15.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 115

Doç. Dr. Ömer Lütfi Taşcıoğlu’nun Tahlilleri ile Türkiye’ye Yönelik Dış ve İç Tehditler ve Alınacak Tedbirler

(İkinci (Son) Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: YSK DEM partili Belediye Başkan ve Meclis üyelerinden haklarında hukuki takibat bulunan bazı kişilerin de yerel seçimlere katılmalarına izin verdi. Daha sonra İçişleri Bakanlığı bu belediyelere kayyım tâyin etti. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doç. Dr. Ömer Lütfi Taşcıoğlu: 2015 yılında Hendek Operasyonları sırasında ‘terör örgütü PKK’ya yardım’ suçundan 5 yıl, ‘PKK sizi tükürüğünde boğar’ sözleri sebebiyle de ‘örgüt propagandası yapmaktan’ 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan DEM Partili Abdullah Zeydan; 2023 yılının Nisan ayında Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesine başvuruda bulunarak 4 Nisan 2023’te memnu haklarının iâdesi kararını çıkartmış ve Belediye Başkan adayı olarak 31 Mart 2024 yerel seçimlerine katılmıştır.

Ancak Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi Zeydan hakkında verdiği kararın ‘Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ‘görüldü’ işleminin yapılmaması sebebiyle kararın usulen kesinleşmiş sayılamayacağını belirterek Zeydan’a daha önce iâde edilen memnu hakkının geri alınmasına hükmetmiş ve bu karar üzerine Van İl Seçim Kurulu mazbatanın en çok oy alan ikinci aday olan Abdulahat Arvas’a verilmesine oyçokluğuyla karar vermiştir.

Zeydan’ın mazbatasının iptalini tâkiben DEM Parti Yüksek Seçim Kuruluna (YSK) itirazda bulunmuş ve DEM Partinin kışkırttığı Zeydan destekçileri sokaklara dökülerek terör eylemlerini başlatmıştır. Terör eylemleri devam ederken DEM Partinin itirazını görüşen YSK; Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin Zeydan’a iâde edilen memnu hakkın geri açılmasına ilişkin kararına ve ‘Anayasa’nın 76. Maddesindeki terör suçundan hüküm giymiş olanlar affa uğrasalar bile seçilemezler hükmüne rağmen’ mazbatanın Zeydan’a verilmesi kararını almıştır.

‘PKK sizi tükürüğüyle boğar’ diyen birisine mahkeme kararı ve Anayasanın âmir hükümleri hilafına mazbata vererek YSK kendi kurumunu halkın nazarında terör örgütü destekçisi birini mükâfatlandıran ve sokağa dökülenlerin baskıları sonucunda kararını değiştirmek mecbûriyetinde kalan bir kurum durumuna düşürmüştür.

Ben 1915 yılında Van’dan Ermeni zulmünden canlarını kurtarmak üzere vatan topraklarını bırakarak batıya göç eden Vanlı bir ailenin torunu olarak; Ermeni zulmünden en büyük zararı gören ve 217.132 şehit veren Van vilâyetine ‘Şehit Van’ adının verilmesi için Meclis’te grubu bulunan partilere (DEM Parti hâriç) iletilmek üzere bir kanun tasarısı taslağı hazırlamıştım. YSK’nın son kararından ve Van’daki bölücülerin sokak eylemlerinden sonra söz konusu tasarıyı işlerliğe koymayı bu şahıs Belediye Başkanlığından ayrılıncaya kadar ertelemeye karar verdim. Bir Vanlı olarak; terör örgütü PKK’yı övdüğü ve kendi ordusuna hakaret ettiği açıkça görülen bir şahsın Van Belediye Başkanı olarak görev yapmasından Vanlılar adına utanç duyuyorum.

Daha sonra İstanbul Esenyurt, Mardin, Tunceli, Ovacık, Batman, Halfeti ve Bahçesaray’ın DEM Partili Belediye Başkanları görevden alınarak Belediye Başkanlıklarına kayyım tâyin edildi. Kayyım tâyinlerini gerekli ama yetersiz buluyorum. Terör suçundan hüküm giymiş adaylara mazbatalarının verilmesi YSK’nın büyük bir ayıbı ve vebâlidir. Bu kapsamda bu kararları veren YSK üyelerinin de yargılanmaları gerektiğini düşünüyorum.

Çetinoğlu: Bütün bu değerlendirmeler ışığında çözüm önerileriniz var mı?

Doç. Dr. Taşcıoğlu: Yukarıda belirttiğim tehlikelerin önlenebilmesi için alınabilecek tedbirler şunlardır:

1-PKK terör örgütü ile ilişkileri artık ayyuka çıkan HDP ile ilgili her türlü bilgi ve belgeler önüne konduğu halde sözde iş yükü bahânesiyle HDP dâvâsını ele almayarak terörün devâmına dolaylı yoldan destek sağlayan Anayasa Mahkemesi’nin önceki Başkanı ve Başkanla birlikte HDP lehine oy kullanan üyeleri, ayrıca Anayasaya aykırı olarak Van Belediye Başkanlığı mazbatasını seçilme yeterliği olmayan adaya veren YSK üyeleri yargılanmalıdır. Ancak söz konusu yargılamanın Anayasa ve AYM’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 6216 sayılı Kanun gereğince Yüce Divan sıfatıyla AYM tarafından yapılacak olması AYM yargıçlarının kendi Başkan ve üyelerinin fiillerine uyan müeyyideleri uygulamaları ihtimalini zayıflatan niteliktedir. Yine de AYM’nin bahsi geçen başkanı ve üyeleri ile Anayasayı çiğneyen YSK üyeleri için suç duyurusunda bulunulması devletin bekası açısından gereklidir ve en azından Türk milletinin HDP’yi kapatma dâvâsını sürüncemede bırakan AYM’nin önceki Başkan ve üyelerinin ve Anayasayı ihlal eden YSK üyelerinin yaptıklarını affetmeyeceği gerçeğinin görülmesine vesile olacaktır.

2-Meclis Başkanlığı ve Meclis’te grubu bulunan partiler Anayasa’dan ‘Türk’ ifâdesini çıkarmak ve Anayasa’nın değiştirilemez ilk dört maddesini işlersiz hâle getirmek üzere tasarlandığı anlaşılan Anayasa değişikliğinden vaz geçmelidir.

3-ABD’nin ve İsrail’in ülkemizin güneyinde PKK/PYD/YPG/IŞİD ve benzerleri üzerinden kendilerine bir kara ordusu kurmaları ve içerden de iş birliği ile ‘Metal Fırtına’ kitabındaki kurguda olduğu gibi Türkiye’yi hem güneyden hem de Yunanistan üzerinden batıdan kuşatmaları engellenmelidir. Bu maksatla Suriye ile iş birliği yapılmalıdır.

Aksi halde müstakbel bir harpte Türkiye birden fazla cephede savaşmak ve 1915’te olduğu gibi ayrılıkçı unsurlarla mücâdele için geri bölgesine kuvvet ayırmak mecburiyetinde kalacaktır.

Bu kapsamda Türkiye hem ikili ilişkilerde hem de NATO toplantılarında ABD’nin, İsrail’in ve Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik terör eylemlerini desteklediklerini ve bu durumun devamı hâlinde Türkiye’nin terörle mücâdele ederken teröre destek ve eğitim veren ABD, İsrail ve Yunan unsurlarını da ateş altına almak mecburiyetinde kalacağı ve bunun sorumlusunun Türkiye olmayacağı mesajı ilgili ülkelere iletilmelidir.

4-Mahallî idârelerin gelir kaynaklarını düzenleyen 5779 ve 63360 sayılı kanunlarda gerekli değişiklikler yapılarak İl Özel İdarelerine ve Belediyelere genel bütçe vergi gelirlerinden tahsis edilen paylar mâkul seviyede aşağı çekilmeli, belediye başkanlarının kamu kaynaklarını arzu ettikleri gibi sorumsuz şekilde harcamalarının önüne geçilmeli ve belediyeler rant kapısı olmaktan çıkarılmalıdır. Bu kapsamda Belediyelerin ihtiyaç duydukları kaynaklar nüfusları ve alt yapı ihtiyaçlarıyla orantılı olarak merkezi yönetim tarafından tahsis edilmelidir.

5-Belediyelerin ve medyanın yabancı ülkelerin kontrolü altına girmesine yol açabilecek olan yabancı ülkelerden borç, yardım ve bağış almalarının önlenebilmesi için Belediyeler Kanunu’nda ve Basın Kanunu’nda gerekli düzenlemeler yapılmalı ve etki ajanlığı yasası süratle çıkarılmalıdır.

6-Ağır ekonomik kriz altında ezilen halk kitlelerinin insanca yaşayabileceği bir ortamın sağlanabilmesi için geçmişte özelleştirilen petrol, doğal gaz, elektrik, ulaştırma, haberleşme ve benzeri kuruluşlar ile özel sektöre devredilen madenler devlet tarafından geri alınmalı ve bunların sundukları hizmetlerin fiyatları devletin denetimi altında tutulmalıdır.

