4.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 114

Türkçü Siyasetçilerin Bilgisine

Emevi döneminde başlayan, İslam’daki ayrıcalığa ilk karşı çıkan Hanefi Mezhebinin kurucusu Ebu Hanife (699-767) olmuştur. Büyük İmam diye tanımlanan Ebu Hanife, mevali geleneğine karşı çıkması yüzünden, Arapların hışmına uğramıştır. Sonradan Müslüman olan Türklerin Hanefi Mezhebini seçmeleri tesadüf değildir.

Emevi döneminde yaşanan Kerbela Savaşı ile Asrı Saadet dönemi sonlandı; doğrudan sömürü ve asimilasyona dayanan ve İslam Dinini yayma adıyla Emevi yayılmacılığı başlamıştır. Haraca bağlama ve Asimile etme durumu olabildiğince öncelikli olmuştur.

Gök Tanrı diye adlandırdıkları Şaman Dinine mensup Türk beldeleri de ( Gök Türkler) bu savaşlara maruz kalmıştır.

Emevi döneminde başlayan Abbasi döneminde devam eden ve70 yıl süren Türk-Arap savaşlarının en önemli noktaları ve sonuçlar
1- 100.000’in üstünde Türk katledilmiştir.
2- 50.000’in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır.
3- Şehirler yağmalanmış, ganimet diye halkın herşeyi talan edilmiştir.
4- Tüm zenginlikler, tarihi eserler yok edilmiş, yakılmış, yıkılmıştır.
5- Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan “Talkan Katliamında” 40.000 Türkün kesilerek
24 km yol boyunca ağaçlarda sallandırılmıştır.( Tarihte örneği çok azdır.)
6- Aynı şekilde “Curcan Katliamında da esir alınan 40.000 Türk’ün nehir kenarında kafaları
kesilmiş , nehrin suyu kıpkızıl olmuş , cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır.
7- “Teslim olursanız canınız bağışlanacak” sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş,
“Şeriat söz tanımaz” denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir.
8- Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet elde etmişlerdir.
9- Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi Çinlilerden dahi görmemişlerdir.
10-Bu tarihi gerçekler “İslam etkilenmesin” düşüncesiyle gizlenmekte, bahsedilmemektedir.
Türkçü siyasetçiler dahi konuyu geçiştirmektedir. Bundan da Araplar nasiplenmektedir…
İslam Dininin Tebliğcisi Hz Muhammt’in doğduğu toplumun sosyolojik yapısını kavramadan; Hz Muhammet’in Peygamberliğiyle birlikte toplumunda verdiği nitelikli kavganın özünü kavrayamadan, nitelik olarak İslam Dinini kavrayamayız. Bugün Emevi Din anlayışı inanç sisteminin ağır bastığını görmeliyiz.
Türk Milleti düşmanlığı ile beyinleri iğdiş edilmiş, örümcek kafalı, bilgisiz, kültürsüz, ucubeleri Müslüman diye seçen halk bilinçlendirilebilsin.
Bunun için olmazsa olmazımız: Türk Genci şu ya da bu cemaatlerin, tarikatların ibadet adı altında uyuşturucu tuzağına düşerek kendini kullandırmadan, çağımızın artık özgürlük, çeşitlilik, liberal demokrasi, hukuk güvenliği gibi değerler olmadan ‘’orta gelir tuzağını’’ aşamayacağı noktasında bilinçlenmelidir.
Böyle bir çağda insanlarımıza, özellikle yeni nesillere ‘’falancaya’’ değil, ‘’filancaya’’ bağlanmalarını değil, bağımsız kişilik sahibi olmalarını, vicdanlarını geliştirerek hayatını kendilerinin tanzim etmelerini öğretmek zorundayız

Girit Elden Giderken…

‘’Ah Vatan, ah vatan…’’

…İkinci Bölüm…

      İnsanlar ki aynı Tanrının yarattığı, aynı atanın ürettiği kardeşlerdir. Akıllarını, güçlerini ve değerlerini, topluluklarının daha rahat, daha güzel yaşaması için yeni çareler bulmaya harcayacakları yerde, böyle kötülüklere, hainliklere, alçaklıklara sapmaları, ne hazin ne akıl almaz şeydir.

     İnsanlar arasındaki bu çekişme, bu boğuşma din ve mezhep ayrılığından mı?

     İnsanları doğruya çağıran hak dinler hiç böyle hayvanca şeyler ister mi?

    Gece yarısı gelmiş, haydut takımı köye yaklaşmıştı. İlk işleri köydeki samanlıkları ve ahşap kulübeleri tutuşturmak olmuştu. Köy bir anda bir yangın yerine, bir savaş meydanına dönmüştü…

  Kapısını açıp dışarı fırlamak, penceresini açıp bakmak isteyen her köylü bir kurşunla yere seriliyordu.   Şurada bir kadın saçlarından çekilerek sürükleniyor, eziliyor, öteden beriden:

      ‘’ vay anam ‘’, ‘’ aman çocuğum ‘’, ‘’ kıymayın alçaklar ‘’ gibi sesler yükseliyordu…

     Haydutlar bir, bir evlere giriyorlardı. Can çekişen vücutların üstüne basarak dolapları kırıp eşyaları ortaya yığarak buldukları paralarla yükte hafif, pahada ağır şeyleri bölüşüyorlardı. Barut ve yanık kokusu genizleri tıkıyor, ötede beride alçakça tecavüze uğramış kadınların çığlıkları duyuluyordu. Köyün minaresi, sabahleyin çalışkan, masum ve asil halkına mezar olmuş, köyün başında bir mezar taşı gibi sessiz duruyordu..!

    Bir gece sonra idi; Defne Köyünün birkaç saat uzağında, adanın güneyine doğru, iki adam, biri ötekinden daha telaşlı, seyirtip gidiyorlardı…

   Yarı çıplak, pes perişan hallerinden belliydi ki bunlar, köy halkından olup her nasılsa kılıçtan geçmekten, balta altında can vermekten kurtulan kimselerdi.

   Gerideki gittikçe ona yaklaşıyordu; nihayet kim olduğunu seçebilecek kadar yanına gelince birden haykırdı:

  ‘’ Vay Mehmet Ağaki! ‘’ Öteki, ‘’ Sen misin Mahmut Boğçalaki? ‘’ diye seslendi…

    El sıkıştılar birbirlerine dert yanmaya başladılar. Mahmut oğlunun nasıl öldüğünü anlatmaya koyuldu. Eşkıya köyü bastığı anda yiğit çocuk silaha sarıldığı gibi pencereye koşmuş, kepengi açması ile birkaç kurşunun birden göğsüne girmesi ve ‘’ Ah babacığım ‘’ diye yere yuvarlanması bir olmuştu. Zavallı baba gözyaşları içinde korkunç hikâyesine devam ediyordu:

   ‘’Oğlumun kanlı göğsüne sarıldım, hıçkırmaktan kendimi alamıyordum. O sırada kapının vurulduğunu, vurulma değil yumruklandığını duyunca birden doğruldum, tüylerim ürperdi, martini aldım kapı tarafına çevirdim, birkaç el attım…

     Zorlanan kapının çatırdayarak kırıldığını duyunca, evin arka odasına geçtim, kapıyı kilitledim. Sapa sokağa bakan pencereyi açarak kendimi aşağıya salıverdim. Dünyada varım yoğum bir tek oğlumdu…

      Serif Alaki’nin kızı ile evlenmeleri yakındı. Muradını kursağına kodular kahrolasıcalar.’’ Mahmut hıçkıra, hıçkıra ağlarken…

    Mehmet söze başladı:

     Biliyorsun karım bugünleri görmeden ölmüştü. Çoluğum çocuğum yoktu. Ama yakınlarım vardı. Bana evlattan yakındılar. Onlarla avunup gidiyordum.

