Kocaeli Aydınlar Ocağı önceki dönem Başkanı, değerli ağabeyim Eğitimci / Tarihçi Dr. Süleyman Pekin “Türkiye 1950’de NATO’ya girince, NATO da tüm kurumlarıyla Türkiye’ye girdi” der. Kanaatimce, Türkiye’nin reel politiğini bu kadar isabetli ve bu kadar veciz ifade eden başka bir söz yoktur.
Türk siyasetinin iktidarıyla ve muhalefetiyle tek bir merkez tarafından dizayn edildiğinin herkes farkında. Bu konudaki görüş ayrılıkları dizayn edenin kim olduğuyla alakalı yalnızca. Siyaset sahnesindeki 156 siyasi partinin her birinin zihniyet ve icraat bozukluğunun birbirine bu kadar benzemesinin başkaca bir izahı olduğunu düşünmüyorum. Bu konuda getirilebilecek alternatif izah ise milletin insan kalite ortalaması ve bu insan kalite ortalamasının siyasete yansıması olabilir yalnızca.
Bugün ülkeyi yönetenlerin, ülkenin kaderi hakkında söz söyleyen ve ahkâm kesenlerin tamamına yakınının, 1970’lerde ülkeyi 12 Eylül’e taşıyan grupların saha elemanları olması tesadüf olmasa gerek. 12 Eylül rejimi, devletin adını aynı kılmakla beraber ülkenin kuruluştan gelen genetiğini değiştirmek suretiyle GDO’lu bir ülke meydana getirdi. Bu GDO’lu yapı etkisini biraz kaybeder gibi olunca 8 yıl önce yapılan hareketle konumunu bir müddet daha güçlendirdi.
Yukarıdaki iddiaları hayali veya en azında abartılı bulanlar, son 40 yıldır veya hadi en azından son 10 yıldır siyasi iktidar tarafından icraatların vatandaş yararına mı yoksa siyasi iktidar yararına mı olduğu sorusuna cevap versinler. Ki cevaba lüzum olmadığı da gün gibi ortadadır.
Önceki yazılarımızda da defaatle beyan ettiğimiz gibi; dünyanın her ülkesinde yönetenlerin menfaatleriyle yönetilenlerin menfaatleri çatışır. Yönetenlerin lehine olan yönetilenlerin aleyhine, yönetilenlerin lehine olan ise yönetenlerin aleyhinedir. Örneğin yargının siyasallaşması, siyasal iktidarı denetleyen ve / veya dengeleyen kurumların zayıflaması ve hatta ortadan kalkması yönetenlerin lehine, yönetilenlerin aleyhinedir. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, medyanın tekelleşmemesi, kamu ihalelerinin şeffaflaşması, vergilerin düşürülmesi ve hatta kaldırılması gibi hususlar ise yönetilenlerin lehine, yönetenlerin aleyhinedir. Bir ülkede halkın refahını artırmanın yegâne yolu o ülkedeki icraatların kısm-ı azamının yönetilenlerin lehine olmasıdır.
Ancak bugün Türkiye’de siyasi iktidar ve vatandaş, yahut başka bir ifadeyle yönetenler ve yönetilenler arasındaki menfaat çatışması ve bu çatışmadaki terazinin dengesinin yönetenler lehine ağır basması sürdürülemez bir noktaya ulaşmıştır. Türkiye’yi yönetenlerin “karıncaya bineceksin belini incitmeyeceksin” şeklinde özetleyebileceğimiz yönetim anlayışı, karıncanın yani vatandaşın beli artık mevcut siyasi iktidarı kaldıramayacak raddeye gelmiştir. Türkiye’nin bugün mevcut siyasi düzeni tamamen kaldırıp yerine yeni bir düzen inşa etmesi gerekmektedir.
Siyaset kurumu, ülkenin problemlerini çözmek için var olan bir kurumdur. Ancak bugün siyaset kurumu ülkenin problemlerinin temel kaynağı haline gelmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı, Türkiye’nin problemlerinden kurtulabilmesi için sadece siyasi iktidardan değil, yani sadece Ak Parti ve MHP’den değil, CHP’den de kurtulmalı, İyi Parti’den de kurtulmalı, Zafer Partisi’nden de kurtulmalı, DEM Parti’den de kurtulmalı ve hatta isimleri buraya sığmayan mevcut bütün siyasi partilerden ve bu siyasi partilerin temsilcilerinden kurtulmalıdır.
Türkiye’yi bugünkü problemlerine taşıyan ama öte yandan ülkenin sefasını sürüp cefasını kendisinden sonraki jenerasyonlara bırakan jenerasyon, 12 Eylül’den önce siyasetle tanışan jenerasyondur. Ülkenin problemlerinden kurtulması için, bu jenerasyonu hem siyasetten hem de bürokrasiden el çektirmesi ve ülkede söz hakkını 1980’den sonra doğan jenerasyona bırakması gerekmektedir. Nitekim meşhur bir gangsterin, Youtube videolarında “40 yaş altına sesleniyorum” dediğini hatırlarsınız.
Türkiye’de 1980’lerden sonra doğan jenerasyon tarafından mevcut siyasi düzenin tarihe gömülmesi; Türk siyasetinin ideolojik argümanlara dayanmayan, insan odaklı bir anlayışla ve daha da önemlisi nitelikli kişilerin sürekli bir devr-i daimle yahut sirkülasyonla görev alabilecekleri şekilde yeniden inşa edilmesi gerekmektedir.
Yakın zamanda Nobel ekonomi ödülü alan Daron Acemoğlu ve James Robinson’un “Ulusların Düşüşü” kitabında “yaratıcı yıkım” diye bir kavramdan bahsedilir. Bu “yaratıcı yıkım” kavramını, halkın faydasına olacak şekilde dar bir azınlığın mevcut menfaatlerinin yıkılması şeklinde özetleyebiliriz. Daha açık anlatmak için matbaa geldiği zaman hattatların işsiz kalmalarını yaratıcı yıkıma örnek olarak gösterebiliriz. İşte artık Türkiye için siyasette birilerinin saltanatını tamamen yıkacak ve milletin refahını gerçekleştirecek bu “yaratıcı yıkıma” ihtiyaç vardır.
Aylarla ifade edilebilecek yakın bir gelecekte Türkiye için artık olmazsa olmaz hale gelen bu “değişimin”, bu “yeniden inşanın” ve “yaratıcı yıkımın” gerçekleşeceğini tahmin ve temenni ediyoruz.
Cenab-ı Allah bizleri problemlerimizden ve problemin kaynağı kişilerden kurtarsın; bizlere her şeyin iyisini ve güzelini nasip etsin; bize müreffeh bir hayat ile bilimde, sanatta, askeri sahada, siyasette ve uluslararası dengede söz sahibi olma imkân ve gücünü versin.
Bafra, Samsun ilinin ilçesidir. Şehir merkezi, Karadeniz’e 20 km uzaklıkta, denizden yüksekliği yaklaşık 20 m olan ve Kızılırmak’ın biriktirdiği birikinti ovası üzerinde kurulmuş bir yerleşim yeridir. Nüfusu 144.465’dir.
Târihçe:
İlçenin adının M.Ö. 521 yıllarında Fenikeliler zamanında ticâret gemilerinin yanaştığı koylara kurulan, ticaret evlerine, ‘Bafira’ veya ‘Bavra’ denilmesinden geldiği zannedilmektedir. Luvi Dili’nde Kızılırmak’a verilen ‘Ba-Hura’ (Büyük Irmak) adından geldiğini söyleyenler de vardır. İlçenin târihi MÖ 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. İkiztepe ören yerinde yapılan araştırmalarda Kalkolitik döneme (MÖ 5000-4000) ait yerleşim yerlerinin izine rastlanmıştır. İkiztepe ören yerinde MÖ 4000 yıllarından MÖ 1700 yıllarına kadar 2300 yıl boyunca sürekli yerleşim yapıldığı yapılan araştırmalarda anlaşılmıştır. Burada Eski Tunç Çağı (MÖ 3000-2000) ve Erken Hitit (MÖ 1900-1800) (Ki, bazı kaynaklarda başşehri Hattuşaş olan Hititlerin Anadolu’ya Kızılırmak Vadisi’nden geldikleri için, sonradan mukaddes başşehirin İkiztepe olduğu belirtilmektedir.) dönemi kültürlerinin izlerini taşıyan çok sayıda eser ve kalıntı bulunmuştur. MÖ 670 yıllarında Paflagonların da Kızılırmak Vadisi’nde yaşadıkları bilinmektedir. MÖ 6. yüzyılda Lidyalıların eline geçen bölgeyi MÖ 546’da Persler istila etmiştir. İkiztepe’de Helenistik döneme (MÖ 330-30) ait bir anıt mezar da bulunmaktadır. Bu bölge MÖ 47’de önce Roma (bu dönemde Gadilon ve Helega adlarını almıştır), sonrada Bizans egemenliğine girmiştir. 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Selçukluların eline geçen Bafra’ya 1214 yılında Anadolu Selçuklu Hükümdarı Birinci İzzeddin Keykavus Türkmen aşiretlerini yerleştirmiştir. 1243’de başlayan Moğol istilaları Selçuklu İmparatorluğu’nun yıkılması ve Türk beyliklerinin kurulmaya başlamasına sebep olmuştur. Bu dönemde bölgede küçük bir Selçuklu beyliği olan Bafra Beyliği kurulmuştur. 1460’da ise Bafra, Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.
Bafra ilçesi Osmanlı Cihan Devleti döneminde Trabzon Vilayeti’ne bağlı Canik Sancağı’na ait bir kazaydı. Salname kayıtlarına göre 1854 yılı sonlarında kaza merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı Devleti zamanında 1876 harbinden sonra Kırım’dan Bafra’ya çok sayıda Türk gelmiştir. Daha sonraları çıkan Balkan ve Birinci Dünya savaşları Türk halkının azalıp, fakirleşmesini, azınlık olmalarına rağmen Rum ve Ermenilerin iktisadî hayatı ellerine geçirip zenginleşmelerini sağlamıştır. Bundan dolayı cesaretlenerek Pontus Cumhuriyeti kurma hevesine kapılan Rumlar Mavri Mira Cemiyeti’nikurmuşlardır. Fakat 1919’da Millî Mücâdele’nin başlamasıyla maksatlarına ulaşamadılar. Ddaha sonra Yunanistan’ın Kavala, Drama ve Selanik yörelerinden gelen ve tütün yetiştirme işini çok iyi bilen Türklerle mücâdele etmişlerdir. Bafra’ya gelen mübadiller özellikle ilçe merkezinin güney kısmında kalan Kızılırmak nehri boyundaki köylere yerleştirilmişlerdir.
