’ne Hizmet Vakfı, İstanbul Kilis Vakfı, Yapı Kredi Bankası ve TRT’ye yaptığı onlarca CD vardır. Ancak hızlı gelişen teknoloji karşısında bunların çoğu antika olmuştur. Fakat bir müzede bulunması gerekir. Çünkü bir dönemin belgesi ve bilgisidir. Mısır’da görev yaptığım sırada Kahire’de 250 müzenin bulunduğunu, bunun birkaç tanesinin de müzik ve enstrüman müzesi olduğunu öğrendiğimde şaşırıp kalmıştım. Batıda böyle örnekler çok. Fakat Mısır’da böyle bir kültür kurumunun olmasına hem şaşırmış ve hem sevinmiştim. Sonra düşündüm, taşındım böyle bir müze bizde hâlâ yok. Merhum TRT Teknisyeni Hâmi Gerçek TRT’de kullanılan eskimiş, modası geçmiş, tâmir edilmekten yıpranmış âlet ve edavatın atılmasına gönlü razı olmayınca önce kendi odasında, sonra yönetimin verdiği bir odada bir TRT Müzesi kurmuştu. İyi ki de kurmuş. Hâlâ devam ediyor mu bilmiyorum. Ama Kahire’nin bile çok gerisindeyiz müzeler konusunda.
Kahire’de Japonların yaparak hediye ettiği muhteşem Opera Binası’nda uluslararası ilâhiler konseri dinlemiştim. Türkiye’yi de iki sanatkâr Abdurrahman Kızılay ve Mehmet Özbek temsil etmişti. Dev bir orkestra eşliğinde birkaç saat süren konserde sanatkârlar ayakta alkışlanmış ve canlı yayınlar yapılmıştı. Türkiye’de böylesi programlar gereği kadar ve liyakatli uzmanlarca yapılmıyor. Hep mesaja yönelik olarak hayata geçiriliyor. Dolayısıyla tıkanıklık oluşuyor ve bütün dünyaya açılmak mümkün olmuyor. Oysa onlarca örnekten birkaçını sıralayacak olursak dizelerde bir Yunus Emre gibi, bestelerde bir Saadettin Kaynak gibi ve bir Alâeddin Yavaşca gibi önemli anıt isimlerimiz, sanatkârlarımız var. Hem sanatkârlarımıza ve hem musikimize sâhip çıkmak ve aynı zamanda Dünyaya açılmak gerekir. Peki bu nasıl olacak?
Çetinoğlu: Ben de size sorayım…
Çiftçigüzeli: Önce kendi kamuoyumuz için yapacağız bunu. Mehmet Güntekin Başkanlığındaki Türk Müziği Vakfı bunu Atatürk Kültür Merkezi’ndeki çalışmaları ve konserleriyle yapıyor. TRT Haber Merkezinde çalışırken hafif batı müziği prodüktörü ile tanışmış ve sohbet etmiştim. “Neden batı müziği dinleyenlerinin oranı binde bir bile değil” diye sormuştum. Bana demişti ki o zaman “Batı müziğinin geniş alanlara yayılması ve dinleyicilerinin artması için herkes bu çağdaş müziğe sâhip çıkmalı ve sevmeye çalışarak çok sık dinlemelidir.” Bu biraz da tâciz ve baskı idi. Ancak vesâyet rejimlerinde olabilirdi. Mevzuat gereği TRT’de Hikmet Şimşek her Pazar günün yıllarca bir saat klasik batı müziği konserleri vermesine rağmen klasik batı müziğini dinlenme oranı artmadı; binde üçte kaldı. Bu müziğin de yaşaması gerektiğini düşünüyorum ama önce kendi müziğimiz. Bunun için telif hakları yasasında değişiklik yaparak Bestekârlarımıza katkı verilmeli. Dolayısıyla besletenmiş eserler daha önce olduğu gibi uzman kişilerce TRT denetiminden geçmeli, TRT arşivine girmeli. Radyo-Televizyon Yasasında değişiklik yaparak bu eserlerin medya organlarında yayınlanması sağlanmalıdır. Dikkat ederseniz filmlerde bile kullanılan müziklerin çoğu yabancı. Korku sahnesinde korku müziği, heyecanlı yerlerde heyecanlandıran, uyutulması gereken yerde uyku müziği çalınıyor. Hollanda’da bir kitapevindeki müzik reyonunda bu müziklerin kaset ve CD’leri gördüm. Belki o zaman Bestekârlarımız bir zamanlar târihimizde olduğu gibi müzikle tedavi konusunu bile yeniden canlandırabilirler. Türk müziğini desteklemek, yaygınlaştırmak, ustaların elinde yeni talebeler yetiştirmek önemli ölçüde kamu desteğine, hükümetlerin politikasına bağlıdır. Yeni Prof. Dr. Alâeddin Yavaşcaların yetişmesi de öyle. Alâeddin Yavaşca hekim idi, ama aynı zamanda Bestekârdı. Her meslek grubunda bunun olmaması için hiçbir sebep yok.
Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca’nın bağışta bulunduğu Türk Eğitim Vakfı, Bestekârımızın bir drama veya belgeselini, yahut drama belgeselini yapmalıdır. Eğer bin sinemacı bursiyeri yahut mezun olan talebeleri varsa o daha da kıymete geçer. Böylesi hayırsever sanatkârların sayısını artırılmasına vesile olur.
Çetinoğlu:Güzel fikir. Benim de bir düşüncem var:
TRT, Türk müziğinin icrâsı için ses yarışmaları düzenliyordu. Bunlardan birinde İnci Çayırlı, Ahmet Özhan, Ercan Saatçi ve Hülya Avşar Jüri üyesi idi. Yarışmanın adında ‘Alaturka‘ kelimesi geçiyordu ve yanlış hatırlamıyorsam ‘Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un‘ mısraıyla başlayan şarkıyı söyleyen bayan, birinci olmuştu. Yarışmanın ismi de, birinci gelen şarkı da Türk müziğine bir şey kazandırmadı.
Mehmet Güntekin, Fatih Salgar, Mehmet Hulûsi Yücebıyık, Münip Utandı, Birol Yayla, gibi isimlerin de yer aldığı grubun danışmanlığında esasları belirlenecek bir beste yarışması, Türk Müziğine seviye kazandırır, bestekârlara imkân sağlar, yeni bestekârlar yetişmesine katkıda bulunur. Elbette bu yarışmanın şartları değiştirilmeden 5-10 sene devam etmesi gerekir.
Hayal gibi görünüyorsa da buna mecburuz, hattâ mahkûmuz. Bizim yeni Alâeddin Yavaşcalara, Lemi Atlılara, Hacı Ârif Beylere, Münir Nurettin Selçuklara benzerlerine ihtiyacımız var.
Röportajımıza dönersek Efendim…Prof. Dr Alâeddin Yavuşca entelektüel bir insandı. Sohbeti tatlı, hitâbeti mükemmeldi. Tanıyanları ve özellikle Kilisli hemşehrileri tarafından seviliyordu. İsteseydi, Kilis’ten milletvekili seçilebilir muhtemelen bakan da olabilirdi. Bu yolu tercih etmedi. Sanatkârların politikaya girmemesi, günümüzdeki siyâseti yapmaması, amacı örtülü cemiyetlerde bulunmaması değerli insanlarımızı uzmanlık dallarında daha faydalı hâle getiriyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çiftçigüzeli: Çok doğru bir tespit. Zülfü Livaneli milletvekili oldu, parlamenterliği sanatkârlığının çok gerisinde kaldı. Ses getirmedi. Son yılların öndeki muhafazakâr ismi sanatkâr Uğur Işıldak da öyle. Milletvekili oldu, sonra parlamentodan ayrılan ilk isim idi. Prof. Dr. Alâettin Yavaşca’nın siyâsette kendine yer aramaması çok önemli bir gelişme. İyi ki öyle yapmış. Çünkü muhteşem bir usta. Ufku açık bir sanatkâr, donanımı ve birikimi dikkat çekecek kadar fazla. Sanırım 1966 veya 67’yılı olabilir. O yılların etkili gazetelerinden Yeni İstanbul vardı. Ben de aboneydim. Milliyetçi bir gazeteydi ve Adalet Partisi yanlısıydı. Bir defasında Dr. Alâeddin Yavaşca ile bir röportajı anons edildi. Birkaç gün sürdü. Bu röportajda Dr. Alâeddin Yavaşca masonluktan ayrıldığını, çünkü bu örtülü kuruluşun kapalı bir kutu olduğunu, açık ve şeffaf olmadığını anlatıyordu. Ayrıca sizin bir röportajınızda okumuştum, Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca’nın bir ara (1991) Bedrettin Dalan’ın Genel Bakan olduğu Merkez Demokrat Partiye girdiğini, bir müddet sonra da “Politika bize göre değil” diye istifa ettiğini okumuştum. Zâten sanatkârların böyle yerlerde yaşaması, hayat bulması gerçekten zor. Günümüzde de zor. Hatta pek çok zor.
Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca’ya Allahtan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun. Kabri nurlarla dolsun Yetiştirdiği talebeler, bestelediği eserler, yazı ve röportajları, görüşleri, hayatı, yeni nesil için bir örnek, bir ölçü, bir ufuk olacaktır.
Çetinoğlu:Çok teşekkür ederim Mehmet Cemal Bey. Mükemmel bir mülâkat oldu. Avrasya-Bir Vakfı’nda. KOCAV ‘Kültür Ocağı Vakfı’nda Konferans vermesini teklif etmiştim. İkisini de memnuniyetle kabul etti. Evinden alıp evine teslim ettim. Yol boyunca kendisini dinlemekten büyük haz duymuş, bilgi dağarcığımı hayli genişletme imkânı bulmuştum. . Yolculuk bitince; ‘keşke piyasanın cin ticârî araç şoförleri gibi yolu dolaştırsam, mesâfeyi ve vakti uzatsaydım’ diye düşünmüştüm.
Temennilerinize ben de katılıyorum. Mekânı Cennet olsun. Kabri nurlarla dolsun.
Sevilen bestelerinden bâzıları:
Ağlar gezerim sâhili sanki benimlesin
Akşam koya inmekte bulutlar yedi renk
Akşam yine çöktü gönlüme kasvet dolu
Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok
Aşka susayanlara ummanlar kâr etmiyor
Aşkın beni bak yıktı harâb eyledi ey mâh
Aşkınla yanıp geçti gönül her hevesinden
Aşk mevsime bakmaz güzelim dinleme vazgeç
Ayrılık acısını gurbete çıkan bilir
Ayrılık alnımın kara yazısı
Bahçendeki bülbülleri dinle güle âşık
Bakma bakma dayanılmaz gözlerinde
Bakmadın hiç kalbimin feryâdına
Baktıkca gölgeme yâdigâr diye
Bana nasıl vaz geç dersin gönül senden vaz geçer mi
Başka söz söylemem aşktan yana ben
Ben de tattım aşk denilen şarabı
Beni kahreder bu kaçışların
Bin güzelden seni beğendim seçtim
Bir aşk meleği görmeğe hasret ki bu gözler
Bir denizin mâvisi bir baharın yeşili
Bir gizli günâh işleterek kor gibi yaktın
Bir gün sır olan her şeyi bilmek çok güç
Bir güzel gözlüye meyl etti gönül
Bir tek bakışı hançer olup işledi cana
Bir ümit doğdu bütün kalplere yorgun geceden
Bir yılda tam dört mevsim var
Bir zamanlar sana âşık sana sevdâlı idim
Boğaziçi şen gönüller yatağı
Boş yere ömrü tükettim dem-be-dem âvâreyim
Bu nazlar yalvarışlar görünmüyorsun neden
Bu şarkı sana ait sevgili dinle Bütün bir gençliğim âvâre aşkınla harâb oldu
Cümle yârân sana uşşâk olduğun bilmez misin
Çıkıver vâdiye bir akşam üstü
Çoktan ey sâkî gelip sînemde mihmân olmadın
Dağlar dağlar yüce dağlar firkat beni nice dağlar
Dalgın geceler el ele geldik
Derdi baştan atalım yaşamaya bakalım
Dinle kalbimdeki feryâdı kulak ver sesine
Doğdun yine sen gönlüme bir nûr gibi şimdi
Elâ gözlü nazlı dilber seni senden sakınırım
Vaktiyle benim de gülşenim vardı
Veysel Karaniye seslenişler
Vuslat şarabından bu gönül içmedi gitti
Yadında mıdır gizli emellerle yanardıkYakın gel kaçma ey şuh-i cihan
Yaklaş bana şirin yüzlü tatlı sözlü yar
Yaksan bile sen gönlümü bir zerre Yalan dünya yalan dünya
Yalansız riyasız tatlı dilleri
Yalnızım kimsesizim hiç beni yok anlayanım
Yalnızlığın girdabında seni..
Yamaçta dolu yoncalar
Yarab ne zaman biter
Yaşayan tek hatıram sıcak sevgim bunu bil
Yeşil renkli gözlerine yanar bu gönül
Yeter ki sen geri dön herşeyden vaz geçerim
Yıllar boyu ben sevgini kalbimde yaşattım
Yıllar var kederinle hasretinle ağladım
Yıllar var seni arıyorum (Hayal)
Yıllarca beraber yaşasam senden usanmam
Yıllarca özlem gönlümde elem
Yıllardır özlediğim yalnız sensin sen
Yine kalbimde o aşkın kanayan bir yâresi var
Yine yola düşmek gerek
Yoksun diye bu akşam
Yorgun yıllarımı saklayan zaman
Yükledim hasretini gökteki bulutlara
Yüzünde güllerin mutlu sevinci
Yüzünün rengi solmuş
MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ 1945 yılında Kilis’te dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Kilis’te okudu. İstanbul Vefa Lisesi’ni bitirdi. İstanbul İktisâdi ve Ticârî İlimler Akademisi Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Radyo-Televizyonculuk bölümünden mezun oldu. TC Devlet Lisan Okulu ve Tunus Habip Burgiba Yabancı Diller Enstitüsünden sertifika aldı. Yazarlığa ortaokul talebesi iken Kilis Huduteli Gazetesi’nde başladı, Pırıltı sâhifesini yönetti. İstanbul Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteci olarak Cağaloğlu’na adım attı. Tercüman, Türkiye, Millî Gazete, Bugün, Özgür, Sebil, Millî Gençlik ve İttihad gazete ve dergilerinde çalıştı; muhabir, musahhih, sâhife sekreteri, yazı işleri müdürü, köşe ve röportaj yazarı olarak görev yaptı. 32 yıl TRT Ankara Haber Merkezinin değişik birimlerinde ve Kahire temsilciliğinde hizmet verdi. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda haber müdürü oldu, ülkemizde ilk defa TRT Telegün Teleteks haberciliğini başlattı. Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliğini 14 arkadaşı ile birlikte kurdu, yıllarca yönetiminde görev aldı. Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı yayın heyetinde bulundu. Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı kurucusu ve mütevelli heyeti başkanı oldu. Yurt içinde ve dışında çok sayıda millî ve milletlerarası program gerçekleştirdi. Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki altmışı aşkın ülkede konferanslar verdi, milletlerarası kongrelerde Türkiye’yi temsil etti, sempozyumlara katılarak tebliğler sundu. İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesinde ‘metin çözümlemeleri’ dersi verdi. Yazıları İngilizce, Rusça, Arapça, Urduca ile Kırım, Kazan, Kazak, Özbek ve Kırgız Türkçelerine tercüme edildi. Yayınlanmış 23 eseri bulunuyor. MTTB Târihi ile TBMM’nde Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklal Marşı adlı çalışmaları yayınlanıyor. İstanbul Şerifali’de oturan Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Süleyman Demirel Üniversitesi Türk Süsleme Sanatları hocası ressam, minyatür ustası müzehhibe Serhan Çiftçigüzeli ile evli, Furkan ve Burkan’ın babası, Can ve Nil’in de dedesidir.
Referanslar;
*Dr. Alâeddin Yavaşca/Türk Musikisinde Kompozisyon ve Beste Biçimleri
*Ayten Yavaşca-Dr. Semra Özgün-Sinan Sipahi/Kültür Bakanlığı-5 Kitap
*Hasan Oral Şen/Dr. Alâeddin Yavaşca-TRT Yayını
*Metin Mercimek/Büyük Müzikişinas Prof. Dr.Alâeddin Yavaşca-Kilis Vakfı/2023
*Sinan Sipahi/ Biyografi-Alâeddin Yavaşca-Kültür Bakanlığı Yayını
*Rahmi Kalaycıoğlu/Türk Müziği Bestekârları Külliyatı
*Taner Çağlayan/Alâeddin Yavaşca Şiirleri
*TDV İslam Ansiklopedisi
*Yılmaz Pamukçu/Notalarla Sanatkârlar-1. Cilt
*Yılmaz Öztuna/ Türk Musiki Ansiklopedisi/MEB üç cilt
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beşiktaş Belediyesi’ne yapılan ‘ihaleye fesat karıştırma’ operasyonu ve belediye başkanının tutuklanmasıyla ilgili olarak, “daha turpların büyükleri heybede” dedi.
