9.4 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 123

İsrail’in Hedefi Türkiye mi?

İsrail Gazze’yi yerle bir edip Hamas’ı yok etme noktasına getirdikten sonra Lübnan’daki Hizbullah’ın liderini ve kurmay heyetini yok etti. Sonra da Lübnan’a kara harekatı başlattı. Hizbullah’ın hamisi İran İsrail’le savaşmak istemiyor ama İsrail’e etkisiz füze saldırısı yaptı.

Bütün bunlar olurken Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan, TBMM açılış konuşmasında, İsrail’in hedefinde Türkiye olduğunu söyledi.

Erdoğan, “Vadedilmiş topraklar hezeyanıyla hareket eden İsrail yönetiminin, Filistin ve Lübnan’dan sonra, gözünü dikeceği yer bizim vatan topraklarımız olacaktır. Vatanımız, milletimiz, bağımsızlığımız için bu devlet terörüne elimizdeki her imkanla karşı duracağız” dedi.

Bunlar çok ciddi sözler. Cumhurbaşkanımız bunları söylüyorsa savaşın eşiğine geldiğimiz anlaşılırdı. Türkiye’nin savaşın içine dahil olma ihtimalinin bütün dünyada paniğe yol açması beklenirdi.

Oysaki dünyada ve de Türkiye’de bu sözlerin bir etkisi olmadı. Halkımız “İsrail bize saldıracaksa biz ne yapacağız?” diye sormadı. Hayat normal akışında devam ediyor.

****

Aslında 25 Eylül’de Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu Üyesi Yiğit Bulut bu konuda ilk işareti vermişti: Yiğit Bulut’un “İsrail’in Türkiye’ye saldıracağı” yönündeki iddiasına AKP’li Mücahit Birinci ve Mehmet Metiner’den sert eleştiriler gelmişti.

Mücahit Birinci Yiğit Bulut’a “Yahu sen kimsin? Savunma Bakanı mısın? Parti sözcüsü müsün? Genel Başkan Yardımcısı mısın? Dış politika sahasında bu şekilde ortalığı velveleye veren açıklamayı hangi kafa ile yapıyorsun?” diye tepki göstermişti.

Yiğit Bulut’tan sonra, Erdoğan’dan önce, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da Erdoğan’ın sözlerinin benzerini 30 Eylül’deki basın toplantısında söylemişti.

Bu beyanlardan sonra Cumhurbaşkanının yukarıdaki açıklamasının gelmesi tesadüf olamaz sanıyorum.

Bu beyanların kaynağı bir genel bilgi ise ben buna benzer yorumları yıllardır yazıyorum. Benim gibi ülke meselelerine kafa yoranlar bu tür yorum ve beyanlarda bulunabilir.

Ama TBMM Başkanı ve Cumhurbaşkanının bu sözleri söylemesini doğru bulmuyorum. Çünkü Cumhurbaşkanının görevi böyle bir risk varsa bile görevi halkı paniğe sürüklemek değil, tedbir almaktır. “İsrail önlenemez bir güç ve bize saldıracak” havası veren açıklamaların ne faydası olacak anlamış değilim.

***********************************

Büyük İsrail Projesi

Bizim yakın coğrafyamızda uygulanmak istenen, birbiriyle örtüşen ve birbirini bütünleyen 3 önemli proje vardır: BÜYÜK ORTADOĞU- BÜYÜK İSRAİL- BÜYÜK KÜRDİSTAN PROJELERİ. Bu projelere 2015 yılından bugüne kadar yazılar ve konferanslarla zaman zaman dikkat çektim.

ABD- İsrail işbirliğiyle bu projeler adım adım ilerliyor. Önce bu projelere dair yazdıklarımı hatırlatayım:

1-        Büyük İsrail Projesi (BİP). “İsrail’e yönelik bütün ciddi tehditlerin ortadan kaldırılması, bölgenin mezhep savaşlarıyla güçsüz devletçiklere bölünmesi, İsrail kontrolünde Kürt devleti gibi yeni devletçiklerin oluşturulması ve bölgede hiçbir güçlü ulus devlet bırakılmaması projesidir.”

Uzun vadedeki hedefi, Tevrat’ta bahsedilen, İsrail’in Nil’den Fırat Nehrine kadar olan “vaat edilmiş topraklara” sahip olmasıdır.

2-      Büyük Orta Doğu Projesi (BOP). Bu projenin gayesi: “• ABD’ye rakip olabilecek muhtemel gücün oluşmasını engellemek. • İsrail’i emniyet altına almak.  • Petrol, doğalgaz, bor ve toryum gibi değerli kaynaklar üzerinde denetimi sağlamak. • AB, Çin, Rusya ve Japonya gibi ülkeleri bu kaynaklardan uzak tutmaktır.”

3-   Büyük Kürdistan Projesi. Bu proje (dünyanın en önemli petrol merkezinde) ilk iki projenin uygulanmasının ilk aşamasıdır.

Bu projelerin ilk amacı Büyük Kürdistan’ı kurmak suretiyle Akdeniz’e kadar uzanan alanda petrol boru hatlarının da üzerinde geçtiği alanı kontrol etmektir. Ayrıca İsrail’e tehdit oluşturmayan/ İsrail tarafından yönlendirilen bu devlet aracılığıyla Fırat’a kadar olan bölgeyi kontrol etmek mümkün olacaktır.

PKK/ PYD örgütleri de bahsettiğimiz üç ana projenin bir ARACINDAN ibarettir.

Prof. Dr. Hasan Köni şu değerlendirmeyi yapıyor: “Ortadoğu’da ABD ve İsrail’e karşı olmayan bir yapılanma peşindeler. NATO Kürt devleti istiyor. İsrail’in korunması esas alınıyor.

***********************************

Niyetlerini Biliyorsanız Hangi Önlemi Aldınız?

Projelerin “Kürdistan devleti” kurulması etabında önemli mesafeler alındı. “Açılım süreci” ile topraklarımızın bir bölümünde “Kürdistan Federe Devleti” kurulmasına ramak kalmıştı. Türkiye son anda uyandı.

Irak’ta Barzani’nin Kürdistan’ı devletleşip, meşrulaştı. Suriye’de, ABD kontrol altına aldığı bölgede PKK/PYD devletinin alt yapısını tamamlamak üzere.

ABD için İsrail’in güvenliğini sağlamak çok önemlidir. Bölgenin mevcut dengeleri içinde İsrail’i tehdit edebilecek bir devlet kalmadı.

Bakınız, Arap devletleri ve İran İsrail’le savaşmakta son derece temkinli davranıyorlar.

Suudi Arabistan İsrail ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalışıyor. Suudi Veliaht Prens Bin Selman, ABD Dışişleri Bakanına, “halkım Filistin meselesiyle ilgileniyor ama ben şahsen ilgilenmiyorum” dedi. Suudi yönetimi için İsrail değil, İran düşman.

Hiçbir Arap ülkesinin İsrail’in yüksek teknolojisi ile baş edebileceği ordusu yok. Hepsi bir araya gelseler yine sonucun 1967 ve 1973 savaşlarında olduğu gibi İsrail’in zaferiyle biteceğinden korkuyorlar.

Evet, İsrail ile bugüne kadar asla çatışmadık. AKP iktidarı savaş ortamında bile ticari ilişkileri hiç kesmedi. Halen Kürecik’teki radar üssü İsrail’i korumakta. İki ülke halkı arasında tarihi bir düşmanlık mirası yoktur. Ama İsrail ve ABD’yi yönetenlerin bir kısmı dini inanışları sebebiyle çılgınca işler yapabiliyor.

Türkiye’yi yönetenler bu riskin bilincinde olsaydı, 10 milyon sığınmacıyı içimize sokmazdı.

Devlet adamlarımızın Türkiye’nin büyüklüğüne yakışır vakar ve ciddiyetle gerekli tedbirleri almış olması gerekirdi. Bunun yerine, kimsenin ciddiye almadığı korku senaryolarıyla, Türk milletini çaresiz göstermenin bir faydası olamaz.

Din, Akıl ve Bilim

Türkler 9. Yüzyılda Müslümanlığı kabul ettikten sonra İmam Maturidi Türk âdet, gelenek ve görenekleriyle yorumlayıp;

Milleti, aklı, bilimi ve Kur’an’ı anlayarak okumayı esas alan Türklere uygun itikadi mezhebi hayata geçirmiştir.

*

Ondan aldıkları ışıkla Türkistan’dan hareketle, Sarı Saltuk Balkanlar’a, Ahmet Yesevi Anadolu’ya Müslümanlığı yaymak için yola çıktılar.

*

“Kim olursan ol gel” diyen Mevlana, “Eline, beline, diline sahip ol” diyen Hacı Bektaş, “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen, bu nasıl okumaktadır” diyen Yunus’lar onun gibi aklı, bilimi esas alan Anadolu evliyaları bu topraklarda bu sayede yetişerek milletimizi yücelttiler.

*

Yücelerek geldiğimiz 17. yüzyılda Yavuz Sultan Selim ile hilafete talip olduk.

Halifeliği getirirken maalesef üç bin aklı, bilimi reddeden, sadece tebliği esas alan, kadını cahiliye dönemindeki gibi ikinci sınıf gören, saltanat için evlat katline fetva veren, matbaayı günah sayan, medreselerden felsefeyi ve fen bilimlerini kaldıran, milleti reddedip ümmeti esas alan, milletimizi milli kimliğinden uzaklaştıran Bedevi âdet, gelenek ve göreneklerine uyan Eşari imamlarını da getirerek, milletimizi akıldan, ilimden, bilimden uzaklaştırarak, Kur’an’ı anlayarak okumayı gerek görmediği için yıkılmaz denilen koskoca Osmanlı’nın Emevi zihniyeti ile yıkılmasına sebep olduk.

*

18. Yüzyıla gelindiğinde artık her yönden Avrupa’nın gayet gerisinde kalmış bir Osmanlı Devleti vardı.

*

Çünkü artık devlet idaresine zulüm girmiş oldu.

İktidar için gencecik, çocuk yaştaki padişah çocuğu, sadrazamların boğazlanmasına fetva veren Şeyhülislamlar devlet yönetimine hakim oldu.

*

Ta ki Mustafa Kemal Atatürk’e kadar devam eden bu yıkılış, vatanımızın kurtarılıp, devletimizin kuruluşu ile birlikte, Atatürk yüce dinimiz anlaşılsın diye Elmalılı Hamdi Yazır’a yüce Kur’anımızın Türkçe mealini yazdırdı.

O meal yaklaşık yüzyıl geçmesine rağmen bugün hâlâ en sahih referans mealdir.

*

Şeriat, tarikat, hakikat felsefesinden hareketle, artık hakikat dönemi olduğu bilincini esas alarak, tarikatları kapatarak, dinimiz kötü niyetlilerin, (son yıllarda Feto gibi) sapık cemaat ve tarikatların eline geçmesin diye Diyanet İşleri Başkanlığını kurdu.

Artık Müslümanlar için birlik beraberlik sağlayamadığı, geçerliliği kalmadığı için hilafeti lağvetti.

*

Hilafeti lağvettiği 1924 de padişahda vardı, halife de vardı, halifelik de vardı.

Eğer halifelik Müslümanların birliğini sağlamış olsaydı Osmanlıyı yıkıp o Müslüman devletleri kurmazlardı.

1918 de Osmanlı’nın parçalanmasından sonra Osmanlı’dan ayrılanlar 17 devlet kurdu bunların sadece 2 si Hıristiyan, diğer 15 i ise Müslüman devletlerdi.

Müslümanlığı değil milli kimliklerini esas aldılar.

*

Şu anda halen halifelik boşta olmasına rağmen, hiç bir Müslüman ülke talip olmamış, onlar da bunu bildikleri için de halen talip olmamaktalar.

*

Sonuçta Atatürk, Hacı Bektaşın işaret ettiği gibi eline (vatanına), beline (toprağına), diline (lisanına), sahip ol diyerek Diyanet İşleri Başkanlığının yanı sıra milli değerlerimize sahip çıkıp geliştirelim diye Türk Dil Kurumunu ve Türk Tarih Kurumunu da kurmuştur.

*

Maalesef Atatürk’ün ömrü kısa sürmüş ve Eşari felsefesi, Bedevi anlayışı, Emevi zihniyeti inanç sistemimize yeniden hâkim olmuştur.

*

Nitekim ahlak peygamberi Hz Muhammet’in felsefesinden beslenmeyen, artık kadını ikinci sınıf gören, ezen, dışlayan, gereğinde tecavüzü hak gören, çocuklarımıza tasallut eden, fakire şükrü tavsiye edip israf demeyip, villalarda oturup, lüks arabalar binen, yanmaz kefen bezi satan, deve sidiğine şifa diyen, yaptıkları dualarla(!) düşman uçaklarının uçuş sistemini bozduğunu iddia eden türedi din adamlarını işitir olduk

*

Ülkemizin kurucu kadrosunun başını çektiği Gazi Paşamız ATATÜRK’ÜN başlıca inkılâplarından biride milli ruhu tarih sahnesine çıkartarak güçlendirmesini sağlamıştır.

“Millî ruh, bir milletin ortak değerlerine, inançlarına ve kültürüne bağlılık ve sadakat duygusunu ifade eden bir kavramdır. Bu ruh, bir milletin fertlerinde aidiyet duygusunu geliştirir, millî kimliği oluşturur, millette dayanışma, paylaşma ve birlikte çalışma yoluyla ortak hedeflere ulaşma arzusunu, mücadele gücünü artırır” , “Millî ruhun bileşenlerinin “Türk dili, vatan, millet ve bayrak sevgisi, din ve inanç duygusu, ortak tarih ve kültür, millî hedefler ve ülküler, millî ve dinî bayramlar, geleneksel günler ve törenler, millî marşlar ve diğer millî semboller” olduğunu, başta din adamları olmak üzere karamalıyız.

 Millî ruhun oluşması için, millî kimlik ve aidiyet duygusunun güçlü olması gerektiğini, bunun sonucunda , “millî şuur” ve “milliyet duygusunun oluşacağını, bunun da “Milliyetçilik” fikrine ulaştıracağı gerçeğini kavramalıyız. “Hiçbir insan, milliyetçi olarak doğmaz. Milletin şuuruna erdikçe, mazisini, halini tanıyıp, istikbalini düşündükçe ve izdıraplarını kalbinde duydukça milliyetçi olur

*

Kendi kökünden ve izinden, toprağından ve dilinden kopma; onlar bu kötü naçar hayatımızda mutluluğumuzun pınarlarıdır.