Bunun dışında ilçe merkezindeki Gazipaşa Mahallesi ile Sarıköy, Sarıkaya, Kahraman köyleri başta olmak üzere birçok köye yerleştirilmişlerdir. Bafra’nın zirâî, kültürel ve ekonomik gelişiminde mübadillerin yeri son derece önemlidir. Mücâdelenin ardından 1950-1951 yıllarında Bulgaristan’ın Deliorman bölgesinden az sayıda Türk Bafra’ya yerleştirilmiştir. Ancak Bafra’da yaşadıkları sosyal ve ekonomik problemlerden dolayı pek çoğu göçmenlerin daha fazla olduğu bölgelere veya sanayi şehirlerine yerleşmişlerdir. Daha sonra Alaçam ilçesinin köylerinden gelen insanlar ile Doğu Karadeniz, Tokat, Sivas ve Anadolu’nun çeşitli illerinden gelen insanlar ilçeye yerleşmişlerdir.
1893 yılı Osmanlı nüfus sayımına göre Bafra’da yaşayan kişi sayısı 62.782’dir. Bunların büyük çoğunluğu (yani % 62’si (38.936 kişi) Türklerden oluşmaktadır. Bafra’daki Rum nüfusu ise 22.834 kişidir (% 36). Günümüzde Rum nüfusu tamamen Yunanistan’a göç etmiş olup onların yerine Yunanistan’daki (Batı Trakya hariç) Müslüman halk yerleştirilmiştir. Göç eden Müslüman halkın çoğu Türk olup Pomak bir azınlık da ilçede mevcuttur. Pomakların köylerde yaşayan bir kısmı hâlen kültürlerini devam ettirmektedir. Ayrıca Balkan Savaşları (1912) sonrası Kosova’dan gelen Arnavut göçmenlerden büyük bir nüfus Bafra çevresine yerleştirilmiştir. Arnavutça çoğu Arnavut tarafından unutulmuştur, sadece yaşlılar arasında köylerde konuşulmaktadır.
Coğrafya:
İlçenin doğusunda Samsun Merkez ilçe ve Ondokuzmayıs ilçesi, kuzeyinde Karadeniz, batısında Alaçam, güneyinde Kavak, Havza ve Vezirköprü ilçeleriyle çevrilmiştir. Yüzölçümü 175 kilometrekaredir. Samsun’a uzaklığı 51 km’dir.
Kızılırmak deltasını kaplayan Bafra Ovası güneyde dağlarla çevrilidir. Bunlardan en yükseği 1224 metre ile Nebiyan Dağı’dır. Bu dağlar Canik Dağları’nın uzantılarıdır. Bafra’nın en büyük, Türkiye’nin ise en uzun akarsuyu Kızılırmak bu dağları derin bir vadi ile geçerek ovaya ulaşır. Bafra Ovası tamamen Kızılırmak’ın etkileri ile oluşmuştur. Irmağın denize yakın kısımlarında birçok göl oluşmuştur. Nebiyan Dağı’nın etekleri ise yayladır.
Kızılırmak’ın uzunluğu 1151 km’dir. Sivas’taki Kızıl Dağ’dan doğar, Orta Anadolu’da geniş bir yay çizerek Bafra’dan denize dökülür. En çok Nisan ve Temmuz dönemlerinde su taşır.
Kızılırmak’ın denize döküldüğü yerde oluşmuş göller, ırmağın her iki yakasında da yer alır. Batıdaki göl Karaboğaz, doğudaki ise Balık Gölleri’dir. Doğu yakada yer alan göllerin başlıcaları şu göllerdir; Dutdibi, Liman, Hayırlı, Çernek, Uzungöl, Tombul göl, İnce göl. Göllerin çevresi sazlık ve bataklıktır. Ancak, ormanlık alanlar da vardır.
İklim:
İlçede hâkim rüzgârlar genellikle mevsimlere göre farklılıklar gösterir. Yaz mevsiminde Karadeniz Bölgesi’nde mevzii yüksek basınç, Anadolu’da ise mevzii bir alçak basınç merkezi meydana gelir. Dolayısıyla Karadeniz’den antisiklon merkezine doğru akan rüzgârlar oluşur ve bunlar Kuzey-Doğu ve Kuzey-Batı rüzgârlarıdır. Kış mevsiminde ise geçici alçak basınç merkezlerinin etkisi altındadır. İlçede güneybatı ve güney yönlerinden esen kuru ve sıcak rüzgârlar, ilçede bulunan nemi azaltır. İlçenin nem ortalaması % 73’tür. Özellikle Nisan ve Mayıs aylarında bu rakam ortalama % 77-79’a ulaşır. Aralık ayında ise % 70’e düşer. İlçenin mutlak nemi ise yılda ortalama 5,0 gramdır. Mutlak nem sıcaklıkla doğru orantılı olduğundan yaz aylarında en yüksek değeri bulur. İlçeye en fazla yağış Kasım ayında, en az yağış ise Mayıs ayında düşer. Yıllık ortalama yağış miktarı 700 mm civarındadır. Yağmurlu gün sayısı yılda ortalama 100 gündür.
Ekonomi:
Samsun-Bafra Grubu: Samsun, Maden, Canik, Evkaf, Bafra, Alaçam, Çarşamba, Sinop, Gerze tütünleri bu grubu oluşturur. Bu gruptaki tütünler çok düşük oranda nikotinli, küçük boyutlu, kırmızı, açık kırmızı renkli, ince damarlı, ince nesiçli elastikiyeti, yüksek, tok içimli, tatlı aromatik kokulu tütünlerdir. Yabancı sigara üreticileri sigara harmanlarını ıslah etmek, aromatik özelliklerinden dolayı kalitelerini yükseltmek, lüks harmanların nefâsetini artırmak, tok içimli çeşitler yapmak maksadıyla bu tütünleri talep etmektedirler.
Özellikle Bafra tütünleri dünyanın en yüksek evsaflı sigara tütünleri olarak devamlı aranmıştır. Küçük boyutları, ince nesiçleri, parlak ve cazip renkleri kendilerine has kokuları, sigara verimleri, tat-lezzet ve içimi itibarıyla eşi bulunmayan tütünler olmuşlardır.
Dünya sigara harmanlarının Samsun-Bafra tütünü ihtiyacına karşılık üretimin az olması ve giderek de azalması bu tütünlerin harmanlarda az kullanılmasına sebep olmuştur. Marmara Bölgesi tütünlerinde olduğu gibi bu tütünlerin üretimi de devamlı düşmektedir. Hükümetin TEKEL’i kapatmasıyla bölgede tütün üretimi hemen hemen sıfırlanmıştır. Ayrıca sigara tiryakilerinin zevklerinin değiştirilerek geniş yapraklı tütünden elde edilen sigaralara yönlendirilmesi sebebiyle Bafra tütününe rağbet azalmıştır.
Mutfak Kültürü:
Pide: Bafra Pidesi Bafra’nın kendine has yemeğidir. Normal pide hamurundan farklı yapılır.
Bafra Nokulu: Üzümlü, fındıklı, cevizli olarak yapılan bir hamur tatlısıdır. İnce hamurdan, şerbetsiz olarak yapılır.
Demografik Yapı:
Bafra’da değişik ve çok sayıda etnik gruplar (Rum, Ermeni, Laz, Kürt, Gürcü, Arnavut, Çerkez, Bulgar, Karadenizli ve Balkan göçmeni) bulunduğundan mutfağı zengindir. Ancak bu zenginlik evlere hapsedilmiştir.
Şenlikler ve Panayırlar:
Karadede Panayırı: 100 yıllık bir geçmişi olan ve her yıl Ağustos ayının son pazar günü Bafra’nın Gökçeağaç Köyü’nde kurulan târihî panayırdır. Panayıra her yıl binlerce kişi katılmakta, panayır kapsamında konserler, değişik etkinlik ve gösteriler düzenlenmekte ayrıca alış-veriş pazarı kurulmaktadır.
Bafra Karpuz Şenliği: Bafra karpuzunu ülkemize ve bütün dünyaya tanıtmak ve çiftçilerimizi daha iyi ürün elde etmeye teşvik etmek maksadıyla kutlanmaktadır. Her yıl Ağustos ayının son haftasında yapılan kutlamalarda konserler, folklor gösterileri, sergiler ve konferans gibi etkinlikler düzenlenir. Bu etkinlikler iki gün sürer. Bafra halkı çoluk çocuk bu etkinliklere katılır. Ancak belediye desteği olmadığı için şenlik düzenlemesi 2014 itibariyle durdurulmuştur.
Sele-Sepet top Kandil Şenlikleri: Ramazan ayının 15. gecesinde yapılan bir eğlence ve anma şenliğidir. Bafra’dan başka hiçbir yerde (yakın ilçeler dâhil) bilinmeyen bir eğlencedir. Çocuklara hitap eder.
Neyzen Tevfik Kültür Şenlikleri: Neyzen Tevfik, Bafra’nın Kolay Beldesi’ndendir. Kolay Belde Belediyesi her yıl Ağustos ayının son haftasında Neyzen Tevfik adına şenlikler tertip eder. Şenliklerde müzik ve folklor gösterileri, tiyatro faaliyetleri, halk ozanlarından deyişler, sergiler vb. faaliyetler vardır.
Dokumacılık ve İşlemecilik:
Bâzı kişiler işlemecilik için ‘el sanatları’ tâbirini kullanmaktadır. Sanatın bütün çeşitleri zâten el ile yapılar. Ayakla yapılan (şâyet sanat ise) yalnızca futboldur. Bu sebeple ‘işlemecilik’ kelimesi kullanılmıştır. Günümüze kadar önemini koruyan ve Türk kültürünün vazgeçilmez unsurları olan halı, kilim örücülüğü gibi değerler Bafra’da devam ettirilmektedir. Kilim dokumacılığı, hasır ve zembil örücülüğü, yöre hanımlarının yaptığı işlemeler ve oyalar özellikle dağ köylerinde devam ettirilen sanatlardır.
***
Bafra’da doğup büyümüş yazarlardan hâlen hayatta buluna; Alptekin Ahıshalıoğlu, Atillâ Çilingir, Bülent Arslan, Mehmet Güntekin, Oğuz Çetinoğlu ve Tâner Ay’ın hayat hikâyeleri ve eserleri Kocaeli Aydınlar Ocağı internet sitesinde önceki yıllarda ve 2024 yılında yayınlanmıştı. Yeni yazarlar ve kitapları hakkındaki bilgiler ulaştıkça yayına devam edilecektir.
