22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1170

Eğitim, Sağlık , Yüksek Teknoloji

0

Aşağıda üç kardeşin hikayesi var. Üçü de birbirinden güzel, birbirinden sevimli ama her biri ayrı ayrı önemli. Eğitim, Sağlık, Yüksek Teknoloji.

3 Kardeş

Önümüzdeki asır ferdin asrıdır, bilgi asrıdır. Bu asırda fertlerin kitleler halinde değil, daha çok ufak gruplar ve tek tek çalıştıkları, bilgisavar, telekomünikasyon, nakliye, inşaat, turizm gibi ekonomik faaliyetlerden oluşan hizmet sektörü, toplam işgücünün yüzde 80’den fazlasını, istihdam edecektir.

Mutlaka idrak etmemiz gereken husus, 21. yüzyılı şekillendirecek olan hizmet sektörünün daha kabiliyetli, daha bilgili insana ihtiyaç gösterdiğidir.

Değişim, ferdin bizzat kendisinden başlayacaktır. İleri ülkeler arasına girebilen milletler, bu değişimi gerçekleştirebilen, insanını 21: yüzyılın gerekleri doğrultusunda eğitebilen milletler olacaktır.

Türkiye’nin bundan böyle hedefi, binlerce kişinin çalıştığı devasa tesisler değil, bilgi çağının arkasında kalmayacak insan yetiştirmek olmalıdır.

Bu sebeple üç sahaya özel önem vermek mecburiyetindeyiz. Bunlar, eğitim, sağlık ve yüksek teknolojidir. Önümüzdeki 10 senede bütün gücümüzle yükleneceğimiz üç saha bunlar olmalıdır.

Eğitime fevkalade büyük önem vermeliyiz.

Eğitimde zihniyet değişikliği fevkalade ihtiyaç vardır.

Okulların devletçi zihniyetten artakalan yöntemlerle yönetilmelerine son verilmelidir.

Okullarımızın yönetimini bürokratik tahakkümden kurtarmak, topluma, yani mahalleye, şehre ya da bölgeye mal etmekten kaçınmamalıyız.

Mahalleli, “Burası, benim okulum”, şehirli “Burası benim lisem, şu üniversite bizim ilimizin üniversitesi” diyebilmelidir. 21’inci yüzyıla uygun olan sistem budur.

Devlet, ancak standartları, tespit etmek, eğitim kalitesini denetlemek ve eğitimi desteklemek görevini üstlenmelidir.

Kitleler çağının sona ermesi, ferdin toplumun ,merkezine yerleşmesi, insan sağlığına geçtiğimiz yüzyıllarda görülmeyen önemin verilmesini getirmiştir.

Türkiye’de sağlık sorununun halledilememiş,, olmasının temel nedeni, mevcut sağlık sistemimizin bürokratik mekanizmanın verimsizliğine teslim edilmiş olmasıdır.

Sağlıklı toplum gerçekleştirebilmek için sağlık sistemimizi tıpkı okullarımızda teklif ettiğim gibi, devletin elinden çıkarıp halka mal etmeliyiz Sağlık hizmetlerinden yararlananları bizzat müdahil olabilecekleri bir yapıya kavuşturmamız gerekir.

Rekabete kapalı sanayinin gelişmesinin mümkün olmadığı gibi, rekabete kapalı eğitimin ve sağlık hizmetlerinin de gelişmesi mümkün değildir.

Yüksek teknolojiye bir an evvel geçebilmenin en sağlıklı, en kestirme  ve en akılcı yolu insanların ihtiyaç duydukları bilgileri en iyi şekilde ve en kısa zamanda emirlerine amade kılan sistemlerin getirilmesidir.

Geçtiğimiz dönemde, elektronik, bilgisayar ve enformasyon sahalarında çok büyük gelişmeler sağlanmış olmakla beraber, bu alanlardaki en son gelişmeleri yakinen takip etmek mecburiyetindeyiz. Sadece üniversitelerimize, öğretim müesseselerimize değil, bütün insanlarımızın emrine kütüphaneler, bilgi bankaları gibi en modern sistemleri sunmak, Batı’nın ileri ülkelerinin bilgi ağlarıyla bütünleşmek zorundayız.

Mevcut yüksek teknolojiyi mutlaka dışarıdan getirmeliyiz. Şunu ifade edeyim ki bulunan bir şeyi yeniden keşfetmeye lüzum yoktur, ama keşfedilen şeylerin üzerinde ileriye gitmek imkanı vardır. Türkiye, bilgi çağına ancak bu yolla sıçrama yapabilecektir.

Ana hedefimize varmak ve ileri bir ülke olabilmek için üç temel prensibe, sıkı sıkıya sarılmamız gerektiğini bir kere daha ifade etmek istiyorum.

Bu prensiplerin ilki düşünce hürriyetidir. Düşünme kabiliyeti çeşitli yollarla engellenen, düşündüğünü söyleyemeyen, düşünceye saygıyı  öğrenemeyen bir toplumun ilerlemesine, yukarıda öngördüğümüz hedeflere ulaşmasına imkan ve ihtimal yoktur.

Her ferdin, her kurumun, bir diğerinin düşüncesine saygı gösterdiği toplumlar, milli birliklerini koruyan mütecanis toplumlardır.

İkinci prensip, evrensel anlamda din ve vicdan hürriyetidir. Dini ve vicdanı baskı altında tutulmayan insan huzurlu, verimli, mutlu, istekli ve hatta kabiliyetli insandır.

Üçüncü prensip, teşebbüs hürriyetidir. Uygar rekabet ortamı olduğu sürece, devlet müdahaleciliğini asgari seviyede tutmak kalkınmanın ilk ve temel gereğidir. 10-15 civarındaki ileri ülkelere bir an önce katılmamızın ana motoru teşebbüs hürriyeti olacaktır.

Sıraladığım prensipleri uygularsak, bizi durdurabilecek hiçbir güç yoktur. Üstelik bugün eğitilmiş insan gücümüzle, tecrübe birikimimizle, geçmişte gerçekleştirdiklerimizi katlayarak ileriye götürmemiz mümkündür.

Nesiller gelir, nesiller gider, önemli olan bir neslin kendisinden sonra gelecek nesile neler  bırakabildiğidir. Tarih ancak bu birikimleri yazar. Büyük millet olmak da, bu birikimleri nesilden nesile taşıyabilmektir.

İşte bu nedenle şunları asla unutmayalım: Büyük ülke olma şuurunu insanlarımızda yerleştirmeliyiz. Büyük ülke olmanın, memleketin birlik ve beraberliğinden geçtiğini insanlarımıza anlatmalıyız. İnsanlarımızı, büyük hedeflere fedakarlık etmeden, çalışmadan, gayret sarf etmeden varılamayacağına inandırmalıyız. Türkiye’nin büyük geleceğine ancak bu yolla ulaşabiliriz.

Ciddi hatalar yapmazsak, 21’nci yüzyıl Türklerin ve Türkiye’nin yüzyılı olacaktır.

Not: Yukarıdak okuduğunuz yazı Rahmetli Turgut Özal’ın 4-7 Haziran 1992 tarihlerinde (19 yıl önce) yapılan 3. İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı konuşmadan özetlenmiştir.

“Anadolu Mozayiği!”

0

Bazı yazar ve  -maalesef-  devlet adamlarımızın  -düşüncesizce-  sarf ettikleri, iç ve dış düşmanlarımızı sevindirecek ve onların batıl / sapık davalarına dayanak olabilecek kelime ve tabirler var. Bunlardan birisi de “Anadolu Mozayiği” ifadesidir.

Zaten son zamanlarda Türkçemizin çok yanlış kullanımlarına, üzülerek şahit olmaktayız. Mesela bir şahsın müspet hizmetlerinden bahsederken “Her taşın altından o çıkıyor!” Diye vasf edilmesi gibi. Halbuki bu tabir menfi / olumsuz manalar için kullanılır.

Gelelim sadede, yukarıda zikri geçen “Anadolu Mozayiği” tabiri de, Anadolu birliğini bölük pörçük edecek  -Allah etmesin-  Anadolu’muzun parçalanmasına çanak tutacak, pek yanlış bir vasf ediştir.

Üstelik “Mozaik” tabiri federasyon / eyalet mefhumunu da ihsas / his ettirmekte ve bölünmeye kapı aralamaktadır. Böylece Türkiye’nin parçalanmasının, bu gibi tabirlerle, potansiyel enerjisini hazırlayanlar; yarın ilk fırsatta bunları kinetik enerjiye, yani düşünce safhasından fiiliyat / eylem safhasına geçirmenin fırsatını yakalamaya çalışacaklar.

Öyleyse kelime deyip geçmeyelim. Onları doğru yerde kullanalım, yoksa yanlış yerde telaffuz; dimağlarda tahribe, iç-dış düşmanlarımızın da aleyhimizde kullanmalarına yol açar.

Tıpkı, daha önce bazı siyasilerimizin  -oy kaygısıyla-  halka hitaben: “Herkes birinci sınıf vatandaş olacaktır!” diyerek, sanki öyle değilmiş gibi, hem iç bozgunculara, hem dış tahrikçilere, kendi elimizle koz vererek, başımıza daha fazla musallat etmekte baş rolü oynadığımız gibi.

