25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1171

Artvin İli Yusufeli İlçesi Esenyaka Köyü 9. Lokum Şenliği

0

Artvin İli Yusufeli İlçesi Esenyaka Köyü Derneğinin düzenlemiş olduğu şenlik. Genellikle Artvin İli Yusufeli İlçesi Köylerinin gelir kaynaklarının yeterli olmaması dolayısıyla halkın büyük çoğunluğu  başta büyük şehirler olmak üzere Türkiye’nin  bir çok İline göç etmiştir.

Bu şehirlerden İstanbul, Ankara, Eşkişehir, Kocaeli, Sakarya, Bursa başta olmak üzere Türkiye’nin bir çok İllerine göç etmişlerdir.

Bunların en başında gelen ise Bursa’dır. Böyle olunca Köylülerimiz Bursa İlinde Dernek kurup kendi kültürlerini gelenek ve göreneklerini yaşatmak, iyi günde kötü günde bir araya gelmek beraber olmak maksadıyla ES-DER (Esenyaka Köyü Yardımlaşma Dayanışma Derneği) kurulmuştur.

Kuruluşundan bu güne kadar gelmiş geçmiş yöneticileri ve katkı sağlayan herkesi bu derneği yaşattıkları için kutluyorum.

Dernek faaliyetleri arasında yer alan insanların bir araya gelmesini sağlayan ve her yıl Bursa’nın değişik yerinde yapılan ve adına da lokum şöleni de denilen ve 9.su gerçekleştirilen Lokum Şöleni 2-3 Temmuz tarihinde Uludağ yolu Kralı beldesinde yapıldı.

Köyümüzün kültüründe var olan lokum; Mayalı Hamurdan yağda yuvarlak şekilde kızartılarak hazırlanır.

Piknik alanına Çadırlar kurulup Cuma akşamından Pazar akşamına kadar devam eden kültürümüzde davul zurna eşliğinde oyunlar oynanır. İstanbul’dan, Eskişehir’den, Sakarya’dan, Kocaeli’den, Bursa’dan, Erzurum’dan, Artvin’den köyümüzden, kısaca Türkiye’nin her yerinden gelen ve yıllarca bir birini göremeyen insanlar  birbirlerini görme imkanı yakalarlar.

Bize de bu yıl bu şenliğe gitmek nasip oldu. Bu şenliklerin düzenlenmesinde emeği geçen başta Dernek Başkanımız Osman Çelik  Beyefendiye Yönetim Kurulu üyelerine Şairimiz Aydın Polat beyefendiye, Derneğimize katkı sağlayan herkese teşekkürlerimi sunar bu tür faaliyetlerin devamını diler,

Saygı ve muhabbetlerimi sunarım.

 

Milli Kimlik ve Türkçe

Ülke sorunlarını demokrasi içinde çözülemez noktalara taşımak, bizzat demokrasiyi dışlamak ve amaca varmak için onu vasıta gibi görmektir. Tenkit kabul etmemek, muhalif bir kimse ve kuruluş bırakmamak demokrasinin gereği midir? Son yıllarda ortaya çıkan çirkinlikler ve demokrasi ayıpları bu ülkeye hiç de yakışmıyor ve uymuyor. 

Ne gariptir ki; Başbakanımız mensup olduğu milletin adını nedense söyleyemiyor. Son derece anlamsız bir Türkiyeliliği öngörüyor. CHP’nin 12 Haziran 2011 Genel Seçimlerindeki seçim bildirgesinde de Türk Milleti ifadesine rastlayamıyoruz. Bir ara CHP ‘nin yeni genel başkanı “Kürt demiyorum ama Türk de demiyorum” diyerek zihninin ne kadar karışık ve bulanık olduğunu ortaya koymuştu. Türklük bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ayırım yapmadan ortak sıfatı değil mi? Milletin ve milliyetin adını etnik seviyeye indirip sözde dengeleme yanlışı neden? Dünya böyle mi yapıyor?

Kaldı ki, konuya kültürel bakarsak, Türkiye’de anadili Türkçe olanların %84-86 arasında değişmesi “Türkiye sadece Türklerin değildir” diyebilme gafletini gösteren bazı devlet adamlarımızı tekzip etmiyor mu? Ayrıca anadili Türkçe olmamasına rağmen, milli kimliği benimsemiş insanlarımız var. Güneydoğu’da yapılan araştırmaların çoğunda “kimlik sorunum var” diyenlerin oranı %6-8 arasında değişmiyor mu? İşsizlik en önemli sorun olarak %60’lara varan bir nispette karşımıza çıkmıyor mu?

Türk kimliği konusunda yeterli hassasiyeti göstermeyenlerin son günlerde Türkçe sevdası birden ortaya çıkıverdi. Olimpiyat kelimesi ayağa ve işportaya düştü. Türkçe, Türk Milleti’nin dilidir. Dünya dili olan Türkçe aynı zamanda kendilerini Türk Kültür dairesi içinde görenlerin, Türk Kültürünü yaşayanların ve Türk dostu olanların da ortak dilidir.

Geçenlerde BBC’nin ve Amerikanın Sesi Radyosunun Türkçe yayınları durdurduğu haberi basında yer aldı. Anlaşılan “Türk sorunu” uzun bir süredir Dünyada dal budak salmış, bundan dolayı siyasi patronları, uşakları ve işbirlikçileri Türk’le ve Türkçe’yle uğraşma ihtiyacı duymuşlardır.

Kosova’da anayasadaki resmi diller arasından Türkçe’nin çıkarılması sonucu, yerine İngilizce’nin geçtiğini biliyoruz. Türkçe sadece Türklerin yaşadığı bölge ve belediyelerde  geçerli olabiliyor ve kullanılabiliyor. Onu da çeşitli nüfus hareketleri ile engellemeye çalışıyorlar.

Kosova’dan aldığımız haberlere göre; Prizren’de KFOR kapsamında görev yapan ve güzel hizmetler veren Taburumuzda faaliyet gösteren “Mehmetçik Radyosu”nun yayınına son verilecekmiş. Kosova’da Türkçe yayın yapan tek radyo olan “Mehmetçik Radyosu”na sahip çıkacak yetkili arıyoruz. Bu yanlışın arkasında kimler var? Yeri geldiği zaman Türkçe’yi amaçları için kullanacaklar, toplantılarında bazı dönek eski komünistlerle Türk düşmanlığı ve Türkiye’yi Türkiye yapan değerlere karşı işbirliği yapacaklar; daha sonra Türkçe sevdalısı kesilip Türkçe’ye hizmet edecekler. Türkçe, Türk Kimliğinin dışında mıdır? Bu bir çelişki değil midir?