7-Ekonominin başına uluslararası ekonomik kuruluşların çıkarlarına göre hareket eden kişiler yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk milletinin çıkarlarını öncelikleyen kişiler getirilmelidir.

Yukarıda belirtilen tedbirler alınmadığı takdirde Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasının tehlike altına gireceği gerçeği gözden uzak tutulmamalıdır.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim.

  Doç. Dr. ÖMER LÜTFİ TAŞCIOĞLU 1970 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun olduktan sonra 1974 yılında Hava İndirme Tugayı 1. Paraşüt Taburu’nda Kıbrıs Barış Harekâtına katıldı. Kara Kuvvetlerine bağlı çeşitli birliklerde ve Genelkurmay Plan ve Prensipler Başkanlığı’nda görev yapan Taşcıoğlu Birinci Körfez Savaşı döneminde TSK’nin Amman Askerî Ataşeliği görevini icra etti. 1991-1995 yılları arasında terörle mücâdelede görev alan Ömer Lütfi Taşcıoğlu 31 yıl hizmet yaptığı Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 30 Ağustos 2001’de kadrosuzluk sebebiyle emekliye ayrıldı ve emekli olduktan sonra Genelkurmay Başkanlığı Stratejik Araştırma Merkezi (SAREM)’ de görev yaptı. Kara Harp Okulu’ndan, Harp Akademileri’nden, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olan Ömer Lütfi Taşcıoğlu, ‘Belgelere Göre Türk Ermeni İlişkilerinde Katliam ve Soykırım İddiaları’ konulu doktora tezini 2014 yılı Haziran ayında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Milletlerarası İlişkiler Bölümünde tamamladı ve 2020 yılında Milletlerarası İlişkiler alanında Doçent unvanını aldı.   Ö. Lütfi Taşcıoğlu 2018-2020 yılları arasında Ufuk Üniversitesi İktisâdi ve İdârî Bilimler Fakültesi Siyâset Bilimi ve Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde ve 2018-2022 yılları arasında Ankara Hacı Bayram Veli (HBV) Üniversitesi Târih Bölümünde misâfir öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2024 yılı Güz Döneminden itibâren Başkent Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler Bölümünde misâfir öğretim üyesi olarak göreve başlayacaktır. Ömer Lütfi Taşçıoğlu’nun; Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye-ABD ilişkileri, Türk-Ermeni ilişkileri, Kıbrıs, Ege ve Doğu Akdeniz problemleri, Türk-Yunan ilişkileri konularında Türkçe ve İngilizce dillerinde yazılmış 33 makalesi ve 7 Milletlerarası kitabı mevcuttur. ‘Türk-Ermeni İlişkilerindeki Târihî Gerçekler” adlı kitabı 7 yabancı dile çevrilmiştir.            Fanatik Ermeniler ve Yunanlılarla Mücâdele (FEYM) Grubu’nun Başkanı olan ve Ermeni soykırım kararlarının alınmasını önlemek maksadıyla Papa Francis’e, ABD Kongre üyelerine, Avrupa Parlamentosu milletvekillerine ve Mısır Arap Cumhuriyeti Parlamentosu’na gönderilen yazıları kaleme alan Ö. Lütfi Taşcıoğlu Millî Strateji Araştırma Kurulu (MİSAK) Yönetim Kurulu’nun, ANKA Enstitüsü İlmî Danışma Kurulu’nun ve Türk-Ermeni Konusunu Araştırma (TEKAR) Vakfı Mütevelli Heyeti’nin üyesidir.

Beyinler Göçüyor

Toplum Çalışmaları Enstitüsünde  bu defa da beyin göçü konulu bir rapor geldi. Enstitü, kâr gayesi gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu. Kamuoyu yoklamaları yapıyor fakat başka faaliyetleri de var. Belirli konularda, daha önce yapılmış çalışmaları birleştirip uzman raporları hazırlıyorlar. Anketlerin, istatistiklerin birleştirilip yorumlanmasına verilen isimle “metaanaliz” yapıyorlar.

Türkiye’nin Beyin Göçü Raporu’unda da böyle çalışılmış: Dünya Kalkınma Raporu, Eurostat, OECD, Dünya Bankası, YÖK, TÜİK ve daha birçok kurum ve yayından yararlanılmış. 

Önce genel olarak hangi ülkeler daha çok göç alıyor, hangileri daha çok veriyor diye sorulmuş. 2020 itibarıyla çok göç almış beş ülke; ABD, Almanya, Suudi Arabistan, Rusya ve Birleşik Krallık. En çok göç verenler Hindistan, Meksika, Rusya, Çin ve Suriye. Her iki listede de Rusya’nın bulunması ilgi çekici. 

Beyin göçü ne ve ne kadar?

Önce beyin göçünün tarifini yapmalı. Beyin göçünü alelade göçten ayıran özellikleri belirlemek gerekiyor. Tarif şöyle: “Eğer bir ülkeden göç edenler arasında, yüksek tahsillilerin oranı ülkedeki yüksek tahsilli oranının üstündeyse o ülke beyin göçü veriyor demektir.” Yani nüfusun ortalaması değil, bir bakıma beyince zenginleştirilmiş bir bölümü ülkeyi terk ederse bu beyin göçü oluyor. Süt ve kaymak benzetmesi çok uygun. Süt kabına bir kepçe daldırılıp ne gelirse alınmıyor. Kaymak sıyrılıp göçüyor. Göç veren ülke de beyin fakirleşmesine uğruyor tabii. Grafikte Türkiye’yi buluyoruz. Yurt içinde, yükseköğrenimlilerin nüfusa oranı %9 görünüyor. Göç edenlerde, yükseköğrenimli oranı %21. Lafla, hamasetle değil, rakamlarla apaçık görünen bir beyin kaybı var. Çin (%3-%47) ve Hindistan’ın (%7- %39) kaymağı sıyırma sürecini daha da açık gösteriyor. 

Beyin veren ülke tarafını ölçtüğünüzde durum bu. Alan ülkelere de bakılmış. Alan ülkeler kaymağı ne kadar sıyırıyor? Bunun ölçüsü de şöyle konmuş. Diyelim ki ülkeye göçle gelmiş 100 kişiden 20’si yüksek tahsilli. Bunlar arasında dışarıda doğup da gelenlerdeki yüksek tahsil oranına bakılıyor. Bu taze göçmenlerde, eğitimli oran %20’nin üstündeyse ülke elindeki göçmenlerden daha kalitelisini ithal ediyor demektir. Eğitimlileri almada başı çeken ülkeler; Yeni Zelanda, Avustralya, İsviçre, Kanada, Avusturya, İsrail ve Norveç. Ellerindekinden daha az tahsillileri almış ülkeler de var. Beyin ithalinde başarısızlar: Meksika, Kolombiya, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan.

Geri kabul

Geri Kabul Anlaşması’nı hatırlıyor musunuz? Türkiye’den Avrupa’ya giden kaçak göçmenler Avrupa’da yakalandığında, bunları Türkiye geri kabul edecekti. Geçende eski Alman Şansölyesi Angela Merkel de bu anlaşmamızdan bahsetti. Avrupa, Türkiye’deki göçmenlerden kalitelileri seçip alma hakkını saklı tutuyordu. Pek övüneceğimiz bir anlaşma değil herhâlde. Neyse biz, Karlofça, Ayastefanos, Sevr görüp de batmamış bir ülkeyiz. 

Toplum Çalışmaları Enstitüsünün raporuna dönersek: Müzmin âdetimizdir. Olumsuzlukları sıralayıp “Vah vah. Bak batıyoruz işte.” deyip toplantılarımızı sonlandırırız. Raporu hazırlayan Yağmur Uzunırmak, işi vah vah’ta bırakmamış, niçin gidiyorlar ve ne yapmalıyız sorularına da cevap aramış. 

Gidişin önde gelen iki sebebi, daha müreffeh bir hayat arzusu ve gidenlerin Türkiye’deki iş çevresi için fazla nitelikli olması. Daha zengin olsak… Bir türlü beceremediğimiz bir iş. Kendimizle iyi yarışıyoruz da marifet dünyayla yarışmak. Raporda 1961-2023 arasında dünya ortalamasının üstünde büyümekle birlikte pek pek övünülecek sonuçlar almadığımız görünüyor. Allahtan zengin ülkeler daha yavaş büyüyor da ortalama aşağı çekiliyor. İrlanda ve Güney Kore ile Türkiye’yle mukayeseli büyüme, büyüyememe grafiklerini “Aya Sert İniş” başlıklı yazımda vermiştim. Bu işin “daha müreffeh bir hayat arzusu” kısmı. 

Peki çare?

