4.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 122

Edip ve eğitimci yazar Dr. SÂKİN ÖNER ile Türk-İslâm Ülküsünün Mütefekkiri SEYYİD AHMET ARVASİ Hakkında Konuştuk.     

Vefatı: (31 Aralık 1988)

(İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu:  Ülke ve millet kalkınması hakkındaki görüşleri nasıldı?

Dr. Sâkin Öner: Arvasi Hoca’ya göre kalkınma; maddî ve mânevî kalkınma olmak üzere iki boyutludur. Maddî kalkınma, ekonomi ile ilgili olup, eğitilmiş insan gücü ile doğru orantılıdır. Kendi insanını eğitemeyen ve kendi teknolojisini üretemeyen ülkeler kalkınmış sayılmazlar. Kalkınmış ülkelerin gerçek güçleri, fabrikalarından, barajlarından ve yerealtı kaynaklarından çok, eğitilmiş kadrolarından gelir. Kalkınmanın mânevî boyutu ise; bizzat insanın ilimle, sanatla, ahlâkla, din ile yoğrularak, işlenerek yüceltilmesini, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik hayatın en önemli ve temel unsuru durumuna getirilmesini hedefler. Eğer eğitim, maddî ve mânevî kalkınmayı sağlayıcı kadroları yetiştirmeyi hedefleyip, ona göre bir muhtevâya sâhip değilse ülkenin sömürülmesini önleyemez. ‘Bir ülkeyi geri bırakmanın ve sömürmenin en kestirme yolu, o ülkenin eğitimini baltalamak, o ülkeyi millî ve çağdaş ihtiyaçlara cevap verecek bir eğitimden mahrum bırakmak, yetişmiş elemanlarını israf etmek veya çalıp götürmektir.’

Çetinoğlu: Eskilerin isimlendirmesiyle münevver, günümüzdeki ifâdesiyle ‘aydın’ kavramını anlayışı nasıldı?

Dr. Öner: Arvasi’ye göre aydın, kendi millî kültürünü çağdaş seviyede temsil edebilen ve bir meslek alanında başarılı görevler yapabilen kimsedir. İnsanlık dünyası, millî kültür dâirelerinden oluşur ve ortak bir insanlık kültürü yoktur. Bu yüzden aydın, kendi millî kültürünü çağdaş seviyede inceltip temsil edebilen kişidir. Kendi kültüründen kopan kişi, aydın değil, yabancılaşmış kimsedir.  Ona göre okul, sosyal hayatın tabîi bir parçası olarak cereyan etmekte olan eğitim faaliyetlerinin millî ve çağdaş ihtiyaçlara göre planlanması ve teşkilatlanması zaruretinden doğmuştur. Okul, millî ve mahallî hammaddeyi işleyerek, düzenleyerek, geliştirerek, çağdaşlaştırarak pedagojinin tavsiye ettiği yol ve biçimlerde genç nesillere aktarmaya çalışır.

Arvasi Hoca’nın anlayışına göre, eğitim sisteminin temel maksadı,  bir bütün olarak fert ve cemiyetin saadetini sağlamaktır. Bunu sağlayacak olanlar da, eğitimcilerdir. Ona göre eğitimciler, nitelikleri, bilgileri, yaşayışları ve uygulamalarıyla öğrencilerine örnek olmalıdırlar. Eğitimciler; mütevazı, şefkatli, sabırlı ve yumuşak huylu olmalı ve öğrencilere daima doğruyu öğretmeli ve göstermelidir. Branşlarında yeterli ve üstün olmalılar, sürekli kendilerini yenilemeye ve geliştirmeye çalışmalıdırlar. Vatan, millet ve devlet sevgileri yüksek olmalı, Allah sevgisi ve korkusu ile dolu olmalıdır. Eğitimciler, işlerini sevmeli ve idealist olmalıdırlar. Öğrencilerini en iyi şekilde yetiştirmeye çaba göstermelidirler.

Çetinoğlu: Söyledikleriyle yaptıkları arasında çelişkinin varlığından söz edilebilir mi?

Dr. Öner: Seyyid Ahmet Arvasi Hoca, hayatı boyunca anlayışına uygun iddialı ve örnek bir öğretmen olmaya özen gösterdi. Bu inançla binlerce öğrenci yetiştirdi. Yetiştirdiği öğrencilerin çoğu da mesleğinde başarılı olarak çeşitli yönetim kademelerinde görev aldılar. Hocaları Arvasi’nin öğretisini ve düşüncesini, görev yaptıkları yerlere ve öğrencilerine yaydılar.

Çetinoğlu: Arvasi’nin milliyetçi yönü hakkında konuşabilir miyiz?

Dr. Sâkin Öner: Seyyid Ahmet Arvasi, gerçek bir Türk milliyetçisi idi. İslâmın meşru çerçevesi içinde Turancı denilecek kadar Türkçü ve milliyetçiydi. Türklüğü beden, İslâmiyet’i ruh bilen bir milliyetçilik anlayışına sâhipti. Hayatı, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı karşı karşıya getiren dinimizin ve milliyetimizin düşmanlarına karşı mücâdele ile geçmiştir. O, bu düşmanları durduracak tek reçete olarak da, felsefesini kendisinin oluşturduğu Türk-İslâm Ülküsü’nü görmüştür.

Arvasi Hoca, milliyetçilik anlayışını şöyle özetlemiştir: ‘Ben, İslâm iman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm’ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sâhibim. Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyetçilik şuuruna yer yoktur. İster azınlıklardan gelsin, ister çoğunluktan gelsin her türlü ırkçılığa karşıyım. Bunun yanında Şanlı Peygamberimizin ‘Kişi kavmini sevmekle suçlanamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır sözleriyle ortaya koydukları yüce prensiplere de bağlıyım’ diyordu.

Şanlı Peygamberimizin neslinden olan Arvasi Hoca’nın milliyetçiliği, ahfâdından kalan bir mirastır. Âilesinin muhterem büyüklerinden, büyük din âlimi ve gönül adamı, Necip Fazıl Kısakürek ve Hüseyin Hilmi Işık’ın mürşidi Seyyid Abdülhâkim Arvasi Hazretleri âile mensuplarına şu vasiyette bulunmuştur: ‘Türk milleti, sahabe-i kiramdan sonra İslâmiyet’e hizmet eden tek millettir. İslâm’ın bayraktarlığını yapan bu millet gelecekte de bu hizmetini devam ettirecektir. Onun için hepiniz Türk milletinin hizmetinde olup onun yükselmesi ve yücelmesi için çalışacaksınız.’ Arvasi âilesinin mensupları, bu nasihata sıkı sıkıya bağlı kalmış ve ömürlerini Türk milletinin hizmetine adamışlardır. Bu arada şu bilgiyi de aktarayım. Alparslan Türkeş’le Necip Fazıl’ı görüştüren ve aralarında bir gönül köprüsü kurduran da Arvasi Hoca’dır. Necip Fazıl, bu dostluk sonucu 1977 seçimlerinde MHP’nin İstanbul’daki mitingine katılarak konuşma yapmıştır.

Çetinoğlu: Bâzıları soruyor: ‘Neden Türk-İslâm ülküsü?’

Dr. Öner: Arvasi Hoca, hâlâ Türklerin İslâm’ın bayraktarlığını yaptığına ve bu görevin hâlâ bu millette olduğuna inanıyordu. Bu yüzden bu iki mukaddes varlığın birbirinden ayrı, farklı ve karşı varlıklar gibi gösterilmesine tahammül edemiyordu. Türklük ve Müslümanlık etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz bir bütündür. İşte bu sebeplerle Arvasi Hoca, l970’li yılların başından itibaren, Türkiye’yi yüceltecek ve gençliğimize benimsetilecek düşünce sisteminin adını ‘Türk-İslâm Ülküsü’ olarak koymuştur. Hoca, aynı gerekçeyle, ‘kültür mozayiği’ sözünden de çok rahatsızdı.

Arvasi, Türk milliyetçilerinin, Türk-İslâm ülkücülerinin dâvasının, Allah ve Resûlünün dâvası olduğunu, bunun da ‘İlâ-yı Kelimetullah’ dâvası olduğunu ve kıyâmete kadar devam edeceğini savunuyordu. Aksini iddia edenlerin, ya Türk milliyetçilerini tanımadığını veya bühtan ettiklerini söylüyordu ve ‘Türk milliyetçisi, her şeyden önce bir iman adamıdır’ diyordu. Türk milletinin dünyaya ‘nizâm-ı âlem’ vermek üzere gönderildiğine inanıyordu. ‘Kesin olarak iman etmişimdir ki, Müslüman Türk milleti ve onun devleti güçlüyse İslâm dünyası da güçlüdür’ diyen Arvasi, İslâm dünyasını esir almak isteyen şer kuvvetlerin ilk hedefinin Türk devleti ve Türk milleti olduğunu belirtiyordu.

Arvasi Hoca, İslâm’ın ve Türklüğün âşığıydı. Târih boyunca bütün milletlerin putları, yâni müşahhas ve maddî tanrıları olduğunu, Mûsevîlik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi ilâhî dinlerde ise Allah’ın mücerret bir varlık olduğunu söylüyordu. Bu konuda sık sık ‘Târihte yontulmuş tanrısı olmayan bir millet vardır, o da Türk milletidir’ derdi. Hem Müslümanlığı, hem Türklüğü ile iftihar ederdi. Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın bir yazısında dediği gibi,  Arvasi Hoca, tıpkı 17. Yüzyılda yaşayan hemşehrisi müfessir Vanî Mehmet Efendi gibi düşünüyordu. Mehmet Efendi, yazdığı ‘Araisü’l-Kur’ân’ isimli tefsir kitabında “Türkler, Kur’ân’da bahsi geçen Zülkarneyn’den maksat Oğuz Han olduğunu söylerler ki, bu konuda tereddüdü mucip olacak hiçbir nokta yoktur’ der. Hoca sık sık ‘Oğuz’un çocukları’ dediğinde gözleri ışıldar, sesi gürleşirdi.

Arvasi Hoca, Mustafa Kemal Atatürk’e, son Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak saygı duyuyordu. Onun bu konudaki duygusunu, Savaştepe İlköğretmen Okulu’nda görev yaparken öğrencileriyle 23 Nisan 1962’de yaptığı Anıtkabir ziyâreti sırasında Anıtkabir Özel Defterine yazdığı şu ifadede açıkça görmek mümkündür: ‘Cumhuriyetimizin kurucusu Aziz Atatürk’ümüzün mânevî huzurlarında millî ruh ve Türk şuurunun bütün imanını yaşadık.’ (M. Ozan Semerci, Hatıraların Aydınlığında Seyyid Ahmet Arvasi, s. 196-197)

Arvasi Hoca’nın Türk milliyetçiliği ile ilgili düşüncelerini açıkladığı ilk eseri olan ‘İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri’, 1965 yılında İstanbul’da Mümin Çevik’in sâhibi olduğu Doğan Güneş Yayınları arasında yayınlandı. Mavi kapaklı ince bir cep kitabı olarak basılmıştı. Bu kitap metni Ahmet B. Karabacak’ın sahibi olduğu Milli Hareket Dergisi’nin Ekim 1967 târihli 15. sayısında da yayımlandı. Arvasi kitabının önsözünde özetle şunları söylüyor: ‘Bugün Türkiyemiz çeşitli fikir akımlarının birbiriyle karıştığı bir alan hâline gelmiştir. Ziya Gökalp’ten önceki veya Ziya Gökalp’in fikir alanına doğuşunu hazırlayan şartlara benzer bir ortam içindeyiz. Bugün içinde bulunduğumuz kaosu böylece inceleyip değerlendirecek ve Türk milletine ışıklı bir yol açacak milliyetçi ve ileri insanlara muhtacız. Türk milliyetçiliğini her türlü istismar ve ithamdan kurtarıp, aydın Türk gençliğine yeni baştan teslim etmenin zamanı geçmek üzeredir. Bizi böyle bir sisteme ulaştıracak fikir ve bilim adamlarımızın doğuşunu beklemek yerine, bu adamları yetiştirmek yolunda bütün imkânları ve gayretlerimizi birleştirmeliyiz.’  Hoca bu kitabında milliyetçiliği şöyle târif ediyor:  ‘Milliyetçilik, bir milletin kendini iktisâdî, siyâsî yönden ve kültür sahâsında güçlendirmesi ve başka millet ve gruplara sömürtmeme gayretidir. Bu bakımdan milliyetçilik; meşru bir hak ve şuurdur.’