Adama: “Bakın, sizin siyasileriniz, herkes birinci sınıf vatandaş olacaktır diyorlar. Demek, ikinci sınıf vatandaş uygulaması var ki, bizzat siyasileriniz buna son vermeyi halka vaad eden konuşmalar yapıyor!” demezler mi?

İşte “Anadolu Mozayiği” tavsifi de, iyi düşündüğümüz takdirde; yarın, iç ve dış düşmanların Türkiye’ye Sevr’i uygulatma ham hayallerine serrişte yani ipucu yapacakları bir ifade tarzıdır. Çünkü “Mozayik” tabiriyle  -kelimeyi asli mana ve mefhumundan saptırarak-  Türkiye’de  -istediği takdirde-  müstakil ve bağımsız, kendi başına bir bütünlük arz edebilecek ayrı ve farklı milletler var demek isteniyor.

Bu manaca “Mozaik” tabirine “Terkib”i değil “Karışım”ı ifade ettirmiş oluyorlar. Çünkü “Karışım” kum, çakıl ve çimentonun bir yığın teşkil etmesi gibidir. Betonlaşma durumu almadıkça, kuvvetli bir rüzgarla tarümar / paramparça olması işten bile değil.

Halbuki betonlaşmış kalıbı yerinden oynatmak, en kuvvetli rüzgarlarla bile sarsmak mümkün olmaz. Çünkü terkiptir. Terkip, tekrar kendisini meydana getiren parçalara ayrılmaz. O, artık yepyeni bir hüviyet, bambaşka bir keyfiyet arz eder.

Demek ki, Anadolu, istendiğinde kendisini meydana getiren parçalara ayrılabilen bir “Mozaik” değil, artık ayrışması mümkün olmayan bir “Terkip”tir. Zira on asırlık birlik ve beraberlik; Anadolu insanını, menşei / kaynağı farklı olanları bile karışıp, kaynaştırmış, yepyeni bir hamule / yapı vücuda getirmiştir.

Nasıl ki, harç, tuğlaları birbirine perçinleyerek duvarın oluşmasında baş rolü oynar, yani onları bir bütün halinde tutarsa; din de, Anadolu insanlarına harç görevi yaparak İslam terkibini ortaya koymuştur.

Anadolu insanı karışım manasında yorumlanmaya başlanan mozaik değil, kendisini meydana getirenlere ayrışması artık kabil olmayan bir terkip / sentez ve bir bütündür. Hiçbir güç, bu terkibi artık bozup parçalayamaz. Hiç endişeye mahal yok. Belki zarar verebilirler, fakat Kıyamet’e kadar  -inşallah-  hiçbir iç ve dış kuvvet, bu mübarek Vatan’ın, bu aziz Millet’in ve bu ebet – müddet Devlet’in varlığına hatime çekemez, mevcudiyetine son veremez. Çünkü bir şairimizin dediği gibi:

                    “Ölmez bu vatan, farz -ı muhal ölse de hatta,
                     Çekmez kürenin sırtı bu tabut -ı cesimi.”

İslamiyet milliyetimiz, Kur’an aklımız olduğundan, öyle bir terkip / sentez  / bütünüz ki, Allah’ımız bir, Kitabımız bir, Peygamber’imiz bir, Mabedimiz bir, Vatanımız bir, Bayrağımız bir, Devletimiz bir, Bayramlarımız bir. Bir, bir… Birliğimizin sayısız birleri var. Üstelik bunların her biri Ağrı dağı hükmünde. Teferruatta, madde ve menşe’ planında, ufak tefek ayrıntılar ise, ancak çakıl taşları mesabesinde. Ağrı dağına karşılık, çakıl taşları tercih edilmez.

Kaldı ki, birlik, doğuşta değil, oluştadır. Çünkü birliğin harcı manadır. Madde değil. Bizler manevi değerlerimizle bir bütünüz. Nitekim Yüce Allah Kur’an -ı Kerim’de: “İnneme’l-mü’minune ihvetün.” / “Ancak mü’minler yani inananlar kardeştir.” (Hucurat:10) diyor. Bir göz hatırı için, çok gözler sevilir kaidesince ve Koca Yunus’un ifadesiyle: “Yaratılmışı severiz, Yaratandan ötürü.” Hakikati gereği, bütün insanlığı kucaklayan cihan-şümul / evrensel bir dinin mensupları olarak, bizler mi birbirimize yabancı gözüyle bakacağız? Asla.

Nitekim, Hakkari’den on erkek ve kadına, isimlerini sorsak: Ahmet, Hasan, Hüseyin, Fatma, Ayşe, Hatice… diyecek. Edirne’den on erkek ve kadına aynı soruyu yöneltsek, alacağımız cevaplar; yine aynı olacak. İşte bizi bir ve biz yapan müşterek noktalarımız. Bu isimlerin ortak oluşu, bütün vatan sathının mana ayniliğini göstermekte, hepimizin İslam kültürünün kopmaz birer parçası olduğumuzu da ortaya koymaktadır. Öyleyse:

                    Gelin canlar bir olalım.
                    Zaten bir ve bütün değil miyiz?
                    Gelin canlar pir olalım.
                    Zaten bin yıldır pir değil miyiz?

Yazımı bitirirken, yazar-çizerlerimiz ve bilhassa siyasilerimizin, sarf ettikleri sözlere çok dikkat etmeleri gerektiğini, bir kere daha hatırlatır, sözün sihir gibi tesir kudretini haiz olduğunu belirtmek isterim.

Meğer Herkes İroni Yapıyormuş

Son zamanlarda sıkça duymakta olduğumuz kelimelerden birisi İroni.

(Yanılmıyorsam Merhum Nihad Sami Banarlı’nın bir sözüydü.) “En çok bildiğinizi sandığınız kelimelerin tam karşılığını bulmak için sözlüğe bakmalısınız” tavsiyesine uyarak, “ironi ne demek” diye araştırmaya başladım. Tabii artık internetten ve “Google Efendi Hazretlerinden” istimdat ederek (yardım isteyerek).

Bir de ne göreyim? Beşir Ayvazoğlu üstadımız “ironi“yi de açıklayan bir yazı yazmış.

“İroninin temel özelliği gerçekle görünüş veya söylenenle söylenmek istenen arasındaki zıtlığa dayanmasıdır. İronik konuşan, bir şeyi söyler gibi görünürken başka bir şeyi kasteder. Filâncanın çok zeki olduğunu söylerken aslında “aptalın tekidir” demek istiyorsanız, ironik konuşmuş olursunuz. Bir yazı, baştan sona ironik -yani söylenenlerin tamamen tersi kastediliyor- olabilir.”

“Mecaz ve ironi çeşitleri insanlığın tarihi kadar eskidir ve her dilin tabiatında vardır. Bütün insanlar, “Kibarlık Budalası”nın farkında olmadan ‘mensur’ konuşması gibi, çok zaman ne yaptıklarını bilmeden mecaz da kullanırlar, kinaye de, ironi de…”

****

İRONİ ÖRNEKLERİ: Kavramı daha iyi anlamak için okuduğum ironi örneklerinden birkaçını aktarmak faydalı olabilir:

Bir Maliye Bakanının naylon fatura düzenlemekten yargılanması. 

’12 Eylül darbecilerini yargılayacağız’ denilip, Kenan Evren’in maaşına zam yapılması.

Komşularla Sıfır Sorun‘ politikasının, ‘Sıfır Komşu‘ bırakarak gerçekleşmesi.

Muhalefet liderinin başbakanın önceki söylemine benzetme yaparak, halka “Ananızı da alıp, oy atın” demesi, ancak kendisinin oy at(a)maması.

Ülkemizin en muhafazakâr şehri olduğu bilinen Konya’nın, ülkenin en çok seks malzemeleri satılan şehri olması.

****

PKK/BDP İLİŞKİSİ:Öcalan avukatları vasıtası ile haber göndermiş ve AKP ile Barış Konseyini kurmak için anlaştıklarını, dolayısı ile de hem saldırılara ara verilmesi hem de BDP’nin TBMM’ye girmesi talimatını vermiş!(Teröristbaşı ile Barış Konseyi kurmak tam bir ironi olmalı.)

BDP’nin “PKK terör örgütü liderinin” verdiği bu talimata uyacağı ve yemin edeceğine artık herkes inanıyor. Böylece BDP’nin İmralı’daki kişinin iradesiyle yönlendirilen bir kuruluş olduğu bir kere daha ortaya çıktı. (Teröristbaşının yönettiği partinin adının Barış ve Demokrasi olması da bir ironi olsa gerek.)

Demek ki, “Türkiye’de BDP adlı bir siyasi parti var, bunun eşbaşkanları ve yönetim organları var. Bu parti halkın iradesinin Meclis’e yansımasıdır. Bu parti terör istememektedir. Anaların gözyaşı dökmemesi için, barış için çözüm istemektedir” tarzı cümlelerin hepsi birer ironi imiş.

****

YEMİN KRİZİNDE BAŞBAKANIN TAVRI: Başbakan “Biz muhalefetin olmadığı bir meclisi, böyle bir demokrasiyi sağlıksız buluyoruz” demiş. Böylece tutuklu milletvekillerinin milletvekilliği görevlerini yerine getirememesini protesto ederek yemin etmeyen CHP ve BDP’yi Meclis’e davet etmiş.

