25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1172

Kocaeli, İstanbul, Türkiye, AB Kriterleri

İstanbul’da Metro hattını Taksim’den Yenikapı’ya bağlayacak Haliç Metro Köprüsü hakkında tartışmalar sürüyor. Bu proje ile İstanbul ulaşımının daha iyi bir noktaya geleceği muhakkak. İstanbul’da da dünyanın diğer önemli metropolleri gibi ulaşım probleminin çözülmesi metro (yeraltı treni) ağının genişletilmesine bağlı.

“Projeyi Belediye Başkanı Kadir Topbaş çizmiş. UNESCO Komitesi ve Koruma Kurulu ilk günden itibaren köprü modelini çok sakıncalı bulmakta. En çok tartışılan konu, köprüdeki taşıyıcı kulenin 82 metre olmasıydı. Ancak bu kule Süleymaniye ve diğer camilerin oluşturduğu tarihi silueti bozuyordu. Unesco’nun kriterlerine aykırı bu duruma itirazı sebebiyle kule yüksekliği önce 65 metreye, sonra da 55 metreye düşürüldü.”

Projede değişiklikler yapıldı. Ancak UNESCO her toplantısında yapılan düzeltmelerin yetersiz olduğunu bildiriyor. Bu yüzden İstanbul’un 2011 yılında Dünya Miras Listesi‘nden silinip Tehlike Altındaki Dünya Miras Listesi‘ne yazılması gündemdedir…

“Taksim’den Yenikapı’ya uzanacak olan metro hattının tünelleri tamamlandığı halde, Haliç’i geçecek köprü bir türlü yapılamadığı için proje en az on yıl gecikmiş bulunuyor. İstanbul gene bir ikilemle karşı karşıya: Ya bu içinize sinmeyen projeyi kabul edeceksiniz ya da metroya karşı olacaksınız!”

Lütfen “İstanbul’daki projeden bana ne” demeyiniz. İstanbul’daki bu proje sadece İstanbulluları ilgilendirmiyor. İstanbul hepimizin ortak değeri. Ayrıca Metro Köprüsü olayının benzeri olaylar Türkiye’nin her bölgesinde yaşanıyor.

Mesela İzmit’te şehir içinden geçen D100 karayolu sebebiyle şehir merkezini sahildeki alana bağlayan üç adet yaya köprüsü vardı. Bu köprüler eskiden son derece kötü, estetikten ve işlevsellikten mahrum yapılardı. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi güzel bir hizmet yaparak bu üç köprünün yerine modern, daha geniş ve yeni yapılan yan yolları da içine alacak şekilde daha uzun köprüler yaptı. Yürüyen merdivenleri ve güneş ışığıyla aydınlatma sistemi ile modern; şehrin siluetine de olumlu katkı sağlayan köprüler oldu.

Ancak bu yaya köprülerinden ortada olanı (Mimar Sinan Köprüsü), İzmit’in tarihi ve sanat değeri en yüksek yapısı olan Yeni Cuma (Pertev Paşa) Camisinin D100 den görünümünü kapatmakta.

Fazla söze lüzum yok. Bu cami bir Mimar Sinan eseridir. Gelişmiş ülkelerde, bir şehir dünya tarihinin en büyük mimarlarından birinin eserine sahipse, şehri yönetenler her cepheden en güzel şekilde görülmesini sağlayacak tedbirleri alır. Bırakın köprü ayağıyla örtmeyi, keşke Belediyenin imkânları elverse de, çevredeki bazı binalar kamulaştırılsa ve yıkılıp yeşil alan haline getirilebilse. Cami her yönden tam olarak görünebilse.

Mimar Sinan Yaya Köprüsü’nün teknik olarak yeri belki kaydırılamadı. Boyutu değiştirilemedi. Bunları bilebilecek teknik bilgilere sahip değilim. Fakat kanaatimce bu köprünün Yeni Cuma Camisine bakan ayağının, yürüyen merdiveninin üst kısmı ile bisiklet yolu olarak ayrılan fakat hiç kullanıldığını görmediğim kavisli bağlantı yolu yıkılsa, Cami görüntüsü açılabilecekti.

Köprü projelerinin siyasi sorumlusu KBB Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, bürokrat olarak sorumlusu (bugünkü Van Valisi) zamanın Büyükşehir Genel Sekreteri Münir Karaloğlu‘dur. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nı ziyaretinde bu görüşümü Münir Bey’e aktardığımda bu kısım üzerinde bir tadilat yapılmasının mümkün olduğunu, ancak böyle bir ihtiyaç olduğundan emin olmadığını söylemişti. Köprü üstünde birlikte gezerek bu konuyu görüşelim teklifini de Vali olarak tayini çıktığı için gerçekleştiremedik.

KBB Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, hem Kocaeli’de önemli ve kalıcı hizmetlere, eserlere imza atmış başarılı bir başkan ve hem de dengeli ve akıllı bir siyasetçidir. Kültürel mirasımıza ve Mimar Sinan’a saygısından da hiç şüphem yok. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da daha güzel ve yaşanabilir bir İstanbul için çok önemli işler başarmış bir başkan. Onun da Süleymaniye’li İstanbul siluetine ve tarihi yarımadanın dokusuna zarar verilmesini istemediğinden de eminim.

Fakat bilemediğim, anlayamadığım husus Unesco gibi yabancı kuruluşların çok haklı tepkileri sonucu kule boyu falan kısaltılacağına, tarihi dokuyla uyumlu projeler yaptırılamaz mıydı? Neden benim Belediye Başkanlarım, yatırımları daha proje safhasında iken tarihi perspektiften değerlendirmede özensizdirler? Neden sorunlar hep uygulama aşamasında ortaya çıkıyor? Eleştirenleri de ısrarla “kendi otoritelerine siyasal nedenlerle karşı çıkanlar” olarak algılıyorlar?

Ben yabancı kuruluşların bizim işimize karışmasından rencide olan bir yapıya sahip olduğum halde, “iyi ki Unesco, Metro Köprüsü projesine itiraz etmiş” diye seviniyorum.

İzmit’teki köprü yapılırken de keşke böyle bir müdahale edecek iç veya dış kuruluş olabilseydi demekten kendimi alamıyorum.

Tabii ki bu kolaycılık, “ben kendimi yönetmek becerisine sahip değilim, AB’ye girelim onlar bizi yönetsin” diyenlerin tarzı olur. Bu ifade şekli, tutuklu milletvekillerinin durumunun çözülmesi ve TBMM’de yaşanan yemin krizinde de Avrupa Birliği organlarının müdahalesini isteyenlerin de tarzıdır. Faydalı dış müdahale örneklerine rağmen, bu tarzın kabul edilmesini de doğru bulmuyorum.

Ancak Unesco‘nun uluslararası şehircilik kuralları, AB’nin demokrasi ölçütleri, AİHM’nin (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin) mesela adil yargılanma hakkı ve tutukluluk süreleri ile ilgili hukuki değerlendirmelerini kabul ederek kendimiz birçok problemimizi çözebilirdik. Daha modern şehirlerde yaşamanın keyfi ve daha ileri demokrasinin huzuru ile yaşamak imkânını bulabilirdik.

Vakit geç değil. İyi niyetli olursak çözebiliriz.

 

 

 

 

 

 

 

Meş’um İlk Adım !

 

Türkiye’de herhangi bir etnik grubun kimliğini  -resmen-  tanımaya atılacak ilk adım; Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının bozulmasına, dolayısiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanmasına da atılmış meş’um / uğursuz bir ilk adım olacaktır.

Böyle bir gaflet gösterildiği takdirde, bu iş orada kalmayacak, sırada bekleyen ve emareleri ortaya çıkmaya başlayan ve kendisini, şu veya bu etnik grubun mensubu sayan taifeler de aynı hak talebinde bulunacaklardır.

Hakk’ın küçüğü büyüğü olmaz. Hak; haktır. O kapı, değil açılması; aralandığı takdirde bile, herkese bu hakkı vermek gerekir.

Bu ise, kendi bindiğimiz dalı kesmek; doğuşta değil de, oluşta bir tamamiyet / bütünlük arz eden MİLLET mefhumunu berhava etmek; Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünüp, parçalanmasına çanak tutmaktır.

Çünkü Türkiye,  -konumu gereği-  rahat bırakılan bir ülke değildir. Türkiye’de olacakları ve  -iyi niyetle bile olsa-  yapılacakları tabii seyrinde yani kendi halinde bırakmazlar.

Nitekim, aslında doğru gibi görünen prensip ve düsturlar; Türkiye’de uygulanması halinde; Türkiye’yi, ancak iç sürtüşmelere, dahili kargaşalara, sonucu vahim / tehlikeli bir kaosa / karışıklığa sürükler. Neticede Türkiye’yi, parçalanmanın ve dağılmanın eşiğine getirir.

Ne yazık ki, hala, bir kısım aydın (?) ve maalesef bazı parti genel başkanları (?)  -bir bakıma-  Osmanlı tatbikatının Türkiye’de uygulanmasını istiyorlar.

Halbuki Türkiye Cumhuriyeti; Osmanlı İmparatorluğu değildir. Zira Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun ancak bir eyaleti kadardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Mısır vs. gibi, tamamen farklı bir kıt’ada; farklı bir iklimde; farklı bir milletten oluşan bir parçası veya uzantısı yoktur.

Türkiye; coğrafyasıyla, iklimiyle, insanıyla, diniyle; velhasıl her şeyi ile bir bütündür. En küçük bir çatlağa tahammülü olamayacak kadar hassas bir bütünlük arz eder.

Türkiye’de değil birçok millet (dikkat; kavim demiyorum); iki millet dahi yoktur. Türkiye’de Türkler ve diğer kavimlerden Türkleşmiş Türkler / Müslümanlar olmak üzere tek bir millet yani İslam’la kaynaşmış, hem-hal olmuş ve aynileşmiş TÜRK MİLLETİ vardır.