Bu söz ile kastedilen asıl hedefin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu olduğu yorumlanıyor. Çünkü İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve onun şirketlerinin yaptığı 51 ihale ile ilgili soruşturmaların yürütüldüğü biliniyor.
Erdoğan farklı bir maksatla söylemiş olsa da, ben “turpun büyüğü heybede” sözünün, iktidarın “Teröristbaşı Öcalan” ve “PKK’nın siyasi uzantısı DEM Parti” aracılığıyla yürüttüğü “Yeni Açılım” veya “Yeni Müzakere Süreci” için de söylenebileceğini düşünüyorum.
“Süreçte” turpların büyüklerinin henüz ortaya çıkarılmadığı, asıl büyük turpların halkı alıştıra alıştıra çıkarılacağını düşündüğüm için bu konudaki endişelerimi paylaşıyorum.
****
“Yeni Müzakere Sürecinde” turpların büyüklerinin ne olacağını İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu geçtiğimiz günlerde açıkladı:
“Anayasanın ilk 4 maddesi, 44. Maddesi, Türk vatandaşlığının tanımının yapıldığı 66. Maddesi değiştirilmek istenebilir. “Türk vatandaşlığı tanımını değiştirecek, üniter devlet yapısına halel getirecek, Milli Devlet anlayışımızı yerle bir edecek Anayasa değişiklikleri” ile “İki devlet’ isteyecekler biliyoruz. ‘İki dil’ isteyecekler biliyoruz. ‘İki bayrak’ isteyecekler biliyoruz” dedi.
****
Öcalan’la müzakere için İmralı’ya gönderilen heyetten DEM Parti Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in iki mesajı oldu: “Çift bayrak, çift dil falan, bunlar gündemimizde yok. Süreçten şüphelenmeyi gerektirecek bir şey yok.” “İki tarafla çözeceğiz. Eğer bu fırsatı da kaçırırsak 72 taraf bu sürece müdahil olacak. Barışın kaybedeni olmaz.”
Bu sözde barış elçisinin “çözmezseniz 72 taraf bu işe karışır” tehdidine bir mim koyup açıklayalım:
Barışsavaşan taraflar arasında olur. Türkiye’nin Kürt vatandaşlarıyla bir savaşı yoktur. PKK terör örgütü ile bir mücadelesi vardır.PKK, “ezilen Kürt halkının temsilcisi” falan değil, ABD, AB ve İsrail’in büyük projesi içinde kendine düşen görevi yerine getiren bir piyondur.
**********************************
Kürt Sorunu mu, Terör Sorunu mu?
Heybedeki turpların neler olduğunu anlamak için sorunun adından başlamak gerekir. DEM’in açıklamasında “Kürt sorunundan kaynaklı çatışmalı ve gerilimli süreci sonlandırma” denilmekte. Yani mesele “terör sorunu” değil, “Kürt Sorunu” imiş.
Eğer Bahçeli’nin dediği gibi olacaksa, yani tek taraflı olarak PKK terör örgütünün silahları gömüp kendisini lağvetmesi ile çözülecek ise mesele sadece “terör sorunudur.” Bunun karşılığında terör örgütü ve liderine ne verileceği ayrı bir konudur. Fakat bu durumda çözümün aktörleri sadece T.C. Devleti ve terör örgütüdür.
Ancak adını “Kürt Sorunu” koyduğunuzda siyasi ve hukuki taleplerin gündeme gelmesi kaçınılmazdır.
Önceki sürecin akil insanlarından Vahap Coşkun“Kürt sorununda siyasi talepler ve hukuki talepler var. Bu taleplerin nasıl karşılanacağı siyasi alanda tartışılacak.””Bu mesele Suriye’nin durumuna da bağlıdır. Türkiye, Suriye Kürtleri ile nasıl bir ilişki kuracak?” dedi.
DEM açıklamasında da “Ortadoğu’da yaşanan köklü ve geri döndürülemez gelişmeler…” ibaresiyle aynı konuya vurgu yapılmış.
Bu konuda en açık konuşan yine eski sürecin akil insanlarından Abdurrahim Semavi. “Türk hükümetinin 15-16 aydır hazırladığı bu proje sadece Türkiye’deki Kürt sorununun çözümüne yönelik değil. Projeye göre Ortadoğu Kürtleriyle büyük bir ittifak kurulacak, Doğu, Batı ve Güney, Kuzey Kürtleriyle (İran- Irak- Suriye ve Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtler kastediliyor) ittifak kurulacak. Bu projenin hazırlığıdır.”
“Proje 5 yıl içinde yapılacak. Türkiye halkı ve Kürtler projeye hazır olana kadar proje adım adım inşa edilecek… 5 yıl içerisinde sadece Kandil’de olanlar değil, diasporada yaşayanlar da geri dönecek ve onlara da geri dönüş yolu açılacaktır.”
“Ortadoğu projesinde Kürtlerin Ortadoğu’daki coğrafyası anayasaya adil bir şekilde dahil edilecek ve tanınacak. Dünyanın dengesini değiştirecek bir proje inşa edilecek. Türkiye hükümeti, Türkiye devleti bunu göze aldı.”
**********************************
Heybedeki Büyük Turplar
Turpların büyükleri sadece teröristbaşı ve teröristler için genel af çıkarılması ve bunların siyasetçi olarak Meclis’e getirilmesinden ibaret değil.
En büyük turp şu: Türkiye Cumhuriyeti devletini üniter milli devlet yapısından çıkarmak ve Ortadoğu’da ABD/İsrail projesi doğrultusunda farklı bir yapılanmaya sokmak. Projeye göre;
“Türkiye’yi büyütmek için” üniter milli yapısı bozulup bir TÜRK- KÜRT FEDERASYONU kurulacak. Türkiye’nin Güneydoğusu ve Doğu Anadolu’nun bir kısmı, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyi ile İran Kürt bölgesinden oluşan Kürt Federal Devletibir eyalet, diğer kısımlar Türk Federal Devletiadıyla başka bir eyalet olacaktır. Bu oluşum içeride “Türkiye misak-ı milli sınırlarına kavuştu” diye pazarlanacaktır.
Bir süre sonra bir plebisit / referandum ile “Kürt eyaleti” ayrı bir devlet olarak Türkiye’den ayrılır.
Böylece ABD hiç askeri güç kullanmadan Türkiye’nin su bakımından en zengin bölgesini, Dicle ve Fırat’ı ve petrol bakımdan zengin Musul, Kerkük ve kuzey Suriye bölgesini ele geçirmiş olur. İsrail “vaat edilmiş topraklara” kavuşur.
Daha önce “Türkiye önce büyüyecek, sonra küçültülecek” diye özetlediğim bu tezin ilk bölümüne Erdoğan ve Bahçeli ikna edilmiş görünüyor.
Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fikrini öğrenmek için, “bu gelişmeleri yeni Anayasa çalışmalarıyla birlikte değerlendirmek gerektiği” ve “Milletin çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan bir anayasa hedefliyoruz” sözleriyle birlikte düşünmek zorundayız.
Erdoğan’ın bu sözleri kadar, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, 5 Kasım 2024’teki, şu sözleri de nasıl bir projeyi pazarlamaya çalıştıklarının ipuçlarını veriyor: “Osmanlı İmparatorluğu yerel kültürleri ve etnik toplulukları bünyesinde nasıl bir arada tutup barış ve sükûnet ortamını tesis etmişse, ecdadımızın ayak izlerini takip ederek Türk Barış devrinde aynısı yaşanabilecektir.” (Osmanlı’nın bu özellikleri varken parçalandığını neden düşünmezler bilmiyorum.)
Heybedeki turplar için, endişelenmeyelim mi? Bu projeye karşı mücadele etmeyelim mi?