Aynı Başbakan bir hafta önce yemin etmeyen milletvekilleri için “Tükürdüklerini yalayacaklar, göreceksiniz” sözlerini sarf etmişti. Başbakan da bu iki sözü ile “ironi” yapmış olmalı. Ama acaba hangisi sözüyle tersini kastetti?

****

ATEŞKES VE ŞEHİTLER: İmralı ve Kandil’den gelen mesajlar “ateşkesin” sürdüğünü söylemekte. 15 Temmuz sonrası için tehditler savuran Öcalan bile devletle yapılan görüşme sonrası bu tarihin artık anlamı kalmadığını söylemiş. PKK/BDP yandaşlarının “ateşkes” ortamında geliştirdikleri sözde “barış dili” ile anlatılanlarla hergün TV’lerde beynimiz yıkanmaya devam ediyor.

Sadece seçim sonrası, bir hafta içinde benim sayabildiğim kadarıyla 11 şehit verdik.

PKK/BDP yetkili ve yandaşlarının açıklamaları da “ironik” olsa gerek(!). Bizim vatandaş olarak söylenen şeyin tam tersini ifade eden açıklamalara inanmamız belki bir gaflet. Fakat devletin inanması yüzünden, “Kandil”in herhangi bir müdahaleye uğramadan cinayetlerini devam ettirebilmekte olmasını nasıl izah etmeli?

****

AKP, YENİ ANAYASA VE DEĞİŞMEZ MADDELER: Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Anayasa’nın ilk üç maddesinden sadece Cumhuriyetle ilgili tek maddesinin değiştirilemez olarak kalması gerektiğini, diğer maddelerin değişen şartlara göre değişmesi düşünülebilmeli” demişti. Bazı AKP yetkilileri, Anayasa’nın değiştirilemez ilk üç maddenin değişmesini öngören TÜSİAD ve TESEV taslaklarını “olumlu” ve “takdire şayan çalışmalar” olarak değerlendirmişti. AKP Grup Başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı da, Taraf Gazetesinde yayımlanan ve Neşe Düzel’e verdiği mülakatta, Anayasa’dan “Türklük tanımı kalkacak” (Taraf-01.12.2009) demişti.

Başbakan Erdoğan’ın Strasbourg’da başbaşa yemek yediği Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Sosyalist Grup Başkanı İsviçreli parlamenter Gross, NTV Ana haber bültenine telefonla canlı olarak bağlanıp, Can Dündar’ın sorularını cevaplamıştı. İsviçreli parlamenter Gross, “Başbakan Erdoğan, bana anayasanın ilk 3 maddesi gibi Türklük vurgusu yapan maddelere artık ihtiyaç kalmadığını söyledi” açıklamasını yapmıştı.

Buna karşılık zamanın Başbakan Yardımcısı (halen TBMM Başkanı) Cemil Çiçek, TÜSİAD teklifini tartışırken, CHP ve MHP Genel Başkanları paralelinde konuşmuştu: Anayasanın ilk üç maddesinde yer alan hususların Türkiye’de yaşayan 74 milyonun ortak paydası olduğunu ifade ederek, “esas olan ilk üç maddede değişmez olarak ifade edilen maddelerin varlığını korumasıdır” demişti. AKP’nin önemli bazı isimleri de bu yönde beyanlarda bulunmuştu.

Bu sözler AKP içinde farklı görüşlerin dışa vurumu muydu, yoksa bazıları ironik ifadelerde mi bulunmuştu?

Ümidim, AKP içindeki “yeni Anayasa’da ilk üç madde ve Türklük kavramına olan vurguların devam etmesi gerektiğine” inananların sayısının daha fazla olduğu yönündedir.

****

SON SÖZ: İroni, ikiyüzlülük demek değildir.

Sapır Sapır Dökülen Atatürkçüler!

 

Günümüz Türkiye’sinde sözde Atatürk’ün fikirlerini,Atatürkçülük adı altında temsil ettiklerini söyleyenler şimdi sapı sapır dökülüyor.

Bunun son örneği de Sözcü gazetesinde yazıları yayınlanan ve kendi ifadesi ile kalemini kırarak yazılarına son veren, emekli Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş oldu.

12 Haziran 2011 seçimlerinden sonrada Hulki Cevizoğlu yazmayı bıraktığını duyurmuştu.

Daha evvel de Tuncay Özkan, inanılmaz mazeretlerle Kanaltürk televizyonunu, cemaate yakın olduğu söylenen bir gruba epey de iyi paraya satmıştı. Bu satışın neresinin Atatürkçülükle ilgisi var onu da halen anlamış değilim.

Yine Mustafa Kemal’i dilinden düşürmeyenler, İşçi Partisinin önderliğindeki “Cumhuriyet İçin Güçbirliği”nde, seçimlerde tam bir hezimet yaşadı.

Hatırlıyorum, Cumhuriyet Mitinglerinin bazı düzenleyicileri de, kapağı bu gün ne yaptığını bilmez bir halde olan CHP’ye atarak varlıklarını sürdürme yolunu seçmişti.

Demek ki; gelişmelere bakarsak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu topraklarda yaşayan insanlar, Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü yukarıda örneklediğim benzer görüşteki, insanlar gibi algılamıyor.

Bahse konu ettiğimiz Atatürkçüler; eskiden halkı bir şey anlamamakla adeta suçlarcasına tehdit ediyorlardı. Düşünüyorum da; eğer haklı olsalardı, Türk halkı bu suçlamaya dönük eleştirilerden kendine düşen payı çıkartır, bu kesimin çizdiği yola çok rahatlıkla girerdi. Ama bir türlü bu gerçekleşmedi.

Şimdi Vural Savaş örneğinde olduğu şekilde sanki bu sonuçta kendilerine düşen bir pay yokmuş gibi, bu Atatürkçüler; siyasileri, genelkurmay başkanlarını, yüksek yargı üyelerini velhasıl tüm bürokrasiyi suçlayarak pes etme moduna girmiş durumdalar. Soruyorum size Atatürkçülük pes etmek midir? Yoksa pes etmelerin ardında, fikri bir samimiyet  sorunumu vardır?

Türkiye’de bir güruh, Atatürk’ün vefatından sonra, Atatürk’le uzaktan yakından ilgisi olmayan ve halkın inanç ve kültür yapısına, geleneklerine ters bir fikriyatı, Atatürkçülük olarak lanse etti. Yani yukarıdan dayatarak bırakın dar olmayı hiç uygun olmayan bir elbiseyi, Türk halkına giydirmek için çabaladı.

Bunu yaparken de çoğunlukla kendilerinin ve çocuklarının ikballerini garantiye alma çabasında oldular. Herkesin malumu olan bu kast oluşumu, bu günkü iktidarı destekleyen güçler tarafından, iktidarı başa getirmek için bir propaganda vesilesi olarak kullanıldı.

Hiç demediler ki; her türlü gelişmeden mahrum bırakılmış Türk halkı, gün gelirde iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, gelişmişlikle geri kalmışlığın mukayesesini yapar da bizden hesap sorar diye… Bakın ne büyük bedellerle yapılan küçük işler, AKP’yi iktidarda tutuyor.

Vural Savaş;  “kanser tüm organlarımıza yayılmış… Artık ameliyat ve kemoterapiyle bile Türkiye Cumhuriyeti’nin eski sağlıklı günlerine dönmesine olanak yok artık” diyerek dün yanlışı pompaladıkları gibi bu günde karamsarlığı aşılıyor. Yani öldüğümüzü ilan ediyor. Bu mu Atatürkçülük?

Gençliğe Hitabe’yi, Bursa Nutku’nu biraz okuyan, hafızasına biraz yerleştiren herhangi bir Türk evladı, Vural Savaş ve onun gibi fikir zikredenlerle aynı görüşü paylaşabilir, aynı tükenmişliği gösterebilir mi?

Evet; fikri ne olduğu belli olmayan, Atatürk ve Atatürkçülükle geçinen bir zümre, Atatürk’ün ölümünden bu yana, Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermiştir. İyi ki, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı var da onların gerçek yüzünü görmüş oluyoruz. R. Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı döneminde, bahsettiğimiz Atatürkçülerin, fikri zafiyetlerini, azimsizliklerini, mücadelesizliklerini, çaresizliklerini, yetersizliklerini, bir araya gelemeyişlerini ve çapsızlıklarını gördükçe, Başbakan Erdoğan’a teşekkür edesim geliyor. Çünkü biz bunları görmeseydik silkinişimizde o denli kuvvetli olamayacaktı. Şimdi bunları gördükten sonra, Türk milletinin ne  denli büyük bir silkinişe ihtiyacı olduğunu, insan bir kez daha anlıyor.

Bu Atatürkçü denilen ama her türlü sığ düşüncenin içinde gezenler o kadar ileri gitmişlerdir ki; 1982 Anayasası’na “Atatürk Milliyetçiliği” kavramını sokmuşlardır.

Oysa, Atatürk, Türk milletini ırki bir temele dayandırmadan tanımlamış ve kendisinin de en büyük zenginliğinin Türk milletine mensubiyet olduğunu vurgulamıştır. Atatürk, milliyet sevmekten gelen tavizsiz bir Türk milliyetçisidir. Kendilerine Atatürkçü sıfatını yakıştıranlar milliyetçiliği bile sulandırmışlar ve ne idüğü belirsiz bir hale getirmişlerdir.

