4.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 115

 Ötüken Neşriyat’tan, Hüseyin Nihal Atsız’ın Yazdığı Muhteşem İki Eser

1- Bozkurtlar Diriliyor

(Dördüncü (Son) Bölüm)

Bozkurtlar Diriliyor adı ile yayınlanan ikinci cilt, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 191 sayfadır. ‘İhtilalden Sonra Çin’ başlıklı bölümle başlıyor.  

Çin hükümdârı ihtilâlin 41 kişiyle yapıldığına inanmıyordu. Göktürk askerlerinin acemiliği sebebiyle kaçıp kurtulanların yeni bir ihtilâle teşebbüs edeceğine inanmıştı. Belki de onlara, kendi ülkesinin yönetiminde bulunan üst seviyedeki yöneticiler ve ordu komutanları yardım etmişti. Onlar tarafından kurulan pusuya düşmemek için ne yapacağını bilemiyor, şaşkınlık ve tedirginlik içerisinde yaşıyordu. Şehit 41 kişi, ihtilâlde en fazla 500 Çinli askeri öte dünyaya göndermişti. İhtilâlden sonra kurulan mahkeme 2000 kişiyi suçlu bularak idam etmişti. Herkes suçlu olabilirdi. Fakat herkesi suçlu bulup öldürmek olmazdı ki… İmparator Tay-tsung çok düşünceli idi. Korktuğunu ancak kendi kendine itiraf ettiğini zannetse de herkes onun korktuğunu biliyordu. Onlar da bir adâletsizliğe mâruz kalacağından korkuyordu.

Herkes rüyâsında, birçoğu da kâbus sebebiyle silahlı ihtilâlcileri görüyordu. Ne kadar da kalabalıktı… 

Siganfu sarayının büyük bir odasında toplantı heyecanlı bir hava içinde açıldı. Nazırlar, Çin kağanının karşısında sinirlerine hâkim olabilmek için kendilerini sıkıyorlardı. Kağan, Kür Şad ihtilalinden sonraki durumunu anlatarak başkentteki rahatsızlığın önüne nasıl geçilebileceğini, bunun için yapılması gereken işlerin neler olduğunu sordu. İşin aslına bakılırsa kendisi de onlardan daha az heyecanlı değildi. İlk sözü Vey-çing aldı. Koyu bir Tîirk düşmanı olan bu adamın Türklere karşı duyduğu kin Kür Şad ihtilalinden sonra büsbütün artmış, Türklerin yok edilmesini kendisine vazife edinmişti. Düşüncelerini büyük bir konuşkanlıkla anlatarak Türklerin tehlikeli ejderler olduğunu, günün birinde Çinin batmasına zemin hazırlamaktansa şimdiden bir çare düşünmek lâzım geldiğini söyledi. Çareyi de soğukkanlılıkla bildirdi: Çindeki bütün Türkleri öldürmek…

İşi gücü Vey-çinge karşı gelmek, onunla tartışmak olan Ven-yen-po bu düşünceye hemen itiraz etti. O, Türkleri, Çinlileştirmenin devlet için daha faydalı olacağını ileri sürüyor, bu milletin kabiliyetlerinden faydalanmanın Çine getireceği menfaatleri sayıp döküyordu.

Li-pe-lo ikisi arasında bir tez müdafaa ediyor, Yen-se-ku da onu destekliyordu.

Çin kağanı bugün çok irâdesizdi. Hangi nazır konuşursa onun tesirinde kalıyor, böylelikle durmaksızın fikir değiştiriyordu.

Nihâyet, uzun tartışmalardan sonra bir sonuca varılabildi: Atılganlıkları ve korkusuzlukları dolayısıyla Çinin içinde kalmaları tehlikeli görülen Türkler yeniden eski yurtlarına gönderilecekti. Gök Türklerin yurduna, Türk soylu Sırtarduşlar yerleşmişti. Ülkelerine dönen Göktürklerle çatışacaklar ve birbirlerini yiyeceklerdi. Böylece Türklerden ebediyen kurtulacaklardı.

Göktürk ülkesindeki Türkler de boş durmuyordu. Doğu Göktürk Kağanlığı tarih sahnesinden silinmiş, Batı Göktürk Kağanı Tardu, ülkesini Çin üzerine sefer düzenleyecek kadar güçlendirmişti. Fakat Çinliler onu hile ile bertaraf etti. Batı Göktürk Hakanlığı da târih sahnesinden silindi. Aşina soyundan gelen Kutlug Beğ, 680 yılında İkinci Göktürk Devletini kurdu.  682 yılında da İlteriş adını alarak Kağan oldu. Bilge Tonyukuk’u vezir tâyin etti. Devlet eski gücüne kavuştu. Fakat Çinliler sınırları yakınında bir Türk Devleti kurulmasından korkuyorlar, bin bir desise ile yok etmeye çalışıyordu. Bilge Kağan devlet başkanı, kardeşi Kültekin ordu komutanı ve Tonyukuk vezir olarak birliği sağladılar ise de Yine Çinliler Bilge Kağan’ı zehirleyerek öldürttü.

Roman, bu gelişmelerin paralelinde, ustaca düzenlenmiş olaylarla, heyecan fırtınası hâlinde devem ediyor. Her sayfada ayrı bir civanmertlik, Türkün erişilmez ululuktaki kahramanlığı ve asâleti, okuyucuyu sayfalara kilitliyor, âdeta, sayfalar arasına esir alıyor.

İşte o sayfalardan biri:

İhtiyar kadın bütün gücünü kullanarak biraz toparlandı ve yorgun bir sesle anlatmaya çalıştı:

-Yarına çıkmayacağımı anlıyorum. Sana söyleyeceklerim var, dedi.

Urungu yavaşça anasının yanına çöküp bağdaş kurarak gözlerini ona dikti. Anasının kendisine söyleyeceği şeyleri büyük bir sabırla yıllarca beklemişti. Yazık ki sonsuz bir istekle bilmek istediği şeylere kavuşurken anasından ayrılıyordu. O, hiçbir anaya benzemeyen vefalı, çilekeş, iyi anadan… Yoksul ve kimsesiz bir aileye mensup oldukları halde en soylu kadınlardan daha üstün olan anadan…

Dirliğin sonuna ermiş olan bu iyi kadın şimdi kısık bir sesle konuşmaya başlamıştı:

-Urungu! Soğukluk yavaş yavaş yüreğime doğru yükseliyor. Yüreğime değdiği zaman benim için her şey bitecek ve ben ölmüş                olacağım. Ama bu ölüm benim ilk ölümüm değildir…

Urungu hayretle anasına baktı…

-Ben bundan çok önce ölmüş sayılabilirdim. Seni büyütüp er kişi yapmak için yaşadım. On beş yaşına girip er adını aldığın zaman yeryüzünde yapacak işim kalmamıştı. O zamandan beri yalnız bir şeyi görmek için yaşamaya çalıştım. O şey, senin yıllardır ardında koştuğun düşünce idi: Ötüken’de Türk kağanının oturduğunu, Türk türesinin yürüdüğünü görmek… Bundan otuz yıl önce, sen daha on bir yaşında bir çocukken Çıbı Tegin, Çinlilere karşı ayaklanıp Gök Türk Devleti’ni kurmaya çalıştığı zaman kurt başlı sancak Ötüken’de dalgalansın diye seni Çıbı Kağan ordusuna ben göndermiştim. Uç yıl, Çıbı Kağan tutsak edilip Çine götürülünceye kadar savaşlarda olgunlaştın; ölümcül yaralar aldın, iyi dövüştün. Babana yaraşır yiğit oğul olduğunu gösterdin,

Emeklerim boşa gitmediği için çok sevindim. Sütüm sana helâl olsun…

Kadın sustu. Yorulmuştu… Oğlunun sorarak bakan gözlerini görmeseydi daha epey susacaktı.

-Sen bahtı kara olarak doğdun. Çünkü doğduğun zaman Türkler Çine tutsak gideli beş yıl olmuştu. Urungu! Çıbı Kağanla birlikte Altaylar’a kadar vardın. Çok Türk ellerini gezdin. Fakat Ötüken’e, kutlu yere ulaşamadın. Bunun için sana ‘bahtın kara’ diyorum. Ölürken Ötüken’de bulunamayacağım hâlde benim kutum seninkinden üstündür. Çünkü orada doğdum. Uzun yıllar orada yaşadım… Kür Şad Çin sarayını bastığı ve Çıbı Kağan Altay’da pusata sarıldığı zaman gönlümde iki defa umut ışığı yandı. Şimdi bu ışık sönüktür. Ama onun külleri arasında yine bir kıvılcım yanıp duruyor. Öyle ki, öldüğüm zaman soğuyup donmuş yüreğimi yarıp açan olursa oradaki kıvılcımı görür. O kıvılcımın üstünde Ötüken’in hayâli de vardır… Urungu! Soğukluk yüreğime yaklaşıyor. Sana söyleyeceklerimi çabuk söylemeliyim. Artık kim olduğunu öğren! Senin asıl adın Urungu değidir!

Urungu bir irkildi:            

-Ya nedir? 

-Ne olduğunu ben bile unuttum.   

-Ne diyorsun ana? Her şeyi hatırlayan sen tek oğlunun adını nasıl unutursun

-Oğul! Sen gönül isteğinin ne demek olduğunu bilir misin? Senin adını unutmak istiyordum. Bunu öyle bir gönülden istiyordum ki sonunda unuttum. Bir daha da hatırlayamadım.

Urungunun kaşları çatıldı. Sesi dikleşti:

-Ana! Ben bu denli kötü bir oğul muydum ki adımı unutmaya uğraştın, sonunda da unuttun?

İhtiyar ananın gözleri şefkatle gülümsedi:

-Hayır! Sen çok iyi bir oğul olduğun için adını kendimden bile sakladım. Netekim babanın da kim olduğunu şimdiye dek senden ve herkesten sakladım.

-Onun da adını unuttun mu?

Kadın cevap vermedi. Gözleri biraz daha donuklaşmıştı!.. Urungu, babasının kim olduğunu öğrenemeyecekti. Ananın solumaları bir tuhaflaşmıştı. Oğluna çadırın kapısını göstererek:

-Şunu aç, içeri ışık girsin! dedi.

Kaldırılan keçeden içeri akşam ışığı doldu. Güneş yeni batmıştı. Gönüllere işleyen bir gariplik çadırın içini doldururken Urungunun sesi dalgalandı:

-Ana! Babamın da adını unuttun mu?

-Unutmadım! Unutmak istesem de unutamazdım. Baban unutulamazdı. Çünkü baban Kür Şaddı…

Urungu yeniden irkildi ve elini belindeki bıçağa attı:

-Bunu şimdiye kadar niçin sakladın?

-Çinliler öldürmek için seni arıyorlardı. Seni ne güçlüklerle sakladım, nelere katlandım, bilemezsin. Seni kaçırabilmem için ablan kendisini fedâ etti. Çinliler onu idam ettiler…

Kadının gözlerinden yaşlar aktı. Dışarda, dere kıyısındaki koyunlardan biri hazin hazin meledi.

-Ablanın da adını unuttum. Seni yaşatıp büyütmek için bunları unutmaya mecburdum. Ama babanın adını unutamazdım. Onu unuttuktan sonra senin ve benim yaşamamıza lüzum kalmazdı. Belindeki bıçak babanın bıçağıdır. Bumun Kağanın adı yazılı, damgası kazılıdır.