Kimliksizlik!

Ben bugün ne yazayım? Çok zorlanıyorum. Neden mi? İster adli olaylardan bahsedeyim, ister teknolojiden, ister eğitimden: Ben, “bizim” için yazmak istiyorum. Ancak o biz var ya o biz. İşte o bizin kim olduğu belli değil. Aslında “biz” yokuz. Biz olmayınca da ne siyasetin ne sanatın ne alkış ne de yerginin anlamı var.

Eskiden, bir zamanlar, biz “Türk milleti” idik. İktidar sayesinde öyle olmadığımızı öğrendik. Birileri sık sık, “Burada Türk var, AKP’li var, Arap var, alevi var, Sünni var, elma var, armut var…” cinsinden cümleler kurdu ve anladık ki biz, Dubai Havaalanı transit salonu gibi her türlü kimliğin bulunduğu bir yerin sakinleriymişiz. Bu aşurenin adı da “milletimiz” imiş. Adı olmayan, ad verilmesinden korkulan milletimiz. Adı yok ama şüphesiz ki asil, aziz, biricik ve tek milletimiz. Dördün birinin, yani Rabia’nın temsil ettiği milletimiz. 

Türkiyeli ve Türkiyelice

İsmimiz yok mu bizim? Türkiyeli mi diyeceğiz kendimize?

“Türkiyeli”nin birkaç sıkıntısı var. Bir kere İlber Ortaylı’nın söylediği gibi bu yabancı dillere tercüme edilemeyen bir söz. Hadi İngilizcesini, Almancasını falan söyleyin bakalım, söyleyebilirseniz. 

Bir başka problem, adama sorarlar, “Alman var, Fransız var, İtalyan, Yunan, Rus var da neden Türk yok?” Bunun tek cevabı var. Onlar millet, biz değiliz. Onlar üstün, biz aşağılığız da ondan. Hani münakaşa “Türkçe Edebiyat” etiketiyle başlamıştı. Alman, Fransız, İtalyan, Yunan, Rus edebiyatı var ama Türk edebiyatı yok. Türk mü? Hşşşt. Kimse duymasın. Irkçılığın lüzumu yok. Aslında “Türkçe” de problemli. Belki onu da “Türkiyelice” yaparız. “Anadoluca” daha iyi galiba. Trakyalılar başlarının çaresine baksın artık. 

Türkiyelinin üçüncü sıkıntısı “biz”i, her aklı başında millet gibi millete değil de böyle bir coğrafyaya bağlarsanız başınıza gelecekler. Sorarlar adama “Türkiye” dediğin yerin sınırı neden oradan geçiyor da şuracıktan geçmiyor? Daha önce yazmıştım. 19. asırdan kalma bir harita geçmişti elime ve Batı Trakya’dan Adriyatik’e uzanan bir şeridin üzerinde “Turkey” yazıyordu. Yani Türkiye… O zaman oralar Türkiye imiş. Şimdi Türkiye değil. Demek ki neymiş: Ülke, millet yaratmıyor. Millet, ülkeye isim veriyor. Millet yoksa ülke de yok. Aslında biz yokuz. 

İlkeler ve anayasalar

Akıldane bol. Şimdi birileri çıkıp ülke millete isim verir, bak Kanadalı, Avusturyalı, Yeni Zelandalı vs. diyecektir. Ben de onlara “Bakın”, diyeceğim, “bunlar eski sömürgeler. Hâlâ çoğunun egemenliğini İngiltere Kralı temsil ediyor, cumhurbaşkanları yok; genel valileri var. 

Ya Amerika? Amerikalı diye bir millet de yok. Onlar kendilerine Amerikalı değil Amerikan diyor. Sonra da sabahları ilkokullarında çocuklara ant içiriyorlar. Amerikan, ortak bir gelecek, ortak bir geçmiş fakat her şeyden önce ilkelerin tarif ettiği bir millettir. Bu ilkeler Amerikan anayasasında yazar. Amerikan anayasası 1787’de yürürlüğe girmiş ve Amerikanlar üç asırdır başka bir anayasa yapma gereği duymamış. Biz aynı on yıllarda ilk anayasamızı yapmışız ama beğenmemişiz. Beş farkı anayasamız olmuş. 1982’de kabul ettiğimiz sonuncusunu, bir seferinde hükümet şekli dâhil, 21 kere değiştirmişiz. Bugünlerde de halkımız “İsterim de isterim! İlla da yeni anayasa isterim. Yok hayat pahalılığı, yok liyakat, yok adalet, yok iş, bunlar hikâye; ben yeni anayasa isterim. Mevcut anayasa aydınlık değil karanlık, sivil değil, postallı!” diye tutturuyormuş. Nereden biliyorum? Koca koca büyüklerimiz söylüyor. Yalan konuşacak hâlleri yok ya. 

Onun kimliği var, senin yok

Toplumun ilkeleri anayasaya yazılır. Toplumun ilkeleri yoksa anayasa siyasi ihtirasların yaz-boz tahtasıdır.

Bir yay çizdim ve başa dönüyorum. Biz kimiz? Bizi ne tarif eder? 

Şimdi hemen birileri “Biz Müslümanız!” diyecek. Elhamdülillah Müslümanız da başka pek çok Müslüman var. Bunlardan birkaçı size, “Müslüman kardeşim, bak sen de Müslümansın ben de Müslümanım ama senin devletin var, benim devletim yok. Şuradan bir dilim kesip bana ver de benim de devletim olsun; sevaptır!” derse ne yapacaksın? Belki, “Canım bütün Müslümanlar tek devlet.” diye cevap verirsin. O da sana, “Olur, görürsem söylerim. Sen o güne kadar bana bir üçgen kesiver.” diye cevap verir. 

Sonuç olarak başa döneyim: Biz kimiz sorusuna cevap bulamıyorum. Bizim için yazmak istiyorum. Ama biz olmayınca bizim için yazmak kolay değil. 

Ortada böyle bir kimlik problemi varken, yok 26 sabıkası olan adam niçin sokakta, yok EYT iyi midir kötü mü, yapay zekâ nereye gidiyor gibi konularda da yazmak gelmiyor içimden. Halkımız (milletimiz değil, aman ha!) şizofreniyle mustaripken bunların ne önemi var? Ben kimim? Sen kimsin? O kim?

Aman kimlik siyaseti yapmayalım. Onlar mı? Onlar yapar. Kimlik onların insan hakkıdır. Sen yapamazsın. Çünkü senin kimliğin yok. Onun var. 

Bir Yürek Sıcaklığı

Bugün sizlerle Ocak 2005 yılına ait bir yazımı/hatıramı paylaşmak istiyorum. Rahmetli Rektörümüz Prof. Dr. Necat A. AKGÜN hayatta iken diğer çocuk dostlarıyla birlikte “bir güzelliğe/bir iyiliğe” öncü oluşunu anlatacağım. O gün bizimle olan fakat bugün aramızdan ayrılmış Rektör Yardımcımız Prof. Dr. Atilla YILDIRIM ve Genel Sekreterimiz Ali URAZEL gibi büyüklerimize de Allah’tan rahmet dilerek “Eskişehir Osmangazi Haber” Gazetesindeki Yrd. Doç. Dr.  Hilmi ÖZDEN imzalı yazımızı aşağıya alıyorum:

Üniversitemizden Erkek Yetiştirme Yurduna Bir Yürek Sıcaklığı[1]

Erkek Yetiştirme Yurdu’nun çocukları bir bahar sabahı tanıştılar Osmangazi Üniversitesi’nin ılık nefesiyle. Bahar Şenlikleri’nde ağabeyleriyle, ablalarıyla oynadılar, güldüler, sevindiler; zaman zaman duygulandılar. Rektörümüz Prof. Dr. Necat A. Akgün ile Atatürk büstüne birlikte çelenk koydular. Rektörümüz ve tüm idareciler çocuklarla oturdu; onlarla Şenlik Pilavı’nı aynı sofrada tattılar.

Onlar bizim evlatlarımız, bizim gençlerimizdi, unutulduklarını sanıyorlardı. Yurt Müdürlerine sordular: “İnsanlar bizi bu kadar çok seviyorlar mıydı?” diye.Yurt Müdürü Ali Dertli yeni atandığı görevini dertlenmiş, işine geceli gündüzlü sarılmıştı.Gerektiği yerde idareci idi.Gerektiğinde ise eline fırçayı alıp boya yapmaktan da yüksünmedi. Osmangazi Üniversitesi sessiz sedasız Yurt için seferber oldu. Ne basına haber verdi, ne de şehirde duyurdu. Bu bizim insanlık borcumuz diye düşündü. Rektörümüzün çizdiği istikamet doğrultusunda, Genel Sekreter Ali Urazel, Daire Başkanları Fikret Oğuz Akgün, Necmettin Başkut, Atölyelerden Ustalar, görevliler, Esma Öztopçu ve daha nice arkadaş bir projenin idrakinde elinden gelenin fazlasını yapmaya çalıştı. Erkek Yetiştirme Yurdu’nun iç badanası yenilendi, elektrik tesisatı gözden geçirildi, eksiklikler giderildi. Çocuklar için dolaplar Üniversitenin atölyelerinde yapıldı. Harap olmuş, kullanılmayacak eski dolaplar çıkarıldı, yeniler monte edildi. Bilgisayar masaları kondu.

Şehrimiz inşaatçılarından ve sanayicilerinden de destek geldi. Ölçe İnşaat’tan Atilla Ölçe kapılardan kullanılamayacak olanları yeni baştan yaptırdı. ESVİT’ten Atilla Ayva bilgisayarları hediye etti. Çocuklar internet kafelerde gece geç saatlere kadar kalmasınlar diye. Onların da oyuna, internette sitelere girmeye hakları vardı. Prof. Dr. Gürsel Ortuğ Yurda zaman zaman desteklerde bulundu, çocukların bayram sevincine katıldı. Osmangazi, soruna yalnızca duygusal yaklaşmadı. Yaklaşım hem duygu yüklü hem de aklın gereği ve gerçek ile doluydu.

Çocuklar geçtiğimiz haftalardan bir gün Rektör Amcalarını Sosyal Hizmetler İl Müdürü H.Basri Canbaz, Erkek Yetiştirme Yurdu Müdürü Ali Dertli, Çocukları Geliştirme ve Koruma Demeği Başkanı Naide Uçmazbaş ve Öğretmenleri Nesrin Demirel ile ziyarete geldiler. Çiçekçiden değil adeta gönüllerinden derledikleri çiçeklerden bir demet sundular Rektör’ün şahsında tüm Osmangazi Üniversitesine. O çocuklar ki geleceğin öğretmenleri, mühendisleri, bilim adamları, sanayicileri, esnafları, idarecileri, doktorları olacaklardı. Emrah isimli bir küçük öğrencinin Osmangazi Üniversitesi Yabancı Diller’de kursa gittiğini söylerken gözleri pırıl pırıl ışıldıyor, “geleceğin inşasında biz de varız” diyordu. Rektörümüz her birine hediyeler verirken gönüllerindeki sevinç ve teşekkür kırpıntılarını adeta ellerinden ve dudaklarından hissedebiliyordunuz.

Yurttaki yenilenmiş Etüd Odası ile onlar derslerine daha iyi sarılmak istiyorlar, sokaklarda kaybolmak istemiyorlardı. Bizler bilmeliyiz ki sokak çocuklarına eklenen her bir ana yavrusunun vebalini hepimiz taşıyacağız. Hiç kimse sadece kendi çocuğundan sorumlu değildir. Tüm çocuklar hepimizin evlatlarıdır. Herhangi bir hastalıktan ölen kimsesiz çocukta, uyuşturucu kullanan da, bali çeken de, ıssız sokakların karanlık ve ürkütücü köşelerinde kıvrılan , uyuyamayan her çocukta bizlerden de birer parça vardır.

Sorumluluklarını idrak eden bir toplum, problemlerini bilimsel metotlarla, aklın ışığında, mantığın örgüsünde, sevginin bitmez tükenmez sonsuzluğunda çözmelidir. Osmangazi bir başlangıç yaptı. Dileğimiz diğer üniversitelerimiz, kurumlarımız ve sivil toplum kuruluşlarımızla el ele yaralarımızı sarmaktır.

Yunuslar yetiştirmiş bu topraklar Yunus’un:

“Bir hastaya vardın ise/ Bir yudum su verdin ise/ Yarın anda karşı gele/

 Ab-ı hayat içmiş gibi” mısralarının gönülden gönüle dolaştığı topraklar..

İster Erkek Yetiştirme Yurdu’nun, ister Kız Yetiştirme Yurdu’nun olsun, küçücük, ana kucağı görmemiş, anne bağrına hasret yavrularımız için Yunus’un dediği gibi davrananlara selam olsun!

“Bir yetime vardın ise/ Gül yüzünü sevdin ise/ Yarın anda karşı gele/ Tanrı nuru görmüş gibi”


[1] Yrd. Doç. Dr. Hilmi ÖZDEN, OGÜ Tıp Fakültesi Anatomi Ad. Öğretim Üyesi, Eskişehir Osmangazi Haber, Ocak, 2005, s. 4.

Türkler Etrak-ı Bi İdraktir!

“Bu yazı 26 Haziran 2015 tarihinde yazılmıştır. O günden bu yana hem benim hem de Türklerin yaşadığı kocaman bir dokuz buçuk yıl vardır. Bu sürede neler oldu neler! Ancak 30 Eylül 2024 itibarıyla yıllar evvel vardığımız kanaatin aynen devam ettiğini üzülerek ifade etmeliyim… Türkler beni mazur görüp affetsinler ama bence durum budur!”

Zoka’nın ne olduğunu bilmeyenler için belirteyim. Zoka; “Büyük balıkları tutmakta kullanılan, küçük balık biçiminde, ucu iğneli kurşun parçası”dır.

Türkler, dış güçler ve onların yerli işbirlikçileri için daima “büyük balık” olmuştur.

Olaylar ve sonuçlar bize, büyük balığın Türkiye’de zokayı yuttuğunu gösteriyor.

TBMM’de yapılan yemin töreninden sonra HaberTürk gazetesinin attığı “Milletin Koalisyonu” başlıklı haberde, Türkler diğerleri ile beraber üçüncü sırada sıralandı. Yani kendi ülkesinde üçüncü sıraya inen ve diğer etnik ve dini azınlıklarla eşitlenen bir millet, haline geldi. Acaba Türkler bunun ne anlama geldiğini biliyormu? Biliyor ve kabulleniyorsa, bizim de diyecek bir sözümüz yok!