Çetinoğlu: Merhum Arvasi’nin milliyetçilik anlayışının derinliklerine de inebilir miyiz?

Dr. Öner: Arvasi Hocanın milliyetçilik anlayışı, bütün Türklük dünyasını da kucaklıyordu ve bir anlamda Turancıydı. Henüz 17 yaşında bir delikanlı iken (1949) yazdığı ‘Özleyiş’ isimli şiirinde, onu maziye ve ecdâda âşık ve Türklüğün muhteşem çağlarına özlem duyan bir yaklaşım içinde görüyoruz:

Tuna neden köpürmüş, Kırım neden inliyor?   

Nerde parlayan kılıç, Nerde o akıncı ced?

Şimdi Hazar uzaktan feryadımı dinliyor.

Ayrıldı mı Kafkaslar yurdumdan ilelebet?

 Kıbrıs’ın ayrılışı derd oldu içimizde,

Barbaros’un sesini kaybettik Akdenizde,

Adalar yabancıda, dinmez dertleri bizde,

 Balkanımız vatandan ayrıldı mı nihayet?’

Arvasi Hoca, ömrü boyunca Türk milliyetçilerinin sınırlarımızın dışında kalan soydaşlarımızla ilgilenmelerini ve onların kurtuluşu için mücâdele etmelerini istemişti. Onun ‘Turan’a sevgisini,  öğrencilerinden M. Ozan Semerci, Hoca ile ilgili kitabındaki (s. 106) şu anekdotta çok güzel anlatmaktadır. Yıl 1960, mevsim ilkbahar. Savaştepe İlköğretmen Okulu öğretmen ve öğrencileri okulun bahçesindeki çınaraltında halay çekiyorlar. Sırası gelen Karadeniz üstünden ‘horana bak horana” diyor ve buna kendi bulduğu kafiyeli bir cümleyi ekliyordu. Sıra Arvasi Hocaya gelince ek cümle olarak ‘Karadeniz üstünden Turan’a bak Turan’a’ deyiveriyor. Kimse ‘Turan”ın anlamını bilmediği için şaşırıyor. Hafta boyunca girdiği bütün sınıflarda Hocaya ‘Turan’ın ne olduğu soruluyor. O da dersin ilk 15-20 dakikasında, Komünist Rusya’nın Orta Asya’daki Türklere yaptığı zulmü anlatıyor. Türklük dünyasının hürriyete kavuşması ve Turan ülküsünün gerçekleşebilmesi için çok güçlü bir devletimizin olmasını, bunun için gençlerin çok okuyup ve çok çalışıp ülke kalkınmasında görev almaları gerektiğini belirtiyor.

Hoca, ilk kitabı olan ‘İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri’nde, dünya Türklüğü hakkında şöyle diyor: “Anadolu Türklüğünü dünya Türklüğünden (meselâ; Kıbrıs’tan, Batı Trakya’dan, Kerkük’ten, Azerbeycan’dan vs.) koparmamak gerekir.”

Çetinoğlu: Dinî bilgiler açısından donanımlı olduğu söylenir…

Dr. Öner: Arvasi Hoca bir din âlimi kadar dinî bilgiye sâhip olmakla birlikte din adamı değildi. Onun dinî ilimler alanındaki vukufiyetini, bir Müslümanın beşikten mezara hayatını ve 24 saatini, bir haftasını, bir yılını nasıl yaşaması gerektiğini anlattığı ‘İlm-i Hâl’ isimli eserinde görmek mümkündür. Arvasi Hoca’yı yakından tanımayan bazı kişiler, dinî bilgilerinin derinliği ve dinî hassasiyetlerinin yoğunluğu sebebiyle, onu hep bir din mücahidi olarak göstermeyi tercih etmişlerdir. Fakat Hoca, iyi bir Müslüman olmakla birlikte, Türkçü denecek kadar ileri derecede bir milliyetçiydi. Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde birlikte görev yaparken, dinî yönü zayıf olan bâzı Türkçü gençlere kızdığımı ve sert biçimde eleştirdiğimi görünce beni bir kenara çekerek ‘Aman Sâkin Bey, Hareket’in Türkçü karakterini kaybetmiyelim, kaybettirmeyelim’ demiştir.

DERKENAR:

SEYİT AHMET ARVASİ’DEN SEÇMELER:

Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur.

  •  

Bir Doğu Anadolu çocuğu olarak, doğduğum ve büyüdüğüm bölge etrafında döndürülmek istenen hâin niyetlere kahpe tertiplere karşı elbette kayıtsız kalamazdım.

  •  

Beni yakından tanıyanlar bütün hayatımı ve çalışmalarımı Türk-İslam Ülküsü’ne vakfettiğimi elbette bilirler.

  •  

Biz Müslüman Türk’üz. Bizi, gelecek asırlarda yine biz olarak temsil edebilecek güçlü kadrolara muhtacız.

  • Kadrolar değişmedikçe anayasalar kanunlar kararnameler ve tüzükler değişse bile bir mânâ ifade etmez.
  •  

Hayretle gördüm ki bu ülkede Türk kelimesinden ürkenler var. Yine hayretle gördüm ki bu ülkede İslâm kelimesinden ürkenler var. Ve yine ürpererek gördüm ki, bu ülkede Türk ve İslâm kelimelerinin yan yana gelmesinden dehşete kapılan kişi ve çevreler var.

  •  

Bugün yeryüzünde iki sömürgeci blok vardır. Bunlardan biri kara renkli   ‘kapitalist’ emperyalizm, diğeri ise bütün fraksiyonu ile ‘kızıl’ emperyalizmdir.

  •  

Birincisi ‘çok milletli şirketlerin’ paravanasında ‘az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardım etmek, hürriyet ve medeniyet götürmek’ maskesi altında, ikincisi de ‘ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık ve adâlet götürmek’ maskesi altında ‘iç savaşlar’ çıkarmakta ve ‘dünya proleterlerinin* dayanışması’ adı altında işgalini gerçekleştirmektedir.

  •  

Ve târih bir gün acz içinde kıvrana kıvrana şehâdete susamış bir ülkücüden daha müthiş bir silahın keşfedilemediğini yazmak mecburiyetinde kalacaktır.

  •  

Çok defa beynelmilelci sloganlara yapışarak vatan çocuklarını kendi öz târihlerine millî ve mukaddes kültür ve medeniyetlerine millî ülkülerine yabancılaştırmaya dinlerine dillerine, bayrağına ve târihine düşman etmeye çalışıyorlar.

  •  

Târihine kültürüne bayrağına devletine ve milletine yabancılaşmış nesiller ve kadrolar teşekkül etmişse bizi biz yapan millî ve mukaddes değerlerimize alenen tecâvüz edilebiliyorsa devletin ve milletin bütünlüğüne yönelen eylemler pervasızlaşmışsa bunları sâdece sosyal değişmelerin tabii sonuçları olarak yorumlamak mümkün değildir; ihânetle, kendini sosyal değişmenin sancıları ile maskeleyemez.

  •  

İtikat ve ibâdete bid’at katan, İslâmiyet’i kendi dar idraklerine göre yorumlamaya kalkan beyinsizler kendilerine ne ad verirlerse versinler, asla İslâm’a hizmet etmemektedirler.

  •  

Türk milliyetçilerinin çile ve ıstıraba duçar olduğu dönemler Türk millî şuurunun yeni bir zaferini müjdelemektedir.

  •  

Mustaripler, mağdurlar ve mazlumlar çoğalıp Türk milliyetçilerinin saflarını takviye ettikçe hareketin aşk ve harâret potansiyeli de artmaktadır.

  •  

Türk’üm Müslüman’ım ve medeniyim diyen Türk-İslâm ülkücülerine en az 200 yıldan beri ezilen hor görülen vatan çocuklarına devrimbazların neden niçin ve nasıl düşman edildiğini acaba gösteremeyecek miyiz?

  •  

‘Türk’üm’ derse ilkel olmakla itham edilen milletin târihine kültürüne ülküsüne yabancılaşmayan öğretmen memur polis, öğrenci, işçi ve halkın ıstırabı ne zaman bitecek?

  •  

Vatanımız ve milletimiz dört bir yandan ayrı renk ve biçimde gelişen kültür emperyalizmine mâruz kalmaktadır. Kapitalist ve komünist oyunlara ilâveten Arap ve Fars kültürünün ülkemizdeki tahribatı çok büyük olmaktadır.

  •  

Türk Milletinin hayatî meselesi tamamen kendinden olan kendini çok seven millî târihine millî kültürüne gönülden bağlı ve bu değerlere yabancılaşmamış aydın ve milliyetçi kadrolardır. İşte millî eğitim Türk milletine dâima bunları vermelidir.

  •  

Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.

  •  

İnanıyorum ki hem Türk, hem Müslüman olmak hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür.

  •  

Türk devletini yıkmak ve Türk milletini parçalamak isteyen bölücüler yalnız Türklüğe değil İslâm’a da ihânet etmektedirler.

  •  

İslâm dünyasını esir almak isteyen şer kuvvetlerin ilk hedefi Türk devleti ve Türk milleti olmuştur.

  •  

Kesin olarak iman etmişimdir ki Müslüman Türk milleti ve onun devleti güçlüyse, İslâm dünyası da güçlüdür.

  •  

Kişi milletini sevmekle suçlanamaz. Milletinin efendisi, milletine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır.

*Proleter: işçi. (Komünist rejimlerde halk, proleter ve burjuva olarak iki kısımda mütalaa edilirdi. ‘Eğitimli ve varlıklı insan’ mânâsındaki  burjuva, rejim aleyhtarı olarak görülür ve ezilmeye, yok edilmeye çalışılırdı.) 

(Devam Edecek)

Prof. Dr. Sâdık K. Tural’dan 4 Adet Muhteşem Eser:

 (Beşinci Bölüm)

4-Millî Benlik Ve Kimlik

Prof. Dr. Sâdık K. Tural’ın ‘Millî Benlik ve Kimlik’ isimli eseri;13,5 X 21 santim ölçülerinde 103 sayfadır. ‘Düşündükçe İnsanız’, ‘Zekâ Bir Hazinedir’, ‘Kavram Çeşitleri Üzerine’, ‘Kavramlar Zakânın Anahtarlarıdır’ ara başlıkları altında, kitapta yer alan bilgi hazinesi zengin odaların anahtarları verildikten sonra; Türkiye’de yaşanan kültürle alakalı sıkıntılara teşhis konuluyor: ‘Türkiye’de gruplaşmaların, birbirini dost saymaz tavırların, uzlaşmaz öfkelerin arkasındaki sebep: kavramların tanımlarındaki farklılıklardır.’

Elhak doğrudur. Kendilerinin allâme olduğuna inananlar, hatibin veya bilgilendirenin söylediğini beğenmez ve alternatif fikirler ileri sürmek suretiyle kendilerini tatmin etmeye çalışırlar. Bir kısmı da ‘Arkalarındaki emperyal güçlerin desteğiyle kavram târiflerini kirletir.’ En sâdık düşmanlarımız olarak ‘iç dengelerimizi bozmak ve ayrıştırılmış gruplar oluşturmak için büyük çaba harcar.’ Bin yıldır bu işi, misyonerleriyle yürütüyorlardı. Günümüzde, yerli ve gönüllü devşirilmiş misyonerleri kullanıyorlar.