Türk milletinin değerli mensupları; merak etmeyin kaybedilmiş hiçbir şey yoktur. Ümitsiz olmayın. Dünyada Türk ismini taşıyan bir devlet kurmayı başaran Büyük Önder Mustafa Kemal’in yolu önümüzü aydınlatıyor. Görmediniz mi? Her türlü şarta rağmen, Türklüğü kabul etmeyenler bile TBMM’de “Büyük Türk Milleti” önünde yemin ettiler. Türk milletinin ve Türk devletinin bu gücü, yeter de artar bile.

Yeter ki; Atatürk’ün dediği gibi, memleketi teslim edeceğimiz siyaset, bürokrat, asker ve müteşebbislerin; milli, inançlı ve temiz vicdan sahibi olmalarına bakalım. Yoksa Atatürkçülükle maruf olanlar, bu günkü tablonun Vural Savaş’ın biraz vurgu yaptığı gibi 20 yıldan bu yana değil Atatürk’ün ölümünden bu yana esas müsebbibidir. Eğer vatan teslim alınmışsa, kimin teslim ettiğine veya kimin beceriksiz ve başarısız olduğuna bakmak lazımdır.

Civelek

Civelek kelimesi günümüzde; canlı, neşeli, işveli yerinde duramayan sempatik ve hareketli gençler için kullanılmaktadır. 

Örneğin Sadettin Kaynak beyefendinin uşşak makamındaki özgün bestesinin güftesinde olduğu gibi; 

         Bu gece düğün dernek
         Bin bir geceden örnek
         Sevişenler bu gece
         Civelek civelek civelek
         Bir çiçek bir kelebek.     

Yazımıza konu olacak civelekler ise, 18. yüzyılın başlarında Sultan I. Mahmut zamanındaki yeniçeri adaylarıdır.

Önceleri yeniçeri olabilmek, devşirme yasalarına göre gerçekleşirken, daha sonraları Osmanlı tebaasına da yeniçeri olma izni verilmiştir.

17. yüzyılın sonları ve 18. yüzyıl başlarında yeniçeri olmak için müracaat eden gençler birkaç elemeden geçirilirdi. Sonunda boylu poslu, yakışıklı, güçlü kuvvetli, sağlıklı ve güzel ahlâklı delikanlılar yeniçeri adayı olarak kabul edilirlerdi. İşte bu gençlere civelek adı verilirdi.

Civelekler yeniçeri ortalarının mutfak bölümünde görev yaparlardı. Yeniçeri kışlalarında mutfak ve kazanların hem maddi hem de manevi değerleri çok yüksekti.

Civelekler zaman zaman izinli olarak kışla dışına çıkarlardı. İzinli olduklarında giydikleri kıyafetler nedeniyle çevrelerindeki insanların dikkatlerini üzerlerine çekerlerdi.

Çok renkli giyinirlerdi. Başlarındaki külaha, kontrast (karşıt, zıt) renkli kumaşları çaprazlama sararlardı. Üstlerine parlak kırmızı renkli salta denilen yakasız, iliksiz, yarık kollu kısa cepken, altlarına çakşır isimli ve ayak bileklerinden büzgülü parlak mavi renkli şalvar giyerlerdi. Ayaklarında ise yemeni tabir edilen nar çiçeği kırmızısı bir çarıkla dolaşırlardı.

Civeleklerin bellerindeki madeni kuşakların arasında da, çaprazlama yatağan denilen 50-60 cm uzunluğunda eğri iki kılınç bulunurdu.

Yeniçeri adayı civeleklerin giyimlerinin en fazla dikkati çeken bölümü ise, yüzlerine taktıkları peçelerdi.

Hasırın çok ince hale getirilmiş çıtalarının kullanılmasıyla yapılan bu peçelerin, dikkatle bakıldığında civeleğin yüz hatlarını ve gözlerini tam olarak gizlemediği görülürdü.

Yaşadıkları dönemde civelekler hiç şüphe yok ki yörelerinin en renkli ve gizemli kişileriydiler. Cezası ağır olmasına rağmen, zaman zaman civeleklerin peçelerini açmaya kalkanlara rastlanırdı.

Gizli Kuşatılmışlık

Ekopolitik TBÇ(Türkiye’nin Büyük Çatısı) Üst başlık altında Bir çok çalışma yapmış bu çalışmaların bir çoğunu yayınlamıştım. 2009 yılından itibaren Kıbrıs Konusunda da bir çalışma başlatmış bu çalışmanın kısa bir parçasını ve  28.06.2011 tarihinde yaptıkları çalışma raporunu sizinle paylaşacağım.

Geçtiğimiz aylarda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet’inde hepimizin gözü önünde yazılı ve görsel basından izleyebildiğimiz kadar bizleri hayrete düşürecek olaylar olduğunu gördük. Bir çoğumuz bir anlam bile veremedi. Eylem yapanları kınadık, üzüldük orada farklı şeyler olmaya başladığını gördük. KKTC bu duruma nasıl geldi diye kafa yoranlarımız olduğu kadar fark bile etmeyen arkadaşlarımız oldu. Çok hızla değişen Türkiye gündemi Bu konuyu bize unutturdu. Sağolsun  Ekopolitik Bu çok önemli konuya daha bu hadiseler ortaya çıkmadan önce ciddi bir çalışma başlatmışlardı şimdide yenisini yaparak önümüzdeki süreçte KKTC anlama çözüme katkı koyma adına ciddi verilere sahipler. Bu verileri de paylaşarak bizleri bilgilendirdikleri içinde kendilerini kutluyorum.

4-5 Haziran 2009 KKTC İlk toplantıdan Prof Dr. Vamık Volkanı’ın bir konuşmasından özet.

“………Afrika’dan kolonistler çekildikten sonra, -hani Osmanlı çöktükten sonra ellerine kurşun kalem alarak şurası Suriye’dir, şurası Mısır’dır diye çizdiler ya… Hepsi kırmızı kalemle çizilmiş düz hudutlar. Aynı şey Afrika’da da yapılmıştı- Afrika karman çorman oldu. ‘Biz kimiz?’ sualleri ortaya çıktı, hâlâ devam ediyor. Hindistan’da da oldu bu. Bilhassa Sovyet İmparatorluğu çöktükten sonra, ‘biz kimiz?’ sorunu ortaya çıktı. Bu ortaya çıktığı zaman eğer ortam müsait değilse, kötü şeyler olur. ‘Biz kimiz?’ ortaya çıktı ve etnik psikoloji her şeye karıştı. Dünya işlerine karıştı. Fakat çok az yaşadı. Amerika’da benim tanıdığım tarihçiler var. Bunlar; “artık etnik tarihe girdik” dediler.

Derken işe din karıştı. İşe din karıştı mı, işler daha da çok zorlaştı, çünkü işe din karıştığı zaman işler mutlak (mutlaklaşıyor) oluyor. “Her şeyi biliyorsun; sen haklısın, o haklı değil.” Bir bakıma Kıbrıs’taki durum birçok yere göre çok daha iyi. Bunun farkındasınız galiba, çok çok daha iyi. Neden? Çünkü kötü şeyler geride kaldı. Kaç yıl geçmiş 64’te olanların üzerinden? 45 yıl. Öldürmeler falan geride kaldı. ‘Biz kimiz?’ ortaya çıkarken, ‘Kimliklerimizi birleştirebilir miyiz?’ gibi bir süreç de var (oldu). Moda olan o. Tarihte devamlı modalar çıkar, hiç biri uzun süre kalmaz. Bazen 100 yıl sürer, bazen 50 yıl, bazen de 5 yıl. Bu modalarla dünyada karmaşıklıklar (doğar) var, ‘biz kimiz?’sualleri (doğar) var, burada da var. Ama bir bakıma çok daha iyi burası, yani (artık) öldürmeler kalmadı; konuşmalar var, ‘biz kimiz?’ var.

Neden burası ötekilerden (yerlerden) daha değişik? Özel olan nedir Kıbrıs’ta? Bir tek şey var, o Kıbrıs’ı özel kılıyor. Biraz önce Bosna-Hersek’ten bahsettim mesela, Mostar’dan bahsettim. Bir tarafta Müslümanlar var, bir tarafta Hıristiyanlar fakat iki taraf da tanınıyor. Kuzey Kıbrıs çok özel bir yer; tanınmıyorsunuz, tanınmıyoruz. Biz kocaman üniversiteler yapsak da, üniversite tanınsa bile Kuzey Kıbrıs tanınmıyor. Bu çok değişiklik yapıyor (Bu Kıbrıs’ı farklı kılıyor). Başka böyle bir yer var mı tanınmayan? Belki vardır. Tayvan, Küba falan var ama Kıbrıs gibi yok. Öyle bir psikoloji gelişti ki, sanki bu normal oldu, (halbuki) hiç de normal bir durum değil bu. Onlarca senedir tanınmayan bir ülkeyiz. Ayıp bu diye kimse bir şey söyleyemiyor, burada söylüyoruz ama diplomaside söylenemiyor. Gidip de Fransız’a; “ulan eşek, sana ayıp değil mi!” diyemezsiniz diplomaside. Bu, Kıbrıs’a ayrıca bir özellik kazandırıyor. Bu nedenle Kıbrıs’ta Gizli Kuşatılmışlık var. Neden? Eskiden ‘anklav’lardaydık ama şimdi anklavlarda değiliz. Küçücük bir yer, ama Türkiye dışında tüm dünyada kimse tanımıyor, hududun var. Tanınmayan bir yer; hem varsın hem yoksun.