Hanımefendi, erkenden kalkar, kocasıyla kahvaltısını yapar, büyük bir sevgiyle ütülediği elbiselerini giyerken eşini seyreder ve huzurla kapıdan uğurlar.
Saatler sonra gelen telefonla uyanır. Telefondaki ses, “Eşinize anjiyo yapıldı, şimdi yoğun bakımda, elbiselerini alabilirsiniz.” Adam, memuriyet yaptığı iş yerinde aniden fenalaşmış, hastaneye kaldırılmış, kalp krizi geçirdiği anlaşıldığı için kendisine acilen anjiyo yapılmış, tıkalı iki damarına stent takılmış. Hanımefendi, bunları hastaneye gittiğinde öğrenir. Yoğun bakım kapısının önünden elbiselerini alması istenir. Elbiseler, mavi bir çöp torbasının içine özensizce konmuştur. Kadın, “Hayat, işte bu.” der. Derin duygularla temizlenip ütülenen, kişiye kimlik kazandıran elbiseler şimdi çöplerimizi attığımız mavi torbanın içindedir. Kadının gözünde, denizlere baktığında ferahlatan, göğe baktığında dinlendiren mavi, artık o mavi değildir. Mavi, acının, belki de bir sonun habercisidir. O yakışıklı adam, sanki buruşturulmuş, mavi bir çöp torbasına sıkıştırılmıştır. Hangimiz, böyle trajik bir sahneye konu olmayacağımızın garantisine sahibiz?
Amca, derdim kendisine, ismiyle birlikte hitap etmek, coşku veriyordu bana. Asırlık çınar ağacıydı. Yüz yaşına girmesine on yıl vardı. Dinç görünüyordu, kendi ihtiyaçlarını karşılayabiliyordu. Zihin faaliyetlerinde zayıflama yoktu. Aniden fenalaşmış, “Acil Servis”e kaldırmış oğlu. İlk müdahaleden sonra yoğun bakıma almışlar amcamızı. Hastane görevlileri elbiselerinin alınmasını istemişler. Gittiğinde bir hasta bakıcı kapının aralığından oğluna siyah bir çöp torbası uzatıvermiş. İçinde amcamızın elbiseleri. Doksan yıllık çınar ağacı, doğranmış, sanki yongaları siyah bir çöp torbasının içine sıkıştırılmış. Artık, siyah her anlamıyla siyahtı yakınları için. Doksan yıldır görülen bütün renklerin bileşkesi, siyahmış meğer.
Mavi, siyah … ve çöp torbası, artık size ne anlatacak? Çöp torbasından, mavi ve siyahtan hareketle hangi duyguları yaşayacağız, hangi düşüncelere varacağız? Nereden biliyoruz, belki hepimiz mavi veya siyah çöp torbasına bir şekilde konulmak için yaşıyoruz? Çok derin anlamlar yüklediğimiz hayat, uğruna kavga ettiğimiz dünya, mal mülk, makam, bizi ete kemiğe büründüren kıyafetler, bir çöp torbasına atılmak için mi? Hayat tiyatrosunun bu sahnesi size ne anlatıyor? Oyunda bir hata var mı, varsa nerede?
Necip Fazıl, kurulu düzeni “Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan; / Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!” dizeleriyle eleştirir. Ördeğin, bülbüle lisan öğrettiği, tarih kitaplarının, balığın kavağa çıkma hikayesi ile doldurulup gerçeklerin gizlediği bir düzende hangi işin doğru, saygın olması beklenir? İnsan, değerlidir, insanla ilgili her ürün, kıymetlidir. İnsan, yaratılmışların en şereflisidir. İnsana Yüce Yaratıcının verdiği değeri ayakta tutacak olan da yine insandır. Beşikten mezara kadar bir değer olduğunu hissetmek, her insanın hakkıdır. Bu da bir sistem konusudur. Dünya insanlığını kendisine hizmet etmekle görevli sürü gören, her çocuğu terbiyeye muhtaç bir vahşi olarak değerlendiren ve böylece eğitime başlayan, insanların, sınırlı dünya kaynaklarını tüketmek üzere var olduğuna inanan, paran kadar adamsın yoksa bir hiçsin hayat felsefesiyle insana yaklaşan bir sistemden, insanın eşref-i mahlukat olarak konumlandırılacağı bir sistem beklemek ham hayal olur.
Nasrettin Hoca, bir vakit eşeğini hava alsın diye, zar zor dama çıkarmış. Bir müddet sonra “Yeter artık, inme vakti.” diye çekmiş eşeği, kan ter içinde kalmış Hoca, ama nafile. İnmemiş eşek bir türlü. “Ne halin varsa gör.” diye eşeği damda bırakıp inmiş aşağıya. Oynama alanı bulan eşek, zıplamış durmuş damda. Öyle zıplamış ki dam delinip aşağı düşüp ölmüş. Akıbeti ibretle izleyen Hocamız hemen dersi çıkarmış tabi: “Demek ki eşeğin mertebesini yükseltirsen, hem bulunduğu yere zarar veriyor hem de kendine.”
Dünya, “eşek kafalı” adamlarla dolu. Hem kendilerine hem insanlığa zarar veriyorlar. İnsanlığın iyiliği adına olmaması gereken yerde olan bu insanların ihtikarlığı ve ihtirasları, insanların huzurunu kaçırıyor, insanları hak ettiği saygıdan mahrum ediyor.
Ayette Yüce Rabbi’mizin “(Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; ahiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!” diye buyurduğu gibi dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Bu buyruk, insanın veya dünyanın tamamen değersizliğiyle ilgili değil, bilakis maddeye tamahla ilgili ciddi bir uyarıdır. Ahiret merkezli bir dünya sisteminde taşlar yerine oturmuş, sapla saman karışmamış, insan layık olduğu makama kavuşmuş olacaktır.
Kul hakkı, sadece birine ait bir malı çalıp çırpmak, gasp etmek değildir. Kişiye, beklentisi olan davranışı, layık olduğu itibarı göstermemek de bir kul hakkıdır. Kaçımız, bunun bilincindeyiz, hangi sistem bu bilinç üzerine kuruludur?
Bakara suresi 29. ayete göre Allah öyle bir zat ki yeryüzündeki şeylerin tamamını insan için yaratmıştır. Sonra göklere yönelip onları yedi gök olarak düzenlemiştir. Ayrıca İsra suresi 70. ayette “Şüphesiz ki biz insanoğluna değer verdik. Onları karada ve denizlerde taşıdık. Onlara temiz rızıklar verdik. Onları yarattığımız birçok mahlûkattan daha üstün kıldık.” denir.
Eşyanın yaşanmışlığı, hatıraların heyecanı vardır. Ne kadar yaşanmışlık, ne kadar heyecan o kadar insan demektir. Adı eşya da olsa yeri çöp torbası değildir.
Her varlığın layık olduğu değerini bulduğu bir sistem inşa etmek zorundayız.
Bazı ülkelerde bir eylem planlanırken “Kanuna uygun mu?” diye sorulur. Kanuna uygunsa yapılır; değilse vaz geçilir. Bu “bazı ülkeler” büyük ihtimalle geri kalmış, devletin güçsüz olduğu, hiç olmazsa devletin derinlikten yoksun bulunduğu ülkelerdir. Çünkü tecrübeli ve bilge siyasetçilerin yönettiği ve “derin devlet” kavramını dünyaya öğreten bizim gibi ülkelerde bunun tam tersi olur. Bir eylem düşünüldüğünde, “Kanuna uygun mu?” diye sorulur. Kanuna uygunsa yapılır; değilse kanun eyleme uygun hâle getirilir. Engel çıkaran kanun, anayasa bile olsa uygun hâle getirilir. Zaten bizim en sık değiştirdiğimiz kanunlarımız, İhale Kanunu ve Anayasa’dır. Bu davranışımızın ne kadar doğru olduğunu dünyaya göstermek için de buna, “Kanunla fiili durum arasındaki tenakuzu kaldırmak.” diyoruz. Çok oturaklı bir söze benziyor. Oturaklı olduğuna göre herhâlde doğrudur.
Yaparsam ne olur?
Bize bir zamanlar “yok kanun, yap kanun” ülkesi demişler. Şimdi var kanun. Kanun yokken kanun yazma uzmanlığına ihtiyacımız vardı. Şimdi başarılı insanların kanun uzmanlıkları farklı. Birinci uzmanlık, “Kanun var da nasıl etrafından dolaşılır? Bu kanunun, içinden deve geçirebileceğimiz, deliği neresinde?” ihtisasıdır. Başarılı bürokratlarımız bu konuda uzmandır, eylemleriyle öğünürler ve genç meslektaşlarına işin inceliklerini öğretirler. İkinci uzmanlık, “Bu kanuna uymazsak ne olur ki?” ihtisası. Eğer bir şey olmayacaksa o kanunu yok sayabilirsiniz. Velev ki kanun anayasa olsun. Anayasa’yı ihlal ederseniz Anayasa Mahkemesi sizi düzeltmez mi? Hayır sizi düzeltemez. Yaptığınızın yanlış olduğuna, onu yapmamanız gerektiğine karar verir ama siz o karara uymak zorunda mısınız? Bir bakarsınız, uymazsam ne olur diye. Bir şey olmuyorsa umursamaz ve devam edersiniz. Bir şey olacak gibiyse bir başka mahkemeden aksi kararı çıkarırsınız ve mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin kararına direnir. Anayasa’ya göre direnemez ama direnirse ne olur? Bir şey olmuyorsa yolunuza devam edersiniz.
Kanunların özellikle Anayasa’nın, vatandaşları devletin gücünden koruyacağı söylenmiş. Bizde mevzuat ama boş verin mevzuatı, tatbikat, iktidarı vatandaşlardan korumak için işler. Mesela vatandaşlar fikirlerini tek veya toplu olarak açıklama hürriyetine sahiptir, izin almaksızın toplantı ve gösteri yürüyüşü yapabilirler, değil mi? Değil. Yapsınlar da göreyim. Ya o yerde yapmak yasaktır ya o saatte yapmak yasaktır. Yer ve saat mevzuatta belirlense bile kaymakamlıkça veya valilikçe o gün için yasaklanmıştır. Onun için siz yine izin alın… Muhalifseniz alamazsınız ve hiç olmazsa toplantı hazırlığı zahmetinden kurtulursunuz.
Asansör kime bozuk?
Bizim devletimize “Derin Devlet” denmesinin sebebi bu karmaşık ve yazılı olmayan kurallar mı acaba? O kadar derin ki kimse içinden çıkamıyor. Onun için hiç anlamaya çalışmayın. İman edin: İktidarı zikridelim evvela. Vacip oldur cümle işte her kula. Yandaşlık olursa bir işin başı, herkiz ebter olmaya annın sonu. Ya kanun? Ya hukuki engel varsa diyorsanız yukarıda yazdıklarımı iyi okumamışsınız demektir.