Türkiye’miz için asıl beka meselesi olan bu faaliyetlerin yürütücüleri, ilk defa bu kadar net bir şekilde Sâdık Tural Hoca’nın cesâretle kaleme aldığı eserinde ifşa ediliyor. Geçmişimizden ve günümüzden örnekler vererek… ABD’ni 1993-2001 yılları arasında yöneten 42. Başkan Bil Clinton; ‘İslâm dünyasına bir halife tâyin etmemiz, bu halkları daha masrafsız yönlendirmemizi sağlayacaktır’ demişti. En sadık düşmanlarımız, 15 Temmuz şanlı direnişi yaşanmasaydı, masrafsız yönetime kavuşacaktı.

Dünya üzerinde hiçbir devlet, bir başka devletin verdiği akılla ve hatta siyâsî ve iktisâdi destekle ve de onun gösterdiği yolda ilerleyerek problemlerinden kurtulabilmiş değildir. Bu gerçeği, Dünya Bankası ve İMF ile canciğer kuzu sarması olduktan çok sonra anlayabilmiş olmamız, Cenâb-ı Allah’ın milletimize bir lütfudur.

Aziz ve muhterem Tural Hoca meseleye, uzmanı olduğu edebiyat penceresinden bakıyor ve gelinen noktayı, kavramların bulanıklaştırılmasının tabîi neticesi olarak görüyor:

Sayıca yüzden biraz fazla kavram vardır ki onların tanımında birleşememiş toplumlarda, öfkeli ayrışmalar ve kinli kamplaşmalar istikrarı yok eder. İstikrarsızlık yaygınlaştığında ahlâk, adâlet, sabır ve erdem kavramlarına bağlı hükümler, zekânın bölümleri üzerindeki etkilerini kaybederler. Kişilerin grupların zekâlarının bazı ana merkezleri işlevsizleşmişse veya işlerliklerini samîmi, güzel ve âdil olma ilkelerini dışlayarak devam ettiriyorsa, o toplumda istikrar kaybolmuş demektir. İstikrar kavramı, dengeli olma ifâdesi ile karşılanabilir; her parçanın veya grubun ana bütünle uyumlu olma işlevini kaybettiği durumlarda istikrar yok olma konumundadır. Bu olumsuzluklar, her türden ilişkiler ağında yaygın ve biçimlendirici ise, rejimi değiştirmek, devleti parçalamak, vatanı bölmek isteyenlerin istediği şartlar oluşmuştur. İstikrarsızlık, emperyal merkezler ile işbirlikçilerinin çok istediği bir ortam olduğundan, iç savaş denemelerinin kapılarını açar.

‘Acizler şikâyet eder, muktedirler çâre bulur’ sözünün varlığından haberdar olan Tural Hoca, kavram karmaşasından şikâyet etmekle kalmıyor, kavram açıklamalarını vererek karmaşayı, kavgaya dönüşmeden önlüyor. Açıkladığı ana kavramlar 5 adettir: ‘Benlik’, ‘Millî Benlik, ‘Kimlik’ ‘Millî Kimlik’ ve ‘Millî Kültür’…

Açıklamalar sırasında; ‘Benliğin oluşumu ve yansımaları’, ‘Millî benlik ve kimlik kavramlarının rejimle ilişkisi’, ‘Millî benlik düşmanlığı’  gibi ara başlıklar altında önemli detay bilgiler bulunuyor.

***

Kültür; insan kalabalıklarını millet yapan, onu diğer milletlerden ayıran en önemli özelliktir. Ziya Gökalp, eserlerinde her defâsında millî kültürün önemini savunup bir milletten başka bir millete taşınamayacağını ifâde eder. Cemil Meriç ise Ziya Gökalp’in kültür kavramını Fransızcadan düşünce hayatımıza kattığını ifâde ederek, ‘kültür’ kelimesini reddetmiştir. Cemil Meriç kültür diye bir kelimenin olmadığını, Avrupa’da medeniyet mânâsına geldiğini ifâde ederek bu kelimenin yerine daha mânâlı olduğunu söylediği ‘irfan’ kelimesini kullanır.

Kültür kavramı hakkında en geniş bilgileri bulabileceğimiz makaleyi Cemil Meriç kaleme almıştır. Üstat Meriç diyor ki: ‘Medeniyet, muhtevâsı çağdan çağa, ülkeden ülkeye, yazardan yazara değişen kaypak ve karanlık bir kelimedir ve bu kelime dâima bir başka kelime ile berâberdir: Kültür…’

Meriç’e göre kültür de tıpkı medeniyet mefhumu gibi kaypaktır. Unsurları sonsuz denilecek kadar çok olduğu için tahlil etmek mümkün değildir.

Cemil Meriç, kültürü târif etmenin ne kadar zor olduğu konusunda Lawrence Lowell’in şu sözlerine katıldığını da vurgular: ‘Dünyâda kültürden daha kaypak bir mefhum tanımıyorum. Tasvir edemezsiniz, çünkü bir yerde durmaz. Mânâsını kelimelerle belirtmeye kalkıştınız mı, elinizle havayı tutmuş gibi olursunuz. Bakarsınız ki her yerde hava var, ama avuçlarınız boş.’

20. yüzyılın ortalarında ABD’li iki antropolog Krober ve Kluckhan’ın yaptıkları bir incelemede, kültür ve kavramının tam 164 farklı târifini derlemiştir. Böylece çok eski ve önemli bir geçmişe sâhip olmakla berâber ‘kültür’ kelimesi üzerinde uzun yıllar boyunca bir uzlaşma ortamının oluşturulamadığını görürüz. Kısaca bu konuda ilim adamlarının bile zorlandığı görülür. Bu yüzden, insandan başlayarak onun yaşadığı ve bütünleştiği ortam hususunda değerlendirmeler yapılarak kültürün târifinin yapılması cihetine gidilmiştir. Zamanla umûmî kabul görecek olan bir kültür târifine doğru yol alınacaktır. Fakat burada da, sosyal ilimlerin tabiatı düşünüldüğünde çeşitli eğilimlerin, ideolojilerin ağırlıklı rol oynadığı görülür. Bu düşüncelerle her kişide var olduğunu kabul etmek durumunda bulunduğumuz beynelmilel ve özel vasıflar dışında bir de ‘her kişiyi’ bir gruplar dizisinin üyesi olarak târif eden vasıflar kümesinin bulunduğunu ve bunun kültürü oluşturduğunu belirterek şöyle bir târif yapılabilir: ‘Kültür zihniyetlerin bileşkesinde ortaya çıkan ve topluma kimlik kazandıran değer ve normlardır.’ Buradan hareketle ‘kültürü, bir topluluğu millet yapan ve diğer milletlerden farklı kılan bir hayat tarzı’ bir başka ifâdeyle ‘bir cemiyet, topluluk ve millet için sosyal akrabalık bağlarının ve değerler manzumesinin bütünü’ olarak târif edebiliriz.

 ‘Kültürün bir toplumun hayat tarzı’ olduğu belirtildikten sonra, şöyle de denilebilir: ‘Kültür bir topluluğun, milletin duygu, düşünce ve davranış kalıplarını ihtiva eder; burada başta dil, din, târih, bilgi, san’at, örf ve âdetler, ahlâk gibi unsurlarını ihtivâ eder. Kısaca kişinin bir cemiyetin üyesi olması dolayısıyla kazandığı çeşitli değerler yanında sâhip olduğu diğer bütün mahâret ve alışkanlıkları da ihtiva eden bir bütünden meydana gelen yapıdır.’

Meriç, ‘Kültürden İrfana’ adlı eserine kültürün târifiyle daha doğrusu târifsizliğiyle başlar. Kültürün 161 târifi olduğunu söyleyen Meriç, 39 sayfa devam eden açıklamalarıyla kültürün ne kadar kaypak ve muğlak bir kelime olduğunu ortaya koyar: ‘Tarımdan, idmana, balıkçılıktan medeniyete kadar akla gelen ve gelmeyen düzinelerce mânâ… Âdetâ kelime değil, bukalemundur.’ Bir konferansında ‘161 adet târifi olan bir kelimenin aslında tam olarak hiçbir târifi olmadığını’ belirtir.

Merhum Meriç, kültür kavramına Türkçe karşılık olarak Ziya Gökalp’in ‘hars’ kelimesini kullandığını fakat bu ‘bedbaht’ kelimenin halk tarafından beğenilmediğini söyler. Meriç’e göre Fransızca kültürün karşılığı ‘irfan’dır.

Onun, kültür karşılığı olarak teklif ettiği ‘irfan’ kelimesi pek güzel, sevimli, derinlikli ve câzibeli olmasına, ârif, târif ve mâruf gibi akrabalarını dilimize kabul etmiş olmamıza rağmen insanlarımız bu kelimeyi de tutmamış, ‘kültür’ kelimesini tercih etmiştir. ‘Ekseriyetin yanlışta ittifak etmesi mümkün değildir’ özdeyişi gereğince ve de milletimizin tercihine karşı çıkmanın saygısızlık olacağı düşünülerek ‘irfan’ kelimesinden özür dileyip  ‘kültür’ kelimesine bakarsak efendim, Ötüken’den yola koyulduktan sonra hep batıya doğru ilerleyen milletimizin başka türlü bir tercihi elbette söz konusu olmazdı. Ancak hemen belirtilmeli ki bu yöneliş ve ilerleyiş, eski dönemlerde tek muktedirlerin, Tanzimat’tan sonra da millet dediğimiz sessiz çoğunluğun değil, batı hayranı çığırtkan azınlığın tercihidir.

Milletimiz, ‘öz İngilizce, öz Fransızca olmadığı gibi, öz Türkçe de olmaz’ diyerek, öz Türkçecilerin kültür yerine kullanmak istediği  ‘ekin’ kelimesini de, ‘onun yeri ziraattir, tarladır’ diyerek kabul etmedi.

Şurası bir şaşmaz hakîkattir: Türk kültürünün; Müslüman veyâ gayrimüslim… Diğer milletlerin kültürlerinden farklı olarak ihtiva ettiği unsurlar vardır.

Bu konuda Prof. Dr. Erol Güngör* diyor ki: ‘Bir topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak üzere benimsemiş bulunduğu hayat tarzı bütün maddî ve mânevî unsurlarıyla birlikte, toplumun kültürünü teşkil eder.’ O halde Müslüman veyâ Müslüman olmayan, hattâ buna mezhep farklılıkları içinde bulunan Türk topluluklarını da ilâve ettiğimizde görürüz ki, diğer bazı milletlerin kültürlerinde de bulunmakla berâber, ‘âile anlayışı’ ve ‘devlet’ unsurları, Türk’ün bilinen târihî süreci içerisinde başka milletlerden daha farklı ve ağırlıklı bir mânâ taşımıştır.

‘Türk Millî Kültürü’ denildiğinde ise bütün olumsuzluklar, kendiliğinden keenlemyekün oluverir. Bu olumlu neticeyi Prof. Dr. merhum  İbrâhim Kafesoğlu’na borçluyuz.

Sâdık K. Tural Hoca’nın, ‘Millî Benlik ve Kimlik’ isimli eserinin son cümleleri de saadetlerle bezenen geleceği müjdeliyor:

Ataların ruhunu, târihin ve toprağın ruhunu, yaşanan zamanın ruhu ile henüz doğmamış kuşakların ruhlarını iç aynalarında göremeyenler -ilgi çekicilik gösterip- aydın geçinerek kitleleri bir süre yanıltabilirler. Îman, adâlet, sevgi, saygı ve ahlâk ile bilgi/bilim kavramlarının gerekleriyle yoğrulmuş bulunan aydınların çoğunlukta olduğu toplumlarda istikrarsızlık olmaz. Allaha inanan, ahlâkı olan, inanç, siyâset, hukuk, ticâret, bilim, sanat alanlarında eser ve hizmet verirken, ortak paydayı gözeten aydınların çoğunluğu oluşturduğu toplumlar, istikrarlıdır.