Varsın ama varlığın Türkiye sayesinde, doğru olsa da olmasa da, inansan da inanmasan da Türkiye’siz bir şey yapamıyorsun. Doğru mu bilmiyorum? Ben şimdi fikrimi söylüyorum. Bu nedenle uzun süre sana bakan birisi var. Uzun süre bakıp da bir şeyler değişmediğinde bir takım komplikasyonlar doğuyor. Eğer aşağılanma, öfke vb. sizi kendine güvenir hale getirmezse içe dönüklük oluyor, parçalanmalar oluyor.

Çeşitli ‘biz kimiz?’ler baş gösteriyor. Bizim evde lise son sınıfta çektirdiğimiz bir resim var. Mr. Wood oturuyor orada. Bacağında Türk kurşunu vardı, hatırlıyor musunuz? Ben her sene geldiğimde bakıyorum o resme. O resimdeki arkadaşlardan ölenlerin olduğunu görüyorum; biz yavaş yavaş kayboluyoruz.

Fakat bu ‘biz kimiz?’ sorununu tevdi edince, üniversitelerde kavga edenleri görüyorsunuz. Bu nedenle kendi kendimize bir bakalım dedim. Bir de, hani ben, “çöplük” dedim, bazıları onu yanlış anlamış. Çöplükten kastım pislik. Üç gün önce gördüm, çok hoşuma gitti; temizleme başlamış.

Eskiden Girne ile Lefkoşa arası o kadar pisti ki, bu da çok doğal bir şeydir (aslında). Yalnız Kıbrıs’a ait bir şey değil. Mesela Sovyet İmparatorluğu çökerken, eski Rusya başşehri Vladimir vardı; orası tamamıyla Kıbrıs gibiydi. Ne oluyor? Kızıyorsunuz; bir şey yapamıyorsunuz. Lütfen bu mevzuya psikolojik bir yaklaşım getirmeme müsaade ediniz: Annenize kızmış gibi oluyorsunuz; “ya bu kadar çok uğraş verdim, çalıştım; beni de tanı artık” diyorsunuz. Ondan sonra annenize kızınca yaşadığınız dünya anneniz oluyor. Yaşadığınız yer anneniz oluyor, atıyorsunuz pisliği.

Bu gibi sorunlar ortaya çıktı. Onun için dedim ki beraber konuşalım, ne gibi sorunlar var? Siz, tabii ki benden çok daha iyi biliyorsunuz, burada ne gibi sorunlarımız olduğunu ortaya koyalım ama lütfen politika yapmayalım. Politika yapmadan kendi içimize bakabilmek için bir fırsat doğdu. Bu çalışmanın teklifi ilk Tarık Çelenk’ten geldi. …..”

28 Haziran 2011

Toplantının başlığı (“Gizli Kuşatılmışlık”: Kuzey Kıbrıs Çalıştayı II – Girne Durağı)

YöneticiÖzeti

Ekopolitik, bilindiği gibi 2009 Haziran ayında Lefkoşa Yakın Doğu Üniversitesi’nde “Gizli Kuşatılmışlık” adı altında bir çalıştay gerçekleştirmişti. Bu çalıştay son zamanlarda açıkça ipuçlarını veren ve farklı şekillerde kendini ifade eden Kuzey Kıbrıs’ta yaşanan kimlik konfüzyonunun anlaşılması ve onarılmasına yönelik bir başlangıçtı. Çalıştayın başlığı bu konuda yapılan akademik çalışmaların psikolojik cephesini ifade eden Sn. Vamık Volkan’ın koyduğu tamlamadan esinlenerek konulmuştu. Yapılan çalışmanın metodolojisi gereği toplumsal bir sürece dönüşebilmesi için Ekopolitik 2011 Haziran’ına kadar 4 küçük düzeyde çalıştay ve bireysel temaslar gerçekleştirdi. Nihayetinde 28 Haziran 2011 “Girne Gizli Kuşatılmışlık II” (“Gizli Kuşatılmışlık”: Kuzey Kıbrıs Çalıştayı II – Girne Durağı) çalıştayı bu sürecin şimdilik son halkasını oluşturdu.

Ekopolitik’in bu çalışması diğerlerinde de olduğu gibi Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türkleri arasındaki ilişkilerin Kıbrıslı katılımcıların tabiri ile megafon diplomasisi yerine yüz yüze konuşulduğu ilk özgün çalışmadır. Bu çalıştaya Türkiye’den gelen farklı görüşlerdeki çok değerli aydınların yanı sıra, Kıbrıs’ta yaşayan ve 1974 sonrası göç eden çifte vatandaşların temsilcileri, Kıbrıs Türkleri içerisinde farklı görüşlerde olan bürokratlar, aydınlar, diyanet reisi ve gözlemci olarak TC Büyükelçi müsteşarı da katılmışlardır. EK’te katılımcıların listesi bulunmaktadır.

1974 sonrası Kuzey Kıbrıs’a ve bugüne baktığımızda gelecek için kaygılanmamak mümkün değildir. Bir yazarımızın da isimlendirdiği gibi “adadaki çoklu Türk sorunu” ve diğer aidiyet problemlerinin uluslararası boyutlu meseleler olarak Türkiye’nin önüne gelebileceğini beklemek sürpriz olmayacaktır. Kıbrıslı Türklerden bir kısmının Türkiye’ye karşı AİHM’e dava açması gibi bir durum söz konusudur. Aslında Türkiye karşıtlarının en büyüklerinden olan Afrika gazetesinin önderi Arif Hasan Tahsin Bey ile görüştüğümüz zaman, özde Türkiye ile sorunu olmadığını ancak politik kaygılarının ön planda yer aldığını gözlemledim. Şöyle ki, “Kıbrıs Tarihi Roma, Osmanlı ve İngiltere dahil uzun süreli bir müdahaleyi adada tutmamıştır. Siz bir gün gideceksiniz ve bizi Girit’te olduğu gibi yalnız bırakacaksınız ve biz de katlolacağız. Bizi bırakın kendi ekonomimizi ve kendi güvenlik güçlerimizi oluşturalım ve ayaklarımızın üzerinde duralım. Ayaklarımız üzerinde durmayı öğrenirsek siz gittiğinizde var olabiliriz.” şeklinde bir tutum ile açıkça dile getirmektedir.
Gözüktüğü kadarı ile öncelikli olarak adanın mevcut bozuk psikolojisinin onarılmasına yönelik ilk adım olarak TC devlet adamlarının mütevazi bir biçimde birkaç jest yapmaları gerekmektedir. Batılı sivil toplum kuruluşlarının yaptığı gibi insan odaklı faaliyetler geliştirilmeli ve onlar üzerinden dönüşüme gayret edilmelidir. Kıbrıslı Türklerin ve 1974 sonrasında göç edenlerin uygun siyasi temsil şartları sağlanmalı ve prensip olarak Rum kesimi ve Türk kesimi arasındaki büyük asimetrik ilişki simetrik bir yapıya dönüştürülmesine yönelik öncelikli hedefler belirlenmelidir. Sonuç olarak KKTC, Türkiye’nin desteği ve danışmanlığı ile kendi özgün siyasi yapısı ve ekonomisi ile yeniden yapılanarak kendi diplomasi sürecine devam etmelidir.

Çalıştay Gözlemleri

Toplantıda katılımcıların dile getirdiği bazı hususlar aşağıda maddelendirilerek verilmiştir:

 