Son beş seçimin üçünde milletvekili adayı ve birinde de belediye başkanı adayı idim. Siyaset anlayışım gereği halkın içinde çok bulundum. Gördüm ki, ezici bir çoğunluk için “Türklük” bir şey ifade etmez hale gelmiş.

Unuttular! Osmanlı içinde “Türk” bir şey ifade etmiyordu. Bakmayın siz başka şeyler söyleyenlere; hem İslamiyet hem de Osmanlı için her cephede nedense hep “Türk” ölüyordu! Ülke etnik mikro ırkçıların eline geçmişti. Çoğunluk olan Türkler, her fırsatta azarlanıyor ve aşağılanıyordu. Dönemin hikaye, roman ve anılarında bunu görmek çok mümkün! İstiyorsanız gidip bir bakın.

Yine Türk adı taşıyan aynı gazete “Meclis’te Müslüman’ı, Süryani’si, Türk’ü, Ermeni’si, Kürt’ü, Roman’ı milleti temsil edecek. 95 yıldır böylesi görülmedi” diye haber yaptı. Ama ne çelişki ki; adsız bir millet tarifi yaparken kendisi utanmadan ve şerefsizce “Türk” adını, adına ek yaparak kullanıyor. Bu da Türk’e karşı yapılan gönül alıcı ufak takiyelerden biri. Tıpkı Hürriyet Gazetesi’nin logosunda “Türkiye Türklerindir” ibaresinin kullanılması gibi…

Bunun en büyük sebebi ise, ne yaptığını bilmez bir halde olan Türklerin zokayı yutmuş olmasıdır.

Evet, doğrudur. 95 yıldır Türkler hiç bu duruma düşmemişti. Hoş ne durumda olduklarının hala (30 Eylül 2024) farkında değiller ya!

Türkleri bu duruma düşüren, Atatürk’ten sonra gelen bütün hükümetlerin aymazlıkları ile gaflet ve ihanetleridir. Tabii ki hükümet olmak için sadece halk oyu yetmez derin güçlerin kararlarına da ihtiyaç vardır!

Makam, mevki ve para hırsı; Türklerin gözünü kör etmiştir. Kaleler içten feth edilmiştir. Atatürk cumhuriyetinin kazanımlarının sonsuza kadar süreceğini zannedenler halen plajlarda keyif sürmekte ve rakı masalarında demlenmektedir.

Dış güçlerin kontrolündeki tüm cemaat ve tarikatlar, Türklerin pelteleşmesi için elinden geleni esirgememiş ve Türklük ruhu uydurma bir din anlayışı ile köreltilmiştir.

Bununla beraber, Türk’ün karşısındaki kuvvetler çok çalışmakta ve Türk’ün bileğini bükmek için binlerce insan can vermekten dahi kaçınmamaktadır.

Bir kısım Türk, halen asli cevherini korusada, çalışmaları ve gayretleri yetersizdir vede sonuç almaktan uzaktır.

Türk’ün karşındaki güçler ideallerini gerçekleştirmek için can, mal, para, aile gibi bütün dünya nimetlerini bir kenara koyabilmektedir. Türk’ün cılız ataklarla buna karşılık vermesi ancak kaçınılmaz sonu ertelemekten başka bir işe yaramaz.

Şimdi bunu okuyan bazı Türkler bana çok kızacak. Bunu biliyorum. Ancak bunlar bir gerçek. Bizi yıllar sonra okuyacak olanlar, birilerinin bu gerçekleri gördüğünü ve uyardığını anlayacak vede ona göre tedbir alacak.

Sonuç olarak; Türkler 77 yıldır (1938 – 2015) (şimdi 2024 bitiyor) uyumuş ya da uyutulmuştur. Afyon yutmuş bir hale gelmiş milletin zokayı yutması anlaşılır bir şeydir.

Gezdiğim yerlerde gördüğüm insanlar için, Türklük öncelikli bir husus değildir. Ne tarihte yaşanmış olanlar ne de gelecekte yaşanacaklar onları ilgilendirmemektedir. Cebi ile midesi arasındaki ilişkiden başka bir şey düşünmez hale gelmiş olan Türkler için, senaryosu dışarıda yazılan filmin sonu bellidir. Siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeler bize bunları açık ve net olarak göstermektedir.

Türkleri, Anadolu’da yok olmaktan kurtarmak yine meselenin farkında olan Türklere düşmektedir. Eğer onlar nefislerini ve dünya nimetlerini bir kenara iterek ve her türlü sonu göz önüne alarak çalışırlarsa, Türk’ün makus talihi bir kez daha yenilecektir.

Şimdi Değilse Ne Zaman?

“Çocukları küçük kursunla öldürürler, değil mi anne?” diyen çocuğun çaresizliği ve masumiyeti hala zihnimde zonkluyor. Bu çocuk 1992-1993 Bosna Savaşı’nı yaşadı. Bu trajik savaşta en az 200 bin Müslüman katledilmişti. Üç maymunu oynayan Batı, savaşın sponsoruydu. Sırplar katlediyor, uluslararası güçler, sahte gözyaşları döküyorlardı.

“Anne yemek yemeden oruç tutuyoruz. Orucumuz kabul olur mu?” diye sorun Afrikalı çocukların çilesi hiç bitmedi, bitmeyecek. Emperyal iştahıyla Batı, Afrika’yı iliklerine kadar hep sömürdü, oradan ayrılma zamanı gelince de insanları birbirine düşman etti ve ediyor. Afrika’daki bir nehirde balıklar kavga ediyorsa oradan az önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.

“Hayatta yoruldum, ölsem de biraz dinlensem.” temennisi de bir Filistinli çocuğa ait. Bu çocuğun kaderi de diğerlerinden farklı değil. Üçü de mazlum, üçü de Müslüman, üçü de dünyaya sözde efendilik yapanların piyonu. Adaletin bu mu dünya?

Evanjelist Batı’dan ve Siyonist Yahudilerden kurtulmadıkça insanlık huzura kavuşamayacak gibi görünüyor.

Siyonist Yahudiler arz-ı mev’ud (vaat edilmiş topraklar) iddiasındalar. İki bin yıllık bir dava bu. İki bin yıl önceki hesabı sonuçlandırmak istiyor Siyonist Yahudiler. Başkenti Kudüs olmak üzere, Nil ile Fırat arasındaki toprakları yurt edinmek zorundalar sapkın inançlarına göre. Kendileri efendi olacaklar, insanlığı sürüleştirip köleleştirecekler, buradan yönetecekler. İki bin yıllık kavga, tamamen teolojik.

Siyonist Hıristiyan olarak adlandırılan Evanjelistler de şu an İsrail’le iş birliği halinde. 1948’de İsrail fitne devletini kuranlar da bunlar. Müslümanların yoğun olarak yaşadıkları Ortadoğu bölgesine İsrail’den daha uygun bir yanar dağ olamazdı. Bugün patladıkça patlayan volkanların mesulleri, Amerika’yı da kuran Evanjelist Hıristiyanlardır, özellikle İngilizlerdir.

Batı zihniyetinin en belirgin özelliği, huzurdan huzursuzluk duymalarıdır. Dünya bir savaş alanıdır bunlar için, güçlülerin zayıfları katlettiği bir arenadır. Ürettikleri her türlü siyasi, hukuki, fikri akım, kavga üzerinedir. -izm ile biten bütün akımlar, ya bir reddiyenin ya bir fitnenin sonucudur. Savaş, dünya görüşlerine göre, hayatın dinamiği ve temizliğidir.

“Rencide olur dide-i huffaş ziyadan” der Ziya Paşa. Yarasanın gözleri ışıktan rahatsız olur. Temelinde huzur vaat eden İslam, İslam’ın müntesibi Müslümanlar, bu yarasaları rencide etmektedir. Müslümanlar yok edilmelidirler. Öldürdükleri her Müslüman’la Cennet’teki derecelerinin artacağına inandırılmışlardır.

Maalesef ipin ucu puştun elinde. Müslümanlarla istedikleri gibi oynayabilmektedir huzursuzluğun mimarı fitneciler.

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın; fakat vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur.” buyurur Rabb’imiz Bakara suresi 193’te.

Adamların varlık sebebi, fitne çıkarmak ve zulmetmek. Yoksa yaşayamazlar. Fıtratı temiz olanları tenzih ederim. Bizim işimiz, kötülerle. Çivi çiviyi söker. Fitnecilerden, zalimlerden daha güçlü olmak zorundayız. Nasıl? Osmanlı’nın çekilmesiyle kapak tutmayan kazana dönen bu beldelere huzur getirmek, sözde özgürlük ve demokrasi şampiyonu şaklabanları buradan kovmak, mümkün mü?

Allah (C.C)  Al-i İmran suresi 103. ayetinde bize hem yol gösteriyor hem emrediyor: “Hepiniz birden Allah’ın ipine yani Allah’ın kitabına sımsıkı sarılın, sakın ayrılıp bölünerek kitap bir yerde siz bir yerde olmayın. Allah’ın size verdiği nimetlerini hatırlayın. Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler oldunuz.”

“Allah’ın ipine sarılmak”, güzel bir benzetme. Oradan güç almak, aynı merkezde toplanmak, hem de kenetlenmek, kardeş olmak; kulluk bilincinin gereği.

Aynı ipe sarılmak için önce aynı renge girmek, aynı boya ile boyanmak lazım. “Sıbgatullah” denmiş buna. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak, ayni iklimi teneffüs etmek, aynı davanın duasını yapmaktır, “sıbgatullah”. Yüce Rabb’imiz Bakara suresi 138. ayetinde  “(Ey iman edenler!) Onlara: “Allah’ın boyası (ile boyanın), boyası Allah(ın boyasın)dan daha güzel olan kim olabilir ki? İşte biz, (sadece) O’na kulluk ederiz.” (deyin.)” buyruğuyla yapmamız gereken ilk işi de bize Peygamberi aracılığıyla söylüyor.

“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez. / Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” der Mehmet Akif. Yüreklerin toplu vurması için aynı rengi kuşanmak gerekiyor. Yoksa parçalanmak, yok olmak; kaçınılmaz son olur. Bu bir kader değil; aymazlıktır, aptallıktır.

Birey olarak önce biz aklımızı başımıza almak zorundayız. Birlik izzet, ayrılık zillet getirir. Sırayla Türk milleti olarak kucaklaşmalıyız, İslam dünyası olarak dayanışma içine girmeliyiz. Domuz sürüleri meyve bahçelerimizi kökten yok etmeye, eşekarıları gül bahçelerimizi kurutmaya karar vermişler.

Zor, oyunu bozar. Fitnecilerin oyununu bizim birliğimiz, direncimiz bozacaktır.

Ötüken Neşriyat’tan İki Kitap:

1-Bîgâne Durmayın Âşinanıza Müftüoğlu Ahmed Hikmet Bey’in Şiir, Mektup Ve Günlükleri 2-Berceste Metinler 3

1-Bîgâne Durmayın Âşinanıza

 Edebiyât-ı Cedîde Dönemi’nin hikâyecilerden biri olarak adını duyurmuş iken, edebiyatta millîleşmenin gereğine inanarak büyük bir değişim geçiren Müftüoğlu Ahmed Hikmet (1870-1927); ‘Hâristan ve Gülistan’ın, ‘Gönül Hanım’ ile ‘Çağlayanlar’ isimli eserlerin yazarıdır. Bu üç kitap, onun sanat anlayışındaki büyük değişimin göstergesidir. Özellikle sonuncusu, onu Millî Edebiyat Devresi’nin önemli adlarından biri hâline getirmiştir. Şehbenderlik (Konsolosluk) ve benzeri görevlerle Avrupa’yı uzun müddet dolaşan Müftüoğlu Ahmed Hikmet, Osmanlı Devleti’nin dışarıdan nasıl göründüğünü bilen ve onu Avrupa ile tarafsızca karşılaştıran nâdir aydınlarımızdandır.

Ahmed Hikmet’in şiirlerini, mektup ve günlüklerini içeren bu kitap, hem bir aydının özel dünyasını, hem de dönemine ilişkin gözlemlerini tâkip etmemizi sağlıyor. Kitaptaki şiirler, onun şâirliği hakkındaki yargıların gözden geçirilmesini hazırlayacak yoğunluktadır. Mektupları, eşi Suad Hanım ile onun ölümünden sonra evlendiği Fatma Nerîme Hanım’a yazdıklarından oluşmuş bir toplamdır. Bunların neredeyse tamamı ‘sevdâ mektubu’ olarak belirginleşir. Bununla birlikte, mektuplardan özel hayatının bilinmeyen tarafları öğrenilir. Eser yayımladığı dergi ve gazetelerden haberdar olunur. Günlükleri ise, resmî görevlerle çıktığı Avrupa gezilerindeki izlenimlerini yansıtır.

M. Kayahan Özgül’ün yayına hazırladığı 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 244 sayfalık eser, 2024 yılında yayımlandı. Kitap, ‘Bir Kutuyu Açınca’ başlıklı girizgâh ile; ‘Bir Dalda İki Kiraz’, ‘Yâd Et Beni Hem Kederle Yâd Et’ ve ‘Avrupa’da Bir Cevelân’ başlıklı üç bölümden oluşuyor.

Girizgâh bölümü, M. Kayahan Özgül’ün hazırladığı Ahmet Hikmet Bey’in geniş bir hayat hikâyesidir. (s:9-20)

Bir Dalda İki Kiraz’ başlıklı birinci bölümde; zevceleri Suad ve Nerîme hanımlara yazdığı 14+16=30; Fatma Nerîme Hanım’dan Müftüoğlu Ahmed Hikmet Bey’e 11, Nerîme Hanımdan Rabia, Şâdiye ve Müfide Hanımlara 3,  Âşık Cemâlî’den Nerîme Hanım’a 1 olmak üzere toplam 45 adet mektup yer alıyor.

Müftüoğlu’nun Fatma Nerîme Hanım’a yazdığı mektuplarda,  Ahmed Hikmet imzalarının üzerindeki ifâdeler dikkat çekiyor: ‘Sana ebediyyen minnettar’, ‘Hasretinizi çeken köleniz’, ‘Ebedî perestişkârınız /( tapınırcasına seveniniz)’, ‘ebedî esiriniz’, ‘Bedbaht ve Sefil Ahmed Hikmet’, ‘Sefil meftununuz / (gönül vermiş tutkun, vurgununuz)’, ‘Mütehassiriniz / (hasretinizi çekeniniz)…’, ‘Senin meshûrun / (Büyülediğin)’, ‘Seni seven’, ‘Her yerde seni gören’…

Nerîme Hanım ise mektuplarına; ‘Ümidim, bahârım’, ‘Efendiciğim’, ‘Biricik Efendiciğim’… ‘Rûhum Kocacığım’… gibi hitaplarla başlıyor, en sonunda yalnızca ‘Nerîme’, şeklinde ismini yazıyordu.