Oğuz Çetinoğlu sordu, Mehmet Cemal Çiftçigüzeli Cevapladı
(İkinci Bölüm)
Oğuz Çetinoğlu: Üstat Yavaşça ile aranızda 20 yaş fark var. Lise öğrenciliğiniz döneminde Bestelerini nasıl değerlendiriyordunuz?
Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: Benim yaş grubum daha romantik ve duyarlı. İnsanlar bir eserde, bir romanda, bir şarkı veya türküde yahut sinemadaki filmde kendisinden bir şeyler bulabiliyorsa başarı yansımıştır. Burada söz konusu eserin başarılı olup olmadığı uzman kişi için değil, dinleyen, izleyen veya okuyan kişi içindir. Üstat Alâeddin Yavaşca büyük bir şevk ve hevesle, beklentisiz, hocalarından devraldığı musiki geleneğini kendinden sonraki nesle başarıyla aktardı. Konservatuvardaki talebeleri hocaları Dr. Alâeddin Yavaşca’dan gurur duyuyorlar. Dolayısıyla gelenek sağlam ve güzel üslup içinde gururla devam ediyor. Türk müziğini her yaş, her kültür ve her eğitimdeki insana sevdirmiştir. “Ümitsiz bir aşka düştüm” ve Boğaziçi şarkısı babamdan bana miras eserler. Hâlâ söylerim. Güftelerdeki kelimeleri eğer biliyor, o beste de kendimden bir şeyler bulabiliyorsam beni etkiliyor. Eğer besteleri toplum tutmuş ve moda olmuş, plağa okunmuş, kaset ve CD yapılmış, radyo ve televizyonlarda her gün çalınıyorsa ister istemez şartlanıyor ve mırıldanıyorsun. Benim yüreğimde yer alan öteki eserleri de şöyle bir hatırlamaya çalışıyorum “Ne bildin kıymetin, ne bildin kıymetim” Nesrin Sipahi müthiş söylerdi bu eseri, “Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok”, “Gönül aşkında oldu pare pare”, “Sebep sensin gönülde ihtilale”, “Ağlar gezerim sahili, sanki benimlesin”, “Aşk mevsime bakmaz güzelim dinleme vaz geç”, “Kimseyi böyle perişan etme Allah’ım yeter”, “Gönlümü aldın güzel”, “Senden uzak günlerim zindan oluyor”, ”Bu şarkı sana ait sevgili iyi dinle”, ”Sarı mimozamsın sen benim”, ”Gönlümün bülbülüsün, aşk bahçemin gülüsün”, ”Gülen gözlerin mânâsı derin”.
İstanbul’da 1965 yılında Taksim Belediye Gazinosu’nda Kilis gecesi olmuştu. Üniversite talebelerinden herhangi bir ücret alınmamıştı. Çok sayıda talebe katıldık. Bu geceye Kilis’in eniştesi İstanbul Valisi Niyazi Akı, mâruf insanlar, işadamları, akademisyenler, edip ve yazarlar da iştirak etmişti. Dr. Alâeddin Yavaşca ve Nesrin Sipahi de şeref konuklarıydı. Nesrin Hanım, Alâeddin Yavaşca’den eserler okudu o gece. Bu gecenin detayını Öp Beni Asitane adlı anı romanımda anlatıyorum.
Çetinoğlu: Kilis’le alâkalı şarkıları var mı?
Çiftçigüzeli: Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca’nın hem Kilisli olması, Kilis’e ait eserler bestelemesi, Kilisli Şâirlerin dizelerini notalayarak musıkî repertuvarına kazandırması çok güzel. Söz ve müziği kendisine ait Mahur şarkı “Kilis’imin bağları, kekik kokar dağları”, Büyük âlim Kilisli Muallim Rıfat Bilge’nin şiiri “Kilis Mehd-i vücudum, mevlidim, ilk aşiyanımdır”, Kilisli Şair Seyfettin Başçılar’ın “İlk sevgiliden çağrı ve her şarkıda sendin” ile “Gözde her renk, dilde her sonsuz şiir” isimi iki eseri ve “Kilis Yaşar Aktürk Otelcilik ve Turizm Lisesi Marşı” Dr. Alâeddin Yavaşca’ya aittir. Hemşerilerini, edebiyatçılarını, şâirleri ve talebeleri sevindiriyor. Bir başka husus da toplumunu çok iyi tanıyor Dr. Alâeddin Yavaşca. Her namaz için okunan vakit ezanlarını öyle güzel anlatır ki, nasıl bir süreçten geçildiğini fark eder ibâdet eden insanlar. Özetle şöyle diyor sanatkârmız Dr. Alâeddin Yavaşca “Günümüzün beş vakit ezanı ruhumuza ayrı bir güzellik kazandırır. Sabah ezanı diğerlerinden farklıdır. Çünkü sabah ezanı hepimizin içinde yoğun bir duygu yaratan ruhumuzu yücelten Saba makamının hisli vurgularıyla okunur. Yeni günün müjdecisidir. Öğle ezanı Uşak ve Hüseyni makamındadır. Mesai saatleri içinde olduğundan dinleyenlere güç ve şevk verir. Rast ve Hicaz makamındaki İkindi ezanı, günün tüm yorgunluğunu üzerimizden alır. Havanın kararmasıyla birlikte Uşak ve Rast Makamında okunan Akşam ezanı dar vakti hatırlatır. Yatsı ezanı da Hüzzam ve Segâh makamındadır; rahatlık ve huzur verir. Bu uykularımız için önemlidir. Ezan ve sâla okuyan kişinin de ses özelliği ve ses hançeresinin kuvvetli olması ve Türk Musikisindeki tüm makamları iyi bilmesi gerekir.”
Çetinoğlu: Üstat içinKilis’te herhangi bir faaliyet yapıldı mı?
Çiftçigüzeli: Kilis’in aydını, müellifi, devlet adamı, sanatkârı, yazarı ve şâiriyle kanaat önderi çoktur. Târih boyunca da hep öyle olmuştur. Ancak günümüzde halkın böyle bir endişesini fark edemeyiz. Çünkü geçim derdi, mâişet kaygusu kendisini zihnen de meşgul ediyor. Dolayısıyla Kilis’i yöneten ve temsil edenlerin sanat, kültür, medeniyet hareketi endişesi olması bazı sorunların üstesinden gelmesini sağlayabilir. Eğer böyle bir endişe yoksa sıkıntılar da, yeni nesle bakışı da dar açıya giriyor. İstanbul Kilis Vakfı en önde Kilisli yüksek tahsil öğrencilerinin ibate ve iaşe sorunlarıyla meşgul oluyor. Yıllarca aylık bülten yayınladı. Faruk Elhan’ın hazırladığı Karacaoğlan’ın Kilisliği ve Kilis Ağzı, Metin Mercimek’in Büyük Musikişinas Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca kitaplarını yayınladı. Ayrıca Dr. Alâeddin Yavaşca ve Halk Türküleri Sanatkârsı Reşit Muhtar’ın CD’lerini hazırlayarak sanatseverlere ulaştırdı.
Dr. Alâeddin Yavaşca için İstanbul Pangaltı’daki Ramada Oteli’nde bir konser (2010) verildi, bu etkinliğe sanatkârlar Bilge Özgen, Erol Sayan, Âmir Ateş ve Nezir Şener de katıldı. Yine böyle bir konser Kilis’te sanatkârın isminin verildiği kültür merkezinde hayata geçirildi. Vefatından sonra Dr. Alâeddin Yavaşca Konserleri devam eder mi? Dilerim eder. Böyle bir organizasyonda hem üstadın ders verdiği konservatuvar yönetimleri ve öğrencilerinin sorumluluğu vardır diye düşünüyorum. Ayrıca talebeleri olan Sanatkârlar Vedat Çetinkaya, Alp Aslan, Bekir Ünlüataer, Adnan Mangun, Melihat Gülses, Aylin Şengün Taşçı, Tülay Canik, Safiye Filiz ve Meral Mansuroğlu vs gibi Türk Müziğinin yüz akı sanatkârların da katkısı olması gerekir. Sanırım böyle bir konsere bütün ses ve saz sanatkârları arka çıkarlar.
Çetinoğlu: İstanbul’daki Kilislilerle ve üstadımızın vârisleri ile bir ekip oluşturup, Alâeddin Yavaşca ismini gündemde tutacak faaliyetler düzenlenebilir mi?