     Zavallıların hepsini ayrı, ayrı işkence yaparak gözlerimin önünde öldürdüler. Nasıl can çekiştiklerini gördüm. Dayanamadım silahımı çektim, beş on haydudu yere serdim. Sonra intikamımızı almaya daha elverişli zaman olur ümidi ile kendimi karanlığa attım..!

   Acı çekmiş zulüm görmüş bu iki bahtsız böyle dertleşerek çekingen ve ürkek ilerledikleri sırada ortalık ağarmaya başlamıştı. Beş altı saatlik daha gidecek yolları vardı. Ancak iyice yorulmuşlar adım atacak halleri kalmamıştı. Açlıktan ve yorgunluktan bitkin düşmüş vücutları ne olursa olsun uzanıp uyumak için çırpınıyor gibiydi. Bir ağaç parçasını yastık yaptılar. Mahmut’un sırtındaki kilim ikisine birden yorgan oldu; kıvrılıp yattılar…

    Biz gelelim Defne Köyüne, daha doğrusu Defne yıkıntısına! Köy evlerinin hepsi yanmış, damlar çökmüş yarı yıkılmış isli duvarlar iskeletler gibi sırıtıyordu!

    Ötede beride kana bulanmış insan cesetleriyle hayvan leşleri koyun koyuna yatıyorlardı. Köyde ses seda yok, mezarlık gibi bir sessizlik her tarafı sarmıştı!..

    Ne o? Yanıp yıkılmış bir evin devrilmiş kapısı içinde bir gölge kıpırdanıyor. Bir kaputa sarılmış, başı örtülü ilk bakışta erkeğe benziyor ama biraz dikkat edince kadın olduğu fark ediliyor!

 Yürümeye çabalıyor ama zayıf bacakları bitkin vücudunu taşıyamıyor. Etrafı gözden geçiriyor. Birden gözleri parlıyor yıkıntılar arasında yanmış kurumuş bir ekmek parçası bulmuştur, onu kapıyor; karnı doymasa da oyalanarak aklı başına gelir gibi oluyor. Söylenmeye başlıyor:

  ‘’Yarabbi! Allah’ım! Merhameti sonsuz Allah’ım nedir bu başımıza gelenler? Nedir bu başıma gelecekler? İşte koca köyden ayakta kalan tek insan benim. Babam, anam, kardeşlerim toprak altında kaldılar! Ben olduğum yerden kendilerini duyuyordum da kendimi öldüm sanıyordum!

     Eyvah! Nişanlım da ilk kurşunlardan birinin kurbanı oldu. Bir tek ümidim var:

    Ağabeyim yakındaki şehirde; bari onu bulmak kısmet olsa… Orası da kim bilir ne haldedir? İşte güneş yakında batacak; baştanbaşa yanmış yakılmış köyde ne bir ışık, ne bir ses, ne bir lokma yiyecek…’’

  Kızcağız bir köşede donup kalmasa, başını yıkık duvar yığınlarına çarparak delirmese keşke!

    ‘’Şerif Aleki ‘’ diye adını, haydutlardan kaçıp kurtulan Mahmut ve Mehmet’ten duyduğumuz zengin adamın kızı bu…

     Babası Şerif Efendi, Defne köyünün en zengini ve en iyi kalpli adamı idi. Defne köyünün yıkıntıları arasında bir başına kalan kızı Mazlume ise köy kızları arasında güzelliği ile nam salmıştı. Az çok okuması ve yazması da vardı. Daha okul sıralarında iken Mahmut’un oğlu Behçet ile birbirlerine yakınlaşmışlardı. Büyümüşlerdi artık; görüşemiyorlardı. Mazlume çarşafa girmişti. Behçet’in de bıyıkları terlemişti. Artık evlenmelerinin sırasıydı. Babaları anlaşmışlar bir iki ay sonra düğün hazırlığına başlanacaktı…

    Mazlume o korkunç gecede bile çeyizlerini hazırlamak için epeyi zaman uyanık kalmıştı. Nihayet yorgun, bitkin ama memnun uyuyakalmıştı…

    Rüyasında Behçet’ine kavuştuğunu görüyordu. Kollarını onun boynuna dolamak için uzatır gibi olmuştu. Büyük bir gürültü ile uyandı. Evi alevler sarmış ön odalardan iniltiler geliyordu!

   Babası Şerif Efendi hemen duvarda asılı martinine sarıldı. Pencereden dışarıya ateş etmeye başladı. Karısı ve çocuklar evi saran alevleri söndürmek için çırpınarak, haykırarak odada dönüp duruyorlardı. Bu sırada dolabın birinde saklı barut dolu bir kap birden ateş aldı. Dehşetli bir gürültü ile patladı.

 Yarı yanmış evin bir yanını birden çökertti.   Mazlume’yi bu basınç ileri fırlattı; ötekilerini yıkılan duvar, altına alıvermişti!

    Ya Behçet ne halde idi? Babası Mahmut’un anlattığı gibi köyü basan alçakların attığı kurşunlardan biri ile göğsünden fışkıran kan ile yere serilivermişti. Evde tek sağ kalan babası ciğeri yana, yana pencereden atlamış yollara düşmüş, ormanlarda gecelemiş, rastladığı köylüsü Mehmet ile yoluna devam etmişti. Behçet’ini gömmeye bile vakit yoktu…

   Hâlbuki Behçet yaşıyordu, göğsünden giren kurşun kalbin biraz ötesinden sıyırarak çıktığı için, kan içinde yere yığılmış ama ölmemişti.

   Yani Mazlume’de nişanlısı Behçet’te yaşıyordu. Birbirlerinin yaşadığından habersiz olan bu iki gence kavuşmak nasip olacak mıydı?

    Mazlume, yarı ölü-diri bir gece daha geçirdiği köyünde, daha sonra yakılıp yıkılan köye gelerek eski dostlarını arayan 60 yaşlarında bir ihtiyar tarafından bulunarak Yenişehir’e götürüldü.

   Oradaki komitecilerden bir tanıdığına durumu anlattı. Kızı onlara kılına dokunulmamak kaydı ile teslim etti.

İkinci Bölümün Sonu…(Devam Edecek)

Ahlak Tepesini Kaybetmek

Türkiye’deki siyaset hakkında tartışmaya, araştırmaya gerek var mı? Tartışma, araştırma üzerinde şüphe bulunan olaylar için yapılır. Olan biten o kadar açık ki. Neyini tartışacaksınız?