Urungu bıçağını kınından sıyırdı. Fakat yazıyı göremedi.

-O yazı her zaman görülmez. Güneş doğarken ve batarken görülür. Çadırın kapısına yaklaş. Bıçağı batıya tutarak bak.

Anasının dediği gibi yaptı. Sapın dibinde Bumun Kağan yazısını okudu. Öteki yüzünde de damgayı gördü, fakat bunlar o kadar silikti ki bilmeyen kişi göremezdi.

-Oğul! Şimdi güçlükle okuduğun yazı ile damga Türklerin kutu yükseldiği zaman bıçağın üzerinde ışıl ışıl ışıldarlar. Bu bıçağı büyük bir kam yapmıştı.

-Kıraç Ata mı?

– Hayır. Kıraç Atanın babası…

Bu sırada uzaktan dörtnala koşan atların ayak sesleri işitildi. Keskin bakışlarla ufka bakan Urungu yeni kararmaya başlayan ovanın kuzeyinden üç atlının gelmekte olduğunu görerek anasına ‘Geliyorlar’ müjdesini vermek istedi. Fakat onun sözünü kesmemek için bundan vazgeçti.

-Urungu! Bozkurt soyunun yüce bir oğlusun. Çünkü Kür Şad’ın oğlusun. Bununla övünmek hakkındır. Ben de Kür Şad’ın konçuyu olduğum için bütün ömrümce övündüm. Fakat bunu açığa vurmadım. Kağan olmak hakkı iken baban bu haktan vazgeçerek vuruştu. Sen de babana yaraşır oğul olmak istiyorsan Bozkurt soyundan olduğunu kimseye söylemeden yaşa. Kurt başlı bayrak Ötüken’e dikilinceye kadar vuruş. Bir tegin olarak değil, Urungu olarak kal!..

Urungu ömründe ilk defa olarak anasına itiraz etti.

-Niçin ana?

-Çünkü en güçlü, en iyi insan, hakkından vazgeçen insandır. En büyük kahramanlık da hiçbir karşılık beklemeden yapılandır. Kür Şad böyle yapmıştı. Ablan böyle yapmıştı. Sen de böyle yap. Senin de baban gibi olmanı istiyorum.

Urungu cevap vermedi. Nal sesleri yaklaşıyordu. Ölmek üzere olan ana, daha yavaş bir sesle şöyle dedi:

-Dediklerimi yapacağına, babana yaraşır bir oğul olacağına and içersen bahtiyar öleceğim. Kür Şad öldüğü gün ben de ölmüş saydırdım. Bu hayat yükünü sen yetişesin diye çektim.

Urungu, kendisini bildiği günden beri zavallı anasının katlandığı sıkıntıları düşündü. Kür Şad’ın konçuyu olduğu için değeri birdenbire yükselen bu ananın son isteğini yapmakta gönül açıcı bir sevinç duydu. Anasının yanına yere oturdu. Bıçağını çekerek yere bıraktı. Üzerine el bastı:

-Babama, sana yaraşır bir oğul, ablama yaraşır bir kardeş olmak için karşılıksız vuruşacağım. Andımı tutmazsam gök girsin, kızıl çıksın! dedi.

Kendisiyle birlikte bıçağa el basmış olan anası gülümsedi.

Nal sesleri çadırın kapısına kadar yaklaşmıştı. Üç atlı sıçrayarak atlarından indi. Kapıya fırlayan Urungu, elinde bir kımız çamçağı tutan Börü’yü görünce başını anasına çevirdi:

-Ana, bak! Börü sana bir çamçak kımız getirdi! diye müjde verdi.

Fakat çilekeş ana artık işitmiyordu. Bu dört çadırlık obanın üç çadırındaki herkes kadına belki şifa olur diye kımız aramaya koştukları hâlde yetiştirememişlerdi. Kür Şad’ın konçuyu, ihilalden sonra kırk yıl daha beklediği, kırk yıl daha çile çektiği hâlde Ötüken’i görmeden ölmüştü.           (BİTTİ)

Bir er ölmeyle ordu bozulmaz. Çilekeş fakat asil bir ananın ölümüyle de roman bitmez. 29. sayfadan sonrası okuyucuyu beklemektedir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.  

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50   

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Ülke Nereye Evriliyor?

Alıntı yaptığım ülkenin kuruluş felsefesini özetleyen bir makaleden önemli bir kesit:
Zafer Partisi Siyasal Partiler Kanununa göre kurulmuş ve ona göre siyasi parti faaliyetlerini yürüten bir partidir. Siyasi Partiler iktidara alternatif olarak kurulur. Zaten, iktidarın icraatlarını beğenmediği için kurulmuştur. İktidara alternatif olmak için en büyük eleştiriyi de iktidara karşı yapar. Ümit Özdağ’da öyle yapıyordu. En son partisin Antalya teşkilatındaki bir toplantıda iktidarı eleştirdi. Bu sebeple İstanbul’da muhalefetin birçok belediyesine ve birçok muhalife dava açan başsavcılık Antalya’da Anayasanın, her partiye verdiği muhalefete etme yetkisini kullanan ve Ankara’da ikamet etmekte olan Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ hakkında Cumhurbaşkanına hakaretten soruşturma açıyor. Ve onu lokantada yemek yerken saat 21.00 sularında, apar topar gözaltına alıp azgın bir suçlu gibi İstanbul’a getiriyorlar. Dünya çapında bir ilim adamı, siyasetçi ve önemli bir partinin genel başkanı bu insan geceyi nezarette ve 30cm eninde 170 cm boyunda bir bankın üstünde geçirtiyorlar. Sabahleyin onu adliyeye götüreceklerini söylemelerine rağmen, suçladıkları konu ile ceza almasının mümkün olmadığı anlaşılınca apar topar suç bulmak için onu nezarette tutuyorlar. Onu nezarette tutarken sosyal medya hesaplarını inceleyerek, Kasyeri Emniyet Müdürlüğünde o gün tutulan bir tutanağı suç unsuru kabul ederek; milleti kin ve nefret duygularıyla ayrıştırmak suçlarıyla ilişkilendiriyorlar. Gözaltına alınmasına sebep olan Cumhurbaşkanına hakaretten beraat ettiriyorlar. Yeni ihdas ettikleri suç yüzünden sulh ceza hakimliği tarafında delilerin toplanmadığı bu sebeple delillerin karartıması ve kaçma şüphesiyle tutuklanıyor. Bu adam önemli bir partinin genel başkanı neden kaçsın? Delilleriniz yoksa neden tutukluyorsunuz? Deliller sosyal medyada var ve onları aldınız hangi delili yok edecek?
Özdağ’ın hukuki haklarına bir bakalım.
CEZA MUHAKEMESİ KANUNU’NUNDA DER Kİ…
Cumhuriyet Savcısının Görev ve Yetkileri
Madde 160 2. Şık: Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.
Madde 161: Cumhuriyet savcısı, adlî görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı çevresi dışında bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer Cumhuriyet savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister.
SORULAR

  1. Madde gereği: Kaçma tehlikesi olmayan ve acil gözaltına alınmasını gerektirecek hiç bir sebep yokken Türkiye’nin tanıdığı bir ilim adımı ve önemli bir partinin genel başkanı olan Ümit Özdağ’ın kanundan doğan hakları korunmuş mudur?
  2. Madde gereği: İddia edilen suç görev yapılan mahkemenin dışında olmasından dolayı Ankara veya Antalya Cumhuriyet Savcılarından söz konusu işlem yapılması neden istenmemiştir?
    SON DURUM SORULARI!
    1-Siyasi partilerin genel başkanları veya parti yetkilileri, iktidarda bulunan veya iktidarı destekleyen partilerin politikalarını eleştirmesi suç mudur?
    2-İktidarın eleştirilmesinin önü kesilirse siyasi partiler kimleri eleştirecek ve kendilerini nasıl anlatacaklar?
    3- Özdağ’ın konuştuğu ilin Cumhuriyet Baş Savcısı, ikamet ettiği Ankara Cumhuriyet Baş Savcısı, görevlerini ihmal mi etmiş mi oldular?
    4-Yoksa bu iki başsavcılık görevlerini bilmiyorlar mı?
    4-Cumhuriyet Baş Savcıları sadece İstanbul’da mı oluyor?
    5-HSYK bu duruma ne diyecek.
    6-İstanbul Vatan Emniyet Müdürlüğüne getirilen Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın yanına avukatları ve milletvekilleri sokulmuyor neden?
    7-İktidarı eleştiren kişilere karşı İstanbul’dan açılan soruşturmada Ankara Cumhuriyet Baş Savcılığına yazılarak talimatla ifadesi alınması mümkünken neden yemek yediği lokantada gözaltına alınarak İstanbul’a getiriliyor. Neden?
    8-Mademki adliyeye çıkarılmayacaktı bu gece neden apar topar gözaltına alındı? Yarın gözaltına alınarak adliyeye getirilse olmaz mıydı?
    9-Kaçma tehlikesi olmayan ve acil gözaltına alınmasını gerektirecek hiç bir sebep yokken Türkiye’nin tanıdığı bir ilim adımı ve önemli bir partinin genel başkanı olan Ümit Özdağ’ın kanundan doğan hakları korunmuş mudur?
    10-İfade vermeye davet edilse hukuk açısından ve siyasal haklar açısından daha yerinde ve doğru olmaz mıydı?
    11-Hava yolu dururken gözaltına alınanlar için uzun ve yorucu bir yolculuk olana kara yolu neden tercih edilmiştir?
    12-50.000 İnsanımızın katili avukat ve terörist sevici siyasilerle görüşürken sadece siyaset yapma hakkını kullanan Zafer Partisi Genel Başkanına bu eziyet niye?
    13-İktidar, iktidar yandaşları, muhalefet, halk, bütün millet demokrasinin nimetleri olan eşit hukuktan faydalanması demokrasinin gereği değil midir?
    14-Türkiye Baş Savcılığı diye bir baş savcılık varda biz mi bilmiyoruz?
    15-Cumhuriyetin Kurucularına kanunen yasak olmasına rağmen iktidardaki siyasetçilerimizin bir sürü sözlerinin takipçisi olacak savcılarımız yok mu?
    16-Suç, çete, mafyaların, hukuksuzluğun cirit attığı 20 milyonluk İstanbul’da bin bir korku ile yaşamaya mecbur olan vatandaşlarının güven için yaşaması ve şehrin huzuru için Cumhuriyet Baş Savcılığımız beklentilere yakın zamanda cevap verecek midir?
    17-Recep Tayyip Erdoğan, ne zaman Cumhurbaşkanı, ne zaman AKP Genel Başkanı olduğunu nasıl bilip te ona göre hareket edeceğiz?
    18-İktidara, sülaleye, iş adamlarına, kişilere, güçlülere, muhalefete, kentliye, köylüye, görüşlere, siyasi tercihlere göre hukuk algısı oluşturmamak için neler yapmak lazım.
    19-Hukuk adına yapıldığına inanılan yanlış uygulamalar vicdanların yaralanmasına ve hukuka güvensizliğin artmasına sebep olmaz mı?
    20-Gözaltına aldıktan bir gün sonra Kayseri Emniyet Müdürlüğünde yine bir gün sonra tutulan tutanakla mahkum edilmesi Ceza Muhakemesi Kanunu’na uygun mu?
    Kısaca, Türk Milleti nezdinde oluşan yukarıdaki istihfamlar sizlerin nezdinde önem affetmiyor ise;
    CUMHUR İTTİFAKI DIŞINDAKİLERE SİYASETİ YASAKLAYIN OLSUN BİTSİN!
    Göründüğü gibi Türk Milletinin yıllarca güvenini kazanan Milliyetçi Hareket Partisi programı olan Dokuz Işık’ın dokuzunu da kaybetmiş. Kuruluşuyla ve Türkeş Bey’in mücadele anlayışıyla tenakuza düşerek; PKK’nın siyasal temsilcisi Ahmet Türk’ün hapisten kurtarılmasını, Türkiye’nin ünlü mafya liderlerinin hapisten çıkartılmasına yardımcı olduğu, yılmaz FETÖ savunucusu Mümtaz Türköne’nin hapisten çıkmasına yardımcı olunduğu için birçok ülkücü Milliyetçi Hareket Partisinden ayrılarak ayrı ayrı partiler kurmuşlardır. MHP’nin içinden 10 dan fazla parti çıkmış. Hepsi de gerçek ülkücü kendilerinin olduğunu ifade etmekten de geri kalmıyorlar. İşte en büyük operasyon da buydu. Türk’ün direncinin mihenk taşları on parça edilerek paramparça etmişlerdi.
    Bu on parçalı Ülkücü Partiler birliğinden öne çıkan ve sömürü sistemini zorlayan iki önemli parti İyi Parti ve Zafer Partisi öne çıkmıştı. Sisteme ve baskıya tavırlı olup, ülke ve millet menfaatlerini her şeyin üstünde tutmaya çalışan İyi Parti ve Zafer Partisi yurt dışı ve yurt içi mihraklar tarafından örtülü operasyonlara maruz bırakılmaktadır. İyi Partinin milletvekilleri ve belediye başkanları istifa ettirilerek iktidar partisine geçmesi sağlanmaktadır. Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ ise tutuklanarak partisinin etkinliği azaltılmak istenmektedir.
    Yaşasın dava bildikleri yoldan sağa sola sapmadan dimdik yürüyenler.