Türkiye’nin kurtulmak zorunda olduğu bir çelişki de, demokrasi ile ırkçılığı akraba görme yanlışıdır. Hem demokrasi ve demokratikleşmeyi ağzımızdan eksik etmeyeceğiz; hem de etnik ırkçılığı demokratikleşme diye savunarak terörlü ihanete taviz vereceğiz. Bu çelişkiden de kurtulmak durumundayız. Çelişki ve yanlışlar o kadar çok ki… İstanbul 1.Bölgede MHP’den seçimi kazanmış olan Hayrettin Nuhoğlu’nun çeşitli tertiplerle yolunu kesip TBMM dışı bırakmak demokrasinin bir gereği mi? Milli iradeye saygı nerede?

Alman, Fransız ve Rus millet olmuş da biz mi milletleşememiş ve milletleşme yolunda mesafe alamamışız? Bazı belirsizliklere, mutabakat eksikliklerine ve kısır döngü olarak süren yanlışlara rağmen; mahalliliği, etnikliği aşan ortak bir milli kültür ve milletleşme süreci yürümüştür. Ancak bugün GOP(Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) geçerlidir. Değişen Dünya yeniden paylaşılıyor. Türkiye’yi istedikleri şekle sokarlarsa Ortadoğu’ya ve diğer ülkelere bizi örnek gösterebileceklerdir.

Sömürgecilik dün de bugün de canlılığını koruyor; ancak malzeme ve kavramlar değişebiliyor. Demokrasiden başka sığınacağımız bir liman yok. Ancak sandık ve demokrasinin sömürgeciliğe, “emperyal demokrasi“ye hizmet eder hale gelmesi de bir çeşit demokrasiye yabancılaşmadır.

Gebze hizmet sektörüne yönelmeli

İsmail Kahraman’ın sorularını cevaplayan MHP Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan Gebze bölgesi ile ilgili önemli mesajlar verdi.  

Kocaeli Aydınlar Ocağı İlim ve İstişare Kurulu üyesi Gazeteci – Yönetmen İsmail Kahraman’ı ziyaret eden MHP Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan önemli açıklamalarda bulundu. 1997 yılında Dilovası’nda fabrika kuran Türkkan dünden bugüne bölgemizle ilgili değerlendirme yaptı. İlk olarak Dilovası ile ilgili değerlendirme yapan Türkkan, Dilovası’nın tam bir ilçe olamadığını, bir çok eksiğinin bulunduğunu ifade ederek, bu eksikliklerin belediye ve kaymakamlık tarafından giderilmesi gerektiğini söyledi. Dilovası’nın sanayi açısından önemli bir yer olduğunu kaydeden Türkkan, Dilovası’nın denize sıkıştığını ve genişleme alanının olmadığını kaydederek bu konuda ki önerilerini anlattı.

Yerleşim Kuzeye Yayılmalı

Dilovası’nın eski belediye Başkanı Musa Kahraman ve mevcut başkan Cemil Yaman’a yerleşimi kuzeye doğru kaydırmalarını istediğini belirten Türkkan, “İnsanlarda bu şekilde sanayinin kirli havasından kurtulurlar. Orada ki zehirlenme doğal bir zehirlenme. İstediğiniz kadar önlem alın, arıtma yapın, emisyon kurun ama kimya sanayinin olduğu bir yerde kirlilik yok demek inandırıcıcı değil. Kirlilik mutlaka var ama bunu azaltabilirsiniz. Bu yüzden yerleşim kuzeye doğru yayılmalı. kentsel dönüşümle insanlar oraya kolaylıkla taşınabilir. Konuyla ilgili projelerimiz var. Bunu halkımızla paylaşacağız. Halkımızdan onay aldıktan sonra yerel yöneticilerimizle halkın onayını almış bu projeyi hayata geçirin diye konuşacağız.”dedi.

Gebze Sanayiye Doydu

Gebze ile ilgili değerlendirme yapan Türkkan, Gebze’nin de sanayiye doyduğunu belirterek Gebze’de hizmet sektörünün büyümesi gerektiğini ifade etti. Gebze’de yeni bacalı sanayiye izin vermenin ihanet olduğunu dile getiren Türkkan, “Gebze bana göre sanayiye doymuş vaziyette. Bu bölgeye bundan sonra sanayi izni vermek bölge halkına ihanettir. Bölgeyi hizmet sektörüne açmak, sanayiden uzak tutmak lazım. Hizmet sektörüyle beraber hem istihdam alanları gelişir. Eğitimli işsizler ordusuna böylelikle iş olanakları sağlanmış olur. Bölge sanayi yorgunluğunu böylelikle üzerinden atmış olur, Gebze bölgesi daha iyi yaşanılır bir yer olur. Bunla ilgili projemiz var. Kuzeyde İstanbul’a en yakın Karadeniz sahilimiz var. Buralara oteller yapılabilir ve hizmet sektörünü buralara yayabiliriz. Bölgede ki 2B arazilerinin yatırımcılara bedelsiz tahsisi için çalışmalar yapacağız. Diğer partilerimizin milletvekilleriyle oturup çalışacağız. Onlara oturup tartışacağız. Kocaeli için iyi ne varsa bunları istişare yapacağız.”diye konuştu.

Sanayi Müzesi

İsmail Kahraman’ın Sanayi Müzesi ile ilgili sorusuna ise Türkkan, “İstanbul’da özel sektörün bu konuda girişimi var ama yeterli değil. Kocaeli bu iş için çok müsait yer. Buranın sanayicileri birleşerek bunu yapabilirler. Ancak Burada çok uzun süre bacalı sanayi kalmaz. Arazi fiyatları o kadar yükseldi ki buralarda artık sanayi olmaz. İstanbul’da da bir çok önemli fabrika vardı ama kapanmak zorunda kaldı bu şekilde. Buralar lojistik depo haline gelir. Hizmet sektörüne hitap eden yerler haline gelir bölgemiz. Bu dönüşüm kısa sürede sağlanacaktır. “diye cevap verdi.

