Bizler siyasetçilerin hele de siyasi parti genel başkanlarının söylediği her sözü ciddiye alan vatandaşlarız. Hatta o kadar ki bu muhteremlerin sözleri yüzünden en yakın dostlarımız veya akrabalarımızla bile kırıcı tartışmalar yaşayabiliyoruz.
Fakat aralarında kavga olduğunu sandığımız “bilge lider”, “dünya lideri”, “usta politikacı” gibi sıfatlar yakıştırılan kişilerin arka plandaki ilişkilerinin göründüğünden farklı olduğu anlaşılıyor.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bu gerçeği bize apaçık gösterdi. Meclis’teki yeni yasama yılı resepsiyonunda Bahçeli CHP lideri ile Özgür Özel ile selamlaşarak Özel’in elini sıktı. Özel’e “Birbirimizi kırmıyoruz inşallah, bazen siyaseten söylememiz gerekenler oluyor” dedi.
Bahçeli’nin bu beklenmedik sözlerine CHP Genel Başkanı Özel “Önemli olan saygıda, sevgide eksiklik göstermemek. Hürmet ederim” karşılığını verdi.
Oysaki bu konuşmadan kısa bir süre önce, Devlet Bahçeli Meclis Grubunda, CHP Genel Başkanı ve CHP’liler içinağır ifadeler kullanmıştı. Bu ifadelerden bazılarını Bahçeli’nin konuşma metninden alıntılayalım: “Devşirilmiş ve DEM’lenmiş fosiller / zillet / provokatör / iddiaların şahsın gibi çürük / tezvirat cambazlığı tutsağı…”
Hatta bunlar da yetmemiş Devlet Bahçeli sözlerini, “Halk TV ve CHP ayağınızı denk alın” diye tehdit ederek bitirmişti. Çünkü CHP ve Halk TV “Sinan Ateş davasında gerçek azmettiricilerin bulunmasını” isteyen açıklamalar yapıyorlardı.
****
Bahçeli’nin bir başka tavır değişikliği de DEM Partililere oldu. Geçmiş yıllardan farklı olarak, Meclis açılışı sırasında Genel Kurul’da DEM Partili milletvekilleriyle tokalaştı. Bu değişimi “Yeni bir döneme giriyoruz, dünyada barış isterken kendi ülkemizde barışı sağlamak lazım” diye açıkladı.
Anladık ki Bahçeli’nin şimdiye kadar DEM Parti ve onunla seçim işbirliği yaptığı gerekçesiyle CHP için kullandığı diğer sözler de “siyaseten” söylenmiş.
“Liderlerin” hakaret ve tehdit içeren sözlerini demokrasimiz için üzüntü ile karşılayan vatandaşlarımız müsterih olsunlar. Demek ki bu tür sözler “siyaseten” söyleniyormuş. Yoksa kimsenin bunlardan alınması, kırılması gerekmiyormuş.
Bunu duyunca birden içim rahatlasa (!) da kafamda bir soru oluşmasını önleyemedim. Acaba bugüne kadar Devlet Bahçeli hangi sözleri “siyaseten”, hangilerini “inanarak” söyledi?
Daha da rahatsız edici başka bir soru da şu: Acaba inanmadığı halde “siyaseten” açıklamalar yapan sadece Devlet Bahçeli mi?
Mesela Cumhur İttifakının büyük ortağı AKP Genel Başkanı da inanmadığı halde “siyaseten” böyle sözler ediyor mu?
Muhalefet partilerinin genel başkanları da iktidar aleyhine kullandıkları sert ifadelerin hangilerinde “siyaseten” konuşmuşlardı?
Diyelim ki, CHP Genel Başkanı Özgür Özel AKP ve MHP Genel Başkanları için sert sözler sarf ettiğinde de biz tarafların “karşılıklı saygı ve sevgide eksiklik göstermediğini” mi düşünmeliyiz?
*********************************
Siyaseten Söylenene İnanan Fanatikler
Parti liderlerinin “siyaseten” söylediği sözleri ciddiye alan bazı taraftarları “durumdan vazife çıkardığı” olaylar da oluyor.
Mesela 2019’da Ankara Çubuk’ta katıldığı asker cenazesinde, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan “linç girişimi.” Buolayın faillerini harekete geçiren ve “şehidin ölümünden Kılıçdaroğlu’nu sorumlu gösteren” sözler “siyaseten” söylenmiş olamaz mı?
2018’de böyle “siyaseten” söylenmiş sözlere inanan bir grup MHP’li, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in evini basmaya gelmişti. Devlet Bey’in “siyaseten” söylediğini bilselerdi herhalde böyle bir suça bulaşmazlardı.
Yine “siyaseten” söylenmiş bazı sözlere inanan “fanatik gruplar” farklı günlerde Sabahattin Önkibar, Ahmet Takan, Yavuz Selim Demirağ, Murat İde, Levent Gültekin, Orhan Uğuroğlu gibi ünlü gazeteciler ve Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ’a saldırmışlardı. Ama bu sözlerin sahipleri darp edilen gazetecilerden ve Selçuk Özdağ’dan özür dilemedi. “Ben siyaseten söylemiştim yanlış anlamışlar” diyen de olmadı.
Meral Akşener’e Rize’de yapılan saldırıdan sonra bile CB Erdoğan’ın “Daha neler olacak, neler. Bunlar iyi günler” sözlerinin de “siyaseten” söylendiği anlaşılıyor. Yoksa Akşener’in Genel Başkanlıktan ayrılmasından çok kısa zaman sonra Saray’a davet edip görüşmezdi.
Sinan Ateş cinayetinde de “siyaseten” söylenmiş sözlerin bir etkisi var mıydı bilemiyorum.
Ama pek bilgili ve tecrübeli siyasi liderlere hatırlatmak istiyorum:
Sizin yandaşınız olan bazı heyecanlı tipler sizdeki politik olgunluğa erişemedikleri için “siyaseten” söylediklerinizle, “inanarak” söylediklerinizi ayırt edemiyor olabilirler. Sizin “siyaseten hain” ilan ettiklerinize düşmanca davranabilirler.
Lütfen açıklamalarınızdan sonra hangilerini, “siyaseten” söylediğinizi işaret buyurun da böyle yanlışlıklar olmasın.
*********************************
Erdoğan’ın Siyaseten Söylemleri
Bilindiği gibi, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan’ın U dönüşü yaptığı dış politika konuları hayli çoktur.
“Bu fakir bu görevde oldukça” vermem dediği Rahip Brunson’u ABD’ye ve Alman vatandaşı gazeteci Deniz Yücel’i Almanya’ya vermeden önce “casus” diye suçlamıştı. “Casuslar” ülkelerine gitti de bu sıfatın “siyaseten”, bir başka ifadeyle “iç siyasetin gereği” söylenmiş olduğunu anladık.
Mısır devlet başkanına “darbeci, katil Sisi”, BAE Prensi’ne “FETÖ’nün finansörü ve 15 Temmuz darbe girişiminin destekçisi”, Suudi Prensi’ne “Kaşıkçı’nın katili” sıfatlarını kullanması da, sonradan öğrendik ki, “siyaseten” daha doğrusu “iç siyasetin gereği” olarak söylenmişti. Sonra gitti hepsiyle kucaklaştı.
Şimdilerde İsrail Başbakanı için “soykırımcı, Hitler gibi” sıfatlar kullanmakta. Hatta daha da ileri giderek “İsrail’in Türkiye’ye saldıracağını” söylemekte. Oysaki daha bir yıl önce Netanyahu ile ABD’de bir araya gelmişler ve “yenilenen ortaklığın ilerletilmesi” için anlaşmışlardı. Başlatılan ticari faaliyetler Gazze katliamı devam ederken bile kesilmemişti.
Erdoğan, Netanyahu ve İsrail hakkındaki son dönem sözlerini, “siyaseten” mi söylüyor, gerçekten inanarak mı söylemekte bilmiyorum. Ama mesela bir sene sonra “siyasette dün dündür, bugün bugündür” denilerek, “İsrail ile ilişkileri normalleştirme veya ortaklığın ilerletilmesi” politikasına dönülürse şaşırmam.
İstanbul ilk çağlardan itibaren önemli konumda bulunması nedeniyle tarih boyunca milletlerin iştahını kabartan yerleşim yeri olmuştur. O yüzden, birçok ülke kendi merkezlerini bu önemli topraklara taşımak için savaşlar yapmıştır. Dünyada eşi benzeri olmayan en güzel kentlerden biri olan İstanbul,29 Mayıs 1453’de Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesi ile yeni bir çağın başlamasına yol açmıştır. Dünyanın en önemli merkezlerinden biri olan İstanbul, Avrupa ve Asya Kıtası’nın birbirlerine en yakın mesafede olduğu yerdir. Karadeniz’den, Marmara Denizi’ne geçişi sağlayan iki yakaya kurulmuştur. İstanbul Boğazı’nın doğu kıyılarında Anadolu-Asya ve batı kıyısında Trakya-Avrupa toprakları yer almaktadır.