Zira; Din, Dil bir ise Millet birdir. Din bir ise Millet; yine birdir. Üstelik insanın milliyetini, konuştuğu dil tayin eder. Türkiye’de  -istisnalar hariç-  Türkçe bilmeyen yoktur. Kaldı ki, bu milletin Din’i de birdir, Dil’i de…

Çünkü millet olmuş Anadolu insanının; Edirne’den Hakkari’ye, Samsun’dan Mersin’e kadar  -kırsalında-  sacda pişirdiği tek bir yufka ekmeği; bayramda, düğünde oynadığı tek bir horonu; çalıp vurduğu tek bir davul-zurnası; kırda dokuduğu tek bir kilimi vb. gibi, tabiatiyle ayrıntıları farklı, ama temelleri aynı olan ortak yiyeceği, ortak giyeceği, ortak inançları; kısaca  -asırlardır süregelen-  ortak yaşantısı vardır.                    

İşte bu, millet oluş keyfiyetinin tabii bir tecellisidir. “Millet oluş nedir?” dersek; şurada burada, herhangi bir taş hükmündeki kavimlerin; zaman ve İslam’ın mimarlığında Süleymaniye Camisi gibi muhteşem bir abide / anıtın oluşmasında rol alarak; tarihte kalıcı olması ve bu suretle şerefle yükselmesidir.

Süleymaniye Camisi’nde mahiyetine uygun bir alanda yerleşen taşlar; nasıl ki sıradan bir taş olmaktan çıkıp, artık sen-ben değil; biz olmanın ve biz demenin ulvi / yüce manasına ermişlerse…

Yine nasıl ki lalettayin / sıradan taşların her biri Süleymaniye Camisi’ni teşkil etmenin sırrına ererek; teker teker Süleymaniye Camisi olmakla övünür hale gelmişlerse…

Anadolu’daki kavimler de, Mücahit Türk Milleti’nin önderliğinde aynı şekilde bir değişiklik geçirerek, yepyeni bir ruh ve manayla bambaşka bir biçimde medeniyet aleminde layık oldukları layemut / ölümsüz yerlerini alarak bir ve beraber olmuşlardır.

İşte bu gelinen nokta Türk Milleti’nin oluş keyfiyetidir. Artık var oluş ve onu devam ettirişte hakim fikir, doğuştan değil oluştan kaynaklanmış yani onun milliyeti İslam, aklı Kur’an olmuştur.

Demek ki, Anadolu insanı kavimden  millete geçmekle, buz hükmünde bulunan ve er geç hiçlik toprağına düşerek eriyecek olan benlik ve şahsiyetini millet havuzunda eritmekle daimi varlık statüsüne / durumuna kavuşmuştur.

Öyleyse “kimlik” peşinde koşmak demek; Süleymaniye olmaktan çıkıp, ayak altında bir taş olmayı istemek (!) demektir.

Bir de şöyle düşünelim: Türkiye’de, kendilerini  -kendilerince-  güya farklı / başka bir etnik gruptan farz eden / sayanlar, yüzyıllardır bu memlekette, kendilerine has  -aslında bizimle aynı / müşterek-  örf ve an’aneleriyle yaşaya gelmişler. Tabii hayatları hep devam ede gelmiş. Dillerini  -mahallileşmiş dillerini-  de tabii olarak konuşa gelmişlerdir.

Bugünlere televizyonla, radyoyla, gazete ve dergiyle gelinmedi ki, bundan sonraya da onlarsız gidilemez olsun. Öyleyse niçin bu endişe?

Unutmayalım ki, tabiiliklerini kaybederek sun’ileştikleri takdirde; tabiilikleriyle ne kadar haklı idiyseler; sun’ileşmeleri halinde ise, o derece haksız duruma düşerler.

Tıpkı mevcut tabiiliklerin; sürekli tahrik edilip, sun’ileştirilerek, devletin  -ister istemez-  hedefi haline gelmesi gibi.

Bütün bu açıklamalardan sonra, olanca sesimle şöyle haykırmak geliyor içimden:

“Meş’um ilk adımlara hayır!”

Tarım İl Müdürlüğü’nü göreve çağırıyorum!

Kocaeli, hızlı ve plansız sanayileşmenin bedelini çok ağır ödedi ve daha da ödeyecek.

1967’lere kadar bu Körfez’de Istakoz dahil pek çok çeşit balık çıkardı.

Üzüm, incir, fındık, şeftali, kiraz başta olmak üzere meyvelerin en lezzetlisi bu kentin köylerinde, kırsal alanlarında yetişirdi.

Biz meyveyi kilo ile değil sele sepetleriyle alırdık.

Çayırköy’ün karpuzu at arabası ile gelir, yaz boyunca en lezzetli karpuzu yerdik.

Sera ürünü, hormonlu, kimyasal katkılı sebze nedir bilmezdik.

Bugün İzmit başta olmak üzere, Kocaeli’nin “plansız ve çarpık sanayi” yüzünden yaşadığı çile ortadadır. Kanser patlaması başta olmak üzere pek çok hastalığın pençesindeyiz.

Hastanelerimiz tıklım tıklım, çare arayan insanlarla dolu.

Ve hala bu kentin yönetiminde söz sahibi olanlar yeni ve ağır sanayi tesislerini kurmanın inadı içindeler!

Bir fabrikanın Organize Sanayi Bölgesi ilan edilen alanda kurulması bir şey ifade etmiyor. Salınan baca atıkları kilometrelerce ötedeki bağları, bahçeleri yok ediyor.

Uzunbey, Arslanbey gibi çevresi birinci sınıf tarım alanları olan beldelerimizde kurulan sanayi tesislerinin çevrede yarattığı felaketi kimse görmüyorsa, Tarım İl Müdürlüğü’nün görmesi gerek!

Sahildeki kimyasal temizlik maddeleri üreten firmanın yüzünden Bahçecik’te meyve bahçeleri kuruyor!

Şu anda benim yaşadığım Derbent’te, yakın çevredeki Nusretiye, Balaban, Suadiye, Arslanbey, Kullar ve Maşukiye’de de meyve bahçeleri kansere yakalanmış insanlar gibi kuruyor.

Siyasi iktidar inatla Kocakaymaz köylülerinin tarımsal üretim yaptıkları tarlalarda Organize Sanayi Bölgesi kurmaya çalışıyor!

YETER artık!

Dünyada olduğu gibi, ülkemizde de en büyük sorun, insanların insanca beslenebilmesi sorunudur.

Temiz gıdaya hasretiz.

Verimli tarım alanlarını korumak, siyasi iktidarlar için “Anayasal bir görev” olduğu halde, tarım alanlarının hoyratça katledilmesi sürüyor.

Nerede bir “OVA” varsa, ya sanayinin ya tersanelerin ya da konutların işgali altında!

Allah, “Ovalardan beslenin, yükseklerde oturun” diye o bereketli alanları insanlığa lütfetmiş.

Ama, o Allah’a inandığını söyleyen akıl ve vicdan özürlüler, o bereketli toprakların canına okuyor!

Allah’tan korkmuyor, kuldan utanmıyorlar!

Tarım İl Müdürlüğü’nü göreve çağırıyorum; Kocaeli’de halen sebze ve meyve üretilen beldeleri ciddi şekilde incelesinler. Kirli sanayinin yol açtığı katliamı belgelesinler ve “görevlerini” yapsınlar.

Bugünkü koşullarda, insanlarımızın bu gerçekleri görüp de hesap sorma iradesi gösterebileceklerine inanmıyorum!

Bu yüzden, kamu görevlilerini Allah’a şikayet ediyorum!

Allah, görevini doğru dürüst yapmayan, bu yüzden “kul hakkı” yenmesine göz yuman, siyasal güç sahiplerine boyun eğenleri affetmeyecektir!

Biraz Allah korkunuz varsa, görevinizi yapın.

Bu rezilliklere göz yummaya devam edecekseniz, “Müslüman” taklidi yapmayın!..

 

 

Türk Milletine Çağrıdır

Ufuklarında güneşin battığı büyük imparatorlukların mirasçısı mübarek Milletim. Tarihi şanla, şerefle dolu, çağ kapayıp yeniçağ açan büyük Milletim seni Anadolu’dan çıkarma hareketini başlatmışlardır. Bütün şer güçler birleşmiş bir takım oyunlarla birliğini, diriliğini bozmaya çalışmaktadırlar. Sana düşen görev uyanık olmak ve milli bütünlük için devletin bölünmez bütünlüğü için çalışmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve büyük Türk Milletinin bağımsızlık mücadelesi ve istiklal savaşı ile kazanılmış hak ve hukukuna, varlığına, hürriyetlerine, egemenliğine, milli değerlerine, güvenliğine ve savunma gücüne hizmet için vatandaşlarımızı aydınlatmak, bilgilendirmek Türk Cumhuriyetini sonsuza kadar yaşatmak ve yüceltmek milli görevlerimizden olmalıdır.

Milletimizde oluşan sosyal doku bozuklukları GÜVEN duygusunun yitirilmesine ve milli değerlerin ANLAM kaybına ve KAVRAM kargaşasına sebep olmaktadır. Bunların engellenmesi için her türlü önlemlerin alınmasını sağlamak Milletinizi uyarmak, moral değerlerini yüceltmek zorundayız.

Milli kültürümüzün gelişmesini, zenginleştirilmesini ve güçlendirilmesini sağlamak, oluşan yüksek medeniyetimizin gelişmesini Türk medeniyetinin temeli saymalıyız.

Milli güç unsurlarımız topluca dengeli ve adil bir şekilde kuvvetlendirecek her türlü mücadelede etkinlik sağlayacak, çaba ve faaliyetleri desteklemeliyiz.