Yemin Krizi

Meclis’te yaşanan Yemen krizine ise Lütfü Türkkan, “MHP Devletin sigortasıdır. Biz meclise girerek siyasetin meşru zeminde yapılması gerektiğini hatırlattık. Siyasetin meşru zemini TBMM’dir. Eğer siz bunu TBMM’den dışarı çıkarırsanız kimin nerede nasıl bir muhalefet yapacağını kestirmeniz mümkün olmaz. Tarih bunun bedelini ödettirir. Meclise girmeyenler bunun bedelini ödeyecektir. AK Parti’nin yaptıklarını tasvip etmiyoruz ama bunun tepki yeri Meclistir.”dedi.

Nasıl Bir Vekil Olacak?

İsmail Kahraman’ın nasıl bir vekil olacaksınız soruna ise Lütfü Türkkan, “Seçilmeden önce ben şunu söyledim. Ben siyaseti milletle yapacağım. Ben gidip teşkilatlarda oturup delege peşinde koşmam, bu benim tarzım değil. Her Cuma bir ilçemizin bir camisinde Cuma namazına gidip namazdan sonra halk sofrası kuruyoruz, sonra da halkımızla buluşup, ziyaretler yapıyoruz. İnsanlarımız bizi sokakta bulacak. Hastası sıkıntısı olana gideceğiz. 4 yıl sonra insanlarımız bu adam seçildi ama 4 sene bizim aramızdaydı, derdimizi anlatabildiğimiz bir vekilimiz var diyebilsinler. Dört sene sonra herkesin Allah razı olsun diyebileceği bir vekil olmak için çalışacağız. Maaş almayacağımı söylemiştim. Bizim rızkımız bize yeter çok şükür. Aldığımız maaşı şartlı bağış yapacağız valilikle birlikte. Araştırma sonunda kriterlere uyan 50 öğrencimize burs vereceğiz. Hiçbir şey yapamazsak bile 200 tane çocuğumuzun eğitimine katkıda bulunmuş oluruz. Onlar da bize Allah razı olsun der biter. “diye cevap verdi.

Kocaeli Halkına Mesajı

 Son olarak Kocaeli halkına seslenen Türkkan, “Ülke üzerinde kara bulutların, sıkıntıların olduğunu biliyorum. Ama hiçbir zaman umudunuzu yitirmeyin. Bu ülke sadece 88 yıllık bir cumhuriyet değil. Binlerce yıllık geçmişe sahip bir kültürün parçası. Türk milleti kendi özüne döndüğünde her türlü sıkıntılarını atlatır, bütün problemlerini çözer. İleriye umutla bakmaya devam edin, Parlamento da Türkiye’yi seven milletvekilleri varsa bu ülkeye hiçbir şey olmaz.

İsmail Kahraman, Lütfü Türkkan ile mülakatını yaparken

İsmail Kahraman, Lütfü Türkkan ile mülakatını yaparken

Futbol da Olur Böyle Şeyler

Türkiye bir futbol skandalı ile çalkalanıyor. Ancak futbolun içinde olanlar bilir ki; bu ne ilk ne de son olacaktır. Futbol var oldukça biz buna benzer şeyleri hep göreceğiz.

Son olaylar üzerine ahkam kesenler ya cahilliklerinden konuşuyor yada sanki yeni bir şey öğrenmişçesine Türk halkı ile alay ediyor. Çünkü bu olaylar dün de vardı yarında olacaktır. Ve sadece biz de değil bütün dünyada benzer şeyler cereyan etmektedir.

Peki öyleyse, ülkemizi ve dünyayı  üzerine bir mıknatıs gibi çeken bu olay, niçin böyle bir zamanda gündeme taşınmıştır? Benim en çok ilgimi çeken nokta budur.

Çocukluğumdan beri futbola aşırı ilgi duyan, Süper Ligde orta hakemlik dahil olmak üzere 18 yıl hakemlik, 8 yıl ulusal bir gazetede spor yazarlığı, toplam 7 yıl iki ulusal televizyonda spor yorumculuğu, yetmedi spor üzerine yüksek lisans yapan benim gibi bir adamın soracağı tek soru, yukarıda belirttiğim sorudur. Türk halkının bu soruya cevap araması gerekir.

Elbette yetkililer cevabını bildikleri bu sorunun doğru taraflarını Türk halkı ile paylaşmayacaklardır.

Bu gün Türkiye’nin önüne bir futbol skandalı olarak getirilen bu konularla, futbolun içinde olduğum sürece uğraştım. Ancak gördüm ki bu tip olayların içinde olmayan yok gibi. Herkesin yolu bir gün takım, futbolcu, hakem, teknik direktör vs. ayarlamaya düşmüş. Pislikler her yere bulaştığı içinde devamlı surette üstü örtülmüş.

Bu sebeple de futbolun asla futbol için olmadığı da herkes tarafından kabul edilen bir gerçek haline gelmiş. Eğer böyleyse bugün yaşananların arkasında yatan giz perdesini aralamayı mümkün kılmak gerekiyor. Bence bu yapılamayacaktır.

Olayların nedeni olarak suni meseleler ortaya konacak ve bir takım insanların mecazi anlamda kellesi alınacak yada itibarsızlaştırılacaklardır. Tıpkı gerçek nedenlerini bilemediğimiz Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları ve yargılanan bazı kişiler gibi.

Futbolu ve futbolun elemanları olan kulüp, futbolcu, hakem, teknik adam, masör, menajer gibi insanları, başta devlet ve siyaset olmak üzere bir çok güç, değişik nedenlerle kullanmaya kalkmış ve büyük bir oranda da kullanmıştır. O nedenle; bu gün gündeme taşınan iddialar, gerçekleri bilenler için sürpriz değildir.

Futbol; toplumu uyutmak için yürütülen ve adeta toplum için afyon niteliğinde olan bir olgudur. İnsanlar; açlığı,işsizliği, yoksulluğu, savaşları, sömürüyü ve bir çok gayri insani davranışı futbol nedeniyle göz ardı edebilmektedir. İşte futbolun bu önemli özelliği, insanı köleleştirerek kullanmak isteyenler tarafından en iyi şekilde değerlendirilmiştir. Aynı şeyleri çok rahatlıkla, ülkemiz içinde söyleyebiliriz.