Üstün donanımlı gençlere iş arzının bulunmaması ikinci ciddi sebep. Bir uzmanlık konusunda bilim, teknoloji, endüstri, finansmanın bir arada bulunduğu öbeklerin yokluğu. Buna o işin ekosistemi de deniyor. Michael Porter’in, Ülkelerin Rekabet Avantajı çalışmasında uzun uzun anlattığı öbeklerin yokluğu. (The Competitive Advantage of Nations- henüz zahmet edip çevirmemişiz.)

Yağmur Uzunırmak’ın bir sorusu daha var: Bu gidenler yüksek eğitimli idi. Gittikten sonra hem insan sermayesi hem de kurdukları ilişki ağları açısından birikimleri azalmadı, arttı. Acaba Türkiye onlardan yararlanamaz mı? Buna olumlu cevap vermiş ülke örnekleri var. Mesela Hindistan’da, gidenlerin bir kısmı yıllar sonra geri dönüp birikimlerini Hint işletmelerine dönüştürmüşler. Hatta geri dönmeden bile ülkelerine yararlı olabiliyorlar. Uğur Akçiğit hocanın ve arkadaşlarının Türkiye Akademik Diaspora Raporu: Beyin Göçünden Beyin Gücüne çalışmasında gösterdiği gibi. Giden akademisyenin verimi ortalama %27 artmış ama Türkiye’de iş birliği yaptığı arkadaşlarının verimi de buna yakın oranda yükselmiş. 

Doğru adımlarla beyin göçünü bile beyin zenginleşmesine ve onu ülke zenginleşmesine çevirmek mümkün. Türkiye Yüzyılı propaganda ile değil, beyinlerle yükselir. Beyinler göçüyor – Milli Düşünce Merkezi

Şeyh Nazım Kıbrısi

 Şeyh Nazım Kıbrısi (1922 Larnaka-2014 İstanbul), Nakşibendî tarikatı lideridir. İstanbul’da Nakşibendî tarikatına girer. Bu süreçte Sultan Ahmet Camii’ne gittiğini ve orada sıkça Hz. Muhammed’in ruhaniyetiyle buluştuğunu anlattı. Sonra Hz. Muhammed’in verdiğini iddia ettiği izinle Şam’a gider. Ardından Kıbrıs’a döner. Ezanın Arapça okunmasının yasak olduğu süreçte Kıbrıs’ta minareye çıkarak Arapça ezan okur. Hakkında 114 dava açılır. Adnan Menderes döneminde TBMM’de çıkarılan bir yasayla ezanın Arapça okunması serbest bırakılır.

 Böylece Kıbrısi hakkında açılan tüm davalar düşer! 30 Mart 1954’te Kıbrısi Türk köylerinde “Kıyametin kopması yakındır! Cennetten bir hasırlık yer almak istiyorsanız malınızı hemen satıp Şam’a gidin.

 Fakat malınızı TÜRKLERE DEĞİL RUMLARA SATIN!” Kıbrıs Türk halkını Kıbrısi’ye karşı uyaran Dr. Fazıl Küçük olmuştur. 1970’li yılların başında Kıbrısi hakkında yakalanma kararı çıkarılır. Gerekçe şuydu:”

Kıbrıslı Türkler, Rumlarla çarpışırken Kıbrısi Rum bölgelerinden rahatça geçerek camilere gidip vaaz vermektedir”. Kıbrısi uzun süre Londra’da yaşar. Adı sık sık skandallara karışan Asil Nadir’le işbirliği yapar. Kıbrısi sermayesinin önemli bölümünü bu işbirliğiyle elde etmiştir. Suudi-ABD ortak petrol şirketi ARAMC O’NUN fonlarıyla beslenen RABITA örgütüyle iş ilişkisi kurmuş; Rauf Denktaş’ın 1978’de açıkladığı üzere RABITA’ DAN 672 bin dolar yardım almıştır. İngiliz hayranı, Rum işbirlikçisi Kıbrısi’nin RABITA ilişkisini sağlayan kişi Hüseyin Ataş Kıbrısi ile KORKUT ÖZAL arasındaki bağlantıyı da kurmuştur. Kıbrısi Turgut Özal’ın eşi Semra Özal’ın türban takmaması yolunda İslami fetva bile vermiştir!

*

Bu yazıları paylaşmamın sebebi tarikatlar-cemaatlerin CIA-MOSSAD-MI6 bağlantılı milliyetçilik ve laiklik düşmanı olduğunun altını çizmektir. Türk ve Türk Devleti düşmanı emperyalistler ve işbirlikçisi dincilerle başa çıkmanın yolu TÜRK-İSLAM SENTEZİ değildir. ‘’.İslam tarihi kültür kodlarımızdandır . İslam dini bir inançtır. ‘’Türklük milli kimliğimizdir; inanç ise seçimimizdir’’. Zaten Türk-İslam sentezi bize Atatürk’ün miras bıraktığı bir ilke değildir.  Başta laiklik ve milliyetçilik ilkesi olmak üzere Atatürk’ün yolundan ayrılmamalıyız. Milliyetçilik laikliğin; laiklik milliyetçiliğin her ikisi de Türklerin ve Türk Devleti’nin koruyucu melekleridir. Bizim ATATÜRK’TEN başka liderimiz yoktur. Madem öyle neden sonradan gelenlerin uydurduğu siyasi doktrinlerin arkasından gidiyoruz? Gidiyorsak neden Atatürk’e önderimiz, başbuğumuz diyoruz?

 Artık aklımızı başımıza toplayalım, lütfen

Buraya not düşelim; Ezanın Arapça okunması gerekiyor; sebebi İslam Dünyasının ortak dili olmasındandır.

Doç. Dr. Ömer Lütfi Taşcıoğlu’nun Tahlilleri ile Türkiye’ye Yönelik Dış ve İç Tehditler ve Alınacak Tedbirler

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Ortadoğu, Ege, Doğu Akdeniz ve Kafkaslardaki gelişmeler uzun süredir Türkiye Cumhuriyeti’ni de tehdit etmeye başladı. Ortadoğu bölgesinden başlayarak umumî bir değerlendirmenizle röportaja başlayabilir miyiz? 

Doç. Dr. Ömer Lütfi Taşçıoğlu: Birinci Dünyâ Harbi devam ederken 1916’da İngiltere ve Fransa Sykes-Picot Anlaşması ile Osmanlı toprakları üzerinde çok sayıda küçük devletçik kurmayı ve bölgenin petrol, doğal gaz ve diğer maden zenginlikleri kolayca istismar edilebilecek şekilde bu küçük devletlerarasında paylaştırmayı kararlaştırmıştı. Savaş bittikten sonra Osmanlı Devleti’ne imzalattıkları Sevres Anlaşmasıyla söz konusu planı uygulamaya koyan devletlere karşı Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde verilen kurtuluş savaşı ölümü esarete tercih eden Türk milletinin yenilemeyeceğini dosta ve düşmana göstermiş ve bağımsızlık savaşı verecek milletler içinde ilham kaynağı olmuştur.

İkinci Dünyâ Harbinde ise Türkiye akılcı bir dış politika izleyerek savaş dışında kalmayı başarmıştır.

Savaştan sonra kurulan yeni dünyâ düzeninde savaştan galip çıkan ve nükleer teknolojiye sâhip olan 4 ülke (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya) ile Çin; Milletler Cemiyeti’nin yerini alan Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin veto hakkı olan üyeleri haline gelmiş ve dünyâ bu beş ülkenin kararlarıyla idâre edilmeye başlanmıştır. ABD yönetimi ise 1948’de başlayan Marshall yardımları ile destek verdiği ülkeleri teknolojiye sahip olmayan, ABD’ye bağımlı ülkeler haline getirmiştir. Aynı yıl ABD ve İngiltere’nin girişimleriyle Filistin halkının toprakları üzerinde kurulan İsrail Devleti Yahudi Millî Fonunun paralarıyla satın aldığı ve masum sivil halka uyguladığı katliam sebebiyle topraklarını terk etmek mebûriyetinde bıraktığı Filistinlilerin topraklarında giderek yayılmış ve Filistinlileri kendi topraklarında mülteci durumuna düşürmüştür.   

Günümüzde devam eden ve 45.000’den fazla Filistinlinin katledildiği 105.000’den fazla Filistinlinin yaralandığı İsrail saldırılarının temelleri geçmişte ABD ve İngiltere tarafından atılmıştır. Günümüzdeki İsrail vahşeti de bu iki devlet ve AB ülkeleri tarafından desteklenmektedir.

ABD, İngiltere ve AB ülkeleri aynı zamanda Suriye, Irak, İran ve Türkiye’yi de istikrarsızlaştırarak parçalamak ve bu ülkelerin toprakları üzerinde Kürdistan adını verdikleri ‘2. İsrail Devleti’ni kurmak için bütün güçleriyle çalışmakta ve kurdurdukları terör örgütlerini silahlandırıp eğiterek bu ülkeleri parçalamanın aracı olarak kullanmaktadır.  İsrail’i bu mücâdelede güçlü kılan arkasındaki devletlerin siyâsî ve askerî destekleri ve sâhip olduğu Nükleer, Biyolojik ve Kimyevî (NBC) silahlardır. İsrail’in sâhip olduğu NBC silahlarını ve bunları kullanma konusundaki pervasızlığını ABD’nin Küreselleştirme Politikaları, Ortadoğu’da Türkiye’ye Biçilen Rol’ adlı kitabımda detaylı olarak anlatmıştım. Bu kapsamda Türkiye’nin yapması gereken husus gelişen savunma sanayii hamlelerine bir an evvel nükleer teknolojiyi de eklemek olmalıdır.