Daha önce bu sütunda da anlattığım iki anekdotbu sütunda da anlattığım iki anekdot kültürümüzü pek güzel anlatıyor. Birini rahmetli Doğan Cüceloğlu’ndan dinlemiştim. Girdikleri apartmanın asansörüne “asansör bozuk” yazan bir kâğıt yapıştırılmış. Cüceloğlu merdivene yönelirken içeri giren bir kalantor kapıcıya seslenir: “Asansör bize de mi bozuk?”.
Yasak ama kime yasak?
İkincisi benim başımdan geçti. İçinde bulunduğum taksi kırmızıda durmuştu. Önündeki arabaya ısrarla korna çalmaya başladı. Ben dayanamadım, “Kırmızı yanıyor, niçin korna çalıyorsun?” diye sordum. Cevabı unutamam. “Kırmızıda durulur mu? Müsaitse geçilir.”
Demek ne imiş… Bir: Yasak size de mi yasak diye düşüneceksiniz. Size de yasaksa ona yasak olmayan bir adam bulup onun sayesinde asansöre binip yükseleceksiniz. İki: Kırmızıda durulur mu? Müsaitse geçilir! Aklıma geldi. Sanırım Onuncu Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer kırmızıda dururdu. Bugünkü iktidar zamanındaki ilk açıklamalardan biri, “Kırmızıda durmayacağız!” olmuştu. Ne demek! Kırmızılar onlara feda olsun, kırmızılar dursun, onlar geçsin.
İşte bu inceliklere hâkim insanlar ya siyasette ya bürokraside yahut mafyada karşınıza çıkacaktır. Onlara kanunsuz demek bühtandır. Tam tersine onlar kanunlara, kanun adamlarından daha hâkimdir. Siyasi, bürokrat ve mafya… Bunların üçü de varlıklarını devlete borçludur. Onun için bizim devlete derin devlet diyoruz. Varsın vergi toplayamasın. Derindir bizim devletimiz.
İzmit’te bir hastaneye gelip, aynı zamanda muayenehanesiyle de hekimlik yapanların bir kısmının özel hastane kuruluşu çalışmalarını anlattığım bu yazımda, Özel Kocaeli Hastanesi’nin hik’ayesini yazacağım.
Yaşar Ellialtı: 1979 Nevşehir doğumlu olup 2002 yılında İstanbul’dan İzmit’e gelmişlerdir. Demiryolu Caddesi üzerindeki Dündar Rorf İş Merkezi’nde Merkez Polikliniği açmışlardır. Dr. Ramazan Uçar ve ağabeyi Hurşit Ellialtı ile birlikte açtıkları bu poliklinik çok uygun bir ücretle (o günün şartlarında özel muayene hizmetlerinin 1/10’u) 7/24 her uzmanlık dalında poliklinik hizmeti veren bir yerdir.
Bu merkez 2006 yılında Özel Kocaeli Tıp Merkezi adıyla hizmetini sürdürmüştür.
2011 yılında Rafet Karacan Bulvarı No:11’e taşınarak daha geniş imkânlar ile hizmet vermeye devam etmiştir. Bu yeni adrese geçişte Dr. Ramazan Uçar ve Hurşit Ellialtı ayrılıp İstanbul’a dönmüştür. Yaşar Ellialtı ise yeni hekim ortaklarla hizmeti yürütmüştür. Bu ortaklar Dr. Yusuf Yazıcıoğlu, Dr. Fuat Ayar, Dr. İnci Çavuşoğlu, Dr. Eray Çalışkan ve Dr. Ayhan Arpacı’dır.
Yaşar Ellialtı ayrıca 2008 yılında Alemdar Caddesi girişindeki 6 nolu tarihi binada İlgi Çocuk Sağlığı Tıp Merkezi’nin kurucu ortağıdır. Burada çocuk hastalıkları uzmanları Dr. Yusuf Çalışkol, Dr. Hüseyin Aktürk, Dr. İsmail Pehlivan ve Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Yusuf Yazıcıoğlu diğer ortaklardır. Bu merkez halen Yahyakaptan Demokrasi Bulvarı No:10’da yeni ortaklık yapısı ile hizmetine devam etmektedir. Çocuk hastalarına poliklinik hizmeti veren İlgi Çocuk Sağlığı Merkezi Gebze ilçemizde de yeni bir şube açarak çalışmalarını sürdürmektedir.
İlgi Çocuk Sağlığı Merkezi ortaklarından Dr. İsmail Pehlivan 2016’da buradan ayrılıp özel muayenehanesinde hekimlik yapmaya devam etmiş olup daha sonra şehrimizden ayrılmıştır. Dr. Hüseyin Aktürk ise 2012 yılında üst ihtisas yapmak üzere ayrılmış, 2016’da Kocaeli Tıp’tan çocuk enfeksiyon uzmanı olmuş ve Derince Hastanemize atanmıştır. 2021’e kadar burada hekimlik yapan Hüseyin Aktürk, 2021’de emekli olmuş olup halen Körfez ilçemizde serbest hekim olarak muayenehanesinde hasta kabul etmektedir.
Dr. Yusuf Çalışkol: 1967 Trabzon doğumludur. 1989’da hekim, 1997 yılında çocuk hastalıkları uzmanı olmuştur. Tabip asteğmenliğinden sonra 1998 yılında İzmit SSK Hastanesi’ne gelmiştir. 2008 yılına kadar burada hekimlik yapmıştır. O yıl istifa ederek hastaneden ayrılmış, yeni kurulan Özel İlgi Çocuk Sağlığı Merkezi’nin ortağı ve hekimi olmuştur. Halen burada mesleğine devam etmektedir.
Dr. Ersin Öztürk: Annesi ve babası sağlıkçıdır. Bu sebeple küçüklüğünden itibaren hekimlik mesleğine ilgi ve sevgisi olup 2001 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden hekim olmuş ve Körfez 4 No’lu Sağlık Ocağımıza gelmiştir. Daha sonra Kocaeli Tıp Fakültesi’nin çocuk hastalıkları bölümünden 2014’te uzman olmuştur. Mecburi hizmeti sonrası İzmit’e dönerek daha verimli ve mesleğini daha güzel yapacağı düşüncesiyle Özel İlgi Çocuk Sağlığı Merkezi’nde hekimliğe başlamış ve ortağı olmuştur. Halen burada hekimlik yapmaktadır. Eşi de aynı yerin çocuk hastalıkları uzmanı olan hekimlerindendir. Özel İlgi Çocuk Sağlığı Merkezi; çocuk cerrahisi, çocuk diş hekimi ve rehberlik hizmetleri olmak üzere 20 hekimi, 130 çalışanı ile kendi alanında sağlık hizmeti veren kurumlarımızdandır.
Ülkemizde fakirlik ve yoksulluk diz boyu (Bu sorun halâ devam ediyor)… Bunu Soma ve Ermenek’teki maden kazalarında bir kez daha gördük. İnsanlar üç kuruş için canlı canlı mezara giriyor.
Vahşi kapitalizm ve Türk Milletine düşman sermaye, iktidarın desteği ile halkımızı eziyor da eziyor (bu durumda bir değişiklik yok gibi duruyor!)
Madenlerde ölenlerin ve ardında kalanların, fakirlikten kaynaklanan çaresizliklerini, hep birlikte izliyoruz.
Ayrıca iş güvenliğine para ayırmak istemeyen gözü doymaz sermayedarlar yüzünden, meydana gelen iş kazalarını ve kaybettiğimiz canları görüyorsunuz değil mi? (Vallahi görmeye devam ediyoruz)
Elma toplamaya giden işçilerin veya asansörle tırmanılan yüksek katların ölümsüz kahramanları her nedense yoksullar oluyor. (Ya da askerimizin daima fakir fukaradan olması gibi)
İşin kahreden diğer bir tarafı da ülkeyi idare edenlerin veya patronların “bu işlerin fıtratında kaza vardır” açıklamaları. Sen eşeğini sağlam kazığa bağladın da mı tevekkül ediyorsun diye çıkıp sorarlar adama!
Biliyorsunuz, ülkemizde 10 milyon civarında emekli vatandaşımız (şimdi 16-17 milyonu buldu her halde) var. Değişik sendika ve STK’lar tarafından yapılan açlık ve yoksulluk değerlendirmelerine göre, bu insanların aç ve yoksul yaşadığını kabul etmek gerekiyor. (Emeklilerin bu can sıkıcı halinde bir değişiklik yok)
Deniliyor ki; ülkenin imkanları bu kadar ve bundan fazlasını emeklilere veremeyiz. (Başkalarına nasıl bulunuyor? Özellikle 15 milyonu bulduğu söylenilen sığınmacılara?)
2015 yılı içinde emekliye, Ocak ve Temmuz ayları için % 3 + 3 zam uygulanacak. (Bakalım 2025 Ocak ayında ne verecekler!) Tabii bu arada azgın patronlar, her ürüne daha emeklinin parası cebine girmeden “fiyat ayarlaması” altında zamlar yaparak, paraya ceplerine doğru “lübletecek”ler! (Enflasyonun günümüzde zenginleri daha da zenginleştirdiği ve yeni zenginler yarattığı gün gibi ortada!)
Bizim sosyal güvenlik sistemimizin, devlet bütçesinde kara bir delik ve ülkemizde geçmişte yapılan hatalar nedeni ile insanların çok genç yaşta emekli olduğu doğrudur. Ancak vatandaşına karşı birçok görevini yerine getirmeyen devletin, bırakında “sosyal devlet” anlayışı ile vatandaşına bu kadar kıyağı olsun.
Tabii vereceğine kuzgun, alacağına şahin olan devlet anlayışımız, emekliye % 3 zam verir vermez, hemen 2015 yılında trafikten çöpe, emlaktan taşıta, iletişim vergisine kadar onlarca vergiyi ve harcı yüzde 10.11 oranında artıracağını açıkladı.