Milletler arası ilişkilerde eşitlik ilkesine temel olarak devletimizin diğer devletlerle yapacağı anlaşma ve çalışmalarda buna göre hareket etmesini sağlamalıyız.

Daha önce hangi düşünceyi benimsemiş ve hangi oluşum içinde yer almış olursa olsun fikirlerimizin doğruluğuna inanan herkesin vatan dediğimiz bu topraklarda bir araya gelmesini sağlamak ve milli güç birliği oluşturmalıyız.

Kurtuluş savaşımızın ve milli mücadelemizin mazlum milletlere örnek olduğunu asla unutmamalıyız. Milletimizin milli duygularını, hassasiyetlerini gevşetmek güvensizlik ortamını oluşturmak, milli değerleri anlamsızlaştırmak için milletimizin düşmanları her türlü bilişim ve iletişim araçlarını bilim, sanat, özgürlük, insan hakları ve demokrasi adına kullanmaktadırlar. Milletimizin bu psikolojik savaşa karşı uyanık tutmak ve bu tip çalışmaları boşa çıkarmak ve maskelerini indirmek öncelikli hedefimiz olmalıdır. Çünkü savaşlar beyinlerde ve gönüllerde kazanılır.

Türk Cumhuriyetleriyle yaşanan tecrübe yeterli olmalıdır. Türk Cumhuriyetleriyle dilde, fikirde işte birlik mutlaka sağlanmalıdır. Avrupa Birliği Yerine korkmadan Türk Birliği diyebilmeliyiz. İnsanlarımız gelecek ile ilgili düşünmeye teşvik edilmelidir. Mesela 10, 20, 50 yıl sonra bölge ve Türkiye ne olacak konulu yarışmalar düzenlenmelidir.

 Ortadoğu, Asya, Avrupa ve Afrika araştırmaları enstitüleri kurulmalıdır. ABD, rant araştırma merkezi zemin oluşturma ve taraftar bulma bakımından bilhassa yakından izlenmelidir.

Haritaya bakmayı, coğrafi, kültürel, siyasi etnik haritaları okumayı öğrenmeliyiz. Türkiye daha önce gözlemci olarak bile katılmadığı Ortadoğu barış sürecine aktif bir taraf olarak katılmalıdır. Çünkü bu süreç sadece bir Arap – İsrail anlaşmazlığı değildir. Sonuçları sadece bölgesel etkinlik açısından değil, güvenlik parametreleri açısından da önemlidir. Çünkü bu süreç içinde Kıbrıs, Filistin ve PKK meseleleri birbirini etkilemektedir.

 Türkiye Avrasya, Avrupa ve Ortadoğu bölgelerine belli koridorlar açacak şekilde davranmalıdır.

Son olarak Büyük Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini bilhassa gençlerimize çok iyi okutmalı ve kavratmalıyız. Her Türk Muhtaç olduğu kudretin damarlarındaki asil kanda mevcut olduğunu bilmelidir.

Kore’deki Şehitlere Türk Toprağı

Kore’de ki şehitlere Türk toprağı götürdüm

Kore gitmek için hep bir imkan ve fırsat aramıştım. Bu fırsatın gerçekleştiğini ve Kore’den davet aldığımda heyecanlanıp ilk fırsatta Pusang’da ki şehitliği ziyaret etmeye karar vermişti. Aslında gazeteci ve belgeselci olarak Kore’ye gemilerle giden askerlerimizin Türkiye’den ayrılışı, Akdeniz’e çıkıp Süveyş kanalını geçerek Hint Okyanusu’ndan Pasifik sahilleri ve Kore’nin liman kenti Pusang’a gemiyle deniz yolundan giderek Kore savaşına katılan askerlerimizin duygularını birebir yaşamak istemiştim.

Bu isteğimiz olmadı, askerlerimizin bir ay da gittiği Kore yolunu biz THY’ye ait uçakla 10 saatle gideceğiz. Mehmetçiklerin Kore’ye gidiş yolları 1876’da Ertuğrul firkateyninin Japonya’ya gidiş yolunu takip ederek Haziran 1950’de Türk askerlerini taşıyan gemi Kore’ye gitmişti. En büyük arzum bu yolları denizden gitmek, inşallah oda olur ama zararı yok biz uçakla Kore’ye giderek Mehmetçiklerin Kore topraklarına çıktığı sarı deniz sahilinde ki Pusang şehrindeyiz.

Pusang’da Türk Şehitliği

Pusang Kore’nin başkenti Seul’den sonra en büyük ikinci şehir. Liman kenti, Mehmetçiklerimizin Kore topraklarına çıktıkları ilk kara parçası.

Pusang’da ilk durağımız Türk Şehitlerinin de mezarlarının bulunduğu BM Anıt mezarlığı. Birleşmiş Milletlerin ilk ve tek anıt mezarlığı Pusang’da. BM gücü olarak Kore savaşına katılan çeşitli ülkelere ait 40 bine yakın asker mezarının büyük bir kısmı Pusang’da. ABD’&den sonra en çok asker zayiatı Türkiye verdi. Heyecanla elimde kameram Türk askerlerinin mezarlarının bulunduğu bölgeye doğru yönelip şehitliğin kapısından içeri giriyorum. İki Koreli asker kapının sağ ve sol taraflarında durarak bize selam veriyor.

Anıt mezarlıkta ilk göze çarpan Kore savaşına katılan ülkelerin asker kayıpları. Türkiye’nin 724 asker kaybettiğini Pusang’da ki şehitlikte 462 Türk askerinin mezarının bulunduğu yazılı. Burada çekim yaparak nazlı nazlı dalgalanan Türk bayrağının altında adeta bir gül bahçesinde yatarcasına Mehmetçiklerin kabirlerinin bulunduğu bölgeye geçiyoruz. Burası bir anıt mezarlık değil, gerçek bir mezarlık.

Savaşta hayatlarını kaybeden askerlerin mezarları ülkesi ve adının yazıldığı pirinç kitabeler altında değişik renkte ki güllerin bulunduğu mezarlıkta yatıyor. Çok geniş bir alan. Şehitlerimize ait mezarlık ilk bölümde. Şehitliğe girer girmez dikkatimi çeken Koreli ana okulu öğrencileri, anıt mezarlığa getirilmiş, öğretmenlerinin nezaretinde anıt mezarlık gezdiriliyor. Koreli çocukların Türk bayrağı ve şehit Mehmetçiklerin mezarı önünde ki masım tavırları dikkatimi çekerek, hem fotoğraf makinemi hem kameramı çalıştırıp bu tarihi anı belgeselleştiriyorum.

Kore Şehitlerine Türk Toprağı

Devri Alem ve Belgesel yayıncılık olarak Milli ve manevi görevimizi Pusang’da ki Türk şehitliğinde de gerçekleştirmenin mutluluğu içindeyim. Kore şehitleri için Türkiye’den götürdüğüm toprağı Kore’de ki şehit mezarlarımızın üzerlerine serperek onların bir nebze de olsa vatan hasretini gideriyor. Şehit mezarlarının başucunda Kocaeli Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Halit Yılmaz’ın Fatiha okumasına şahitlik yapıp şehitlerimizin ruhuna ithaf ediyoruz. Büyük bir çiçek buketini Türk bayrağı altında ki platforma yerleştirerek şehitlerimizin aziz hatırası önünde minnet ve şükran hissiyle görevimizi yapıyoruz.

Türk bayrağının dalgalandığı bölgede üst düzey şehit askerlerin mezarları var. Ayrıca TBMM Başkanlığı döneminde Mehmet Ali Şahin’in getirdiği toprak yer alıyor. Meçhul Mehmetçik mezarı anıtın bir başka köşesinde bulunuyor. Türkiye’den gelen gazeteci ekibin mezarlıkta isim aramaları Kore’li yetkililerin müdahalesiyle önleniyor. Çünkü şehitlerin gerçek mezarının üzülmesine basılmasını istemiyor Koreli yetkililer. Bayan Koreli görevli koşarak gelip İngilizce mezarlara basmayın diye feryat etmesi hala gözlerimin önünde. Anavatandan çok uzakta olan Mehmetçiklerimiz Koreli dostlarımızın şefkatli ellerinde olmasına seviniyorum.

Şehitliğin her noktasından kamera ve fotoğraf çekimleri yaparak Pusang’da ki şehitliğimizi belgeselleştirmeye çalışıyorum. Şehitliğin alt bölümünde ki uzun havuzda ise şehitlerimizi temsil eden kırmızı ve barışı temsil eden beyaz balıkların yarış edercesine yüzmesi barışın ne kadar önemli olduğunu şehit Mehmetçiklerimizin al kanlarını temsil eden balıklar da bizlere farklı duygular yaşatıyor.

Anıtta ki BM merkezinde Kore savaşlarıyla ilgili belge ve dokümanlar, sinevizyon gösterisi ve anıt hatıra defterinin bulunması şehitliğe verilen önemi gösteriyor. Bir çok Koreli görevli şehitlikte ki çiçekleri ve yeşil örtüyü ve çimleri sürekli bakmaları Korelilerin şehitliğe verdiği önemi gösteriyor. Anıtın girişinde ki Koreli askerlerin esas duruşta verdikleri selamı alarak anıttan çıkarken aklım mezarlıkta bıraktığımız şehitlerde kalıyor.

Bu şehitler Anadolu’nun nerelerinden buralara gelmişti. Bazıları bekar bazıları evliydi. Bir çoğunun adı Mehmet ve İbrahim’di. Onların da umudu, onlarında mutluluk ve sevgi heyecanı vardı. Onlar hayatlarının baharında dilini ve dinini bilmedikleri Kore topraklarında şehit olmuşlardı. Mehmetçiğin neden Kore’ye gönderildiği Türkiye’nin neden bu kadar kalabalık asker gücüyle Kore savaşlarına katıldığı elbette tartışılır ve tartışılmalı. Tarihi yargılamadan ve o günlerde yaşananları unutmadan tartışmalıyız.