Şairlerin, yazarların, komutanların ve kralların hayranı olduğu ve sahip olmak için çabaladığı 5 asır başkentimiz olan İstanbul için Hz. Muhammet; “İstanbul bir gün elbet fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askeri ne güzel askerdir.” Mustafa Kemal ATATÜRK; “İki büyük cihanın birleştiği yerde, Türk vatanının değeri, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir.” Fatih Sultan Mehmet; ”Ya ben İstanbul’u alırım, ya da İstanbul beni. ”Gerard De NervaI; “İstanbul eskiden beri Avrupa ve Asya’yı birleştiren büyülü ve adeta kutsal bir mühürdür. İstanbul, muhakkak dünyanın en güzel yeridir.” Yahya Kemal Beyatlı; “İstanbul, gözleri en ziyade kamaştırmış ve gönüllere en ziyade yerleşmiş bir şehirdir. Türkiye Türklerinin yeryüzünde başka bir eseri olmasaydı, tek başına yalnız bu eser şeref namına yeterdi”. Napoleon Bonaparte; “Eğer dünya tek bir devletten ibaret olsaydı, başkenti İstanbul olurdu.” Petrus Gyllius; “Diğer bütün kentler ölümlüdür, ama sanırım İstanbul, insanlar var oldukça yaşayacaktır”. Rus Çarı I. Petro; ”İstanbul’a hükmeden bütün cihana hükümdar olur. Onun için, mümkün olduğu kadar İstanbul’a yaklaşmak gerekir.” Sözleri İstanbul’un önemini ve güzelliğini anlatmışlardır.
İşte; bu İstanbul’u, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra İngiltere, Fransa ve İtalya’nın oluşturduğu üçlü blok aralarına aldıkları Yunanistan tarafındanfiilen işgale başlamıştır. Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerinde yer almamasına rağmen İtilaf Devletleri’nin her türlü isteklerine boyun eğilmiştir. Bu antlaşma gereği ve Boğaz’ın güvenliğini sağlamak amacıyla, 6-12 Kasım 1918’de Çanakkale Boğazı düşman savaş gemileri ile kuşatılmıştır.13 Kasım 1918’de; 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan, 4 Yunan gemisi ve 6 denizaltıdan oluşan 61 adet gemi ile İtilaf donanmaları Boğaz’a girerek Haydarpaşa önlerine demirlemişlerdir. 15 Kasım’da donanmadaki gemilerin sayısı 167’ye yükselmiştir. 1’nci aşamada 3500 kişilik bir işgal kuvveti değişik bölgelere yerleştirilmiş ve 7 tepeli şehir 5 yıl kan ağlamıştır.7 Şubat 1919’da, İngiliz General Edmund Henry Allenby, “İşgal Orduları Kumandanı” olarak büyük bir kinle beyaz at sırtında İstanbul’a girmiştir.
II.Mehmet’in (Fatih Sultan) 29 Mayıs 1453’de fethettiği İstanbul’u, VI. Mehmet (Vahdettin) kaybetmiştir. 1453’den I.Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde olan İstanbul, savaşın ardından kâğıt üzerinde ve antlaşmalarla işgal edilmiştir. İtilaf Devletleri işgali, ilk önce denizden başlamış, boğaz gemilerle abluka altına alınmış ve karaya asker çıkartılması ile süreç devam etmiştir. İşgal girişimi çok kanlı olaylara sahne olmuş,sivil, asker ve görevliler öldürülmüştür. Hükümet daireleri, kışlalar işgal edilmiş ve silahlara el konulmuştur.Bu olan olaylar karşısında padişah ve hükümet çaresizlik içerisinde seyirci kalmıştır. İmzalanan antlaşma Osmanlı Devleti’ni askeri ve siyasi yönden etkisizleştirmiş, güçsüz ve kişiliksiz bir kuklaya çevirmiştir.
Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal Paşa, 10 Kasım 1918’de Adana’dan bindiği tren düşmanın işgal ettiği 13 Kasım’da Çarşamba günü saat 12.45’te İstanbul Haydarpaşa Garı’na inmiştir.Aynı gün öğleden sonra saat 15.00’e doğru Haydarpaşa’da trenden inip,Galata rıhtımına gitmek için Fransız “Kartal” (Enterpise) istimbotuna binmiştir. Haydarpaşa rıhtımına ayak bastığında düşman gemilerinin zafer bayrakları açmış şekilde toplarını sağa sola çevirerek İstanbul limanına girdiklerini, gayri Türk azınlıkları da sevinç çığlıklarıyla karşı sahilleri çınlattığını gördüğünde çok üzülmüştür. Boğaz’daki dev boyutlu düşman zırhlılarının arasından Sirkeci’ye geçerken güvertede bir sigara yakmış, sigarasında birkaç nefes almış ve bakışlarını boğazı kaplayan çelik yığınlarının üzerinden ufka doğru çevirerek, yanındaki yaveri Cevat Abbas Bey’in duyacağı şekilde, bu görüntü için kendinden emin, “Endişelenme! Geldikleri gibi giderler” demiştir.
İşgal sürecinin ilk tohumları atılırken düşman kuvvetlerin baskısı giderek artmış ve baskılara dayanamayan padişah,21 Aralık 1918’de meclisi dağıtma kararı almıştır. Tevfik Paşa, Damat Ferit Paşa ve Ali Rıza Paşa art arda Osmanlı Hükümetlerini kurmuştur. Ancak Mustafa Kemal Paşa, kurulmuş olan Osmanlı Hükümetlerini tanımadığını beyan etmiştir. Bu durum, İstanbul’un kurtuluşu ile ilgili Ankara’nın tavrını net bir biçimde ortaya koymuştur. Ali Rıza Paşa, Anadolu’daki çalkantıyı fark etmiş ve Mustafa Kemal Paşa’yı kızdırmamak için Ankara Temsil Heyeti teklifinde bulunmuştur. Ancak bu teklifi Mustafa Kemal Paşa,Meclis-i Mebusan’ın derhal toplanması ve Sivas Kongresi’nde alınan kararların hemen tanınması ve dünyaya duyurulması şartı ile kabul etmiştir. Osmanlı Hükümeti, 12 Ocak 1920’de seçimleri yapmış, İstanbul’da ilk toplantısını icra ederek yeniden Meclis-i Mebusan’ı oluşturmuştur. 20 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan gizli bir toplantı yaparak Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde alınan kararları, “Misak-ı Milli” kararları olarak kabul etmiş ve bütün dünyaya duyurmuştur.
İzmir’in işgali sonrası başlayan mitingler, yükselen milli tansiyon ve Misak-ı Milli’nin, yani “Ulusal And”ın kabul edilmesi İtilaf Devletlerini korkutmuştur.Bu olaylardan endişe duyan İngilizler, İstanbul u işgal etmek üzere Sarayburnu’na asker çıkartmışlardır. Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1920 İstanbul’un işgalini Manastırlı Hamdi’den saat 10.00’da gelen;“Bu sabah, Şehzadebaşı’ndaki Muzıka Karakolu’nu İngilizler basıp oradaki askerlerle çarpışarak, şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar”telgrafı ile duyurmuştur. İtilaf Devletleri,Türk halkına işgali duyurmak için 16 Mart’ta telgraf ile tebliğ yayınlamıştır.Tebliğ de; İşgalin geçici olduğunu, Padişah ve Halifeliği korumak için geldiklerini belirterek, halktan verilecek kararları uymaları istenmiştir. Bu tebliğ üzerine, Mustafa Kemal Paşa;bütün Vali, Komutanlara ve Müdafaa-i Hukuk Heyetlerine yayınladığı genelge de; “İtilaf Devletleri tarafından silahlı çarpışma sonunda, İstanbul’un işgali zorla gerçekleştirilmiştir. Bu suikasttan yararlanarak hainlik düşünen birçok kimsenin milleti aldatmaya kalkışmaları muhtemeldir. Nitekim resmi bildiriler şeklinde imzasız bazı bildirilerin yayınlanmak istediğini öğreniyoruz. Yanlış hareketlere yer verilmemek ve gerçek duruma ters düşen heyecanlar yaratılmamak bakımından, bu gibi bildirilere asla değer verilmemesi gerekir. Gerçek durumu izleyen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, milleti aydınlatacaktır”sözleri ile Türk halkına işgalin kabul edilmeyeceğini belirtmiştir. Aynı gün;İtilaf ve tarafsız yabancı devletlerin Dışişleri Bakanlıkları ve Millet Meclis Başkanlıklarına, işgali protesto ettiğini içeren mesajlar göndermiştir.Manastırlı Hamdi Efendi, Mustafa Kemal Paşa’ya son çektiği telgrafta; “Harbiye telgrafhanesini İngiliz askerleri, işgal edip telgraf teli kestikleri gibi Tophane’yi işgal ediyorlar ve zırhlılardan asker çıkarılıyor. Durum ağırlaşıyor ve sabahki çarpışmada 6 şehit 15 yaralımız var” sözleri ile işgalin boyutu anlatmıştır.