 Ötüken Neşriyat’tan, Hüseyin Nihal Atsız’ın Yazdığı Muhteşem İki Eser

1- Bozkurtların Ölümü

(Üçüncü Bölüm)

Bozkurtların Ölümü

Beklenmedik türlü belâlarla boğuşmaktan bitkin bir hâle gelen Göktürkler, bir miktar gıda maddesi temin edebilmek için Çin’e akın etmekten başka bir çâre bulunamayacağı konusunda hemfikirdir.  Fakat Kağanlığın ileri gelenlerinden Bögü Alp, Işbara Han ve Kür Şad ile Tulu Han, Çin’e akın düzenlenmesinin yanlış olduğuna inanıyorlardı. Bu nasıl akın ise, Kara Han’ın komutasındaki tümen ile uğursuz Çinli Şenking tümeninden oluşan 2000 kişilik ordu zorlukla oluşturulabilmişti. 

Gerçekleştirilen akında Gök Türklerin 1000 askeri kırıldı, tam bir hezimet yaşandı. Çinlilerden yiyecek elde etme hayâli gerçekleşmedi. Kürşâd’ın atlıları hazin neticeyi önleyememişti. Kara Kağan’a yeni bir teklifte bulundu:

-Buyruk verin, ulak gönderin, İşbara Han ne kadar atlı toplayabilirse, toplayıp gelsin, Çin’e tekrar saldıralım.

-Göktürk Kağanlığı’nın geleceğini bir tâlih denemesine mi bırakacağız?

-Tâlih denemek, barış yapmaktan yeğdir. Çünkü barışla geleceğimizin kararmasını önceden kabul ediyoruz demektir. Tâlih denersek kazanma ihtimali vardır.

-Ben barış için Çine elçi yolladım.

-Barış için elçi göndermekle kötü ettin Kağan, Şimdi Çinliler bizden çok şeyler isteyeceklerdir. Onların isteğini kabul etmek, Çin’e tutsak olmakla denktir.

Kağan ümitsizce Kür Şad’a teslim oldu:

-Sen dilediğin gibi yap.

Kür Şad, gerekli gördüğü buyrukları verdi. 11.700 kişilik ordu, Kür Şad’ın emrindeydi. Şen King’e, Kara Kağan’a danışmaklık görevi verdi, askerlerini de kendi emri altına aldı.

Çarpışmalar durduktan, ortalık biraz yatıştıktan sonra barış görüşmeleri için hazırlıklar yapılırken, Çin ordusunun güneyden gelmekte olduğu öğrenildi. Az sonra göğüs göğüse savaş başladı. Başlangıçta Türkler az da olsa canla-başla çarpışıyorlardı. Akşama doğru, açlıktan ve yorgunluktan takatsiz kaldılar. Hapsi yorgun ve yaralı 2-3 bin kişi kalmıştı. Son hedef sâdece Kağanı savaş alanınan kurtarmaktı. Çünkü Kağan’ın varlığı ile Kağanlığın varlığı aynı şeydi. Hiç değilse bunu başardılar. Fakat kaç bin yıldır doğup batan güneş, hiçbir zaman ışıklarını böyle acıklı bir görünüşün üzerine serpmemişti.

Fâciadan 1 yıl sonra, hayatta kalan Gök Türkler başta Kara Kağan ve Kür şad olmak üzere Çin’in başşehri Siganfu’da tutsak olarak yaşıyorlardı. Bozkırda sonsuz yaylada at koşturmaya, açık havada yaşamaya alışmış olan Kağan’a, Çin başşehri zindan gibiydi. Oturduğu konağın büyük bahçelerine, havuzlarına bakamıyordu bile. Yalnız derin derin acı acı düşünüyordu.     

Gök Türk Kağanlığının büyükleri, esârette sanki kendi ülkelerindeymiş gibi konuşuyor: 

Koca Tarkan, kırışmış yüzünün ortasında hâlâ sert bakan gözlerini yere dikti: 

 -Zamanı Tanrı yaratmış, kişioğullarını onun içine pusatsız atmıştır. Kılıç, kargı, ok… Bunlar ancak kişioğullarına karşı işe yarar. Tanrı bize ölüm verdiyse, Türk budununu kutsuz kıldıysa bunu gidermek için çalışalım. Tutsak da olsan sen yine Gök Türk kağanısın. Ben de senin lalan ve Uluğ Tarkan’ım.            Kağan cevap vermedi. Kendisine geçmişi hatırlatan her şey içini kedere boğuyordu. Beyni iki nokta arasında yıldırım gibi işliyor, yüreğini oyuyor, onu ölüme götürüyordu: Gök Türk Kağanlığı ve tutsaklık…

Uluğ Tarkan yeniden söze başlamıştı:     

-Çin kağanı, Tulu Hana da özel çeri başbuğluğu verdi. Fakat Tulu Han bunu beğenmedi. Çünkü Işbara Hanın da özel çeri komutanı olduğunu, kendisinin ondan daha üstün bulunduğunu düşünüyordu.

Kara Kağan, Uluğ Tarkan’a bakıyordu. Bakışlarında sorgu vardı. Tarkan devam etti:          

-Tulu Han kağanlık umuyordu. Çin kağanı onun bu başbuğluğa kıvanmadığını görünce kendisine ayrıca

Peking şehrinin beğliğini verdi. Yarın yola çıkacak. 

Kara Kağan belli belirsiz gülümseyerek sordu:        

-Lala! Bunları bana niçin anlatıyorsun?  

-Çünkü Türk kağanısın!                                                                                                                                                                                              -Ordusuz, çerisiz, pusatsız, ülkesizTürk kağanı!…    

-Çerin burada tutsak olmuş, seni bekliyor. Pusatların Çin depolarında. Ülkende de Sırtarduşlar oturuyor. Bir gün bunların hepsi kurt başlı sancağın gölgesinde birleşecektir.        

– Biz o günü göremeyeceğiz.

-Oğullarımız görür. Oğullarımız göremezse torunlarımız görür.

Kara Kağan birdenbire ayağa kalktı. Ötüken’de olsaydı bu kalkış büyük bir öfkeyi anlatırdı. Şimdi ise yalnız dayanılmaz bir acıyı gösteriyordu. Uluğ Tarkan bunu sezdi ve yapabileceği kadar sâkin bulunmaya çalışarak şunları söyledi:  

-Işbara Han la Kür Şad seni görmeye gelecek.

Kara Kağan, Işbara Hanı çok severdi. Kendisine sonuna kadar sâdık kalmış olan Işbara Han ahlâkı, yiğitliği, yakışıklılığı ile her gittiği yerde kendisini sevdiren birisiydi. Nitekim Çinliler bile onu sevmiş, Çin Kağanı kendi özel çerilerinin başbuğu yapacak kadar güven göstermişti. Işbara Han bu rütbeyi kendi budununun aleyhine çalışmadan elde etmişti. Aykırıları bağdaştırmak her kişinin başaracağı iş değildi.                 Kara Kağan, Kür Şad’a karşı ise dâima biraz çekingen davranırdı. Bu da galiba Tulu Han’ın kardeşi olduğu içindi. Kür Şad hiçbir zaman Tulu Hanla işbirliği yapmamış olduğu hâlde Kara Kağan nedense ona ısınamıyordu. Kür Şad, kağanlığı kurtarmak için büyük fedakârlıklar yapmıştı. Fakat Kara Kağan ona, Işbara Han’a güvendiği kadar güvenemiyordu.      

İkisi birlikte geldiler. Onu Ötüken’de kağanı selamlar gibi selamladılar. Sonra büyük bir ciddiyetle, Gök Türk Kağanlığı varmış gibi konuşmaya başladılar. Bütün bunlar Kara Kağanı yaralıyordu. Acı bir sesle, artık bu gibi şeyleri konuşamayacağını, çünkü üç aydan beri tutsak olmanın utancını hâlâ silemediğini anlattı…                                                                                                                                                                                                  Işbara Han, bu sözler üzerine, Kağanın acısına saygı gösterip susmuş, Kür Şad ise yüzü kıpkırmızı olduğu hâlde ayağa kalkınıştı:  

-Sen üç aydır tutsak bulunuyorsun. Bizimki bir yıl oldu. Acıya kapılıp her şeyden elimizi çekersek kağanlığı kim diriltecek?    

Onun yıkılmasında hepimizin suç payımız var. Dirilmesinde de hepimizin emeği olmalıdır! Dedi.

Kağan, bozgundan önce de yeğeni ile böyle bir tartışma yaptığını hatırladı. Sonuna kadar savaş taraflısı olan Kür Şad hep aşırı söyler, aşırı iş yapardı. Kara Kağan ona söz etti:

-Kağanlığı yıkan Tulu Han olmuştur.                                                                                                                                                       Bu sözlerde Tulu Hanın kardeşi olan Kür Şad’a karşı da bir öfke kıvılcımı gizliydi. Kür Şad bunu anlamakta gecikmedi.

Kara Kağan! Gök Türk Kağanlığını yıkmakta sen de Tulu Handan aşağı kalmadın!

Kağan, başına bir kılıç yeseydi bu kadar sarsılmazdı. Sesini yükseltti:

-Kağanlık tahtı için Çinlilerle gizlice anlaşan senin kardeşin değil miydi?

  -Çinlilerle anlaşan benim kardeşimdi. Babam kağanı ağulayan Çinli Içing Katunla evlenerek onun keyfince Türk ordusunu savaşa sürüp çıkaran da amcamdı.