Futbolla ülkemizin gündemi değiştirilmiştir. Bu niçin yapılmıştır bilmiyorum. Ancak bu sorunun cevabı hiçbir zaman ortaya çıkmayacaktır. Bana göre Türkiye’nin esas gündemi olan meseleler futboldaki bu skandalla perdelenmektedir.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Bingazi’ye gidişi, AKP’li Mustafa Elitaş’ın CHP’li vekillerle ilgili 15 Temmuz tarihini verişi ve nihayetinde Yüksekova’da işlerine gitmek üzere evlerinden çıkan iki uzman çavuşun şehid edilmesi, bence Aziz Yıldırım ile hakem Cüneyt Çakır’ın yaptığı iddia edilen görüşmeden çok daha önemli konulardır diye düşünüyorum. Belki de benim bilmediğim üzerinde durulması gereken daha da önemlileri vardır. Onun için gözümüzü değil aklımızı dört açmalıyız.

 

 

 

Bayraklar ve Duygular

1994 senesinde, ABD’ye bir inceleme-tespit çalışması için gitmiştim.  Dakikası boş olmayan yoğun bir programdı. Mensubu bulunduğum Devlet Kurumunun ABD’ye satış hacmi düşmüş 30.000 birimlere inmişti. Oysa bu Pazar 1000.000 birimlik bir hacme ulaşabilirdi. Bu amaçla yapılan ve (18) eyaleti kapsayan çalışma sonunda Pazar Hacmi tam (10) katına yükseltilmişti.

Bu yoğunluk içinde; CHİKAGO’da; KONSOLOSLUĞUMUZU sormuştum. Binaya kadar götürdüler ve;

  • – “İşte burası !..” Dediler. Şaşırmıştım..
  • – Neresi? Dedim.. Tekrarladılar;
  • – İşte burası, şu karşı binanın üçüncü katında.. Dediler. Daha çok şaşırmıştım. Binada hiç Bayrak filan yoktu.. O gün tatilmiş.. Daha iyi ya asıl tatilde BAYRAK Olmalıydı..
  • – Şaşırdım.. Dedim.. Neden Bayrak yok?
  • – Ermeni saldırısından korkuyorlarmış dediler ve güldüler. HEM daha çok şaşırmıştım, hem de sinirlenmiştim.
  • – Ne demek? Dedim. Ermeni Saldırısından korkuyorlar ve BAYRAK ASMIYORLAR Öyle mi ?
  • – Evet Öyle dediler. Daha çok üzüldüm ve kızdım..
  • – Ama dedim bakın sizler biliyorsunuz ki burası Türkiye Başkonsolosluğudur…
  • – Herkes biliyor.. Hatta Ermeniler de biliyor..
  • – Ve bizimkiler BAYRAK ASMIYORLAR!.. Öyle mi?
  • – Evet maalesef öyle efendim..
  • – YAZIKLAR OLSUN … Evet tam anlamıyla yazıklar olsun. Demez misin? ÖLECEKSEN O BAYRAĞIN ALTINDA ÖL!.. AMA SENDE O ONUR VARSA!..

Bayrak saygı ister, Bayrak sevgi ister, Bayrak GURURDUR, ŞEREFTİR, ONURDUR..  Korumak ister, kollamak ister.. 

Ve şimdi şu aşağıdaki iki fotoğrafa bakar mısınız?

Yere düşen JAPON  BAYRAĞINI Yerden kaldıran ve gururla elinde tutan Bayan; Eşim Keriman SOFRACIOĞLU’dur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                                  

 

Olay Japonya’da geçmiştir.

1997 yılında; Sayın Cumhurbaşkanımız Süleyman DEMİREL’in himayelerinde düzenlenen,  “ANADOLU İLLERİ TANITIM GEZİSİ” nde yaşanan bu olay şöyle gelişmiştir.

Aralarında, Gaziantep,  Antalya, İzmir, Mersin, Adana, Kocaeli, Manisa, Kahramanmaraş, Çorum, Amasya, Samsun, Trabzon gibi İLLERİMİZİN Temsilcilerinin de bulunduğu   64 kişilik grubumuzdan bir bölümü, program gereği, KUSHİMOTO’ya, 107 yıl önce Türk Fırkateyni ERTUĞRUL’un battığı OŞİMA Adasına, burada bulunan TÜRK MÜZESİ vb ANITSAL yerleri ziyaret için geldikleri Kushimoto Belediyesi önünde tertiplenen RESMİ KARŞILAMA TÖRENİ sırasında;

  • Konuklardan birinin elindeki İKİ BAYRAKTAN BİRİ, BİR JAPON BAYRAĞI YERE DÜŞMÜŞTÜR.
  • O Esnada Milli MARŞLARIMIZ Söylenmektedir.
  • Bayrağı düşüren kişi bunu fark etmemiştir.
  • Çapraz uzağındaki Keriman olayı görmüş ve dayanamamıştır.
  • Milli marşlar söylenmesine rağmen, esas duruşta olmamıza rağmen, Yerdeki Bayrağın AYAKLAR ALTINDA Kalmasına tahammül edememiş ve ATILMIŞTIR.
  • Önce BAYRAĞI almış, sonra da büyük bir şevkle Milli Marşımızın söylenmesine eşlik etmeye devam etmiştir.
  • Olayı karşıdan gören JAPON FOTOĞRAFÇI da bu enstantaneyi. DÖRT KARE ile tespit etmiştir.
  • Yer Kushimoto Belediye Binası önüdür.
  • Milli Marşların çalındığı ve söylendiği resmi karşılama sonrasında grubumuz Belediye Binasına girmiş ve normal programa devam edilmiştir.
  • Buradaki resepsiyon sırasında, bir Japon Gazeteci, bize yaklaştı ve özür dileyerek bir şeyler söylemeye çalıştı.
  • Baktım elinde bir zarf vardı. Nezaketle uzattı bir taraftan da eşim Kerimanı işaret ediyordu. Keriman da yanımıza geldi..
  • Hemen uzatılan zarfı açtım, büyük boy DÖRT Kare fotoğraf vardı. İşte yukarıdaki ikisi bu fotoğraflardır.
  • Şaşırmıştık.
  • O bize; Türkçe, İngilizce ve Japonca karışık bir dille olayı anlattı.. Kerimanı böyle görünce basmıştı deklanşöre ve DÖRT KARE almıştı. Çok mutluydu.. Yerden alınan Bir JAPON BAYRAĞI idi.
  • Ve onu yerden kaldıran çiğnenmekten kurtaran bir TÜRK HANIMDI. Olay Basına da intikal etti.
  • Japonlar çok mutlu olmuşlardı. Bir onlardan daha çok mutlu olduk.. Yaptığımız işten gurur duyduk.