Ey iktidar! Emekliden esirgediğin parayı, vatanlarını savunmaktan aciz ve kapağı bedavadan Türkiye’ye atan Suriyelilere verdiğini söylüyorsun. Ayıp değil mi? Emeklinin, işçinin, memurun, köylünün, çiftçinin, esnafın Suriyelilere harcadığını söylediğin ve her ekonomi için korkunç bir büyüklükte olan 4 milyar dolarda hiç mi hakkı yoktur? Her gün değişik kalemde artan bu 4 milyar dolar ve üstünü; başta emeklin olmak üzere memurun ve işçin için harcasaydın ya da sosyal güvenlik sisteminin ıslahında kullansaydın daha iyi olmaz mıydı? (Suriyeliler ile özdeşleşmiş olan sığınmacılara harcanan paranın 100 milyar doları geçtiği söyleniyor)
İş bununla kalsa iyi! Türkiye’ye düşman, PKK işbirlikçisi PEŞMERGE, gururumuzu kırarcasına 29 Ekim’de Suriye’ye geçerken, oturuyor kebap yiyor, arabasına benzin dolduruyor ve Türk’e karşı gövde gösterisi ile çekip gidiyor. (Şimdilerde 2024’te yani yeni bir açılımı tartışıyoruz…bu acizlik değilse nedir?) Sende kebabın ve benzinin parasını, emeklinin ve diğer vatandaşların ödediği vergi ile oluşan devlet bütçesinden ödüyorsun öylemi? Yazıklar olsun size! (Demişim ama ne halk ne de iktidar umursamamış!)
Emekli kardeşim! Sen bin bir sıkıntı ile boğuşurken ve sahip olduğun ülkenin nimetlerinden faydalanamazken, iktidar sahipleri seninle adeta dalga geçiyor ve hakkın olanı Suriyeliye, Iraklıya (Afganlı, Afrikalı vs.) peşkeş çekerek dağıtıyor.
Eğer sen bu düzene son vermezsen, Allah’ta seni bildiği gibi yapsın. Çünkü bazen dua’nın ve nasihatin da yetmediği yerde, gelir bir musibet her şeyi anlatıverir.
Ben Türk Milletine ait olanın öncelikle Türk Milletine dağıtılmasından yanayım hele ki; fakirlik ve yoksulluk milletimin kaderi olmuş iken…
“Yahu ben bunları 11 sene önce yazmışım… Mehter marşı gibi bir ileri iki geri maşallah! Biz Türkler yüzyıllardır akıllanmamışız bundan sonra da zor! Sorsan kader der geçeriz… başlarım sizin kaderinize… Haşa Allah’a sorsam o bile sizin kulluğunuzdan rahatsız olduğunu söyler!
Ne bu hiç bir şey yapamam azlık hali? Kendinize gelin!”
Not: Ekim 2024 ayı enflasyonu %2.88 olarak açıklandı! Bizde yedik tabii;(
“Teröristbaşı Öcalan’ı TBMM’de konuşturmak” gibi Türk Milletinin sinir uçlarını tahrik eden bir teklifin çok iyi bir hazırlıktan sonra ortaya konulmuş olması gerekirdi.
Çünkü TBMM’de Öcalan’ı konuşturmadan önce “umut hakkı” denilerek teröristbaşına bir af çıkarılması ve bunun millete kabul ettirilmesi kolay değildi.
Nitekim Bahçeli’nin bu çağrısının yapıldığı hafta kamuoyu anketlerinde MHP oylarında büyük düşüş, Bahçeli’nin bu çıkışına şiddetli tepki veren Zafer Partisi ve İYİ Parti oylarında ciddi artışlar görüldü.
İlginç olan AKP ve Erdoğan bu ilk hafta içinde konu hakkında yorum yapmadı. Bu süre içinde AKP oylarında biraz artış olduğu tespit edildi.
Sonunda CB Erdoğan konu hakkında konuştu. 29 Ekim resepsiyonunda “Cumhur İttifakı ortağımızın öncülüğünde son dönemde ortaya konan yaklaşımların önyargısız olarak değerlendirilmesini” istedi.
30 Ekim’de TBMM grubunda yaptığı konuşmada önce, “tüm vücudunu taşın altına” koyduğu söylediği Bahçeli ile “kardeşliğe katkı” sağladığını belirttiği CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e teşekkür etti.
Sonra Bahçeli’nin kimsenin hayal etmediği seviyeye yükselttiği çıtayı aşağı seviyelere indirdi.
Öcalan adını ağzına bile almadı. Meclis’e gelip, DEM grubunda konuşmasından da söz etmedi. Önce Bahçeli’yi övdü. Ama O’nun getirdiği teklife karşı “Bizim, Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki bölücü terör örgütüne, kandan beslenen Kandil’deki terör baronlarına hiçbir çağrımız yoktur olamaz da… Teröristin anladığı yegâne dil terörle tavizsiz mücadeledir” dedi.
Buradan Kandil’deki PKK ve KCK ile Suriye’nin kuzeyindeki YPG/PYD ile bu süreçte muhatap olmayacağı, Öcalan ve DEM’i muhatap alacağı anlaşıldı.
******************************
Esenyurt Belediye Başkanı Hapiste, Kayyım Görevde
CB Erdoğan’ın konuşmasıyla Öcalan konusu arka plana düşerken, arkasından İstanbul’un en büyük ilçelerinden Esenyurt’un CHP’li seçilmiş Belediye Başkanı hapse gönderildi. Yerine İçişleri Bakanı tarafından kayyım atandı.
Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, CHP’nin “Türkiye İttifakı” projesi kapsamında, DEM’in de desteğiyle, iki seçmenden birinin oyunu alarak seçilmişti.
Esenyurt Belediye Başkanı hakkında isnat edilen suç “PKK terör örgütüne iltisak.” Ahmet Özer’in terör örgütünün önde gelen isimlerinden Remzi Kartal ile 14 kez görüştüğü, ancak konuşmaların içeriğinde örgütsel işlerin olmadığı, mesela Kartal’ı annesinin ölümünde taziye için aradığı iddia edildi.
****
Ceza hukukunda “iltisak” kavramı yoktur. Hatta bu iktidarın hazırladığı Türk Ceza Kanunu’na göre, “terör örgütüne sadece sempati duymak, amaçlarını benimsemek” bile örgüt üyeliği suçu sayılmaz.
İltisak kavramı 15 Temmuz 2016 tarihli FETÖ darbe teşebbüsü sonrası çıkarılan KHK’ler ile mevzuatımıza girdi. İltisak gerekçesi kullanılarak siyasi kararla yüzbinlerce vatandaş KHK ile işten atıldı. Yüzbinlerce vatandaş soruşturmaya maruz kaldı, tutuklandı veya mahkum oldu.
****
Şimdi “MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, Öcalan’ı Meclis’te konuşturma ve iç barış projesi rafa mı kalktı?” sorusu gündemde.
Öyle ya… 10 sene önce, “çözüm süreci” döneminde, PKK’lı biriyletelefonla konuşan bir belediye başkanı görevden alınıp, hapse tıkılıyor. Demek ki “PKK’lı ile iltisak” büyük suç!
****
Bu konuda CumhurbaşkanıBaşdanışmanı Mehmet Uçum açıklamasında olması gerekeni anlatıyor:
“Yargı; savcısıyla, hakimiyle kurumlarıyla kendi işini yapar, siyaseti gözeterek işlem yapmaz ve karar vermez. Yargı bir işlem yaparken gelecekte siyasete etkisi ne olur diye bakarak da işini yapmaz. Bağımsız ve tarafsız yargı, görevi neyse onu yapar.”
Keşke uygulamada da böyle olsa. Buna kendisi ne kadar inanıyor bilmiyorum. Ama araştırmalarhalkımızın büyük çoğunluğunun, yargının tarafsız ve bağımsız olduğuna inanmadığını gösteriyor. Bu alanda uluslararası değerlendirmelerde de dünyada en sonlardayız. Bunu adli yıl açılışlarında Yargıtay Başkanları bile defalarca dile getirdiler.
En azından şu sorulara cevap verilmelidir: “Devlet Bahçeli’nin Meclis’te Öcalan hakkında söylediklerini bir muhalefet milletvekili veya parti başkanı söyleseydi başına ne gelirdi?” “Aynı sözleri muhalif bir gazeteci yazsaydı hemen hakkında terör örgütü üyeliği veya destekçisi olduğu için soruşturma açılır ve tutuklanırdı” diyenler haksız mıdır?
“PKK’lıya taziye” suç ise, KCK yöneticiliğinden hapis yatmış olan DEM Eş Başkanı Tuncer Bakırhan’a Meclis’te taziye dileyen MHP lideri Devlet Bahçeli de suç işlemiş sayılmalı mıdır?
Gerçekten yargı bağımsız ve tarafsız olsa, “Yargının işini gelecekte siyasete etkisi ne olur diye bakarak yapmayacağına” inansalar, bizzat PKK terör örgütünün lideri Meclis’te konuşmaya davet edilebilir ve teröristbaşı için “dediğimizi yaparsa af çıkaralım” denilebilir miydi? “
******************************
Yeni Süreç Bitmedi
Erdoğan’ın konuşması ve Esenyurt Belediyesine kayyım atanması olayının Bahçeli’nin başlattığı süreci durduracağını sanmıyorum. Esenyurt’ta atılan adımlar iç siyasetle ilgili siyasi hamlelerden biri.
Daha önce de yazdığım gibi Bahçeli’nin süreci başlatması sadece “iç cephe” ile açıklanamaz. Asıl etken ABD’nin Suriye’den çekilmeden önce İsrail’in ileri karakolu olarak kurmaya çalıştığı PYD (PKK) devletinin kurumsallaşması isteğidir. Tıpkı Irak’taki Barzani Kürdistan’ı gibi, kurumsallaşan, Türkiye tarafından tanınan ve desteklenen bir devlet inşa etme hedefidir.
Bunun karşılığında, DEM ve PKK desteğiyle yapılacak yeni Anayasa ile Erdoğan’ın tekrar ve belki de ömür boyu Cumhurbaşkanı olmasının önünün açılması Cumhur İttifakı için cazip gelmiş olabilir.
Bu ana planın yürümesini iç siyasi hamlelerin durduracağı kanaatinde değilim.
****
OSLO’YU HATIRLAYINIZ. 2009’da “Demokratik Açılım” adı altında “Türk- Kürt kardeşliği” söylemlerini tartışılırken, “Habur rezaleti” yaşanırken, Kandil’e devletin haber ajansı AA dahil Türk medyası gönderilirken “bu iş böyle çözülmez” diye itirazlar yükseliyordu.
Başbakan Erdoğan basında çıkan “PKK ile müzakere yapıldığı” iddialarını şiddetle yalanlıyordu.
Fakat 2011’de, basına sızdırılan haberlerden, öğrendik ki “devlet ile PKK arasında Oslo’da masaya oturulup müzakereler çoktan yapılmıştı.” Müzakerelere MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş, dönemin Başbakanı RT Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak Müsteşar Yardımcısı Hakan Fidan ile terör örgütü PKK temsilcileri katılmıştı.