Altı aydır mide ağrılarından yakınmakta olan Ahmed Hikmet, 1927 yılı Mart ayının başlarında sancıları iyice şiddetlenmeğe başlayınca hekime müracaat eder ve ‘galopont seyreden karaciğer kanseri’ teşhisi konur. Bu teşhis yazara ve eşine söylenmez. Ahmed Hikmet, 24 Mart 1927 günü Taksim’deki Fransız Hastahânesi’ne kaldırılırsa da tıbben yapılacak fazla bir şey yoktur. İki hafta kadar geçtikten sonra, evine dönmek isteyen edibin isteğine uyularak Osmanbey’de Âfitab Sokağı’ndaki evine nakledilir. 13 Mayıs gecesi komaya giren A. Hikmet, 19 Mayıs’ta vefât eder.

Fatma Nerîme Hanım, eşinin ölümünden sonra bir daha evlenmez ve Enis Behiç Koryürek’in Dr. Fethi Tevetoğlu’na söylediğine göre, ömrünün son yıllarını Kadıköyü yakasında bir evde, ‘hâlâ Ahmed Hikmet’in yasını tutarak döğünüp ağlamak’la geçiririr. Tesbit edilebildiğine göre, Nerîme Hanım Kadıköyü’nden sonra da Yeşilköy’de Gazi Evranos Caddesi’nde bir evde, annesi Leman Hanım’la beraber yaşamıştır.  

***

115. sayfada başlayan ikinci bölüm, ‘Yâd Et Beni, Hem De Kederle Yâd’ başlığını taşıyor ve gazel, şarkı, halk şiiri, gazel, hitâbe, mersiye, destan, kıt’a ve beyit tarzında şiirler yer alıyor. Çoğu ağdalı Osmanlı Türkçesiyle kaleme alınan mısralar yanında çok sâde bir dille yazılan şiirler de bulunuyor.

Yârim ağlama derdi 

Tuttu gönlünü verdi

Ben nasıl sığdırayım

Cânıma böyle derdi?

Dağlar, kayalı dağlar   

Yeşil boyalı dağlar

Ben âhûmu isterim

Bülbül yuvalı dağlar

Sevgili kız ağlama   

 Yüreğimi dağlama  

Bırak aksın kanları  

Şu yaramı bağlama

Yandım Allâhım yandım  

Âh bu candan usandım

Ben sesini dinledim

Billâhi bülbül sandım

Akşam oldu n’eyleyim? 

Derdim kime söyleyim?

Var git vefâsız akşam, 

Yâr’sız seni n’eyleyim?

ŞARKI

Dinleyip sen sevdiğim feryâdımı  

Eyledin ihyâ dil-i nâşâdımı 

Rahm eder gördüm şükür cellâdımı  

Eyledin ihyâ dil-i nâşâdımı

Bir tebessüm, bir nazar âh-ı Vâmık’a

Çok görülmüştü değil mi âşıka

Şimdi artık oldu mensî sâbıka

Eyledin ihyâ dil-i nâşâdımı

BEYİT                                                                                                                                                               Mâl ü Câhı âlemin dûmâna eyler iltifât

Toplanır görmez misin cûlar bütün engin yere

MATLA’                                                                                                                                                              Adl eder rûh-ı milleti teshir

Seyf ü hançerde yoktur ol te’sir

***

185-244. sayfalarda yer alan ‘Avrupa’da Bir Cevelân’ başlıklı üçüncü bölümde resmî vazifelerle gittiği İngiltere ve Almanya seyahatlerinde ülkeler, müzeleri, târihî eserleri ve halkın yaşayışı hakkında bilgiler veriyor.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki 248 sayfalık eser, 2024 yılında yayınlandı.

MÜFTÜOĞLU AHMED HİKMET BEY: (1870-1927) İstanbul’da doğdu. Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’nde, Galatasaray Mekteb-i Sultanîsinde okudu. 1888’de Hâriciye Nezareti’nde çalışmaya başladı. Önce Atina-Pire’de, sonra Poti’de şehbender (konsolos) vekilliği; Meşrûtiyetten Mütareke’ye kadar da Peşte Başşehbenderliği yaptı. Galatasaray’da ve Dârülfünun’da dersler verdi. Cumhuriyetten sonra Halîfe Abdülmecid Efendi’nin başmâbeyncisi oldu. Son görevi, Ankara’da Hâriciye Müsteşarlığı idi. Edebiyata şiirle adım attı. İlk kitapları Leylâ yahut Bir Mecnûnun İntikamı (1891) adlı hikâyesi ile üç küçük tercümesidir: Parmantier Yahut Patates (1890, 1892), Bir Riyazinin Muaşakası Yahut Camitle (1891), Tuvalet ve Letâ- fet-i Âza (1892). Edebiyyât-ı Cedîde içinde yazdığı hikâyelerini Hâristan ve Gülistan’da (1900, 1908) topladı. Türkçülük hareketine dâhil olarak, Türk Derneği’nin ve Türk Yurdu’nun kurucuları arasında yer aldı. Bu dönemdeki eserleri Çağlayanlar (1922) ve Gönül Hanım’dır (Tasvîr-i Efkâr*da 1920 yılında tefrika hâlinde yayınlandı).
M. KAYAHAN ÖZGÜL: 1961’de Ankara’da doğdu. Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesidir.

2-BERCESTE METİNLER 3

12 x 19 santim ölçülerindeki 314 sayfalık kitap, Emrah Gökçe’nin aynı isimdeki eserlerinin üçüncüsüdür. ‘Mukaddime’ başlıklı yazısında eser hakkında şu bilgileri veriyor:

Klâsik şiirimiz; kulakları güzel söz duymaya hasret bizlere pınar başında susuzluktan ölecek durumda iken diriltici bir iksir, ecdadımızın bizlere bıraktığı tohum, hayatın hayhuyunda bizi biz kılacak bir nefes molası, keskin bir zekânın parıltılı ürünlerini ihtiva eden kendi dünyamız, ruhumuzla baş başa kaldığımızda kendimizi derinden hissedebildiğimiz hakîkat menfezi, âşıkların mahremi olan deruna doğru bir firar, herkesin kendi Hira’sına doğru yaptığı bir seyr ü sülük, yükü pek ağır olan insanoğluna gelen mânevî bir neş’e, ruhlarımıza şifa verecek bir hikmet, insanın kendi hakîkatine ulaşma noktasında mihenk noktalarını ele veren derin bir ipucu, birbirine emânet ve muhtaç olan insanlara alternatif bir hayatın var olabileceğinin göstergesi, rakama gelmeyen sancıların hikâyesi, gönlümüzde mündemiç olan sırra ulaşma gayreti, karlı dağları aşan derin ırmaklar geçen yârinden ayrı düşen bülbülün hengâmesi, yürüdükçe incelen bu yolda emniyet kemeri, gözlerimizin önündeki mâsiva perdesini kaldıran bir el…

Hayatın gurbet, ölümün ise vuslat olduğu hakîkatini derinden idrak ederek yaşayan ecdadımız, ilhamını aşktan, dertten, çileden alan bir şiir geleneği bünyad ettiler. Gaye hakîkat, vasıta şiir. Şiir, şuurla yapılan bir ameliye. Peki ulaşmak istediğimiz gaye nedir? Hangi vasıta ile gidilir? Nasıl menzil alınır? Bunlar nasıl tefekkür edilir? İnsanın kendi içine doğru yaptığı esrarengiz seyahat, bütün veçheleriyle klâsik şiirimizde. Tıpkı simurgun kendi içine doğru yaptığı seyahat gibi. Sonunda kendimize, insana yâni mânâya ulaşmak temel gaye.

Klâsik şiirimizde en çok kullanılan nazım birimi beyit. Beyit ev demek. Eskiden evlerin girişi çift kapılı girişten olurmuş. Çift kapı, yani beyit. Beyitle eve girilir. Evde kim var? İnsan. İnsan ise mânâyı temsil eder. Yâni şâirlerimiz beyitler kaleme alarak insana, onun mânâsına ve hakîkatine ulaşmanın reçetelerini bizlere sunuyorlar. Bizlere de onları okuyup zevk etmek düşüyor. Dünya alayişinden sıyrılarak bir lâhza da olsa ruhumuzla baş başa kalma fırsatı veriyor şiir. Bu cihan mülküne kalemleriyle sultan olan edipler, hakîkati incitmeden, olanca açıklığı ile vuzuha kavuşturuyorlar. Kâinatı ve sadırları okuyabilen insanları bizler ancak ve ancak satırlardan tâkip edebiliyoruz.

Galiba önce kendimize merhamet ederek işe başlamamız gerekiyor. Bu şiirler kurumuş topraklarımıza yeniden bir can suyu verecek. Başkalarının kavramlarıyla kendimizi ifâde edemeyeceğimiz ve dahî idrak edemeyeceğimiz açık. Kendi klâsiklerini okuyamayan bir nesil olarak arz-ı endam ettiğimiz de bir gerçek. Ecdadımızın aziz hâtırâsına bir hürmet nişânesi olarak neşretmeye çalıştığımız bu eser kendi kaynaklarımızla olan mesâfemizi kapatmaya vesile olursa ve gönüllerde küçük bir râyiha bırakabilirse ne mutlu bize.

Berceste Beyitler hazırlanırken şiirlerin Arap harfli Türk alfabesiyle yazımı, vezni, Lâtin harfleriyle yazımı ve günümüz Türkçesine aktarılmış hâlleri bir arada verildi. Bununla, kitabı eline alan okurun bir beyitle ilgili izah edilmesi gereken hemen her şeyi bir arada görmesi ve klâsik şiir deryasından bir nebze de olsa tatması hedef alındı. Türkçe şiirlerin yanı sıra zaman zaman Farsça şiir parçalarına da yer verildi. İnsanoğlunun müşterek yitiği olan hikmetin peşine düşülmeye çalışıldı. Serinin bu cildinde, 20. yüzyılda klâsik tarzda şiirler kaleme alan şâirlerin berceste niteliğindeki beyitlerine de yer verildi. Böylelikle geleneğin olanca haşmetiyle devam ettiği gözler önüne serilmeye çalışıldı.

Türk şiirinin nâdide örneklerinden bir demet sunduğumuz bu kitabın Türk ilim ve irfan hayatına mütevazı bir katkıda bulunması temel gayemizdir. Kitaptaki bütün güzellikler büyüklerimize, kusurlar bendenize aittir. Affola.

‘Aşk gelince cümle eksikler biter’miş. O hâlde aşk ile buyurunuz.

Berceste cümlelerden oluşan bu metin, şüphe etmeyiniz, eserin muhtevâsı hakkında güvenilir bir teminattır.  Hepsi birbirinden derin ve engin mânâlı, seçkin; iyiye, doğruya ve güzele yönlendiren, ezberleyip, sohbetlerinde kullanacak insanlara; ‘sohbet ehli’, ‘gönüllere hitap eden hatip’ sıfatlarıyla anılmasına vesile olacak mükemmeliyette yaklaşık 1000 adet seçme beyit… Her biri kuyumcu terâzisinde tartılıp, mikrometre ile ölçülerek aruz vezni ile bezenmiş inci tâneleri…  Her birinin şâiri tarafından Arap harfleriyle yazılmış asıl metin, sonra Türk alfabesiyle yazılmış şekli ve altında günümüz Türkçesine çevrilmiş satırlar yer alıyor.  İyi okumalar efendim.

Türk halk kültüründe bâzı rakamlara özel değerler verilmiştir: 1, 3, 5, 7, 9, 33, 40, 52 gibi…

Berceste beyitlerden seçmeleri bu rakamlara göre yapmak suretiyle, Türk kültürünün olmazsa olmaz unsuru olan ‘adâletli’ seçim için de bu rakamlardan faydalanmak uygun kabul edilebilir:

1-Fenâ-yı âlem eyler cemâ’ate tefhim

Cenâze vâ’za çıkıp kürsi-i musallâda

Nâbî (1642-1712)

Günümüz Türkçesiyle şöyle ifâde edilir:

(Cenâze, musalla kürsüsüne çıkarak (hâl diliyle) orada bulunan cemaâte bu âlemin fâni, geçici olduğunu anlatır.)

Asıl adı Yusuf olan divan şâiri Nâbî;  o dönemdeki adı ‘Ruha’ olan Şanlıurfa’da doğmuştur. Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hüseyin’in soyundan geldiği için ‘Seyyid’dir.

3-Gül yüzünde göreli zülf-i semen-sây gönül  

Kuru sevdâda yeler bî-ser-ü bi-pay gönül

Demedim mi sana dolaşma ana hay gönül

Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vay gönül

Günümüz Türkçesine göre:

(Gönül senin bir güle benzeyen yüzünde yâsemin kokan zülfünü gördüğümden beri, kara sevdâ ile perişan bir vaziyette koşup durmaktadır. Ey gönül! Ben sana sakın sevgilinin zülfüne dolaşma demedim mi? Vay gönül, vay bu gönül, vay gönül, eyvah gönül!)

Münir Nurettin Selçuk’un (1900-1981) Kârçe formunda, Devr-i Hindî usulünde ve Rast makamında bestelediği şiirin yazarı, döneminin en başarılı dîvan şâiri Bursalı Vezir Ahmed Paşa’dır. (1426-1497)

5-Ne gülde reng ü bû var idi ne sabâda var  

Ben gülşeninde büblül-i nâlân idim sana.

Günümüz Türkçesiyle:

(Ruhların yaratıldığı elest meclisinde) ben senin gül bahçende devamlı ağlayıp inleyen bir bülbül iken ne gülde renk ve koku ne de sabahta herhangi bir aydınlık, ışık vardı.)

Dîvan edebiyatında en çok rağbet gören mazmun / kavram olan gül ve bülbül üzerine yazılmış gazel tarzındaki bu şiir, Dîvan şâiri Hayâlî’ye (1494-1557) âittir. 