Şehitlikte geziye katılan Türk gazetecilerinin de görüşlerini alıyorum. Mehmetçiklerin araya ilk adım bastığı Pusang limanını, limana hakim yüksek bir yerden görüntülerken Pusang şehrinin Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ile kardeş şehir olduğunu da öğrenmiş oluyorum.

 

Yeni Haçlı Seferleri Kapıda

Bugün konuşacağımız konu tarihteki “Haçlı Seferleri” değildir… Çok yeni yöntemler kullanılarak kapımıza kadar gelmiş Yeni Haçlı saldırısından konuşacağız bu yazımızda…

Haçlılar bin yıl önce “Kudüs’e” kadar geldiler; aradan bin yıl geçti, yine geliyorlar… Bu kez kılıç-kalkan-miğfer-zırh giyimli şövalyelerle değil, nükleer başlıklı füzelerle, insansız hava araçlarıyla, elektronik istihbaratla, uzaydan görüntüleriyle…

Yeni Haçlı Seferine 2001 de başlandı; ilk hedef ülke Afganistan idi… Hiçbir zaman bulamayacakları birilerini aramak bahanesiyle Afganistan’ı işgal etmeye başladılar… İşgal işin “İkiz Kuleler” bahane olarak sunulmuştu…

Pentagonun üçüncü katına uçak saldırısı olmuştu güya…

Hâlbuki pentagonun tamamı zaten üç kattı… Eğer üçüncü kata uçak vurmuş olsaydı çevresindeki ağaçlarında zarar görmesi gerekirdi… Tek ağaç bile zarar görmemiş… Nasıl saldırı bu? Ha… Yakınında bir şey patlamış; patlayan şeyin de enkazı anında yok edilmiş; uçaksa neden enkazı yok ediliyor? Neyse geçelim…

Duruma Irak’la devam ettiler…

Sebep, Saddam’ın nükleer bombaları var diye…

İşgal edildi, bulundu mu böyle bir şey?!

Irak beklediklerinden çok farklı sonuç verdi…

Vietnam’da olduğu gibi bataklığa saplandılar, trilyon dolar kaybettiler Irak’ta… Bunun karşılığını petrol kuyularına el koyarak neyi ne için alacaklarını gösterdiler…

**

Küresel emperyalizm doymuyordu; yeni işgaller gerekiyordu sömürmek için…

İşgal olmadan sömürü devam edemezdi…

Şimdilerde Afrika’nın kuzeyinde yeni bir plan uygulanıyordu…

“Afrika Baharı” adıyla anılan operasyonun hedefinde sınırları değiştirilecek belli ülkeler vardı…

Bunun için de oralardaki “baskıcı rejim” bahane edilerek halk kışkırtılacak, baskı altındaki gruplar ayartılacaktı…

Bu işlem kolaylıkla başarıldı Sorosçu uşaklar tarafından.

Hedefte sadece bu Kuzey Afrika ülkeleri yoktu, sıraya konulmuştu; nihai hedef Orta Doğu idi, bu bölgenin yeniden düzenlenmesine karar verilmişti…

Küresel emperyalizmin patronları bir harita çizdiler masa başında; paylaşılıp sömürülecek ülkelere karar verdiler…

Tunus, Yemen, Bahreyn, Mısır derken Libya…

Libya’nın dışındakiler hemen “teslim” bayrağını çektiler… Küresel baronlar ne istiyordu, ne yapılmasını istiyorlarsa yaptılar buralardaki diktatörler…

Şimdilerde o ülkelerin yeraltı kaynakları büyük şirketler arasında paylaşılmakta…

Libya direnmeye çalışıyor emperyal baronlara...

**

Sıra kimde?

Sıra şimdi Suriye’de mi?

Ardında İran ve Türkiye mi var?

Türkiye’yi en son hedef olarak belirledikleri belli, şimdilik Türkiye’yi amaçları için “kullanmak” en uygun rol modeli verdikleri belli oluyor…

Türkiye’deki siyasi irade aracıyla bu rolün yapılması için tüm destekler var…

Allah var; Türkiye de görevini (!) iyi yapıyor…

Nasıl mı?

Düne kadar Türkiye ile “dost” olan, “kanka” olan Libya ve onun lideri Muammer Kaddafi’nin çocuklarını ve torunlarını öldüren bomlar, Türkiye’den sevk ve idare ediliyor…

Ne mi yapılıyor?

Emperyalistlere “paranda” olunuyor…

Önce; “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyecek başbakan…

Ardından NATO karargâhının İzmir’de kurulmasına izin veriliyor… Bu nasıl iş?…

Türkiye, Kuzey Afrika kıyılarında SG ve TOMA Füzelerine destek için savaş gemilerini yollamış…

Füzeler Libya’ya çevrilmiş durumda…

Türkiye, bu füzelerin hedefine ulaşması için gayret gösteriyor… Bu nasıl iş?…

Libya kıyılarında ABD ve AB korumacılığını yapıyor…

İzmir, NATO bombalama merkezi haline getiriliyor…

Bu nasıl iş?…

**

Düne kadar “kardeş ve dost” olan Beşar Esat şimdilerde “tu kaka” oluverdi birden… Hemen çekilmesi için telkinler yapılmakta ve elçiler gönderilmekte…

Aynı şeyler Mısır’da Hüsnü Mübarek için de yapılmıştı…

Şimdilerde Arap ülkelerinde şu kanaat yaygın; “Türkiye’den dost olmaz, ABD’nin güdümünde hareket ediyor…” diye basında yayınlar yapılmakta… Bu nasıl iş?…

**

Yeni Haçlı seferleri

Bush Afganistan’a girerken “Haçlı seferindeyiz” demişti, yıl 2001…

Sadece 2 yıl sonra, 19 Mart 2003 de;

Irak, “…halkını kurtarmak” bahanesiyle işgal edildi…

8 yıl sonra, aynı gün 19 Mart 2011 de Obama aynı sözü söyledi “Haçlı seferindeyiz” diye…

Güya Libya halkını savunmak bahanesiyle küresel baronlar Paris’te Elize Sarayında toplandılar, toplantının adı da: “Libya Halkıyla Dayanışma Toplantısı” idi…

Böyle açıklama yapıldı…

Sonuç bildirisinde; “Libya’daki sivil halkı korumak için tüm önlemler alınacaktır.”

Peki, neden Libya Halkı bu kadar önemli?

Neden Gazze’deki, Filistin’deki ölen çocuklar önemli değil bu küresel sömürücüler için?

Güldürmeyin beyler, bayanlar beni, “sivil halk” öyle mi?!

Gazze’de, Irak’ta binlerce çocuk ölürken nerdeydiniz?

Onlar sivil halk değil miydi?!

İsrail Gazze’ye misket bombalarını atarken kavrulan insanlar sivil değil miydi?

Yoksa bilmediğimiz “uzaylı” askerlerden oluşmuş Gazze’nin ordusu mu var?

**

İşgale kılıf hazırlamak…

İşgal edilecek ülkeye saldırmak için önce bazı ön şartlar oluşturulur. Saldırıya kılıf hazırlamak için bahane bulunur ya da yaratılır… Vurmak için bir ülkeyi, uydurulmuş bir terim var; “uluslar arası meşruiyet”…

Ne demektir bu?

Emperyalistlerin isteklerine ve menfaatlerine uygun olan ne varsa o demektir…

Bizleri soyup soğana çeviren Küresel Çeteciliktir…

Herkes adına karar veren ve tepede olan, sayıları az etkileri fazla bir azınlıktan bahis ediliyor…

**

Kimlerdir bunlar?

“Uluslar arası camia” diye söylenen şey…

Ne yapar bunlar?

Bu uluslar arası camia dedikleri bakınız neleri yapıyormuş;

*Sömürmek istedikleri ülkeleri önce parçalara ayırırlar…

*Ülkelerin kaynaklarını bölüşürler…

*Sömürürler…

*Karşı geleni terbiye için Yeni Haçlı Seferleri düzenlerler…

*Kendilerine itaat edecek bir yönetim kadrosunu hazırlarlar…

*Sonuçta yerüstü ve altı zenginliklerini sömürmeye başlarlar.

İşte bu “uluslararası camianın” verdiği karar sonucu oluşan durumdur…

**

Ölen ölür…

Korunacağı söylenen sivil “halktan ölen ölür, kalan ekonomik kaynaklar bizimdir” yeter emperyal baronlara, onları paylaşırlar…

Bunun adı da “uluslararası meşruiyettir…”

Meşruiyetin anlamı, emperyalizmin çıkarları neyi emrediyorsa onu yapmak demektir…

Petroller, yeraltı cevher ocakları, akarsular, boğaz suyolları, hava sahaları, deniz kıta sahanlıkları kontrol altında tutulur, gelirleri uluslar arası patronların kasasına yönlendirilir…

**

BM kararları…

BM ve NATO kararları, küresel sömürücü bu patronların çıkarları doğrultusunda kararlar alır ve uygularlar…

İşte bunun adı da “uluslar arası camianın kararı” olur…

Bir ülkede, bir grup tehdit altındaymış gibi alt yapı hazırlanır, medya aracılığıyla birileri hedefe konulur, sürekli yayınlarla insanlar inandırılır, beyin yıkaması yapılır…

Tehdit altında olduğu belirlenen grubun “haklarını korumak” için devreye emperyal baronlar girer.