Kara Kağan, Işbara Han, Kür Şad ve Uluğ Tarkan bakışarak sustular. Sonra Kür Şad, savaş günlerindeki, buyruk veren sesiyle söze devam etti:

-Şen-king serserisini tümenbaşı yapan sen değil misin? Ötüken’deki tutsak Çinliler kime güvenerek şımardılar? Tulu Han güçsüz ordusuyla yenildi diye onu neden zincire vurdun? Çin’le anlaştığı hâlde onu neden öldürmedin?   

Kağan elini kaldırarak ‘Yeter!’ diye bağırdı. Sonra ayağa kalkarak:  

-Içing Katun’la evlenişim Türk türesine uymak içindi. Ağa ölünce ini, yenge ile evlenir. Bilmiyor musun? diye sordu.  

Kür Şad karşılık verdi:      

-Biliyorum. Kağanı öldürenin öldürüldüğünü de biliyorum.

-Kür Şad! Tulu Hanın elçisi gibi konuşuyorsun.  

-Hayır. Bozkurt soyundan bir Türk şadı gibi konuşuyorum.      

Kara Kağanın sesinde alaylı bir titreyiş belirdi. 

-Onun için mi Çin kağanının Tulu Han buyruğunda olan özel çerisinde subay oldun? 

-Takındığım kılıç Çin kağanı için değil, Türk budunu için çekilecektir. 

-Tulu Han’ın kardeşi olmasaydın bu sözlerine inanırdım. 

Bu sözlerdeki aşağılama Kür Şad’ın yüzüne bir kılıç gibi çarptı. O anda şırak diye keskin bir ses işitildi:

Kür Şad yıldırım hızıyla kılıç çekip Kağana doğru bir adım atmıştı. Bu çabuk davranış Işbara Hanla Uluğ Tarkan’a, kılıçlarına doğru el attırmış, Kara Kağan ise taş gibi kıpırdamadan olduğu yerde durmuştu. 

Uzun bir an, Kür Şad’la Kağan odlu gözlerle bakıştılar. Sonra Kür Şad bir adım daha atarak: 

-Senin Türk kağanı olduğunu unutmuştum! dedi. Kınından çektiği kılıcı, bütün dirliğinde ilk defa kana bulamadan yine kınına sokuyordu. Sonra çok yavaş bir sesle sözlerini tamamladı:  

-Zaman doğruyu da, eğriyi de gösterecek.

Kür Şad bunu söyleyerek çıkıp gitti. Susuyorlardı.

Kağan bir şey söylemek istediği hâlde susuyor, Işbara Han bir şey saklayarak susuyor, Uluğ Tarkan her şeyi bildiği için susuyordu.

Uzun zaman sustuktan sonra Kağan, yüzü bunlu olduğu hâlde oturup ötekilere de oturmaları için işâret etti. O zaman Işbara Han gergin sinirleri biraz gevşeten şu sözleri söyledi:

-Bu sabah da Tulu Han’la tartışıp ona bıçak fırlattı. Tanrı’ya şükür ki Tulu Han kolundan aldığı küçük bir yara ile savuşturdu. Yoksa… Türkler birbirine girdiler diye Çinliler çok sevineceklerdi…

Gök Börü’nün Çinli subayla kavgası ve yaka-paça götürülüşü, şehrin meydanındaki bir kazığa bağlanarak çıplak sırtına 100 kırbaç vuruluşu, kör olan gözüne rağmen, sağlam gözünüe kızgın demirle mil çekilişi… Bu durumda bile oğlu Sungur ile dostu Yamtar’ın oğlu Göktaş’a güreş sporunu, kılıç kullanmayı ok atmayı öğretmiş olması, Çin zulmünün ve işkencesinin ne kadar vahşi olduğunu ortaya koyan bölümden sonra, Yamtar’ın Çinli filozoftan felsefe öğrenmesi, sonra sahneye çıkıp seyircilere güreş gösterisi… Kara Kağan’ın uçmağa varışı, ardından Ulu Tarkan’ın intiharı, Çinlilerin, Türklerin ahlâkını bozmak için çevirdiği dolaplar,  9 yıllık tutsaklıktan sonra, Kür Şâd’ın tutsaklıktan kurtulma düşüncesi ve bu düşüncenin uygulama plânı ile Eserin Birinci cildinin sonuna yaklaşılıyor. (s: 310-360) …

Ve Kür Şad’ın ihtilâl teşebbüsü… Yamtar’ın duâsı ihtilâlin başarıyla neticelenmesi için:

Türk Tanrısı!.. Kuruyan gözlerime yaş verdin. Yağıyı görüyorum. Yeryüzünde bir gececik daha konuğunum. Verdiğin ışığı alma! Gözlerimin yaşını silme! Beni kendimden utandırma! Budunu yerindirme! Yağıyı sevindirme!

Işık Gök Böru’nün gözlerine değil, gönlüne inmişti. Yağıyı onunla görüyordu. Sevdiklerini, yakınlarını, kendisini hiç göremiyordu. Görseydi, on yıllık çilenin ağartıp genç yaşta akpak yaptığı saçları kendisini ürkütebilir, yüzünün acıdan kırışmış çizgilerini büsbütün çoğaltırdı.

Gök Börü sevinçle ağlayarak hâlâ yakarıyordu. Yaşlar şaşılacak bir gürlükle yanaklarından aşağı iniyordu. Fakat Tanrıya yakaran ve gözlerinden yaşlar sızan yalnız o değildi. Saf yüzü ve iri gövdesiyle Gök Borünün görmediği koca Yamtar ve biraz geride çocuk yüzünü hınçlı bakışlarıyla Yamtar’ın görmediği Sungur da elleri açık yalvarıyorlar ve sessiz sessiz ağlıyordu.

İhtilâlin hazırlığını anlatmak kolay. Tatbikanını usta kalem Atsız’dan okumak gerek:  (s: 368-395)

İhtilâlin neticesini de…

Birinci cildin son sayfasında:

Okuyucular Üzülmesin Çünkü Bozkurtlar Dirilecektir

Notu dikkat çekiyor.

(Devam Edecek)

DEM bu DEM’dir!

Bahçeli’nin 22 Ekim tarihli meşhur Öcalan çağrısının üstünden yaklaşık üç ay geçti. Ne olup bitti? Bir muhasebe yapabilir miyiz?

Muhasebe zor, çünkü “müzakereler” hakkında pek az bilgiye sahibiz. Sanırsınız ki DEM’liler geliyor ve Meclis Başkanıyla, Bahçeliyle ve diğer partilerle, “Barış olsa ne iyi olur. Barış iyidir, savaş kötüdür.” gibi özdeyişler teati edip ayrılıyorlar.

Biraz daha elle tutulur ipuçları var: Selahattin Demirtaş’ın ve DEM heyetinin yazılı açıklaması. Bir de bizim bilmediklerimizi biliyorlar gibi konuşan başkaları; eski Çözüm Süreci’nin âkil adamları: Abdurrahim Semavi, Doğu Ergil, Doç. Dr. Vahap Coşkun.

Ne dedi? Ne dedi?

Bahçeli’nin çağrısı tek yönlüydü: Öcalan gelecek, PKK’yı feshettim diyecek, Bahçeli de ona umut hakkının kapılarını ardına kadar açtırıp tahliyesini sağlayacaktı.  Öcalan’ın tahliyesine karşılık PKK’nın lağvı. Üç ay sonra bundan çok uzaktayız. Geldiğimiz yer bambaşka: Kürt sorunu’nun çözümüne karşı şiddete son. Kürt sorununu da Türkiye Cumhuriyeti çözecek. “Biz Öcalan’ı tutsak tutuyoruz, terörü sonlandırmaya karşılık serbest bırakacağız” paradigmasından, “Siz Kürt sorununu çözün biz çatışmayı, şiddeti sonlandıralım”a geldik. Meğer tutsak olan Öcalan değil Türkiye imiş. “Türk devletini tasfiye ettik!” diye haykırırsak terör bize umut hakkı tanıyacak.

Bakınız DEM şöyle diyor: “Görüşmelerden edindiğimiz izlenim, tüm siyasi partilerde Kürt sorunundan kaynaklı çatışmalı ve gerilimli süreci geride bırakma hususunda ortak bir arzu ve irade bulunduğu yönündedir.” Bizim bütün siyasi partiler de çatışma ve gerilimin Kürt sorunundan kaynaklandığında hem fikir! Şu ana kadar itiraz eden olmadı.

Siyasi çözüm yoksa yok

Açıklamada ne PKK ne de terör geçiyor. Terör değil, çatışma, gerilim ve iki taraf var. Bunun kaynağı da PKK falan değil “Kürt sorunu”. Açıklamanın iki yerinde bu dikkatle kurgulanmış “paradigma” tekrarlanıyor: “Kürt sorunundan kaynaklı çatışma”.  Ne diyorlar? “Öcalan PKK’yı tasfiye edecek buna karşılık serbest kalacak” mı? Hayır. “Siz Kürt sorununu çözeceksiniz ancak o zaman Öcalan çağrı yapacak.” Peki Türkiye Kürt sorununu nasıl çözecek? Siyasi ve hukuki değişikliklerle. Daha önce Clausewitz’ten bahsetmiştim. Ne diyordu Clausewitz: Harp siyasetin başka yollarla devamıdır. Ne diyor Öcalan ve DEM: Siyaset harbin başka yollarla devamıdır. Siyaseten ve hukuken Kürt sorununu çözün, o zaman ve ancak o zaman biz de şiddete son verdirelim. Yoksa yok.

Âkil adam akademisyenlerimiz de tekrarlıyor aynı mesajı.

Doğu Ergil: “Ama bir anlaşma yapıldığı zaman bu sadece silah bırakma biçiminde olmayacak. Silah bırakmanın karşılığında birtakım reformlar beklenecek. Bunlar tabii demokratik, hukuki reformlar. Bunlar gerçekleşmeden silah bırakma mümkün olmayacak.”

Vahap Coşkun’un açıklaması daha da aydınlatıcı: “Gerçekten bir engel var, en büyük tartışma PKK’nin hangi şart ve koşullarda silah bırakacağı konusudur. Bu konuda pazarlıkların devam ettiğine inanıyorum. Bu mesele üzerinde devlet ile Abdullah Öcalan arasında, devlet ile PKK arasında, devlet ile YPG arasında diyaloğun devam ettiğine inanıyorum. Bu bir engeldir. Diğer bir engel de bu meselenin Suriye’nin durumuna bağlı olmasıdır. Türkiye, Suriye Kürtleri ile nasıl bir ilişki kuracak? Abdullah Öcalan önceki süreçte de bir çağrı yaptı. PKK, Öcalan’a saygı gösterdi ama onun kararını yerine getirmedi. Şartlar oluşursa Abdullah Öcalan’ın çağrı yapacağını düşünüyorum. Şu anda Öcalan çağrı yapmayacak. Abdullah Öcalan ile PKK arasında, devlet ile PKK arasında bir anlaşma sağlanması gerekiyor, sonrasında Öcalan çağrı yapacak. Eğer bu şartlar yerine getirilirse PKK, Öcalan’ın çağrısını yerine getirecek. Eğer bu şartlar üzerinde bir anlaşma sağlanmamışsa, Suriye konusunda bir anlaşma sağlanmamışsa, ne Abdullah Öcalan’ın çağrı yapacağını ne de PKK’nin tutumunu değiştireceğini düşünüyorum.”…” “Türkiye’deki Kürt meselesi sadece silah bırakma değil. Doğru, silah çok büyük bir sorun. Ama Kürt sorununda siyasi talepler ve hukuki talepler var. Bu taleplerin nasıl karşılanacağı siyaset alan(ın)da tartışılacak.”