Çetinoğlu: Ege ve Akdeniz sorunları ile Kıbrıs konusunda da Türkiye’nin ulusal ve uluslararası hak ve menfaatlerini etkileyen önemli gelişmeler var. Bu konudaki görüşlerinizi de alabilir miyim?

Doç. Dr. Taşçıoğlu: Birinci Dünyâ Harbinde İngiltere Yunanistan’ı taşeron devlet olarak kullanarak Türk topraklarına saldırttı. Yunan işgali 3,5 yıl devam etti. Bu süreçte Yunan ordusu 360.000 Türk’ün evini yaktı ve bir milyon kadar Türk’ü katletti.  Ancak Mustafa Kemal’in önderliğinde Türk ordusu Yunanlıları bozguna uğrattı ve İzmir’den denize döktü.

Geçmişten ders almayan Yunanistan günümüzde de ABD’yi ve AB’yi arkasına alarak Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye ait adaları 2003 yılından îtibâren zamana yayarak işgale başlamış ve bugüne kadar Türkiye’ ye ait 20 ada ile 2 kayalığı işgal etmiştir. Bu adalardan ‘Büyük Ada’nın beş katı, 7 katı büyüklüğünde olanlar var. (https://youtu.be/D1bIfrp76og).

Diğer yandan Yunanistan Balkan harplerinden sonra işgal ettiği Türk adaları ile 1947 Paris Barış Konferansında kendisine hediye edilen Osmanlı’nın mirası Türk adalarını Lozan ve Paris Barış Antlaşması’na aykırı olarak silahlandırmaya ve buralarda askerî tatbikat yapmaya devam etmektedir. Ayrıca ABD’ye verdiği üslerde Türkiye’ye karşı yapılacak bir harekât için hazırlık faaliyetlerini devam ettirmektedir.

Kıbrıs’ta ise Türkleri Rumlara azınlık olarak bağlamak için BM’yi de devreye sokarak Federasyon görüşmelerinin devamı için Türkiye’yi ve KKTC’yi zorlamaktadır.

 Oysa Kıbrıs’ta Rumlarla görüşecek hiçbir konu kalmamıştır. 1974 Başarılı Barış Harekâtı’ndan sonra Kıbrıs Türk halkı hürriyetine kavuşmuş ve sulh ve sükûn içinde yaşamaya başlamıştır (https://www.youtube.com/watch?v=N7SEFYw2vZQ).

 Yunanistan bir yandan da Fener papazını Ortodoksların ekümenik Patriği olarak kabul ettirme ve Türkiye’de Pontus Devleti kurdurma çalışmalarına aralıksız olarak devam ettirmektedir. Yunanistan’ın Türkiye’ye ait adaları işgal etmesine ve kendisine bırakılan diğer adaları da silahlandırmasına göz yumulurken Türkiye’nin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için çalışma başlattığına ilişkin haberler basında geniş şekilde yer aldı. Ruhban Okulu’nun ancak YÖK veya MEB’e bağlı olarak açılabileceğini, Yunanistan’ın ve Bartholomeos’un istediği gibi Türk makamlarının denetimi dışında okul açılamayacağını, böyle bir uygulamanın hem Lozan Antlaşması’na hem de Türk Anayasası’na ve kanunlarına aykırı olacağını daha önce ben ve birçok akademisyen açıklamıştık. Bu okul Türk hukukuna aykırı olarak Türk eğitim sistemine tâbi olmaksızın açılırsa bunun hesabını kimse veremez.

Bu haberlerin ardından Fatih Kaymakamı’na bağlı bir memur olan Fener Rum Patriği Bartholomeos’un 15-16 Haziran’da İsviçre’de yapılan Ukrayna Barış Konferansı’na katılarak anlaşma metnine ‘Ekümenik Patrik’ sıfatıyla bir devlet adamı gibi imza atması gündeme düştü.

Yunanistan’daki Türk Müftü Yunan makamlarından izin almadan yurt dışındaki bir toplantıya katılıp sonuç bildirgesine Müslümanların Halifesi unvanıyla imza atsa o Müftüye Yunanlılar ne yapar bir düşünün. Sonra da Fener papazının yaptıklarına karşı Türk makamlarının sessizliğini bir arada yorumlayın lütfen.

Fener Rum papazı Atina’da yapılan ve Türk vatanının parçası olan Gökçeada ve Bozcaada’nın Yunanistan’a ilhakı konferansına da katılarak konferansın açış konuşmasını yaptı. Şimdi tersinden düşünelim; İskeçe Müftüsünün hâlen Yunan toprakları olan Selânik ile İskeçe’nin Türkiye’ye ilhakının tartışıldığı Türkiye’de yapılan bir konferansa katılıp konferansın açış konuşmasını yaptığını tahayyül edebilir misiniz?

Böyle bir şey yaparsa İskeçe Müftüsünün akıbeti ne olur?

Patrikhâne konusunu ele alırken Atatürk’ün aşağıdaki sözlerini hatırlamakta yarar var:

Bir fesat ve hıyanet ocağı olan, memlekette nifak (münafıklık) ve şikak (bölücülük) tohumu saçan, Hristiyan hemşerilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluk ve felaket sebebi olan Rum Patrikhânesini artık topraklarımız üzerinde bırakamayız. Bu tehlikeli teşkilatı memleketimizde muhafazaya bizi mecbur etmek için ne gibi vesile ve sebepler gösterilebilir? Türkiye’nin Rum Patrikhânesi için arazisi üzerinde bir sığınak göstermeye ne mecburiyeti var? Bu fesat ocağının hakîki yeri Yunanistan değil midir? [1]

Çetinoğlu: Kafkaslardaki gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Doç. Dr. Taşçıoğlu: Kafkaslarda Rusya-Ukrayna savaşı bilinçli olarak kışkırtılmak suretiyle ateşle oynanıyor. Âdeta Üçüncü Dünyâ Savaşı çıkarılmaya çalışılıyor. ABD’nin ve onun izinden giden Fransa’nın Ukrayna’nın Rusya’ya karşı uzun menzilli balistik füze kullanmasına onay vermesi ve Ukrayna’ya cevaben Rusya’nın da kıtalararası balistik füze kullanması mevcut gerilimi tırmandırmaktadır. Söz konusu savaşın bir an önce sonlandırılması ve tarafların barış masasına oturtulması için çaba harcanması bütün dünyâyı yeni bir felaketin eşiğinden döndürecektir. Türkiye’nin bu kapsamda hem NATO üyesi hem de komşusu Rusya ile iyi ilişkilere sâhip bir ülke olarak atacağı adımları dikkatle belirlemesi ve tehlikeyi kendi vatan topraklarına sıçratabilecek adımlar atmaktan kaçınması önem taşımaktadır.

Çetinoğlu: Dış gelişmeleri özetlediniz. Türkiye’deki gelişmeleri de ele alacak olursak son dönemdeki gelişmeleri ve özellikle 31 Mart seçimlerinden sonra Ana Muhalefet Partisinin DEM Parti ile İktidar Partisinin ise Hüdapar ile iş birliğini, terörist başının TBMM’nde konuşma yapması önerisini, DEM Parti eş başkanının son açıklamalarını ve kayyum atamalarını nasıl yorumlamak lazım?

 Doç. Dr. Taşçıoğlu: Bildiğiniz gibi DEM Parti; hakkında kapatma dâvâsı açılan HDP’nin devamıdır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, HDP’nin kapatılması talebiyle  Anayasa Mahkemesi’ne (AYM)  gönderilen iddianamede HDP için şu ifâdeler kullanılmaktadır: ‘HDP silahlı terör örgütü PKK/KCK’nın emir ve tâlimatları doğrultusunda faaliyet yürüten, yaptıkları veya yapmadıkları bakımından halka değil terör örgütü PKK/KCK’ya hesap veren, terör örgütünün siyâsî görünümlü bir uzantısı, organıdır. Başka bir deyimle HDP; PKK’nın partisidir.’ [2]

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianâmesinde, belediye başkan adaylarının PKK/KCK terör örgütü tarafından belirlendiği, seçildikten sonra iş ve işlemlerinin terör örgütü mensuplarınca yönetildiği ve denetlendiği, örgütün tâlimatları ile belediye çalışanlarından örgüte destek için ‘zekât’ adı altında para toplandığı, belediye araç ve gereçlerinin PKK’nın hizmetine sunulduğu, belediye çalışanlarına çalışmadıkları halde fazla mesai ücreti yazılıp, paraların çalışanın haberi olmadan terör örgütüne aktarıldığı delilleriyle ortaya konulmuştur

(https://www.youtube.com/watch?v=f7m61rtRHoY&t=478s).