Keriman, çok mutluydu. Onun milli duyguları çok güçlüdür.

Milliyet herkes için Kutsaldır.. Bayrak ta öyle..  

Ve başka bir BAYRAK OLAYI..

Bu defa yer İNGİLTERE..

DÜNYA TUZ ÜRETİCİLERİ BİRLİĞİ Genel Kurul Toplantısı… Ve Dünyanın İKİNCİ ÖNEMLİ TUZ Üreticisi TÜRKİYE’yi; TEKEL GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’ nü temsil ederek bu toplantıya katılıyoruz.

KONGRE Salonunda, birinci sıranın başında TÜRKİYE ve yanında AMERİKA var.  Tam yerlerimize geçiyoruz ki;  O DA NESİ?  TÜRK BAYRAĞI Yerine BİR TUNUS BAYRAĞI konulmuş önümüze ve altında da TÜRKİYE Yazmayı unutmamışlar. 

Hemen, durakladık.. Bakındım ve İNGİLİZ ORGANİZATÖRÜ İstedim..

Koşup geldi.. Salonda herkes oturmuştu.. Bir ben ayaktaydım.  Ve yanımdaki arkadaşım..  İngiliz Ev Sahibimiz Heyecanla sordu..

  • – SOFRACIOĞLU, bir problem mi var? Lütfen?
  • – Evet, Sör!.. Hem de BÜYÜK BİR PROBLEM VAR; BU BAYRAK TÜRK BAYRAĞI DEĞİL!… Hemen, derhal değişecek!..
  • – Yes Sir, İmmediatly, Yes Sir, Yes.. Please…
  • – Sert bir balkışla, Salonun gerilerine çekildim..

Hemen Amerikalı Delege Kalktı ve koşarak yanıma geldi;

  • – EVET dedi O Bayrak sizin Değil ÇOK HAKLISINIZ!…
  • – Teşekkür ederim.. Dedim..

Sanıyorum, bir yirmi dakika bekledik.. Ve biraz önce yüzü renkten renge giren, kızaran ve sonra adeta mosmor olan İngiliz, elinde ÇİFTLİ BİR MASA BAYRAĞI Direği ile koşarak geldi.. Nezaketle selam verdi;

  • – BUYURUN Ekselansları.. Dedi. Koştu Bayrağı Masaya yerleştirdi ve hemen yanıma geri döndü.. Ayaküstü belki ON KEZ daha Özür diledi.
  • – TEŞEKKÜR Ettim, omzunu sıvazladım ve yerime oturdum..

Tam o anda Salonda MÜTHİŞ BİR ALKIŞ KOPTU.. Kalktım ve onları selamladım.. Bir daha Alkış tufanı salonu çınlattı.

Memnun ve mütebessim yerime oturdum.

İlk söz bana verildi.  Önce protesto duygularımızı, sonra teşekkürlerimizi tekrar ilettim.

Olağanüstü ilgi ve dikkatle dinleyen (39) Ülkeden sayıları (100)ü aşkın delegeye kendi görüşlerimizi aktardım.

O toplantı sonrasında daha önce hiç tanımadığım bazı delegelerle de samimi ilişkiler kuruldu.  Dostlar edindik..

Gerek şahsi onurunuz, gerekse Milli Onur ve Gururunuz son derece önemlidir.

Siz onları korursanız, başkaları da size saygı duyacaklardır.

Kimse ne şahsi onurundan ne de Milli Gururunda fedakarlık yapma lüksüne sahip değildir.  Saygınlık uyandıran da bu bilinçtir.  

Kişisel Değerlerinize ve Milli Değerlerimize karşı her zaman saygılı olmanızı ve saygınlık uyandırmanızı diliyorum.

Ana Muhalefet Partimiz

Ana muhalefet partisi, liderinin bütün uğraşlarına rağmen 12 Haziran seçimlerinde başarılı olamadı. Seçimlerde kullanılan oyların ancak % 26’sını  alabildi. Böylece bir kez daha parlamentoda ana muhalefet görevini yüklenmiş oldu.

Oysa, seçimlerin propaganda döneminde partinin önde gelen sözcüleri her platformda, her faaliyetlerinde, her söylemlerinde  yurt çapında desteklendiklerini  dile getirmişlerdi. Yenilenen yönetimleriyle iktidara yürüdüklerini ısrarla vurgulamışlardı.

Ayrıca, sayın genel başkan ve yakın çalışma arkadaşları tüm seçim sürecinde, ulusal basının  belli bir bölümü tarafından her yönden desteklenmiş, övülmüş ve arkalanmıştı.

Ama olmadı. Sonuçta yeni genel başkan ve arkadaşları ancak iktidar partisinin yarısı kadar oy alabildiler.

Batı demokrasilerindeki bazı alışkanlık ve anlayışlar, bize ters gelmekte, bize uymamakta ve uygulanmamaktadır. Batı’da seçimi kaybeden liderler ve ekipleri  görevlerinden istifa ederler. Bu davranış oralarda erdem sayılır ve teşekkürle karşılanır.

Ancak seçimlerin sona erdiği akşam, ana muhalefet partisi sayın genel başkan’ı, hemen mikrofonların karşısına geçerek olumlu bir seçim sürecini geride bıraktıklarını, oylarını ve milletvekili sayılarını artırdıklarını söyleyerek başarılı olduklarını söyledi. Oysa artan oyların miktarı, 2009 İl Genel Meclisi seçimlerine göre 2 milyon kadardı (iktidar partisinin ise 6 milyondur). Artan milletvekili sayısı ise, YSK (Yüksek Seçim Kurulu)’nın illerin millet vekili sayılarını yeniden düzenlemesi sonucu idi.