İstanbul’un işgaliile Osmanlı’nın fiilen hayatiyetine son verilmiştir.Hava kuvvetleri ve teşkilatı tamamen dağıtılmış ve ortadan kaldırılmıştır.İngiliz ve Fransız hava birlikleri, Yeşilköy Tayyare İstasyonu’na yerleşmiştir. Yeşilköy’den çıkartılan Türk havacıları, Milli Mücadele’de kullanmak amacıyla kurtardıkları faal olan tayyare ve malzemelerini mavna ve kayıklar ile Maltepe İstasyonuna nakletmişlerdir. Yeşilköy Tayyare İstasyonu’ndaki 60 tayyareden faal olan 31 av, 3 eğitim/irtibat ve 11 keşif/bombardıman toplam 45 tayyare, deniz yolu ile portatif hangarlara nakledilmiştir. Tayyareler, binalara sokulamadığından deniz kıyısına istiflenmiş, getirilen malzeme, tezgâh ve eşyalar üst üste yığılmıştır. İşgal sonrası istasyon’daki havacılar, Anadolu’da yükselmekte olan harekete katılmak için büyük istek duymuş, tayyare kaçırmak amacıyla hazırlıklar yapmış ve Ankara’ya ulaştırmayı hedeflemişlerdir. Yeşilköy Tayyare Mektebi, Maltepe İstasyonu’na intikal etmiş, meydan uygun olmadığı için uçuş yapabilme olanağı olmamış ve tayyarelere bakım-onarım tam olarak yapılamamıştır. Milli Mücadele’de, İzmir’in işgali ile kaçan pilotlar ve İngilizlerin esir pilotları serbest bırakması ile 20 Rasıt-Pilot Subay, 10 Astsubay Pilot ve 10 makinist 40 kişi görev almıştır. Bnb. Latif, Yüzbaşı Fazıl ve İsmail Hakkı, Svl. Plt. Vecihi Bey Maltepe Tayyare İstasyonu’ndan Anadolu’ya geçmiş ve Milli Mücadelede etkin olarak harekâta katılmıştır.
İngilizler,16 Mart sabahı direnişi kırmak için Türklere çok sert davranmış, uykudaki askerlerimizi bile şehit etmişlerdir.İngilizler, çok sayıda asker karaya çıkarılarak ilk iş olarak Milli Savunma Bakanlığını ve bilahare, resmî daireler fiilen işgal edilmeye, karakollar basılmaya başlanmıştır. 16 Mart 1920’de,Meclis-i Mebusan basılmış ve dağıtılmış, 11 Nisan 1920’debir kez daha ve son kez resmen kapatılmıştır.Halkın seçmiş olduğu milletvekillerini yerlerde sürükleyerek götürmüş ve bazıları tutuklamışlardır. İngilizler, Milli Mücadele’yi engellemek içinmilletvekili, asker ve sivil 145 Türk aydınını tutuklayıp Akdeniz’in ortasındaki Malta adasına sürgün etmişlerdir.Sürgün edilenlerin arasında; Ziya Gökalp, Hüseyin Cahit Yalçın gibi yazar ve fikir adamları, Hüseyin Rauf Orbay ve Ali Fethi Okyar gibi milletvekilleri, Fahrettin, Cevat Çobanlı, Ali Saitve Ali Sabis Paşa, Ali Çetinkaya gibi asker ve devlet adamları yer almıştır. İngilizlerin Malta’da 3 yıla yakın tuttuğu 145 sürgünden 15’i ölmüş, 20 sürgün ise tek veya topluca kaçmayı başarmıştır. Malta sürgünleri, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN gayretleri ile esir İngilizlere karşılık takas edilerek kurtarılmıştır.
İstanbul’un Kurtuluşuna giden süreç, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Samsun’a çıkması ile Milli Mücadele’de, çeşitli cephelerde verilen zorlu savaşlar sonundaki zaferler ile başlamıştır. İstanbul’un 16 Mart 1920’de İtilâf Devletleri tarafından işgali, Millî Mücadele’nin bir dönüm noktasını oluşturmuştur.Milli Mücadele’nin zaferle bitmesinden sonra 9 Eylül 1922’de İzmir ve 18 Eylül 1922’de Batı Anadolu işgalden kurtarılmıştır. Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesinden sonra Fahrettin Paşa komutasındaki 5.Süvari Kolordusu İtilaf Devletleri kontrolündeki tarafsız bölgeye doğru ilerlemeye başlamıştır. Bunun üzerine Müttefik kuvvetlerde bulunan Fransız ve İtalyan birlikleri derhal geri çekilmiştir. İngiltere, Ankara Hükümeti ile anlaşma yolları aramaya başlamıştır. Ancak, Ankara Hükümeti İstanbul ve Çanakkale boğazlarının denetimini istemiştir. İngiltere Başbakanı Lloyd George, bu istekleri reddetmiş ve birliklere savaş pozisyonu alması emrini vermiştir. Türk birlikleri, İngiliz direnişi ile karşılaşmadan tarafsız bölgeye girerek Çanakkale Boğazı’na doğru ilerlemeye başlamıştır. Türklerle savaşılmasını istemeyen Winston Churchill’in başını çektiği bir grup bakan istifa etmiştir.
İzmir’in Kurtuluşu’ndan ile Damat Ferit Paşa, 21 Eylül 1922’de ülkeden kaçmıştır. 23 Eylül’de, Türk orduları Gelibolu-Lapseki’yi kurtarmış ve İngiliz birlikleri geri çekilmek zorunda kalmıştır. 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile İstanbul, Boğazlar Bölgesi, Edirne ve Doğu Trakya’nın Türkiye’ye teslim edilmesine karar verilmiştir. Mudanya Mütarekesi gereği, Trakya topraklarının teslimi yapılırken Türkiye’yi temsil edecek kişi olarak Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile Refet Paşa; İstanbul komutanı olarak da Millî Müdafaa Umumi Kâtibi Selahattin Adil Paşa görevlendirilmiştir. Refet Paşa TBMM’in temsilcisi olarak, 19 Ekim’de TBMM Muhafız Grubu’ndan 100 kişilik jandarma kuvveti ile “Gülnihal Vapuru” ile Mudanya’dan ayrılıp, halkın büyük coşkusuyla İstanbul’a girmiştir. Bilahare, “İstanbul Komutanı” sıfatıyla Selahattin Adil Paşa, 81.Alay ile İstanbul’a gelmiştir. Refet Paşa ve Selahattin Adil Paşa komutasında görevli Türk Askeri Birliği İstanbul’a girmesine rağmen, işgal resmi olarak kaldırılamamıştır. Özellikle, Doğu Trakya’nın kurşun atılmadan, Yunan işgalinden kurtarılması, Türklerin yeniden Avrupa’ya dönüşünü gerçekleştirmiştir.24 Temmuz 1923’de İsviçre’nin Lozan şehrinde Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır. Bu Antlaşmanın Türkiye tarafından onaylandığı İtilaf Devletlerine bildirildikten sonra 42 gün içerisinde İstanbul ve Boğazlardan çekilmiş ve Türk topraklarını boşaltmış olacaklardır.Ancak, gitmemek için çok uğraşmışlarsa da başta Fransızlar olmak üzere işgalciler, 23 Ağustos 1923’ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul’dan ayrılmaya başlamıştır.19 Eylül’de İstanbul Komutanı Selahattin Adil Paşa tarafından Beykoz Parkı’nda veda partisi verilmiştir. 2 Ekim’de 1923’de Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan Birliklerinin hazır olduğu Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle İtilaf Birlikleri kumandanları ile birlikte Türk Alay Sancağı’nı selamlayarak İstanbul’u terk etmişlerdir. 5 Ekim 1923’te şehrin Anadolu yakasına gelen Türk Ordusu, 3.5 yıllık Milli Mücadele’den sonra 6 Ekim 1923’de Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu’nun coşkun bir bayram havası içinde, sevinç gözyaşları arasında ve çiçek yağmuru altında İstanbul’a girmiştir. 4 yıl 10 ay 23 gün süren işgal sona ermiş ve 470 yıl sonra yeniden ele geçirilmiştir. Ancak, Mustafa Kemal Paşa’nın sabırlı ve sağduyulu politikası sayesinde, İstanbul’un 2’nci fetih silahsız ve savaşsız elde edilmiştir.
İstanbul, İtilaf Devletleri’nin 13 Kasım 1918’de fiili işgaline kadar 465 yıl Türk toprağı olarak kalmıştır. Tarih boyunca Türkiye’nin göz bebeği olan 5 yıl kan ağlayan güzel İstanbul kurtulmuştur. Tarih sahnesinde var olduğundan beri bağımsız yaşamış Türk Milleti, bağımsızlığına, milli eğemenliğine ve hürriyetine kavuşmuştur. İstanbul’un kurtuluşu, Milli Mücadeleyi tamamen sona erdirmiş, taçlandırmış, milletimizin hürriyetinden asla vazgeçmeyeceğini bütün dünyaya ilan etmiştir. İstanbul kurtuluş ile adeta her yer bayram yerine dönmüş, öğrenciler, işçiler sevinç içerisinde karşılamış ve kurbanlar kesilmiştir. Halk, Gülhane Parkı’nda konaklayan askerlerin tüfeklerinin namlularına çiçek takıp, şekerleme ve tütün paketleri hediye etmiştir. İstanbul’un Kurtuluşu, Milli Mücadele’nin zaferler alanındaki son halkasını oluşturmuştur. Milli Mücadele’nin önce askeri, sonra siyasi açıdan kazanılması üzerine, İstanbul tutsaklıktan kurtulmuş ve Anavatan’a katılmıştır. 6 Ekim 1923’de Türk ordusunu bağrına basan Türk Milleti, bin bir çileyle, hak edilerek kazanılmış zaferi kurtuluş günü olarak belirlemiş ve bayram coşkusuyla kutlamıştır. İstanbul’un düşman işgalden kurtuluşunun 96. Yıldönümünde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve İstanbul’un kurtuluşunu sağlayan başta Ebedi Başkomutan Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları olmak üzere işgale direnen, bu güzel vatan için mücadele ederek vatanı bizlere emanet eden, uğrunda canını feda eden ve vatana eşsiz fedakârlıklarıyla milletimizin gönlünde ölümsüzleşen bütün şehitlerimizi rahmetle, minnetle, sevgi ve saygıyla anıyor, gazilerimize saygı ve şükranlarımı sunuyorum.
Kaynakça:
ATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, NUTUK (1919-1927), 2006.