 İddianâmede HDP milletvekilleri olan Ferhat Encu, Faysal Sarıyıldız, Leyla Birlik ve Aycan İrmez’in milletvekili adayı olmadan önce 15-20 gün kadar PKK’nın Cudi kampına gittikleri, burada 20 gün boyunca silâh ve ideoloji eğitimi aldıkları ve eğitimi başarı ile tamamladıkları, eğitimi yapamazlarsa milletvekili olamayacaklarının bizzat kendilerine söylendiği de yer almaktadır.[3]

HDP’nin kapatılması için açılan dâvâyı AYM yıllardır gündemine almamakta, HDP dâvâsı sürüncemede bırakılarak âdeta teröre prim verilmektedir. HDP, Yeşil Sol Parti’yi kurmuş ve daha sonra Yeşil Sol Parti adını DEM Parti olarak değiştirerek seçimlere katılmıştır. Oysa HDP için kapatma kararı verilmiş olsaydı HDP’nin genel başkanları ve milletvekillerinin de aralarında bulunduğu 687 partili için 5 yıl süreyle siyâset yasağı konulması, HDP’ye yapılan Hazine yardımının kesilmesi, banka hesaplarına bloke konulması ve verilen yardımların geri alınması mümkün olabilecek ve siyâset yasağı konulanların seçimlere katılması önlenebilecekti.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının istemi üzerine HDP’nin Hazine yardımı bulunan hesaplarına 5 Ocak’ta tedbiren bloke konulması kararı da HDP’nin talebi üzerine AYM Genel Kurulu tarafından kaldırılmış ve bu kararla Türk milletinin vergilerinin terör destekçisi partiye aktarılmasına devam edilmiştir.[4] Yâni iddianâmede PKK’nın partisi olarak gösterilen HDP ve onun türevi olan parti, Hazine yardımı almaya devam etmiştir. Mâliye Bakanlığı da bu konuda inisiyatif kullanmamış ve engelleme görevini yapmamıştır.

Türkiye dışında dünyânın hiçbir ülkesinde terör örgütleriyle irtibatı bulunan, söz konusu irtibat bizzat kendi yöneticileri tarafından açıkça itiraf edilen ve yukarıda belirtilen eylemleri delilleriyle ortaya konulan bir partinin varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Batıda partiler sâdece terörü kınamadıkları için kolayca kapatılırken bizde teröristleri evinde saklayanlar, silahlı teröristleri ve silahlarını devletin makam aracıyla taşıyanlar ve terör örgütünün propagandasını yapanlar devletten milletvekili aylığı almaya, partileri ise hazine yardımı almaya devam etmektedir.

AYM’nin kapatma dâvâsına bakmaya bir türlü zaman ayıramadığı terör örgütüyle iltisakı tespit edilmiş bir partiye iki yıl için ödenen bir milyar yüz kırk milyon TL paranın üzerinde tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardır ve bu para Türk askerine ve polisine kurşun olarak dönmektedir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianâmesinde yer alan bilgiler ve HDP yöneticilerine isnat edilen suçlara rağmen söz konusu partinin AYM tarafından kapatılmamasının ihmalle açıklanabilecek bir durum olmadığı ve bilinçli bir tercih olduğu anlaşılmaktadır. HDP’nin kapatılması dâvâsını iş yükü bahânesiyle ele almayarak sırtını terör örgütü PKK, PYD ve YPG’ye dayadığını alenen ifâde eden bir partiye hazineden para yardımı yapılmasına yol açan Anayasa Mahkemesinin eski ve yeni başkan ve üyelerinin yargılanmaları gerekir.

Sonuçta Türkiye’de hukuku koruması gereken en üst makamlardan biri olan AYM eliyle bölücü parti âdeta meşrulaştırılmış ve Türk seçimlerinde kilit parti hâline gelmiştir. Bölücü parti ile iş birliğini oy devşirme aracı olarak kullanma yolunu seçen büyük partiler ise seçimlerde bölücü partilerle ile iş birliği yapmıştır.

HDP ve DEM Partinin terör örgütüne destek faaliyetleri devam ederken MHP Genel Başkanı’nın “terörist başının TBMM’nde konuşmasını teklif eden” çıkışı milliyetçi camiayı ve Türk milletini derinden sarsmıştır. Sonradan yaptığı açıklamalarla ilk konuşmasını tevil etmeye çalışması durumu düzeltmeye yetmemektedir. Cumhurbaşkanının da MHP Genel Başkanının politikalarını öven konuşmaları MHP Genel Başkanının konuşmasının planlı bir biçimde yapıldığı izlenimi vermektedir ve bu durum Türk siyâsetinin geldiği noktayı göstermesi açısından üzücüdür.

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU. İKİNCİ VE SON BÖLÜM YARIN YAYINLANACAKTIR.)


[1] Mustafa Kemal Paşa’nın 25 Aralık 1922 tarihli Le Journal muhabiri Paul Ario’ya demeci.

[2] Yargıtay iddianamesi: HDP, PKK’nın partisidir, TRT Haber, 19 Mart 2021.

[3] Yargıtay İddianamesi, HDP, PKK’nın partisidir, TRT Haber, 19 Mart 2021.

[4] AYM HDP’yi sevindirdi, Aydınlık, 19 Haziran 2023.

Yıllar Geçse de Vazgeçmedik! “Bu Düzen Değişmelidir!”

Cumhuriyetin ilk döneminde; Atatürk ile birlikte yüzyıllardır süregelen sıkıntılı bir döneme son verilerek, Türk yurdunun yeniden ihyası ve insanının hak ettiği bir düzenin yaratılması için yoğun çabalar gösterildi.

Ancak Atatürk’ün zamansız ölümü ile sanki her şey adım adım geriye gitmeye başladı.

Bu gün Türkiye bozulmuş daha doğrusu birileri tarafından kasden bozdurulmuş bir düzen içinde yaşamaktadır. Onun için bu düzen bir an önce yine Türk Milletinin iradesi ile değiştirilmelidir.

Türk Milleti günümüzde, ya fakirlik ya da ağır bir borç yükü altında inim inim inlemektedir. (Buna üretimsizlik de eklenmiştir.) Hukuk çökmüş, adalet bulunamaz olmuştur. Çalışan hakları gerilemiş, emek güvencesiz kalmıştır. Eğitim sistemi bozuk düzenin en büyük tetikçisi konumundadır. Sosyal güvenlik sistemi halka yeterli hizmet sunamamaktadır. Terör halkın günlük yaşantısında sıradan bir olay haline gelmiştir. (Günümüzde bu olay sınır dışına evrilmiştir.) Ülkeye yabancılar tarafından yerli işbirlikçiler sureti ile el konulmak istenmektedir. Toplumun gelecek endişesi en üst seviyeye ulaşmıştır.

Ülke kaynakları yabancılara peşkeş çekilmiş, yabancı sermaye ülkenin zenginliklerini çoktan dışarıya taşımaya başlamıştır. İnsanlar boğaz tokluğuna çalışma zorunluluğuna itilmiştir. (12.500 TL emekli maaşı ve 17.000 TL asgari ücret başka ne ile izah edilebilir) Maden işletme imtiyazları çoktan küresel şirketlerin eline geçmiştir. Toplumun sosyolojik ve demografik yapısı ile oynanmıştır. (Sığınmacı sorunu can yakıcı bir şekilde önümüzde durmaktadır)

İnsanların huzur, mutluluk, refah, iş, aş beklentisi tükenmiştir… Ve bütün bunlar gizli ve açık ellerin marifeti ile halkın bilgisi dışında gerçekleştirilmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında, türlü yokluklar ve güçlükler içinde kanlarını dökerek, canlarını vererek Türkiye’yi kurtaran Türk Milleti, bugün ne yazık ki, bozuk düzen nedeni ile bütün kazanımlarını kaybetmek üzeredir. Yüzyıllardır topraklarımıza göz dikmiş olan bu “bozuk düzenin sahipleri” artık emellerine ulaşmak için bir engel kalmadığını düşünmektedir!

Bozuk düzeni düzeltmekle veya ıslah etmekle görevli olan devlet erki de zavallılaşan bürokrasi nedeni ile iyiden iyiye bir şey yapamaz haldedir. Demokrasinin olmazsa olmazı olan siyasi partilerin durumu da, bozuk düzenin elemanlarının sevinçle ellerini ovuşturmasına neden olmaktadır. Bu tablo ile halk üretilmiş çaresizliğe mahkum edilmek istenmektedir.