Seçimler sonunda yurt genelinde,  iktidar partisi 67 ilde kazanırken, ana muhalefet partisi 7 ilde kazanabilmiştir. Kullanılan oyların % 26’sını ana muhalefet % 50’sini iktidar partisi almıştır. İktidar partisinin 327 millet vekiline karşın 135 millet vekili çıkarabilmiştir. Gümrüklerde kullanılan gurbetçi oylarının ise % 63’ü iktidar, %25’i ise ana muhalefet partisine çıkmıştır.

Kentimiz Kocaeli’de de durum farklı değildir. Ana muhalefet partimiz kullanılan oyların ancak % 25’ini almıştır. Darıca’dan Kartepe’ye, Kandıra’dan Karamürsel’e, Çayırova’dan Gebze, Dilovası, Körfez, Derince, Gölcük, Başiskele ve İzmit’e kadar, kısaca 12 ilçede de iktidar partisi açık ara seçimin galibi olmuştur. 

İlimizdeki 273 mahallede iktidar partisi, 14 mahallede ana muhalefet partisi, 243 köyde iktidar partisi,   12 köyde  ana muhalefet kazanmıştır. Ak parti 504 bin, CHP 235 bin oy almışlardır. Sonuç olarak 7 milletvekilliği iktidar, 3 milletvekilliği ise ana muhalefet tarafından kazanılmıştır.

Bu sonuçların iddia edildiği gibi başarı ile ilgisi yoktur. Bu anlayışla gelecek için umut da yoktur.

CHP yönetimi, il örgütlerini mutlaka tekrar gözden geçirmeli,  incelemeli sonuçlarını ciddi, tarafsız  ve gerçekçi bir yaklaşımla yeniden değerlendirmelidir.

Bu seçimlerin öncesinde, CHP yeni merkezi yönetiminin anlaşılmaz bir şekilde  parti faaliyetlerinden dışladığı, ancak uzun yıllar partilerine başarılı hizmetler vermiş, çevrelerince sevilen, yaptıkları çalışmalar, bıraktıkları eserlerle camialarında   öne çıkmış   deneyimli kişiler, tekrar partiye kazandırılmalı ve görevlendirilmelidirler.  

Sosyal demokratların iktidarda olmadığı uzun yıllar, kişisel prestijiyle 15 yıl belediye başkanlığı yapan sayın Sirmen dışlanmamalı, tam aksine öne çıkarılmalı ve önderliğine saygı duyulmalıdır. Sayın Erenkaya, sayın Alan, sayın Toker gibi önceki dönemlerde millet vekilliği ya da belediye başkanlığı  yapmış,  gene yıllar içinde il, ilçe kurullarında, belediye ve il genel meclislerinde görev almış kişilerin  deneyimlerinden  yararlanılmalıdır.  

Ayrıca, CHP’nin her kademesinde  parti içi demokrasiyi işletmek gerekmektedir. İl ve ilçe yönetim kurullarıyla, milletvekili adaylarının tespitinde,   özgür seçimler her ilde yapılmalı ve sonuçlarına saygı duyulmalıdır.

Sayın genel başkan, her kafadan çıkan ayrı ayrı görüşlerden ve sorumsuz açıklamalardan partiyi korumak zorundadır. Zaten bu uğraşı sık sık  vermektedir. Parti, sürekli anlamsız demeçlerle yara almaktadır. Bundan genel başkan da olumsuz etkilenmiş görünmektedir.

Seçimler süresince iktidar partisi genel başkanını eleştirip, kimyasını bozduğunu söyleyen ana muhalefet partisi genel başkanı, seçim süreci ve sonrası oldukça yorulmuş gözükmektedir.

Bir genel başkanın, ancak politikaya veda ederken bile zor söyleyebileceği sözleri, ana muhalefet partisi sayın lideri sarf etmeye başlamıştır;

“- Seçmenlerin % 50’si kendine eziyet eden Ak partiye oy vermiştir (Stockholm Sendromu)”.

Bu söylem sayın CHP genel başkanının üslubuna uygun düşmemiştir.

Şeker mi istersin, himmet mi?

İnsanoğlu bazen çok az bir pahaya geleceğini satar.

Değeri beş para etmeyecek şeyler için gönül kırar.

Değerlileri değersiz, değersizleri ise haddinden fazla değerli addederek, takdirden aciz kalır.

Bırakın gönül dünyasını, bu dünya için dahi yanlış tercihlerde bulunur.

Hikâye bu ya; o yıl Anadolu’da büyük bir kıtlık ve kuraklık baş göstermiş, bu kuraklığın sonucu da Moğol istilasıyla zaten yoksul olan halk perişan olmuş, yiyecek ekmek bulamaz duruma gelmiş…

Diğer yandan artık keramet mi dersiniz, yoksa çalışkanlığın ve tutumun sonucu mu dersiniz karar sizin; Hacı Bektaş Veli Dergâhı’na gelip de eli boş dönen de olmazmış.

Herkese yeteri kadar buğday ve sair gıda hediye ediliyormuş.

Yunus’un da köyünde kıtlık ve kuraklık almış başını gitmiş…

Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli’ye gidip yardım istemeye karar veren Yunus, bu büyük insana ve onun kutlu dergâhına eli boş gitmemek için dağlardaki ağaçlardan bir miktar aluç toplayarak Hacı Bektaş Veli’nin yolunu tutmuş.

Dergâha gelen Yunus, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin huzuruna çıkıp köyü için bir miktar buğday istemiş.

Hacı Bektaş Veli “Buğday mı istersin? Himmet mi?” diye sormuş, erenler himmetinin o an bilincinde olmayan Yunus, “Ben himmeti neyleyim, himmet karın doyurmaz. Bana buğday verin” diye cevap vermiş.

Yunus’taki cevheri sezen Hacı Bektaş Veli, birkaç kez sorusunu tekrarlamasına rağmen “Bana buğday verin, gideyim” diye ısrar edilince; Hacı Bektaş, götürebileceği kadar buğdayın Yunus’a verilmesini söylemiş…

Verilen buğdayı kağnısına yükleyen Yunus’un yolda içini garip bir düşünce almış…

Hacı Bektaş Veli’nin vermek istediği himmeti istemediğine pişman olmuş.

İkilem içerisinde, acabalar arasında bir müddet yol aldıktan sonra, dayanamayıp dergâha dönen Yunus, Hacı Bektaş Hazretleri’nin huzuruna tekrar çıkmış.