Adalet Bakanı sorumluluğun Turizm Bakanlığı’nda mı yoksa Bolu Belediyesinde mi olduğunun araştırılacağını ve on gün içinde sonuca ulaşılacağını söylemiş. On gün mevzuat araştırılacak! Öyle ya. Kolay mı o kadar kanun, o kadar yönetmelik, sonra dindar bir iktidar var belki kitap ve sünnet de araştırılır. Raşit Halifeler devrinde yangın çıkmış mı, çıktıysa ne yapılmış? Kolay mı girişindeki koskoca levhada, “Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Denetimindedir” yazan oteli kimin denetlediğini bulmak.

DEM’in İmralı’ya gitmek için baş vurusunda da bize bekleme tavsiye etmiş sonra da vade vermişti. Bu düşünüp taşınma, hani eski dille “ihtiyat ve teenni” takdir edilmeli. Belki de Sayın Adalet Bakanı, birilerine danışıyor, istişare ediyor. Eh danışmak fazilettir. İstişare emrolunmuştur.

En çok kime hakaret edildi?

Zafer Partisi Genel Başkanı Sayın Ümit Özdağ, lokantada bir çalışma yemeğindeyken bulunduğu sokağı trafiğe kapatan bir polis ekibince göz altına alınıyor. Gerekçe: Cumhurbaşkanı’na hakaret!

Sahi merak ediyorum bizim bugüne kadar 12 cumhurbaşkanımız olmuş. Acaba açılan hakaret davalarının sayısına bakarak en çok hakaret edilen cumhurbaşkanımız hangisi? Belki birisi şampiyondur. Hatta kim bilir, diğer 11 cumhurbaşkanının toplamından daha çok hakarete uğramıştır. Mevyeli ağacı taşlarlar.

Özdağ cumhurbaşkanına hakaretten göz altına alındı. Galiba içtihada göre Cumhurbaşkanına hakaret davalarına İstanbul’da bakılıyor ki 190 kilometre saat hızla gece İstanbul’a götürüldü. Derken İstanbul’a varıldı ve 300 bin kilometre saniye hızla suçun değiştirildiği anlaşıldı. Halkın Bir Kısmını Diğer Bir Kısmına Karşı Tahrik’ten göz altına alındığı bildirildi– mi yoksa malum mu oldu… (Not: Verdiğim bu son hız ışık hızıdır ve Ankara’dan İstanbul’a açılan bir telefon veya gönderilen bir mesaj bu hızla gider.) Tarafsız ve bağımsız bir mahkeme Özdağ’ı yargıladı ve “kaçacağına yönelik somut olgunun varlığı” gerekçesiyle tutuklanmasına karar verdi. Kaçacağına yönelik somut olgunun ne olduğu biz eziklere açıklanmadı. Zaten bağımsız ve tarafsız hâkim böyle bir açıklama yapmaya mecbur değil.

Aman Konya’da yanlış yapmayın

Bir şey merak ediyorum. Tarafsız ve bağımsız mahkeme ve hâkim Özdağ’ın kaçağına dair- fakat bizim aklımızın ermediği- somut olgu muvacehesinde “Halkın Bir Kısmını…” diye tutuklama yaparken Ankara’da sokaklar kapatılarak, sekiz polisle tutuklanarak, 190 km/saat hızla İstanbul’a nakline sebep olan “Cumhurbaşkanına Hakaret” ne oldu?

Hikmeti hükumettir, bilinmez. Belki bir üst mahkeme “kaçacağına yönelik somut olgu” ve “Halkın bir kısmını…” için, “Daha neler.” derse çıkışta tekrar tutuklamak için hakaret yedekte mi bekletiliyor.

Ben bu satırları yazarken Konya’da dört katlı bir apartmanın çöktüğü ve bir cesedin çıkarıldığı, bir kişinin hâlâ kayıp olduğu haberi geldi. İlgililere bildireyim de bir yanlışlık olmasın: Konya belediye sınırları içinde çöken bu binadan ve ölümden asla ve kat’a Konya Belediyesi sorumlu değildir. Çünkü Konya Belediyesi Ak Partili’dir.

Ahlakın yüksek arazisi

Biraz ciddî biraz hafif yazdım. Kahredici olaylar. Düştüğümüz hâl olaylardan da kahredici. Devletin çatırdadığını hukukun guguk olduğunu hissediyorsunuz. Bir şey sormak istiyorum. Acaba bir anket yapılsa ve halktan şu iki ifadeyi değerlendirmesi istense:

Türkiye’de hukuk tarafsız ve bağımsızdır.

Hukuk sistemimizde yargı yargılananın kimliğine değil, olayın tarafsız değerlendirilmesine göre verilmiştir.

Sonra seçin dense: Tamamen katılıyorum/ Kısmen katılıyorum/ Ne katılıyor ne katılmıyorum/ Pek katılmıyorum/ Hiç katılmıyorum.

Sonuç ne çıkar dersiniz? Bu halkın devletine güvenini ölçen ve şüphesiz çok önemli bir anket olurdu. Halkın devletine güvenini kaybetmesi çözülme demektir. Çözülme sürecindeyiz demektir. Cuma günkü Devlet Ulur başlıklı yazıma bir göz atın.

Sun Tzu gibi klasik askerlik kitapları, yüksek arazinin stratejik avantaj sağlayacağını yazar. Harp meydanında yüksek araziye, tepeye konumlanın derler. Ufka kadar çevreyi görürsünüz. Size saldıran yokuş yukarı koşmak zorundadır. Şimdilerde siyasette de bir “ahlak tepesi- ahlaki yüksek arazi- moral high ground” kavramı dolaşıyor. Dürüstlüklerinden şüphe edilmeye başlanan siyasetçiler için “Ahlak tepesini kaybetti” deniyor. Bizim iktidarımız da ahlak tepesini kaybetmiş görünüyor. Bu bir kanaat ifadesidir. Halkın kanaatinin ifadesidir. Hani güven indeksi gibi bir şey. Ahlak tepesinden inen iktidar ya iktidardan da iner veya yasaklarla, şiddete baş vurarak muhalefeti susturmayı seçer. Bu ikincisi hukuksuzluk sarmalına, dikta sarmalına giden yoldur.

Görevini Yapan İtfaiyeci Suçlu

Kartalkaya’daki otel yangınında 78 can kaybı sadece içimizi yakmakla kalmadı. Dünyada bir otel yangınında en fazla ölümün yaşandığı olaylardan biri olarak tarihe geçti.

En ölümcül otel yangınlarının hepsi 20. yüzyılda yaşanmıştı. 1977 yılında Seul’de bir otelde çıkan yangında 166 kişi hayatını kaybetmişti. Bu olay en ölümcül otel yangını olarak kayıtlara geçti. Son büyük ölümcül yangınlar Porto Riko’da 1987 yılında 96 kişinin öldüğü otel yangını ve 1997‘de 91 kişinin öldüğü Tayland’ın Pattaya şehrinde bulunan bir otelde çıkan yangın oldu.

Bu tarihten sonra 21. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyada çok ölümlü otel yangını yok. Ta ki Kartalkaya’daki otel yangınına kadar.

Yangında yaşanan dramları dinlemeye içimiz elvermezken, “yangından kim sorumlu?” sorusuna cevap verilemiyor olmasıyla acılar katmerlenmekte. Koskoca İçişleri Bakanı bile “Oteli denetleme sorumluluğunun Bolu Belediyesi’ne mi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na mı ait olduğu 10 gün içinde ortaya çıkacak” açıklaması yaptı.