Çiftçigüzeli: Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca evliydi ama çocuğu yoktu. Mal varlığını Türk Eğitim Vakfına bağışladı. Onların da bir sorumluluk üslenmesi gerekiyor. Bu bağış dolayısıyla biraz limonilik oldu bazı kişi ve kuruluşlarda ama keşke Yavaşcalar bir aile vakfı kurarak böyle bir sorunu hemencecik halledebilirlerdi. Üstelik mevzuat da buna müsaitti.
Çetinoğlu: Atatürk Kültür Merkezi Yönetimi ve Mûsıkî dernekleri, vakıfları ile temas kurmak için Frenklerin ‘Fan Kulüp’ benzeri , ‘Alâeddin Yavaşca Hayranları veya dostları Grubu’ oluşturulabilir mi?
Çiftçigüzeli: Bestekâr ve büyük sanatkâr Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Hayranları ve Dostları diye sivil bir grup elbette oluşturulabilir. Bunu yine bağışta bulunduğu Türk Eğitim Vakfı gönüllüleri, sanatkârlar ve hemşerileri hayata geçirebilirler. Fakat bu biraz da mekân, kaynak ve kadro meselesidir. Gönüllülük kâfi değildir.
Çiftçigüzeli: Musikide telif çok düşük olduğu için bestekârlar için bir câzibe merkezi değil. İstanbul’da Telif Hakları Derneği ve Doğuş Üniversitesi “Müzik Endüstrisinde Telif Hakları Konulu bir sempozyum düzenledi. Aralık aylındaki programda konu görüşüldü, görüşülüyor. Birkaç örnek vermek gerekirse icracı sanatkârların fikrî hakları, telif haklarının yapay zekâ ürünleri açısından değerlendirilmesi, dijital platformlarda musiki eserlerinin kullanımına ilişkin uluslararası telif hakları sözleşmesi, müzik eserlerinin korunması gibi hususlar görüşülecek veya görüşülüyor, tartışılıyor. Konu Türkiye için çok yeni. Gelişmiş ülkelerde ise değil. Ancak başta Ege ve Akdeniz’deki turistik otellerimizde sürekli müzik çalındığı için bunların telif haklarını yerel dernekler alıyor.
Çetinoğlu: Merhum Alâeddin Yavaşca ile alâkalı diğer görüşlerinizi lütfeder misiniz?
Çiftçigüzeli: Prof Dr. Alâeddin Yavaşca hayatta iken elbette bir mutluluk yaşamıştır. Mesela en önemli Cumhurbaşkanlığı ve TBMM ödülüdür. Daha önce de bundan sonra da değişik kuruluşlardan ödüller, plaketler almış, adına yıllar ilan edilmiş, onlarca üniversiteden fahri doktora verilmiş, anıtlar dikilmiş, besteleri mermer levhalara yazılmış, adına parklar inşa edilmiştir. Bu konuda ulaşabildiğim bilgileri şöylece sıralayabilirim:
Devlet sanatkârı ilan edilmiştir.(1991)
Türk Musikisi Devlet Konservatuarı ses eğitimi ve ana sanat dalında akademik unvan almış, sonrasında konservatuvarın ses bölümü başkanlığına atanmıştır. Sanatkârnın 70. Sanat Yılı görkemli bir törenle kutlanmıştır.
Gaziantep Üniversitesi’nde Fahri Doktora unvanı almıştır (Ayrıca Elazığ Fırat, Eskişehir Osmangazi, İstanbul Teknik ve Erzurum Atatürk Üniversitesi sanatkârya birbiri ardından fahri doktora unvanı vermiştir).
Türkiye Yazarlar Birliği yılın kültür adamı seçti (1993).
Kilis Alâeddin Yavaşca Kültür Merkezi açıldı (2006)
Beşiktaş Vişnezade Camii Meydan Sokak’ın ismi Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Sokağı adını aldı (2007)
Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü verildi (2008)
İstanbul Kilis Vakfı Onursal Başkanı oldu.
TBMM Sanat Dalında Büyük Hizmet Ödülü aldı (2010).
İstanbul Kilis Vakfı; Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Yılı ilan etti (2010) ve İstanbul’da sanatkârnın eserlerinden oluşan bir dizi konser verildi.
İstanbul Akatlar Kültür Merkezi Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Resim ve Ebru Sanatı Etkinliği düzenlendi. 2010.
Eskişehir Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykelleri Müzesi’ne Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca’nın bal mumu neykeli yerleştirilerek, gösterime sunuldu.
Kilis Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Parkı ve Anıtı açıldı. 2014
Kalamış Vapuru’nun adı İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Vapuru olarak değiştirildi. 2018
Kilis Vakfı Onursal Başkanlığı’na seçildi.
Beşiktaş Şâir ve Sanatkârlar Parkı’na sanatkârın heykeli dikildi, mermer bir tabloya “Boğaziçi Şen Gönüller Yatağı” şarkısının dizeleri yazıldı. 2019.
Kilis Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Müzeevi kuruld. 2019.
Gaziantep Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Eğitim ve Sanat Merkezi açılışı yapıldı. 2020.
İstanbul Atatürk Kültür Merkezi Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Sergisi sanatseverlerin beğenisine sunuldu. 2021.
Küçükçekmece Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Güzel Sanatlar Lisesi hizmete girdi. 2021.
TC Sağlık Bakanlığı Kilis Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Hastanesi açılışı gerçekleşti. 2022.
Çetinoğlu:Güzel fikir. Benim de bir düşüncem var:
TRT, Türk müziğinin icrâsı için ses yarışmaları düzenliyordu. Bunlardan birinde İnci Çayırlı, Ahmet Özhan, Ercan Saatçi ve Hülya Avşar Jüri üyesi idi. Yarışmanın adında ‘Alaturka‘ kelimesi geçiyordu ve yanlış hatırlamıyorsam ‘Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un‘ mısraıyla başlayan şarkıyı söyleyen bayan, birinci olmuştu. Yarışmanın ismi de, birinci gelen şarkı da Türk müziğine bir şey kazandırmadı.
Mehmet Güntekin, Fatih Salgar, Mehmet Hulûsi Yücebıyık, Münip Utandı, Birol Yayla, gibi isimlerin de yer aldığı grubun danışmanlığında esasları belirlenecek bir beste yarışması, Türk Müziğine seviye kazandırır, bestekârlara imkân sağlar, yeni bestekârlar yetişmesine katkıda bulunur. Elbette bu yarışmanın şartları değiştirilmeden 5-10 sene devam etmesi gerekir.
Hayal gibi görünüyorsa da buna mecburuz, hattâ mahkûmuz. Bizim yeni Alâeddin Yavaşcalara, Lemi Atlılara, Hacı Ârif Beylere, Münir Nurettin Selçuklara benzerlerine ihtiyacımız var.
Oğuz Çetinoğlu sordu, Mehmet Cemal Çiftçigüzeli cevapladı
(Birinci Bölüm)
Oğuz Çetinoğlu: Kilislisiniz ve Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca ile komşuluk yaptınız. O günlerden hatırladıklarınızı okuyucularımıza nakleder misiniz?
Mehmet Cemal Çiftçigüzelİ: Elbette. Kilis’in 1950’li yıllarında kentimizin bazı evlerinde ve özellikle kahvelerinde gramafonlar vardı. Zaman zaman bu gramafonların iğnesi taş plaktan daha modern ve yeni plakların üzerine inince yeni bir sesle “Ümitsiz bir aşka düştüm ağlarım ben halime” diye bir hicaz şarkı duyulurdu. Dedemi ve babamı bu kıraathanelerden yemek saati eve çağırmaya gittiğimde bu melodi öyle bir yansırdı ki bir müddet sonra bakmışız şarkı hafızamıza yer etmiş. Mırıldanarak söylerdik eve giderken. Sadece ben mi, babamın da en fazla söylediği şarkı idi bu melodi…
Okumaya meraklı talebeler bilirler yine 1950’li yılların sonunda İlhan Engin’in “İstanbul’da Aşk Başkadır” romanı da taşradakilere bir “Dersaadet” mutluluğu verir, İstanbul özlemi doğardı içinizde. Öyle bir örtüşürdü ki o yıllarda moda olan “Boğaziçi şen gönüller yatağı” şarkısı her yaş grubundakilerin yüreğini pır pır ürpertirdi. İstanbul rüyalara girerdi. Çoğu evde olmayan, ancak babamın ve dedemin özel merakıyla evlerimizin baş köşesine yerleşen, üzerinde işlemeli beyaz örtü konularak muhafaza edilen radyomuzdan saat 12.30’daki hem ajans haberlerini ve hem de İstanbul Radyosu’nda iki solist programını dinlemek olmazsa olmazımızdı. Sadece şarkılar dikkatimizi çekerdi ama ailemin hatırlatmasıyla dinlediğimiz şarkıların bestelerini Dr. Alâeddin Yavaşca yaptığını öğrenince daha bir başka heves ve heyecan içine girerdik.