Ortaylı, İlber, Yakın Tarihin Gerçekleri, Timaş, İstanbul, 2013.
ŞİMŞİR, Bilal N. İngiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1939),Cilt.I, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara,1973;Malta Sürgünleri, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2012.
Tatar, Cengiz,Türk Havacılık Tarihi (1909-1954), Milli Mücadele Dönemi Öncesi ve Sonrası Türk Havacılığı, Doktora Tezi, 2018.
Bugünler Ortadoğu coğrafyasında savaş adı altında çocukları kadınları sivilleri öldüren bir katliam yaşanıyor. İsrail Filistin arasında katliam devam ediyor. İnsanlık çukurlara gömülmüş. Savaşın çevre ülkelere sıçramasını teşvik edenler de pusuda bekliyor…
Bu içler acısı vahşi manzarayı seyrederken daha önce yazdığım bir makaleyi siz mümtaz okurlarımızla paylaşma gereğini hissettim.
*
Türklerin Anadolu coğrafyasını yurt edinmesiyle başlayan Anadolu toprakları tarihi boyunca medeniyetlere beşik olmuş, sevgi, insanlık, hoşgörü zirve yapmış, kendi kültür kodlarımız ise; Ahmet Yesevi’nin önderliğinde Horasan Erenleri, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayram Veli, Taptuk Emre, Sarı Saltuk, Somuncu Baba gibi sevgiyi bayraklaştıran, Anadolu’yu İslamlaştıran kültür elçileri ve düşünce üreten manevi önderler olarak insanlığa ışık olmuşlardır..
*
Asırlarca savaşlara rağmen terörizm mevcut olmamıştır. Ne yazık ki son otuz yılı aşkındır terör belasıyla iç içeyiz.
Bu anlamda yürüyebilen kişidir.
*
Birey; birilerinin kulu olmaktan kurtulmuş sadece vicdanının sesine kulak veren, toplumsal yararı bireysel yarardan üstün tutabilen kişidir.
*
Birey; talimatlarla vicdan arasında kalırsa vicdanını devreye sokar kişidir. Bu anlayışı düstur edinebilmektir.
Dolayısıyla birey olma, insan olmanın olmazsa olmazıdır.
*
Demokrasi; insanoğlunun aklıyla ulaşabildiği ideal bir yönetim tarzıdır. Başka bir ifadeyle halkın yönetime direk ya da temsili katılımıdır.
*
Demokrasilerde sağlıklı işleyiş ise toplumu oluşturan insanların “birey” olup olmadıklarıyla direk ilintili bir konudur.
*
Doğu toplumlarında demokrasi serüvenlerinin bir türlü kurumsallaşamamasının nedeni de insanların yığından bireye geçişte ortaya çıkan ” kültürel gecikmeyle” ilgili durumdur.
*
” Demokrasiyi içselleştireceğiz” ifadesinin nedeni de demokrasi kültürü olmadan demokrasinin kurumsallaşamayacağı gerçeğinden kaynaklanmaktadır.
*
Atatürk’le başlayan Milletleşme sürecimizi tamamlamalıyız.” Derken milli iradeyi cemaat – tarikat ve aşiret esaretinden kurtarmayı hedeflemeliyiz.
*
Zira fikri hür vicdanı hür bireylerden oluşan toplum ancak Türk medeniyetinin temel taşlarını döşeyebilir.
*
Hedeflediği Kızılelma Türk’ün aydınlanma çağıdır. Bu çağın temel parametreleri demokrasi, birey olma, sivilleşme hesap verebilirlik, liyakat ve en ömemlisi hukukun üstünlüğüdür. Birey böylesi şartlarda ancak özgür olabilir.
*
Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ” ise kuvvetler ayrılığı dediğimiz Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin Türk milleti adına kontrol- denge mekanizması içinde çalışması idealidir.
*
Evet, demokrasi kültürü bir günde gerçekleşmiyor. Bunun için bir süreç gerekmektedir. Ne kadar çok çabalarsak hedefe daha çabuk ulaşırız. Bu süreçte yanlışlar, hatalar ve yanlış anlamalarda olacaktır. Ancak bıkmadan usanmadan bu çabaya devam etmek gerekir. Bu çabayı filozofun felsefe nedir sorusuna – “yolda olmaktır. ” Cevabı herhalde en iyi açıklamadır. Bizler hep yolda olacağız. Türk’ün Kızılelmamsı olan demokrasi ve birey olma mücadelemizi vereceğiz.
*
Bilim, düşünce ve sanat insanları doğruları söylemekten korkmaz ve bildiklerini sonuna kadar savunabilme cesareti gösterirlerse;
Hâkimi, savcısı, avukatı; siyasete eklemlenmeden sadece ve sadece adalet üzere olurlarsa;
*
Kamu kaynaklarını kullananlar, haktan- hukuktan ayrılmaksızın, tercihlerini milletten yana kullanırlarsa;
*
Seçilmişler her attıkları adımda, seçmen benden hesap sorar anlayışıyla hareket ederse;
*
Okumak, öğrenmek bir ibadet haline gelmişse;
*
İnsanlar birbirlerinin yaşam tercihlerini sorgulamak yerine, kendileriyle meşgul oluyorlarsa;
*
Şekilci anlayışın yerini, ahlak ve bilgi temelli bir dindarlık almışsa;
Türk Milleti; hali hazırda zaferlerini hatırlayıp konuşan ama buna karşılık yenilgilerini göz ardı eden bir millet olarak yaşıyor.
Yarın ne yapar şimdilik onu kestiremiyorum. Çünkü Türk Milleti, her an hiç akla gelmeyecek sürprizleri yapabilecek bir karaktere sahip.
Türklerin elde ettiği zaferler, son yıllarda Türk’e hasım olanların elinde Türk’e karşı kullanılan bir oyuncak olmaya başlamıştır.
Bu zaferler, kast ettiğimiz kişi ve kurumlar tarafından özünden çarpıtılarak Türk Milletinin aleyhine kullanılmaya başlanmıştır. Hem de Türklerin ödediği vergilerden korkunç paralar harcanarak!
Bunların bir örneği, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethi hadisesidir. Bu fetih kutlamaları bile çok eleştirdikleri Atatürk Cumhuriyeti döneminde akıl edilmiş ve Türklerin hafızasına yeniden sokulmuştur.
Yoksa Türk, İstanbul’un fethini ve arz ettiği önemi çoktan unutup gitmişti. Amaçta buydu! Türk’e unutturmak… Ancak şimdi yeni amaç bu fetih kutlamalarını, Çanakkale Müdafaasını, Sakarya’yı, Dumlupınar’ı Türk Milletinin aleyhine kullanmaktır. Propaganda dili ise buralarda “Türk”ü görmezden gelmektir.
İstanbul, Fatih Sultan Mehmet komutanlığında Türk Ordusu tarafından feth edilerek bir Türk şehri haline getirilmiştir. Bunda bir mesele yoktur.
Ancak bu aziz ve kutlu şehir, Kasım 1918 ile Ekim 1923 tarihleri arasında düşman işgali altında kalmıştır. Bu koskoca bir beş yıla tekabül etmektedir.
İnsanın sorası geliyor: “İstanbul’un fethini tonlarca paraya anıp duruyorsun da, beş yıllık zilleti niye bu halka her yıl hatırlatmıyorsun?”
Bunu yapmazlar! Bilmezsiniz ama zamanın yanlış politikalarının mimarları, ihanet odakları, gafillerin adları, işbirlikçileri, din tacirleri ortaya çıkar ve bunların torunlarının bugün kimler olduğu anlaşılır ki; bunu birileri hiç istemez…
Halbuki bunlar bilinmelidir. Hangi zillete maruz kaldığımız, bir daha aynı şeylere muhatap olmayalım diye nesilden nesile mutlaka aktarılmalıdır.
İşgal sırasında ölen, mallarına el konulan, namusları ellerinden alınan Türklerin durumu; bugün yaşayan Türklere her yıl anlatılmalıdır.
Fransız askerlerinin, işbirlikçi yerli Rum ve Ermenilerin rehberliğinde Müslüman Türklerin kapılarını dipçikleyerek “Ayşe istiyorum, Fatma istiyorum, Hatice istiyorum” dediğini bugün “bu millet” dediğimiz Türkler öğrenmelidir.
Apostol, Todori, Kommit, Milto, Panayot, Buhari, Pandeli isimleri bugün size bir anlam ifade etmeyebilir ancak bunlar İngilizlerin desteği ile Müslüman Türklere İstanbul’da hayatı çekilmez kılan çetelerin adlarıdır.
İstanbul’un ve Türk Yurdunun işgaline elbette direnen insanlar vardır. Bunlar Atatürk’ün önderliğinde Türk Milletinin, milliyet ve vatansever evlatlarıdır. “Geldikleri gibi giderler” anlayışı ile İstanbul’u 6 Ekim 1923’te resmen işgalden kurtarmışlardır.
Sivas Anadolu Kadınlar Birliği bakın İstanbul’un işgalini nasıl protesto ediyor “Memleketimizin her gün kıymetli bir parçasının işgaline razı olmayacağız. Baş şehrimizin işgalini, padişahın mahsur kalmasını, dindaşlarımızın yirminci asırda asla yapılamayacak hakaretlere maruz kalmasını, yatak odalarına kadar girilerek ülkenin kıymetli evlatlarının yanlarında eşleri dövülerek kelepçelenmelerini, Millet Meclisine (Mebusan Meclisi) süngülerle girilmesine Türk Milletinin asla rıza göstermeyeceğini ve bunu kabul etmeyeceklerini, eğer maksadın Türk Milletini yok etmek ise bunun mümkün olmayacağını ilan ederiz”… Türkiye’de bunlar konuşulsun istemeyen odaklar var. Neden?