İşte böyle.

DEM DEM’den ibaret değil

Şunları da eklemeden bitirmeyeyim. DEM’in açıklaması Türkiye’nin sınırlarını aşıyor. Şöyle: “Ortadoğu’da yaşanan köklü ve geri döndürülemez gelişmelerin yüklediği sorumluluğa…” Tercümesi, “Güney (Irak) ve Doğu (Rojova) işi bitti. Beyhude uğraşmayın.” Sıra Kuzey’de, yani bizde herhâlde. Yukarıdaki alıntıda Vahap Coşkun Hoca da öyle diyordu…

Nihayet DEM, DEM’den ibaret değil: “Diyalog ve barış odaklı bu görüşmelerimiz ve fikir teatisi süreci, Eş Genel Başkanlarımız ve parti kurullarımız, parti bileşenimizi oluşturan siyasi parti ve oluşumlar, ittifak halinde olduğumuz siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşlarıyla da başlatılmış ve sürdürülmektedir.” Acaba DEM Parti’nin bileşenlerini oluşturan siyasî parti ve oluşumlar ve ittifak hâlinde oldukları siyasi partiler hangileri? Bir ipucu vereyim. O partiler, sizin bildiğiniz partiler değil.

Açıklamanın sonunda bir de uyarı var: “Hal böyle iken, kulaktan dolma dahi denilemeyecek uydurma söylemleri üreterek dolaşıma sokmak ve yer yer ahlaki sınırları dahi zorlayıcı gündemler oluşturmaya çalışmak, olsa olsa sonucu itibariyle savaş çığırtkanlığına bağlanmaktır.” Ben de bu tuzağa düşmemek için bütün alıntılarımı DEM’den, Demirtaş’tan ve Âkil Adamlar’dan yaptım.

Ümit Özdağ’ın Tutuklanması

Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “mahkeme kararıyla” tutuklanması Türkiye’nin yepyeni bir dönemece girdiğini gösteriyor.

Tutuklama sürecinin işleyişi ve mahkeme kararının metni, yargılamanın “hukuki değil, siyasi” olduğunun işaretleri ile dolu.

“Yargının siyaseti dizayn aracı olarak” kullanılmasının çok örneğini yaşamış ve de bunun çok zararlarını görmüş bir ülkenin vatandaşı ve hukukçu olarak, siyasetin doğal işleyişine bu tür müdahaleleri endişe ile izliyorum.

Herkes ne diyor? “Milyonlarca taraftarı olan bir siyasi parti lideri ve ülkemizin tanınmış bir bilim adamı olarak Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın dahi kendi fikrini söylemesine izin vermeyen bir ülke olduk.”

Bu algıya sebep olmak için demokratik bir hukuk devleti olmak iddiasından vaz geçmiş olmamız gerekir.

Siyasi alanda iktidarı denetleyen, iktidarın aleyhine konuşan hatta onu çok sert şekilde eleştiren bir muhalefetiniz yoksa demokrasiden bahsedemezsiniz. Zira “iktidar bütün rejimlerde var, muhalefet ise sadece demokrasilerde vardır.”

Ümit Özdağ’ın bazı fikirlerine ve hatta tüm görüşlerine karşı olabilirsiniz. Ama O’nun iktidarı denetleyen, yanlışlarını eleştiren, halkı yakın ve uzak tehlikelere karşı uyaran bir aktör olarak önemli bir görev yaptığını kabul etmeniz gerekir. Bu görev de ancak fikirlerini kamuoyu ile paylaşarak yapılabilir.

Öncelikle, bu yargılama hangi saikle başlatılmış olursa olsun, arkasında siyasi maksatlar olduğunu düşünmemize yol açan sebepleri açıklayalım.

**********************************

Gözaltı ve Tutuklama Hukuka ve Uygulamaya Aykırıdır.

Ümit Özdağ’ın gözaltına alınması İstanbul Başsavcılığının kararı ile oldu. Başsavcılık Özdağ’ın Antalya’da iktidarı ve Erdoğan’ı çok sert cümlelerle eleştirdiği konuşmasından sonra harekete geçti. Gözaltı kararının gerekçesi, Özdağ’ın bu konuşmasında “Cumhurbaşkanına hakaret suçunu işlediği” idi. Böyle bir suç işlenmiş olsa bile soruşturma konuşmanın yapıldığı Antalya Başsavcılığı tarafından açılabilirdi. Veya “şikayet edilen” ve “şikayet edenin” ikametgahı olan Ankara Başsavcılığı soruşturma başlatabilirdi. Nedense, soruşturma siyasi davalarla tanınan İstanbul Başsavcılığı tarafından başlatıldı.

Bu tür suçlarla suçlanan kişiler, uygulamada, Emniyet veya Savcılığa ifade vermeye davet edilir. Böyle olsaydı, herhalde, Ümit Özdağ da gider ifadesini verirdi. Böyle olmadı. Nasıl gözaltına alınıp, İstanbul’a götürüldüğü ve sabaha kadar 30 cm eninde bir tahta üzerinde bekletildikten sonra savcının ifade alması ve Sulh Ceza Hakimliğine sevki işlemlerinin sonunda gece yarısına doğru tutuklama kararı verildiğini haberlerde izledik.

Bu aşamada soruşturma genişletildi. Özdağ’ın 2020-2024 yılları arasında yayınladığı tivitlerle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunu” işlediği dosyaya eklendi. “Cumhurbaşkanına Hakaret” suçundan kovuşturmaya yer olmadığına ve fakat “halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunu” işlediği gerekçesiyle tutuklanmasına karar verildi.

Bu da genel uygulamaya aykırı bir karardı. Çünkü bu suç için kanunda gösterilen cezanın alt ve üst sınırı dikkate alındığında tutuklama kararı çok ağır bir karardır.

Daha da ilginç olanı kararda “delillerin henüz tam olarak toplanmamış olması” ve “KAÇACAĞINA YÖNELİK SOMUT ALGININ VARLIĞI”, “ÖLÇÜLÜLÜK İLKESİ” “Tutuklamaya alternatif adli kontrol altına alınma tedbirlerinin şüpheli açısından yetersiz kalacağı” gibi gerekçeler yer alıyor.

Bu gerekçeler kullanılıyorsa, böyle bir karara “hukukidir” demek mümkün müdür?

**********************************

Ümit Özdağ Hapse, Öcalan Meclis’e

Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın tutuklanıp Silivri’ye gönderildiğinin ertesi günü “terör örgütünün siyasi uzantısı” DEM Parti heyeti İmralı’ya gitti. İmralı’da teröristbaşı ile “yeni müzakere sürecinin” ikinci görüşmesini yaptılar.

“Öcalan Meclis’e gelsin, konuşsun” diyen Devlet Bahçeli, eski milletvekili ZP Genel Başkanı Özdağ’ın tutuklanması konusunda hiç konuşmadı.

Zafer Partililer Genel Başkanları Ümit Özdağ’ın tutuklanması ile bu “yeni süreç” arasında bağ olduğu kanaatindeler.

Zafer Partisi adına kameralara konuşan Bartu Soral, bu durumu ilk “ÇÖZÜM / AÇILIM SÜRECİNDE olanlara benzetti. Bu süreç başladığında, toplumda PKK taleplerinin kabul edilmesine karşı direnç gösterebilecek, kitleleri yönlendirme yeteneğine sahip kişiler “kumpas davalarıyla” hapse atılmıştı. Şimdi benzer bir yöntemle toplumun direnişine engel olmak istendiğini ve bu sebeple Ümit Özdağ’ın susturulmak istendiğini iddia etti.

Tabii böyle bir niyet varsa, operasyonların gerisinin geleceği ve diğer toplumsal liderleri de içine alacağı öngörülebilir. İlk defa bir siyasi parti liderinin tutuklanması, bu defa daha pervasız uygulamaların olabileceğini gösteriyor.

Zaten CHP Genel Başkanının bir tivitini paylaşan CHP Gençlik Kolları Başkanı Cem Aydın’a yapılanlar… Bunlara tepki gösteren İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na konuşmasından dakikalar sonra soruşturma açılması… CHP’nin Esenyurt ve Beşiktaş Belediye Başkanlarının tutuklanması… Yargı aracılığıyla çok daha sert operasyonların yapılacağının işareti değil mi?

**********************************

Özdağ ve Zafer Partisi’ne Yarar mı?

Şimdi TV’lerde yorumcular “Erdoğan mağdur olan siyasetçilere halk desteğinin artacağını bilir. En iyi örnek kendisinin ‘şiir davası’dır. Bir süre hapiste kalmanın Ümit Özdağ’a halkın teveccühünü artıracağını bilindiği halde Özdağ neden tutuklandı?” diye sorular soruyorlar.

Bu yorumlar yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı ve bunun ne kadar normal karşılandığını ifade eden sözler. Utanç verici olduğu kadar ürpertici.

“Şiir davası” nasıl “mağdur” Erdoğan’a büyük avantaj sağladıysa, bu tutuklamanın da “mağdur” Özdağ’a siyasi bir güç kazandıracağını öngörmek bir kehanet sayılmaz.

Aynı şekilde “ahmak” davası veya başka bir dava sebebiyle Ekrem İmamoğlu da siyasi yasaklı hale getirilirse İmamoğlu da bundan güçlenerek çıkar.

Acaba bu türlü stratejik hamleleri yapan güçler veya müesses nizam Erdoğan ve Bahçeli sonrasında hangi aktörleri öne çıkarmak istiyor?

Ben bu türlü komplo teorilerine pek itibar etmem. Ama bu soruların çokça sorulduğu gelişmeleri de göz ardı edemiyorum.

Güneş Balçıkla Sıvanır mı?

            Yer, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi. Morgun önünde bir cenaze arabası… Sakin ve üzgün az sayıda kişiden oluşan grup, intihar ederek hayatını sonlandıran kadının cenazesini alarak defnetmek üzere beklemektedir. Görevlilerden biri, birkaç gündür sahibi çıkmayan ve morgda bekleyen bebeğin kimsesizler mezarlığına götürülmesi için fırsatı yakalar. Sahipsiz bebeği, tabuttaki kadının ayakucuna koyar. 

            Yer, bu defa mezarlıktır. Tabut açılır, merhumenin yakınları bebekle karşılaşırlar, olaydan habersiz oldukları için şaşırırlar. Bir süre sonra olay anlaşılır. Cenaze yakınlarından biri başka acı bir gerçeği açıklar: Kadının hiç çocuğu olmamıştır, bu durum kadını çok üzmüş ve kendisiyle ilgili söylenenlere tahammül edemeyip intiharı tercih etmiştir. Bu bilgi üzerine, cenazenin yakınları istişare ile bir karar verirler. Sahipsiz bebek kefeniyle beraber merhumenin kucağına yatırılır ve birlikte defnedilirler.

            Olaylara yüzeysel bakan biri için, bu, tesadüflerin arka arkaya gelmesiyle oluşan sıradan, bir kadın gözüyle bakıldığında insan yüreğini yakan, oldukça trajik bir olay. Her olay ve olgudan bir hikmet yakalayan mütefekkir için oldukça manidar hadise.