Bu da yetmedi dedem zaman zaman “Bizim Dr. Alâeddin’in şarkısı çalıyor yine radyoda” der demez sevincimiz dışa vururdu. “Bizim Dr. Alâeddin” dediğini önce kendi öz dayım sanırdım. Meğer değilmiş. Tekye Camii’nin kabaltı kapısında evleri olan Dedemlerle, Cumhuriyet Meydanına açılan büyük kapısında da Hacı Cemil Efendi’nin evleri vardı. Komşuluk hukukları ve dostlukları çok fazla idi. Meğer Hacı Cemil Yavaşca’nın oğlunun adı Alâeddin imiş. Şarkıların bestekârı da Alâeddin Yavaşca imiş, dayım değilmiş. Anneannem Vakıfa Hanım anlattı; Dr. Dayım Alâeddin Demircan doğduğunda, Enver Hanım ile Hacı Cemil Beyin de bir çocukları olmuş (1926), ismini “Alâeddin” koymuşlar. Dedemlerin çok hoşuna gitmiş bu isim, aynı yıl ve ayda doğan Tekye Mahallesinin her iki çocuğunun da adı böylece “Alâeddin” olmuş. Her ikisi de Tekye Camii’nin avlusunda oynuyor, büyüyünce Kemaliye İlkokulu’na, sonra Kilis Orta Mektebi’ne gidiyorlar. Aileler gibi çocuklar da özel bir hukuka sâhip oluyorlar böylece. Ortaokul bitince, Kilis’te Lise olmadığı için dayım İstanbul Kabataş Lisesine, Alâeddin Yavaşca da önce Konya Lisesine, bir hastalık geçirmesi üzerine de İstanbul Erkek Lisesi’ne yatılı giriyor. İki Alâeddin’nin beraberlikleri bununla da kalmıyor her ikisi de İstanbul Tıp Fakültesine girerek mezun oluyorlar. Bu da kâfi gelmiyor iki Alâeddin’den dayım üroloji, Dr. Alâeddin Yavaşca ise kadın doğum ihtisası yapıyor. Dr. Alâeddin Yavaşca İstanbul’da mesleğini icra ederken, Dr. Alâeddin Demircan ise bir müddet sonra Gaziantep Devlet Hastanesi’nde çalışmaya başlıyor. Ancak dostlukları vefat edene kadar devam ediyor.
Kadim şehir Kilis, her zaman tasavvuf, edebiyat ve musiki ile örtüşmüş bir kenttir. Eser sahibi çok ünlü mutasavfıfları vardır. Birkaç isim vermek gerekirse Mantık Âlimi Abdullah Enveri Efendi ve Abdullah Sermest Efendi hemen akla gelen ünlü âlimlerdir. Büyük Türkçü Necip Âsım Yazıksız, Kilisli Muallim Rıfat Bilge, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’ın babası Avukat Kadri Beyi de hatırlayabiliriz.
Kilis’te o yıllarda her âilede Türk Sanat Müziği enstrümanlarından birini çalabilen en az bir kişi mutlaka vardır. Örnek vermek gerekirse Yavaşcalar önde gelen bir ailedir ve öyledir. Ben daha ilkokulda iken Yavaşcaların evlerinin önünde geçerken koro halinde söylenen şarkılar duyar, ud sesiyle Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanını hatırlar, köşeye çekilir dinlerdim. Kilis’te yan komşumuz Öğretmen Ulusoyların evinden de çoğu zaman meşk sesleri gelirdi. Anne Essüm Hanım, çocukları Nâhit Bey de bu meşklerde ud ve keman çalarlar, şarkıya iştirak ederlerdi. Rahmetli Meliha yengem de ailemizde ud çalan ev hanımlarından biriydi. Kilislilerin müziğe karşı özel bir alâkası vardır. Düğünlerde cümbüş, darbuka eşliğinde gerek gelinle damadın evinin arasında, gerekse damadın yatsı namazı için camiye gidişinde düğün alayı yürürken mevlithanlar kasideler okur, zaman zaman durarak da şarkılar ve türkülerle oynarlardı. Bu oyunlara bazen köçekler de iştirak ederdi. Böylesi bir gelenek hâlâ devam ediyor. Bir başka oluşum da bir zamanlar yine Kilis’te dörtlü fasıl ustaları mevcuttu. Kemanda Osman, Klarnette Kör Hayri, Cümbüşte Aziz ve darbukada Havar adındaki sanatkârlar uzun yıllar faslılar yaptı.
Bugün bile Kilis’te yıllardır devam eden Kilis Musiki Derneği, mimari yapısı bölge taşlarından inşa edilmiş havışlı-avlulu klasik bir Kilis evinde faaliyetine devam etmektedir. Bu önemli sivil toplum kuruluşunda kamu desteği olmadan çok güzel programlar, konserler, etkinlikler yapılmaktadır.
Bu çerçevede Alâeddin Yavaşca eserlerinden oluşan konser de verilmektedir.
Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca daha altı yedi yaşında iken bile evlerinin bitişiğindeki Tekye, diğer adıyla Canbolat Paşa Camii’nde okunan ezan ve salâları dikkatle dinliyor. Bu dikkat aileyi sevindirmektedir. Çünkü Hacı Cemil Yavaşca’nın da sesi çok güzeldir, bir şeyler söyleyince kendini dinlettirir. Ayrıca abla ve ağabeyleri dâhil bütün aile ud çalıp, şarkı söyleyebilmekte, kendi aralarında meşk yapabilmektedir. Yavaşca ailesi ayrıca çok zengin bir taş plak koleksiyonuna sâhiptir, arşivleri bulunuyor. Ev müzik ile iç içedir. Hal böyle olunca Kilis Halk Evi’nde de ayrıca hem nota, hem müzik dersleri alır Alâeddin Yavaşca, hem de Zihni Çelikalp’ten keman dersleri.
İstanbul’da okurken lisede Öğretmeni Hakkı Süha Gezgin’den aldığı edebiyat ve müzik dersleriyle iyi beslenir. Hakkı Süha Gezgin’in Beşiktaş Akaretlerdeki evinde meşklere katılır. Tanburi Cemil Bey ve Dr. Tanburi Selahattin Tanur ile de tanışmıştır artık. Sonra meşk meclisine katılan onca maruf insanla da. Daha Tıp Fakültesinde talebe iken de Üniversite korosuna girmiş, koronun solistliğine getirilmiştir. En sonunda İstanbul Radyosu Sanatkârı olmuştur (1950). Hocaları ise Sadettin Kaynak ve Zeki Arif Ataergin’dir. Bundan sonra meşk ile başlayan musiki hayatı koro şefliği, hocalığı, Bestekârlığı ile büyüyerek devam etmiştir. Bunun yanında gerek hekimliği, gerek ressamlığı, gerek güftekârlığı ve gerekse Bestekârlığı yanında ses üstünlüğü ve gırtlak ayrıcalığı da önce çıkmıştır. Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarını kurdu-1976. İki yüzün üzerinde ödül alan Sanatkâr 654 eser besteleniştir. Yurtiçinde ve dışında konserler vermiştir. Son olarak İstanbul Haseki Hastanesi Başhekimi olarak vazife yaptı ve 1990 yılında hekimliği bırakarak kendisini tamamen musiki çalışmalarına verdi. Tedâvi gördüğü hastanede 95 yaşında hayata gözlerini yumdu. (2021) Fatih Camii’ndeki cenâze namazını Ömer Tuğrul İnançer kıldırdı ve Beşiktaş Yahya Efendi Türbesi Haziresine defnedildi.