  • Ekopolitik, Kıbrıs’ta bir diyalog süreci başlattı.
  • Türkiye ve K. Kıbrıs arasındaki ilişkileri Türkiye’den gelen bir STK’nın masaya yatırması, bu alanda bir ilk oldu.
  • Türksoy’da benzer bir çalışma maalesef monolog ve siyasi söylem bazında kaldı.
  • Kıbrıs’ta son zamanlarda üretim güçleri ve aktörler değişti; üreten güçler Türkiyelileşti.
  • TC ile KKTC arası ticaret ilişkilerinde sağlıklı fatura düzeni mevcut değildir.
  • Güzelyurt bölgesinde 1974 savaşında katledilen köy oylamada “evet” oyu verenler arasında yer aldı.
  • Kuzey Kıbrıslı Türkler yakın zamanda AİHM’e Türkiye karşıtı dava açma konusunda fikir birliği içerisindeler.
  • Türkiye’den gelenlerin siyasi temsilde yeri bulunmamaktadır.
  • Türkiye’deki kamuoyu ve karar vericiler Kıbrıs’taki psikolojik ve sosyal boyutu fark edememekle kalmayıp, iş ciddi boyutlara taşınmaktadır
  • Siyaset kurumu merkezde rol almanın yanı sıra sorunu çözmekle mükelleftir.
  • Yabancı fonlar insan odaklı (sosyal boyutta) dönüştürücü etkilerini kullanmaktadırlar.
  • Aşırı siyasileşme ve ötekileştirme kimlikler arası uçurumu arttırmaktadır.
  • Başbakan’ın süreci özde haklı ancak yöntemde hatalı yürütmesi kuşaklar arasındaki travmanın temel nedenidir.
  • Siyasi söylemlerde Kıbrıs’ın stratejik öneminin vurgusunun öncelikli olarak yer alması Kıbrıslılar için rencide edici bir tutumdur.
  • Dinsizliklerinin ve Türklüklerinin sorgulanması Kıbrıslılar açısından aşağılanmışlık hissi uyandırmaktadır.
  • Vesayet ilişkisi bağlamında vasi dili kullanılmaktadır.
  • Kıbrıslıların derdini Kıbrıs siyaseti anlamamaktadır.
  • Toplumsal durum cemaatleşmeye doğru dönüşmektedir.
  • Türkiye’den gelen göçmenler özelikle tarım kesiminde ekonomiyi ayakta tutmaktadırlar.
  • İngiliz raporlarında 25 bin nüfus için 300 cami varken, şu anda 300 bin nüfus için 127 cami bulunmaktadır.
  • 90’lı yılların göçmenleri TC ve Kıbrıs arasında kaldılar.
  • Mevcut statükonun gücü içte ve dışta çözümsüzlük içerisindedir.
  • Kimlik bazlı siyasi parti oluşumları tehlikelidir.
  • 1974 müdahalesi gerekçelerine uyulmadı ve polis ve askerin çoğu çift uyruklu vatandaş durumunda bulunmaktadırlar.
  • Uluslararası hukukun son dinamik yaklaşımını ağırlıklı olarak göçler ve mülkiyet konusu belirlemektedir.
  • Kutuplaşma ileride ortaya çıkması muhtemel bir çatışma riskini taşımaktadır.
  • Annan Planı’nın psikolojik etkileri rahatlıkla gözlemlenebilmektedir.
  • 1974 sonrası gelenler Kıbrıslılara benzemektense, Kıbrıslıları kendilerine benzetmeye çalışmışlardır.
  • Kıbrıs, İmralı adası gibi suç ve cezaevi adası görünümüne büründürülmüştür.
  • Güvenlik kontrolünde yetki karmaşası vardır.
  • Kıbrıs’a sözde devlet muamelesi yapılmaktadır.
  • AKP iktidarı sayesinde asker Kıbrıs’taki baskın konumundan nihayet ödün vermiştir.
  • Kıbrıs Rum tarafına giderken hissedilen yabancılaşma artık Türkiye’ye giderken de hissedilmektedir.
  • 1974’e kadar adada kriminal vaka bulunmamaktaydı.
  • Kıbrıs Türkünün kimliği ile oynanmaktadır.
  • “Sizi biz kurtardık şimdi de besliyoruz” algısı adaya hakim olmaya devam etmektedir.
  • Türkiye nüfusu siyasetin belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır.
  • Rumlar AB’yi ENOSİS olarak görmektedirler.
  • Vakıflar idaresi problemli bir yapıya haizdir.
  • 1993’ten sonra Diyanet vakıfları denetleyemiyor ve imam ataması yapılamamaktadır.

• Kıbrıs sorunu hakkında bir TV dizisi bile bulunmamaktadır.

 

Reçeteler

Çalıştayın üçüncü oturumunda katılımcılar Kıbrıs’ta yaşanan sorunlara yönelik geliştirdikleri şahsi çözüm önerilerini dile getirmişlerdir.
Ekopolitik, tüm toplantılarında olduğu gibi Kıbrıs Çalıştay’ında da farklı görüşlere sahip bireylerin bir araya gelerek sorunlara yönelik çözüm önerileri geliştirmelerini, şahsi çözüm önerilerini birbirleriyle paylaşmalarını amaçlamaktadır. Bu minvalde çalıştayın üçüncü oturumunda dile getirilen çözüm önerileri aşağıda maddelendirilmiştir:

  • Kuzey Kıbrıs ile ilgili yapılan çalışmaların %95’i, askeri-stratejik-ekonomik alanlarda çalışılmasına ihtiyaç duyulmaktadır, diyor.
  • İki toplumun megafon diplomasisi yerine yüz yüze konuşmasını mümkün kılacak platformlar düzenlenmelidir.
  • Lefkoşa Alayköy’de 1974 sonrası göçmenler ile Kıbrıslılar arasında uyumlu bir entegrasyon süreci başlatılmalıdır.
  • Tüm toplumsal yapının analizinin yapılması gerekmektedir.
  • Kıbrıs Rum ve Türk tarafı arasında asimetrik ilişki simetrik bir düzleme dönüşmeden çözüm imkansızdır.
  • Türkiye kendi farklılıklarına gösterdiği toleransı Kıbrıslılara da gösterebilmelidir.
  • Kuzey Kıbrıs’taki aydınların zihin karışıklığındaki siyasi çözüm problemlerinin etkisinden kotarılmış bir sosyal hayat sürdürülebilmelidir.
  • Entegrasyon Bakanlığı ve Entegrasyon Ofisi’nin kurulması gerekmektedir.
  • Türkiye’den gelenlerle TC hükümetinin hataları özdeşleştirilmemelidir.
  • KKTC vatandaşlık kriterleri net bir şekilde ortaya konulmalıdır.
  • Kıbrıs da dahil olmak üzere, Türkiye’nin kendi iç ve dış meseleleriyle yüzleşememe ve Türk halkına bu meseleleri anlatamama sıkıntısı en kısa zamanda giderilmelidir.
  • Tartışma ikiye bölünmelidir; iki devlet arasındaki ilişkilerin statüsünün belirlenmesi ve 1974 sonrası göç eden kuşaklar ile Kıbrıs ve Türkiye arasındaki artan yabancılaşması konularına dikkat çekilmelidir.
  • 1974 öncesi ve sonrası ortak kültür sentezine çalışılmalıdır.
  • Emek sömürüsü ve sendikalaşmaya karşı tavır değerlendirmeye alınmalıdır.
  • Eğitim ve ulaşım Kıbrıslılara bırakılmalıdır.
  • Okullar arası gettolaşmaya dikkat çekilmelidir.
  • Türkiye yatırım alanında gerekli destek ve kaynağı KKTC’ye vermelidir.
  • “Kıbrıs Türk eğitim sistemi TC eğitimiyle paraleldir” maddesi yürürlükten kaldırılmalıdır.
  • Kıbrıs Türkleri kendilerini Rumlarla birlikte yaşama fikrine alıştırmalı ve Rumlarla STK faaliyetleri içerisinde bulunulmalıdır.
  • Kıbrıs için federal bir çözüm bu hususları da çözme konusunda elzem rol oynamaktadır.
  • Siyasi partilerin kokuşmuş yapılarının yerine yeni oluşumların getirilmesi lazımdır.
  • Gelen 100 bin TC öğrencisine Kıbrıs tarihi öğretilmelidir.
  • Türkiye’den K. Kıbrıs’a gelen kontrolsüz iş gücü durdurulmalı ve bu durumun suçluları tespit edilmelidir.
  • Kuzey Kıbrıs’ta tüketimden üretime geçilmelidir.
  • Medya bu ilişkide pozitif rol üstlenmelidir.
  • 500 yıllık Kuzey Kıbrıs kimliğine saygı duyulmalıdır.
  • TC’den gelenler entegrasyon eğitimine tutulmalıdır ve symbiosis (ortak yaşam) içselleştirilmelidir.
  • Türk askerinin adadaki yüksek yetkisi yeniden tanımlanmalıdır.
  • TC’de yaşanan olumlu değişim Kıbrıs’ta da yaşanmalıdır.
  • İki taraf arasındaki STK ilişkilerinin önemi vurgulanmalıdır.
  • Karşılıklı bağımlılık ilişkisinden saygı ilişkisine geçilmelidir.
  • Siyasi üslup, söylem ve doğru veri arasında doğru orantılı bir ilişki kurulmalıdır.
  • STK-hükümet-medya arasındaki üç bacaklı ilişki verimli bir şekilde yönetilmelidir.
  • Güçlü olan daha akıllıca davranmalıdır.
  • İngiltere’de yaşayan Kıbrıslı Türklerin diasporası da adada yaşayanların durumu gibi tartışmaya açılmalıdır.

• Ekopolitik tüm karar vericilerle değerlendirmelerini paylaşmalı ve TC Başbakanı ziyaret edilmelidir.