“Ben buğdaydan vazgeçtim. Al buğdaylarını bana himmet gerek” diye yalvarmış…

Ancak Hacı Bektaş “Senin işin bundan sonra bizden çıktı. Senin gönül kilidinin anahtarını Taptuk Emre’ye sunduk, var git nasibini ondan alasın” demiş.

Yunus göz yaşları içinde yalvarmış, ama artık nafileymiş…

Yunus, Taptuk Emre’ye gitmek için tekrar yola düşmüş ve Taptuk Emre’nin dergâhına varmış.

Rivayet odur ki; kırk yıl boyunca dergâha dümdüz odun taşımış. Topladığı odunları düzeltmiş. Taptuk Emre’nin kapısından içeri eğri büğrü hiçbir şeyi sokmamayı ar edinmiş.

Tabii burada ‘odun’ diye bahsedilenin ‘odun gibi adamlar’ olduğunu söylemeye sanırım gerek yok.

Yunus Emre Hazretleri dağda bayırda, bulduğu yontulmamış kütükleri eğitir, belli bir kıvama getirir; ondan sonra da dümdüz hale getirdikten sonra Taptuk Emre’nin ocağında aşk ateşiyle yanmaya getirirmiş…

 * * *

Şimdi bunlar nereden mi çıktı?

Neden dersen?

İşte öyle…

Yazardan önemli not: Doğum ve ölüm tarihleri göz önüne alındığında yukarıdaki Hacı Bektaş Veli ile Yunus Emre arasında geçtiği iddia edilen hikâyede adı geçen Yunus’un, bilinen Yunus Emre’den farklı başka bir gönül eri olma ihtimali kuvvetlidir. (Yunus Emre aslında Mevlâna’nın dönemdaşıdır)

  • Hacı Bektaş Veli: Gerçek ismi Seyyid Muhammed bin İbrahim Ata olan, Hacı Bektaş-ı Veli Horasan’ın Nişabûr şehrinde 1281 senesinde doğdu. Hoca Ahmet Yesevî’nin talebelerindendir. 1338 yılında Anadolu’da vefat etmiştir.
  • Yunus Emre: Anadolu’ya gelen Türk boylarından birinin muhtemelen beyi veya bey oğlu olup, 1238 dolaylarında doğduğu rivayet edilir. Taptuk Emre’nin talebelerindendir. 1320 dolaylarında Eskişehir’de vefat ettiği yolunda rivayetler mevcuttur.

Dua -2

Dua dua!
Eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta
Gök parçalanmış.
NFK

Necip Fazıl’ı da Rahmetle yâd ettikten sonra geçelim anekdotumuza

Zulmü ile meşhur olan bir idareci; Ağa!

 İdarecilik kavramı aile reisliğinden başlayıp devlet başkanlığına kadar uzanan çok geniş bir kavramdır.

Evet, zulmü ile meşhur bir idareci her nasılsa bir gün Allah dostlarından birinin yanına gelir.

‘Efendi hazretleri bana biraz dua edermisiniz’ diye ricada bulunur.

O bekliyor ki Allah dostu ona Allah gücünü kuvvetini daim,

Ömrünü ve saltanatını bereketli etsin diye dua edecek.

Hoca Efendi;

“Hay hay, ben sana dua edeyim sende âmin de” diye karşılık verir.

Hoca efendi ellerini kaldırarak;

‘Yarabbi şu zalim kulunun canını tez elden al’ benzeri beddua etmeye başlar.

Bunun üzerine zalim yönetici şok olur.

Efendi efendi!

” Bu ne biçim dua” der.

Hoca efendi gayet sakin bir vaziyette ;

“Evladım senin için yapılacak en güzel dua budur!

Çünkü sen yaşadıkça insanlara zulmedeceksin zulmettikçe günahın çoğalacak.

Günahın çoğaldıkça da azabın artacak dünyanı değilse de ahretini berbat edeceksin.

Ne kadar az yaşarsan günahında azabında o kadar az olur” cevabını verir.

Yerine, durumuna, adamına göre böyle dualarda gereklidir.

Bizdeki Hoca Efendilerde böyle dua yapabilirler mi?

Yoksa onların daha önemli işleri mi var.

Âlimliğin vasfı zalimin sırtını sıvazlamak değil!

Gerektiğinde hakkı en yüksek perdeden savunabilmektir.

Gel gör ki böyle duayı yapacak babayiğidi nerde bulalım?

İstisna olmakla beraber bu da bir dua çeşididir.

Hem de yerli yerinde dört dörtlük bir duadır.

Duanın belli bir zamanı ve mekruh vakti yoktur.

Her zaman ve her yerde yapılabilir.

Ancak namazlardan sonra gecenin sonunda, sabaha doğru, teheccüd vakti, secdede iken, seher vakti, iftar vakti kadir gecesi ve diğer mübarek gün ve gecelerde yapılan dualar daha, makbuldür.

Duanın belli dili ve şekli de yoktur!

Kuran ve hadislerdeki ifadelerle dua etmek mümkün olduğu gibi her insanın kendi diliyle,

İçinden geldiği gibi dua etmesi de mümkündür.

Allah (CC)her dil ile yapılan duayı işitir ve anlar.

O’nun bizler gibi dil problemi yoktur.

Cenabı hak Bakara süresinin 186.ayetinde;

‘Bana dua edenin duasına karşılık veririm’ buyuruyor.

Dikkat edilirse kabul ederim değil, karşılık veririm buyuruyor.

Karşılık vermek her halukarda duayı kabul ederim anlamında değildir.

Doktor sizin şikâyetlerinizi dinler ama her zaman sizin isteğinize göre reçete yazmaz.

Evet, her dua işlem görür ama kuralına uygun yapılan dualar kabul edilir.

Diğerleri de reddedilir.

İşte fiili dua dediğimiz olay budur.

Kuralına uygun dua nasıl yapılır.

Devam Edecek…                                                                                         

Ölümden Ötesi Yok Ya !

Bu gün 1 Temmuz, yazı yazmayalı tamı tamına üç ay olmuş. Geçen sürede ülkemiz ve dünya, bir çok hadise yaşadı. Bu zaman aralığında, siyasi mücadelem ve milletvekili adaylığım nedeniyle yanlış anlamalar olur diye yazarak hasbıhal etmek istemedim.

Eş, dost ve sadık okurlar;” yahu neredesin, sesin soluğun çıkmaz oldu, seni ve yazılarını özledik” deyince, en azından bu satırları kaleme almak bizim için bir farz oldu.