7- Elin çek meyl-i dünyâdan eğer âşık isen yâre 

Muhabbet câmını nûş et asıl Mansûr gibi dâra

Misâfirsin felek bâğında bendin salma efkâra 

Düşersin bir belâya sabrı kıl Mevlâ verir çâre 

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme 

Günâhkâr olma fahr-i âlem-i zî-şânı incitme

Erzurumlu mutasavvıf şâir Alvarlı Muhammed Lutfî (1868-1967) tarafından yazılan şiirin günümüz Türkçesi ile metni: 

Eğer hakikî sevgili olan Allah’a âşık isen dünyaya meyletme. Ondan elini çek. Muhabbet kadehini iç. Mansur gibi dara asıl. Sen bu dünya bahçesinden bir misafirsin. Bendini efkâra salma. Eğer bir belâya düşersen, sabret. Mevlâ çâresini verir. Netice olarak, eğer insan isen bu dünyada bir canı incitme. Günahkâr olup da âlemin övünç kaynağı olan Peygamberimizi incitme.

9- Senin Mecnûn’unum bir sensin ancak taptığım Leylâ    

Ezelden sunduğun şehlâ nigâhın mestiyim hâlâ

Mehmet Âkif Ersoy (1868-1936)

Ey Rabbim! Ben bir tek senin Mecnûn’unum. Taptığım tek Leylâ sensin.                                                                                                 Ruhlarn yaratıldığı ezel bezminde sunduğun şehlâ bir bakışın mestiyim hâlâ.

40-Aşk resmin âşık öğrenmek gerek pervâneden

Kim köyer gördükde şem’in âteş-i sûzânına   

Fuzûlî / Tam adı: Mehmed b. Süleyman (1480 veya 1494 – 1556)

(Bir âşık, aşkın kanununu sevgilisi uğruna hiç tereddüt etmeden kendini ateşin içine atan kelebekten öğrenmelidir. Kelebek görür görmez kendini mumun yakıcı ateşine atıverir.)

52-Vefâlı yâdına cândan hezâr şükrân ki  

Bırakmıyor beni tenhâ şeb-i melâlimde

Tâhirü’l-Mevlevî (1868-1956)

(Ey sevgili Senin vefâlı hâtırana candan binlerce defa teşekkür ederim.                                                                 Çünkü dertli gecelerimde beni hiç yalnız bırakmıyor. )

Bu sayfayı hazırlayanın, Berceste Metinler isimli kitaptan aldığı ilhamla yazmaya cesâret ettiği metin:

İleri yaşlardaki insanlar huzuru;   

saat sarkacı gibi şükür ve sabır arasında gidip gelmekte bulabilirler.

EMRAH GÖKÇE: Ankara’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Ankara’da tamamladı. Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. ‘Mislî İsmâ’îl Hakkı ve Divanı’ isimli teziyle yüksek lisansını, ‘20. Yüzyılda Yazılmış Divanların İncelenmesi’ isimli teziyle de doktorasını tamamlayan yazar, Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50  

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Aileye Saldırılar Ve Bazı Tavsiyeler

            Ülkemizde ara ara güzel faaliyetler ve sorunları tespit edip çözümlerini düşündürücü toplantılar da yapılmaktadır. Sadece bazı olumsuz amaçlı örneklere takılıp kalmak da doğru değildir. Dünyada ve bölgemizde geleceğimizi garanti altına alacak, caydırıcı olacak etkili dış politika faaliyetleri ve savunma sanayiinde önemli sıçramalar ve yanlışlardan dönücü antlaşmalara da şahit olmaktayız. Bazı Afrika ülkeleri, Suriye ve Mısır ile ilişkilerin geliştirilmesi, katil İsrail yönetiminin ABD destekli insan katleden makine haline gelmesi ve Suriye’ye yönelmesiyle daha da önem kazanmıştır. Yeni Hitlerler ortaya çıkmıştır. Bir ara hiç yeri yokken on iki saatte Şam’a kadar gitme ve namazı orada kılma hayallerini, yanlış adama oynamayı terk ederek yapılması gerekenlere yönelmek doğru ve faydalı bir yol olmuştur.

            Tabii ki konu aile olunca söylenecek çok fazla şey vardır. Günümüzde süper güçler tarafından önü açılmış milli devletlerde etnisite ve mezhep konularının tartıştırılması ve gelişmekte olan ülkelerin ufalanarak daha iyi bütünleşebileceği iddia ve tavsiyeleri ortada dolaşmaktadır. Milli birlik ve bütünlükler hedef alınmıştır. Ufalanma sözde demokratikleşme diye takdim edilmekte, tuzak üzerine tuzakla karşı karşıya kalınmaktadır. Son dönemde aile yapısı saldırıya uğramış ve hedef alınmıştır. Böylece hedef ülkelerin sosyal dokuları ile oynanmaktadır. Tek cinsiyetleştirme, cinsel hayatta maksatlı sözde özgürlük adı altında normal dışı ve sapma davranışlara genç nesiller intikam amacıyla yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Sözde dost gerçekte düşman ülkeler Türkiye’de de “LGBT” adlı bir derneği açmışlardır. Sözde kadın haklarını savunma yutturmacası adı altında sapıklığı yayma peşine düşülmüştür. Kimsesiz çocuklar, Suriyeli ailelerin çocukları hedef alınmaktadır. Sözde dost ülkeler kendilerinin içine düştükleri ve artık şikayetçi de oldukları yapı bozulmalarını bize tavsiye etmektedirler. Bu gibi haince maksatlarla sözde dostlarımızca kurdurulan kuruluşlar kesinlikle kapatılmalıdır. Bunlara maddi destek transferi yapan daha ziyade yabancı bazı firmalar için de gerekenler mutlaka yapılmalıdır.

            Aileyi korumak devletin de görevidir. Bu bakımdan;

  • Çocuklarımıza kabul görmemiş, Türkçe dışında maksatlı isimler konması karşısında yetkililer gerekeni yapmalıdır,
  • Bazı belediyeler 1+1 bağımsız bölümlü inşaatlara müsaade etmemektedir. Bu daha da yaygınlaştırılabilir. Maalesef Türkiye’de tek kişilik hane halkı örnekleri artmaktadır. Aileden kandırılarak gençlerin yalnız yaşamaları teşvik edilmektedir. Bu durum önlenmelidir,
  • Aile rehberlik kuruluşları daha fonksiyonel hale getirilebilir,
  • Bebek ölümlerini azaltıcı tedbirler artırılmalıdır,
  • Boşanma davalarında, davalı veya davacının geçmiş hayatları hesaba katılmamakta, nikâh ile atılan imza tarihi esas alınmaktadır. Bu durum tarafların bazı kötü alışkanlıklarının örtülmesi sonucunu doğurmaktadır ve davalarda boşluklar yaratmaktadır. Bu da maalesef kararları etkilemektedir,
  • TV programlarında ve gösteriş tüketimini tahrik edici programlar eşler, komşular, aileler arasında huzur bozucu ve hasetlik duygularının doğmasına sebep olmaktadır. Komik hale gelen sofra yemek yarışmaları ve benzeri programlar dar gelirliler üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Çocuklarla anne baba arasında sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ülkemizde gelir dağılımının bozukluğu, yoksullaşma gibi sorunlar unutulmamalıdır. Bunun kaynağı tepeden aşağı aşırı israfın önlenmesi, kamu kaynaklarının eşe dosta peşkeş çekilmemesi, yolsuzluklara müsaade edilmemesidir. Aile fertleri torpil kullanmadan çocuklarının bir işe girip istihdam edilmelerini beklemektedir. Sadakat değil, ama liyakat arama esas olmalı ve yaygınlaştırılmalıdır,
  • Para karşılığı yabancılara vatandaşlık verilmesi aileleri şaşırtmakta; toplumu yaralamakta, itibar kaybına sebep olmaktadır. Bu yanlış düzeltilmelidir,  
  • Ailelerin çok çocuk sahibi olmaları istenirken, çocuklarımızın nasıl besleneceği, eğitim imkânlarından ve fırsat eşitliğinden nasıl faydalanabilecekleri de düşünülmelidir. Et, süt, peynir, ekmek ve bilhassa mama ve çocuk bezi aileler için başta gelen sorunlardır. Aile bütçeleri iyi beslenmeyi sağlayacak durumdan çok uzaktır. Devlet bunları yarı fiyatına destekleyerek karşılamalıdır,
  • Nüfus artış hızının düştüğü, evliliklerin çok zor şartlar altında yapılabildiği düşünülerek, bilhassa yeni evlilikleri teşvik ederken yoksullaşmaya karşı koruyucu ciddi tedbirler alınmalıdır. İlgili Bakanlıklar arası ortak çalışmalar yapılabilir,
  • Yabancı kaynaklı sığınmacılara verilen imtiyazlar gözden geçirilerek kendi ülkelerinde göremeyecekleri destekler kaldırılarak, kaynak muhtaç ailelere ayrılmalıdır. Bu yapılırken siyasi amaç ve beklentiler aranmamalıdır,
  • Çocukları aç derse giren ve kitaplarını temin edemeyen öğrenciler ve aileler de düşünülmelidir. Sosyal devlet anlayışından uzaklaşılmamalı, bilhassa bazı özel okullar, bazı özel hastaneler kan emen kötü ticarethaneler olmaktan çıkarılmalıdır. Aileler soyulmamalıdır,
  • Yükseköğrenimde kız ve erkek öğrenci yurtları açılmalı, buna devlet öncülük yapmalıdır. Hizmete soyunan fedakâr vatandaşlarımız camiden çok yurt kurmaya yönlendirilmelidir. Özel yurtlar kontrol altına alınmalı, başarılı ve gerekli hizmeti verenler uygun şekillerde ödüllendirilmelidir,
  • Dizilerde ve TV programlarında kötü örnekler çoğu kere öne çıkarılmakta, abartılmakta, tabanca ve bıçak kullanma, yaralama ve hatta öldürme olayları ile genç ve cahillere kötü örnek olunmaktadır. Hukuk yerine kendi işini kendinin görmesi hiçbir zaman kabul edilemez,
  • TC’ye mensubiyet şuuru ailelere kazandırılmalı, milli bayramlarda bayrak asma adeti sürdürülmeli, aşırı hemşehrililik, etnik, mezhep ve kulüp taraftarlığı gibi farklar kutsallaştırılmamalıdır. Geçmiş unutulmadan öğrencilerin, gençlerin kamplaşmaları yerine, milli davalarda bir ve beraber olma bilinci öğretilmeli ve desteklenmelidir,
  • Yakın tarihimizden habersiz, diplomalı ama eksik yetişmiş, zamanı çok kısıtlı olan anne veya babanın gençlere rehber olamaması karşısında tarihi gerçekleri öğretici ilgi çekici programlar TV ve tabletler yoluyla verilebilir,
  • Vatandaşlarımız ve ailelerimiz milli ve dini bayramlarımız arasında ayırım yapmaya teşvik edilmemeli, bu bayramların birbirini tamamladığı şuuru kazandırılmalıdır. Farklı kutlama örnekleri birlik ve bütünlük anlayışını zedeleyebilir. Her evde şanlı bayrağımızın ve yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’in bulundurulması teşvik edilmeli, bu durum nikâh merasimlerinde değerlendirilmelidir,
  • Düğün ve nişan adetlerinde, Türk mutfağında ve yeme adlarındaki bozulma ve komik değiştirmeler karşısında salonlarda garip bir teslimiyetçi tavır, evin iç donanımında geleneklerin yanlış bir şekilde değiştirilmesi, moda adı altında moda ile hiç ilgisi olmayan giyim dâhil medya tarafından dayatılan teslimiyetçi tavırdan uzaklaşılmalıdır,
  • Gelir dağılımının iyileştirilmesi aileler için de olumlu sonuçlar verebilir. Vergi verme alışkanlığı olmayanlar ve kaçıranlar kesin cezalandırılmalıdır. Doğrudan ve dolaylı vergiler gözden geçirilmelidir. Hayat şartlarının zorlaşması sosyal ilişkilerde insanları daha fazla bencil, maddeci, faydacı kılıyor. Saldırgan ve çatışmalı davranışlar öne çıkıyor. Akraba ve komşuluk ilişkileri soğuyor. Fertler sadece hayatlarını nasıl sürdüreceklerini düşündüklerinden, ülke milli meseleleri düşünemiyor, duyarlılığını kaybediyor. Egoist ahlak anlayışı dayanışmanın yerini alıyor. İntihar, boşanma ve psikolojik hastalıklar artıyor ve yapay cemaatleşmeler ortaya çıkıyor. Bu ve benzeri sorunların doğmaması için eş, dost ve yakın çevreden bazı şirketlerin ve müteahhitlerin vergi borçlarının affedilmesi asla gerekmiyor. Bunların yanı sıra tarım alanlarını ve yeşil bölgelerimizi tahrip ederek, binlerce ağacı keserek yerli yabancı sömürge madenciliğine açmaya mecbur değiliz.

Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel Romanı Ve Mankurt Kavramı

            Bu yazı Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” romanı ve Ali İhsan Kolcu’nun “Bozkırdaki Bilge Cengiz Aytmatov” isimli eserinden özetlenmiştir.

Gün Olur Asra Bedel

Romanda anlatılan bir günün hikâyesidir. Ama yüzyıldan fazla süren bir günün, yüzyıllık bir süreye yayılan olayların hatırlandığı bir günün hikâyesidir bu… Yedigey, sevgili dostu Kazangap’ın öldüğü gün kendi hayatını ve Sarı Özek bozkırının bütün geçmişini hatırlar. Neler olmamıştır ki bozkırda? Juan Juanlar tarafından kaçırılıp başına deve derisi geçirilerek şuûrları kaybettirilip birer “Mankurt” yapılan gençlerden, ekolojik bozukluğun müsebbibi olan uzay araştırmalarına kadar birçok şey Sarı Özek bozkırının kaderinde rol oynamaya devam etmişti.

Boranlı Yedigey, arkadaşı Kazangap’ın cenazesini, onun vasiyetine uygun olarak kutsal Ana-Beyit mezarlığına gömmek ister. Burası onların atalarının mezarlığıdır. Kazangap’ın dejenere olmuş, çağdaş bir “Mankurt” olarak nitelendirebileceğimiz oğlu Sabitcan, mezarlığın bir günlük mesafede olması sebebiyle buna karşı çıkar. Yedigey’in Sabitcan’a kızması üzerine cenaze Ana-Beyit mezarlığına getirilir. Mezarlık alanı uzay araştırmaları istasyonunun arazisi içinde kaldığı için cenaze mezarlığa sokulmaz. Yedigey’in bütün ısrar ve gayretleri bir sonuç vermez. Kazangap’ın cenazesi Ana-Beyit mezarlığının yakınında bir yere, müslüman geleneklerine uygun olarak defnedilir. Arkadaşının vasiyetini yerine getiremeyen Yedigey, üzüntü içinde Boranlı istasyonuna geri döner .