Çünkü o zaman karşılarına; Sait Molla, Mustafa Sabri, Damat Ferit ve İskilipli Atıf gibiler çıkıyor. Onlar çıkınca da “bu millet” masalını anlatmak imkânsız olur. Ben her sene İstanbul’un işgalini hem de hiç para harcamadan hatırlıyorum… Sizde hatırlayın!
Oğuz Çetinoğlu: Ahlâkî çöküş kavramı ile alâkalı değerlendirmenizle röportajımıza başlayabilir miyiz?
Prof. Dr. Süleyman Doğan: Kaynağını Türk milletinin örf ve âdetlerinden alan İslâmiyet’le güçlenen Türk ahlâkının bozulma süreci yavaş fakat devamlı bir biçimde gerçekleşmektedir. Ahlâkî çöküş süreci siyâsî olaylarla bağıntılı olacak şekilde ele alınmaktadır. Osmanlı Devleti’nin gerileme ve çöküş dönemlerinde siyâsî ve askerî alanlarda yaşanan mağlûbiyet mânevî mânâda da bir mağlûbiyet yaşıyor olabilir miyiz sorusunu akıllara düşürmüştür. Ancak dikkat etmemiz gereken nokta şudur ki; ahlâkî mânâda yaşanan çöküntü maddî alanlarda bozulmalar yaşanmasını tetiklemektedir.
Çetinoğlu: Mânevî mânâda mağlûbiyet kavramını açıklamanız mümkün mü?
Prof. Doğan: Sosyolojide mağlûbiyet kavramı, ‘gönüllü olarak kabul edilen veya zorla kabul ettirilen’ olarak iki grupta ele alınıyor. Mânevî mağlûbiyeti, moral çöküntü, karamsarlık, ümitsizlik olarak da ifâde etmek mümkün.
Maddî mağlûbiyet kendini çok açık bir şekilde üç yüz yıldan beri göstermektedir. Öyle ki İslâmiyet’in son kalesi olan Osmanlı perişan hâle gelmiştir. Mânevî mağlûbiyet ise maddî mağlûbiyet kadar belirgin olmayıp fikir adamı bakımından kesinlik arz etmektedir.
Türk toplumunda maddî sâhalarda yaşanan bozulmalar beraberinde mânevî bozulmayı getiriyor.
Çetinoğlu: Mânevî çöküntünün tesirleri nasıl oluyor?
Prof. Doğan: Şahsî menfaat uğruna toplumu ve onu düzenleyen kurumları ayakta tutan ahlâkî ilkelerin görmezden gelinmesi veya yok sayılması ile ahlâkî mânâda yavaş ve sürekli bir çöküntünün yaşandığı gözlenmektedir.
Çetinoğlu: Hangi alanda gözlenebiliyor?
Prof. Doğan: Eğitim, siyâset ve sosyal hayat gibi alanları kapsadığı görülmektedir.
Çetinoğlu: Eğitim alanında yaşanan ahlâkî çöküntünün belirtileri nelerdir?
Prof. Doğan: Örf ve âdetlerin canlılığını ve enerjisini kaybettiği görülür. Fikir adamlarının eserlerinin zenginliği ve dayanıklılığı, örf ve âdetlerin kuvvetine borçludur. Türk kültür ve medeniyeti incelendiğinde fikir örflerinin kurulamaması, tefekkür hayatındaki cansızlığın sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde birbirine bağlıdır. Âlimler sınıfının îtibar kaybetmesi, fikir ve eylem yönünden birbirine uyuşmayan hayat tarzını benimsemeleri şu şekilde tenkit edilmektedir:
Türk tarihinde ulema seviyesizliği, onların fiilleriyle kavillerinin, yâni özleriyle sözlerinin birbirini tutmamasıyla başladı. Halka vaaz ve nasihat ederken hak ve adâleti dillerinden düşürmeyen bâzı ilim adamlarının kendi çıkarları söz konusu olduğunda yaptıklarının dediklerine uymaması kendilerine çok kötü notlar kazandırdı.
İlmî sınıfta meydana gelen bozulmalarla ilgili olarak yapılan eleştirilerde dikkat çeken bir başka husus fetvânın kullanım amacının dışına çıkmasıdır.
Çetinoğlu: Ne demek oluyor?
Prof. Doğan: Zamanla toplumun her dalında olduğu gibi ahlâk bozulmaları ilim sâhasına da yayılınca ortaya çıkan yalancı âlimler, türlü beşerî ihtiraslarının tatmini yolunda fetvayı, bir tehdit silahı halinde ele aldılar. Böylece gerçekte bir hayır ve hakîkat işareti olan fetvâ, bir şer âleti hâline getirilmiş oldu.
Fikir hayatında ve ilmi sınıfta görevini kötüye kullanan âlimler, fikirleri ve davranışları arasında tutarsızlık yaşanan ilim adamları, düşünce hayatında yaşanan cansızlık ve fikri anlamda bir gelenek oluşturulamaması gibi problemler zamanla bu alanın bozulmasına sebebiyet vermiştir.
Son olarak, Türk aydınlarının, tek bir ortak kültür oluşturmak için halk kültürü köklerinden yararlanma yönündeki büyük çabaları, gerekli olan iki kültür arasındaki ayrılığı giderme işinin yavaş, kesintili ve akla uygun olmayan bir yoldan ilerlemesine sebep bir kasılma ve ters züppelik içinde yürümektedir.
Çetinoğlu: Bunlar alt tabaka mensuplarının yanlışları… Seçkinlerde durum nasıl?
Prof. Doğan: Gelenekli seçkinler kültürünün narsizmi ve kısırlığı, ayırıcı görüş açısı onu modern bir demokrasi için kullanışsız yapmıştır. Özellikle, seçkinlerin yapmacıklı dilinin basitleştirilmesi gerekti. Bunu Türk modernleştiricileri anladılar. Fakat bu yöndeki ilk çabaların başlamasından beri bir yüzyıl geçmesine rağmen, seçkinlerin dili ve halkın dili arasındaki uçurum giderilememiştir.
Tersine, Türk edebiyatının dili, Saray dilinin bir taklidi gibi olmuştur – çapraşık, yapmacıklı ve katı.
Medreselerin kaldırılmasına rağmen nakilci ve ezberci sistem ortadan kalmadığı için, araştırmacı ve tenkitçi bir düşünce yapısına sâhip şahıslar yetiştirilememiştir. Tanzimat’tan itibaren başlayan batılılaşma hareketleri ile dînî ve dine dayalı ilmî araştırmaların ihmal edilmesi dînî bunalımlar doğmasına sebebiyet vermiştir. Ancak; Batı’daki gibi dînî ve ahlâkî bunalımlara ilaç olabilecek felsefi düşünce akımları ve ahlâkî prensipler üretilmemiştir.
Cetinoğlu: Siyâsî alan bakacak olursak?
Prof. Doğan: Osmanlı Cihan Devleti’nin duraklama ve gerileme dönemlerinde orduda meydana gelen çözülme, tımar sisteminin bozulması, vergilerin artması, sarayın lüzumsuz harcamaları, Avrupa’da meydana gelen reform ve rönesans hareketlerine karşılık skolastik düşünceden sıyrılmayış, devlet memurluklarının para ile satılması gibi vakalar ahlâk buhranı olarak değerlendirilirken Islahat Fermanında padişahın halka vaat ettiği hak ve hüriyetler dahi uzun yıllar boyunca kök salmış olan bu ahlâk buhranını çözmeye yetmemiştir. Meşrutiyet dönemlerinde memleket işleri bir dereceye kadar halkın arzu ve irâdesi çerçevesinde yürütülmesine rağmen eğitim seviyesi düşük olan halkın kimlerin memleket için faydalı kimlerin menfaat peşinde koştuğu ayırdına varamaması, birinci ve ikinci meşrutiyet idârelerinden beklenilen sonucun alınamamasına sebep olmuş, düşmüş olan ahlâk seviyesini yükseltememiştir.
Çetinoğlu: Devletin yönetimindeki zâfiyetin neticeleri neler oldu?
Prof. Doğan: Padişahların memleketi keyfi şekilde idâre etmeye başlaması ile beraber fetvalar, sultanların hukuk ve şeriat dışı tasarruflarında îtibar ettikleri birer yalancı destek hâline getirilmiştir.
Bu yakışıksız kullanım sebebiyle artık gerçeği yansıtmaktan uzak olan fetvalar, halkı kandırmak için kullanılan yanıltıcı bir unsur hâlini almıştır. İmparatorluk döneminde yaşanan bunalımın fark edilmesi ve çözülmesine dâir getirilen önerilerin toplumda bir karşılık bulmamasının önde gelen sebeplerinden biridir.
Çetinoğlu: Osmanlı, son dönemlerinde halkın eğitiminde yeterli derecede faal olamamıştı. Bu gevşekliğin gidişata yansıması nasıl oldu?
Prof. Doğan: Halkın eğitimsiz olması yapılan ıslahat çalışmalarını tepeden inme buyruklar şeklinde kalmasına sebebiyet vermiştir.
Çetinoğlu: Cumhuriyet inkılâpları için söyleyecekleriniz nelerdir?