Bu bilgiler açığa çıkınca Erdoğan“Oslo’da,benim talimatımladevlet, kanı durdurmak için, terörü sonlandırmak için, bazı görüşmeler yapmıştır” diyerek süreci sahiplenmişti.
Oslo’da süreç sabote edilince, PKK ile müzakereler İmralı’daki Öcalan’la yapılmaya başlandı.
SON SÖZ: Şu sırada bizler bazı gereksiz gündem maddeleri ile oyalanırken “süreç” devam ediyor olabilir.
Oğuz Çetinoğlu: Doğu Türkitan’nın Çin İşgalinden sonraki durumu da konuşalım. Söze nasıl başlayacaksınız?
Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı: 18. yüzyılın ikinci yarısında yâni 1759 yılında Doğu Türkistan’ın Mançu-Çin yönetimi tarafından işgal edilmesi, Uygur Türklerinin esârete maruz kalması, Çinlilerin Türkleri câhil bırakma siyâseti ve iç çekişmeler sonucu câhiliye devrinin başlaması sebebiyle Uygur kültür ve medeniyetinde bir gerileme meydana gelmiştir. Fakat köklü bir kültür geleneğine sâhip olan Uygur Türkleri Çin baskısı karşısında direnerek kendi dil ve kültürlerini muhâfaza etmeyi başarmışlardır.
Oğuz Çetinoğlu: Çin esâreti dönemindeki Doğu Türkistan’da kültür ve medeniyetin durumu hakkında bilgi verebilir misiniz?
Prof. Kaşgarlı: Doğu Türkistan’ın Çin esâretine düştüğü târihten bu güne kadar kültür ve medeniyet bakımından gelişmesi engellenmiş ve millî kültürleri büyük tahribata uğramıştır. Köklü bir millî kültüre sâhip Doğu Türkistan Türkleri kendi millî kültürünü korumak için büyük mücâdeleler vermektedirler.
Türk târihinin medenî Türk boylarından Uygurların torunları olan Doğu Türkistan Uygur Türklerinin bugün kültür ve medeniyet alanında çok geri kaldıkları görülmektedir. Bunun tek sebebi vardır. Çin yönetimi, esâretin başlangıcından günümüze kadar Doğu Türkistan Türklerini iktisâdî bakımdan sömürerek çok fakir bir hâle düşürmeleri ve şöven Çin kültür emperyalizmi siyâsetini yürüterek Doğu Türkistan Türklerini kültür asimilasyonuna tâbi tutmalarıdır.
Bugün Uygur Türkleri baskı dolu, ıstıraplı ve fakir hayatlarından dolayı kültürlerini geliştirmek bir tarafa muhafaza etmeleri bile imkânsız hâle gelmiştir.
Bugün komünist Çin hâkimiyeti Doğu Türkistan Uygur Türklerinin millî kültür ve medeniyetlerini geliştirmesine, kültür ve medeniyette ileri giden milletlerin seviyesine yetişmesine engel olmakla kalmayıp, onların millî kültürlerini tahrip ederek asimilasyon yoluyla Çinlileştirmek için çeşitli çâre ve engellemelere başvurmaktadır.
Çetinoğlu: Neler yapıyorlar?
Prof. Kaşgarlı: Çin yöneticileri Çin milliyetçiliği esasındaki şoven eğitim siyâsetini uygulamak suretiyle Uygur Türkleri başta olmak üzere Doğu Türkistan Türkleri gençlerinin üniversitelerde tahsil görmesini kısıtlamakta, eğitim alanında eşitsizlikler yüksek boyutlara varmaktadır. Doğu Türkistan’da üniversite ve meslekî liselere kabul edilen öğrencilerin %70 civarındakiler Çinli öğrenciler, %30’unu ise Türkler, Çinli Müslümanlar, Moğollar, Şibeler gibi etnik gruplar teşkil etmektedir. Nüfus nisbetinde Doğu Türkistan nüfusunun %30’u Çinliler, %70’i ise Türkler ve başka azınlıklar oluşturmaktadır. Üniversite ve meslek liselerine öğrenci kabul etmede bu nüfus nisbetine tam ters olan bir nisbet uygulanmaktadır.
1985 yılında Çin makamları tarafından yayınlanan istatistik rakamlara göre Çin Halk Cumhuriyeti çapında Çinlilerden yüksek okul bitirenler her 10.000 kişiden 42’sini teşkil etmesine rağmen Uygur Türklerinde ise 18’ini teşkil etmektedir. Bu rakamların biraz abartılmış olduğu muhakkaktır.
Çetinoğlu: Türkler için okul var mı?
Prof. Kaşgarlı: Doğu Türkistan’da Çin ilkokul, ortaokul ve liselerinin sayısı, Çin nüfus nispetine göre fazla olup, Türkler için açılan okulların sayısı çok azdır. Okullar araç-gereç bakımından da imtiyazlı olan Çinlilerdir. Çin okulları her bakımdan iyice donatılmış olup, Türk okulları birçok eksikleriyle perişan durumdadır.
Çetinoğlu: Üniversitelerde durum nasıl?
Prof. Kaşgarlı: Türk kültürüyle ilgili dersler yasaklanmış olup, okutulmamaktadır. On seneden beri üniversitelere paralı öğrenci kabul etme siyâseti uygulandığından lise bitirmiş çok sayıdaki Türk öğrenci, fakirlik yüzünden üniversitelerde öğrenim görme hakkından mahrum kalmaktadırlar.
Çetinoğlu: Okuma yazma durumu hakkında rakam verebilir misiniz?
Prof: Kaşgarlı: Bugün Doğu Türkistan’da Türkler içinde okuma yazma bilmeyenlerin sayısı %60 civârındadır. Bunların okuma yazma öğrenmeleri için hiçbir tedbir alınamıyor. Çünkü Çin yönetimi Türklerin câhil kalmasını istiyor.
Doğu Türkistan’da Çin yönetimi Uygur Türklerinin millî neşriyat ve yayıncılığını kısıtlamakta, millî yayıncılığın gelişmesini engellemektedir. Bugün Doğu Türkistan’da neşriyatın sadece %1’i Türkçedir. Kalın kısım Çincedir. Millî ortaokul ve liselerin ders kitapları çok eksik olup Türkçe yayınevlerinin azlığından bu çeşit kitaplar yetişmemektedir. Üniversitelerin ders kitapları genellikle Çince’dir. Neticede Türk öğrencilerin kalitesi Çinli öğrencilere nisbetle düşük olmaktadır. Türkistan Türk Dili, kültürü ve medeniyetinin gelişmesine büyük katkılarda bulunan Doğu Türkistan Uygur Türklerinin bugün çağdaş bir ansiklopedisi, çağdaş bir izahlı lügati yoktur.
Çetinoğlu: Türkçe, eğitim dili olarak kullanılıyor mu?
Prof. Kaşgarlı: Çin’in şoven siyâseti yüzünden Uygur Türkçesinin Doğu Türkistan’daki bazı üniversite, tıp fakültesi gibi ilim dallarında eğitim dili olarak kullanılması yasaktır. Bu üniversitelerde Uygur öğretim üyeleri Türk öğrencilerine Çin dili ile ders vermek mecburiyetindedir. Böylelikle Uygur Türkçesinin ilim dili olarak gelişmesine izin verilmemektedir. İlim adamlarımız, yazarlarımızın millî ve târihî konularda eser yazmaları engellenmekte hem de çeşitli bahanelerle yasaklanmaktadır. ‘Milliyetçilik yapmak, Çin’i parçalamaya çalışmak’ olarak kabul ediliyor. Bu şekilde hareket edenler suçlanarak ağır cezalara çarptırılıyor. Buu sebeple Doğu Türkistan aydınları, yazarları millî konularda eser yazmaktan uzaklaştırılmaktadır.
1950 yılından günümüze kadar Uygur Türklerinden pek çok yazar, şâir ve bilim adamı ‘millî ayrılıkçı’, ‘pantürkist’, ‘panislamist’, ‘devrim düşmanı’ denilerek hapsedildi, çeşitli cezalara çarptırıldı ve öldürüldü. Bu durum insan haklarına aykırıdır ve maalesef önlenememektedir. ‘Uygur Târihi’ ve ‘Uygur Edebiyatı Târihi’ isimli kitapları yazan Turgun Almaş gibi birçok yazarımız tâkip altında tutulmaktadır.
Doğu Türkistan Uygur ilim adamlarının dâvet üzerine başka ülkelerde tertiplenen milletlerarası ilmî kongre ve sempozyumlara katılmasına, ilmî cihetten fikir alış verişi yapabilmelerine izin verilmemektedir.
Çetinoğlu: Doğu Türkistan’da Çin işgalinden önce yayınlanmış Türkçe kitaplar için de yasak var mı?
Prof. Kaşgarlı: Târihî, millî kültür miraslarımızın mühim bir kısmı olan târihî, ilmî, edebî kitaplarımızın toplanması, incelenmesi ve gün ışığına çıkarılmasına Çin yöneticileri tarafından mani olunmaktadır. 1950 yılından beri Doğu Türkistan’da yürütülen siyasî hareketler ve özellikle kültür devriminde Uygur Türklerinin değerli kültür mirasları-târihî, edebî, ilmî kitapları toplanarak polis müdürlüklerince karakollarda yakıldı, yok edildi. ateşe verildi, yakılarak yok edildi. Bunun maksadı Uygur Türklerini târihî kültür miraslarından mahrum bırakıp, târihlerini, kültür geleneklerini bilmeyen Çin kültürünün içinde millî kimliklerini kaybeden millî şuursuz insanlar üretilmektedir. Bu siyaset halen devam etmektedir.
Çetinoğlu: Türk geleneklerine göre özel günlerin, millî ve dînî bayramların kutlanması da yasak mı?
Prof. Kaşgarlı: Çin yöneticileri tarafından Uygur Türklerinin iînî ve millî bayramlarının kutlanması yasaklanmıştır. Unutulması için topluluk içinde konuşulması ve tebrikleşilmesi de yasaktır. Çin’in ‘çağan’ denilen bahar bayramı Çin ve Doğu Türkistan’da haftalarca tâtil edilerek kutlanmakta, fakat Türklerin ortak târihî bayramları, nevruz bayramı için bir günlük olsa da tâtil verilmemektedir. Milletçe geniş kapsamlı şekilde kutlanması yasaklanmaktadır.
Çetinoğlu: Delinin aklına taş getirmek olmayacaksa sorayım: Türklerin şehirde veya köylerde kendileri için yapacakları binaların dış görünümlerinde Türk ihtiyaç ve zevkinin kullanılmasına da yasak var mı?