Bu “sözde belirsizlik” devlete güven duygumuzu tahrip ediyor. Zenginlerin de fakirlerin de kendisini güvende hissedemediği bir ülke haline geliyoruz.

*****************************

İtfaiyeci Ne Yapmış?

Ben çok net bir şekilde söyleyebilirim. Kartalkaya Grand Kartal Otel yangını faciası için muhtemelen tek suçlu olarak Bolu Belediyesinin İtfaiye memuru ceza alacaktır. “

Çünkü, açık kaynaklarda yer alan bilgilere göre; bu büyük faciada sorumlu tutulması muhtemel kişiler arasında hiç hata işlememiş, kanun ve kuralların kendisine yüklediği görevi eksiksiz yapmış, belki de, tek kişi bu itfaiyecidir.

İsmini dahi bilmediğim bu itfaiyeci ne yapmış? Yangının çıktığı Grand Kartal Oteli yetkililerinin 12 Aralık’ta Bolu Belediye Başkanlığı’na bağlı İtfaiye Müdürlüğü’ne dilekçe ile yaptığı başvurusu üzerine otelde inceleme yapmış. 8 eksik hususu tespit etmiş ve 16 Aralık 2024 tarihli raporuyla bunları bildirmiş.

İtfaiyenin 8 maddeden uygunsuzluk bulduğu raporda, otelin tahliye çıkışları, elektrik tesisatı, alarm sistemi, ışıklı yönlendirme levhaları, acil aydınlatma, algılama sistemleri (dedektörler) ve yangın alarmları, duman havalandırma ve tahliyesi yönlerinden yetersiz olduğu belirtilmiş.

Ortaya çıkan yangının bu kadar büyümesinde bu eksikliklerin ne kadar etkili olduğunu hepimiz izledik.

İtfaiye denetiminden geçemeyen otel yönetimi yeniden başvuru yaparak 24 Aralık 2024’te dilekçesini geri çekmiş ve bir özel denetim şirketinden rapor almış.

Ayrıca yanan otel sahibinin ifadesine göre, yine 2024 Aralık ayında Kültür ve Turizm Bakanlığından 6 müfettiş gelmiş. İncelemeleri sonucunda yangın konusunda otelde eksiklik bulmamış. Zaten bu denetimler yıllardır her iki senede bir periyodik olarak yapılmakta imiş. Demek ki önceki senelerde de bu eksiklikler görülmemiş.

*****************************

Sorulması Gerekenler

Şimdi bu durumda aklı başında insanlar neyi sorgulamalı idi?

*  İtfaiyenin raporunda bulunan eksik 8 husus neden Bakanlık müfettişlerince görülmedi?

*  Bu eksik hususlar orada dururken özel denetim şirketi nasıl bir rapor verdi?

*  Bu otelde İş Sağlığı ve Güvenliği uzmanı var mıdır, bir ISG uzmanından düzenli denetim raporları alınmış mıdır?  

*  ISG uzmanı raporları varsa (Bakanlık müfettişleri raporları gibi) Belediyeye bağlı İtfaiye raporu ile uyumlu değil midir?

*  En önemlisi otel sahibi ve yetkilisi itfaiyenin belirlediği uygunsuzlukları düzeltmek için ne yaptı?

* Turizm Bakanlığı bu otele teşvik kredileri verirken yaptığı denetimlerde bu eksiklikleri neden görmedi?

*  2012’de çıkarılan yönetmelikte “genel yangın güvenliği projelerini” itfaiyenin onaylama zorunluluğu neden kaldırıldı?  

Yandaş medya bu soruları sormadığı gibi Bolu Belediyesi İtfaiye Müdürlüğünün otel dışındaki 80 m2’ lik kafeye verdiği uygunluk belgesini yayınlayarak 17 bin m2’lik otele belge vermiş gibi algı yaratmakla meşgul.

*****************************

İşini Eksiksiz Yapma Suçu

Yandaş medya silahşorları yanında, bu türlü sorulara cevap aramasını beklediğiniz “aklı başında insanlardan” bir kısmı da “itfaiyeci bu eksikleri tespit ettiyse bunu Bakanlığa raporlamalı ve hatta medyaya bildirmeliydi” gibi son derece saçma beyanlarda bulundular.

Yahu bu süreçte işini düzgün bir şekilde yapmış belki de tek kişi bu itfaiyeci. Mevzuatta kendisine ne görev verildiyse onu tam olarak yapmış. Fazlasını yapmak hakkı ve görevi değildir.

Görevini ve sorumluluğunun gereğini yapmayan onca kişi varken, kanun ve yönetmeliklerde belirlenen şekilde görevini yapmış tek kişiyi suçluyorlar.

Evvela yangın bu eksiklikler tespit edildiği veya kamuoyuna duyurulmadığı için değil, o eksiklikler olduğu için bu kadar zarar verdi. Yangın iki sene önce de çıksa aynı zararı verirdi. Çünkü eksiklikler hep vardı. Sorumlusu bu eksikliklerin olduğunu bildikleri halde oraya 238 müşteriyi ve sayısını bilmediğim çalışanı o otele dolduranlardır.

Bu itfaiyeci, bu saçma görüşe göre davransa yani, oteldeki eksiklikleri medyada yayınlatsa başına neler gelirdi düşünebiliyor musunuz?

Rapor yayınlandığında orada yangın çıkmamış ise (yıllarca da çıkmayabilirdi) o itfaiyeci işinden olur, turizmi baltalamaktan, saygın iş insanına iftira atmaya kadar birçok suçtan yargılanırdı.

****

Yangın çıktıktan sonra, itfaiye raporunda tespit edilen eksiklikler çok feci bir şekilde doğrulandı. Ve… Bu itfaiye personeli ilk gözaltına alınanlardan oldu. (Tutuklama gerekçesini henüz bilmiyoruz.)

Tam Aziz Nesin’lik bir ülke olduk.

İşini tam ve eksiksiz olarak yapan kamu görevlilerine haddini bildirelim ki geride kalanlara da ders olsun.

Pabuçlar Dama Atılmalı

            Amacım, kimseyi kızdırmak, üzmek değil; sadece “kral çıplak” demek. Hep kendimizi kandırıyoruz: ya körüz ya dalkavuğuz ya yalakayız ya gafiliz … İçimizde o kadar çok hain var ki düşman ihtiyacımızı da gideriyor.

            Konya’da bina çöküyor, insanlar ölüyor; anlaşılıyor ki işin temelinde ihtiras var.  Bolu’da otelde yangın çıkıyor, 78 kişi yanarak ölüyor. Görülüyor ki işin temelinde ihmal ve iltimas var. İhmal, felakete giden yolculuğun ilk adımı.

            İnsanların, ahlak yoksunu muhterislerin ürettiği bozuk düzen tanrılarının suçsuz yere gazabına uğradığını çaresizce seyretmek kahrediyor beni.

             Binaya ağır hasarlı raporu veriliyor, olayla ilgili olarak dokuz kişi tutuklanıyor; ama ikinci günde siyaset erbabı bu olayın üzerinde tepinmeye başlıyor.