 

EK – Katılımcı Listesi

A. Tarık Çelenk – Ekopolitik Genel Koordinatör
Barkan Umruk – Kıbrıs Lefkoşa Büyük Müsteşar
Bekir Cura – 1974 Mersin göçmeni bir ailenin üyesi ve Magosa Maraşlılar Derneği kurucusu.
Dr. Zeliha Krashman – Yakın Doğu Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi
Yasmina Lokmanoğlu – CHP’li Mersin Büyükşehir belediye Meclis Üyesi
Prof. Dr. Vamık Volkan – Kıbrıslı Türk psikiyatri profesörü
Tufan Erhürmen – Yeni Düzen Gazetesi yazarı
Talip Atalay – KKTC Din İşleri Başkanı
Şener Elcil – Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası (KTÖS) Başkanı
Şenay Yıldız – Akşam gazetesi yazarı
Sibel Siber – Cumhuriyetçi Türk Partisi Lefkoşa Milletvekili
Ömer Laçiner – Gazeteci yazar
Murat Sofuoğlu – Ekopolitik Direktör
Murat Özkaleli – Araştırmacı ve akademisyen
Murat Belge – Gazeteci ve akademisyen
Mehmet Hasgüler – Kıbrıslı Türk akademisyen ve yazar
Neriman Çakır – 1974 yılında Trabzon göçmeni bir ailenin üyesi ve akademisyen
Kenan Atakol – KKTC eski dışişleri bakanı
Kadri Gürsel – Milliyet gazetesi yazarı
Işılay Arkan – Türk İslam Kültür Cemiyeti Başkanı
Hasan Kahvecioğlu – Başaran press yazarı
Hasan Hastürer – Kıbrıs Postası gazetesinden
Gamze Güngörmüş Kona – Stratejik Araştırmalar ve Analiz Merkezi Danışmanı
Faize Tarazi – Kıbrıs STK temsilcisi
Fevzi Tanpınar – KKTC Dış Basın Birliği Başkanı
Ergün Olgun – KKTC Cumhurbaşkanı müsteşarı ve Beş Parmak Sivil İnsiyatif Derneği Kurucusu
Emine Sütçü – Kıbrıs Türk Kadınlar Birliği Başkanı
Cezmi Bayram – İstanbul Türk Ocağı Başkanı
Birikim Özgür – Kıbrıs CTP MKYK üyesi ve merhum Ösker Özgür’ün oğlu
Bekir Aydoğan – Araştırmacı yazar

(Ekopolitik, Ahmet Tarık Çelenk, 29 Haziran 2011) http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=5704&pid=11

Yüksek Seçim Kurulu ve Hatip Dicle Olayı

 

Hatip Dicle eski Milletvekilidir ve KCK davandan tutukludur. Yani bu davadan dolayı SANIK durumundadır.  

Ancak Hatip Dicle bir başka eylemi sebebiyle bir seneden fazla ceza almış ve bu cezası kesinleşmiştir.

Türk Medeni Kanununun 407. maddesine göre ” Bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkum olan her ergin kısıtlanır.  

Cezayı yerine getirmekle görevli makam böyle bir hükümlünün cezasını çekmeye başladığını kendisine VASİ atanmak üzere hemen yetkili vesayet makamına bildirmekle yükümlüdür.  

Türk Medeni Kanunun 410. maddesi de kısıtlama kararı, kesinleşince hemen kısıtlının yerleşim yeri ile nüfusa kayıtlı olduğu yerde ilan olunur.  

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 76. maddesinde ” KISITLILAR ” Devlet sırlarını açığa vurma ideolojik veya anarşik eylemlere katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçlarından biriyle hüküm giymiş olanlar affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilemezler.  

Türkiye Cumhuriyetinin Anayasası da çok açık bir şekilde seçilmeye engel durumları belirtmiştir.  

Şimdi bu kadar çok açık hükümlere rağmen televizyonlarda, gazetelerde hiç kimse bu açıklamayı yapmamakta herkes bu konuda açık hüküm varken kendilerine göre yorum yapmaktadırlar.  

Yüksek Seçim Kurulu Hatip Dicle’nin Milletvekilliğine yapmış olduğu ilk müracaat da bu konuları araştırıp talebini Anayasa ve Türk Medeni Kanununa uygun olmadığı gerekçesiyle reddetmesi gerekmekteydi. Yüksek dereceli hâkimlerden oluşan bir heyetin böyle bir hataya düşmesi düşünülemez.  

Seçim yapıldı neticeler açıklandı Diyarbakır İl Seçim Kurulu Hatip Dicle’nin kısıtlı olduğunu bildiği için mazbatayı almaya gelen avukatlarına müvekkiliniz KISITLIDIR, siz artık bu vekâletle iş göremezsiniz HATİP DİCLEYE VASİ tayin edilmesi gerekir. Tayin edilen VASİ yeni avukat tutabilir ancak müvekkiliniz KISITLI olduğu için vasinin tayin ettiği avukatlarda Milletvekili MAZBATASINI alamazlar” demesi gerekirken, mazbatayı avukatlara vermiştir.

Diyarbakır İl Seçim Kurulunun bu hukuka aykırı davranışını Yüksek Seçim Kurulu geçte olsa fark etmiş ve kanuna uygun olarak Hatip Dicle’nin Milletvekilliği iptal edilmiştir. Onun yerine seçilen ve mecliste yemin eden AKP’li milletvekilinin durumu da Anayasaya ve Seçim Kanunlarına uygundur.  

Hiç kimse Hatip Dicle ve onu aday gösterenler başka aday niye göstermediler bu durumu bildikleri halde kasten böyle davrandılar diyemezler. Çünkü suçlu suçunu gizlediği veya sakladığı için ayrıca bir cezaya çarptırılamaz. TCK’da böyle bir madde yoktur. Kaldı ki PKK Terör Örgütü lideri İmralı Canisi ne talimat verirse hangi listeyi onaylarsa onu uygulamak zorundadırlar. Hiç kimse onun talimatının aksine bir tutum içerisinde olamaz.

Zaten PKK’nın gayesi Türkiye’yi devamlı germek ve bunun neticesinde de ayrı bir devlet kurmak istediklerini çok açık olarak bildirmektedir. Nitekim Diyarbakır ilimize “AMED” ismini açıktan söylemeye başladılar ve seçilen bağımsız Milletvekilleri gurup toplantılarını AMED’de yapacağız açıklamasını yapmışlardır.  

Türkiye Cumhuriyeti Savcılarını göreve çağırıyorum. İnşallah görevlerini yaparlar.

Sadece futbolda mı şike var?

“Futbolda şike” haberleri herkesi düşündürmelidir.

Şike gerçekten var mı yok mu?

Kimilerine göre “sanıklar” şimdiden hüküm giydiler bile!

Kimilerine göre de sanıklar masum!

Bu sorunun yanıtı bende yok.

Bilmediğim, kanıt bulamadığım bir konuda da hüküm veremem.

Ama içimde derin bir şüphe ve kaygı var!

Çünkü, profesyonel futbol büyük bir ticari faaliyet haline geldi.

Futbolcuların transfer bedelleri bir yana, ligde başarılı olan kulübe federasyondan, televizyon yayınlarından büyük paralar ödeniyor.

Futbol kulüpleri şirketleşmiş ve borsada hisse senetleri satılıyor.

Böyle bir ticari alan yozlaşmaya, türlü oyunlara açıktır!

Şike nedir?

Bir spor karşılaşmasında, bazı sporcuları ya da kimi zaman yöneticileri “maddi çıkar” karşılığı yenilgiye ikna etmek!

Peki, sporda olan şike başka alanlarda olmuyor mu?

Örneğin, siyaset alanında!

Maddi çıkar karşılığı oyunu satanlar yok mu?

Veya; genel başkanları kafaya alıp rakiplerini aday listelerinde saf dışı etmek!?

“Siyaset pazarında” şike yok mu?

Ya belediyelerimiz?

“Tarla” konumunda bir araziniz var diyelim; belediye başkanı ve İmar Komisyonu’ndaki birkaç değerli meclis üyesinin küçük katkılarıyla o tarlanızı “ticari alan, fabrika sahası ya da toplu konut alanı” niteliğine dönüştürdüğünüz zaman, çok büyük bir rant elde etmeniz mümkün!

O rantı yaratanlar babalarının hayrına mı iş yaparlar!?

Bu ve benzeri “İmar Plan Tadilatları” olmuyor mu?

Kamu İhalelerinde neler olup bitiyor acaba?

Birbiriyle anlaşıp, “payını alarak” ihaleden çekilenlerin yaptıkları nedir?

Neden son yıllarda “Kamu İhale Yasası” 49-50 kez değişikliğe uğradı?

50 bin TL’ye kadar olan kamu yatırımlarında ihale koşulu olmadığını biliyor musunuz?

Kimi şirketler, tamamını vergilerinden düşmek üzere kimi “özel” derneklere bağışta bulunuyorlar!

Özellikle “Gıda Bankacılığı” yapan derneklere!

O dernekler de elde ettikleri maddi kaynakla fakir fukarayı doyuruyor!..

Bu ilişkilerde şike olmadığına inanır mısınız?

İşin ilginç ve dramatik yönü şu ki; kimi siyasetçiler futbolda şike olaylarını da “Ergenekon Örgütüne” yüklüyor!

Ne büyük ne uçsuz bucaksız bir örgütmüş!

Asker elinde, polis elinde, siyasetçi elinde, PKK elinde, Hizbullah elinde, Kuzey Irak’ta kaybolan ABD silahlarıyla cinayet işleyen gençler elinde!

Kafanız karıştı değil mi?

ŞİKE, hayatımızın her alanına sinsice girmiş, bir kurt gibi toplumu kemiriyor!

O kurt, nerede bir maddi çıkar bulursa orada ortaya çıkıyor!

Herkes, kendi iç dürüstlüğü ile kendi kendisine sormalı; “Ben, bu şikenin neresindeyim?” diye!

Üten mi, ütülen misiniz?