Biz bu düzen değişsin derken, bir rejim değişikliğini yada anayasanın kurucu ilkelerine ters düşen bir şey yapılsın demiyoruz. Aksine her şeyin, mevcut anayasal sistem ve demokratik kurallar çerçevesinde, Türk Milleti için yapılmasını istiyoruz. Böylece işbirlikçi küçük bir azınlığın menfaatlerine göre yürüyen “bozuk düzen” halkın çoğunluğunun lehine değiştirilmiş olacaktır.

Ancak şunu da iyi bilmeliyiz ki, bu bozuk düzen birdenbire değişmez. Bu düzenin yıkılıp yerine arzu ettiğimiz bir düzenin gelebilmesi için gerçek ve kalıcı tedbirler almak gerekir. Bu da uzun ve sancılı bir mücadeleyi gerektirir.

Toplumsal sözleşme hüviyetindeki anayasa da buna işaret etmektedir. Onun için bizde, insan olmanın bir gereği olarak ve dünyevi adaletin tesisi için bir düzen değişikliği istiyoruz.

Bu düzen değişikliği; anayasal rejimi yıkarak değil tam uygulayarak, demokratik yaşamdan vazgeçilerek değil aksine her yere yerleştirerek ve Türk Milletinin iradesine uygun olarak yapılacaktır. Onun için hiç bir kuvvet bu düzen değişikliği talebinin karşısında duramaz. Yeter ki, düzen değişikliğine dair bir irade oluşsun!

Türk Milleti bunu başarabilir mi?

Biz bugün kendileri için bir düzen kurmuş ve gelişmiş olarak gördüğümüz Avrupa ve Amerika kıtalarındaki tüm milletlerin hepsinden daha eski ve köklü bir milletiz. Devlet kurma alışkanlıklarımız ve devlet tarihimiz yine bunların tamamından çok daha eskilere gider. Bu nedenle de Türk Milletinin siyasal bilinci ve hadiseleri kavrama yeteneği bunlardan fersah fersah ileridedir. Yeter ki, düzen değişikliğine dair doğru reçeteyi Türk Milletinin önüne koymayı başarabilelim…

Türk Milleti; huzur, mutluluk ve güven içinde yaşamayı fazlası ile hak etmiştir. Buna mani olan “bozuk düzen” değişmelidir. Türkiye’de her şey; şahıslar, zümreler ve yabancılar için değil Türk Milleti için yapılacaktır.. Bunları başaracak gücümüz vardır ve bu bozuk düzen mutlaka değiştirilecektir. Çocuklarımıza ve torunlarımıza güzel günlerde özgürce yaşayacakları bir vatan ve kendi lehlerine tıkır tıkır işleyen bir düzen bırakacağız. Bu bir Türk evladının asla vazgeçemeyeceği bir ideal ve bir vatan borcudur…

Sınır Eğlenceleri”

Bu adamlar ülkelerin sınırlarını yeniden çizme, devletleri kendilerine göre “doğru boya” indirme, milletleri cezalandırma hakkını nereden buluyorlar diye sorabilirsiniz. Cevabı şu: Onlar, endüstri devriminden, hatta aydınlanmadan beri kendilerinde o hakkı görüyor. Rahmetli Alev Alatlı buna “aydınlanmanın kibri” derdi. Merhametsiz bir kibir. Onlar üstün ari ırktı. Onlar öldürmeseler Amerikan Yerlileri, Çinliler, Asyalılar ve Orta Doğulular zaten silinip gidecekti. Onun için onları öldürmeleri sadece tabii gidişi hızlandırmaktan ibaretti. Irkçılık ancak Hitler’in mağlubiyetinden sonra “tu kaka” oldu. Tekrarlayayım: Hitler Batı’nın ilk ırkçısı değil, son ırkçısıdır. 

Sınırların yeniden çizilmesi… Diyorlar ki bunları da zaten biz çizmiştik. Yanlış çizmişiz. Şimdi yeniden ve doğrusunu çizeceğiz. Ya ora halkı? Onlar ne o zaman ne de şimdi söz sahibidir. 

1922

Trevor Royle adlı yazarın, Sunday Herald gazetesinde, 23 Şubat 2003 tarihinde yayımlanan Sınır Eğlenceleri başlıklı yazısından daha önce kısaca bahsetmiştim. Bakınız Irak, Suriye, Katar, Kuveyt, Suudi Arabistan sınırlarını kim ve nasıl çizmiş… 

1922 Kasım’ının sonundayız. İç mekân: Basra Körfezi’nde, al-Hasa limanı yakınındaki Ukair’de çatılmış bir İngiliz ordu çadırı.

Oyuncular Trevor Royle’ın anlatımıyla şöyle: “Birinci Dünya Harbi’nde Türklere karşı İngiltere’ye büyük destek sağladığı için İngiltere’nin koruması altındaki İbn Suud, (yakında Suudî Arabistan olacak) Necd’in yöneticisiydi. Sabih Beg, daha önce Osmanlı Mezopotamya vilayeti olup şimdi İngiliz mandasındaki Irak’ın, Kralı Faysal’ın temsilcisiydi. İngiliz korumasındaki Kuveyt’in hükümdarı Şeyh Ahmed Al Sabah’ın bulunmasına izin verilmemişti; onu Binbaşı J. C. More temsil ediyor ve onun adına gereken bütün konuşmaları yapıyordu.”

“Beni sen yarattın”

Bu önemli heyeti, İngiltere’nin bu iş için görevlendirdiği Sir Percy Cox yönetiyordu ve Cox (Arap şivesiyle “Kokkus”) beş gündür çekişip bir sonuca varamayan Araplardan ve yapış yapış sıcaktan sıkılmıştı. Tercümanlığı Cox’un yaveri Binbaşı Harold Dickson yapıyordu. Dickson’un sonradan yayımlanan notlarına göre sahne şöyle ilerledi: 

“İki tarafın da taviz vermeyeceğinden endişelenen ve sabrı tükenen Cox, kırmızı bir kalem ve Arabistan diye bilinen yerin boş bir haritasını çıkardı. Delegelere, “Beyler, işte sınırlarınız” dedi ve bugün Irak, Kuveyt ve Suudî Arabistan’ın sınırlarını teşkil eden birbiriyle açı yapan düz çizgileri çizdi. Kimse aldığından mutlu değildi: İbn Suud çöl mirasına ihanet edildiğini hissediyordu; Irak geçeceği yer iki Kuveyt adası, Varba ve Bubiyan’ın neredeyse tıkadığı Körfez’e daha rahat bir çıkış arzu ediyordu; Kuveyt iki potansiyel düşmanın arasında sandviçlenmişti.

“Tercümanlığın hemen tamamını yürüten Dickson, ‘Necd Sultanı’nın yaramaz bir okul çocuğu gibi azarlanmasını, Sir Percy Cox’un, sınırların tipine ve genel çizgisine ben karar veririm diye ona çıkışmasını seyretmek şaşırtıcıydı.‘ diye yazıyordu. ‘İbn Suud neredeyse çözülüvermişti ve patolojik bir tavırla Sir Percy’e, ‘Sen benim babamsın, ağabeyimsin, beni sen yarattın, ben bir hiçken beni bu mevkie getirdin. Sir Percy emir verirse krallığımın yarısını; yok, yok tamamını teslim ederim.’ diye sayıp döküyordu.’”

Kuveyt sınırı

Haritada kıpırdamadan duran çizgileri karşısında üç tarafın da kadir-i mutlak Kokkus’un empoze ettiği hudutları kabul etmekten başka çareleri yoktu. İmzalar atılıp ve herkes kendi yerine döndüğünden Irak’la Kuveyt arasındaki sınırı işaretleme görevi de Binbaşı More’a kalmıştı. Öyle de yaptı. Safvan Vahası’ndan bilinmeyen sayıda adım atarak çöle ilerledi ve kumların ortasına bir tahtaya yazdığı notayı dikti. Bu gayretleri şayanı takdirdi ama boşunaydı: Gelip geçen Bedevi kervanları Irak veya Kuveyt’ten hangisini tutuyorlarsa notanın dikildiği kazığı güneye veya kuzeye taşıyıp tekrar diktiler. More’un nota tahtasını aslında tam nereye diktiği hâlâ tartışma konusudur.”

Ne dersiniz? Batılı ve doğulu dostlarımızın, deruni düşüncelerinde o günden bugüne temelde bir değişiklik var mıdır? Daha vahimi, Orta Doğu halkının ve liderlerinin kısmı azamının davranışlarında 1921’den bu yana büyük farklılıklar, değişiklikler var mıdır? Nereden bileceksiniz? “Sizin bilmedikleriniz var!..” 

Orta Doğu’da sınırlarını kendi mücadelesi ve kendi kanıyla çizen bir tek Türkiye var galiba. Bugün de bizim yerli bedevilerin “Kemalist, Kemalist” diye saldırmayı marifet saydıkları Türkiye Cumhuriyeti. 