            Maden ocakları çöküyor, tren kazaları oluyor, deprem faciaları yaşanıyor; olaylarla ilgili teknik hatalar dillendiriliyor, birkaç kişiye göstermelik ceza veriliyor; ancak katliam nitelikli felaketler devam ediyor.

            Tuz kokmuş. Ahlak, kendisine itibar edilmediğini görünce siyasete de ticarete de eğitime de imara da yargıya da uğramaz olmuş. Ahlakın, baskın değer olmadığı bir toplumda yangın da bitmez, felaket de bitmez, yolsuzluk da bitmez, haksızlık da bitmez.

            Biz böyle değildik, bize ne oldu? Yoksa biz hep böyle miydik? Kendini vatandaşlık bağıyla bu topraklara ait hisseden herkese Türk denir, tanımını bir anayasal nitelik, hak, görev olarak öğrendik, öğretiyoruz, kabulleniyoruz. Uğur Mumcu bir gülmece dergisinden yaptığı alıntıyla Türk vatandaşlığını şöyle tanımlar: “İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza mahkemeleri usulü yasasınca yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”

            Birbirine uymayan, tutarsız şeyler için yamalı bohça deyimi kullanılır. Bu milleti saran bohçanın yamalı olmasından kaynaklanın sistemin sancısını iki asırdır, bilhassa son yüzyıl sürecinde toplumun her uzvunda oldukça yoğun hissediyoruz. Bohçanın bir parçasının adı Alman, bir parçasının adı Fransız, bir parçasının adı İsviçre, bir parçasının adı İtalyan. Bir parçasının adı da İslam; ancak o da akıldaneleri tarafından çekile çekile yaptırım gücünden mahrum bırakılmış. Kaynaştırıcı Türk ruhu da bu hengamede ve parçalı yapı içinde kendine sağlam bir zemin bulamamış.

            Osmanlı’da bozuk ve hileli mal üreten esnafın ayakkabısı, dükkanının damına atılırmış. İşini düzeltene kadar da orada kalırmış. İşini iyi yapmayan esnafı herkes bilirmiş böylece. “Pabucu dama atılmak” deyimi buradan gelir. Oradan buradan getirilen, kesinlikle bize ait olmayan parçalarla inşa edilen sistem, bozuk ürün çıkarıyor. Yanan oteller, çöken binalar ve ocaklar, liyaksız yöneticiler, iltimaslı ilişkiler, rüşvet ve yolsuzluk kokan tercihler, akraba ve siyaset perspektifli atamalar, adaletten ve hakkaniyetten uzak kararlar, vatanseverlik ve sorumluluk duygusundan yoksun yetişen nesiller… bozuk sistemin ürünü. Ürünler dama atılmalı, kim ne anlarsa anlasın, sistem ayakkabısız kalmalı. Bu millet, artık iki değirmen taşı arasında öğütülen buğday olmaktan çıkmalı, çıkarılmalı. Ufalandık, omurgasız un olduk, kendimizi hala dirayetli buğday diye kandırıyoruz.

            Sistem alarm veriyor. Sistem sahipleri ve sistemden otlananlar bunu görmezden geliyor. Sistemin pabucu dama atılmalı. Bir yerden başlanmalı; ama hemen başlanmalı. Allah (C.C) Mutaffifin suresi 1., 2. ve 3. ayetlerinde “Ölçü ve tartıya hile karıştıranların vay hâline! Onlar, insanlardan bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tastamam alırlar. Fakat kendileri başkalarına bir şey satarken, eksik ölçüp tartarlar.” buyurur. Hayatın her anında, her mekânında ölçmek ve tartmak esastır. Ölçünün olmadığı yerde ne nizam vardır ne adalet. Adalet, devletin dinidir; toplumların temelidir. Adalet; rüşveti, iltiması, liyakatsizliği, yalakalığı, torpili kovan etkili silahtır.

            “Kurt, dumanlı havayı sever.” denir; bazıları da bulanık suda avlanmayı. “Sular bulanmadan durulmaz.” da denir. Sular, yeterince bulandı, canavar ruhlu muhterisler de yeterince semirdi. Yirmi küsür senedir iktidarda olduğu halde muktedir olamadığını iddia eden siyasi iktidarın da mazeretleri artık bitti. Ya devlet başa ya kuzgun leşe.

            Eskiye harcadığın yamaya yazık, derdi rahmetli annem. Yıkılmadan, aynı yere inşa edilemez yeni bina. Cesur ve kararlı şekilde, pabuçlar dama atılmalı, sahtekâr esnafa “kral çıplak” denmeli.

            Şimdi değilse ne zaman. Deniz bitti.

Girit Elden Giderken…

                                                                    ‘’Ah Vatan, ah vatan…’’

       (Bu yazı dizisi;  vatan topraklarından sökülüp atılan, sürülen, doğduğu topraklara hasret ölenler ile vatan kavramının ne demek olduğunu bilmeyenler için kaleme alınmıştır…)

…Birinci Bölüm…

    Tarih sayfalarına kazınan gerçekler, kimi zaman belgelere, kimi zamansa o gerçekleri yaşayanların not aldıkları yaşanmışlıklara dayanır. Kaleme almış olduğum bu yazı dizisi bundan 129 yıl önce vatan toprağımız Girit adası elden giderken, bu adada doğup büyümüş Giritli Mazlume’nin hatıra defterine yazdıklarını anlatacaktır.

   1896 yılında Girit’te yaşadığı, yaşanan olayları bir hatıra defterinde toplayan genç Türk kızı Mazlume’nin kaleminden derlenen bu gerçekler;  daha önce iki kez basımı yapılan küçük bir kitapçıkta toplanmış, Kıbrıs Türk’ünün medarı iftiharı büyük vatansever Prof. Dr. Derviş Manizade’nin üstün gayretleri,  milli şair Behçet Kemal Çağlar’ın Osmanlıcadan Türkçeye çevirisiyle ortaya çıkarılmıştır…

     Bu küçük kitapçığı Kıbrıs Türk Kültür Derneği İstanbul Şubesinin kütüphanesinde bulduğumda çok heyecanlanmıştım. Bir asırdan fazla bir süreç önce Girit adasında yaşanan gerçekleri anlatan bu kitapçıktan aktardıklarım, ‘’Kıbrıs’ta Rumlarla Bir Arada Yaşayalım’’ zihniyeti ile hareket edenlere vatan kavramının ne demek olduğunu da anlatan bir belge olacaktır sanırım.

    ‘’Megali İdea’cı maceraperest Rumların’’ Kıbrıs’ı ilhak edebilmek için hangi yollardan hareket ettiklerini Girit’te yaşananlar çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır…

    Rum-Yunan ikilisinin gerçek yüzünü ortaya koyan bu kitapçıkta anlatılanların, sadece bu kitapta kalmasına gönlüm, vicdanım razı olmadı. O nedenledir ki, siz değerli okurlarla paylaşmak istedim.

    Tarihimizin derinliklerinde kalan yaşanmış öyle olaylar vardır ki, günümüze ışık tutar. Üç bölüm halinde okuyacağınız bu yazı dizisinde;   1897 yılında adayı terk etmek zorunda kalan Giritli Türklerin o dönemde yaşadıkları acılarla, 1955-1974 yılları arasında Kıbrıs Türk’ünün yaşadıkları acılar, Rum’lar tarafından katledilmeleri tıpa, tıp aynıdır.