Roman, yazarın diğer eserlerinde görüldüğü gibi iç-içe birkaç hikâyeden meydana gelmiştir. Toprağın gizli tarihine ait unsurlar, yakın geçmişte cereyan etmiş acı hadiseler, bizzat şahit olunan ve yaşanan garip olaylarla millî kültüre ait hayat tezahürleri ve nihayet teknoloji çağının sebep olduğu buhranlar, bir bütünün parçası dâhilinde eserde kendisine yer bulmuştur. Tarihî olaylar ve millî kültüre ait unsurlar hâl’in şartları içinde dikkatlere sunulur .

Gün Olur Asra Bedel romanının başkarakteri Boranlı Yedigey’dir. Bütün gençliğini Boranlı istasyonunda geçirmiş, savaşa (II. Dünya Savaşı) katılmış, savaştan sonra yine bir yere tutunmak arzusuyla Boranlı istasyonuna yerleşmiştir. Burada Ukubala ile evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır. Dinine ve törelerine bağlıdır. İnandığı değerler için mücadele etmekten kaçınmaz. Fakat bilgi eksikliği bu mücadeleyi pasifize etmektedir. Zaman zaman sinirlenip, celâllendiği olur. Onun bu yönünü yazarın diğer eserlerindeki kahramanlarından ayırmak zorundayız. Beyaz Gemi’deki Mümin Dede, tavizkârdır, pasiftir, inandıklarını ifade etmekten, onlar için mücadeleden âcizdir. Elveda Gülsarı’daki Tanabay ateisttir. Devrin modasına uygun olarak ideolojiye, rejime büyük bir imanla bağlıdır. Gelenekleri yıkmaktan çekinmez. O yüzden Tanabay ile Yedigey zıt kutuplardadır. Bu meyanda Yedigey’in temsil ettiği kültürel kimlik nedeniyle, neslinin son temsilcilerinden biri olarak kabul edilebilir. Zira yeni yetişen gençlik ya birer Mankurt olma ya da hiçbir şeye karışmamaya, susmayı bir hayat tarzı olarak benimsemeye gönüllü görünmektedirler .

Yedigey, birçok tezadı bünyesinde taşıyan bir insandır. Kimi zaman romantikleşir, âşık olur, kimi zaman çocuklaşır; fakat her zaman çalışkan ve kararlıdır. Zaten Aytmatov’un eserlerinde devrim sonrası birinci kuşak hep çalışkan ve emeğe saygılı kahramanlar olarak karşımıza çıkarlar. Tembellik ve çalışmadan, kazanmadan rahat yaşama arzusu ikinci kuşağa ait kahramanlarda kendini gösterir .

Aytmatov, kahramanı Yedigey’i romanın merkezine yerleştirir. O bir bakıma statik Sovyet hayatı içinde bir iç dinamizmi temsil eden avantgarde’dır(yenilikçi). Millî tercih ve tezâhürlerin sembolüdür. Yazar, kendisiyle yapılan bir mülâkatta Boranlı Yedigey’in savaş sonrası Sovyet toplumunun örnek alması gereken bir karakter olarak takdim etme arzusunda olduğunu ifade eder . Yedigey’in şahsiyetinde millî hayata ait tezahürlerin aksettiği görülür. O, hadiseleri millî hayatın gelenekleri doğrultusunda yorumlar, çareler düşünür ve icra eder. Yaşayış olarak dış dünyaya, rejimin idealize ettiği hayat tarzına muhaliftir .

Romanda Yedigey kadar, Sarı Özek bozkırına ait bir unsur olarak karşılaştığımız Kazangap, zaman zaman geriye dönüşlerle anlatılan hayatına rağmen, asıl ölümü / ölüsü ile mühim bir yer teşkil eder. Kazangap sıradan bir ölü değildir. Bu ıssız Sarı Özek bozkırının, Boranlı istasyonunun ilk sakinlerinden, yakın geçmişinin en önemli şahitlerinden biridir. Yedigey, Kazangap’ın ölümü ile birtakım değerlerin de öldüğünü anlar .

MANKURT(LUK)

Kazangap’ın oğlu Sabitcan, küçük yaşlardan beri yatılı okullarda okumuş, rejimin ilmihaline göre yaşayan, duyduğunu satan, bilgiçlik taslayan, öz benliğinden kopmuş, millî ve dinî geleneklerine düşman çağdaş bir Mankurt’tur. Babasının cenazesini sıradan bir vak’a gibi görür. Zaten bu törene de “lütfen” katılmıştır. Törenin gereksizliğinden dem vurur. Olayları materyalist bir bakış açısıyla değerlendirir.

Bir söyleşide Aytmatov, V. Korkin’in sorularına cevap verirken Sabitcan’ın temsil ettiği temel felsefeyi de irdelemekten geri durmaz. Yukarıdaki alıntının devamında aşağıdaki görüşlerini sıralar :

“Korkin -Bittabiî haklısınız; tarihin bize öğrettiği en zor ders, tanrıların öldürmek istediğini onlar ilk olarak delirtirler. Tam bir trajedi. Görülebildiği kadarıyla daha acısı hiçbir kim¬senin deliyi kınamaya veya alaya almaya kalkışmayacak olma¬sı. Yine kişi Tanrı tarafından değil de bizzat kendi akrabaları tarafından hatıradan mahkum edilir ve bizzat kendi anasını öl¬dürebilir bir hilkat garibesi haline dönüşürse daha kötüsü bu- dur. Aynı kitapta söylediğimiz Mankurt’lar efsanesini kastedi¬yorum. O bir masal değil mi?

Aytmatov -Ne düşünüyorsunuz?

Korkin -Olduğunu düşünmüyorum. Bundan daha kötü in¬sanları da biliyorum. Onları gönüllü Mankurt diye adlandırıyo¬rum. Sizin Sabitcan karakterini alalım meselâ; Sabitcan bizzat kendi hür iradesiyle insan değil robot olmayı seçti. Onun gibi insanlardaki en tehlikeli şey, onların robot olma ve aynı seçimi yapabildikleri ve bundan yararlanabildiklerinin farkında olma¬yan diğer insanlardan bunu gizlemeden meydana geldikleri memnuniyettir. Şunu iktibas ediyorum; “Zaman gelecek in¬sanları da tıpkı robotlar gibi radyo vasıtasıyla kontrol etmek mümkün olacak. ” Anlıyor musunuz? Halkı, bebelerden dedele¬re kadar bütün halkı kontrol ediyorsunuz! Bunun mümkün ol¬duğuna inanmak için yeterince İlmî bilgileri elde ettik, ilim bize en üst sebeplerden imkân verdi. Diğer şeyler arasında, Sabitcan kendisini “üst sebepleri”nin farkında olan bir tür Süpermen gibi yeni bir adam olduğuna ikna etmek istiyor.

Aytmatov -İşte onun böylesine gülünç olmasının sebebi! Benim fikrim, onun felsefesinin bayağılığını ve saçmalığını vur¬gulamak idi. Felsefesinin menşei hiç de yabancı değil; manevî yoksulluk ve tüketicilik .”

Eserde ön plâna çıkarılan Mankurt motifi esas itibariyle, geçmişe ait bütün izleri yok etmek, hafızayı silmek, mensubu olduğu milletin örf, âdet, gelenek ve görenekleri ile mukaddes saydığı bütün değerlere karşı çıkmak, efendilerinin emir ve direktifleri doğrultusunda büyük bir sadakatle hizmet etmektir. Mankurt motifi eserde Nayman Ana efsanesi ile kendini gösterir .

Nayman Ana Efsanesi

Sarı Özek bozkırının eski devirlerinde Juan Juanlar esir aldıkları düşmanlarının kafasını kazıdıktan sonra, yeni yüzülmüş deve derisini esirin kafasına geçirip, elleri kollarını bağlanarak kızgın güneşte bekletirlerdi. Bu deri esirin kafasını sımsıkı kavrar, büyümeye başlayan saçlar deriden geri dönerek birer iğne gibi kafaya saplanırdı. Bu kurbanların çoğu bu acıya dayanamayıp ölür, sağ kalanlar ise hafızalarını yitirerek, geçmişlerini hatırlayamayan birer Mankurt olurlardı. Mankurt’lar, efendilerinden aldıkları emirleri tereddütsüz yerine getirirlerdi. Hafıza kaybı olduğundan bir Mankurt’un ailesini, yakınlarından birini, kendi milletine ait insanları tanıması mümkün olmazdı .

Cengiz Aytmatov’un romanlarında kullandığı Sarı-Özek menkıbelerinin epik kaynakları üzerine değişik yorumlar vardır. Özellikle Mankurt tiplemesinin kaynağı konusunda tartışmaya açık hususlar kendisini göstermektedir. Pariza Mirza Ahmedov, Mankurt tipinin kaynağı üzerine yaptığı bir değerlendirmede, Aytmatov’un, Mankurt tiplemesini Kazak yazarı Abış Kekelbaev’in bir romanından aldığını iddia eder :

“Aytmatov bu kendi efsanesinin temelini meşhur Kazak yazarı Abış Kekelbaev’in Geçmiş Yılların Balladı adlı hikâyesinde, ‘uzaylıların esir aldıkları tutsakların hafızasını silmek (yok etmek) için, onların kafasına taze deve derisi giydirdiklerini’ anlatan bu olayından almıştı. Bir zamanlar bu bozkırlarda hayatî alan oldukları için bitmeyen mücadelede düşmanların yaptıkları karanlık ve sağır zalimlikleri ve hınç ölçülerini göstererek, Kekelbaev bu korkunç olayları ayrıntılı olarak anlatmıştı. Kekelbayev’in balladında bu törenin ne kelime sıfatı var, ne hafıza kaybına uğratılan (Mankurt) kişinin ismi, ne de o dazlak kafaya geçirilen ve özenle yapılan o deri parçasının (siri) ismi vardır. Kekelbaev’de bu sadece bir kabilenin diğer kabilenin gözünün korkuttuğunun anlatıldığı bir vakadır. Aytmatov’da ise sadece, Mankurt tiplemesi roman efsanesinin merkezi değildir. Romanın parabolik yapısında en önemli rolü oynamakta ve mânâsıyla ile sanat merkezi olmaktadır. ‘Sir’ kelimesinin imgesi Aytmatov için görülmemiş metafordaki işlevi kazanmakta ve anlamı uzay boyutuna kadar büyümektedir. Yer’in kafasına geçirilen roket çemberi. “

Ahmedov’un yukarıdaki ifadeleri, Mankurt efsanesinin aynı adla olmasa bile, sözlü edebî ürünlerde yaşadığını gösterir. Öte yandan, Abış Kekelbaev’in bu efsaneyi alarak kabileler arası bir işkence ve zulüm unsuru olarak kullandığını da gözlemlemekteyiz. Dolayısıyla Kekelbaev’in bu efsaneyi sadece mahalli plânda değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Yine Pariza Mirza Ahmedov’un ifadelerinden, Aytmatov’un bu efsaneyi Kekelbaev’in Geçmiş Yılların Balladı adlı romanından aldığını, fakat ondan farklı olarak daha geniş bir platformda işleyerek uzay boyutuna da dikkati çektiğini söyleyerek Aytmatov’un hakkını teslim etmektedir. Yani Aymatov, bu mahalli hikâyeden evrensel bir tip yaratmasını bilmiştir .

Pariza Mirza Ahmedov’un bu efsanenin kullanımı ile ilgili düşünceleri sözlü edebiyattan yararlanma aşamasında sanatçıların kudret ve yeteneklerini gösterme ve karşılaştırma fırsatını vermektedir. Aynı coğrafyada yaşayan ve aynı sözlü kültürden gelen iki kardeş yazarın aynı motifleri kullanmaları kadar tabiî ne olabilir. Burada aranması gereken ustalık ve maharetin ne ölçüde sergilendiği gerçeğidir. Öte yandan Aytmatov’un hususiyle Mankurt hakkındaki ifadeleri, yazarın yukarıdaki iddialarını doğrulamaktan uzaktadır. Aytmatov’un Mankurt efsanesi ile ilgili kaynağı, kendi ifadesiyle, tamamen Manas destanıdır.

MANAS DESTANINDAN ESİNLENME

Cengiz Aytmatov yakın arkadaşı Muhtar Şahanov’la birlikte sohbetlerinden oluşan ve Türkiye Türkçesinde, Kuz Başındaki Avcının Çığlığı adıyla yayınlanan hatıra-sohbet eserinde, bu konu hakkında ve beslendiği kaynakları göstermek açısından mevzumuzu aydınlatacak önemli şeyler söylemektedir .

“Asırdan da Uzun Gün romanını yazarken, mangurt konusunu inceden inceye araştırdım. Çocukluğumuzda, yön-yötıtem bilmeyen birilerine “Hey! Mangurt musun?” dediklerini çok duymuştuk. İnsanın mangurta nasıl dönüşeceğini bilmesek de, kemiklerine işleyen ağır bir söz olduğunu sezerdik.

Mangurtluk hakkındaki ilk bilgilerden birine, on asır önce cırlanıp Kırgız halkının kahramanlık ve kültür ansiklopedisi haline gelen Manas Destanı’nda rastlanıyor. Orada çocuk Manas’ın yaramazlığı ve dayanılmaz gücünden korkan Kalmaklar, onu mangurt edelim deyip söz bağladıkları şöyle cırlanmıştı.

Balayı tutup alalım Başına çember takalım Eve götürüp azap verelim Altı boy Kalmak’ın Ayak-başını yığalım.

Altmışlı yılların içindeydi sanıyorum; ünlü Sayakbay Karalayev’den mangurt ve şire’nin manasını sormuştum. O zaman değerli ihtiyar biraz düşündükten sonra konuşmaya başladı.