Prof. Doğan: Cumhuriyet inkılapları ile ilgili şu şekilde bir eleştiride bulunulmaktadır: Cumhuriyet inkılâpları yapılırken, eski müesseselerin, eski değerlerin hepsi bir hamlede saf dışı bırakıldı. Ahlâk üzerinde, müspet menfi hiç durulmadı.
Fakat inkılâpların ilk heyecan hamlesi geçince bâzı boşluklar ortaya çıktı.
Çetinoğlu: Ne gibi boşluklar?
Prof. Doğan: Bu boşluklardan biri din, diğeri ahlâktı, dinle devlet birbirinden ayrılmıştı ama dinle ahlâkın birbirinden ayrılıp ayrılmadığı şüpheli bırakılmıştı. Daha doğrusu, bu mesele inkılâp konularının dışında kalmıştı.
Bir buçuk asırdan beri [asırdan beri yapılan inkılapların her biri bir şekil değiştirmeden ibâret kaldı. Her inkılabın kahramanı, milletin yaralı vücuduna yarayı örten yeni bir boya vurmakla onu kurtardığını sandı. Cumhuriyet inkılaplarına yapılan eleştiriler, ahlakın dinle olan ilişkisinin sınırlarının belirlenmemesi ve yapılan inkılapların satıhta kaldığı yönündedir.
Prof. Doğan: Ahlâkî çöküşün sebeplerinden biri olarak komünizm de gösterilmekte ve Türk kültürünü olumsuz anlamda etkilediği düşünülmektedir. Prof. Dr. Nureddin Topcu komünizmi anarşist ve materyalist oluşu sebebiyle insanlık için felaket olarak görmektedir. Anarşizmin kültür temellerini yıkarken, materyalizmin vicdanları çürüterek insanlığı bir ucubeye çevirdiği eleştirisinde bulunmaktadır.
Çetinoğlu: Sosyolog Prof. Dr. Amiran Bilgiseven Kurtkan’ın da bu konuda beyanları var…
Prof. Doğan: Kurtkan komünizmin Türk kültürüne olumsuz etkisini şu şekilde ifade etmektedir: ‘Yakın geçmişte; komünist kültürün, fertler karşısında topluma ve mânevî değerler karşısında da maddî değerlere önem veren anlayışı, kültürümüzü etkilemiştir. O kadar ki, bugün bizler kendi kültürümüzü çok defa yanlış algılayarak bu kültürün davranış biçimlerinin dışında bir hayatı benimseme yanılgısına düşüyoruz. Bundan ötürü kültürümüzün, batı ülkelerinin ve Komünist ülkelerin tek taraflı ve dengesiz kültürlerine olan üstünlüğünü göremiyoruz.
Çetinoğlu: Sosyal hayatta yaşanan ahlâkî çöküntü hakkında neler söylemek istersiniz?
Prof. Doğan: Bizi kendimizden uzaklaştıran sebepleri; Osmanlı Dvleti’nin çöküşünü durdurmak için kendi bünyemizin ürünleri olmayan Garp monarşisinin ürünlerini almaya mecbur kalmak sözü edilen bu mecbûriyetten kaynaklanan alafranga taklidinden doğan şeylerin yeni sayılırken asırlarca kültürün kaynağını oluşturan şeylerin eski sayılarak cemiyette ikilik yaratılması, Tanzimat’tan sonra İstanbul’da ve taşrada olgunlaşan millî sesin köklerine karşı taassubun canlanması, Garplılaşmanın yanlış bir yola giderek milletin kendi köklerini uyandırmak için muhtaç olduğu tabiat sevgisinin, târih şuurunun, millî geleneğin uyandırılmasının göz ardı edilmesi şeklinde sıralamaktadır. Prof. Kurtkan, mânevî kültürümüzden uzaklaşmanın meydana getirdiği kültürle alakalı sarsıntının sebebini şu şekilde açıklamaktadır: Batının ilimde ve teknikte ilerlemeye başladığı devre, bizim bu alanlardaki üstünlüğümüzü kaybetmekle kalmayıp, mânevî değerlerimizden de koptuğumuz devredir. Maddî kültürün batıdaki göz kamaştırıcı ilerlemesi, bundan ötürü, bizi kendimizden soğutan bir kültür emperyalizminin vasıtası olmuştur. Böylece, kendi manevî kültürümüzden kopmanın sebep olduğu bir kültür sarsıntısına uğramışızdır.
Çetinoğlu: Kültür millî, medeniyet beynelmileldir. Her millet, diğer milletlerin medenî unsurlarından bir şeyler alabildiği gibi verebilir de… Fakat, bizim medeniyeti yanlış anladığımız hususunda muhkem kanaatler var. Meselenin o yönüne de bakabilir miyiz?
Prof. Doğan: Garp medeniyetinin hâkimiyetini kabul etmekle beraber sözde yeniliği ve medeniliği benimseyen Frenk hayranlarının medeniyetimizi, şiirimizi, musikimizi, târihimizi, mimarimizi reddetme yoluna girmesini eleştiren Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken bu hareketin ortaya koyduğu ürünlerin kısır ve mânâsız olduğunu dile getirmektedir. Tercih edilen hayranlık yolu yalnız kötümserliği körüklemek ve kısırlaştırmakla kalmayıp aynı zamanda sağduyu ve metottan mahrum bu tutumun Türk milletinin hakîki değerlerini küller altına gömdüğünü belirtmektedir.
Çetinoğlu: Deniliyor ki batının sâdece yaşayışını, giyim kuşam tarzını almakla medenileştiğimiz zannedildi. Batının ilmi gö zardı, hattâ tamamen ihmal edildi.
Prof. Doğan: Doğru bir tespit… Gerilemenin sâdece ilmî sâhada kalmayıp inanç sahasında da gerilemeler oldu.
Çetinoğlu: Gerilemenin yaşayışımıza yansıması nasıl oldu?
Prof. Doğan: Duraklama ve gerileme devri, aynı zamanda dinin kalıbının şekle fedâ edildiği bir devirdir. Bundan ötürü, alanın gerçek ilim adamlarının kabul ettiği İslâmî özün, yani bütüncü görüşün (veya birlik akidesinin) Türk-İslâm dünyâsının bâzı kesimleri tarafından bir yana bırakılarak, ibâdetin şekille ilgili özelliklerinin ön plâna alındığı göze çarpmaktadır.
Çetinoğlu: Kalp ve ruha ait olan ahlâk sâhalarının ihmal edildiğini söylüyorsunuz. Peki Efendim! Meselelerimizi konuşarak değil, tartışarak halletme alışkanlığımızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Doğan: Meselelerimizi tartışarak halletmeye kalkışmakla kalınsa yine de iyidir. Doğuda insanlar birbirlerine kızarlar, birbirlerine çamur atarlar. Fakat olup biteni kıymetlendirerek fikir alanına geçirip tartışmazlar. Her şey duygu alanında kalır; bir süre sonra da unutulup gider, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranılır.
Çetinoğlu: Kadınların yapılan düzenlemeler sâyesinde erkeklerle her alanda eşit haklara sâhip olması ve sosyal hayata dâhil olmasının Türk toplumunun kalkınması ve gelişiminde önemli etkileri olduğu sıklıkla dile getirilmiştir. Ancak kadının sosyal hayatımızdaki bu değişimi; aslî vazifesi olarak görülen analık ve âile ocağını terk ederek geleneklere dayalı Türk âile yapısının tehlikeyle krşı karşıya getirmesi de bir vakıadır. Bu husustaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?
Prof. Doğan: Kadın kendini iş hayatına verince aile kurumunun zarar görmesi ve bunun sonucunda çocukların ana şefkatinden mahrum kalması, kadının sosyal hayatta bolca yer alması meşru olmayan görüşlere yer açması sebebiyle boşanma ve nafaka dâvâlarının artması toplum hayatını derinden etkilemekte ve menfi sonuçlar doğurmaktadır. Millî olmayan tamamen yabancı sinema filmlerinin gençlerin ahlâkının bozulmasına sebebiyet vermesi hazımsızlıktan kaynaklanmaktadır. Eğitim noksanlığıdır. Kadının çalışıyor, evin geçimine katkıda bulunuyor olması ona, geleneğe ve örf ve âdetlere aykırı hareket etmesi hakkını vermez. Bu tür problemler daha ziyâde ‘çekirdek âile’ olarak anılan, anne, baba ve evlat üçlüsünden oluşan âilelerde görülüyor. Türk millî geleneğindeki geniş âilelerde bu problemler en aza ve hatta sıfıra indirilebiliyor.
Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim!
Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN: 1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesi Devedamı (eski kasaba) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Kırşehir ve Ortaköy’de ve lise öğrenimini Ortaköy lisesinde tamamladı. Ayrıca dışarıdan İstanbul Küçükköy İmam-Hatip lisesinde fark derslerini vererek bitirdi. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun oldu (1988). 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham Üniversitesinde Politika ve Uluslararası İlişkiler alanında Master Programını tamamladı. Pedagoji alında yaptığı çalışmalarla Pedagoji (Eğitim bilimleri) doktoru unvanını aldı (1999). Yine çocuk ve âile eğitimi ve âile sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla Eğitim Sosyolojisi alanında doçent oldu (2012). Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde bağımsız (AB) hakemi dış uzmanı olarak görev yaptı (2005–2008). Uluslararası Malezya Üniversitesinde bir müddet araştırmacı öğretim üyesi olarak bulundu (2008). 2009’dan beri Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. 2022 yılında Profesör oldu. Yazar Doğan, uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalışmıştır. Moldova, Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen devlet nişanı sâhibidir (2001). Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla ‘Kelaynak Kuşları Zorda’ başlıklı çalışması, 2002; ‘Boğazlarımız Yolcu Geçen Hanı’ başlıklı çalışması, 2004) INEPO (Milletlerarası Çevre Olimpiyatları Projesi) mlletlerarası çevre basın ve jüri özel ödülü kazanmıştır. Gazeteci ve ilim adamı olarak 60 ülkeye seyahat etmiştir. Doğan, Türkiye Yazarlar Birliği (1994-), Türk Felsefe Derneği (2008-) üyesi ve Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM, 2010-) ve Telif Hakları Derneği kurucu üyesi ve genel başkan yardımcısıdır (2016). 30’u milletlerarası olmak üzere 100’den fazla ilmî yayını vardır. Başta TÜBİTAK olmak üzere millî ve milletlerarası birçok kurum, kuruluş ve dergilere hakemlik ve ilmî jüri üyeliği yapmaktadır. Yayınlanmış Kitaplarından bâzıları: Afganistan’da kim kazandı? (1993), Keşmirden Geliyorum (1995), Eğitimde Başarının Şartları (1998), Şimdiki Çocuklar Harika (2001), Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir (2002), Mutlu Âile Mutlu Çocuk (2003), Başarıya Yürüyenler (2005), Varolmanın Yolunda Zengin Olmak (Editör, M. Uyar ve M. Çetin ile birlikte) (2005), Âilenin Aynası Çocuk (2006), Âilede Sevgi Eğitim (Editör) (2009), Mesnevi’den Pedagojik Telkinler (2013), Konuşmak Lâzım (C. Doğan ile birlikte 2015),Rektörlerin Gözüyle Üniversitelerimiz (2016), Hayatı Güzelleştiren Hikâyeler (2020), 100 Soru Cevapta Eğitim Felsefesi (2020), Postmodern Medya (Editör, 2020), Rektörler Konuşuyor (2020), Koronaya 100 Mektup (2020), Profesörler Geçidi (2021), Sorularla Sosyoloji ve Eğitim Sosyolojisi (2021). 10 adet ilmî kitap bölüm yazarlığı, ayrıca akademik bâzı dergilerde hakemlik ve editörlüğü devam etmektedir.
İnsan bir an sorsa, gözleri yüzünün başka neresine konsaydı, daha güzel görünürdü?
Kulakları, başının başka neresine konsaydı, daha güzel olurdu?
Burnu, ağzı; başka nereye yerleştirilseydi, daha yakışıklı sayılırdı?
Diğer uzuv ve organları için de, böyle bir sorgulama yapsa; en iyisinin bu hâl üzere kalmaları gerektiğini, kesinkes anlar.
Bu durum, insan vücudunun kendi kendine, rastgele bu durumu almadığını. Bu uygunluk, bu tenasüp ve bu güzelliklerin arkasında; bir tertip edenin, bir düzenleyenin ve bir plân program dâhilinde hareket eden bir Fâil’in / bir Yapan’ın yani bir Yaratıcı’nın olduğunu açık seçik ortaya koymakta.
Demek ki, bu düzenleyişin arkasında tertip eden bir Mürettip,
Bu güzelliği verenin arkasında bir Sâhib-i Cemal,
Bu mükemmelliğin arkasında bir Sahib-i Kemal,
Bu azametli işlerin arkasında bir Sahib-i Celal’in varlığı, açıkça kendini gösteriyor.
Hak Sübhanehu emanet olarak insana; âlemin bütün kapılarını açabileceği bir anahtar vermiş.
Evet, Hallak-ı Kevn / Kâinatın Yaratıcısı, insanı; hazinelerinin tılsımını çözebileceği ene / benlik denen bir anahtar bahşederek; kâinatta olan maddî-mânevî her şeyi; bir örneğinin kendisinde olması hasebiyle idrak edebileceği bir anahtara sahip kılmıştır.
Hakikaten, âlemin anahtarı insanın elinde ve nefsindedir. Büyük bir kitap hükmünde olan kâinat kapıları / sayfaları; aslında açık olmakla beraber zâhiren / görünüşte kapalıdır. Çünkü okumasını bilmeyen insan için, önündeki kitabın açık olan sayfaları bir şey ifade etmez.
Kaldı ki, tefekkür etmenin de bir okuma şekli olduğu bilinmeli. Okuması olmayan, sadece kâinatın zemini üzerindeki varlık denen harfleri görür.
Halbuki insan; hilâfetle mümtaz olup, emanetin hâmili / taşıyıcısıdır. Çünkü Allah; bilinmesini -özellikle- insandan istiyor, umuyor ve bekliyor. Bu lütuf, bu seçiş ve bu muhataplık tepilir mi hiç?
Üstelik insan, mânen istenen kıvama erdiği takdirde; kendi kelâmını anladığı gibi, tespih eden bütün canlıların, hatta cansızların da sözlerini iman kulağıyla anlar. Yani aynı anda zahmetsiz bir şekilde mevcudatın; Esma-yı Hüsna’ya / Allah’ın Güzel İsimleri’ne lisan-ı hâlle delâlet eden konuşmalarını da, işitebilir.
Demek ki, diğer mevcudatın her birinin kıymeti kendisi kadar, mü’min insanın kıymeti ise, hepsi kadardır. Öyleyse insanın her bir ferdi bir nev’ / cins, hatta nev’ler hükmündedir.
Bütün bunlara rağmen insanın ihtiyarı / seçme ve tercihi kıl kadar.
İktidarı bir zerre gibi.
Hayattan nasîbi, ancak çabuk sönecek bir şule.
Ömrü hemen bitecek bir dakika gibi.
Bir dakika öncesi ise, yok oldu.
Bir dakika sonrası ise, meçhul!
Şuuru, zail / zeval bulucu, yok olucu bir lem’a / parıltı.
Zamanı, akıp giden bir ân.
Mekânı, ancak bir kabir kadar.
Oysa aczi hadsiz.
İhtiyaçları nihayetsiz.
Fakrı ise, sonsuz.
Emelleri hudutsuz.
Ne hazindir ki, herkesin düşünmesini isteyen insan;
Evvelemirde kendisinin, kendisini düşünmesi gerektiğini -ne hikmetse- akıl etmiyor!
Aynı insan, dünyanın Kıyameti’ni düşünmeden edemezken, kendi Kıyameti’ni hiç düşünmez!
Ebedî oluşunun yansımasının, bu dünyada olacağını zanneder!
Oysa her ân Kıyamet’i kopabilir, ecel şerbetini içebilir.
Türkiye – ABD arasındaki görüşmelerde sık sık yaşanan “Gel – Gitler” olsa da ABD, Türkiye’deki ekonomik çıkarlarını kaybetmek istemiyordu. ABD heyeti bu yüzden her hâlükârda Türk tarafıyla müzakerelerin devam etmesini ve yeni Türk Hükümeti ile anlaşmak istiyordu.
Yapılan müzakerelerde, Türkiye’deki Amerikan okullarının statüleri, tazminat taleplerinin yanı sıra: Kapitülasyonlar, Türkiye’nin Hukukî ve Sıhhî İdaresi, Azınlıklar, Arkeolojik Araştırmalar ve Boğazlar konuları da görüşme masasına yatırıldı.
Yapılan görüşmeler neticesinde görüşülen maddeler imzalandıktan sonra ABD temsilcisi Grew, ABD Dışişleri Bakanlığına çektiği telgrafta: “Bugün imzaladığımız Dostluk ve Ticaret anlaşması ümit etmemden oldukça uzak. Anlaşmada Türk Tarafının bizim bakış açımızı karşılamak için bize verdiği imtiyazlardan daha fazlasını, biz Türk tarafının bakış açısını karşılamak için verdik.”
Grew’in bu sözlerinden sonra İstanbul’daki Amerikan Yüksek Komiserliği Personeli Howland Shaw: “ABD Türkiye ile savaşı göze alamadığı sürece, Türkler ne verirse onunla yetinmek zorundadır.” Sözleri, inisiyatifin Türkiye’nin elinde olduğunun en büyük delilidir.
Türkiye’nin diğer ülkelerle yaptığı bütün anlaşmalar sükûnetle karşılandığı halde, ABD’de, Türk – Amerikan Anlaşması etrafında büyük fırtınalar koparıldı. Anlaşmanın Amerikan Senatosunca onaylanmasını isteyenler ve buna karşı olanlar, Amerikan siyasal sistemine yönelik yoğun bir lobi faaliyetine başladılar. Söz konusu faaliyetlerin sonunda, anlaşmanın Senato tarafından onaylanmasına karşı gelenler galip geldiler ve anlaşma 18 Ocak 1927 tarihinde reddedildi.
Lozan Anlaşması’nın Senatoda reddedilmesinden sonra Amerikan Hükümeti, ticari çıkarlarını korumak için böylesine enerjik ve kararlı bir ülkeyle diplomatik ilişkileri geliştirmek için Senatoyu devre dışı bırakmaya karar verdi.
İki ülke arasında resmi ve gayrı resmi görüşmelerin devam etmesini, Amerikan basınının bir bölümü olumlu karşılarken, özellikle Amerika’daki Ermeni lobisi aleyhte kampanyalar başlattı. Türk tarafı görüşmelerden genellikle memnun görünüyordu.
Türkiye ve ABD ilk defa 1927 yılında ABD, Grew’u, TC. İse Ahmet Muhtar Bey’i karşılıklı büyükelçi atayacaklardır. Bu şekilde diplomatik ilişkiler kurulduktan sonra, ikili ilişkiler daha da derinleşmeğe başladı.