    Bu yazı dizisi; yalnızca Türk oldukları için öldürülen insanlarımıza yaptıkları işkenceleri unutan, unutturmaya çalışan eli kanlı Rum çetelerinin, bugüne değin bu vahşet tablosunu yaratanlar için bir özür dahi dilemeyen Rum yöneticilerinin ardına saklandıkları karanlık yüzlerini ama daha da önemlisi, tarihten ders almayanlara vatan kavramının ne demek olduğunu bir kez daha hatırlatacaktır.

  Unutulmaya yüz tutmuş, bu tarihi gerçekleri günümüze aktarırken; Rum ve Yunan mezalimi ile hayatlarını kaybeden tüm şehitlerimizin aziz hatıraları önünde bir kez daha saygı, minnet, şükran duyguları ile eğiliyor, vatan ve vazife uğruna hayatlarını feda eden kahramanlarımızı rahmetle anıyorum.

     İşte yiğit Türk Kızı Giritli Mazlume’nin hatıra defterinde yazılı, tarihin derinliklerinde kalan o mezalim günleri:

    ‘’1896 yılı şubat ayının bir karanlık gecesiydi. Ufuklar koyu bulutlarla kaplı, rüzgâr şiddetle esiyor, ağaçların uğultuları derin bir iniltiyi andırıyordu.

    Dağların tepeleri kar ile kaplıydı; kışın şiddeti dayanılmaz bir halde idi. Rüzgâr gittikçe korkunçluğunu arttırıyor, dehşetli bir bora baş gösteriyordu.

  Tabiatın bu korkunç görünüşle hüküm sürdüğü çevrenin bir noktasında, koyu bulutlar altında bir başörtüsüne bürünmüş görünen Defne köyü, Girit Adasının kuzeydoğusunda, bir kasırganın ortasına rastlamış bir ağacın üstündeki kuş yuvası gibi titriyor sanılırdı.

   Köy derin bir sessizlik içinde idi. Ortada in cin görünmüyordu. Bir-iki köpeğin kışın şiddetinden şikâyet edercesine acı, acı havlamasından başka bir yaşama ve uyanıklık belirtisi yoktu. Erkenden yatmak zorunda olan rençperler derin bir uykuda idiler. Soğuktan uyuyamamış bir ihtiyar, mangal başında yaşlı karısı ile büzülmüş oturuyordu. Yeni evli bir çift, kavuşmalarının ilk gecesini yaşıyorlardı.

 Bir genç anne kim bilir hangi içgüdüsü ile uyanmış, çocuğunu vakitsiz emziriyordu. Herkes tabiatın bu amansız zalimliğinden kaçıp köşesine sığınmış, bunun geçici olduğuna, iyi günlerin geleceğine inanmış yuvasında uyuyordu…

   Bilmiyorlardı ki, akıl edemiyorlardı ki, tabiattan daha zalim, kıştan daha amansız, insan kılığında bir sürü felaket, üzerlerine yaklaşmakta idi. Bu karanlık gecenin, yarını olmayan bir ebedi gece, kıyamete kadar uzayacak bir felaket gecesi olduğunu nereden bileceklerdi? Köyü kuşatan Rum çeteciler kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı:

    ‘’Ne ala tedbir! Herifleri ağa tutulmuş balık gibi elde edeceğiz!.. Daha doğrusu kapana tutulmuş fare gibi yakalayacağız!.. Şerif Alaki’nin (Ali Ağakinin) tarlaları benim olacak ha!.. Budalalar şimdiden ne paylaşıyorsunuz? Bir şey yapamamak ihtimalide var: Bizim tüfeklerimize karşı onların martinleri de yok mu? Bir şeyden haberleri yok ki, karşılık koymalarından korkalım. Tedbirli davranırsak Türk’lerin teki bile kurtulamaz. Evet, hiç biri kurtulmamalı, bir teki bile sağ kalmamalıdır. Öteki isyanlarda olduğu gibi hücumumuz, dağınık ve önemsiz değil, bu defa esaslı, ciddi ve umumidir. Bu sefer Yunanistan’dan gelmiş 4000 kadar asker arkadaşımız ve yardımcımız, yine Yunanistan’dan gelen mükemmel toplarımız, subaylarımız da var. Etnik-i Eteria durmadan para ve malzeme gönderiyor. Bu sefer hiçbirini sağ bırakmamak şart. İleri, palikaryalar, ileri!..’’

  Bu eşkıyaca konuşmalar, başlarında siyah mendiller bağlı, kaputlu, şalvarlı, çizmeli, tüfekli, kılıçlı, baltalı, yüz elli kadar korkunç kıyafetli haydut arasında geçiyordu…

  Her biri bir başka biçimde kan içmeyi kuruyor; kâh ıslık çalıyor, kâh eşkıya türküleri söylüyorlardı. Yaklaştıkça susup yavaşlayarak Defne köyüne doğru yürüyorlardı…

Birinci Bölümün Sonu…(Devam Edecek)

K i m l i k

     Çocuk doğar doğmaz,

     İlk sahip kılındığı, ilk edindiği şey;

     Hüviyet Cüzdanı yani Kimlik Kartı’dır.

     Aklı başına gelince, her çocuk; neye mensup,

     Kime ait ve hangi ükenin vatandaşı olduğunu bilir.

     Artık başıboş olmadığını,

     Kendi başına buyruk bulunmadığını idrak eder, anlar.

     Hangi millete mensup olduğunu,

     Nasıl bir vatanda yaşadığnı,

     Hangi dili bilip konuştuğunu şuur edinip;

     Bilinç sahibi olduğunu iyice anlayınca,

     Hangi milletin, hangi dilin ve hangi vatanın

     Ferdi ve bireyi olduğunu anlayıp idrak ederek,

     Bütün bunları içselleştirdikçe;

     Dünyada hangi vatanda yaşadığını anlayınca,

     Hangi milletin ferd ve bireyi olduğunu sezince;

     Vatandaşlık şuur ve bilinci

     Artık onda yer etmeye başlar.

     İşte ancak o zaman;

     Çıkarılan Hüviyet Cüzdanı / Kimlik Kartı’nın;

     Nasıl bir yol gösterici olarak;

     Hayatta insana nasıl kılavuzluk ettiğini;

     Anlamış olmanın haklı gururuyla vatanını sever,

     Halka karşı muhabbet ve sevgisi artar.

     Konuştuğu dilin yani Güzel Türkçe’nin

     Büyüleyici anlatım ve iletişim güzelliği karşısında,

     Anasının südünü emerken aldığı anlatımsız zevki;

     Artık idrâk etmiş olmanın sihirli atmosferinde

     Arasında bulunduğu insanları;

     Tarifsiz duygularla nasıl sevdiğini

     Ve sevmesi lâzım geldiğini,

     Konuştuğu lisanın / dilin;

     Asırlarca solunan havanın atmosferiyle

     Kendisini nasıl mest ettiğini,

     Bir kere daha

     Fakat bunları tam bir bilinç,

     His ve duyguları ile masseder / emer.