Geçmişte Kalmak ve Kırgız çatışması sırasında iki taraf, mal mülkle birlikte, kul etmek için birbirinden tutsak alırdı. O tutsak, mal peşinde sallanıp yürümekle birlikte, günlerden bir gün çaresini bulup kaçar gider. Birileri aracılığı ile kendi hakkında halkına haber göndermesi, hatta diri can olduktan sonra kız-kadına takılması da şaşılacak şey değil. Çocukluğunda ele geçirilen gücü-kuvveti yeterli tutsak, beş yıl belki on yıl ‘buyrun’ diye hizmet eder. Ne de olsa o da insanoğlu, içinde gururu uyanıp, eline silâh alıp karşı koyması mümkündür. Bu yüzden en emin yolu onu mangurt etmektir. Bunun için önce tutsağın saçını kazıdıktan sonra, yeni kesilmiş devenin veya sığırın derisini başına sararlar. Buna Kırgızlar şire derler. Kayıştan delip yapılan bağlarla sarıp şakaktan sıkarak sağlam olarak bağlıyorlar. Böylece kavurucu güneş altına, eli ayağı bağlı bırakıyorlar. Tutsak o zaman iki azaba birden düşermiş. Önce yaş deri sıcaktan kurudukça büzülüp başını sıkarak kemiklerini kıracak gibi oluyor; ikincisi yeniden çıkan saç, kuru deriyi delemeyip tekrar dönüp kafa derisine iğne sokulur gibi girip bütün sinir duygusunu öldürür; yani akılda tutabilme, anlama yeteneğini yok ediyor. Bir hafta veya on gün sonra, ya ölür ya mangurta döner. Ölürse azaptan kurtulur, diri kalırsa; adını geldiği soyu, bütün geçmiş hayatını unutur; sadece kendi efendisinin istediğini yerine getiren kaba güç sahibi haline gelir… İnsanoğlu zulmün tepe saçını dikleştiren nice türünü keşfetmiştir. Ancak bu felâketin dengi olamaz.

Totaliter sistem zamanında bütün topluma, onun içinde senin de benim de, hepimizin aklına fikrine, anlayışına ideolojik şire kondu. Bu bir rejime körü körüne bağlayıp, kelepçelemek amacıyla yapılmıştı. “

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere Aytmatov’un bu konudaki kaynağı büyük Manasçı Sayakbay Karalayev’dir. Karalayev’in Mankurt efsanesi ile ilgili söyledikleri ile yazarın Manas destanından aldığı mısralar aynı anlam etrafında şekillenmektedir. Böylece bu tiplemenin gerçek kaynağı doğrudan doğruya Manas destanı olduğu ortaya çıkmaktadır .

Bunun dışında Literaturnoye Obozreniye dergisinde çıkan bir mülakatında da aynı konuya daha geniş bir açıklama getirmektedir.

“Mankurt, halk ağzında dolaşan efsane, benim anlattığım gibi bulunmaz. Fakat bu efsanenin prototipi Kazak halkında mevcuttur. Ben onları yüksek düzeye çıkarmam, felsefî anlamını derinleştirmem gerekirdi. İnsanoğlunun geleceğini düşünmek, alnı açık, iç dünyası zengin, kusursuz insan olmak için engel olduğunu Mankurt hakkındaki efsaneyi yeniden yorumlamaya beni mecbur etmişti .”

Mankurt’tan-Mankafa’ya

Halk arasında sıradan bir efsane gibi dolaşan Mankurt Aytmatov’un usta kaleminde yeniden fakat başka bir konteks içinde hayat bulmaktadır. Yazarın; “Çocukluğumuzda, yön-yöntem bilmeyen birilerine “Hey! Mangurt musun?” dediklerini çok duymuştuk.” sözleri Mankurt hakkında bizleri de düşünmeye şevketti. Anadolu coğrafyasında ve Türkiye Türkçesinde de Aytmatov’un ifade ettiği biçimiyle yön-yöntem bilmeyen, anlayışı kıt insanlara ‘Mankafa’ denildiği ve bu kelimenin hali hazırda yaşadığı bilinmektedir. Bu açıdan bakıldığında Mankurt ya da Mankafa kelimeleri aynı kaynaktan yani Türk destan ve sözlü geleneğinden çıkıp geniş bir coğrafyada kullanım alanı bulmuştur, denebilir .

Bütün bunların yanında önemli olan yazarın bu kavrama yüklediği anlam ile romandaki işlevidir. Yazar kendisiyle yapılan bir söyleşide bu konuya açıklık getirmektedir:

“-Çok eski efsanelerden çıkarıp modern bilime, sosyolojiye hediye ettiğiniz kavramlar var; Mankurtlaşma gibi. Duvarlar yıkıldı, pek çok ülke -Kırgızistan da dahil olmak üzere- bağımsızlıklarım kazandı, demokrasinin lafı daha çok ediliyor, bireyin önem kazandığı kamusal devlet söylemleri pekişiyor. Ancak bu ötekileşmeyi, hatta var olan bozkurtların bile giderek Mankurtlaşmasını engelleyemiyor, siz ne dersiniz?

-Mankurt mitolojik bir terimdi ama bizim zamanlarımızı anlatmak için de önemli bir imkândı. Totalitarizm bizi standartlaştırmak istese ve bunda kararlı olsa da bizim buna karşı direnmemizin hayati önemini anlatmak istemiştim, bu tiplemeyi eski çağlardan getirmemin nedeni buydu. Ancak Mankurt sadece eski çağların trajik yaratığı değil. Her dönemin Mankurtları var. Bu zaaflarıyla malul insanoğlunun kaçınılmaz yazgısı. Mankurtlar, Mankurtlaşalar ve zaaflarına karşılık ayakta kalmaya çalışanlar, bunlar hep olacak.”

İşte Sarı Özek bozkırında yaşayan Nayman Ana’nın oğlu da bir savaşta Juan Juanlara esir düşer. Nayman Ana’ya oğlunun ölüm haberi gelir. Bu habere inanmayan Nayman Ana, oğlunu aramaya çıkar .

Nayman Ana’nın oğlunu aramaya çıkmadan önce “Büyük Türk mutasavvıfı Hoca Ahmet Yesevi’nin bir veli olarak Kazak-Kırgızlar üzerindeki manevi tesirini romana yansımış folklorik bir hususiyet olarak zikretmek gerekir .

 “Nayman Ana’ya ev işlerinde yardım eden eltisinden başka avılda onun yola çıktığını gören bilen olmadı Nayman Ana esneye esneye kalkan eltisinden bir gün önce torkunlarına( kendi akrabalarına) oradan da kendisiyle birlikte gelmek isteyen olursa Kıpçak ülkesindeki Evliya Yesevi dedenin türbesine ziyarete gideceğini söylemişti”

            Yazarın (her eserinde olduğu gibi bu romanında da ) folklorik malzemeyi işlerken dikkat ettiği bir husus da vakaları tarihi zemin ve mekân unsurlarına yerleştirmiş olmasıdır. Ahmet Yesevi’nin türbesi Nayman Ananın Juan juanlar tarafından kaçırılan oğlunu bulmak, çaresizliği içinde, vakanın gidişatında yerini alır. Yazar böylece tahkiye (rivayet etme-anlatma) dokusu içinde zaman zaman fiktif (kurmaca) alemin varlığını bir an olsun okuyucuya unutturma başarısını gösterir .

            Nayman Ana uzun aramalardan sonra oğlunu çobanlık yaparken bulur. Hafızasını kaybeden oğul, annesini tanımaz. Zira o artık efendisinin emirlerini yerine getirmeye hazır tam bir Mankurt olmuştur. Nayman Ana oğlunu görmek ister, ama Mankurt efendisinden aldığı emir üzerine annesini okla öldürür. Nayman Ana ölürken ak yazmasından beyaz bir kuş uçarak bağırmaya başlar .

“Nayman ana merakla her tarafa göz gezdirirken, Mankurt oğlunun bir devenin ardında diz çökmüş, yayını germiş, ok atmaya hazır beklediğini göremiyordu. Mankurt’un gözüne güneş ışığı düşüyor ve bu yüzden tam  nişan alabilmek için uygun ânı bekliyordu.

Oğlunun başına bir şey gelmiş olmasından korkan Nayman Ana ise, seslenmeye devam etti:

-Colaman! oğlum!

Nayman Ana birden eyerin üzerine döndü ve oğlunun kendisine nişan aldığını gördü.

– Dur atma!

Ancak bunu diyecek kadar zamanı olmuştu. Deveyi mahmuzlayıp hızlandırmak istemişti ama fırlatılan ok vınlayarak sol böğrüne saplanmıştı bile!

Darbe öldürücüydü. Nayman Ana’nın başı sarktı, devenin boynuna sarılmak istediyse de tutunamadı, yere yuvarlandı. Ama kendisinden evvel beyaz yazması düştü başından. Ve bu beyaz yazma bir kuş olup havalandı. Ana’nın ağzından çıkan son sözleri tekrar ede ede gökyüzüne uçtu gitti: “Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!”

İşte o gün bu gün Dönenbay kuşu Sarı-Özek bozkırında geceleri uçar dururmuş. Bir yolcuya rastlayınca onun yanına sokulur, “Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!” diye ötermiş. 

Mankurt ve Robot İnsan

Yazarın bu romanda dikkatlere sunduğu Mankurt motifi hem geçmiş hem hâl hem de gelecekteki hayatı yönlendirecek robot-insan tipinin temsilcisidir. Geçmişte, Nayman Ana örneğinde olduğu gibi Bir Mankurt’un kendi annesine nasıl düşman edileceğini, onu nasıl gözünü kırpmadan öldürebileceğini gördük. Hâl’de ise, Sabitcan ve Uzay alanı muhafızı Tansıkbayev’in şahsında Sovyet rejiminin nasıl bir insan tipi arzuladığını okuyucuya gösterir. Sabitcan ve Tansıkbayev efendilerinden aldıkları emirlerden asla şaşmayan, beyinlerini ve enerjilerini efendilerinin hizmetine vermiş birer robot-insandırlar. Yazar geçmiş ve hâl’deki Mankurt tipinin dahi tekâmül etmediği kanaatindedir. Bu tekâmülün son safhası robot-insan idealidir. Yazar, gelecekte arzu edilen insan tipini Sabitcan’ın ağzından nakleder :

“Sabitcan kendisini ayran budalası gibi ağızları açık dinleyen Boranlıları iyice şaşırtmak, ezmek kararındaydı. Böylece, kızkardeşi ve eniştesiyle yaptığı kavgadan dolayı kendini küçük görenlere bir ders vermiş, bunu onlara ödetmiş olacaktı. Bu yüzden âdeta coşmuş, bilimin yüksek başarıları ve inanılmaz mucizeleri üzerine nutuk çekmeye başlamıştı. Bu arada sık sık votkasını yudumluyor, hemen ardından kımız içmekten de geri kalmıyordu. Sarhoş olmuştu bile. Öyle saçma sapan şeyler anlatmaya başladı ki, zavallı Boranlılar hangisine inanıp hangisine inanmayacakların t bilemez oldular.

Sabitcan, her kımıldanışında parlayan gözlük camlarının gerisinden ve büyüleyici bakışlarıyla dinleyenlerini süzüyor ve devam ediyordu anlatmaya:

-Düşünün bir kere bizler insanlık tarihinin en mutlu kişileriyiz. Bak Yedike, içimizde en yaşlısı sensin Her şeyin eskiden nasıl, şimdi nasıl olduğunu hepimizden iyi bilirsin. Niçin böyle diyorum? Bak anlatayım: Eskiden insanlar Tanrılara inanırlardı. Eski Yunanistan’daki inanca göre güya bu Tanrılar Olimpos dağında yaşarmış. Ne biçim tanrı imiş onlar? Saçmalık işte! Ne gelirdi elerinden? Durmadan birbirleriyle kavga etmek. Asıl özellikleri birbirleriyle didişmek, hiç anlaşamamaktı. İnsan hayatını değiştirmek, insanın mutluluğuna en ufak bir katkıda bulunmak gelmezdi ellerinden. Zaten böyle bir şey düşündükleri de yoktu. Aslında Tanrılar da yoktu. Bir efsane, masal, uydurma idi bütün bunlar. Ama bizim Tanrılarımız bambaşkadır ve hemen şuracıkta, Sarı-Özek Uzay Üssü’nde yaşıyorlar. Ve biz bu Tanrılarımızla bütün dünyaya karşı övünüyoruz, gururlanıyoruz. Aramızdan hiç kimse tanımıyor, göremiyor onları. Yasalar buna izin vermez. Onları görüp tanımak da gerekmez zaten. Öyle her önüne gelen bir Mırkınbay bir Şırkınbay (Ali, Veli) “Merhaba, nasılsın?” diye el uzatamaz onlara. Asıl gerçek Tanrılardır bunlar. Bak Yedike, az önce sen, uzay gemilerinin telsizle yönetildiğini öğrenince şaşıp kaldın değil mi? Oysa o iş bir çocuk oyuncağı, hem modası da çoktan geçti. Gün gelecek insanlar da telsizle yönetilecek, tıpkı şimdiki otomatlar gibi. Anlıyor musun, büyük küçük herkes radyo dalgalarıyla yönlendirilecek. Bu konuda deneyler başladı bile. İnsanlığın yüksek çıkarları için çalışan bilim çok önemli sonuçlar, çok önemli veriler elde etmiş bulunuyor .

(…) İnsan ancak merkezden verilen programa göre hareket edebilecek. Keyfince yaşadığını, dilediğince hareket ettiğini sanacak ama aslında her şey i, aldığı nefesi bile yukarıdan verilen programa uygun olacak. Oradan ayarlanacak her şey. Bir şarkı söylemen mi gerek? Merkez bir sinyal verecek ve sen şarkı söyleyeceksin. Dans etmen, oynaman mı gerek? Başka bir sinyal verecekler ve sen başlayacaksın oynamaya. Çalışmak mı istiyorsun? Yine sinyalle çalışacaksın, hem de ne çalışmak! Hırsızlık, soygun ya da başka bir suç işlemek olmayacak artık. Bütün bunlar eski kitaplarda kalacak.

(…) Meselâ, savaşta olduğumuzu kabul edelim. Orada da her şey merkezden verilen sinyallere göre olacak. Hemen ilk safta ateşe mi atılmak gerekiyor, atılacaksın. Paraşütle mi atlanacak, göz kırpmadan atlayacaksın. Tankın altına sokup mayın mı patlatacaksın? Hemen yapacaksın o işi. Nasıl ve niçin? diye soracaksınız bana. Anlatayım. Merkezden canlı akımla cesaret aşılanacak ve insanda korku diye bir şey kalmayacak. İşte böyle olacak her şey!…

Uzun Edilbay pek şaşırmıştı. Aklından geçeni olduğu gibi söyleyiverdi:

– Amma da palavracısın ha! Bunca yıl okuduktan sonra bunları mı öğrendin? Başına akıl koyan olmamış hiç! “

Yukarıdaki uzun iktibasta Sabitcan’ın cümleleriyle gelecekteki Mankurt ya da itaatkâr, köle (robot-insan) insanın, rejimin arzuladığı “homo sovieticus” tipinin portresi çizilmiştir. Bu bilimin başarısı olarak lanse edilmeye çalışılıyor. Buna göre insanlar sinyallerle yönetilen birer canlı robot olmaktan öteye geçemeyecektir. Yazar bu endişeyi sıcak tutmak için Yedigey’in aklından geçenleri dikkatimize sunar :

“Bununla beraber Yedigey birden korkuya kapıldı. Bu palavracının böyle konuşması hiç sebepsiz, hiç temelsiz olamazdı. Çünkü bütün bu söylediklerini uydurabilecek yeteneği de yoktu onun. Herhalde birşeyler duymuş olmalıydı. Aslında hep kötü haberleri aklında tutardı o. “Ya söylediklerinde gerçek payı varsa? Ya bazı bilim adamları Tanrı olmak hırsına kapılmışlarsa? Kendilerini Tanrı yerine koyarak bizi yönetmeye kalkarlarsa?” diye düşündü. Korkusu da bundan ileri geliyordu .”