Küresel baronlarla ilişkileri vardır bu tehdit alan grupların… Önce oraya iyi niyet elçileri gönderilir, ardından ambargo söylemleri başlar, yaptırımlar…

Sonra karar verilir bombalanır, tahrip edilir…

Önce tahrip ederler sonra da “imar” için oraya gidip sömürürler…

Sonuç…

Küresel emperyalizmin Afrika’daki değişik ülkeler için harcadığı miktar 3,5 trilyon civarında…

Bahane olarak “El Kaide” gösterilerek Afganistan işgal edildi… İkiz kuleler bahane edilerek Afganistan’da çok kalınacağı kesin… Yetkilisinden tapu gibi itiraf var; “Afganistan’da hiçbir zaman bulamayacağımız birilerini aramaya gideceğiz” diyen Pentagon yetkilileri…

Saddam’ın olmayan nükleer bombaları bahane gösterilerek Irak işgal edildi ve bölündü…

Yalanlarla, medya yayınlarıyla halkın beyni yıkandı…

Sürekli aynı yerler tehdit edilebilir…

Şimdi sıra Suriye’de; eğer karışıklık dinmezse mezhep çatışması olur ve tüm sınır komşuları da karışır…

Başta Türkiye, Lübnan, İran ve İsrail etkilenir…

Haçlı seferleri gelir kapımıza dayanır…

İşte size hayatın gerçeklerinden birkaç kesit…

Bunlar komplo teorileri değil olanın tespitidir…

Rahmet Mevsimi Geldi

Değerli Okuyucularım;
Bu gece, Mübârek Mî’rac Kandili’ni idrak edeceğiz.
İdrak etmekte olduğumuz bu yılın Mî’rac Kandili için aynı konuya girilmemiş, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan ile Üç Aylar ve duâ üzerine konuşulmuştur. Bu günkü yazımızın son bölümünde dinî edebiyatımızda önemli bir yeri olan Mî’raciyeler hakkında bilgi sunulmuştur.
Mî’rac kandilinizi tebrik eder; nice kandillere, sevdikleriniz ve sevenlerinizle sağlık ve huzurla ulaşmanızı niyaz ederim.
OĞUZ ÇETİNOĞLU 
Oğuz ÇETİNOĞLU: Üç ayları idrak etmekteyiz. Hicrî takvime göre Recep, Şaban ve özellikle Ramazan, Müslümanların, diğer aylara göre daha fazla ibâdete yöneldikleri zaman dilimidir. Genel bir yorum yapar mısınız?

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Hiç şüphesiz biz Müslümanların kulluk yoğun zamanlarımızın başında, üç aylar ve onların içinde de özellikle Ramazan-ı şerif gelir. Bu müstesnâ kulluk mevsimini, mümkün olduğunca değerlendirebilmek için, din görevlileri dilleri döndüğünce onun özellik ve güzelliklerini çeşitli vesile ve vasıtalarla anlatmaya gayret ederler. Her Müslüman da bu günlerde biraz daha farklı, biraz daha zengin bir insanî ve İslâmî hayat yaşama gayretine soyunur. Bu gayretler toplumda yaygın bir harekete, berekete ve genel bir güzelleşmeye vesile olur. Topluca ve toplumca daha büyük oranda yaşanmaya çalışılan İslâm, günlük hayatımıza âdeta bir bahar havası gibi gözle görülür olumluluklar ve güzellikler kazandırır.

Ramazan ayının gündelik hayatımıza getirdiği bu görünür ve hissedilir güzellikler, hiç şüphesiz mânevi hayatımızdaki güzelleşmenin yansımalarıdır. Bu sebeple her sene üç ayları ve özellikle Ramazan-ı şerîfi, kulluk dünyamızın rahmet mevsimi olarak karşılar, algılar ve yaşarız.

Yine hemen herkes bu görünür güzelliği ve mânevi derinliği bir şekilde dile getirebilir. Ama galiba yapılacak en isabetli iş, bu fevkalâde fırsatlar mevsimini bu ümmetin efendisinden sevgili Peygamberimizden dinlemektir.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Recep ayının önemi nereden kaynaklanıyor?

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Enes b. Malik radıyallahu anh’ın haber verdiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Recep ayına girdiği zaman şöyle dua edermiş:
‘Allah’ım, Recep ve Şa’ban’ı bize mübarek (ve bereketli) kıl ve bizi (sağlıkla) Ramazana ulaştır!’ () ‘Kulluk yoğun bir mevsim’ demek olan üç aylara girdiğimiz günlerde, bütün Müslümanları yeni bir Ramazan’a kavuşma heyecanı ve ümidi sarmaya başlar. Hemen belirtmek ve müjdelemek gerektir ki, böylesi bir heyecan, ümit, hazırlık ve özlem, hadisimizde görüldüğü gibi, İslâmî bir terbiye sonucudur. Bu sebeple de tebrik ve takdire değer.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Üç ayların, Müslümanları Ramazan’a hazırlama özelliği olmalı…

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Bize göre dünya ve âhiretin saadet anahtarı imandır. Fert ve toplum hayatımıza onu daha büyük ölçüde etkili kılacak uygun zamanlara kavuşma isteği, aslında daha diri bir dinî yaşayışı arzulamaktır. İyiliklerin güzelliklerin peşinde olmaktır. Müslüman’a da bu yakışmaktadır. Zira, ‘Müslümanların en hayırlısı, ömrü uzun, ameli güzel olandır.’
Hadisimizin Müsned’de yer alan rivâyeti ‘Allah’ım, bize Receb ve Şa’ban’ı mübarek kıl ve bize Ramazanı da mübarek kıl.’  Anlamındadır. Ahmed el-Bennâ es-Sââtî’nin dediği gibi burada Ramazan’ın, Receb ve Şa’ban’a atfedilmeksizin müstakilen duaya konu edilmesi, onun üstün faziletine işarettir.

Böylesi bir aya duyulan özlem, iyiliklerin, güzelliklerin tekrarını istemek, kötülüklerden ve zararlılardan tekrar tekrar uzak kalmayı dilemek demektir. Başka bir deyişle ömrü amel-i salih üzere Müslüman’ca geçirme, hayatı iyiliklerle bezeme arzusudur.

Böyle bir arzu ve özlemin, özellikle Recep ayına girildiğinde yapılması, Recep ve Şâban’ın asıl değerlerinin, kulu Ramazan’a hazırlaması olduğunu, yani onların bereketinin ancak Ramazanla tamamlanacağını göstermektedir. Bu iki ayın asıl değeri, Ramazana olan yakınlıklarıdır. O halde Ramazanın feyz ve bereketinden tam anlamıyla istifade edebilmek için üç ayların girişiyle birlikte yeni, daha şuurlu ve ihlaslı bir kulluğu yaşamaya gayret etmek, bunu başarmaya çalışmak gerekmektedir.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Üç aylarda Müslümanların sorumlulukları da artıyor mu?

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Daha diri bir dinî hayata sahip olabilmek için, dînî bilgiler ve pratiklerle, yani sağlam bilgi ve ihlaslı amellerle güçlenmiş olmak temel şarttır. Bir anlamda yıllık bakım, ya da tahsil ve tatbikat zamanı olan üç ayları ve özellikle Ramazanı gereği gibi değerlendirmek ve o havayı bütün bir yıla taşımak ve taşırmak, hiç şüphesiz daha diri olduğu kadar daha tatlı bir dinî hayatı yaşamak olacaktır. Yaşlandıkça, ömrün sonlarına doğru daha fazla tevbe, zikir, tesbih, ibadet, hayr ve hasenât yapılması tavsiyeleri de aslında giderek gücünü arttıran bir dînî diriliğin gereğini vurgulamaktır.

Hadisimizi gerek dua olarak okumakta gerekse onun zihinlerimize ve hayatımıza kazandırmak istediği dinî diriliği elde etmeye çalışmakta büyük bir hayr vardır. Özlemlerimiz ve dualarımız keşke hep böylesi mevsimler ve Ramazan gibi günler için olsa…

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hocam; ‘Kulluk’ kelimesine sık sık vurgu yapıyorsunuz. Bu kavramdan ve özünden söz eder misiniz?

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Enes radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Duâ kulluğun özüdür.’
Bizi sadece kendisine kulluk yapmamız için yaratmış olan Yüce Allah, bu temel görevin bilgi ve uygulama şekillerini de peygamberleri aracılığı ile insanoğluna öğretmiştir. Bu sebeple peygamberler, iyi birer kul olmakta örnek ve önderlerimizdir.
Örnek kul son resûl Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, inanç ve amel olarak, neyin nasıl kabul ve icra edileceğini hem bizzat yaşayarak hem de sözlü açıklamalarıyla göstermiş ve tanıtmıştır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Duâ hakkında bilgi lütfeder misiniz, Hocam?

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Dua=ibâdettir. Hadisimizde dua ve niyâzın kulluğun özü olduğuna dikkat çekilmiştir. Sevgili Peygamberimiz, Nu’man b. Beşir radıyallahu anh’ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurmuştur:
‘Duâ ibadetin tâ kendisidir. İsterseniz “Rabbiniz, “bana dua ediniz, size cevap vereyim” buyurdu. Bana ibadet ( dua) etmekte büyüklük taslayan kimseler aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.’  âyetini okuyunuz.’

Görüldüğü gibi âyet-i kerîmede geçen ‘ibadet” kelimesi ‘duâ’ yerinde kullanılmıştır. İbâdet emredilmiş olan şeydir. Bu âyette ‘ud’ûnî = bana dua ediniz!’ diye emredilmiş olduğuna göre duâ, tam bir ibâdettir. Peygamber Efendimiz burada bu âyeti delil getirmek suretiyle konuyla ilgili tüm tereddüt ve şüpheleri ortadan kaldırmıştır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Duânın geri planında neler var?