Saz eserleri, peşrev, saz semaisi, medhal, ara nağmeler, marşlar, edütler ustası, 400’ü TRT repertuvarında 654 eserin bestekârı Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca’nın görüşlerine gelince, bunu Oğuz Çetinoğlu’na yaptığı açıklamalarda detaylarıyla buluyoruz. Buna göre; insanlarımız, toplumumuz, sanatseverlerimiz genel kültüre sâhip olmalıdır. Edebiyat, müzik bilgisi şarttır. Şuurlu olmak daha da önemlidir. Piyasa üslubundan ve lüzumsuz bilgilerden arınmalıdır. Bunlar için bedel ödenmesi gerekirse, ödenmelidir. Türk musikisi ibadet gibi ilahi bir musikidir. Musiki yüksek aşk, yüce duygu, insan ve tabiat sevmek, ufuk ve eğitime endekslidir. Eğitimimiz ise san’at görüşümüze kapalı devam ediyor maalesef. Çözümü ise erbabıyla istişâre etmek, fikir teatisinde bulunmak ve hayata geçirmekle başlar.
Çetinoğlu: Müzikle alâkalısınız. Merhumun ebedî âleme intikalinden sonra geçen 3 yıl zarfında; radyolarda, televizyonlarda ve kültür çevrelerinde Alâeddin Yavaşca’yı anma programları tertip edildi mi?
Çiftçigüzeli: Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca vefatından sonra program yapıldı mı doğrusu tâkip edemedim. Ancak Kilis’te adının verildiği Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Kültür Merkezi’nde Kilis Musiki Derneği tarafından geçen ilkbaharında (2022) bir konser verildiğini biliyorum. Medya ağı ve özellikle sözlü ve görüntülü medya hızla büyüdüğünden mi nedir tâkip etmek güç oluyor. Ayrıca Türkiye gündemi de siyaset ağırlıklı, sivri ve kirli dilli kısır çekişmelerle dolu olduğundan; sanat, müzik, edebiyat ve medeniyet hareketi konusundaki programlara yeterli yer verilmiyor. Ancak konuya alakalı olanlar medya kupür ve görüntülerini sahasında uzman belli şirketlere abone olarak izleyebiliyorlar.
Böyle bir vefanın ve programın odak noktası esasında İstanbul’dur. Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca’nın hem hekim olarak ve hem sanatkâr, bestekâr olarak hizmeti en fazla, hatta hep İstanbul’a ve Fatih Semtine vermiştir. Dolayısıyla önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi, sonra ikamet ettiği Beşiktaş ve Şişli Belediyeleriyle, mesaisinin tümünü geçirdiği ve günümüzde kültür programlarının önde olduğu Fatih ve Zeytinburnu Belediyelerimize böyle vefa dolu bir anma etkinliği yakışır.
Bir örnek vermem gerekirse 28 Ocak 2023’te yüzlerce yıllık musiki târihimize ait derin birikimi günümüze bağlayan ses “Geceyi Aydınlatan Seda Kâni Karaca” adıyla Fatih Belediyesi çok etkileyici bir program yapmıştı. Programda Kâni Karaca’nın enstrümanlarının, müzik hayatına dair özel eşyalarının, plaklarının, kasetlerin, CD’lerinin, kullandığı cihazların ve aile albümünden fotoğrafların yer aldığı bir sergi açılmıştı. Büyük Usta Kâni Karaca’nın kendi anlattıklarından yola çıkılarak hazırlanan sözlü târih çalışması da kitap olarak bastırılmış ve o gün sanatseverlere dağıtılmıştı. Sunumunu Mehmet Güntekin’in yaptığı Kâni Karaca Konseri de bir özlemle izlenmişti. Meğer böylesi etkinliklere susamışız da henüz fark edebildik. Aynı biçimde böyle bir programı Fatih Belediyemiz neden yapmasın ki? Kâni Karaca ve Alâeddin Yavaşca gibi kıymetlerimizin sayısı maalesef bir elin parmakları kadar bile değil.
Fatih belediyesi Sanatkâr Hüseyin Kıyak’ın hazırlayıp sunduğu Aziz İstanbul Dede Efendi’den Tanburi Cemil Bey’e adlı program gibi Türk Musiki Târihi için referans teşkil edecek önemli müzik programlarına devam ediyor. Bunlardan bir başkası da neden Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca olmasın?
Bu çerçevede bir aydın sorumluluğu içinde Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu Şefi Sanatkâr Mehmet Güntekin ile görüşerek, “sanatseverler için aynı Kâni Karaca gibi yeni bir program Alâeddin Yavaşca için de yapılamaz mı” diye sordum. Mehmet Güntekin o zerafeti içinde elbette yapılabileceğini belirtti ve adres gösterdi; “Fatih Semtinde ikamet eden merhum sanatkârmız Kâni Karaca programını Fatih Belediyesi rica etti, biz de bu ricayı yerine getirdik. Gerçekten çok şık bir program oldu.” Durum anlaşıldı. Bizim de Şişli veya Beşiktaş Belediyesi ile görüşerek, yahut İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile temasa geçerek Alâeddin Yavaşca için bir program talep etmemiz gerekiyor. Çünkü rahmetli Alâeddin Yavaşca Beşiktaş’ta adının verildiği sokakta oturuyordu. Bunu girişimi ilk fırsatta başlatacağız.
Çetinoğlu: Merhum Yavaşca hayatta iken: ‘Bir sanatkârın hayattayken bu derece vefâlı, kadirşinas, fedâkâr dostlara sâhip olması ne büyük bahtiyarlık’ demişti. Vefatından sonra o vefâlı dostlar fedâkârlıklarını devam ettirdiler mi? İzlenimlerinizi lütfeder misiniz?
Çiftçigüzeli: Estağfurullah! Büyük Musikişinas Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca’ya özellikle kamu yayıncılığı ve konuyla alakalı fakülte, akademi, konservatuvar, kurs, okul ve sivil toplum kuruluşlarının ilgisi devam etmek mecburiyetinde. Maalesef alternatifi yok bu büyük ustanın. Ayrıca sahasında da böyle ustalar çok fazla çıkmıyor. Çünkü beklentisi olmuyor sanatkârın. İnancı gereği sanat yapıyor, musikiyle meşgul. Dolayısıyla ömrünü bu sanata veren ustaların sayısı az, vuslata erince yeri de zor dolduruluyor. Hâlâ musiki ile olan telif yasası değişmediği için bestekârlar için eğer gönüllü ve işini seviyorsa başka, bundan maişetini temin ediyorsa daha başka şekilde yansıyor.
Çetinoğlu: Neler yapılabilirdi?
Çiftçigüzeli: Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Üstadı anmak, unutturmamak, eserlerinin radyo ve televizyonlarda yayınlatmak, adına düzenlenecek konserleri hayata geçirmek, mevcudu kalmayan CD ve pakların yeniden sanatseverlere ulaştırılmak, adına beste yarışmaları yapmak biraz da kamunun, meslek kuruluşlarının, akademilerin ve ailesinin himmetiyle topluma yansıya bilir. Böylesi gelişmelerin batıda çok büyük örnekleri vardır. Mesela Geothe, Bethoven, Mozart vs Enstitüleri gibi. Bendenizi ve eşimi Polonya’nın Başkenti Varşova ziyaretimde tur operatörü ekibimizi genç yaşında ölen Polonyalı Bestekâr Frederic François Chopen’nin (1810-1849) eserlerini çalındığı bir konsere götürdüler. 20 kişilik bir salondu. Siyah fraklar içinde bir sanatkâr gelerek piyanosunun başına geçti 15-20 dakika çaldı, sonra selâm vererek ayrıldı. Bu konser her saat başı gelen turistler için yenileniyordu. Konuklar 20 euro vererek konseri tâkip etti. Kültür ve turizm Bakanlığı katkı vererek böyle bir program yapabilir. Doğu toplumu da kendisine ulaşıldığında Türk Müziğine sımsıcaktır. Irak Diktatörü Saddam Hüseyin hayatta iken bir grup gazeteciyi İran-Irak savaşını tâkip etmelerini sağlamak maksadıyla Bağdat’a davet etmişti. Sanki savaşta değil de başarılarından dolayı normal bir düzene geçmiş havası veriyordu bize. Esir kamplarını da dolaştık. Bir akşam da kaldığımız çok lüks El Reşit Oteli’ne değil de, sâdece hükümet üye ve bürokratlarının yahut yakınlarının girebildiği bir gece kulübüne götürdüler. Zengin bir fasıl heyeti vardı. İkram da zengindi. Müzisyenlerin çaldıkları ve söyledikleri melodiler kulağımıza hiç yabancı gelmedi. Hatta bir ara Arapça olarak bir İstanbul Türküsü “Üsküdar’a gider iken oldu da bir yagmur”u söylemeye başlayınca bizim heyet de Türkçe olarak iştirak ettik. Koro şefi daha sonra yanımıza gelerek bize teşekkür etti. Bu eseri nereden öğrendiğimizi sordu. Bu melodinin bir İstanbul Türküsü olduğunu söyleyince itiraz etti, tamamen Bağdat menşeli olduğunu savundu. Ben o zaman “yıllarca ortak bir kültür ve medeniyetin insanlarıydık. Birdik, beraberdik; İstanbul’da olan Bağdat’ta da oluyordu.” Diye cevap verdim, koro şefi şaşırdı, kafası karıştı. Başta Alâeddin Yavaşca bestelerinden konserleri özellikle Ortadoğu ve İslam coğrafyasında yaygınlaştırabiliriz. Ayrıca Kanada’dan Avusturalya’ya kadar nereye giderseniz gidiniz ciddi bir Türk nüfus var, bu şarkıları heyecanla bekliyorlar. Devletlerin kültür politikası bunlarda etkili oluyor ve olacak.