     Böylece:

     Türk Vatandaşı olmanın “Hubbü’l-vatan mine’l-iman.” dan geçtiğini;

     İmandan gelen vatan sevgisinin nasıl bağlayıcı iksir olduğunu;

     Herkesi tarifsiz bir sevinç içinde bıraktığını görür. Üstelik:

     Asıl vatana bu vatandan nasıl geçileceğinin de muştusunu,

     En güzel şekilde edinmiş olur!

     Doğduktan sonra edinilen kimlik sayesinde;

     Ebedî Hayat’ın da

     Kimliğini edinmiş olmanın sevinciyle;

     Yere göğe sığmaz mânevî bir kimliğin sahibi olduğu için,

     Her şeyin Sahibine der: “Elhamdü lillah.”

Umut TIP Merkezi

İzmit’imizde sağlık hizmeti veren kişi ve kurumları tanıttığım yazılarımdan olan bu makalemde de Umut Tıp Merkezi’ni anlatacağım. Burası 99 depreminde şehrimizin sağlık hizmeti veren yerlerinden birisidir. Eski İstanbul Caddesi 38 nolu binanın zemin ve 1. katında bulunuyordu(şu anki Kocaeli Müftülüğü karşısı). Kocaeli Devlet Hastanesi’nin 4 hekimi tarafından, hekimlere mesai dışında hekimlik yapabilme imkânını sağlayan muayenehane açabilme yetkisinden yararlanılarak açılmıştı. Bu hekimler:

 Dr. Baha YAVUZ: 1987 Cerrahpaşa Tıp mezunudur. Askerlik ve mecburi hizmet sonrası, ailesi İzmit’te yaşadığı için, 1992 de Kocaeli Devlet Hastahanesi’ne gelerek acil servisinde çalışmaya başlamıştır. 2011’de tıp merkezinin kapanmasından sonra buradan ayrılmış ve Akademi Hastanesi’nin yoğun bakımında 2022 ye kadar çalışmıştır. Halen Kocaeli Sağlık Müdürlüğü’nde yönetici olarak çalışmaktadır.

 Dr. Mehmet BENGİ: Tarsus 1961 doğumlu olup 1985 Cerrrahpaşa Tıp mezunudur. Mecburi hizmet sonrası askerlik için geldiği şehrimizi sevmiş, 1989 da Kocaeli Devlet Hastanemizin acil hekimi olmuş ve aynı yerdeki eşi Dr. Demet Bengi ile birlikte çalışmışlardır. 2011 de buradan emekli olmakla birlikte şehrimizin önemli bir sanayi kuruluşu olan Çolakoğlu Metalürjide iş yeri hekimi olarak çalışmaktadır.

 Dr.Ünal ÇAKICI: 1986 Diyarbakır Tıp mezunudur. Askerlik ve mecburi hizmet sonrası ailesi İzmit’e yerleşmiş olduğu için 1992 de Kocaeli Devlet Hastanesi’ne tayinini yaptırarak acil sevisinde çalışmaya başlamıştır. 1993den beri Kartonsan’ın iş yeri hekimliğini de yapmaktadır. Dr. Suat YÜCEL: 1988 Bursa Tıp mezunudur. Askerlik ve mecburi hizmet sonrası doğum yeri ve memleketi olduğu için 1990 da İzmit’e gelmiş, Kocaeli Devlet Hastanesi’nin acilinde çalışmaya başlamıştır. Halen Kullar Sağlık Ocağı’nda aile hekimi olarak çalışmaktadır.

 Bu hekimlerimiz devlet hastanemiz acilindeki çalışmaları ile kendilerini tanıtmışlar ve halkımızın güvenini kazanmışlardır. Birbirlerine güvenip teşebbüs kabiliyetlerine de inanarak 1995 yılında yarı zamanlı çalışma imkânından yararlanarak, muayenehane hekimleri gibi çalışmak üzere, Umut Tıp Merkezi’ni açmışlardır.

 Bu hekimler ayrıca 1996 da hastanelerinde açılan yoğun bakımın doktorlarından olmuşlardır. Bu bölüm o tarihe kadar yalnız eğitim ve fakülte hastanelerinde vardır. Kazım Dinç’in bakanlığı döneminde pilot uygulama olarak Kocaeli Devlette de açılmıştır. Bu maksatla Dr Cem Coşkun, Dr.Demet Bengi, Dr.Mustafa/Dr.Berna Hanağası, Dr.Cengiz Polat ve onlar İstanbul Haydarpaşa, Koşuyolu ve tıp fakültemiz hastanesinde yoğun bakım ek eğitimi almışlardır. O tarihte bu hastanemize anestezi ve reanimasyon uzmanı Dr.Naim ÇELİK atanarak bu bölümün sorumluluğuna getirilmiş ve önemli yeni bir imkana kavuşmuştur. Bu bölüm hekimleri, 1996 da Dr. Burhanettin Ulusu ve 2002 de Dr. Şefik Postalcıoğlu’nun başhekimliği dönemlerinde, Kocaeli Gazetemizce yapılan EN İYİ ler seçiminde takım olarak ödül almışlardır. D.Naim Çelik ve bu arkadaşları daha sonra hastaneler yoğun bakım yönetmeliğini de yazan ekipte görev almışlardır.

 Umut Tıp Merkezi’nin sağlık hizmetlerinde ayrıca şu hekimlerin katkısı vardır. Dr.Suat Gürkan: Çocuk hastalıkları uzmanı olup askerlik ve mecburi hizmet sonrası eşinin ailesi İzmit’te olduğu için 1998 de buraya gelmiş, Umut Tıp ile anlaşarak tam zamanlı burada çalışmaya başlamıştır. Daha sonra ortaklarından da olmuştur. 2009 yılında ise ayrılarak İzmit merkezde, Dündar Çiğit sokakta açtığı muayenehanesinde hekimliğine devam etmektedir.

 Dr.İsmail Yılmaz: Kadın Doğum uzmanıdır. Mecburi hizmeti gereği Kandıra Devlet Hastanesi’ne gelmiş ve bu ilçemizin ilk kadın doğum uzmanı olmuştur. Orada başhekimlik de yapmıştır.1998 de Kocaeli Devlet’e gelmiş ve 2000 yılında Umut Tıp ile anlaşarak çalışmaya başlamıştır.2008 yılında buradan ayrılmıştır. Halen Körfez Marmara Hastanesi’nde çalışmaktadır.

Ayrıca Kocaeli Devlet Hastanesi enfeksiyon hastalıkları uzmanı Dr.Fuat Karapınar, Atakent Cihan Hastanesi çocuk cerrahi uzmanı Aykut Özdamar, Özel Aktif Hastanesi KBB uzmanı Muhittin Saka, Gölcük Deniz Hastanesi hekimlerinden dahiliye uzmanı Serkan Boztepe ve eşi hariciye uzmanı Hülya Boztepe, SSK Hastanesi hekimlerinden İbrahim Koç buraya katkı verenlerdendir. Halen Cihan Hastane’miz başhemşiresi Gülhan Taner ile Medar Hastanesi yönetiminde çalışan Özlem Kayraklı ile Nilgün Çalık da burada çalışmış olanlardandır.