Vatanının bölünmez ve bayındır; devletinin güçlü ve itibarlı; toplumunun bütünleşmiş ve istikrarlı olmasına katkıda bulunmak için çalışan, bilgili, ahlâklı, dünyalığa, kine ve hasede teslim olmayan aydınların sayısını artırmak dışında güvenli bir yol yoktur.

TÜRK EDEBİYATI VAKFI YAYINLARI

  Divanyolu Caddesi Nu: 14 Sultanahmet, Fâtih, İstanbul. Telefon: Telefon: 0.212-526 16 15  

Belgegeçer: 0.212- 513 77 49 e-posta: tedev30@gmail.com

(Bitti)

Edip ve eğitimci yazar Dr. SÂKİN ÖNER ile Türk-İslâm Ülküsünün Mütefekkiri SEYYİD AHMET ARVASİ Hakkında Konuştuk.      

Vefatı: (31 Aralık 1988)

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Türk-İslâm Ülküsünün Mütefekkiri, ‘Asrın Yesevisi’ Seyyid Ahmet Arvasi 36 yıl önce 31 Aralık 1988 târihinde İstanbul’da vefat etti. Onu değerli kılan özellikleri ile röportajımıza başlayabilir miyiz?

Dr. Sâkin Öner: Arvasi, çok yönlü bir şahsiyetti. Bir fikir ve dâva adamı olmasının ötesinde eğitimci, şâir ve yazardı. Büyük bir idealist ve eylem adamıydı. Çok kültürlü gerçek bir entellektüeldi. ‘Mektep Adam’dı. Tavizsiz bir Müslüman ve şuurlu bir Türk milliyetçisiydi.

Seyyid Ahmet Arvasi, bir misyon (vazife) ve vizyon (hedef) sâhibiydi.

Çetinoğlu: ‘Misyonu’ ve ‘vizyonu’ hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Öner: Misyonu; Türk gençliğine ve milletimize ‘ilâ-yı kelimetullah’ idealini ve Türk-İslâm ülküsünü benimsetmekti. Vizyonu ise, bu ideal ve ülkünün alperen ruhuyla yetiştirilecek gençler eliyle dünyaya yayılmasına vesile olmaktı. Bütün ömrünü bu gaye ve hedef uğrunda çalışma ile doldurdu. Onun şahsiyetinin ağır basan yönü eğitimciliğiydi. Gerek 27 yıllık öğretmenlik hayatında, gerekse emeklilik hayatında eğitimciliğine ara vermedi. Gerek sivil toplum kuruluşlarındaki konuşmalarında, gerek gazete ve dergilerdeki yazılarında, gerekse evinde misafirleriyle yaptığı hasbıhallerde hep eğitimciliğini ön plânda devam ettirdi.

Hiçbir konuda taassubu yoktu. Çünkü gerçek bir münevverdi. Doğu ve batı düşünürlerinin hepsini okumuştu. Bütün fikir akımlarını ve ideolojileri, İslâm dinini, dinî ilimleri, dinler felsefesini, eğitim psikolojisini ve sosyolojisini iyi biliyordu. Bu bilgisini; ‘Kendini Arayan İnsan’, ‘İnsan ve İnsan Ötesi’, ‘Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz’, ‘İlm-i Hâl’ ve ‘Eğitim Sosyolojisi’ isimli eserlerinde bu zengin kültürün yansımalarını açıkça görebiliriz. Hocanın bu kültür birikiminden dolayı muhalif düşünceli kişiler ve öğrencileri onunla tartışamazlardı. Sonra Hocanın kuvvetli bir mantığı vardı ve tartışma âdabını iyi bilirdi. Muazzam bir analiz ve sentez kabiliyetine sâhipti.

Medenî ve sosyal bir insandı. Her görüş ve yapıdaki insanı saatlerce sabırla dinler, görüşür, tartışırdı. Tartışmanın galibi her zaman Arvasi Hocaydı. Bu yüzden aşırı sol görüşlü öğrenciler onun dersine girmek istemezlerdi. Çünkü dersin sonunda düşüncelerinin ve inandıklarının sarsıldığını görürlerdi. Bir gün derste Darwin’in evrim teorisi görüşülürken, bu teoriyi savunan bir öğrenci ‘Hocam, diyorlar ki, insan maymunun gelişmiş şekliymiş, doğru mu?’ diye sorunca, Hoca ‘O zaman, o mantığa göre çınar ağacı da maydanozun gelişmiş şeklidir’ diye cevap vermiş. Tabii Darwin’in teorisi, bu cevap karşısında iflas etmiştir.

Hoşgörüsü çoktu. Kızmazdı. Yalnız İslâm’a ve Türklüğe karşı bir haksızlık veya saldırı yapılırsa çok sinirlenir ve çok sert tepki gösterirdi. Çoğu zaman gülerek konuşur, ortamı yumuşatırdı. Sevdirir, müjdeler, korkutmazdı. Herkesi ilgi ve sevgisiyle kucaklamaya çalışırdı. Çünkü kaybetmeyi sevmiyordu, herkesi kazanmayı düşünüyordu. Hatâlar ve eksikler üzerinde fazla durmazdı. Çocuklara da büyük adam gibi değer verir, onları karşısına alır, dinler ve ciddî cevaplar verirdi. Özellikle gençlere çok değer verir, onları büyüklere karşı korurdu. Çünkü onları geleceğimizin mîmarları olarak görüyordu. Onlara asr-ı saadet yıllarını, alperenleri, derviş gazileri anlatırdı. Onlara maddî ve mânevî sıkıntılarında yardımcı olmaya çalışırdı.

Çetinoğlu: Liderlik vasıfları hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Öner: Liderdi. Onun için bütün milliyetçi gençlerin de kendilerini lider olarak yetiştirmelerini isterdi. ‘Bir milliyetçi yaptığı işte en iyi olmalı’ derdi. Bulunduğu toplulukta hemen bir çekim merkezi olurdu. Herkes onun etrafında toplanır, onu dinler ve onun tavsiyelerine göre hareket ederlerdi. Bu yüzden etrafındakiler düşünce tembeli olmuşlardı. Çünkü çözemedikleri meseleyi Hocaya getirirler, o da meseleyi basite indirger, herkesin anlayacağı şekilde analiz eder ve yorumlardı. Biz bunun böyle olduğunu vefatından sonra daha iyi anladık. Bu konuda büyük boşlukta kaldık. Artık bundan sonra bütün meseleleri kendimiz çözmek mecbûriyetindeydik.

Bütün zamanını mesleği ve dâvâsı doldurduğu için âilesine pek zaman ayıramazdı. Sanıyorum âilesi onun misyonunun ve vizyonunun farkındaydı. O yüzden fazla sıkıştırmıyorlardı. Uyuduğu geceler azdı, zamanını gündüz işine, akşamları da dostları ve öğrencileriyle sohbete ayırırdı. İbâdet saatleri dışında kalan gece saatlerinde de yazılarını ve kitaplarını yazardı. Çok misafirperverdi, misafirlerine bizzat kendi ikramda bulunurdu. Eliyle çay, kahve, çörek dağıtır, yemek saatiyse mutlaka yemeğe alırdı. Bu konuda müdâhele edenlere ‘beni şanlı Peygamberimin sünnet-i seniyyesinden mahrum bırakmayın’ diye çıkışırdı. Misâfirlerinin tek tek hatırlarını sorar, gönüllerini alırdı.

Çetinoğlu: Âile çevresi nasıldı?

Dr. Öner: Âilesinin ve sülâlesinin her ferdi İslâm’ı hayat tarzı olarak benimsemişlerdi. İslâm’ı hem yaşıyor, hem yaşatıyorlardı. Vefatından bir iki yıl önce Tekirdağ Ziraat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan damadı Doç Dr. Reşat Yaman Karadeniz bir trafik kazası sonunda vefat etmiş, kızı da bu kazada ağır yaralanmıştı. Duyar duymaz arkadaşlarımızla evine gittik. Ev alıştığımız ölü evi gibi değildi. Sanki hiçbir şey olmamış, hayat normal devam ediyordu. Ne bir feryat, ne bir ağlama, ne inleme sesi, ne de üzgün ve asık bir yüz gördüm. Hocam beş on dakika içinde damadı ve kızının başına gelen kaza hakkında bilgi verdikten sonra bizi akşam yemeğine aldı. Yemekten sonra da eskisi gibi çaylar, kahveler içildi, meyveler yenildi. Türkiye ve dünya meseleleri görüşüldü.  Sonra ayrıldık. Aynı durumla Hocanın vefat ettiği 31 Aralık l988 sabahında da karşılaştım. Allah’tan gelen bu tecelliyi bütün âile tevekkülle kabullenmiş, nefislerini Allah’a teslim etmişlerdi. Ben o zaman dedim ki, tam inanmış bir âilenin ölüm karşısındaki tavrı böyle olmalı.

Kısacası Seyyid Ahmet Arvasi, inandığını yaşayan samîmi bir Müslüman, gerçek bir münevver ve entelektüel, alanında âlim, yiğit bir Türk milliyetçisi, örnek, bir dâvâ ve fikir adamıydı.  İstanbul beyefendisiydi. Doğru, dürüst, düzgün bir adamdı. Dostuna munis ve müşfik, düşmanına korkusuz ve cesurdu. Özetle dört dörtlük adamdı.

Çetinoğlu: Eğitimciliği, milliyetçiliği, hâtıraları, yazıları ve şiirleri hakkındaki bilgilerinizi lütfeder misiniz?  

Dr. Öner: Seyyid Ahmet Arvasi’nin en belirgin vasfı, eğitimciliğidir. 1952 yılında başlayan eğitimcilik hayatı, resmî olarak 11 Haziran 1979 târihinde Ümraniye Lisesi Rehberlik Öğretmeni olarak emekli oluncaya kadar devam etti. Aslında onun eğitimcilik hayatı, cemiyet ve ev hayatı içinde, vefat târihi olan 31 Aralık l988’e kadar devam etti. Toplumu ve özellikle gençliği, çağın ilmî ve teknolojik gelişmelerinden kopmadan, Türklük şuuru ve İslâm imanı ve ahlakiyle yetiştirmeyi aslî vazife olarak benimsemişti.

Çetinoğlu: Öğretmenlik hayatından bahseder misiniz?

Dr. Öner: Arvasi Hoca,  İlkokul Öğretmeni olarak 1952-1953 öğretim yılında Konya’nın Beyşehir ilçesinin Doğanbeyli nâhiyesinde çalıştıktan sonra 1953-1954 öğretim yılında Ağrı’nın Tutak ilçesinin Mollaşemseddin köyü ilkokuluna tâyin oldu. 1955-1956 yıllarında yedeksubay olarak askerlik görevini yaptı. 1956-1958 yılları arasında Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümünü bitirdi. Bundan sonraki meslek hayatında hep Öğretmen Okulları ve Eğitim Enstitülerinde görev yaptı. Sırasıyla; 1958-1959 öğretim yılında Van’ın Erciş ilçesinin Alparslan İlköğretmen Okulunda, 1959-1965 yılları arasında Balıkesir’in Savaştepe ilçesinin İlköğretmen Okulunda, 1965-1972 yılları arasında Balıkesir’deki Necati Eğitim Enstitüsünde, 1972-1975 yılları arasında Bursa Eğitim Enstitüsünde ve 1975-1978 yılları arasında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde Pedagoji Öğretmeni olarak çalıştı. Bu sürede ben de İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde Müdür Başyardımcısı olarak görev yaptım. Arvasi Hoca Enstitüde Eğitim Psikolojisi ve Eğitim Sosyolojisi gibi meslek derslerine giriyordu. Eğitim Sosyolojisi dersinin ders kitabını da yazmıştı. Bu kitabı bütün Eğitim Enstitülerinde okutuldu. Arvasi Hoca, Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitülerindeki 20 yıllık kesintisiz öğretmenliği sonunda binlerce İlkokul, Ortaokul ve Lise Öğretmeni yetiştirdi. Bu sâyede adı ve düşünceleri bütün Türkiye’ye yayıldı.