Prof. Kaşgarlı: Evet var. Dahası da var: Doğu Türkistan’da Çin yöneticilerince Türklerin önceki dönemlerden kalma evlerinin bile çin m^mârîsine uygun hâle getirilmesi isteniliyor. İsteği yerine getirmeyenlerin ve makinalarla kullanılmaz hâle getiriliyor.
Türkler, bu yaasak için kendi aralarında Uygur Türkçesiyle: Timur davamet yalakdur. Yusuf Eysa ravakdur. Kandak kılımız halayık, Abdul-Ehet omakdur.
Çetinoğlu: Türkiye Türkçesine tercüme etmeniz mümkün mü?
Prof. Kaşgarlı: Söyle demek oluyor: ‘Timur devam et yağcıdır. Yusuf İsa ravakçıdır. Ne yapalım kardeşler, Abdul-Ehet evetçidir.’
Çetinoğlu: Dîvânü Lügati’t-Türk yazarı Kaşgarlı Mahmud, Atabetü’l-Hakayık yazarı Yusuf Has Hâcib’in heykelleri, büstleri veya resimleri ile alâkalı yasak var mı?
Prof. Kaşgarlı: Çin’de ve Doğu Türkistan’da Kaşgarlı Mahmud’un da, Yusuf Has Hâcib’in de bir tâne bile hekeli, büstü yoktur. Resminin bulundurulması ve adının söylenmesi yasak olması bile, söyleyenler cezalandırılır. Eh önemsiz Çinli yazarların büst ve heykelleri, Doğu Türkistan sokaklarında bol miktarda bulunmaktadır.
Çetinoğlu: Konu ile alâkalı diğer bildiklerinizi de lütfeder misiniz?
Prof. Kargarlı: 110 yıldır Çin yöneticileri Uygur Türklerinin ana vatanı Doğu Türkistan’ın adını yeni hudut, yeni toprak manasına gelen Şinjafi olarak değiştirmekle kalmayıp Doğu Türkistan’ın şehirleri, kasabaları, nehirleri dağlarının târihî ve millî adlarını da Çince yeni adlarla değiştirmiş ve değiştirmektedirler. Mesela: Yarkent şehrinin adı Saçe, Kargalık ilçesinin adı Yeçing, Toksu ilçesinin adı Şinha, Çevçek şehrinin adı Taçıng gibi adlarla değiştirilmiştir. Böyle tedbirlerle Doğu Türkistan’ın eskiden beri Çin toprağı olduğunu iddia etmeye çalışmaktadırlar.
Çin yöneticileri Doğu Türkistan Türklerinin erimelerini hızlandırabilmek amacıyla Doğu Türkistan’a şiddetli bir şekilde Çinli göçmen yerleştirme harekâtını devam ettirmekle kalmayıp Eski bir Çin siyaseti olan Çinlilerle Türkler arasında karışık evlilikleri bütün gücüyle teşvik etmektedir.
Doğu Türkistan’a atalarımız tarafından yaptırılan kıymetli kültür miraslarımız olan kervansaraylar, tekkeler, çeşmeler, camiler ve büyüklerin mezarları yıkık dökük halde kalarak harap olmakta ve izleri yok olup gitmektedir. Çin idârecileri bunların tamiri için izin vermemekte ve bunlara para ayırmayı reddetmektedir.
Kısacası bugün Doğu Türkistan ve Uygur Türklerinin kültür ve medeniyet cihetinden durumları iyi değildir. Komünist Çin şövenist politikasının neticesinde Doğu Türkistan Türklerinin millî kültürü tahrip olmaktadır. Çinlileştirme politikası Uygur Türklerinin millî kültürü ve medeniyetinin gelişmesini engellemektedir.
Doğu Türkistan Türkleri hürriyet ve bağımsızlığına kavuşmadıkça kültür ve medeniyet bakımından târihteki yerlerini almaları, kültür ve medeniyette gelişme göstermeleri mümkün değildir. Böyle bir hürriyet ve bağımsızlık inşallah bir gün mutlaka gerçekleşecektir. Uygur Türkleri kültür ve medeniyette târihte olduğu gibi bu günkü dünyada da kendi yerlerini mutlaka alacaklardır.
Prof. Dr. SULTAN MAHMUT KAŞGARLI 10 Ağustos 1937 târihinde Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehrinde doğdu. İlk ve Orta öğretiminden sonra 1956 yılında Doğu Türkistan Üniversitesi’nin Uygur Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. 1982 yılına kadar bu üniversitede öğretim üyesi olarak çalıştı. 17 Ağustos 1982 târihinde ailesiyle birlikte Türkiye’ye geldi. 45 yıldır göremediği babasına İstanbul’da kavuştu. 1994 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde çalıştı ve Doçent oldu. 1994-2004 yılları arasında Trakya Üniversitesi’nde sırasıyla Eski Türk Edebiyatı, Eski Türk Dili Ana Bilim dalları ve Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlıklarını yürüttü. 1996 yılında Profesör oldu. Dünyanın değişik ülkelerinde yapılan birçok ilmî konferanslara katılarak tebliğler sundu. Edebî çalışmalarına 1951 yılında başlayan Prof. Dr. ve Şair Sultan Mahmut Kaşgarlı’nın 350 adet makalesi, 600 kadar şiiri ve yayınlanmış 14 adet kitabı bulunmaktadır. Ayrıca; masal ve destan türünde kalem ürünleri vardır. Eserlerinin bir kısmı İngilizce, Rusça, Arapça, Japonca ve Çine’ye çevrilerek yayınlanmıştır. Yurt dışındaki Doğu Türkistan bağımsızlık mücâdelesinin önemli sîmalarından biri olan Prof. Dr. Sultan Mahmut kaşgarlı 1986 yılında Doğu Türkistan Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Başkan Yardımcısı olarak hizmetlerine devam etti. Dünyadaki Türkoloji çevrelerinde tanınmış bir Türkolog olan, Türk lehçeleri başta olmak üzere; İngilizce, Rusça ve Çince bilen Kaşgarlı, 4 erkek çocuk babasıdır. Prof. Dr. Sultan Mahmud Kaşgarlı’nın Düşünceleri ve hakkında yazılanlar: ‘Bir millet önce diline sâhip olmalıdır. Milletlerin dili bittiği zaman millet de bitmiş olur. Konuştuğumuz dille tanışıyor, kendimizi onunla ifâde ediyor ve o dille iç içe yaşıyoruz. İşte bu yüzden dil mevcudiyetin en önemli unsurlarından biridir. Örnek verecek olursak Çin’de birçok halk, kalabalık Çin nüfusuna karşı dillerini koruyamamış ve asimile olmaktan kurtulamamıştır. Sarı Uygurlar buna iyi bir örnektir. Çin halkı arasında yaşayan bu halk kendilerine ait bölgelerde dil olarak eski Türkçeyi kullanmaktaydı. Fakat ana dillerinde yayın ve okul olmaması ve bu dile tam anlamıyla hâkim olan yaşlı insanların ölmesiyle birlikte Sarı Uygurlar dillerini kaybetmiş ve tarihten silinme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.’ Ortak dil konusunda ise; ‘Bu mümkün olabilir. Ancak Türk Dünyasında bulunan bütün devletlerin tam bağımsız olmaları ve yöneticilerinin kendileri karar verir durumda olabilmeleri gerekmektedir. Bu gerçekleştiği zaman birkaç senede değil ancak 20-30 yıl içinde mümkün olabilir. Aynı coğrafya içerisinde yaşayan akraba topluluklar olarak emperyalist güçler tarafından, kendi kültür bağlarımızdan uzaklaştırıldık. Gerek Rusya, gerek Çin oradaki bu mesâfenin artması için baskılar uygulamıştır. Bu baskılar, bugün aynı coğrafya, kültür ve târih birliğini paylaşan insanların birbirlerini anlayamamaları şeklinde ortaya çıkmıştır. Umarım akılcı ve bilim merkezli yöntemlerle bu birliktelik sağlanır.’ Prof. Kaşgârlı Çin’in Kültür Devrimi projesini uzun süre yaşayan ve devrimin sona ermesiyle beraber Türkiye’ye yerleşen Doğu Türkistanlı bir şahıs olarak, Doğu Türkistan üzerine milletlerarası arenada etkili çalışmalar yapmaktadır. Uygur Türklerinin yok edilmesine engel olmak isteyen genç Türkistanlıları terörist ilân eden Çin, başka ülkelerden de destek almıştır. Bu gelişmeler Doğu Türkistan ve diasporadaki Uygur aydınlarını düşünmeye sevk etmiştir. Bugün Türkiye’de Doğu Türkistan konusunda haklı ama geç bir farkındalık oluşmuştur. ‘2018 yılının başından beri Çin’in Türk erkeklerini ağır işlerde çalıştırarak ölümle sonuçlanacak kamplara zoraki götürmeleri ve erkeksiz kalan Türk ailelerine Çinli bir erkeğin yerleştirilmeleri üzüntümüzü, acımızı kat kat artırmaktadır. Tamamıyla Türk âile yapısını ortadan kaldırmaya yönelik bu uygulamaya sessiz kalmak mümkün mü? Bu akıl dışı uygulamaya kim dur diyecek? Bütün dünyâya kardeşlerini uğradığı bu zulmü her yerde haykıran Prof. Dr. Mahmud Kaşgârlı’dan Allah razı olsun. Onun için diyoruz ki, Kaşgârlı Mahmudlar ölmez.’ (Kaşgarlı- Abdulkadir Donuk: 2018, 78) Millî dâvâlar ancak idealistlerin zihin ve beden gücüyle topluma mâl edilebilir. Topluma mâl edilemeyen dâvâların hedefe ulaşması, başarı ile neticelenmesi mümkün olmaz. Türk dili, Türk fikir hareketi ve Türk Birliği kurulması için emek veren; Muharrem Ergin, Ömer Faruk Akün, Kemal Eraslan, Nuri Yüce, Ahmet Bican Ercilasun gibi, Türkolojiyi Türkiye’de ‘gramer’ ilmi algısından kurtarıp Türklük ilmi seviyesine getiren isimlerle yakın çalışmalarda bulunmuştur. Ebulfez Elçibey, Alparslan Türkeş, Süleyman Demirel, İsa Yusuf Alptekin ve Edhem Rahimoviç Tenişev gibi isimlerle de Doğu Türkistanlıların kültürel ve siyâsî haklarının korunması için iyi ilişkiler kurmuştur. Bütün bu ilişkiler kısa açıklamalar ve fotoğraflarla belgeler şeklinde ilk bölüm olarak okuyucuya sunulmuştur. Dil ve kültür alanındaki çalışmalarını, tabii olarak en çok güvendikleri Türkiye’nin seslerini duymaları noktasında, Uygurların âdeta bir iletişim köprüsü gibi gördükleri Kaşgârlı’nın çabalarına yakından tanık olan Abdulkadir Donuk, Seyfulla Abdullayev, gibi isimler kısa yazılarla katkı sunmuştur. Alimcan İnayet gibi değerli isimlerin de Uygur Türkçesi ile ilgili makalelerle katkı sunduğu kısım kitabın üçüncü bölümünü oluşturmaktadır. Uygur edebiyatından kısa örneklerin verildiği kısım ise kitabın ana ve son bölümünü oluşturmaktadır. Verilen masal atasözü, şiir ve benzeri örneklerde Uygur toplumu ile birlikte, Özbeklerden Kazaklara kadar birçok Türk toplumuna dâir izleri bulmaktayız. Edebî yönüne değinilirken Uygur Türkçesinin yaşatılması, teknolojik gelişmelere uyarlanması, diasporadaki Uygurların ana dil konuşucusu noktasında mâruz kaldığı kültürel ve iletişim sorunları da ilmî bir yaklaşımla ele alınmış buna dâir çözüm önerileri sunulmuştur. Uygur Türklerinde Bir Bilge Prof. Dr. Mahmut Kaşgarlı Armağanı kitap; Haklarında târihî olarak çok şey bildiğimizi sandığımız Uygur Türklerini, aslında ne kadar az tanıdığımızın farkına varmamızı sağlayan sosyolojik ve edebî bir eser okumak isteyenler için, oldukça cazip gelecek bir eserdir.