Yazı yazmadığım bu üç aylık süre zarfında yaşananlara değinmek istemiyorum. Çünkü bana göre her şey doğal akışında seyrediyor. Aksi şeyler olsa şaşardım. Sizlerde zaten her gün  yalan yanlış bir bilgi kirliliği bombardımanına tutuluyorsunuz. Aynı konuları tekrarlamanın bir anlamı yok.

Eğer biraz tarih bilginiz varsa, mensup olduğunuz Türk milletinin sosyolojik ve psikolojik özelliklerini tanıyorsanız ve de dünyayı  görüyorsanız, yaşananlarında gayet  normal şeyler olduğunun farkındasınız demektir.

Türk milletinin var oluş tarihinden bu yana yaşanılan her olay neredeyse bir diğerinin benzeri gibi tekrar etmiştir ve etmektedir. Kanaatimce bu nedenle Türk milletine, kıyamete kadar rahat yüzü yoktur.

Milletimiz daima bir mücadele içinde olacak ve birileri bıkmak usanmak bilmeden ihanete ve işbirlikçiliğe karşı mücadele edecek, sıkıntı ve çile çekecektir. Diğerleri de dededen kalma metotlarla aldanmaya ve kandırılmaya hazır Türk milletini çekip çevirecektir.

Yük mutlak surette, bu ağır yükü taşımaya talip olanların sırtında gidecektir. Bunları görüyorsanız, yaşanan hiçbir şeyin önemi yoktur. Bunun için yaşananlar sizi olumsuz manada etkilemez. Ölümden ötesi yok ya!!!

Türk milletinin insanlık tarihi boyunca hak ettiği gibi yaşamadığını ve kendi topraklarında dahi, büyük haksızlıklarla karşı karşıya kaldığını, bu sebeple de mağduriyetlere uğradığını düşünen bir insanım.

Türk milletini, kendi topraklarında böyle bir haksızlık ve mağduriyetle karşı karşıya bırakmak elbette büyük bir oyunun varlığını gerektiriyor. Bunu görünce bilince, yaşanan günlük olayların üzerimizde sinek ısırığı kadar bile etkisi olmuyor.

Size de tavsiyem, günlük ve dönemsel olaylara bu açılardan bakmanız ve de bakmayı becermek için çabalamanızdır.

İnancım odur ki; Yüce Allah, her kulunu bir sebeple yaratmıştır. Bende dahil olmak üzere hepimiz, niçin yaratıldığımızı zaman zaman düşünürüz.

Ben ve benim gibi insanlarda “Büyük Türk Milleti”ne imkan bulabildikleri her durumda hizmet etmek için çabalıyor. Ekmeğimizi de çok şükür Cenab-ı Allah veriyor. Siz de korkmayın; Allah,doğru yolda gittiğiniz müddetçe yardımcınız olacaktır.

Yaşananlar ve ortaya çıkan tablolar, bizim yanlış düşünüp yanlış yaptığımızı ortaya koymamaktadır. Aksine tarih ve vicdanlar hakkımızda en doğru kararı verecektir. Bu sebeple, Türk milletine ve dolayısıyla insanlığa hizmet odaklı, fikri ve siyasi mücadelemiz, Allah izin verdiği müddetçe son nefesimize kadar sürecektir.

Bunu da geçtiğimiz hafta Budapeşte’de, Gül Baba’nın türbesinde yaptığımız duayla bir kez daha Allah’tan niyaz ettim ve sadece Türk Milletinin cihanda muzafferiyetini diledim. İnşallah bunu görmek nasip olur.

 

 

 

Zaman Kalmadı

İnsan ömür boyu hayalle yaşar

Dağları taşları onumla aşar

Tükenir umutlar bir anda şaşar

Düşüneyim derken zaman kalmadı

 

Rabbimiz ol dedi dünyaya geldik.

Bazen hep ağlayıp bazen da güldük

Ananın babanın kuzusu olduk.

Onu koklayacak zaman kalmadı.

 

Çocuk olup yavaş yavaş büyüdük

Daha dün bir bebek kundakta idik.

Güç kuvvet yok anne verirse yedik

Ona teşekküre zaman kalmadı.

 

Delikanlı oldu artık adımız

Haramla, helali ayırmadınız.

İmam aşkı yoksa kalmaz tadınız.

Bunu anlatacak zaman kalmadı.

 

Saçların ağardı bak yavaş yavaş

Gitmez oldu dizler değerse bir taş

Doymaz nefis her şey bir lokmacık aş.

Haram mı helal mi zaman kalmadı

 

İhtiyarlık geldi büküldü belin.

Boşta kalır dostun yok ise elin.

Daha dün damattın eşinse gelin.

Ömür geldi geçti zaman kalmadı.

 

Şayet muhtaç olur yatırsan eğer.

Eşine dostuna verdiysen değer.

Ne güç ne kuvvet varlık, kalmazmış meğer.

Anlatacak onu zaman kalmadı.

 

Her şey gençlikteydi, dünya ahiret

Nefis şeytan çekti hayırlara set

Onu yıkmak için etmedin niyet.

Eyvah dedin ama zaman kalmadı.

 

Ezanlar okundu onu duymadın.

Kulluk borcu deyip namaz kılmadın.

Hak hakikat meclisinden olmadın.

Bak tabuta girdin zaman kalmadı.

 

Ha bugün ha yarın yaparım derken

Ölüm gibi gerçek hakikat varken

Hiç demez yaşlı genç gelirse erken

Diye düşünmedin zaman kalmadı.

 

Hem peygamber kitap hep uyarıldık.

Şu fani dünyaya nasıl sarıldık.

Boş faydasız işler ile yorulduk.

Dinleneyim, desen zaman kalmadı

 

Değer miydi kırmaya kardeşini

Görüversen bir garibin işini

Bölüşseydin fakir ile aşını

Keşke dedin ama zaman kalmadı

 

Dedikodu gıybet sıradan oldu.

Günahlar haramlar defterin oldu.

Gözün kapanınca olanlar oldu.

Götürmeyin desen zaman kalmadı.

 

Gerek yok kılavuz görünür mezar.

İbrahim tükendin bak azar azar.

Evin orda eş dost mezarın kazar.

Kazmayın diyecek zaman kalmadı.