 Umut Tıp Merkezi 50 ye yakın çalışanı ile 7 gün 24 saat, günde 150/200 kişiye sağlık hizmeti vermiş olan bir kurumumuzdu. Hekimlerin serbest çalışmalarına getirilen kısıtlamalar ile tıp merkezlerine uygulanmaya başlanan yeni yönetmelikler sebebiyle 2011’de kapanmıştır.

 Bu vesile ile şehrimizin sağlık hizmetlerinde emeği geçen başta hekimlerimiz olmak üzere tüm sağlıkçılarımızdan ölenlere rahmet, yaşayanlara sağlık ve afiyetler dilerim.

Erken-Türkler ve Bugünü Anlamak

Kâzım Mirşan Erken Türklerin Ana Yurdu konusunda şu sınıflamayı yapmaktadır

I-Erken Türklerin Birinci Ana Yurdu, Tamgalısay ve çevresi( Kazakistan)

II-Erken Türklerin İkinci Ana Yurdu:  Ulu- Kem Biltiri (Havzası)

III-Erken Türklerin Üçüncü Ana Yurdu Oral (Ural) Dağları

IV-Erken Türklerin Dördüncü Ana Yurdu Doğu Anadolu

V-Erken Türklerin Beşinci Ana Yurdu:  Güney Batı Fransa (Sumer, 2021)

Güney Fransa hayli erken bir çağda Türklere Ana Yurt olmuş olmakla birlikte öbür ana yurtlardan farklı bir durum göstermektedir. Bu fark bu bölgede Ural dağlarındaki Şölgentaş Mağarası kadar eskiye giden erken Türkçe yazıtlarının bulunmasına rağmen erken Türkçenin devamlılığı ve gelişme safhaları öbür ana yurtlarda olduğu gibi düzenli olarak izlenilmemektedir. Bununla birlikte güneybatı Fransa’yı yurt edinmiş erken Türkler Etrüsklerin Latinceye tesirinden çok önce Avrupa dillerini (Fransızca, İngilizce ve Almancayı) etkilemişlerdir. Bu dillerdeki erken Türkçe sözler gösteriyor ki “modern olmayan OYUS-AS”  halinde yaşayan bu insanlar yazı yazmayı bilmedikleri gibi ben demeyi bile “erken Türkler”den öğrenmişlerdir. Alfabetik Yazı Başlangıcı kitabının Tamgalar kronolojisi bölümünde Kâzım Mirşan şu ilginç soruyu soruyor ve yanıtını araştırıyor: “ Acaba Türkler ilk önce hangi damgayı yazdılar ve onu hangi Tamga takip etti?” (Sumer, 2021: 357-358). Bu sorunun cevabını kitaplarında çok yönlü derin analizlerle vermiş olan Mirşan’dan burada sadece bir mağara resmi yorumuna dikkat çekilecektir.

Kâzım Mirşan “Şölgentaş Mağarası Resim ve Yazıları Atalarımızın 16.000 Yıl Önce Bıraktığı Eserler” isimli eserinde şunları yazmaktadır:

“OĞUŞ Yaratıcı” kişilik yazı ile başlar.  Nitekim biz bugünkü kişilerin OĞUŞUM BUDUN ( Medeni kavim)  olma sıfatını, buzul çağında mağaralarda yaşayan kişilerin bir şeyler anlatmaya yönelik resimleri ve bu resimlerden geliştirdikleri TAMGALAR’la  tanımlayabilmekteyiz. Bu TAMGALAR  ile bugünkü OĞUŞ’umuza(Uygarlığımıza) – Binlerce yıl önceki ANANTIMADI (antik);  yani BURUNĞU (arkaik)  yüksek bir OĞUŞ(uygarlık)’tan  kaynaklanan- eşsiz bir kültür iletilmiş bulunuyor. Bugünkü alfabelerin gelişimini sağlayan ANANTIMADI (antik) kültür “ tek” idi, çünkü Çin, Sümer hiyeroglif  yazısı vb.  gibi yazılar ya bu kültürden etkilenerek ortaya çıkmışlar veya dar bir çerçevede teşekkül ettikten sonra tutunamayarak yok olmuşlardır (Mirşan, 2000: 30).

Tamgalar nasıl gelişti?

Bugün biz elimize bir kalem alır ve önümüze bir kağıt koyarsak, aklımıza gelen her şeyi yazabiliriz. Ancak harflerin bulunmadığı bir çağda böyle bir işlem nasıl yapılır? İşte bilginlerin, avcı, büyücü, şaman, hayvan-kişi adlarını verdikleri, mağara çağına BİRİLE (ait- Necdet Sumer-), acayip kişi resimleri aslında böyle bir gayretin sonucudur. Les Trois Freres Mağarasındaki resim bize Geyik Avlamak isteyen avcılara ressam tarafından verilen bir SABAQ’ı (ders- Necdet Sumer-)  gösteriyor. Avcı, geyikleri korkup kaçmamaları için başına bir bizon maskesi geçirmiştir. Ressam böyle bir avcıya bakan bir geyiğin onu bizon zannedeceğini anlatmak için, avcıya bakan geyiğin de başına bir bizon maskesi geçirmiştir ve “işte, başınıza bir bizon maskesi geçirirseniz geyikler sizin bizon olduğunuzu zanneder, kaçmazlar” demek istiyor (Mirşan, 2000: 29). Bu mağara resimleri  “Tamgaların” 18.000- 12.000 yıl önce buzul çağında yaşayan mağara kişileri tarafından şekillendirilmeye başlandığını kanıtlamaktadır (Mirşan, 2000: 30).

Alfabetik yazı başlamadan önce insanların resimlerle düşüncelerini anlatması, çevresine hatta gelecek kuşaklara ders vermesi ve tecrübelerini aktarması mümkün olabiliyordu. Erken Türklerden kalan ve çok şey anlatan bu mağara resmi 13. 000 yıl öncesine tarihlenmektedir. Necdet Sumer, Kazım Mirşan’ı okurken düştüğü şu not günümüz olaylarını anlamak ve onlara ışık tutması açısından çok önemlidir: “Batı merkezci sömürgeciler de böyle yapmıyor mu” Bir yandan da aklıma Avrupalılar Irak’ı Libya’yı, avlarken başlarına uygarlık maskesi geçirenler! daha da acıklısı, onların gerçekten Uygar sanılmaları….. ne müthiş bir metafor, eline sağlık mağara ressamı!” (Sumer, 2021: 342-343) Necdet Sumer, Kâzım Mirşan’ın Mağara Yazıtları hakkında bir “okul karakteri” gösterdiğini vurguladığını da hatırlatmaktadır.  Bunlar diğer birçok yerde olduğu gibi “karargah personeli yetiştirmek için verilen” yahut “yönetim için verilen” dersler (Sumer, 2021: 360) olmaktadır. Bugünkü Türk insanı bu mağara resminden daha birçok dersler ve mesajlar çıkarabileceğini mutlaka düşünmelidir.  

Kaynaklar:

Kâzım Mirşan, Şölgentaş Mağarası Resim ve Yazıları Atalarımızın 16.000 Yıl Önce Bıraktığı Eserler, Kâzım Mirşan Yayını, 2000.

Necdet Sumer,  Atatürk’ün Özlediği Bilgin Kazım Mirşan’ı Okurken, Detay Yayıncılık, Ankara, 2021.