Aytmatov, Kazak- Kırgızlar için eski ve yeni düşmanların metod bakımından nasıl birbirlerine benzeyen usuller kullanıldıklarına dikkati çeker. Geçmişte Juan Juanların esirlerin kafasına geçirdikleri deve derisi dünün Sovyetler Birliği’nde hâkim rejimdir. Rejim kendi prensipleri doğrultusunda eğitim yapan yatılı okullarda hafızası, milliyeti, inancı, geçmişi, hiçbir değer yargısı olmayan insanlar (Mankurt) yetiştirmektedir. Geçmiş ve hâl’de karşılaşılan durum şu şekilde şemalaştırabiliriz .

zaman  Kurban Düşman           Metod  Sonuç

Uzak geçmiş    Kırgızlar ve öteki Türk kavimleri           Juan Juanlar     Başa geçirilen deve derisi        Mankurt (kölelik)

Hâl       Kırgızlar ve öteki Türk kavimleri           Sovyet rejimi   Yatılı okullarda verilen eğitim   Mankurt (kölelik) (Marksist ideoloji)

İstikbâl Tüm insanlık     Sovyet / Amerikan ortak teknolojik gücü         Tüm insanlığı şâmil zihnî kalkan (tekno-ideolojik propaganda)  Mankurt (kölelik) robot insan

Yazarın Mankurt motifini belirgin bir şekilde ön plâna çıkarma arzusunun temelinde çağımızın insanının efendilikle kölelik arasında bir tercih yapmasının gerekliliği düşüncesi vardır. Yazarın deyimiyle “Mankurtizasyon” hâlâ devam etmektedir. Aytmatov kendisiyle yapılan bir mülâkatta Mankurt hakkındaki düşüncelerini şöyle ifade eder :

“-Robot adam Mankurt hakkındaki düşünceleriniz nedir?

-Fazla birşey diyemeyeceğim. Müsaade ederseniz benim size bir sorum olacak. Kitapta nasıl  sergilenirse sergilensin aca¬ba Mankurt hikâyesinin realiteyle bir ilgisi var mı?

        -Tabiatiyle devrimizin insanı bu.

Aytmatov kahkahalarla: “Bunu diyen siz misiniz? dedi. Kitap Rusya’da çıktığından beri görünen o ki, Mankurt ortak bir isim oldu ve daha umûmi bir isim olan “Mankurtizasyon” uyduruldu. Bir Mankurt, ana-babasını itaatle öldürmeye muk¬tedir bir varlık – tenkitçi Vladimir Lachine, Le Monde’da böyle yazıyordu – “düşünme yeteneği olmayan veya muhakeme yürü¬temeyen, benzerlerinin acılarını hissetmeyen, farklı manevi de¬ğerleri kabul etmeyen biri. Mankurt öyle birisi ki zamanlama hususunda bir profesörü geride bırakır. Yedigey’in ve onun ce¬naze kervanının cedlerinin mezarlığına girmesine müsaade et¬meyen bir muhafız teğmenidir. “Çağdaş bir Frenkeştayn tara¬fından bilinçlendirilip yapılan zavallı Mankurt hiç de hayalî bir tip değildir . ”

Aytmatov, Beşir Ayvazoğlu’na verdiği bir mülâkatta da Mankurt tipinin Sovyetler Birliği ve Kırgız kültürü içinde geç¬mişteki ve bugünkü durumuna temas eder:

“Bildiğiniz gibi bu Mankurt efsanesini bir romanımda anlattım, ama laf olsun diye değil, bugünkü siyasi hayatla bağ¬daştırarak… Eskiden aslını unutmuş, robotlaştırılmış insanlara ‘Mankurt’ denirdi. Bugün de aynı şekilde duygusuzlaştırılmış, kökünden koparılmış, neyi ne için yaptığını bilmeyen ve kendi¬sine verilen emirleri hiç düşünmeden uygulayan insanlar da bir çeşit ‘Mankurt’tur. Türk Cumhuriyetlerinde hâlâ Mankurtların bulunup bulunmadığına gelince; vardır şüphesiz. Ama ne kadar olduklarını kestirmek pek kolay değil ”

SONUÇ

Dünya barışını koruma zorunluluğunun, günün konusu olduğu bir sırada Aytmatov, bir insan kişisel üzüntüleri dışına çıkıp, tüm insanlık için ne yapmalıdır diye sorar. Buradan yola çıkarak edebiyatın ne yapması gerektiğini sorgular. Ona göre edebiyatın görevi, insanları, gerçeği ve adaleti elde etmek isteğinde, hayat, barış ve gelecek hakkında beslenen sevgide, sonsuz sevgide insanları birleştirmektir. Gerçek insanın, Yedigey gibi her türlü dış engelleri, umutsuzluğunu, ıstıraplarını, can sıkıntısını yenmeye hazır olmasını sağlamaktır .

Herkesin, özellikle de aydınların bu anlamda borcu vardır. Ya Yedigey ne yapacaktır? İnsan ruhunun iyilik ve güzelliğini çoğal¬tarak, sessiz ve sıkıcı hayatına devam edecektir. Toprağa, tabiata bağlı kalarak, savaş, acı, aşk, açlık, fırtına gibi birçok sınavlara katlanarak, bunları kabullenip kötü yazgısını lanetlemeyerek, hayat¬tan öç almayarak, öfke duymayarak kişiliğine varır. Aytmatov, geçmişten bugüne getirdiği iyilik ve kötülüğün ne olduğunu kavrayan ruhunu yansıtan bir eser vermiştir. Yazar, eski bir asker ve demiryolu işçisi Yedigey açısından dünyaya ve hayata bakmaya çalışarak, en önemli konusu, emekçi insan olan sosyalist gerçekliğin temel ilkeleri karşısında aldığı tavrı ve görüşünü vurgular . Bu incelemenin son cümlesini Ahmet Hamdi Tanpınar’ın aydın sorumluluğunu vurgulayan bir sözü ile bitirmek uygun olacaktır. Çünkü toplumun aydınları (münevver) mankurtlaşırsa o toplum için çöküş kaçınılmaz olacaktır. Tanpınar diyordu ki: “Hayat, şüphesiz, bütün cemiyetindir. Fakat mesuliyetleri yalnız münevverindir. Yükünü kaderin ve tesadüfün ayırdığı paya göre hep beraber taşırız. Fakat tarih karşısında hesabını münevver verir. ”

Kaynaklar:

1-         Cengiz Aytmatov(1991), Gün olur Asra Bedel, Çev: Refik Özdek, Ötüken Yayınevi, İstanbul.

2-         Cengiz Aytmatov-Muhtar Şahanov(1998), Kuz Başındaki Avcının Çığlığı, Toklun yayınevi, Ankara.

3-         Ali İhsan Kolcu(1997), Millî Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov, Ötüken Yayınevi, İstanbul.

4-         Ali İhsan Kolcu(2002), Bozkırdaki Bilge Cengiz Aytmatov, Akçağ Yayınları, Ankara.

5-         N. Kübra Erbay(2002), Cengiz Aytmatov’un Eserlerinde Tabiat, T. C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

Ahmet Hamdi TANPINAR (1970), “Hayat Karşısında Münevver”, Yaşadığım Gibi, (Hazırlayan: Dr.

Newyork’ta Değil Türkiye’de Belediye Başkanı Olsa

Amerika’nın New York kenti Belediye Başkanı Eric Adams’ın başı ciddi dertte. Hakkında “rüşvet ve yasa dışı kampanya finansmanı” ile suçlandığı bir iddianame hazırlandı.

“ABD’de bir Belediye Başkanının yargılanmasından bize ne?” diyemiyoruz. Çünkü iddianamede Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiren önemli suç iddiaları da yer aldı.

“İddianame temel olarak, Adams’a Türkiye’nin üzerinde nüfuz kurmasına izin verecek şekilde hediye ve yasa dışı bağış kabul etme suçlaması yöneltiyor.”

Daha açık ifadeyle, bir Türk yetkilinin Eylül 2021’de Başkan Adams’a rüşvet verdiği ve karşılığında Başkanın New York İtfaiye Departmanı’na baskı yaparak yangın denetimi olmadan Türkevi’nin açılmasını sağladığı belirtildi.

Ayrıca iddianameye göre, “Adams ve beraberindekiler en az bir Türk hükümet yetkilisinden Türk Hava Yolları (THY) ile ücretsiz sağlanan lüks uluslararası seyahatleri kabul etti.”

Dahası da var bir Türk diplomatının “saman bağışlarda” aracılık yaparak Adams’a yasadışı kampanya desteği sağladığı iddia edildi. “Saman bağış” yani “bağışçı gösterilen kişinin gerçek bağışçı olmaması” orada suç kabul ediliyor.

Newyork Post’un geniş haberinde, Adams’ın ilişkide olduğu beş Türk’ün adına da yer verildi.

****

Amerikanlar için bunlar çok önemli konular. Peki biz Türkler için ne ifade ediyor?

Mesela Adams’ın yaptıklarını Türkiye’nin büyükşehirlerinden birinin belediye başkanı yapsa vatandaşlarımız ve yargımız bunu dert edinir mi?

Mesela Ulaştırma Bakanı bakanlıktan en büyük ihaleleri alan bir firmanın özel jeti ile Almanya’ya gitti. Üstelik Bakan “Bakanlığa büyük iş yapan ilgili firmanın sözleşmesinde ulaştırma ile ilgili yurt içi ve yurt dışındaki eğitim, sempozyum ile ilgili masraflar bilabedel olmak üzere taraflarından karşılanır diye bir imkan var.” “Biz buna göre şirketin jetiyle seyahat ettik” diyerek aklımızla alay etti. Çünkü uçak masraflarının “bedelsiz” olmadığı açık, bedel ihale ile peşin olarak ödenmiş.

Bu olaydan hiç rahatsız olmayan ahalimiz “kayıt dışı yardım, rüşvet” gibi iddialardan da rahatsız olmazdı sanıyorum.

Bir Ticaret Bakanının kendi şirketinden bakanlığına malzeme almasını dert ettik mi? Bir yüksek bürokratın büyük bir ihaleyi verdiği şirkete üst yönetici olmasına şaşıranımız oldu mu?

Diyelim ki iddianamedeki Türkiye hakkındaki iddialar doğru. “Türk yetkili, bir Türk hükümet yetkilisi, bir Türk diplomatı” olarak zikredilen kişiler hakkındaki iddialar bizim için ve savcılarımız için suç mudur? Yoksa “iş bitirici” bürokrat ve siyasetçilerimizin hünerlerini gösteren eylemler midir?

Yangın denetimi olmadan Türkevi’nin açılışını sağlayan her kimse herhalde çok “becerikli” biri sayılabilir. THY’nın ucuz veya bedava biletle VIP uçuşu yaptırıp lüks otellerde ağırladığı Belediye Başkanı ile iyi ilişkiler geliştirmek “ülkemiz yararına” olduğundan takdirle anılabilir.

Ama buradan Türkiye bir ceza alırsa hepimiz, Şener Şen’in başrolünü oynadığı, “Namuslu” filmindeki gibi davranırız. ABD yargısına “Kahrolsun namussuz namuslu!” diye bağırırız.

*****************************

SİYASETİN FİNANSMANI

Yasaktır ama Türkiye’de ismini gizlemek isteyen bir kişi, başkasının adını kullanarak, desteklediği siyasi partiye bağış yapabilir.

Yasal olarak bir siyasi partiye bir kişinin yapabileceği bağışın üst sınırı var. (2024 yılı için kişi başı 351.134 TL)Daha yüksek meblağlarda bağış yapmak isteyenler de yasal sınırın üstündeki miktarları, yasayı arkadan dolanarak, başka isimler üzerinden bağışlayabiliyor. Kaldı ki bunlar kayıtlı finanslar. Bu yüzden kimse bu tür bağışları yasadışı ve ahlaka aykırı saymaz.

Bir de çeşitli gerekçelerle kayıt dışı verilenler var.

CHP İstanbul İl Binasında para sayma görüntüleri ve sözleşmede gerçek bedelin altında değer gösterilmesi de galiba bu türlü işlemler sebebiyle ortaya çıkmış.

Bir de devletten veya belediyelerden alınan ihalelerin belli yüzdelerini, yönlendirilen vakıf ve derneklere, bağış adı altında vermek zorunda kalanlar var. Bunlar için Prof. Dr. Hayrettin Karaman “Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına –zoraki- bağış yapmalarına” cevaz vermemiş miydi?

Siyasetçilerin ve kamu görevlilerinin vakıf ve dernekler üzerinden rüşvet alma mekanizmasının tartışıldığı bir ortamda bu fetvaya “dindar halkımızın” olumsuz bir tepkisi olmamıştı.

****

“Bizde işlerin böyle yürüdüğüne” alışmış yetkililerimizin Newyork’ta aynı yöntemlere başvurmasını da ahalimizin anlayışla karşılaması çok muhtemeldir.

Fakat “elin gavuru” öyle düşünmüyor. Her yerde rüşvetçi ve ahlaksızlar çıkabilir. Ama orada kurallar var ve kurumlar çalışıyor. Hukuk sistemi ve halk, kamu gücünü ve milletin parasını kullanma yetkisine sahip olanların, bu tür ahlaksızlığına göz yummuyorlar.

Türkiye gibi “imanlı ve dindar” bir halkın yaşadığı ülkede siyasetin finansmanı flu ve karanlık bir ortamdadır. ABD gibi ülkelerde ise siyasetin finansmanı şeffaf, halka açık ve tamamı kayıtlıdır.

Siyasetin finansmanı konusunda bu düzeye ulaşamazsak, gerçek bir demokrasi ile yönetilmemiz mümkün olmayacak.