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Duâ, kulun aczini, güçsüzlüğünü, çâresizliğini idrak ve itiraf etmesi demektir. Bu itiraf sözlü olabileceği gibi fiili de olabilir. Zaten ibâdet de tam bir tüzellül ve acz ile Allah Teâlâ’ya boyun eğmek, fiilen kendi güçsüzlüğünü ve Allah’ın eşsiz kudretini kabullenmektir. Böyle olunca da her türlü kulluğun özü, esası, ruhu ve lübbü, dua olmaktadır.
Hadisimizde dua mutlak olarak yani hiç bir kayda tâbî tutulmadan, hiç bir kelime ile vasıflandırılmadan ‘kulluğun özü’ olarak tanımlanmıştır. Bu, her türlü duanın aynı mâhiyette olduğunu gösterir. Namaz duası, hâcet duası ve yağmur duası gibi belli nitelendirmeler neticeye asla tesir etmez. Hepsi de ‘ibâdetin özü’ olmak bakımından aynıdır.

Bu hadisten ‘hac arefedir (yani haccın asıl rüknü Arefe günü Arafatta vakfe yapmaktır)’ hadisinde olduğu gibi, ‘kulluğun asıl ve en büyük kısmı duadır’ anlamı da çıkarılabilir. Ya da kabul edilsin-edilmesin dua ibâdettir. Çünkü kul, dua etmekle aczini ve Allah’ın, her ihtiyacını karşılamaya kâdir olduğunu itiraf etmiş olmaktadır. Bu sebeple dua, asla ibâdetten başka bir mânaya çekilemez. Kulluk, dua’da ifâdesini bulur.

Doğrudan ‘ibâdet’ olarak emredilenlerin yanında, ibâdet niyetiyle yapılmaları halinde, mübah olan hemen her iş ve davranışın âdet olmaktan çıkıp bir nevi ibâdet hükmünü alacağı bilinmektedir.

Oğuz ÇETİNOĞLU: O halde duânın dinimizde çok önemli bir yeri var…

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Dinî konularda yeterince bilgi ve bilinç sahibi olmayan bazı kişilerin, şu veya bu vesileyle gündeme gelen dua etme isteği ve düşüncelerini küçümsedikleri görülebilmektedir. İnsanoğlunun yaşadığı çağ ve ülke ve de elde ettiği teknik gelişme ve imkânlar onu temeldeki acz ve zaaflarından uzaklaştıramaz. Kimileri, geçmiştekilere göre daha gelişmiş imkânlara sahip olmayı, duadan müstağni hale gelmekle yorumlamaya kalkıyor. Özellikle de dua ile bir tabiat olayı olarak baktıkları ‘yağmur’ arasında ilgi kuramıyorlar. Hele bazı üst düzey yetkili ve sorumluların dua’dan söz etmesini, ‘hoş ve boş’ bir laf olarak değerlendirenlere bile rastlanıyor.

Bize öyle gelmektedir ki bu talihsiz anlayış, en azından bazı noktalarda kulluk çerçevesinin aşıldığı yanılgısına dayanmaktadır. Oysa hiç bir gelişme ve imkân bizi kulluktan uzaklaştırıcı bir niteliğe ve içeriğe sahip değildir. Gelişen veya daha doğrusu değişen imkânlar bizim daha fazla ve daha kaliteli kulluk yapmamızı gerektirir. Zira dua zamanlar üstüdür. Zira her nimete bir şükür her zaman gereklidir.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Duâ ile rahmet arasındaki ilişkiden söz eder misiniz?

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de duâ ile yağmur arasında tâ Hz. Nuh’tan itibâren bir ilgi kurulduğu görülmektedir. ‘Rabbinizden bağışlanma dileyin -ki O, çok yarlığayıcıdır- üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsân etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.’

Aynı şekilde Hûd aleyhisselâm da ‘Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin. Sonra Allah’a tevbe edin ki size gökten bol bol yağmur yağdırsın ve kuvvetinize kuvvet katsın.’ çağrısında bulunmuştur.

Dua kâideten tevbe ve istiğfar ile başlar. Yağmur ve bereket ile dua (kulluk) arasında tam bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmaktadır. Bu iki âyet bu ilişkinin varlığını açıkça ortaya koymaktadır.

Öte yandan Hz. İbrahim’in, eşi Hacer ile oğlu İsmail’i bırakıp ayrılırken Mekke için yaptığı dua, gelişme ve bereket ile dua ilişkisine tam bir açıklık kazandırmaktadır: ‘Ey Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için, senin kutsal evinin yanında, ziraata elverişsiz bir vâdiye yerleştirdim. Rabbimiz! İnsanların gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları meyvelerle rızıklandır.’

Sevgili Peygamberimiz’in Medine ortamının ıslahı ve yağmur için dua ettiği tarihî bir gerçektir. Yani yağmur duası sünnettir. Bu sebeple yağmur duasına karşı çıkanlar bu âyetlere ve Hz. Peygamber’in sünnetine karşı çıkmış olmaktadırlar. Bu ise, Müslümanlara göre en azından haddini bilmezlik ve kulluk çizgisinden ayrılmaktır.

Ayrıca Allah Teâlâ ‘O şehirler halkı iman etseler ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık.’  buyurmakta, iman ve takvânın bereket vesilesi olduğunu açıklamaktadır.
Bir başka âyette de ‘Kim Allah’a karşı saygılı olursa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve onu beklemediği yerden rızıklandırır.’  buyurmaktadır.
Rızkı, bereketi ve rahmeti ekonomi biliminin ve teknolojinin maddî ve dar sınırları içinde görmekten öte hiç bir derinliği ve teslimiyeti olmayanların, bu âyetler karşısında ne kadar gerilerde kaldıkları anlaşılmaktadır. Dua, kulu daima kulluk çizgisinde tutar. Ne Firavun gibi tanrılık iddiasına, ne de kendisini dünya çölünde hâmisiz ve klavuzsuz kalmış bir zavallı sanmasına izin verir. Allah dilemedikçe hiç bir şeyin olmayacağı, O diledikten sonra da hiç bir engelin kalmayacağı bilinci, güveni ve inancı ile insana ümitli bir kul olarak yaşama iradesi kazandırır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: İnsan ve duâ ilişkisini anlatır mısınız?
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Allah’a karşı saygılı olmak; haddini bilip aslî görevini ihmal etmemek, dua ve niyazdan uzak durmamakla isbat edilir.

Ehl-i niyâz olmak, kula en çok yakışan bir haldir. İlim-din tartışmalarına girmeden, teknolojiyi her şey için yeter görme yanlışına düşmeden ‘kulluk’ çizgisinde yolculuğa devam etmek gerekmektedir. Her an ve her şey için daima dua ve niyaz etmek lâzımdır. Çünkü sürekli mutluluk için sürekli kulluk gerekir. İnsanın sorumluluk çerçevesi genişledikçe kulluk şuuru ve yaşayışı o nisbette artmalıdır. Hiç bir gerekçe ile kulluk’tan ve kulluğun özü olan duadan uzak kalmamalıdır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hocam, verdiğiniz bililer için çok teşekkür ederim.
Mi’râciyye
İslâm edebiyat ve sanatlarında Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimizin Mi’râc olayını konu alan eserlerin genel adı Mi’râciyye’dir.
Mi’rac mûcizesi hemen bütün Müslüman milletlerin medeniyetlerine edebiyat, mûsiki, minyatür, hat ve kitap sanatları bakımından kuvvetle yansımıştır.
Türk edebiyatında da Mi’râc mûcizesi çokça işlenmiştir. İlk defa bir motif olarak Satuk Buğra Han Destanı’nda görülür. Çağataylarda 12. yüzyılda Hakîm Ata tarafından yazıldığı kabul edilen 122 beyitlik Mi’râcnâme-tü’1-Hazret türün ilk müstakil örneğidir. Mîr Haydar’ın Mi’racnâmesi Anadolu dışında yazılmış bir diğer örnektir.
Anadolu’da ilk müstakil Mi’râciyye 15. yüzyılın başında Ahmedî tarafından yazılmıştır. ‘Tahkik-i Mi’râc-ı Resul’ başlıklı 497 beyitlik eser, şairin divanındaki kısa Mi’râciyyelerden farklı olduğu gibi İskendernâme’sindeki mevlid bölümünden de ayrıdır. Metin Akar’ın yayımladığı, Abdülvâsi Çelebi’nin 567 beyitlik ‘Mi’râcnâme-i Seyyidü’l-beşer Hazret-i Resûlullah’  ise 1414 yılında kaleme alınmıştır. Aksaraylı Îsâ adlı bir şâir tarafından 15. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen Sema Özdemir’in üzerinde yüksek lisans çalışması yaptığı 341 beyitlik Mi’râcnâme’de; Mi’rac’dan ziyâde Mi’rac’da farz kılınan namaz, ayrıca kabir soruları, oruç, zekât ve hac hakkında malûmat verilmiştir.