Tercümenin tamamını şurada bulabilirsiniz: https://bit.ly/seglence  Aslını artık internette bulmak mümkün değil. Belki İngiltere’deki kütüphanelerde… Verdiğim bağlantıda çok ilgi çekici bir fotoğraf da var. Sınır eğlenceleri sırasında Kahire’de toplanan İngiliz kiram… Churchill, casus Lawrence, Cox’un çizgilerinin arkasındaki beyin Gertrude Bell ve diğerleri, hatta köpekleri. Gerçek köpekten bahsediyorum. 

Yazar

Biat Kültürü

Düşündürücü bir makalenin önemli gördüğüm bölümlerini özetlersek;

Arapça bir sözcük olan biat, yöneten ile yönetilenler arasında yazılı olmaksızın var olduğu kabul edilen itaat anlaşması anlamına geliyor.

Aşiret veya kabile şeklindeki örgütlenmelerde yaygın olan biat, çoğu kez rızaya dayansa da bazen zorla da söz konusu olabiliyor. Teba, tabiyet, tabi gibi sözcükler de aynı kökten gelir. Birisine biat eden ona tabi hale gelir ve onun tebası (biat edenleri) arasına girer. Günümüzde aşiret veya kabile örgütlenmesinin yerini devlet örgütlenmesi aldığı için tabiyet, kişinin, hangi devletin uyruğu olduğunu göstermekte kullanılan bir ifade haline dönüşmüş bulunuyor.

*

İslam, birçok başka ilkenin yanı sıra biat ilkesine dayalıdır. Başlangıçta daha çok dinsel bir tema taşıyan biat, sonraları siyasal bir nitelik de kazandı ve İslam devletinde yönetenle yönetilen arasında, yazılı olmayan ama zımnen (üstü kapalı) yapıldığı kabul edilen, bir bağlılık sözleşmesi anlamı taşımaya başladı.

Günümüze kadar uzanan biat kültürü önce Orta Çağ bitinceye kadar Hıristiyanlığın, sonra ve hatta şimdi Siyasi İslam’ın yarattığı ve empoze ettiği, insanın insanı sömürmesi için bir düzenek, bir tuzaktır.

*

Tarihte ve bugün; dini, siyasi bir tuzak olarak kullananlar, insanların manevi duygularını istismar ederek siyasette halk yardakçılığı yaparak sonuca gidiyorlar. Diktatörler otokrasiyi sürdürmek zorundadır, çünkü bunlar, krallar ve emirler ve diktatörler siyasi ve maddi birikimlerini ancak bu yolla koruyabiliyorlar.

*

Dini inanç şu veya bu şekilde insanlığın var oluşundan beri vardır. Tek tanrılı dinlerden önce de insanlar her zaman bir inanca, bir simgeye bağlı olmak ihtiyacını duymuştur.

Elbette yalnızca inanç değil, insanlık tarihi yakın geçmişte, toplumda insani değerleri ve eşitlik duygularını, millî değerleri istismar ederek de demokrasiyi ortadan kaldıran ve biat kültürü yaratan, Komünizm ve Nazizm gibi sosyo-ekonomik sistemleri yaşamıştır.

*

Güce tapma veya aldanma suretiyle diktatörleri genellikle halk yaratmıştır. Söz gelimi Türkiye’de, tarikat şeyhleri için söylenen bir deyim vardır: “Şeyh uçmaz, onu müritleri uçurur.”

İnsanlık tarihinin en zalim diktatörlerinden biri olan Hitler de, millî değerleri olduğundan fazla öne çıkararak, halk yardakçılığı yapmış ve Alman halkının idrakini kilitlemiştir.

Hitler’i oy vererek Alman halkı yarattı. Demek ki diktatörler seçimle de gelebiliyor. Hitler’in İtalya’da en büyük ortağı ve destekçisi, Ulusal Faşist Parti’yi kuran, Benito Amilcare Andrea Mussolini de seçimle gelmiştir.

Sosyalist rejimler de insanlığın bedel ödediği ve fakat kaybettiği rejimlerdir. Sovyetler birliği, insanlığın 70 yılını götürmüştür.

*

Demokrasi talebi halktan gelmelidir. Bunun için de önce halkın demokrasi kültürü olmalı ve sonra demokrasi talebi olmalıdır. İngiltere, Almanya, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde ve ABD’ de demokrasi için halk geçmişte bedel ödemiştir. Bunun için de aynı halk demokrasiye sahip çıkmak için tüm kanalları açık tutmaktadır.

Türkiye de İstiklal Savaşı ile monarşi düzenini sonlandırma faaliyetlerini paralel yürümüştür. TBMM ve Atatürk döneminde demokrasi sınırlı idi. Ancak bu dönem geri dönüşü engellemek ve aynı zamanda demokrasinin altyapısını hazırlamak için bir başlangıç dönemi olmuştur.

Türk toplumu, İstiklal Savaşı nedeniyle katlandığı maliyetleri yalnızca savaş maliyeti olarak görüyor.

Atatürk devrimlerini kucağında bulduğu için bugün demokrasi talebi yetersiz kalıyor.

Bir toplum biat kültürüne başkaldıramadığı sürece ya da uyum sağladığı sürece ara sıra geçici refah artışları yaşayabilir ama gelişmiş bir toplum konumuna gelemez.

.

Yıllardır bağımsız cumhuriyetimize yapılan ihanetleri, dökülen kanları, verilen şehitleri milletçe yaşıyoruz. Emperyal güçlerin desteğiyle anarşist odakların silahlı saldırılarıyla maddi olarak ülkeyi zaafa uğratmalarıdır, akabinde üniter yapıyı federasyona dönüştürme çabalarıdır.

*

Güçlü bir devlet olarak ihtiyaç duyduğumuz ülkenin kuruluş felsefesini esas alan bağımsız ve güçlü hukuk sisteminin öncülüğünde güçlü demokratik parlamenter sistemi oluşturarak ülkenin yönetilmesini sağlamaktır.

Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.

Bu reçete, ’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nin Eserleri

 (Üçüncü Bölüm)

16-İdamla Yargılanan Bakan; Tevfik Abi isimli çalışması 2024 yılında yayınlandı.  Millî Eğitim Bakanı Ahmet Tevfik İleri’nin romanıdır. Edebiyat Fakültesi öğrencisi Can, mezuniyet tezi olarak idamla yargılanan, sonra müebbet hapse mahkûm olan 17 yaşında Teknik Üniversiteyi bitiren, öğrenci lideri, örnek üst bürokrat, devlet adamı Tevfik İleri’yi araştırır. Devletin makam aracında bir dakika bile ailesini oturtmayan ve Yassıada’da Duruşmalarında idamı talep edilen Tevfik İleri’nin mahkemeye ‘İftira atarak şerefimizle oynamayın, size başımı uzatıyorum, kararınızı verin’ demesi Can’ı etkilemiştir. Roman bu minval üzerine gelişir.

17-Mehmet Akif Ersoy İle Seyahat (Mehmet Âkif Ersoy’un anlatmak, tanıtmak, eserlerini tercüme ettirmek için gittiği yurtdışı başşehirlerindeki gezi notları; Bunlar arasında önce Asya Türk Cumhuriyetleri Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve devamında; Kırım, Tataristan, batı Avrupa’da Balkanlar, Almanya, Hollanda, Ortadoğu’da Mısır, Libya, Tunus, Uzakdoğu’da Endonezya ve Singapur.

18-Gezmek de Ne Oluyor? (Seyahat Notları);

Ankara, Antalya, Bodrum, Burdur, Elazığ, Gaziantep, Kilis, Kuzey Kıbrıs, Şanlıurfa, Trabzon seyahatinde kentin ve halkın sosyal hayatı, kültürü, yaşantısı, sorunları, bağı-bahçesi, mutfağı, insanî ve medenî ilişkileri, kültürü, sanat hayatı, eğitimi, geçimi, dinçliği veya yorgunluğu konu ediliyor.

19- Benim Evlerim Benim Şehirlerim

Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli sâhibi, veya kiracı yahut misâfir olduğu, dâvet edilerek gidip kaldığı sırada etkilendiği evleri ve şehirlerini anlatıyor. Yaşadıklarını mâzide kalmış ev ve şehirlerle mukayese ediyor, geleceğe ait ipuçları, kültür ögeleri, yenilik, ortak hayat alanı bulmaya çalışıyor. Eski mi, yeni mi, modern mi, teknolojik üstünlük mü, nostalji mi, yoksa ufuk sâhibi insanlar ve akıllı şehirler mi artık yaşadıklarımız? Bir sonraki nesil ve şehirlerler nasıl olacak, nasıl yönetilecek ve niçin yaşanacak? Bu sorulara cevap arıyor.