“Öğretmen, korkulan kişi değil sevilen ve sayılan insan olmalıdır. Unutulmamalıdır ki korku kaçırır, sevgi yaklaştırır. Kaçan öğrenci değil, yaklaşan öğrenci öğrenir. Öğretmen sevilen kişi olduğu kadar öğrencilerine öğrenmeyi de sevdirmelidir. Öğretmen sevgisi, öğrenci sevgisi ve öğrenme sevgisi başarının dinamizmidir.” Fahri Kayadibi
Eğitim, sevgiyi merkezine alırsa, küreselleşen dünyanın; “barış, huzur, güven, dayanışma, kardeşlik” içerisinde bir dünya halini alabilmesine katkıda bulunur.
İnsan; “bilinç, sevgi, inanç, güven, düşünce, algı ve anlamadan” yoksun olursa kendisini insan olarak idrak edemez. Sosyal çevre ve ekolojik denge olmaksızın da tüm boyutlarıyla gelişmiş bir insan olamaz.
Okuldaki sevgi ortamı çocuğu okula bağlayan ve başarısını güdüleyen en büyük etkendir. Okulunu seven çocuk, severek öğrenir. Okul sevgisiyle öğrenme sevgisi paralellik gösterir.
Okul ortamından nefret eden çocuk öğrenmekten de nefret eder. Başarısız olur. Sınıfta derse ilgi göstermez. Ödevlerini yapmaz veya isteksiz yapar. Sınıf arkadaşlarıyla geçimsizdir. Okul ve öğretmen disiplinini kabul etmek istemez.
Dağınık ve tertipsizdir. Ders esnasında kalem yontma veya kemirme, çeşitli eşyalarla oynama, arkadaşlarıyla konuşma veya onları rahatsız etmeyle zamanını öldürür. Dikkatini toplayarak kendisini dersine veremez. Huysuz ve tedirgindir. Devamsızlığı fazla yapar.
Bazen okuldan kaçar. Ailesi okula gitmesi için zorladığında eve de gelmek istemez. Sevgi, çocuğu okula bağlar, sevgisizlik ise okuldan kaçırır. Öğretmenin öğrencisine karşı gösterdiği sevgi ve ilgi öğrenciyi kendisine bağlar. Öğrenciyi öğrenmede alıcı durumda tutar.
Öğretmen öğrencisini sevdiğini davranışlarıyla göstermelidir. Onlara karşı soğuk ve somurtkan olmamalıdır. İsimlerini öğrenmeli ve onlara isimleriyle hitap etmelidir. Soru sorduklarında terslemeden ve güler yüzle cevaplamalıdır.
Öğrencisini iyi tanımalıdır. Tanımazsa gereğince faydalı olamaz. Çocuğa sevgi göstermek esas olmakla birlikte, bazı bilginler öğretmenin mutedil bir yapıda olmasını tavsiye ederek şöyle demişlerdir: “Çünkü öğretmen çok yumuşak olursa, otorite kurup disiplin sağlayamaz. Buna karşı çok sert olursa, çocuklar korkar, soru soramaz, dersten soğur, neticede eğitim ve öğretimden nefret ederler.”
Her zaman sert ve asık suratlı olmak nefrete, mesafesiz yaklaşımlar da laubaliliğe sebep olur.Sevgi, şefkat ve sempatinin öğrencide disiplin sağlamada başarı oranının %94 olduğu tespit edilmiştir.
Öğretmen öğrencilerini kendi çocuğu yerine koymalıdır. Onlara baba sevgisi ve şefkati göstermelidir. Okul idarecilerinin ve öğretmenlerin özellikle öğretim yılı başında öğrencilere sert, hırçın, öfkeli ve somurtkan davranması, öğrenciyi okuldan soğutarak başarısız bir duruma itebilir.
Sevgi, şefkat ve sempati ile karşılanan öğrenciler ise kendilerini okullarından bir parçaymış gibi hissederler. Okul yöneticilerini ve öğretmenlerini severler. Eğitim yılı boyunca severek öğrenirler. Başarıya doymazlar.
Her çocuğun kendini duygusal ve sosyal açıdan güvenli hissedebileceği, korkularını ve güvensizliğini yenebileceği, öğretmeninin ve arkadaşlarının ona gülmeyeceği bir ortama ihtiyacı vardır. Ancak bu ortamda korkularını ve güvensizliğini yenmeye ve okulda başarılı olmaya başlayabilirler.
Öğretmen öğrencisini sevgiyle motive etmelidir. Çocuğun başarısızlıklarından çok, başarılı yönlerini ön plana çıkarmalı ve her olumlu başarısını överek veya ödüllendirerek onu onara etmelidir. Sevgi ortamındaki bu davranış öğrenciyi daha başarılı yapar.
Öğretmen, korkulan kişi değil sevilen ve sayılan insan olmalıdır. Çünkü korku kaçırır, sevgi yaklaştırır. Kaçan öğrenci değil, yaklaşan öğrenci öğrenir. Öğretmen sevilen kişi olduğu kadar, öğrenmeyi de sevdirmelidir. Öğretmen, öğrenci ve öğrenme sevgisi başarının dinamizmidir.
Sevgi olmayan yerde nefret, sıkıntı ve başarısızlık vardır. Sevginin bulunduğu yerde de neşe, mutluluk, huzur, başarı ve verimlilik vardır. Kişinin yetişmesinde, gelişmesinde ve başarısında sevgi önemlidir. Bunun için sevgi ailede, okulda ve yaşanılan her ortamda devamlı olmalıdır.
Sevgi insanları birbirine yaklaştıran, yardımlaştıran ve bütünleştiren bir iksirdir. Toplum yapısının harcıdır. Kâinatın mayası sevgi, saygı ve muhabbettir. Ailesinden sevgi gıdasını yeterince alan çocuk okulda da sevgiyle desteklenirse her ortamda başarılı olur.
Çocuğun, ailede ve okulda sevildiğini hissetmesi için:
-Ailede ve okulda çocuk kendisine önem verildiğini ve sevildiğini hissetmelidir.
-Çocuğun gösterdiği çabaya saygı duyulmalı, başarıları övülmeli ve ödüllendirilmelidir.
-Çocuktan yetenekleri doğrultusunda ve gücü nispetinde başarı beklenmelidir.
-Çocuğun ihtiyaçları karşılanmalı, kişiliğine saygı duyulmalı ve ona devamlı sevgi ile yaklaşılmalıdır.
-Aşırı baskı, sevgisizlik, aile kavgaları, ilgisizlik ve cezalandırmalar çocuğu evden kaçırarak sokağa ve kötü ortamlara itebileceğinden bunlardan kaçınmak gereklidir.
– Okulda çocuklar için bir sevgi ortamı oluşturmalıdır. Okul idarecileri ve öğretmenler korkulan kişiler değil sevilen ve sayılan kişiler olmaya özen göstermelidirler. Öğrencilere sevgi ile yaklaşmalı ve yeterli rehberlik yapmalıdırlar.
-Okul-aile ve öğrenci üçlüsü arasında bir sevgi zinciri oluşturularak her türlü sorun bu sevgi çerçevesinde çözümlenmelidir.
– Ailede ve okulda çocuğun çalışması paralelinde dinlenme ve oyun ihtiyaçları da göz önünde bulundurulmalıdır.
– Çocuk asla dövülmemeli, sevilmelidir.
– Sevgi, çocuğu şımartmamalı ve sorumluklarını ihmal ettirmemelidir. Gösterilen sevgi bir disiplin ölçüsü çerçevesinde olmalıdır. Evde, okulda ve çevrede sorumlulukları yerine getirmelidir.
– Çocuğa asla dayak atılmamalıdır. Dayak çocuğu pısırıklaştırır ve teşebbüs kabiliyetini köreltir. Dayak yerine hoşgörü ve sevgi göstererek rehberlik yapmalıdır.
– Çocuklar arasında sevgi paylaşımında ölçülü olmalıdır. Bazılarını diğerlerinden fazla sevdiğini açıkça belirtmek kıskançlık ve çekişmelere yol açabilir.
– Çocuk, sevmek ve sevilmek ister. Ana-babalar ve öğretmenler çocuklara kendilerini sevdirerek ve onları severek eğitmelidirler. Bu ortamda öğrenmek zevk haline gelir.
Sevgi ve saygının açmayacağı kapı yoktur. Sertlik, öfke ve hırçınlıkla bir yere varılamaz. Çocuklara sevgi, saygı ve muhabbet kapılarımızı açarak onları bu ortamda eğitmeliyiz. O zaman başarılı ve verimli olduklarını görebiliriz.
Sevgi ile dikilip geliştirilen bitkilerin bile diğerlerinden daha farklı bir gelişim gösterdiklerini kolayca fark edebiliriz.
Bu yüzden okullar birbirine karşı ilgisiz insanların oluşturduğu, birtakım disiplin ve kuralların uygulandığı soğuk ve ruhsuz yerler olmaktan çıkarılarak, öğretmenler, öğrenciler, yöneticiler ve diğer çalışanlar, ilgili, duyarlı, açık fikirli, sorumluluk düzeyi yüksek kişilerin oluşturduğu, büyük bir aile/ örgüt iklimine kavuşturulmalıdır.