            Yaşanan bu olayla ilgili olarak psikologlar, çocuk sahibi olamayan bir kadınının ruh halini; sosyologlar, çocuğu olmayan kadınlara karşı toplumunun yaklaşımını sorgulayabilir; ilahiyatçılar, cenazelerin defnindeki dini ritüeli tartışabilir, buradan kendilerine konu çıkarabilirler.

            Bütünüyle bakıldığında, tesadüflerin yan yana gelmediğini, üçüncü kişilerin çıkarması gereken pek çok ders olduğunu düşünüyorum.  Olaydaki ayrıntılara tesadüf demenin, atomun ve hücrenin yapısındaki harikulade düzene tesadüf demek kadar anlamsız olduğuna inanıyorum.

            İnancımı oluşturan kaynaklar arasında rüyalar ve menkıbeler pek yer almaz. Ölçüm, ağırlıklı olarak akıl, müspet bilimin verileri, sağduyunun eseri tecrübi bilgiler, doğru kaynaklardır. Rüya ile amel etmeyi, istişarenin kaynağı akla bir haksızlık kabul etmişimdir. Uçtu kaçtıya dayalı evliya menkıbeleri de dilden dile aktarılan ve mecrasından uzaklaştırılmış, kulağa hoş gelen, mantığa aykırı hikâyelerdir. Bunlara inanmamak kişiyi dinden çıkarmadığı gibi, inanmak da dindar yapmaz.

            Fiziğin ölçülerine göre izah edemesek de beşeriyette yazılı olmayan başka bir yasanın varlığını inkâr edemiyoruz: Kişi kınadığını yaşamadın ölmüyor, yaptığı bir iyiliğin ya da kötülüğün bir zaman sonra kendine döndüğüne hayretle şahit oluyor. Her hayırda bir şer, her şerde bir hayır bulunduğunu idrak edemese de zamanla inkâr edemez duruma gelebiliyor. Hiçbir ayıbın veya günahın gizli kalmamak gibi fıtratı olduğu gerçeğini hep gözlüyoruz.

            Cansızlar sınıfında sayılmasına karşın taşın aslında canlı, ruhun bir dili, bakışların etkili silah, duyguların sirayet edici olduğunu, Hz. Yakup’un Hz. Yusuf’un gömleğinin kokusunu yüzlerce kilometre öteden nasıl algıladığını her bilim dalının enstrümanlarına rağmen izah edemiyoruz. Çok defa “tesadüf” demek kolaycılığına kaçıyoruz. Hesap yapanın üzerinde bir hesap yapıcının olduğunu sınırlı aklımızla bulamıyoruz, bulamadığımız için de görmezden geliyor veya inkâr karanlığına sığınıyoruz.      Zeki insan, bilimin verilerinden elde ettiği sonuçlarla bir denklem kurar, yaptığı matematikle çıkardığı sonucu yasa olarak izah eder. Akıllı insan da beşerî matematiğe sığmayan başka bir hesap yapıcının ve yasa koyucunun var olduğunu hayret ve tevekkülle sessizce haykırır. Çocuğu olmadığı için intihar eden kadının naaşına, sanki ödüllendirme olarak, bir bebeğin konması bence bir tesadüfün sonucu değil, bizim bir türlü hesabını kavrayamadığımız bir başka tür matematik denkleminin veya formülünün tecellisidir.

            Determinizme (Nedensellik) göre, olaylar, birbirine belirli bir şekilde bağlıdır, her şeyin bir sebebi vardır; aynı sebepler, aynı şartlarda aynı sonuçları verir.

            Olayların sonucunu belirleyen sebepleri ilahlaştırarak gerçek hesap sahibini veya failini inkâr eden determinist anlayış üzerine inşa edilen eğitim sisteminden bir an önce vazgeçmeliyiz. Determinist perspektifle olayları ve eşyanın yasasını izah etmek, kişilere ve eşyaya haksızlıktır, havanda su dövmektir. Zaman israfıdır.

            Rivayete göre, engizisyon mahkemesi Galilleo’den dünyanın dönmediğini itiraf etmesini ister. Ucunda ölüm vardır, mahkemeye “Tamam sizin dediğiniz gibi olsun.” der. Mahkeme kapısından çıkarken “Dünya dönüyor, dönüyor.” demekten kendini alamaz.

            Kim ne derse desin, dünya dönüyor; su akıyor, yatağını buluyor. Olay ve olgular, kendi matematiğiyle ilk günden beri yol alıyor, eşya kendi eksenindeki döngüyü terk etmiyor.

            Zorba eğitim baronlarını güneşin balçıkla sıvanmayacağına inandırabilirsek işler daha kolaylaşacak.

Ötüken Neşriyat’tan, Hüseyin Nihal Atsız’ın Yazdığı Muhteşem İki Eser

1- Bozkurtların Ölümü,

(İkinci Bölüm)

Bozkurtların Ölümü

Türk milliyetçiliği fikriyatının çilekeş, yılmaz yorulmaz müdâfii Hüseyin Nihal Atsız,  Bozkurtların Ölümü isimli eserinde, Çin Hânedânlığı’nın çeşitli hilelerle Birinci Göktürk Kağanlığı’nı zayıflattığı, ülkede kıtlık başladığını anlatıyor.

552 yılında Bumin ve İstemi Kağan tarafından kurulan Göktürk Kağanlığı devamlı olarak komşu ülke Çin ile savaş hâlinde yaşadı. Çok miktarda toprak fethedip ülkeyi büyütüp güçlendirdi. Bu gidişe son vermek isteyen Çin yönetimi entrikalarla savunma yolunu tercih etti. Casuslar ve bozguncular gönderip Göktürk halkının ahlâkını bozmaya çalıştı. Göktürk töresinde, evli bir kadınla ilişkisi olan Göktürk insanının idam edileceği hükmü olmasına rağmen, az da olsa bu tür olaylar yaşanıyordu. Romanda yazıldığına göre sonraki kağanlardan biri, İçing Hatun adında Çinli bir kadınla evlenmişti. Kadın kağanı zehirleyip öldürdü. Göktürk töresine göre, yeni kağan, dul kadınla evlendi. Bu kadın, Göktürkleri Çin’e saldırtıp, Çin imparatorunu devirmek ve erkek kardeşi Şen-King’i imparator yapmak istiyordu. Göktürk halkı, bütün bunları bilmesine rağmen töre gereği, saygısızlık etmemek için harekete geçemiyordu. Fakat Göktürk Ozanlarının kinâyeli hattâ alaycı ve aşağılayıcı şiirleri ile bütün hakîkatler, çak net ve açık sözlerle suratlarına çarpılıyordu:

Ötüken erlerinin Acunda çıkmaz eşi.

Ötükenin kızları Gökte ayın on beşi.   

Yürekleri kan eder Gözlerinin ateşi. 

O şaşkınlık dediğin Çinli konuğun* işi…

*Şen-King’i kastediyor.

Türkçe bildiği için Kara Ozanın sözlerini anlayan Şen-king iğnelenmiş gibi irkildi. Ablası Içing Hâtun’a Çince naklettiğinde o da öfkelendi. Feveran edecekti ki, Kara Kağan’ın ve bütün Türklerin taş gibi sessizliğini görünce durdu. İşte bir ozan yüce bir beğ olan kendi kardeşiyle açıkça alay ediyordu. Kağan a eğilerek:

–Bu bayağı kişinin yüce konuğu kınamasına göz yumacak mısın? dedi.

Kağan aynı taş hareketsizliği içinde cevap verdi:

-Ozanların sözü kutludur, kesilemez.

Kara Kağan o kadar soğuk söylüyordu ki Hâtun ileriye gitmekten çekindi. Zâten söz sırası diğer ozana gelmişti. Bakalım neler söylüyordu:

Çinli beğin attığı Boşa gittiyse n’ola?

Çinli bu… sağa atsa Ok gider, düşer sola.   

Neylesin, Ulu Tanrı Güç vermeyince kola.     

Kavuşsun Kara Kağan Kür Şad gibi oğula…

Kür Şad’ın adı geçince Türkler arasında bir çalkalanma oldu. Çinli beğ ise üzerine yağdırılan bu kınamaların altında kendini kaybetmiş gibiydi. Içing Katun bu deyişleri Çinceye çevirerek kendisine anlattıkça kuduruyordu. O denli köpürmüştü ki istemeyerek kılıcına el attı. Kara Ozan onun elini kılıcına attığını görmüştü. Şimdi kopuzla cevap veriyordu:

Kılıcına el atma, Şimdi deyiş çağıdır.

Ortalıkta dolaşan Ak kımız çamçağıdır.

Yad elde oturanlar Bil ki yurt kaçağıdır.  

Senin kılıç dediğin Türkün oyuncağıdır.

Çinli beğe yılgınlık gelmişti. Katun intikam saçan gözlerle bakıyordu. Fakat onlara aldıran yoktu. Şimdi söz gene Ozanındı:

Ötüken kızlarının Gözleri gönül yarar. 

Onları gündüz güneş, Geceleyin ay sarar.  

Çinli meydan okursa Bunda şaşacak ne var?

 Keçi esrik* olunca Dövüşmeye kurt arar.

*esrik: sarhoş

Çinli beğ, içine baygınlık geldiğini anlıyor, fakat yerinden kıpırdamıyordu. Gece olmuştu. Artık Içing Hâtun da kendisine tercümanlık yapmadığı için söylenenleri anlamıyordu. Fakat her sözde kınandığını sanıyor, içi öç duygularıyla dolup taşıyordu. Hâlbuki şimdi Kara Ozanla Çuçu karşılıklı Kür Şad’ı övüyorlardı. Biri bir dörtlük söylüyor, öteki başka bir dörtlükle buna cevap veriyordu:

Ötüken’de arslanlar var. Kür Şad onların biridir.   

Çok yiğitler vardır ama Kür Şad erlerin eridir.   

Kür Şad’ı doğuran ana,  Ne emzirmiş acep ona?

Erlik, ululuktan yana Çinli Kür Şaddan geridir.  

Acunda var nice çeri Kimi üstün, kimi geri.

Kür Şad adlı Gök Türk eri Anadan doğma çeridir.

Kılıcı yıldırım çeler, Attığı ok demir deler, 

Ölüm gelse Kür Şad güler On sekiz yıldan beridir. 

Yiğitlikte en ileri, Kalacak on bin yıl diri. 

Gök Türklerin gönülleri Şimdi Kür Şad’ın yeridir.

Davullar eğlencenin bittiğini bildiriyordu. Herkes yerli yerine gidiyor, çadırlarına giriyorlardı. Şen-king ve Katun öfkeyle düşünüyor gibiydiler. Çin beği ablasının yanına sokularak Çince:

– Onlara göstereceğim. Bir Çin beği ile eğlenmenin ne demek olduğunu anlayacaklar! dedi.

***

İçerisinde bulunulan kötü durumdan nasıl çıkılacağı sorusuna cevap bulmak için Göktürk Devleti’nde Kurultay toplanır. Çevredeki Batı Göktürkler, Doğuz Oğuzlar, Tatarlar, Bayırkular, Sırtarduşlarla birlik olup Çinlilere saldırmayı kararlaştırırlar. Fakat adı geçen Türk topluluklarına durum iletilmeden Dokuz Oğuzlar Gök Türk Kağanlığına karşı isyan eder. İsyan bastırılamaz, gök Türkler ciddî kayıplara mâruz kalır.    