Aynı zaman dilimine ait olduğu tahmin edilen müellifi meçhul ikinci eser, nüshalarına göre beyit sayısı 468-678 arasında değişen bir mesnevi olup İbn Abbas rivâyetine dayalı bilgiler üzerine kurulmuştur. Bunları, Ârif adlı bir şair tarafından1437’de kaleme alınan 1745 beyitlik ‘Mi’râ-cü’n-nebî’ takip eder. 15. yüzyıla tarihlenen bir diğer mi’râciyye sâde bir dille yazılan İbrahim Bey’e ait 275 beyitlik mesnevidir.
Zaman içinde belirgin özellikler kazanan Mi’racnâmeler 15. yüzyıldan itibaren daha fazla rağbet bulmuş, manzum, mensur yahut çoğu manzum karma metinler hâlinde gelişimini sürdürmüştür. Dinî-tasavvufî manzum eserlerin içinde Mi’râc hâdisesine bir bölüm ayrılması da yine 15. yüzyılda yaygınlık kazanmıştır. 14. yüzyıla ait Âşık Paşa’nın Garibnâme’sinde, 15. yüzyılda Yazıcıoğlu’nun Muhammediyye’sinde, Amasyalı Münîrî Çelebi’nin Siyer-i Nebi’sinde, Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-necât’ında, Akşemseddinzâde Hamdullah Hamdi’nin Ahmediyye’sinde, Ârifî Fethullah Çelebi’nin Şehnâme-i Âl-i Osman’ının ‘Enbiyânâme’ adıyla da anılan 1. cildinde, Abdurrahman Ubeydî’nin Evsâf ve Mu’cizât-ı Nebî’sinde, Hâkânî Mehmed Bey’in Hilye’sinde Mi’râc hâdisesine temas edilmiştir. Din dışı örnekler arasında Ahmedî’nin Cemşid ü Hurşîd’i, Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûnu ile Ali Şîr Nevâî’nin Hamse’sini teşkil eden mesnevilerdeki Mi’râc fasılları tanınmış örneklerdendir.
16. yüzyıldan itibaren divanların içinde Mi’râciyyelerin artmaya başladığı, 17. ve 18. yüzyıllarda ise hemen her şairin divanında bir veya birkaç Mi’râciyye’nin yer aldığı görülmektedir. Bunların en eski örneği Lâmiî Çelebi’ye aittir. Ganîzâde Mehmed Nâdiri ise türün meşhur Mi’râciyyesinin şairidir. Nev’îzâde Atâî, Nâilî-i Kadîm, Neşâtî, Sabit, Nazîm, Salim Mehmed Emin Efendi, Ali Nutkî Dede, İzzet Molla, Lebîb ve Âdile Sultan bu konuda manzumeleri olan şairlerden bazılarıdır.
İsmail Hakkı Bursevî’nin 478 beyit olan Mi’râciyye’si tasavvufî bir muhtevaya sâhiptir. Nâ-yî Osman Dede’nin Mi’râc kandillerinde okunmak üzere yazıp bestelediği Mi’râcü’n-nebî aleyhisselâm adlı tevşîhleri hariç 102 beyitlik eseri türün en tanınmış örneğidir. Nahîfî’nin Mi’-râcü’n-nebî isimli 1157 beyitlik mesnevisinde, ilgili âyetler ve sahih hadisler başta olmak üzere diğer rivayetler ve ulemânın Mi’râca dair görüşleri değerlendirilmiştir. Şair ve hattat Ârif Süleyman Bey’in yanlışlıkla Reîsülküttâb Ârif Efendi’nin divanında da basılan  Mi’râciyyesi, 18. yüzyılın başarılı örneklerindendir. Vak’anüvis Hâkim Mehmed Efendi’nin 432 beyitlik Mi’râciyye’si müstezad şeklinde kaleme alındığı bilinen tek örnektir. Mecîdî de Mi’râciyye-i Risâlet-penâh aleyhisselâm adını taşıyan 289 beyitlik mesnevisinde konuyu tasavvufî açıdan ve oldukça lirik bir üslûpta yorumlamıştır. Yenişehir Fenerli Hafız Ömer, 1790’da kaleme aldığı 318 beyitlik Mi’râciyye’sinde Hz. Peygamber’in Allah ile mülakatı üzerinde durmuş, zühd, takva ve namaz gibi konuları işleyerek âdeta bir nasihatnâme meydana getirmiştir.
19. yüzyıl Mevlevî şeyhlerinden Kilisli Aşkî Mustafa Efendi’nin Bahçe-i Letâif ve Lehçe-i Maârif adlı külliyatındaki 189 beyitlik Mi’râcnâme’si, türün nisbeten kısa örneklerindendir. Süleyman Nazif’in babası Said Paşa’ya ait 119 beyitlik manzumesi, devrin din aleyhtarlarının peygamberliği, mucizeleri ve Mi’râcı inkârları karşısında Mi’râc mucizesini ispat amacıyla yazılmıştır. Son devirde Mehmed Bahâeddin ile Mehmed Lütfi de Hülâsatü’l-beyân içinde Mi’râciyye yazmıştır. Enver Tuncalp, Ali Genceli, Necip Fâzıl Kısakürek ve Mustafa Âsım Köksal, Mi’râc konulu yeni tarz şiirler kaleme alan şairlerin başlıcalarıdır.
(MUSTAFA UZUN: Türkiye Diyânet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt: 30, Sayfa: 135”teki ansiklopedi maddesinden yararlanılmıştır.)
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN:

1945 yılında Samsun’un Ladik ilçesine bağlı Küçükkızoğlu köyünde doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra hafızlığını ikmal etti. 1966’da Kayseri İmam Hatip Lisesi’ni, 1970’te İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nü bitirdi.
1977’ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı. Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul’da açılan Haseki Eğitim Merkezi’ne kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977’de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne hadis asistanı olarak göreve başladı.

1982 yılında Erzurum İslamî Bilimler Fakültesi’ne sunduğu ‘Muhtelifu’l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları’ adlı teziyle doktor oldu. Yüksek İslâm Enstitüsü’nde kısa bir süre kültürel işlere bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987’de doçentliğe, 1993’te de profesörlüğe yükseltildi. 1994-1997 öğretim yıllarında Marmara Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, hâlen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir. Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır.
Çakan, İmam-Hatip Okulu’ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hâkimiyet Gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah Gazeteleri, Diyanet Gazete ve Dergisi,  İslâm, Toprak, Tohum, İslâm Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit ve M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları yayımlandı. İslâm ve Tohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında birincilik kazandı.
Çakan, ayrıca Yüksek İslâm Enstitüsü’nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Federasyonu’nda sekreterlik görevinde bulundu ve İslâm Medeniyeti Dergisi’nin idare ve yayın müdürlüğünü yaptı. 1974-1975 yıllarında Türkiye Din Görevlileri Federasyonunda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Hakses Dergisi’nin Yayın müdürlüğünü yaptı.
İsmail Lütfi Çakan, İSAV adına ‘İslam’da Kılık-Kıyafet ve Örtünme’, ‘Hz. Peygamber ve Aile Hayatı’, ‘Sünnetin Dindeki Yeri’, ‘Yeni ve Çağdaş Bir Tebliğ Metodolojisi’ gibi tartışmalı ilmî toplantıların organizatörlüğünü ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. ‘Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif’ ve ‘Hadislerle Ahlâkî Davranışlar’ adlı anonim eserlerde belli bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi’ne mukaddime yazdı ve eserin ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının kurucuları arasında yer aldı.
Yurt içinde düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii’nde Pazar günleri öğle namazından önce Mişkâtü’l-Mesâbih’ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost Tv. tarafından yayımlanmaktadır.
Yayınlanmış Eserleri:
Çakan’ın, bir çoğu bir çok kez basılmış olan eserlerini basım yer ve tarihlerinden arındırılmış olarak ismen şöylece sıralayabiliriz:
Hakkı Tavsiye Metod ve Vasıtaları, Dinî Hitabet, Kur’an’ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi (M. Solmaz ile birlikte), Hadislerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları, (Doktora tezi) Anahatlarıyla Hadis, Hadis Usulü, Hadis Edebiyatı, Eyüp Sultan Hazretlerinden Kırk Hadis, Hadislerle Gerçekler, Müslüman Kimliği, Müslümanca Yaşamak, Sırat-ı Müstakim ve Yolcuları, Riyâzü’s-salihin Tercüme ve Şerhi (8 cilt, M. Yaşar Kandemir ve Raşit Küçük’le birlikte), Ashâbının Dilinden Peygamberimiz, Hurafeler ve Bâtıl İnanışlar, Olay ve Ölçü Olarak Hicret, İyi Müslüman, Örnek Kul Son Resul, Sahâbe Kıvamı, Sıra Bizde, Onlar Böyleydi (piyes), Gizli Armağan (Çocuk kitabı), Hadis Öğrenimi,-Tarihî ve Güncel Boyut), Hadis Nasıl Okunur/Okutulur? Âkifçe, Seçme Hadisler (33 Hadis 33 Yorum), İslâmî Yapılanmada Siret ve Sünnet
Hocanın, bir çoğu sonradan yayımlanmış sempozyum bildirileri ve çok sayıda makaleleri bulunmaktadır.
(1)  Heysemi. Mecmeu z-zevâid. III. 140 (Taberânî ve Bezzârdan naklen); Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, l. 485: Münâvi, Feyzu’l-kadîr, V.131.
()    Tirmizi, Zühd, 21. 22: Darîmî, Rikak 30: Ahmed b. Hanbel. Müsned, V .10.43 47.48.50.267. Yorumu için bk. Bu kitap “En Kârlı Müslüman” başlıklı yazı.
()    Ahmed b. Hanbel, Müsned, l 259
()    Bk  Sâ’âtî, Fethu’r-rabbânî. lX,231
() Tirmizi, Deavât 1
()    Bk. ez-Zâriyât (51),56
()    el-Mü’min (40),60
() Tirmizî, Deavât 1
() Tirmizî, Tefsîru sûre (2), 22
() Nuh (71),10-12
() Hud (11),52
12 Bk. İbrahim(14), 37.
    el’A’raf (7), 96
    Talak (65), 2,3

Seçimler Sona Erdi

Ulusca, 12 Haziran parlamento genel seçimlerini başarıyla gerçekleştirdik. Adalet ve Kalkınma Partisi büyük bir zafer kazandı. Geçerli oyların yüzde ellisini alan Ak parti, 3. defa seçimleri gene açık ara farkla önde bitirdi.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan bu seçimde de partisinin oyunu arttırarak, ender rastlanan bir seçim galibiyetine imza attı. Sayın Erdoğan, üst üste üç genel seçim kazanan ilk lider olurken, aynı zamanda her seçimde partisinin oyunu yükselten tek genel başkan oldu.