20-Mehmet Akif Ersoy Ve TBMM

 Başkan Köksal Toptan döneminde TBMM’nde özel izin alınarak arşivlerin taranması ile ortaya çıkarılan hacimli bir eser. Bu çalışmada çok az sayıda parlamento kürsüsünde konuşan ve tartışan Mehmet Âkif Ersoy’un TBMM’nde yaptığı konuşmalar, parlamento çatısı altında hakkında yapılan milletvekillerinin bütün değerlendirmeleri fotoğraflarıyla yer alıyor. Ayrıca Mehmet Âkif Ersoy ile alakalı parlamento arşivindeki bütün resimleri, maaş bordosu dâhil, yazılı beyanlarına yer veriliyor. Eserin sonunda ise Mehmet Âkif Ersoy hakkında yapılan bütün kitap çalışmaları tek tek sıralanıyor.

21-Röportajlar Kitabı

Coğrafyamızda etkili olmuş, yazar, akademisyen, sanatçı, maruf insanlarla yapılmış sohbetleri muhtevi bir çalışma. Birkaç örnek vermek gerekirse Şeyh Şamil’in Torunu Sait Şamil, Son Halife Abdülmecit’in Özel Kalem Müdürü Şâir Nigâr Hanımefendinin oğlu Keramet Nigâr, önemli bir hat ustası, hocaların hocası Hattat Hâmit Aytaç ve dünya çapında bir yazar Cengiz Aytmatof Formu  bu çalışmada önde olan isimler.

22-Dünyamız İçin Tebliğler Kitabı

Bu çalışma; yazar, sivil toplum öncüsü Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nin gerek Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nın organize ettiği ve gerekse misâfir olduğu milletlerarası toplantılarda sunduğu tebliğlerden oluşuyor. Bu etkinlikler Ankara, İstanbul, Balıkesir, Elazığ, Trabzon ve Burdur ile birlikte değişik zamanlarda gerçekleştirilen yurtdışında Kahire, Üsküp, Prizren, gibi şehirlerde tanıtmaya çalışılan Mehmet Âkif Ersoy (Türkiye), Ahmet Baytursınulı, Mustafa Çokay (Kazakistan), Aliya İzzet Begoviç, Gazi Hüsrev Bey (Bosnahersek-Novipazar), Bekir Çobanzade, Yusuf Akçura (Kırım), Abdullah Tukay, Abdürreşit İbrahim, Zeki Velidi Toğan, Ataullah Beyazıdof, Halim Sâbit Şibay, Rızaeddin B. Fahrettin, Musa Carullah Bigiyef, Sadri Maksudi Arsal Rusya,Tataristan).

23-Türk Dünyasını Aydınlatanlar;

Neden ortak dil Türkçe, neden Türk Dünyasını aydınlatanlar, cihanşümul kuşatmanın eskimez ve yeni âkil adamları kapsamı, neden birlik, dünyada en fazla konuşulan altıncı dil Türkçe, Medeniyetler buluşması mı, çatışması mı? Avrasya bölgesindeki zenginlik, din, dil ve kültürlerin güvence altında olması, ‘vatan neden büyük ve müebbet bir ülkedir?’, bilginin toplanmasını, işlenmesini, depolanmasını, ağlar aracılığı ile bir yerden bir yere iletilmesini sağlayan iletişim ve bilgisayar teknolojilerini, internet nasıl bir gelecek hazırlıyor? Asımın, Dirilişin, Büyük Doğunun nesilleri, 2050 yılına randevu nasıl alınacak?, gelişmelerde Türk Dünyası aydınlarının rolü, gibi sorular üzerinde çalışılmış ve sorulara cevap aranmış bir çalışma!

24-İslam Coğrafyasını Aydınlatanlar:

En genç yaş grubu Müslümanlar, Asrımızda savaşlar neden hep İslam coğrafyasında oluyor? Batı ülkelerinde inanç çözülmesi, hangi dinler, hangi ülkekerde? Avrupa Birliğinde Müslüman nüfus hiç bir medeniyet, topluluk ve ülke yoktur ki, satıcıları ve alıcıları, iyi okunması gereken resimler, İslam Coğrafyasını Aydınlatanlar; Mehmet Âkif Ersoy, Muhammet İkbal, Abdurrahman El Kevakibi, Hasan El Benna, Seyit Kutup, Ebul-A’la El Mevdudi, Ebu’l Hasen Ali En Nedvi, Ali Şeriati, Osman Dan Fuduyi, Muhammet Bin Ali Es Sunusi, Şeyh Şâmil, Şehabettin El Mercani, Musa Carullah Bigiyev, Halim Sâbit Şibay, Ali Suavi, Hayrettin Karaman, Ali Özek, Nevzat Yalaçıntaş, Mehmet Görmez anlatılıyor, tecdit ve ıslah hareketleri hatırlatılıyor. İslam coğrafyasında AB, AGİT, NATO gibi barış güvenlik ve dayanışma teşiklatını oluşturulmasının gerekliliği, ortak aklın gerekliliği, kültürel mirasın yenilenmesi ve yeniden üretilmesi, temel değerlerden vazgeçilmeden çağdaşlaşma, modernleşme ve sosyalleşmenin zarureti, sivil dayanışmayı güçlendirecek ortak ağlar ve bilgi kanallarının kurulması irâdesinin ortaya konulması sinema, tiyatro, müzik, görüntülü ve plastik sanatların geliştirilmesi, teşvik edilmesi, âlimden aydına geçiş sürecinin yönetilmesi, yönetimlerde, ekonomide ve sanatta insanı merkeze alan bir anlayışın geliştirilmesi, cihanşümul bir donanıma sâhip olunması konusu işleniyor.

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli Dergâh Yayınları’nın hazırladığı Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’ne de maddeler, Türkiye Yazarlar Birliği’nin her yıl neşrettiği Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı ile her ay yayınladığı Türkiye Kültür ve Sanat Bülteni’ne ise 10 yıl (1984-1994) Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Mehmet Cemal, Serhan Karagil, İsmet Gökçe imzalarıyla başta; basın-yayın-medya, aktüalite, dünyâ ve kültür hayatımız başta olmak üzere bölümler kaleme aldı. Haftalık Yörünge Dergisine ise yayına başladığından itibaren 10 yıl yine İsmet Gökçe adıyla Ankara Kulislerini değerlendirdi. Türkiye Gazetesinde ise Ayhan Katırcıkara imzasıyla 12 yıl Fantazi ve Kulis Köşesini yazdı.

Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli 15’ten fazla milletlerarası sempozyumda Mehmet Âkif, Necip Fâzıl, Cengiz Aytmatov, Batı Trakya Türklüğü ve problemleri konularında tebliğ sunmuş, Türkiye ve yurtdışında gençlerle yaptığı sohbetlerindeki anlatımlarıyla da tanınmaktadır.

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nin yayına hazır 3 eseri bulunmaktadır. Yayınlanmış 3 eserine de ulaşmak mümkün olmamıştır. Toplam olarak 30 eser telif etmiştir.

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ 1945 yılında Kilis’te dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Kilis’te okudu. İstanbul Vefa Lisesi’ni bitirdi. İstanbul İktisâdi ve Ticârî İlimler Akademisi Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Radyo-Televizyonculuk bölümünden mezun oldu. TC Devlet Lisan Okulu ve Tunus Habip Burgiba Yabancı Diller Enstitüsünden sertifika aldı. Yazarlığa ortaokul talebesi iken Kilis Huduteli Gazetesi’nde başladı, Pırıltı sâhifesini yönetti. İstanbul Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteci olarak Cağaloğlu’na adım attı. Tercüman, Türkiye, Millî Gazete, Bugün, Özgür, Sebil, Millî Gençlik ve İttihad gazete ve dergilerinde çalıştı; muhabir, musahhih, sâhife sekreteri, yazı işleri müdürü, köşe ve röportaj yazarı olarak görev yaptı. 32 yıl TRT Ankara Haber Merkezinin değişik birimlerinde ve Kahire temsilciliğinde hizmet verdi. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda haber müdürü oldu, ülkemizde ilk defa TRT Telegün Teleteks haberciliğini başlattı. Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliğini 14 arkadaşı ile birlikte kurdu, yıllarca yönetiminde görev aldı. Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı yayın heyetinde bulundu. Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı kurucusu ve mütevelli heyeti başkanı oldu. Yurt içinde ve dışında çok sayıda millî ve milletlerarası program gerçekleştirdi. Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki altmışı aşkın ülkede konferanslar verdi, milletlerarası kongrelerde Türkiye’yi temsil etti, sempozyumlara katılarak tebliğler sundu. İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesinde ‘metin çözümlemeleri’ dersi verdi. Yazıları İngilizce, Rusça, Arapça, Urduca ile Kırım, Kazan, Kazak, Özbek ve Kırgız Türkçelerine tercüme edildi. Yayınlanmış 23 eseri bulunuyor.  MTTB Târihi ile TBMM’nde Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklal Marşı adlı çalışmaları yayınlanıyor. İstanbul Şerifali’de oturan Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Süleyman Demirel Üniversitesi Türk Süsleme Sanatları hocası ressam, minyatür ustası müzehhibe Serhan Çiftçigüzeli ile evli, Furkan ve Burkan’ın babası, Can ve Nil’in de dedesidir.

(BİTTİ)