Kara Kağan, devletinin önde gelen kişilerini bu arada Kür Şad’ı sorguya çeker:  

-Kür Şad! Bu bozgunun Gök Türk Kağanlığını temelinden sarsacağını düşünmedin mi?  

-Gök Türk Kağanlığı Dokuz Oğuzlara yenilmekle temelinden sarsılmaz Kağan! Çünkü Dokuz Oğuzlar bizim kendi budunumuzdur. (milletimizdir) Sonunda yola geleceklerdir. Gök Türk Kağanlığını temelinden sarsan şey başka şeydir.

Kara Kağan öfkeyle bakarak sordu:

 -De bakalım: Kağanlığı temelinden sarsan şey nedir?

-Ötüken’deki Çinlilerdir. Hele bu Çinlilerin iş başına geçenleridir:

– Ne demek istiyorsun? Şen-king’i mi anlatmak istiyorsun?

-Şen-king ve onun gibileri…

-Onu tümenbaşı yapan benim!

 -Buyruk şenindir Kağan! Ama buyruğun senden gelmesi kağanlığın yıkılmasına engel olamaz.

Bu sert karşılık Kağan’ın yüzünü kızartmıştı. Tokatlar gibi acı sesle sordu:

-Siz savaşta üstünüze düşeni yaptınız mı?

-Yaptık! Dokuz Oğuzlar bora gibi, ateş gibi saldırıyorlardı. Güçsüz erlerimizin yay geren bilekleri titrerken onların her oku, bir Gök Türk’ü deviriyordu. Bozgunun önüne geçmeye imkân yoktu. Yüzbaşı Yamtar’la Yumru adındaki er olmasaydı çerimizin tamamı yok olacaktı.                                                                          Kağan meraklanmıştı. Yüzbaşı Yamtar’ı tanıyordu. Yumruyu da hatırlamıştı. Sordu:   

-Bunlar ne yaptılar da çeriyi kurtardılar?

-Sert akan bir deredeki yıkılmış köprüyü omuzları üstünde tutarak çerimizi geçirdiler.

-Bir tek köprüden çeri geçerken Dokuz Oğuzlar ne yaptılar? 

-Saldırdılar. Biz onları okla karşıladık.

-Yanında kimler vardı?  

-Işbara Han, Bögü Alp ve birkaç yüzbaşı!

Kara Kağan dikkatle Işbara Han’a baktı. Yüzünden ve göğsünden yaralıydı. Dimdik duruyordu. Kara

Kağan bilmediği bir sebeple İşbara Han’ı seviyordu. Ona sordu:   

-Işbara Han! Ok yağmuruyla Dokuz Oğuzları geciktiren arkadaşlarınız kimlerdir? 

-Yanımızda Binbaşı Bögü Alp’tan başka Yüzbaşı Sançar, Yüzbaşı Üç Oğul, Yüzbaşı Yağmur, Onbaşı

Sülemiş vardı. Hepimiz, Kür Şad’ın tek başına yaptığını yapmış değiliz.

-Yaraların derin mi?     

-Bu yaralar beni öldürmez Kağan! Yalnız içime işleyen başka bir yara var: Onbaşı Sülemiş savaşta can verdi! 

-Işbara Han! Kişi evinde doğar, savaşta ölür. Bir Türk onbaşısının ölümü sana neden bu kadar dokunuyor? 

Çünkü onun ölümü herkesin ölümüne benzemiyordu Kağan!

Işbara Han, gözlerini otağın bir ucuna dikmişti. Savaşın o anını yeniden görüyordu. Bu öyle yiğitçe bir görünüş idi ki kişi bunu ölünceye dek unutamazdı: Gök Türkler kimi atlı, kimi yayan köprüye doğru kaçıyorlar, koca Yamtar’la Yumru’nun göğüslerine kadar suya girerek insan gücü üstünde bir erlikle omuzlarında tuttukları köprüden geçerek karşı kıyıya ulaşıyorlardı. Köprüden ancak yan yana iki kişi geçebiliyor, karşı kıyıya varan ölümden kurtuluyordu. Kür Şad, Işbara Han, Bögü Alp, Sançar, Üç Oğul Yağmur, Sülemiş köprünün sağında, solunda durarak saldıran Dokuz Oğuzlara uzaktan ok yağdırıyorlardı. Kür Şad o gün bir yıldırım parçasıydı. Ona artık Ötüken’in keskin nişancısı denemezdi. O şimdi ok Tanrısı gibi bir şeydi. Biçimine getiriyor, okla iki kişiyi deviriyordu. Atsız kalmış iki üç yaralı er, Dokuz Oğuzların attığı okları yerden toplayıp bunlara getiriyordu. Fakat Dokuz Oğuzlar ölümü hiçe sayarak öyle bir saldırıyorlardı ki biraz daha durdurulmazlarsa Gök Türk ordusunu yok edebilirlerdi. O zaman Bögü Alp’in, yaklaşan Dokuz Oğuzlara at saldığı ve başına onları durdurduğu görüldü. Onun yaptığı bu şaşırtma bir oyalama idi. Fakat Gök Türklerin karşı kıyıya geçmesini sağlayacak kadar uzun sürmemişti. İşte o sırada oku biten Onbaşı Sülemiş atından atladı. Köprünün sol başındaki ince ağaca koltuklarından kemeriyle kendisini koltuklarının altından bu ağaca bağladı. İş o kadar çabuk olmuştu ki Işbara Handan başka kimse görmemişti. Bögü Alp kan içinde yağının karşısından çekilirken Sülemiş kılıcını savurarak gür sesle Dokuz Oğuzlara bağırıyor, meydan okuyordu. Dokuz Oğuzlar onu görünce ok yağmuruna tuttular. Bir anda Sülemiş delik deşik olmuştu. Fakat bağlı olduğu için düşmüyor, hâlâ kılıcını savuruyordu. Yiğit onbaşı Gök Türklere gereken en uzun zamanı kazandırmıştı. Sağ kalanların hepsi karşı kıyıya geçebilmişlerdi. Onun dirliğinde eğilmeyen yiğit sağa bükülmüş, tulgası başından düşmüş, yüzü gözü kan içinde kalmıştı. Gövdesinde kırk elli tane ok vardı. Onbaşı Sülemımiş ölmüştü. Fakat kılıcını hâlâ sımsıkı tutuyor ve bu kadar ok yediği hâlde neden düşmediğini anlamayan âsi Dokuz Oğuzların dört nala saldırışı karşısında Gök Türk Kağanlığının kanlı sancağı boynu bükük bağrı deşik duruyordu.

Köprüden geçen son Gök Türk Işbara Handı. Sülemiş’in toprağı bol bol sulayan kanları Işbara Han’a ‘Ötükende Türk yasası yürüsün diye öldüm’ diyor gibi gelmişti. Sonra Yamtar’la Yumru köprüyü bırakıp karşı kıyıya geçmişler, arkadaşları tarafından çıkarılarak ata bindirilmişlerdi.

Işbara Han bütün bu savaşı, bu yiğitliği yeniden görür gib: olmuştu. Kara Kağan’a bunları anlatırken o da ürpererek dinliyor, heyecanlanıyordu.

Konuşma bitmiş, üç başbuğ otağdan çıkmıştı. O gece bütün Ötükenlilerin içini karalar bürümüştü. Dokuz Oğuzlara yenilmek neyse ama Tulu Hanın tevkif edilerek zincire vurulup hapsedilmesi yıldırım tesiri yapmış, Ötükenliler içlerinden Kağana gücenmişlerdi.  (DEVAM EDECEK)

Yaşamın DNA’sı Sevgidir

“Önemli olan sözler değil, davranışlardır. Sevdiğini söyleyen biri yerine, Sevgisini gösteren birine inanın.” Erich Fromm

Sevgi, “insanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygudur.”

Sevgiyi arar, ona ihtiyaç duyarız. Severiz, seviliriz. Ekmek gibi, su gibidir sevgi. Hayatın ana taşıyıcısı sevgidir. İnsana, doğanın içinde, doğanın bir meyvesi olduğunu belki de en çok sevgi anlatır.

Hayatta sevginin yerini tutacak hiçbir şey yoktur. Sevgi iyileştiricidir. Ne sevgiye ne de sevgiliye doyulur. Sevgi güven verir. Sevgi barıştır. Sevgi varlığın üzerindeki örtüyü alır. Onun güneşle temasını sağlar. Sevgi, bir tür teslimiyettir. Sevgi, doğanın dilidir. Doğaya teslim olmak, yaşamı hissetmektir. Sevgi barışın can suyudur.

Yaşamın DNA’sı sevgidir. Sevgi bedelsizdir ve karşılıksız olmalıdır. Satın alabileceğimiz veya satabileceğimiz bir şey değildir. Eğer bir karşılık bekleyerek veriyorsak ya da almak için bir bedel ödüyorsak, bu gerçek sevgi değildir.

 Sevgiyi karşılıksız olarak verirseniz, mutlaka size geri döner. Karşınızdaki sevgi yolunu kapatmış biri olsa da, sizin karşılıksız sevginiz, onda bu kanalın yeniden açılmasına yardım eder. Karşılıksız olmalıdır ama karşılıksız değildir.

Sevgi kavramsal olarak soyuttur, ama yaşamsal olarak somutlaştırılmalıdır. O zaman etkinlik kazanır. Sevgi vitrinde bir süs değil, somut olarak yaşamımızdaki süreçlere aktarılması gereken bir duygudur.

 Sevginizi sözlerinizle birlikte davranışlarınıza ve eylemlerinize de yansıtmalısınız. Örneğin; birine onu sevdiğinizi söylemek yeterli değildir. Ona bunu davranışınızla; ona değer vermekle, dinlemekle, anlamaya çalışmakla, onu dikkate almakla, paylaşmakla, ona zaman ayırmakla, onun için bir şeyler yaparak, ona dokunarak, bazen onu koruyarak vs. gösterebilmelisiniz.

Sevginin varlığı, her kes için temel yaşamsal bir değerdir. Mutluluk, aşk, huzur, barış, iyilik vb. diğer tüm olumlu, güzel duygu ve yaşantıların varlığının, sevginin var olmasına bağlı olduğunu bilmeliyiz.

İnsan seviyorsa iki şeyi asla yapmaz. Aldatmaz ve ağlatmaz. Çünkü aldatmak insan onuruna; ağlatmak ise insan yüreğine yapılmış en çirkin saldırıdır. 

Sevgi yalnız belli bir insana bağlılık değil, bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnız bir tek insanı seviyor, başka her şeye karşı ilgisiz kalıyorsa, sevgisi sevgi değil, birlikte yaşamaya bağlılık, ya da yaygınlaştırılmış bir bencilliktir.

 Sevginin kazanılması için en önemli koşul, kişinin kendi egosunu yenmesidir. Ancak kendinden bir şeyler verebilen kişi zengindir.

İnsanların sözleri her zaman eylemleri ile örtüşmez. Sözler her zaman davranışlardan daha ideal oldukları için, insanlar sözlerinden çok davranışlarına göre değerlendirilmelidir. Bu durum, özellikle sevgi konusunda geçerlidir.