Ana muhalefet partisinin yeni kadroları ve sayın genel başkanının propaganda süresince ülkenin pek çok noktasında düzenlediği mitinglerde dile getirdiği, çeşitli vaatlerinin kriterleri net olmadığından pek anlaşılamadı. Ayrıca, sayın ana muhalefet liderinin yapacağım, edeceğim söylemlerinin yöreler itibarıyla değişik olmasının da, seçmenlerin gözünden kaçmadığı görüldü.

CHP vitrinini süslemesi için partinin adayları arasına alınan bazı bilim ve kariyer temsilcilerinin söylemleri, seçmenler tarafından onaylanmadı. Kimi Allah’ın âyetinin “sinir bozucu olduğunu” söylemiş, öteki cuma namazının “kazâ”sını önermiş bir başkası siyâsete müdahale etmeyen Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni “kağıttan kaplan”‘a benzetmiş, bir diğeri de etnik bir gurubu “kucağa oturtmak”tan bahis etmişti. Tüm bunlar yurdun her tarafından duyulmuş, propaganda süresince hep gündemde kalmış ve önemli bir kesim tarafından tepkiyle karşılanmıştı.

Halk her siyâsi söylemi dinlemiş, yapılan vaatleri değerlendirmiştir. Sonuçta, anlaşılan “eldeki bir daldaki ikiden iyidir” demiştir. Görünen o ki istikrâr sürsün, Türkiye büyüsün sloganını benimsemiştir.  Dün çok şey yaptılar yarın da gene yaparlar kanaatinde ısrar etmiştir.

Ayrıca vatandaşlar, işleri karmakarışık hâle getiren koalisyonlar dönemini hatırladıkça, istikrâr getiren tek parti iktidarını istediğini bir kez daha tercih etmiştir.

Dikkat çeken diğer bir önemli konu da, seçimler süresince ulusal medyanın bir bölümü Türk halkının tercihlerinden habersiz kalmış ya da öyle gözükmüştür. Gene “bidon kafalılar”, “karnını kaşıyanlar”, “dağdaki çobanlar”, “beyinsizler” vs. gibi ahlâk dışı ifadelerle halkın bir bölümünü aşağılamaya yeltenmişlerdir. Türk halkının siyâsi eğilimlerini görmezlikten gelirken ayrıca sosyal saygınlıktan da uzak kalmışlardır. Oysa basın etiğine uymaları gerekirdi. O zaman daha saygın ve güvenilir olurlardı.

Oysa gerçekleri yazmamışlardır. Belki de yazamamışlardır. Halkın tercihlerini doğru olarak yansıtmak yerine, toplumun eğilimlerini çarpıtarak bir partiyi ve genel başkanını sürekli pompalamışlar, mitinglerine katılımların en cılızlarını bile abartılı olarak yansıtmışlardır. Yeni kadrolarıyla ana muhalefet partisinin halkın büyük desteğiyle ve beğenisiyle, seçimlerde bu defa başarı göstereceğini yazıp çizmişlerdir.

Bu arada pek alışkın olmadığımız bir olay da gerçekleşmiştir. Seçim gününe yakın, iki yabancı kaynaklı basın organı da Türk halkını seçimlerde yönlendirmeye yeltenmişlerdir.

Sonuçta bu seçimlerde de halkımız bir kez daha, her zamanki  yanılmaz sağduyusu ile her kesime, herkese ve her ülkeye örnek olacak mükemmel bir seçimi gene  gerçekleştirmişlerdir.

Sıfır Sorun mu? Yoksa Sorun Bolluğu mu?

Genel seçimler sonrası dikkat çeken gelişmelerden birisi de dış politika alanında olmuştur. Türkiye zikzaklar çizmiş, dolayısıyla itibar kaybetmiştir. Libya, Tunus, Mısır ve Suriye’deki Batı çıkarlarına daha fazla hizmet edecek yönetimlerin işbaşına getirilme çabaları karşısında Türkiye devamlı rol değiştirmiştir.  Önce mevcut rejimlerden yana bir görüntü verirken, daha sonra rejim karşıtı ve Batı tarafından desteklenen grupların yanını seçmiştir.  Kendine özgü milli çıkarlardan yana bir politika izleyerek Ortadoğu’da siyasi etkinliğini arttırması gerekirken, Batı ve ABD güdümlü bir politika eksenine teslim olmuştur. Suriye ve İran’la ilişkiler bozulmuş ve gerilmiş, bu ülkeler Türkiye’ye açık tepki göstermişler, hatta ABD ve NATO üslerinin vurulabileceğini ihtar etmişlerdir.

Türkiye’ye Batı tarafından dayatılan “Yeni Osmanlıcı” rol, tamamen iflas etmiştir. Zaten bu rol sadece Irak’ın Kuzeyi söz konusu olduğu zaman gündeme getirilmiştir. Diğer siyasi coğrafyalarda ise, seslendirilmemiştir. Aslında amaç, Irak’ın Kuzeyine Suriye’nin Kuzeyini ilave etmek ve bunu daha sonra İran ve Türkiye ile irtibatlandırarak Ortadoğu’da yeni bir İsrail yaratmaktır. Dış politikanız dış güdümlü ve pazarlık bile yapılamaz hale sokulursa, ancak emredileni yaparsınız. Ondan sonra da utanmadan “komşularla sıfır sorunlu politika” diye ortaya düşersiniz. Ortadoğu’da kazan kaynatma ve dostlukları kaybetme görevi, BOP eşbaşkanlığı ile bize verilmiştir.

Anayasayı değiştirme ve Türkiye’yi tanınmaz hale getirme çabaları, süper gücün Ortadoğu’yu şekillendirme gayretlerinin bir parçasıdır. Kukla ve uydu bir Kürt Devletinin farklı parçalarla kurulabilmesi, Türkiye’nin Anayasasını değiştirmekten geçmektedir. Aslında Anayasanın değişmeye ihtiyaç duyulan maddeleri de pek hesaba katılmamaktadır. 

Var mı yok mu ilk dört madde ve onlarla ilgili birkaç madde… Bu durumda iktidar demokratik rejimin şeffaflığını bir tarafa atarak terör örgütü ve örgütün siyasi kolunu teşkil eden çevrelerle yaptığı görüşme ve uzlaşmaları açıklamalıdır. Çirkin ve ülkenin geleceğini bağlayacak olan gizli görüşmeler ve sözde mutabakatlar dışarıdan öğreniliyor.  Partiler arası bir mutabakat olabilmesi için önce iktidarın tekliflerini, daha doğrusu dış telkinleri ortaya koyması gerekir. Bu durumda ülke çıkarları, iktidarın tekliflerini ciddiye alıp görüşmemeyi bile gerektirebilir.

Türkiye 12 Haziran Genel Seçimleriyle sorunlarını çözer bir noktaya gelmemiş, tam tersine; mevcut sorunlar önüne daha da güçlendirilerek çıkarılmıştır.  Bunda hür ve bağımsız olmayan basının da rolü olmuştur.  Genel seçimler, sorunları daha da büyütmüştür. Son 8-9 senedir sırtı sıvazlanan, açılım ve sözde demokratikleşme oyunlarıyla teröre prim veren, “silâha sarılma, isteklerini yerine getireyim” diye ortaya çıkan, terörle mücadeleyi daha fazla demokrasiyle çözeceğini düşünen çarpık anlayış; Türkiye’de maalesef olmayacak şeyleri tartışılır ve konuşulur hale getirmiştir. Batı demokrasileri, demokratikleşme ve sosyal bütünleşme diye çözülmeyi ve ufalanmayı tartışıyor mu? Demokratikleşme adı altında kendi kendine ihanet senaryoları kuruyorlar mı?

Geçenlerde Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 17. Türk Dünyası Çocuk Şöleni’ni düzenledi. Değişik faaliyetlerle 20 gün süren bu şölen ses yarışmasıyla bitti. Bu Şölen’de ortak nokta Türk Kimliği ve Türk Kültürü idi. Bu Şölen, bazılarının yaptığı gibi, Türkçe kullanılarak Türkçenin seçimlik ders olduğu sözde Türk okullarından gelenleri kapsamıyordu. Başta Prof. Dr. Turan Yazgan Hocayı ve hizmeti geçen herkesi tebrik ediyoruz. 

Nedendir

Yaratılan her şey rabbim Allah der.

Lisanı hal ile onu zikreder.

Kulluğunu bil de hesabını ver.

İnsan yaratıldın en büyük değer.

 

Kuşlar akşam yuvasına dönerken.

Rabbine şükreder rızkını yerken.

Sabah erken uçar onu ararken.

Uyuma der sana kalk sabah erken.

 

Hayvanata bir bak emrinde senin.

Vazifemiz değil diyemez benim.

Rızkını kefildir yaratan canın.

Şükürsüz geçmesin ona bir anın.

 

Ağaçlarda meyve bahçe sebzeler

Yaratılan her şey onu heceler.

Ona ibadetle geçen geceler.

Sonrası hep diner bütün acılar.

 

Kurda kuşa bakıp ibret almayan.

Niçin dir neden dir deyip bilmeyen.

Onların haline vakıf olmayan.

Kendi haliyle hiç olur mu ayan.

 

Süt vermemem der mi hiçbir hayvanat

Bana binme der mi eğerlenmiş at

Arı petek yapar balı kat be kat

Şu aymaz nefsine gel biraz anlat

 

Toprak tohum ile buluştuğu an.

O verir kup kuru tohumlara can.

Nerde fabrikası damarlarında kan.

Rahmetinle yarab bulur her şey can.

 

Biraz ibretle bak toprağa taşa

Ölüm hiç bakmıyor kardeşim yaşa

Belki ağasındır belki de paşa

Er oluyor tabut, koyunca taşa.