Çetinoğlu: Düşünce ve inançları sebebiyle haksızlıklara mâruz kaldığı biliniyor…

Dr. Ömer: Evet! 1978 yılında Ecevit Hükümetinin bürokrasideki ülkücü kıyımından Arvasi Hoca da nasibini aldı. Ben ve birçok arkadaşımız gibi o da Atatürk Eğitim Enstitüsü’nden sürgün edildi. Sürgün edildiği okul, Kırşehir Lisesi idi. Okul, Kırşehir’de solcuların hâkim olduğu kurtarılmış bölgedeydi, orada çalışma imkânı yoktu. Ama Hoca, yiğitçe gitti, göreve başladı, fakat gerçekten çalışamayacaktı. Duruma üzülen Vanlı hemşehrileri devreye girdi, daha önce başbakanlık yapmış olan hemşehrileri Ferit Melen’le görüşerek,  Hocanın İstanbul’a âilesinin yanına tâyinine yardımcı olmasını rica ettiler. Melen devreye girdi ve Hocayı İstanbul’a tâyin ettiler. 27 Nisan 1978’de göreve başladığı Kırşehir Lisesi’nden Ümraniye Lisesi’ne tâyin oldu. 23 Ağustos 1978’de bu okulda göreve başladı. O târihlerde bu okulun bulunduğu bölge de solcuların hâkim olduğu ‘kurtarılmış bölge’ diye isimlendirilen bölgelerdendi. Bu okulda Hocaya ders verilmeyerek okula sokulmadı. O da çoğu zaman rapor alarak 1978-1979 öğretim yılını tamamladı.  10 Haziran 1979’da yapılan MHP’nin 14. Büyük Kongresinde yakın dostlarının girişimiyle bilgisi dışında MHP Genel İdare Kurulu Üyesi seçildi. Kendisi o anda İstanbul’daydı ve hiçbir şeyden haberi yoktu. 11 Haziran 1979 Pazartesi günü radyoda 13.00 haberlerini dinlerken bu göreve seçildiğini öğrendi. En ufak tepki görmeyerek ertesi günü Ümraniye Lisesi’ne giderek emeklilik dilekçesini verdi.

Çetinoğlu: Fakat hocalığı bırakmadı…

Dr. Öner: Bırakmadı. Arvasi Hoca emekli olduktan sonra eğitimciliğini üç ayrı kulvarda devam ettirdi. Bir yandan basındaki günlük yazıları ve kitaplarıyla halkımızı, bir yandan sivil toplum kuruluşlarındaki konuşmalarıyla gençleri ve yetişkinleri, bir yandan da evindeki sohbetlerle dostlarını ve öğrencilerini eğitmeye devam etti. Çok geniş bir kültür ve ilim sâhibi idi. Onun için her konuda konuşabiliyordu. Etkili ve ikna edici bir anlatımı, çok güzel bir sesi vardı. Zekâ fışkıran kapkara gözleriyle insanın içini okurdu. Her soruya doğru ve inandırıcı cevaplar verirdi. Onunla münâkaşa eden solcu öğretmenler  ‘Arvasi ile münâkaşa etmeye gelmiyor, insanı allak bullak ediyor’ derlerdi. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde birlikte çalıştık. Solcu öğrencilerin, kafaları karışarak değişecekleri korkusuyla Arvasi Hoca’nın derslerine girmediklerine çok defa şâhit oldum. Bu okulda milliyetçi arkadaşlarımızın çoğu yönetici idi, fakat o sadece öğrencilerinin değil, bizim de öğretmenimiz, kanaat önderimizdi. Biz sıkıldığımız ve tıkandığımız anlarda ona danışırdık. O da mutlaka bize şartlara göre en uygun çözümü gösterirdi. Biz de rahatlar ve onun gösterdiği yolda yürürdük. Emekli olduktan sonra 12 Eylül darbesine kadar Hergün gazetesinde “Türk-İslâm Ülküsü” başlıklı köşede Türkiye ve dünya meselelerini tahlil eder ve çözüm önerileri sunardı. Daha sonra bu yazıları kitap olarak yayımlandı. Hergün’de de beraberdik. Ben de hem gazetenin Haber Müdürlüğünü yaptım, hem de “Ülkücünün Gündemi” başlıklı köşede günlük yazılar yazıyordum.

Çetinoğlu: Eğitim anlayışından bahseder misiniz?

Dr. Öner: Arvasi Hoca’ya göre eğitim, insanın yaradılış özellikleri göz önünde bulundurularak düzenlenmelidir. Eğitim, insanda doğuştan var olan niteliklerin farklılaştırılması ile ilgilidir. Amacı, insanın olumlu yönlerini geliştirme, olumsuz taraflarını azaltma veya yok etmeye yöneliktir. O, eğitimi, insanı yoğurma ve biçimlendirme süreci olarak kabul eder. Ona göre eğitimin hedefi, insanı gerekli bilgi ve beceriler, kazandırılacak olumlu niteliklerle yüceltmek, tabiatın ve tabiattaki yaratılmışların efendisi yapmaktır. Eğitimi, herkesin temel hakkı kabul eden Arvasi, bu konuda herkese fırsat ve imkân adâleti sağlanmasını, her yerde, sürekli ve dengeli olmasını, ferdi farklılıkların esas alınması gerektiğini belirtiyordu.  Eğitim, demokratik, planlı ve programlı olmalı, teori ve pratiğe yer vermeliydi. Kurumlar teknolojik gelişmelere göre şekillendirilmeliydi. Ona göre, yükseköğretime de büyük önem verilmeli, kademeleri esnek olmalı ve ara sınıflardan mezuniyete imkân verilmeliydi. O yıllarda eğitimde yatay ve dikey geçişlere imkân verilmiyordu.

Arvasi Hoca, eğitimin ‘millî’ olmasına büyük önem verirdi. Ona göre eğitim, yabancılaşmaya karşı millî şuuru uyanık tutmalı, kültür mirasını yeni nesillere aktarmalıdır. Eğitim, millî kültürü zenginleştirmek için, başka milletlerin kültürleri ve eserlerinden de faydalanabilir. O, yabancı medeniyet ve kültürleri tanımaktan yanaydı, gençlerin dünya ile iletişim kurabilmeleri için yabancı dil öğrenmelerini teşvik ederdi. Fakat yabancılaşmaya karşıydı. Bu sebeple, yabancı dille eğitimi, kültür sömürgeciliği olarak görüyordu. Arvasi’ye göre eğitim, sosyal değişmeyi sağlayıcı, sosyal çözülmeyi önleyici olmalıdır. Eğitim, kültür fonksiyonu ile nesiller arasında kopukluk oluşturmadan ve başka kültürlerin etkisi ile kendi kültürüne yabancılaşmadan çağdaşlaşmayı gerçekleştirebilmelidir.

Çetinoğlu: İdealist düşüncelerinin temelinde ne vardı?

Dr. Öner: Arvasi’ye göre, eğitimin politik fonksiyonu ile milletin ulaşmak istediği nihaî hedeflere ve millî ülkülere uygun insanı yetiştirmesi gerekir. Millî ülkü ve hedefleri politik bir fonksiyon hâline getirmemiş bir eğitim, milletine yabancılaşmış ve canavarlaşmış tiplerin çoğalmasına sebep olur. Hiçbir millet kendini ortadan kaldıracak, târihten silecek veya başka milletlere köle edecek eğitime izin vermez, vermemelidir.  Eğitimin ekonomik fonksiyonu, fert, toplum ve iktisâdî alanın istek ve ihtiyaçlarına göre eğitimin teşkilatlandırılmasını, okulların açılmasını, personelin yetiştirilmesini ve fert ve grupların kabiliyetlerinin geliştirilmesini göz önünde bulundurur. Eğitim bu işleviyle millete güçlü üreticiler, akıllı ve bilgili tüketiciler, zeki ve namuslu müteşebbisler ve çağdaş ekonomik savaşlarda milletimizi ve devletimizi savunabilecek kadroları yetiştirebilmelidir.

Çetinoğlu: “Sosyal yönü kuvvetliydi” diyorsunuz. Sosyal yönü hakkında biraz bilgi verir misiniz?

Dr. Öner: Arvasi Hoca her tip ve karakterde kişi ile görüşebilen, her ortama girebilen ve uyum sağlayabilen bir insandı. Davet edildiği bütün sivil toplum kuruluşlarının sosyal etkinliklerine katılırdı. Bu yönüyle tam bir cemiyet adamıydı. Bu konuda bir anekdotu paylaşmak istiyorum. Ömrünü Türk milliyetçiliği ülküsüne adamış olan büyük sanatçı İlham Gencer, sık sık İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’ne gelerek ülkücü gençlere millî parçalardan oluşan konserler verirdi. Bir defasında okulumuzun öğretim kadrosunu Yeniköy’de müzik yaptığı Yalı Restoran’a davet etti. Bir gece on kadar arkadaşımızla bu davete icabet ettik. Başımızda da Arvasi Hoca vardı. Gencer bizi görünce yaptığı müziği keserek “İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nün saygıdeğer öğretim üyeleri restoranımızı onurlandırdılar” diyerek hâzirûna tanıttı. O andan itibaren o içkili mekânda programını değiştirerek tamamen millî bir müzik ziyâfeti çekti. Oraya sırf İlham Gencer’in okulumuza ve öğrencilerimize gösterdiği yakın ilgiye teşekkür etmek için gitmişti.

*  *  *  

SEYİT AHMET ARVÂSİ’DEN BİR KİTAP TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ:

Çağımızın güzel ahlak ve fazilet timsali âlimlerinden biri olan merhum eğitimci-sosyolog Seyit Ahmet Arvasi, yaşadığı dönemde Türk gençliğinin yolunu ve gönüllerini aydınlatmış bir ülkü eridir.  O, gençlerin ideolojik bataklıklar içerisinde çırpındığı bir dönemde, kurtarıcı olarak ortaya çıkmış, kalemi ve sohbetleriyle kısa zamanda kendini sevdirmiş ve saydırmıştır. Fikir üretmiş ve gençlerin doğru yerde olmaları, doğru yolda ilerlemeleri için çalışmış ve başarıya ulaşmıştır.

Arvasi hoca, fikir ve düşünce hayatının çeşitli uçurumlarında dolaşan gençlerin koruyucu meleği olmuştur. Hedefini çok açık ve net bir şekilde şu veciz cümle ile ortaya koymuştur: ‘Ben, İslâm iman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saâdet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâmiyet’i gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sâhibim.’ Bu ideal, Türk gençliğinin büyük bir bölümü tarafından benimsenmiştir.

‘Türklük bedenimiz, İslâm ruhumuz’ sloganı ile harekete geçen gençler, yıkıcı-bölücü eylemler önünde aşılmaz setler oluşturmuşlar, Türkiye’yi kanları ve canları pahasına büyük tehlikelerden korumuşlar.

Daha önce 3 ayrı cilt hâlinde basılan kitap, bu defa, 16 X 24 santim ölçülerinde 768 sayfalık tek cilt halinde toplanmış ve Aralık 2013’te okuyucunun istifadesine sunulmuştur. 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. 

Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr 

(Devam Edecek)

İnsanın Üç İçgüdüsü

Bir zamanlar entelektüeller, çok satan kitaplara burun kıvırırdı. Öyle ya, tarihten sosyolojiye, psikolojiden siyasete uzmanlık alanlarını anlatan eserleri “halk” okumazdı ki. Her ne demekse bu “halk”; o okumayınca da popüler olmak mümkün değildi. 21. asırda bu düşünceler de değişti. Bilime ait konuları popüler seviyede anlatan eserler çok satan olmaya başladı. Altı yıl önce İngiliz The Guardian gazetesi, Harari’nin Sapiens’ini örnek tutup “Beyinli Kitaplar Nasıl Yayın Fenomeni Oldu?” diye bu değişimi sorguluyordu. 

Bunun birden fazla sebebi var. Eskiden bilim dalları arasında çok açık ve belirgin çizgilerin, uzmanlıklar arasında duvarların varlığı kabul edilirdi. Fakat özellikle insana ait bilimlerde arkeoloji, psikoloji, antropoloji, sosyoloji ve hatta biyoloji, birbirinden ayrılamayacak şekilde iç içe geçti. Karmaşık tabiatı ve insanı ancak birden fazla mevziye yerleşmiş çok sayıda ışıkla aydınlatırsak karanlıklar kalkıyor. İnsanın bilimi bir bilimler sentezi. Bu sentezlerle ilk defa aydınlanan gölgeler, insana “Hah!” dedirtiyor. Geçen asrın ikinci yarısında gelişmeye başlayan sosyobiyoloji, sonradan aldığı adla evrim psikolojisi, bu keşif yollarının en önemlilerinden.  

Kültür psikolojisi

Son on yıllarda görülen bir başka gelişme de gerek sosyoloji gerekse psikolojinin içindeki düşünce-gözlem- deney dengelerinin soldan sağa kayması; deneyin ağırlığının giderek artması. İd, süper ego, maşerî vicdan gibi soyut söylemler değerlerini bütün bütün kaybetmedi ama olan biteni bunlarla açıklamak isteyenler, “Hadi göster öyleyse.” denmeye başlandı. 

Geçen ekimde yayımlanan bir kitap, New York Times’tan Financial Times’a yankı buldu. Konu, her boydan toplum birimleri, gruplar.  Kültür psikoloğu Michael Morris yazmış. “Birim” dediğimizde, bir futbol takımının taraftarlarından, bir kült mensuplarına, bir tarikat üyelerinden bütün bir millete kadar her boy toplumu kastediliyor. “Kültür Psikoloğu” bile geçen asırda pek rastlayamayacağımız bir uzmanlık. Morris, Colombia Üniversitesi Mezuniyet Sonrası İşletme Okulu’nun Psikoloji Bölümü’nde. Daha önce on yıl Stanford’da da hocalığı var. 

Kendi sayfasında işini şöyle tarif ediyor: “Davranış biliminin araçlarını kullanarak algılarımızı etkileyen, bizi farklı dünya görüşlerine ve hayat tarzlarına yönlendiren gizli kültür çerçevelerini keşfetmeye çalışıyorum.” 

Tribal

Morris, en küçükten en büyüğe bütün sosyal birimlere, kolaylık olsun diye “kabile” diyor. Kitabının ismi de kabileyle ilgili anlamına Tribal. Kitaptaki temel tezini kendi ağzından dinleyin: 

“Bu kitapta, bizi mensup olduğumuz grupla paylaşmaya götüren özel insani becerinin soğanını soyuyor, üç kat “kabile içgüdüsü”nü belirliyorum. Bu içgüdüler Taş Devri’nde oluşmuş ama bu evrilmiş sistemleri zihnimiz ve kalbimizde bugün de fark ediyoruz. Sınıf arkadaşlarımıza, iş arkadaşlarımıza ve komşularımıza göz ucuyla bakışımız akran içgüdümüzün parçalarıdır. Günlük düşünce ve eylemlerimizde onlarınkilere yakın davranma eğilimimiz de öyledir. Ünlülere, CEO’lara, meşhur sporculara ve benzerlerine duyduğumuz hayranlık kahramanlık içgüdümüzün sonucudur. Bunlara şan ve ün sahibi olma isteğimizi ve topluma bu yolla katkıda bulunma arzumuzu da ekleyebiliriz. Geçmişe bakan özlem hissimiz, cetler içgüdümüzün parçasıdır. Geleneklerde hissettiğimiz rahatlık ve onları sürdürmeyi görev bilişimiz de. Bu içgüdüler her insanın içindeki üç karakter gibidir: Konformist (uyumcu), ait olma ve anlama peşindedir; katkıcı, saygı ve övgü ister; gelenekçi, sürekliliği bağrına basar. Bu sistemlerin her birinin hatalı tarafları olabilir, fakat kitapta göreceğimiz gibi bunlar genellikle insanlara, topluma uyum yönünde işaretler verir, yol gösterir.“

Homo tributus

İnsan türü, dünya denilen mücadele alanında olağanüstü başarılıdır. Küçük cüssesine, birçok canlıya göre zayıf kaslarına, çok tehdit edici olmayan dişlerine rağmen diğer bütün canlılara üstünlük kurdu, sonunda dünyaya hâkim oldu. O kadar ki şimdi içinde bulunduğumuz jeolojik devre “antroposen – anthropocene ~ insan dönemi” deme eğilimi var. Dünya, insanın etkisi altında. Küresel ısınma probleminde olduğu gibi bu etki her zaman olumlu değil. 

İnsan nasıl hâkim oldu? On binlerce, yüz binlerce hatta milyonlarca yıl geriye baktığımızda bu soruya tekrar tekrar bulduğumuz cevap, “Toplum sayesinde!”dir. Psikolog Morris, işte o toplumu toplum yapan üç içgüdüyü belirliyor. Birbirimizle uyumlu hareket etmemizi sağlayan akran içgüdüsü, bizi topluma katkı yapmaya iten kahraman içgüdüsü ve topluma hafıza, kültür ve devamlılık sağlayan geçmişe saygı- sevgi; Morris’in tabiriyle cetler içgüdüsü. 

“İnsan”, diyor Morris, “homo ekonomikus değildir. Homo tributus’tur- kabile insanıdır.”

https://millidusunce.com/author/iskenderoksuz

Vatan Şairi Mehmet Akif Ersoy’un hayat hikayesi. (20 Aralık 1873 – 27 Aralık 1936)

İstiklal Marşı yazarımızı ve vatan şairi Mehmet Akif Ersoy’un tüm ömrü mücadelelerle geçti. Ersoy Milli mücadelede üstlendiği sorumlulukla, fikirleri ve eserleriyle tarihimizde müstesna bir yer edindi. İşte Vatan Şairi Mehmet Akif Ersoy’un hayat hikâyesi…

Fatih’te 20 Aralık 1873’te dünyaya gelen Mehmet Akif Ersoy, ilköğrenimine Fatih’te Emir Buhari Mahalle mektebinde başladı, 1882’de Fatih Merkez Rüştiyesinde orta öğrenimine devam etti. Babası Fatih Camisi medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi’den Arapça dersi alan Ersoy, aynı zamanda Fatih Camisi’nde Farsça derslerini de takip etti.

Babasının Ragif adını verdiği ancak annesi ve arkadaşlarının daha kolay telaffuz ettikleri Akif adıyla çağırmasıyla bu ismi benimseyen Ersoy, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca dillerinde gösterdiği üstün başarıyla ön plana çıktı.

Rüştiye yıllarında şiire merak duymaya başlayan ve şiir kitaplarına yönelen Ersoy’un okuduğu ilk manzum eser ise Fuzuli’nin “Leyla ve Mecnun”u oldu.

Ersoy, rüştiyeyi bitirdikten sonra 1885’te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdadisi’ne kaydoldu. Babasını 1888’de kaybeden Ersoy’un ertesi yıl büyük Fatih yangınında evleri yok olunca ailesi maddi açıdan zor durumda kaldı.

Usta şair, öncelikle meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak istediği için Mülkiye İdadisi’ni bıraktı. Yeni açılan veteriner yüksekokulunda “Ziraat ve Baytar Mektebi”ne başlayan Ersoy, 1893’te baytarlık bölümünü birincilikle bitirdi.

Okul yıllarında spora da ilgi gösteren Ersoy, başta güreş ve yüzücülük olmak üzere uzun yürüyüş, koşma ve gülle atma yarışlarına katıldı.

İlk Matbu Eseri 1893’te Yayımlandı

Mehmet Akif Ersoy’un şiire olan ilgisi, okulun son iki yılında giderek artarken, çeşitli gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı, bilinen ilk matbu eseri ise “Hazine-i Fünun” mecmuasında 1893’te yayımlanan bir gazel oldu.

“Tophane-i Amire” veznedarı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım’la 1898’de evlenen ve 3 kız, 3 erkek çocuğu olan Ersoy’un oğullarından biri, henüz 1,5 yaşındayken vefat etti.

Şiir yazarak ve öğretmenlik yaparak edebiyat alanındaki çalışmalarına devam eden Ersoy’un neşriyat dünyasına girişi, daha çok 1908’de “İkinci Meşrutiyet”in ilanıyla başladı.

Ersoy, arkadaşları Eşref Edip ve Ebül’ula Mardin’in çıkardığı ve ilk sayısı 27 Ağustos 1908’de yayımlanan “Sırat-ı Müstakim” dergisinin başyazarı oldu.

BÜTÜN ŞİİRLERİNİ SAFAHAT’TA TOPLADI

Şiirlerini 7 kitaptan oluşan “Safahat” adlı eserinde toplayan Ersoy, 1911’de yazdığı ilk bölümde Osmanlı toplumunun meşrutiyet dönemini, 1912’de yazdığı “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı ikinci kitapta da Osmanlı aydınlarını anlattı. “Halkın Sesleri” adlı üçüncü bölümü 1913’te kaleme alan Ersoy, “Fatih Kürsüsünde” isimli eserini ise 1914’te yazdı.

Ersoy, 1917 tarihli “Hatıralar” ile I. Dünya Savaşı hakkında görüşlerinin yer aldığı 1924 tarihli “Asım”ın ardından 7. bölüm olan “Gölgeler”i 1933’te tamamladı.

Yoğun ısrarlar sonucu Kur’an-ı Kerim’i Türkçe’ye tercüme etmeyi kabul eden Ersoy, 6-7 sene üzerinde çalışmasına rağmen sonuçtan memnun kalmayarak imzaladığı anlaşmayı feshetti.

Mehmet Akif Ersoy, “İstiklal Marşı”nı Türk milletine armağan ettiği için “Safahat” isimli eserine koymadı.

Vefatının ardından “Safahat” eserini Ömer Ziya Doğrul ve M. Ertuğrul Düzdağ yeniden bastı. Ersoy’un, “Kur’an’dan Ayet ve Hadisler” ile “Mehmet Akif Ersoy’un Makaleleri” adlı çalışmaları da hayatını kaybettikten sonra okuyucuyla buluştu.

Birinci Meclis’te Milletvekili Seçildi

Burdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisi’ne seçilen Ersoy, 1921’de Ankara Taceddin Dergahı’na yerleşti.

İstiklal Marşı yarışmasına 500 lira ödül verileceği için katılmayan şair, Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey’in ricası ve arkadaşı Hasan Basri Bey’in teşvikiyle kalemi eline aldı ve yazmaya başladı.

Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye’de yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey’in Meclis’te okuduğu ayakta alkışlanan İstiklal Marşı, 12 Mart 1921’de “Milli Marş” olarak kabul edildi. Ersoy, ödül olarak verilen 500 lirayı hayır kurumuna bağışladı.

Kurtuluş Savaşı ve zafer sonrası uzunca bir süre Mısır’da yaşayan ve orada Türkçe dersleri veren Ersoy, 17 Haziran 1936’da tedavi için İstanbul’a döndü.

Mısır’dan hasta ve yorgun olarak dönen ve Abbas Halim Paşa’ya ait Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nın dördüncü katındaki dairede kalan Ersoy, 27 Aralık 1936’da hayata gözlerini yumdu.

İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy’un her yıl binlerce kişinin ziyaret ettiği kabri, Edirnekapı Şehitliği’nde bulunuyor.

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamında “2018 Yılı Vefa Ödülü”ne layık görülen Akif, “vatan şairi” ve “milli şair” olarak da Türk insanının kalbindeki yerini koruyor.

Prof. Dr. Sâdık K. Tural’dan 4 Adet Muhteşem Eser:

 (Dördüncü Bölüm)

3-Şiir İkliminde Birkaç Saat

Üçüncü baskısı 2024 yılında yapılan eser, KorKut Yayınları arasında çıkmıştır, 13.5 X 24 santim ölçülerinde, 304 sayfadır.

Arka kapak yazısında, şiirle ilgili nefis târifler var:

‘Şiir, benzer durum, kişi, olay ve varlıklarla karşılaştıklarında benzer şiddette heyecanlananların bir sözlü koro oluşturmasına yol açan; fikrin imbiklenmişliğini ve zevklerin incelmişliğini hazırlayan bir söz mimarisidir. Şiir, ona beden ve ruh kazandıran kelimelerin seçimi ve istifi bakımından bir dilin beyan örnekleri verebilme gücü ve zenginliğidir.’

‘Şâirler ve şiiri sevmeyi ihtiyaç sayan yüksek duyarlıklı insanlar, gönül ülkesinin vatandaşlarıdır; bencillikten arındırma çabasını da içinde bulunduran bediî tefekkür ve bediî heyecanlar, o insanları benzeştirip aynı iklimde yaşama enerjisiyle donatmaktadır.’

Eser, esâsen aziz olan suyun damıtılmış hâlini hatırlatan billur gibi göz alıcı kelimelerle şâirleri selamlıyor:

‘Ataların, târihin ve toprağın ruhundan gelen mesajlarla

çağdaş ihtiyaçları yoğurup kendi(miz) olma duyarlılığını

nazma taşıyan şâirlere selam olsun.

Onlar, sözlük ülkesinde yorulmazlıkla dolaşıp   

Allah ’tan, ataların ve toprağın ruhundan utanarak   

edebe ve hikmete aracılık eden süzülmüş söz bütünlükleri yaratıyorlar.  

Onlar toplumun, öğretmen ve bilge arayışını da karşılayarak benzeşmeyi,

 bütünleşmeyi artırıyorlar.  

Kelimeler ordusuna komutlar vererek duygunun, düşüncenin, hayalin bediî tefekkür

ile bezeli meyvalara dönüşmesini sağlayan şâirler, söz ülkesinin ganimeti irfan olan muzaffer fâtihleridir.’

Eserin birinci baskısından îtibâren editörlüğünü üstlenmiş olan Hatice Ayan’ın nesir olarak kaleme aldığı, fakat şiir ülkesinin sınırlarını aşıp seyrana çıkmış edâsıyla seci sanatını hatırlatan sunuş yazısı dikkat çekiyor.

Eserdeki bölümlerin başlıkları, okuyucuyu kitabı edinmeye yönlendiren şiddetli ve fakat okşayıcılığı ağır basan rüzgâr gibi…

*Bedrettin Keleştimur Diyor ki…

 *Şiir Bahçesine Girmeyi Denemek…

*ŞİİR İKLİMİ  

  *Nazmın Malzemesi veya Şiirde Bediî Tefekkür.   

*Şiir Konulu Sohbet.

*Şiirin Oluşumunda ‘Yel/Rüzgâr’ Öğesi. 

*ŞİİRTAHLİLLERİNDE YÖNTEM ARAYIŞI’ndan bölümler.

*Edipler de Bilgelerdendir.  

*Ezelî Tartışma veya Maznun.

*Ediplerin Aynasına Yansımalar.   

*Ortak Duyarlılığın İç Kalesi.

*TAKRİZLER

*Şiir, Şuur ve Millet. (Nüzhet Erman’ın Kitabı İçin) 

*Şiir Geleneğimiz İçinde Çınarlı Gerçeği.

*Şâir Bekir Sıtkı (Nihâî) Hoca’yı Selâmlarken.

  *MÜLÂKATLAR

*Şiir, Nereye Gidiyor? (Gıyasettin Aytaç)  

*Şiirle İlgili Bir Mülâkat. (Lütfü Parlak)

*Şiir, Şiirde Ses ve Ölçü Üzerine. 

*Bir Söyleşi (Ayşe Öztekin) 

*Şiir ve Mûsikînin ‘Yoldaşlığı’ Üzerine Sorular (Özgen Gürbüz) 

*ŞİİR VE MÛSİKÎYE DÂİR

*Öteden Taşınan Çığlık: Şiir

*Geçmişten Bugüne Ulaşan Bir Çığlık. 

*Sırrını Anlayabilseydim…

*Ana Kavramlar Dizini.

***

‘Şiir Konulu Sohbet’ başlıklı yazı, Tural Hoca’nın sınırsız muhayyile zenginliğinin engin ve derin bilgi hazinesinin aynası gibi. Oradan alınacak bir bölüm, diğer bölümlere haksızlık olur. Tamamını okumak gerekir.  Diğer yazılar da farklı değil… Hazret-i Fuzûlî’nin çektiği ıstırap dolu çilesini anlattıktan sonra sözünü ettiği vasıflardan nasibini yeterince almış bir söz ustası Sâdık K. Tural… Sâdece Fuzûli’den mi? Muhammed Şehriyârî, Hazret-i Yunus, Karac’oğlan ve Hazret-i Farâbî’nin de ilim çeşmesinden kana kana nasibini almış bir mütefekkir Tural Hoca…

‘Şiir Konulu Sohbet’… sadece bu başlık altındaki bölümü okumak için bile bu kitabı edinmeye değer. Diğerleri mi? Onlar, gül endamlı sultanın değerini sonsuzlaştıran mücevherlerdir.  (s: 69-151)

***

Bölümler arasındaki sayfalara yerleştirilen berceste kabilinden kısa metinler:

<>Ataların, târihin ve toprağın ruhundan gelen mesajlarla çağdaş ihtiyaçları yoğurup kendi(miz) olma duyarlılığını nazma taşıyan şâirlere selâm olsun. Onlar, sözlük ülkesinde yorulmazlıkla dolaşıp Allah’tan, ataların ve toprağın ruhundan utanarak edebe ve hikmete aracılık eden süzülmüş söz bütünlükleri yaratıyorlar. Onlar toplumun, öğretmen ve bilge arayışını da karşılayarak benzeşmeyi, bütünleşmeyi artırıyorlar. Kelimeler ordusuna komutlar vererek duygunun, düşüncenin, hayalin bediî tefekkür ile bezeli meyvelere dönüşmesini sağlayan şâirler, söz ülkesinin ganimeti irfan olan muzaffer fâtihleridir.

<>Şiir, çok özel yollarla bir bilgi türü, çok özel bir yapı kazandırılarak çok özel bir âhenk ve biçim ile paylaşıma sunulmuş bir özel söz iklimidir. Şiirdeki bilgi; ilhamın, feyzin, basiretin, hayretin ve kendi sınırlarını bilmeye bağlı çok özel heyecanların yarattığı çok özel bir beyandır. Bu beyanın, aklın sessizce oturup seyrettiği özel duygu sarsıntıları sırasında ve sonrasında oluştuğu da paylaşılası kılmanın gereklerini beklediği de bilinmelidir.

<>İnsanların kendi türlerinden olanlarla, bitkilerle ve coğrafya ile ilişkilerini özel bir duyarlılıkla anlatma ihtiyacı dilleri zenginleştirdi. Zamanın öğüttüğü varlıklar akıp giderken târihten mit’e, destan’a akan duyarlılığın ürünü olan nazımlı anlatımlar, dilin ve kültürünün temellerini ve şiir ile şiiriyetin ilk basamaklarını oluşturmuşlardır.

<>Şiirin mîmârisini kuran âhenge, nazım şekline ve duygu, hayal unsurlarının tefekküre dönüştürülmesine mahsus değerlendirilmeler, edebiyat araştırmacılarının yetkisinde sayılmalıdır.

Bütün mesele, edebiyat metinlerine, özellikle de manzum metinlere ortak-gerekli sorularla yöntemlice yaklaşıp tefekkür katmanlarını ortaya çıkarma anlayışında birleşmektir.

 <>Genel olarak nazım, özel olarak da şiir, fikrin imbiklenmesi, duygu ve hayalin damıtılması sonucu oluşan söz mîmârisidir.

<>İnsan, duygu ve hayalin gözü ile dilini de fikrin dilini de, bir özel iletişim dili ve mîmârisi olan nazma emânet edip ortaklıkları çoğaltarak şiir adı verilen bir kültür yarattı.

<>Şâir, kendi ruhuyla karşılaşmanın şaşkınlığıyla, merâmını anlatmaya çalışarak ömür tüketen insandır.

<>Her edebiyat eseri dil mîmârisinin sonucu olan özel bir yapıdır. Dilin mecazlar sistemi, birçok şiirin, bir veya iki nesil sonra kapılarının kilidi paslanmış, içinde hazine bulunduğu söylenen metruk bir binaya dönmesine yol açıyor. Bu binaya girmek, elle tutulmaz gözle görülmez olan zamanı yakalayıp bilgiye dönüştürmek zor, ama mümkün.

<>Şâirler, duyarlılığı ve cesâreti bizden fazla olan; gördükleri güzellik veya çirkinlikleri paylaşma ihtiyacı ile kıvranan insanlardır. Onlar, ataların, târihin ve toprağın ruhundan gelen mesajlar ile çağdaş ihtiyaçları yoğurup kendi(miz) olma duyarlılığını nazma taşıyan elçilerdir. Şâirler, yarattıkları edebe, hikmetli ilhama aracılık eden söz bütünlükleriyle Allah ’tan utanma, ataların ruhuyla bağlantılanma bilincinin canlı kalmasını sağlıyorlar. Onlar, toplumun öğretmen ve bilge arayışını da karşılayarak benzeşmeyi, bütünleşmeyi artırıyorlar. Şâirler, kelimelere komutlar vererek duyguyu, düşünceyi ve hayâli imbikleyerek eser yaratanlardır. Onların var ettikleri eserler ile söz ülkesi zenginleşmektedir.

<>Şiir, aynı duygularla heyecanlananların bir sözlü koro oluşturmasına yol açan ahengin kanatlandırdığı ifâdedir.

<>Şiir, çağrışım halkaları arkasına saklanması başarılmış bulunan mazmun adlı özel bilgi oluşturma ve paylaşma alanıdır.

<>İnsanın trajedisi ‘doğum’la başlar. Uyanık olma, uykunun; gençlik, ihtiyarlığın; dirim (tirim). ölümün vb. zıttı olan gerçeklikler, idrak sâhiplerini uyaran mantıkî tezatlar silsilesini oluşturur. Bizler, edebî eseri meydana getiren mantık ve beş duyuyu aşan tezatların yarattığı kompozisyona daha yakından bakmak mecburiyetindeyiz. Trajik ve traji-komik hâdise ve durumların hangi kelimelerle anlatılacağını, öncelikle şâirler, sonra da hikâyecil piyes, yazarları ve romancılar bilirler. Bu şiirdeki parıltı ve soğuk kelimeleri ‘soğuk kılınanın parıltıları’ şeklinde yan yana getirilirken, bir tasvir değil, tebliğ, telkin, tembih, tavsif unsuru olarak kontrast oluşturulmuştur. Şâir, rüyada da olsa gerçeğinin bahar mevsiminde çıkıp gelmesi ve ölüm korkusu ile yaşama sevinci kontrastını orijinal bir şekilde takdim etmektedir.