 Size sevdiğini söyleyen biri, doğru ya da yalan söylüyor olabilir. Fakat sevdiğini gösteren biri, bu konuda daha inandırıcıdır. Çünkü eylemler her zaman kişilerin düşüncelerini ele verir. Sevmek, kendini karşılıksız olarak adamak, sevgimizin sevilen kişide de sevgi oluşturacağı ümidini taşımak demektir.

Sevmek karşı tarafa inanmak, bu duyguya koşulsuz şartsız kendini teslim etmektir. İnsan doğası gereği bencildir. Sevgi konusunda da, vermekten çok sevgi almak ister. Ve bu konuda bir çabaya girer. Her zaman nasıl sevileceğini düşünür, bu konuya kafa yorar. Nasıl seveceğini bilen insan, zaten hak ettiği sevgiyi görecektir.

İhtiyaçtan dolayı duyulan sevgi, biraz daha bencil bir sevgidir ve bu olgun bir sevgi türü değildir. Fakat sevgi olgunlaşmışsa, ihtiyaçtan dolayı sevilmez karşı taraf, sevildiği için ihtiyaç duyulur, özlem duyulur ona.

Sevgi hali, insanın bütün dünya ile bir olma halidir. Bütün dünyaya gösterilen sevgi, o insanda bir yaşam biçimi halini almıştır.

Hayatımıza giren herkes değerlidir, ama herkes özel değildir. Saygı hepsine, sevgi layık olana verilir. Herkesi sevmek zorunda değiliz ve zaten bu da mümkün değildir. Fakat herkese saygı göstermek olgun bir davranıştır. İnsana yakışan davranış da budur.

 Eğer sevgi bir çiçekse, saygı onu koruyan saksıdır. Çiçek solmaya başlamışsa dikkat edin, saksı mutlaka çatlamıştır.

Sevgi, vermekle çoğalır. Sevgi vermek de ego ile düşünmemeyi gerektirir. Yani kendini değil, karşı tarafı düşünerek yapılan bir eylemdir. Kendinden bir şeyler verebilen kişi zengindir.

Hani bazı insanlar vardır çevrenizde, görüştüğünüzde huzur bulduğunuz, dinlendiğiniz ve onunla görüştükten sonra ayrı bir motivasyon hissettiğiniz. Dostlarınız ya da arkadaşlarınız. İşte onlar sizler için en kıymetli hazinelerdir.  Bu servet kolay kolay elde edilemez. Eldeyken kaybetmemek gerekir.

Yanında huzur bulduğunuz insanlar, servetinizdir. Asıl mesele, bir şeye sahip olmak değil, sahip olduğuna layık olabilmektir.

Sevgi paylaştıkça çoğalır ve müthiş bir etki tepki gücüne sahiptir. Sevgi görmek istiyorsanız, etrafınıza sevgi yayın. İnsanlar sizden sevgi gördükçe, size karşı davranışları da o ölçüde değişecek ve sevgi karşılıklı olarak büyüyecektir.

Sevgiyi yok edersek veya yokmuş gibi yaşarsak, hayatımızdaki tüm güzel şeyleri de yok ederiz. Yaşamı paylaşmak, sevgiyi paylaşmaktır. Anlaşmaktır. Vermeden alınamaz tek şeydir mutluluk. Önce ver; sonra al.

Sevgiyle kalın.

Eski Tas Eski Hamam mı?

Son dönemde iç ve dış üzücü olaylar muhakkak ki hepimizi fazlasıyla üzmüştür. Ana muhalefet ile iktidardaki ittifak arasındaki medeni ilişkiler, görüşmeler ve yakınlaşmalar ortaya çıkmışken doğrusu demokrasi adına çok sevindik. Ancak bir süre sonra bu anlamlı ve takdir edilen ortam birden değişiverdi. Tekrar eski tas eski hamam mı şeklinde tekrar yanıldığımızı ister istemez düşündük. Dost bilinen aslında düşmanlarımız Türkiye’yi karadan, Ege’den ve Akdeniz’den kuşatmış oldukları anlaşıldı. Bu gelişmeler bizleri daha çok birbirimize yaklaştırması gerekirken iktidar ve ana muhalefet arasında şiddetli bir çatışma ortamı doğdu. Ortadoğu’daki gelişmeler yoğun çalışmalarla Türkiye’nin lehine olurken bu çatışma ve seçimi neredeyse çok yakına alma hevesleri üstünde durulması gereken gerçekleri bastırıverdi. Eğer yeni birtakım Haçlı saldırıları olursa bu bizi şaşırtmamalıdır. İnsan hakları, milletlerarası hukuk, egemenlik hakları dâhil ne kadar barış, istikrar ve huzur getirmekle görevli anlı şanlı birçok ismi büyük kuruluş sıkışınca ABD’nin arka bahçesinde yer alıverdi. Patron, İsrail’in arkasında olduğundan, onu koruma altına aldığından küçüklü büyüklü Batı ülkeleri de onların arkasında ilkokul çocukları gibi düzgün sıraya giriverdiler. Böyle bir Dünyada yaşamak inanıyoruz ki çok zordur. Hak, hukuk, adalet hak getire; sadece güçlü önde ve tek hâkimdir.

            Bazı siyasiler asıl ülke için yapmaları gerekenleri sandalyeden düşmemek ve yeni sandalyeler işgal edebilmek için büyük gayret sarfettiler. Siyonist genişleme peşindeki İsrail’in ve diğer İsrail’i destekleyen çevre ve ülkelerin, terör baronlarının, dünün emperyalist ülkelerinin genişlemeden ne kadar mutlu oldukları açıktır. Siyonist genişlemeciler kuzeylerindeki sahili ele geçirme peşine düşmüşlerdir. Ortadoğu’da İsrail Suriye’ye doğru toprak kazanma peşindedir. Terör örgütleri açıkça kullanılmakta ve bazıları ABD’nin kara gücü haline dönüştürülmüştür. Kürtçü bölücülük evrensel bir çizgiye çekilmiş, Türkiye’den 1071’in, 1453’ün, 1923’ün intikamı alınmak istenmektedir. Anadolu coğrafyasında Milli Mücadele ile kovduğumuz bazı ülkeler yanlış politikalarla tekrar ümitlendirilmektedir. Kürtlerin temsilcisi olmaktan çoktan uzak düşmüş olan PKK ve ismi devamlı değiştirilen terör örgütleri, bilhassa ABD tarafından her türlü desteğe kavuşturulmakta; DEAŞ sopası gösterilerek terör sevici ülkeler terörü meşrulaştırmak peşindedir. Örgütler aslında Kürt vatandaşlarımıza kin beslemektedir. Terör örgütleri Kürt vatandaşlarımızı kendilerine hizmet etmedikleri, çocuklarını örgüte katmadıkları, maddi destek sağlamadıkları için öldürmekten bile kaçınmamışlardır. Cinayet şebekesi İsrail Dünyanın gözü önünde soykırım denemeleri yapmaktadır. Şu rezalete bakın ki; sözde ateşkese rağmen, Filistin’de çoluk çocuk öldürülmeye devam edilmiş ve buna devam edilebileceği Netanyahu tarafından ilan edilmiştir. Ortada sadece sözde bir ateşkes bulunmakta; o da her an delinebilecektir. İsrail ve patronları Türkiye’ni savunma sanayiindeki gelişmeleri, Ortadoğu’da,  Türk dünyasında ve bilhassa Afrika’da siyasi etkinliğimizin artması karşısında çok rahatsızdırlar. Bunların başında da Yunanistan, ABD ve Afrika’dan kovulan Fransa ve onun boş çabaları gelmektedir.

            TC vatandaşlarının hepsine düşen görev parti farkı gözetmeden ve Balkan Harbi’ndeki yanlışlara düşmeden, ülkemizin çıkarlarını korumak, işgalcilerin oyunlarını bozmak ve onlara yem olmamaktır. Değişik tezgahlarla Türkiye’nin toprak bütünlüğü, milli ve üniter yapısı neredeyse açık artırmaya çıkarılacak noktaya çekilmişti.

            Demokrasinin teröre yenik düşürülmesi halinde demokrasi diye bir şey kalmaz. Türkiye ve Türklük düşmanlığı ile uğraşanlar İslam’la da çelişmektedirler. Türk’e düşman olarak İslam’a dost olunamayacağı tarih itibariyle açık bir gerçektir.

            Bu ve benzeri üzücü ve düşündürücü birtakım oyunlar olurken biz nelerle uğraşıyoruz? Türkiye’nin günümüzde milli davalarda ve sorunlar karşısında güçlü bir ittifaka ihtiyacı olduğu bir gerçektir. Batıya göre, Türkiye sürekli terör örgütleriyle savaşmalı, Anadolu’da çatışma olmalı ve sürdürülmeli görüşü ABD ve diğer şube ülkelerce ballı börektir. Şu halde, bize düşen görev bellidir. Maalesef bunları göz ardı ederek iktidar kavgası peşine düştükleri birbirlerini savaşla itham ettikleri ve savaşa hazır olduklarını TV ekranlarında bağıra bağıra ifade eden genel başkan görülmektedir. Diğer taraftan, heybe veya torba dolu lafı da uygun olmamıştır. Geliniz enerjinizi ve savaşı içerde birbirinize karşı değil, yabancılara karşı birlikte mücadele ediniz. Kırmızı kartları birbirinize değil, Türkiye üzerine emeli olan çevrelere karşı kullanınız. Verdiği beyanatla ülkemizin değil ama Yunanistan’ın çıkarlarını destekleyen, Akdeniz’de milli menfaatlerimizle yakından ilgili mavi vatan için masal diye saçmalamış olanlara gerekli işlemi yapınız. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” şeklindeki ifadeden rahatsız olan milletvekillerinize gerekeni yapınız. Bu ifadeye hem sahip çıkacaksınız, hem de bazı milletvekilleriniz tersini söyleyecek. Bu gibi çelişkiler ortadan kalkmalıdır. Bütün bunlar olurken sözde dostumuz ve Müslüman kardeşimiz İran neler yapıyor? Yüce Peygamberimiz “Müslüman Müslümanın kardeşidir” demesine rağmen, İran PKK ve YPG’den neden medet umar? Suriye çok şükür üçe bölünemedi; Türkiye bazılarının beklediği gibi sıkıştırılamadı. Suriye’de varlığı biten İran’ın YPG’ye kamikaze dron vermesi O’nun için utanç vesikası değil mi? Suriye’de sahada kalmayı yitirmesine rağmen, İran’ın Türkiye aleyhine faaliyetlere destek olmasını nereye koyacağız? Şeytan dediği ABD ile zaman zaman işbirliği yapabilmesi ne ile tanımlanabilir? İran’ın sürekli karmaşık ve oynak dış politikası bölgemizde belirsizlikler doğurmakta İran güvenilirliğini yitirmekte; komşuluk ilişkilerini de zedelemektedir. Ne gariptir ki; Tahran’da güneş hep farklı yönlerden doğuyor ve batıyor gibidir. Balkan Harbi’nde bize harbi kaybettirenlerden Hürriyet-i İtilaf Partisine özenmek neden? Komşumuz nasıl bir Müslümandır ki dış politikada Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ı savunur? İktidarı ve muhalefetiyle ülke çıkarlarına, milli devlet ve üniter yapı prensiplerine hizmet eden, Cumhuriyete ve Atatürk çizgisine saygılı, bu çizgiden kopmayan her partinin güçlü olmasını ve yanlış yapmamasını bekleriz. Atatürk’e rağmen Atatürkçülük yapmak uygun değildir.