Çetinoğlu: Besteleri hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?
Çiftçigüzeli: Merhum Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Kilis’i hiç ihmal etmezdi. Bir defasında adının verildiği müze evinde sohbet ettik. Kendisine “Türk Sanat Müziğinin özellikle gençler arasında yaygınlaşması için bestelerin biraz da onlara göre daha fazla duyarlı olması gerekiyor” dedim ve Yıldırım Gürses’i misal verdim. O günlerde her şehirde, radyo ve televizyonlarda Yıldırım Gürses’in Gençliğe Veda, Sonbahar Rüzgârı, Güller Ağlasın, Affetmem Asla Seni gibi şarkıları çalıyordu. Alâeddin Yavaşca yumuşak, kibar, mütevazı, ancak donanımlı bir usta olarak bana döndü “O çok sesli müzik” dedi. “Sorun da o zaten” Hiç sesimi çıkarmadım. Ancak bunu bir yazı konusu yaparak röportaj halinde yayınladım.
İngilizce “office” kelimesine Google tercümeden baktım. Ofis, büro gibi karşılıklar vardı. Tercümedeki ilk Türkçe kelime “görev”. Ben asıl bu anlamla ilgileniyordum. Derken büyük puntolarla yazılmış ikinci bir mana çıktı karşıma: Makam!
Evraka! Galiba Türkiye siyasetindeki açmazın anahtarını buldum: Yakın sanılan bu iki kavramın zıtlığı. Tayin edilen veya seçilen kişi geldiği yeri nasıl nitelendiriyor? Bir göreve mi gelmiş yoksa bir makama mı? Her ikisi de diyeceksiniz, doğru fakat acaba zihninde, algısında hangi kavram önde? Görev mi makam mı?
GÖREV: İşi görev diye anlayan ilk gece uykuya dalmadan şöyle düşünecektir: Acaba durum nedir? Neler yapılmış. Güçlendirmek için ne yapmalıyım? Benden önceki arkadaşa da ilk fırsatta danışmalı. Kaç yıllık tecrübe. Mutlaka sağlam fikirleri vardır. Bu işi en iyi bilenlerden bir ekip kurmalı. Sonra birlikte bir hareket planı yapmalı. Yabancı ülkelerde nasıl yapıyorlar acaba? En başarılılar hangileri? Zorluklar, engeller neler? Bağlı kurumları da tek tek dolaşmak lazım. Bakalım onlar ne diyecek. Hedefler koymalı. Hedeflere ne kadar yaklaştığımızın ölçülerini belirlemeli. Zaman sınırları koymalı. Bütün çalışanlara bunları anlatmak lazım. Saat da iki oldu. Yarın çok iş var. Hay Allah!
Laciler ve ekranlar
MAKAM: Makama geldiğini düşünenin uyumadan önceki düşünceleri çok farklıdır: Beyefendi nihayet benim değerimi anladı. Gerçi burayı çoktan hak etmiştim ama şerefsizler engelliyordu. Neyse oldu ardık. Bu rütbe herkese nasip olmaz. Sadakatimin mükafatını nihayet görüyorum. Aman yanlış bir hareket yapıp kızdırmayayım. Yarından itibaren ilk işim kendisine, yardımcılıklara kimleri tensip buyurduğunu öğrenmek olmalı. Benden evvelki herifin yandaşlarını da ayıklamalı. Bilgi sızmamalı dışarıya. Bu arada bizim oğlana, yeğene, hanımın kardeşine de uygun bir yer temin edelim. Birkaç kat da lacivert takım yaptırmalıyım. Gerçi partiye girdiğimde üç tane yaptırdım ama aşındılar hem de makamda iki yedek, evde iki yedek tutmak lazım. Ne zaman çağrılacağım belli olmaz. Bağlı kurumlara da tayinler yapmak lazım. Dikkatle seçmeliyim. İlerde partide beni desteklesinler. Yaşat ki yaşayasın. Beyefendiye de kimi tayin etmemi tensip buyurursunuz diye sormalıyım. Kızdırmadan sormalıyım. Hadi iyi geceler bana…
Yerini görev diye algılayan kıvranmaktadır. Artık o işi bırakana kadar ona uyku haramdır. Görevde ilk öğreneceği uykunun ne büyük lütuf olduğudur. Öğrenmek, çözmek, planlamak, icra etmek. Ömür törpüsüdür.
Ağır ol
Makama gelenin etekleri zil çalar ama belli etmemesi gerekir. Asık suratlı olmalı, düşünceli durmalıdır. Daha daha makamlara gelmenin yolu, bu asık ve düşünceli surattır. Güler yüz deneyenler de oldu ama başaramadılar. Bir de beyefendi ile yakınlığını kaybetmemeli, arttırmalıdır. Onunla gezilere katılmalı, fotoğraf makinelerinin, kameraların kadrajında beyefendinin yanında görünmenin bir yolunu bulmalıdır.
Örnek olarak orta kademede bir devlet görevini aldım. Aslında buna benzer değerlendirmeler ve görev-makam ikiliği, en küçük memuriyetten iktidar dediğimiz en yüksek memuriyetlere kadar geçerlidir.
Devlet yönetimini görev diye algılayanların siyasetteki tavırları da belirgindir. Ne yapacaklarını, niçin öyle yapacaklarını, ilkelerinin ne olduğunu, yol haritasını anlatırlar. Problemlerden söz ederler ama vurguları düşündükleri, planladıkları çareleredir.
Makamcılar, devlet yönetimini muharebe sonunda elde ettikleri bir ganimet gibi görür. Ne yapacaklarına hiç değinmezler. Onun yerine rakiplerini aşağılamaya onlarla alay etmeye gayret gösterirler. Öyle ya, rakipleri, kendilerinin hakkı olan ganimetlere göz dikmiş aşağılık kişilerdir. Onlara göz açtırmamak gerekir. Fukuyama bu görüşe, Kenya’daki politik yapıdan ilham alarak “Yeme sırası bizde!” anlayışı diyor.
Kim kimdir?
Bu anlattıklarıma bakarak bizimkileri değerlendirin. Aslında zor değil. Bakınız bakalım. Ne yapacaklarını ve nasıl yapacaklarını anlatıyorlar mı? Ne ve nasıl sorularının cevabı “uçacağız, kaçacağız” değildir. Ne ve nasıla verilecek cevaplardır. Şunu şu kadar arttırıp şu sonucu alacağız, onu arttırırken şunu da eksiltmemiz gerekecek gibi kurmay hesapları, iktisatçı, mühendis cevaplarıdır. Yalnız hedefler değil, o hedeflere nasıl varılacağı ve yol üstündeki ara durakların tek tek sayılmasıdır. Görev düşüncesindeki siyasetçi, bu zor işi yaparken rakibine çamur atmaya ne zaman ne de sebep bulabilir.
Bakın bakalım, neyi nasıl yapacaklarını değil de rakiplerinin ne kadar aşağı, kötü ve kabahatli olduğunu mu anlatıyorlar? Söylediklerinin alt yazısı, “Bu makama ben ve sadece ben layığım; onlar bu makama gelmemeli.” mi?