<>Nazım; ritmi ve âhengi vezin (hece, aruz) ile mısra sonlarında yer alan kafiye/ayak/ uyak adlı ses benzeşmelerinden oluşan bir yapıdır. Bu yapının diğer unsuru ise sarsılmalara yol açan duygu ve hayalin tefekkür imbiğinden geçirilip mazmunlaştırılmasıdır. Bu yapılardan bazıları kulübe, gecekondu, bazıları bağımsız tek, iki katlı ev, çok odalı konak, apartman dâiresi, bazıları ise. saraydır. Nâdiren bazıları da, çevresini ve içini gezerken duyduğum hayranlık sebebiyle birkaç ay rüyalarıma giren Tac Mahal gibi anlatılması çok heyecanlandırıcılığa sâhiptir.

<>Şiirin işlevi konusunda, genç şâirlerin veya ideoloji bezirgânlarının bâzen parıltılar taşıyan fakat şiiriyete sırtını dönmüş izahlarını bir kenara bırakmak gerekir. Şiirin işlevi, insanı çirkinden, basitten, bayağıdan, alelaâleden, nahoştan kurtarıp duygu ve hayâl bakımından ‘hoş’un, ‘güzel’in ve ‘ulvî’nin yanına çıkarma çabası; âhengin aracılığını da kullanıp insanı, yaradılış gayesine yabancılaştırmaktan alıkoyma arzusu; bu çaba ve arzuyu başkalarıyla paylaşma düşüncesidir.

<>Uzayda ışık olduğu hâlde ses yokmuş. Şöyle düşünüyorum: Allah mutlak sessizliği hem yaratmış, hem de kendisine tahsis etmiş. Söz, her zaman eleklerden, imbiklerden -yeterince- geçirilip beyan kıvamına ulaştırılamaz. Hem güzel, hem idrak seviyelerine göre etkileri farklı, hem derin ve geniş, hem de tefekküre ulaştıran beyan nitelikli ifâdeler, İlâhî vahye mahsus bir hikmettir. Vahiy, insanın yaratılma sebebini tefekkür etmesini, ahsen-i takvim hâlini hatırlamasını sağlayan bir söz ve ses mîmârisidir. Rab, insana işitme ve güzel etkili ses bütünlükleri oluşturma yetkisi vermiş. İşitmenin ve işittirmenin özeli ve güzeli ise, ritmi ve âhengiyle çok farklı olan mûsikidir. (DEVAM EDECEK)

3 Kitap, KorKut Yayınları’nın neşriyatıdır:

KURKUT YAYINLARI: İzmir Birinci Cadde Nu: 33/21 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.312-417 81 21

Tek Adama Dayalı Sistem

Hatırlatmak isterim;
Türkiye efsanesi Köy Enstitüleri, 1940 yılında iş ve eğitimi bir araya getirmek, öğretmenler yetiştirmek amacıyla Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından kurulan sistemdir. Köy Enstitüleri, tarıma el verişli bölgelerde, entelektüel öğretmenler yetiştirmek için köylülerin katkılarıyla oluşturuluyordu
*
1935 yılına gelindiğinde nüfusunun yüzde 80’ini oluşturan köylerde, eğitim çağındaki çocukların ancak yüzde 25’ine eğitim verilebiliyordu. Kırk bin köyün 35 bininde öğretmen ve okul yoktu.
Yeni bir sisteme, yeni bir canlanmaya gereksinim vardı. İşte Köy Enstitüleri sistemi bu arayıştan doğdu.
Araştırmalara göre; Köy Enstitüleri sayesinde 1940 ve 1946 yılları arası 15 bin dönüm tarla tarıma elverişli hale getirildi ve bu tarlalarda üretime başlandı, 750 bin fidan dikildi, 1200 dönüm bağ oluşturuldu, 150 büyük çaplı inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 36 ambar ve depo , 48 ahır ve samanlık, 100 km yol, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 20 uygulama okulu ve 12 elektrik santrali yapıldı.
*

Tarım ve hayvancılığı darbe vuran; bugünkü ekonomik darboğazına girmemizin başlangıcı sayılacak Amerikan patentli zihniyeti kavrayalım:

Cumhuriyetin en başarılı eserlerinden biri olan Köy Enstitüleri sisteminden alınacak birçok ders vardır. Geçmişte başarıyla uygulanmış bu sistemden bugün de yararlanılabilir.

*

Ülkesine hizmet etmiş, vergisini vermiş bir yurttaş olarak; iktidarın ülkeyi getirdiği ekonomik çıkmazları görünce, varlık içinde yokluk yaşadığımızı görünce işte ‘’Tek Adama Dayalı Sistem’’ buymuş diyorum.

*
Uzmanların ifadesiyle Ülkenin ihtiyaç duyduğu buğday üretiminin % 40 ini ithal etme durumundayız.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal için savaş çıkartması en çok buğday aldığımız( ithal ettiğimiz buğdayın % 90 bu iki ülkeden yapılıyor) iki ülke açısından ekmek fiyatlarına olumsuz yansıma durumu varsa; Ayçiçeği yağının % 70 Ukrayna’dan ithal ediliyor ise… Daha birçok gıda ürünlerini ithal etmek zorunda kalmışsak ki düne kadar ihraç ettiğimiz gıda ürünleri;
Hayvancılığı dar boğaza sokmuşsanız….Yanlış giden bir şeyler var.
Ülkeyi yönetenlere sormamız gerekir:
Bulgaristan torağı kadar toprağımız işlenmez çorak halde bırakılmış ise; iktidar ne yapıyor?
İktidar neyle uğraşıyor?
*
Hayat pahalılığı( enflasyon) gittikçe yükseliyor; vergisini veren vatandaşın alım gücü daraldı; dar gelirli açlık sınırında; işsizlik hat safhada.
Nasıl politika üretiliyorsa; çalışanlar fakirleşiyor, patronlar zenginleşiyor(!)
Yirmi küsür yıldır Tek Adam Rejiminin ülkeyi taşıdığı nokta desem;
Yanlış mı dersiniz?
*
Özellikle Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, tam anlamıyla çöküşü hızlandıran bir yapıya dönüştü. Sorun çözme kabiliyetini kayıp eden iktidar, uzmanlaşmış bürokrasi ve paylaşımcı bakanlıklar koordinasyonu yerine, karar alma yetkisini tek kişiye indirgedi. Böylece bütün sorunların çözümü, tek kişi, tek akıl, tek yetenek ve tek beceriye kalınca, o tek kişide varlık gösteren tek kapasite, ister istemez çözümsüzlük üretmeğe başladı. Nihayetinde hiç kimse, ekonomide, sanatta, sporda, hukukta, bilimde kısacası her alanda en iyi bilen olamaz. Bu, insan kapasitesinin üstünde bir yüktür. Hâliyle, bir ülkenin en temel sorunlarının çözümünü de ondan bekleyemeyiz. Çok sorunu, her bir sorunun uzmanlık gerektiren özelliklerini bilen kolektif akılla çözebiliriz.
*
Hukukun üstünlüğüne dayanan, fikir ve inanç özgürlüğünü önceleyen, yönetimde demokratik, laik sistemi esas alan, ortak aklın öne çıkması adına Parlamenter sistemin olmazsa olmazı olan, diğer bir ifadeyle ‘’demokratik Parlamenter Sistem’’in eksiksiz çalıştırılmasıyla güven temelinde, adaletin tecellisi ekseninde sorunların çözümü esas alınmalıdır.
*

Halkın tercihiyle iktidar olmuş demokratik güçler için Demokrasi bir anahtardır, problemleri çözme biçimidir. Demokrasi, devletinin, milletinin, bayrağının bayraktarlığını yapacak liyakatli, vasıflı, aydın kültürlü insanları öne çıkaran bir rejimdir.
Kapıları sizin gibi düşünmeyenlerin üzerine kilitleyerek demokrasiyi kilitleyemezsiniz, kapıları sizin gibi düşünmeyenlerin üzerine kilitleyerek millî iradeyi kilitleyemezsiniz, kapıları sizin gibi düşünmeyenlerin üzerine kilitleyerek sosyal kurumları kilitleyemezsiniz.
İlkeleriyle, yaşanan tecrübelerle hayata geçirilmiş ‘’devlet aklını’’kullanmayıp, ‘’tek adam’’diye adlandırılan anlayışla karar verirseniz yanlış üstüne yanlış yaparsınız; ülkenin itibarında güvensizlik yaratırsınız.
Bugün ülkemiz içte ve dışta bu güvensizliği yaşamaktadır kanaatindeyim.
*
Çağdaş anlamda Köy Enstitülerinin yeniden yapılanması düşünülmeli. Örneğin, halkçılık ve toplumsal kalkınma adına çağdaş ülkelerdeki benzeri gibi özerk çalışan, devlet destekli bir araştırma enstitüsü kurulabilir. Kurulacak bu enstitünün bilimsel araştırmalarından, önerilerinden ülkemiz hatta bütün insanlık yararlanabilir.

Kocaeli’nin “Worldclass” Değeri, Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak

Prof.Dr. Tahir Serkan IRMAK aslında tüm Türkiye’nin tanıdığı bir isim. Özellikle deprem dönemlerinde hemen hemen her akşam ulusal kanallarda deprem hakkında yorum yapan uzmanlardan biri. Kendisi gerçekten alanında son derece önemli bir otorite.

Serkan Hoca’yla tanışmamız birkaç yıl öncesine dayanıyor. Dr. Süleyman Pekin’in Aydınlar Ocağı Başkanı olduğu dönemde Süleyman Ağabey’in yönetiminde birlikte görev almamızla başlayan tanışıklığımız, aradan geçen zaman içerisinde dostluğa dönüştü. Süleyman Pekin Ağabey’den Aydınlar Ocağı Başkanlığı görevini devraldığımız zaman, Serkan Hocam da ricamızı kırmayarak yönetimimizde görev almayı kabul etti. Hala Kocaeli Aydınlar Ocağı yönetiminde birlikte görev yapıyoruz.

Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak, Jeofizik ve Deprem Mühendisliği alanında uluslararası çalışmalar yapan sayılı isimlerden biri. Kahramanmaraş depremleri üzerine yaptığı araştırma sonucu İngilizce olarak kaleme aldığı “Supershear triggering and cascading fault ruptures of the 2023 Kahramanmaraş, Türkiye, earthquake doublet” adlı akademik makale, dünyanın en saygın akademik dergilerinden biri olan Science Dergisi’nde yayınlandı.

Aynı akademik makale bugün itibariyle, yine dünyanın en saygın akademik makale havuzu olan Web of Science Core Collection’da alanında en çok alıntılanan %1’lik dilime girerek “Highly Cited Paper” (Çok Alıntılanan Makale) kategorisine yerleşti.

Peki, bu ne anlama geliyor?

Çok alıntılanan bir makale, özellikle de dünya genelinde çok alıntılanan bir makale, o makalenin yazarının dünya genelinde kabul gören bir otorite olduğu anlamına gelmektedir. Türkiye’deki üniversiteler tel tel dökülürken, Dünyadaki ilk 500 hatta ilk 1000 üniversite sıralamasına Türkiye’den üniversiteler giremezken, Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak’ın bu başarısı ayakta alkışlanmayı hak ediyor demektir.

Bu vesileyle kıymetli Hocam ve yol arkadaşım Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak’ı tekrar tebrik ediyor, başarılarının devamını ve bu ülkede kadrinin kıymetinin bilinmesini diliyorum.

Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak Kimdir?

26.10.1972 Trabzon doğumludur. Lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümünde, Yüksek Lisansını Kocaeli Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümünde; ikinci yüksek lisansını Tokyo Üniversitesi, Deprem Araştırma Departmanı, Deprem Bilgilendirme Merkezi’nde; Doktora eğitimini Kocaeli Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Jeofizik Mühendisliği Bölümünde; Post Doktora eğitimini ise Almanya’da Alman Coğrafi Araştırma Merkezi’nde tamamlamıştır. Halen Kocaeli Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Jeofizik Mühendisliği, Sismoloji bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapan Prof.Dr. Tahir Serkan IRMAK, bir çocuk babasıdır.