1930’lardan sonra uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin ağırlığının artması karşısında Milletler Cemiyeti Türkiye’ye üyelik teklifinde bulunacaktır ve Türkiye 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne dâhil olacaktır.
Kısa zamanda uluslararası ilişkilerde genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yıldızının parlaması, nedeniyle ABD Genel Kurmay Başkanı Mac Arthur, 1932 Eylül başında başladığı ziyaret dizisine Türkiye’yi de ekleyecektir.
İstanbul üzerinden Ankara’ya gelen General Mac Arthur, Ankara’daki Türk birliğinin geçit resmini izledikten sonra Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’ya dönerek: “Bu sene 6 memleket ziyaret ettim ve 6 ordu gördüm. Bunlar arasında gerek teçhizat, gerek talim ve terbiye itibariyle Türk ordusunun derecesine varan br diğerine tesadüf etmiş değilim. Eğer diğer askerleriniz de böyleyse Türkiye için tehlike yoktur.”
Mac Arthur, 27 Eylül sabahı tekrar İstanbul’a döner ve saat 17 00’de Dolmabahçe Sarayı’nda Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kabul edilir. Bu kabul, Atatürk’ün İstanbul’da yüksek mevkideki bir devlet adamını ilk kabul edişi olacaktır.
Alıntı: “Atatürk Döneminde Türkiye – ABD İlişkileri (1923-1938) Semih Bulut”
Bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın TBMM’nin açılışı münasebetiyle yapmış olduğu konuşmada açık olarak bir seferberlik ilan etmiştir.
Türk Milleti bu seferberlik emrine eksiksiz uyacaktır…
Uzun yıllardır hasım güçlerce yürütülen politikaların artık ete kemiğe büründüğünü görüyoruz…
Bahaneler hazırdır!
Kimi topraklarımızı vaat edilmiş topraklar olarak görür kimi Türklerin ve Türkiye’nin varlığını kabul etmez hem de bu düşmanlıkları yüzyıllardır devam ediyor!
Ne diyelim çoktan beri ölmek için yola çıkmamıştık kısmet bugünlere imiş…
Vatanı, imanı, namusu, bayrağı için ölümü gözönüne almış insanların zaferini takdir-i ilahiden başka hiç bir güç önleyemez!
Vakit her türlü sorunu ve eleştiriyi derin donduruculara koyma zamanıdır!
Türk Milleti canına ve vatanına kast etmiş olan bu haçlı saldırısını yine birlik ve, beraberlik içinde def edecektir.
İçeride ve dışarıda gönlü bizle beraber olan herkes kardeşimizdir…
Gün bu gündür!
Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve Türk Ordusunun şanlı sancağı altında toplanacağız…
Biraz güldürerek başlayayım. Anlatacağım hikâye gerçek. 12 Eylül Perşembe günü başımdan geçti. Bel fıtığının şiddetlendirdiği ev taşıma yorgunluğu içinde, yaslanan koltuğumda “pinekliyordum”. Telefon çaldı. Saat 10:11’miş, kayıttan baktım. Şu konuşma geçti:
— (Telefondaki ses) İskender? Öksüz?
— (Bezgin bir sesle) Doğrudur. Benim. Buyurun.
— (Telefondaki ses) Ben Ankara Asayiş Şubeden Başkomser Timuçin Korkmaz.
— (Yine bezgin bir sesle ben) Dolandırmak için mi arıyorsunuz?
— (Telefondaki ses- o da bezgin) Evet.
Telefon kapandı.
Kendinizi nasıl savunursunuz?
Telefon numarası bende kayıtlı. Fakat daha önceki tecrübelerimde polisin bana anlattığı gibi, arayan numarayı istedikleri gibi değiştirmeleri mümkünmüş. Bir seferinde telefonumda gerçekten Çankaya Emniyet Müdürlüğünün numarası çıkmıştı. O yüzden numarayı vermiyorum. Komser “Timuçin Korkmaz”ın ismini de unuttum aslında ve bu adı uydurdum.
Bu, galiba dördüncü dolandırılma teşebbüsü. Adımı, soyadımı, adresimi, telefonumu, vatandaşlık numaramı biliyorlar. İkna sohbeti çok uzadı ve ben sonunda kendileriyle dalga geçmeye başlayınca, telefondaki zat, maiyetine “Ters kelepçeyle alın, getirin!” talimatı vermiş, ben de “Buyurun bekliyorum.” deyip telefonu kapatmıştım.
Kendinizi müdafaa için ne yapmalı? Benim “Dolandırmak için mi arıyorsunuz?” sorum iyi bir silah. Bir de evde başka telefon olup olmadığını soruyorlar. Siz daha onlar sormadan, “Kusura bakmayın diğer hattan 112’yi (veya 155’i) arıyorum, sizin bu numarayı sormak için.” diyebilirsiniz. Kibarca veya küfürlerle telefon kapanacaktır.
Gündem değişecek! Değiştir!
Şimdi gelelim işin siyaset tarafına. Birkaç gün önce bir gazeteci ulaştırma bakanına, vatandaşlarımızın bilgilerinin çalınıp çalınmadığını sormuştu. Şimdi gazeteleri kontrol ettim; rivayet muhtelif. Birileri katiyen böyle bir şey yok, dezenformasyon demiş. Ulaştırma bakanına sorulmasının sebebi de sayın bakanın daha önce “Maalesef bir sızıntı oldu, önleyemedik.” demesiymiş. Aferin sayın bakana. Bir politikacının “maalesef” demesi, “yapamadık”, “hatalıydık” gibi kelimeler kullanması gerçekten tebrik edilir. Günümüzde bakanlar politikacı mıdır, değil midir, ondan emin değilim gerçi.
Fakat daha sonra birileri ulaştırma bakanına, “Sen ne yaptın! Hiç böyle açık verilir mi!” filan mı dedi. Bu sefer hiç de o olgunlukta değildi tepkisi. “O yıllar önce geçmiş, bitmiş. Türkiye’nin gündeminde bu yok.” Nereden tutacaksınız. Şahsi bilgilerin sızması geçip biter mi? Bakın benim ismim hâlâ İskender Öksüz ve telefonum hâlâ eski telefon. Vatandaşlık numaram da değişmedi. Şimdi bu sızıntının “oldu da bitti maşallah” diyerek atlatılması mümkün mü?
İkinci nokta, bu konunun, Türkiye’nin gündeminde olmayışı. Türkiye’nin gündemini, vatandaşların ve basının hangi konuları konuşup hangilerini konuşmayacağını belirleyen bir merkez mi var? Yoksa Türkiye’nin gündeminde ne olup ne olmadığını sayın bakanlar mı belirler? Dil sürçmesi diyelim.
Müsaadenizle ben de bir vatandaş sıfatıyla sizin gündeminizi belirleyeyim: Gereken cevap şudur: “Evet, maalesef. Daha önce belirttiğim gibi, sağlık sisteminden böyle bir sızıntı olmuş. Tekrarlanmaması için bütün önlemlerimizi aldık.“
İktidar kudret demek
Bir başka şaşırtıcı beyan. Ak Parti Kütahya İl Başkanı, MHP’li Gediz Belediye Başkanı’na “Ahlâksız, utanmaz…” vs. diyor. Ayıp tabii. Ancak biz ayıba alıştık. Fakat konuşmasında beni asıl rahatsız eden ifade bir tehdit: “Kapınıza devletin memurlarını indirirsek ne yapacaksınız?” Devletin memurlarının düşürülmek istendiği hâle bakınız! “İktidar” kelimesinin içinde “güç, kudret” anlamları da vardır. Bu ifadedeki iktidarı, gücü, kudreti görüyor musunuz!
Aynı haberde, 31 Mart seçimlerinden önce Kütahya’nın MHP’li belediye başkanının Ak Partili eski başkanın yönetimini kast ederek, mealen, “Bir hata yapar da yönetimi yine bu hırsızlara bırakırsak…” sözlerine verdiği cevap var. Bu da biraz uygunsuz bir ifade. Fakat Ak Partili eski başkanın cevabı insanın ağzını açık bırakıyor. O da mealen şöyle: Bize hırsız diyor. Demek Ak Parti’ye hırsız diyor. Ak Parti’nin başında Sayın Erdoğan var. O hâlde sayın cumhurbaşkanına hırsız diyor!
Hep düşünürdüm. Ak Parti Genel Başkanı, diğer partilere ve başkanlarına son derece sert ifadelerle verip veriştiriyor. Peki, o partiler ve başkanları aynı üslupla ona cevap verse cumhurbaşkanına mı saldırmış olacaklar? Sayın Erdoğan hücumda Ak Parti genel başkanı, savunmada cumhurbaşkanı mıdır? Bu zor bir bilmece. Ama eski belediye yönetimine sertçe çıkarsanız ve o yönetim Ak Partili ise bu Ak Parti Genel Başkanı tarikiyle cumhurbaşkanına hakarete gidiyor demek!
Ne demiş 14. Louis: “l’État, c’est moi ~ Devlet, o benim işte” Bunu “l’État, c’est nous ~ Devlet, o biziz” diye de yazanlar var.
“Gündemi ben belirlerim!”den çıkıp, “kapınıza devletin memurlarını indirirsem!”den dolaşıp “…benim yönetimimi hırsızlıkla suçlamak cumhurbaşkanına hakarettir!”e varınca nedense aklıma Louis Efendi’nin bu meşhur sözü geldi; sözüm meclisten dışarı tabii.