Din Sosyolojisi Profesörü Dr. Zekeriya BEYAZ ile çok tartışılan bir konuyu konuştuk: İSLAMİYET VE TÜRKLÜK”

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hocam sizinle çok tartışılan bir konuyu konuşacağız: “İslamiyet ve Türklük.” Siz bu konu üzerine radyo ve televizyonlarda, konferans salonlarında çok konuştunuz, tartıştınız, gazete ve dergilerde çok sayıda makale kaleme aldınız.
Önce konu ile ilgili bir giriş yapar mısınız?

Prof. Dr. Zekeriya BEYAZ: Din milletlerin oluşumunda, milletlerin kendilerine özgün nitelik kazanmalarında ve diğer milletlerden ayrılmalarında rol oynayan milliyet esasları içinde en güçlülerinden birini meydana getirmektedir.

Müslüman olmadan önce de Türk milleti vardı. Müslüman olunca Türklerin millî varlığı daha da gelişmiş, korunmuş ve gürbüzleşmiştir. Türklerin bazı küçük gruplar hariç, tamamı Müslüman olmuşlardır. Dolayısıyla İslamiyet, Türklerin millî dini haline gelmiştir. Yani bütün Türkler tarafından kabul edilen, inanılan ve saygı gösterilen bir değerler sistemi olmuştur. Bugün dünyada yaşayan Türklerin tamamına yakın büyük bölümü Müslüman’dır. Sadece küçük bir Hıristiyan Gagavuz Türk’ü ve öteki bazı Türk grupları İslam ile şereflenmek imkânına kavuşamamışlardır.

Dolayısıyla İslamiyet Türk milletini millet yapan, diğer milletlerden ayıran en önemli unsurlardan birisi olmuştur. Bir diğer söyleyişle, Türk milliyet prensipleri arasında İslamiyet büyük ve imtiyazlı bir yer işgal etmektedir.

Oğuz ÇETİNOĞLU: İslamî hassasiyeti olanlardan bazıları, millî hassasiyeti olanlara bir takım sorular yöneltiyorlar. Şuurlu insanlar, gerekli cevabı veriyorlar. Fakat aynı soruların sorulması devam ediyor. Gerek tatminkâr cevap veremeyenler gerekse, tatminkâr cevaplara rağmen ısrarla aynı soruları sormaya devam edenlere cevap teşkil etmek üzere, sizin açıklamalarınızı almak istiyorum.
Bu tür sorulardan birincisi şöyle:  ‘Türk müsün Müslüman mı?’

Prof. Dr. Zekeriya BEYAZ: Sözünü ettiğiniz sorular, fitne ve fesat sorularıdır. Özellikle gençlerimize soruluyor. Tecrübesiz gençlerimizin bir kısmı ya şaşırıp kalmakta veya gerekli cevabı veremeyerek hak düşüncesinden şüphelere düşmektedirler.

Naklettiğiniz sorunun amacı Türklük ile Müslümanlığı çatıştırmaktır. Halbuki İslam ile Türklük niçin çatışsın, niçin karşı karşıya gelsin? Böyle bir şey ilme de aykırı, gerçeklere de aykırı, dinî ve millî menfaatlerimize de aykırıdır. Mesela İstiklal Marşımız ile Müslümanlık neden karşı karşıya gelsin? İstiklal marşımızda; ‘Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli’ denilmiyor mu?

Türk milleti mi Müslüman milleti mi diye çatıştırmanın ne anlamı var? Türk milleti aynı zaman da Müslüman değil mi? Türk milleti diyenler diğer Müslüman milletleri yok mu sayıyorlar ki? Onlardan da söz edilirken ayrıca isimleri ile söylüyorlar. Türk birliğinden söz edenler diğer Müslüman ülkeler ile düşmanlık mı edelim diyorlar?

Kendilerini Türk saymıyor olabilir. Fakat neden din, iman kisvesi altına saklamaya çalışıyorlar? Kendileri Türk Milleti diyemiyorlar, Türklükten utanç duyuyorlar. Böylesi bir hareket Türk milletine karşı büyük saygısızlıktır. Kendileri Türk olmayabilirler. Fakat Türk Milletine karşı saygılı olmak mecburiyetindedirler. Nimeti ile beslendikleri Türk Milletinin adını söylemeye tenezzül etmeyecek kadar, ona düşman olan zavallılara biz Türkler sadece acırız ve onların aşağılık duygusundan kurtulmaları için dua ederiz.

‘Türk müsün, Müslüman mı?’ Sorusu mantıken doğru değildir, yanlıştır. Çünkü bunlar ikisinin bir arada bulunmasına imkân olmayan, birbirinin zıddı olan şeyler değildir. Ama şöyle sorulabilir: Müslüman mısın, yoksa Hıristiyan mısın? Müslüman mısın, yoksa Musevi misin? Veya Türk müsün İngiliz misin diye sorulabilir. ‘Türk müsün yoksa Müslüman mısın?’ diye soru sormak ilmî açıdan yanlıştır ve mantıksızdır.

Biz hem Müslüman’ız hem de Türk’üz. Çünkü Türklük ile Müslümanlık bir arada olabilir, birbirinin zıddı değildirler. Nasıl ki, bir diğeri hem Arap’tır, hem de Müslüman’dır, bir başkası hem Fars’tır, hem de Müslüman’dır. Aynen biz de hem Müslüman’ız, hem de Türk’üz… Hem Türk’üz hem de Müslüman’ız.

Tarihten ve günümüzden yüzlerce örnekle biliyoruz ki, Türklük ile Müslümanlık etle tırnak gibi, kanla can gibi olmuştur. O yüzden biz, ‘Türklük kanımız, İslam canımız’ diyoruz. Osmanlı döneminde Balkanlarda Müslüman olan kimselere; ‘Türk oldu’ derlerdi. Bir baba çocuğuna Türklüğün şartı diye İslam’ın şartını öğretirdi. Çünkü Türklük ile Müslümanlık eş anlamlı hale gelmiştir. Bu gün de böyledir. Ancak unutmamalıyız ki, Türklük milliyetimizin adıdır, Müslümanlık dinimizin adıdır. Altını çizerek tekrar ifade edelim; Türklük kanımız İslam canımızdır. Ne kanımızdan, ne canımızdan vazgeçmeyiz. Kanımızı da, canımızı da severiz ve koruruz.

Bize ısrarla Türk müsün, yoksa Müslüman mısın diye soru soranlara biz, hem Türk’üz, hem de Müslüman’ız diye cevap verdik. Şimdi de biz onlara soralım: Ya siz nesiniz? Evet, ‘Müslüman’ız diyeceksiniz. Ama sizin bir soyunuz yok mu? Siz soysuz musunuz? Müslüman demek soysuz mu demektir?

Ha diyeceksiniz ki, biz de bilmem neyiz. İyi saygı duyarız. Demek siz kendi milliyetinizi gizli tutuyorsunuz. Onu açıktan söylemek işinize gelmiyor bu durumda bize; ‘Siz de Türklüğü inkâr ediniz diyorsunuz.’ Peki, biz Osmanlı zamanında 600 yıl Türklüğümüzü söylemedik, ama siz milliyetinizi hiç unutmadınız! Hayır, artık tuzağa düşmeyeceğiz. Soysuzluk rolleri yaparak bizi soyumuzdan vazgeçiremezsiniz? Siz soysuzluğa gerçekten de özenmiş olabilirsiniz ama biz bunun yanlış olduğuna inanıyoruz. İslamiyet ve gerçek hayat soysuzluğu kabul etmez. Dolayısıyla biz hem Müslüman’ız, hem de Türk’üz!

Sonra asıl yanıldığınız bir nokta vardı, o da kendi Türklüğünüzü unutmanızdır. Evet, siz de Türksünüz! Bu millete, bu devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Öyleyse bir olalım, bütün olalım, kardeş olalım ve yüreğimizi doldura, doldura hep birlikte haykıralım: ‘Hem Türk’üz, hem Müslüman’ız… Türklük kanımız, İslam canımız!

Oğuz ÇETİNOĞLU: Sizin yerinde tanımlamanızla, ‘Fitne-fesat sorularının ikincisi de şöyle: ‘Önce Türk müsün, önce Müslüman mı?’

Prof. Dr. Zekeriya BEYAZ: Bu soru bir gerçeği öğrenmek için değil de, daha çok zihinleri karıştırmak için sorulmaktır. Daha doğrusu maksatlı tuzak sorusu biçiminde sorulmaktadır. O yüzden de biz bunlara fitne fesat soruları diyoruz. Çünkü bir kimsenin soyu ve milliyeti ile dini ve inancı arasında öncelik ve sonralık veya çatışma gibi durumların söz konusu olmaması gerekir. Böyle bir durum varmış gibi göstermek veya yeniden ortaya çıkarmaya çalışmak ise, fitne ve fesattan başka ne ile nitelendirilebilir.

Soru maksatlı da olsa, biz doğru olarak cevap verelim: ‘Aynı anda Türküm ve Müslüman’ım.’ Öncesi sonrası yoktur. Her an hem Müslüman’ım, hem Türk’üm. İnsanın ruhu ile bedeni arasında öncelik ve sonralık olmayacağı gibi, milliyeti ile inancı arasında da öncelik ve sonralık söz konusu olamaz. Aynı zamanda hem Türk’üm, hem Müslüman’ım…

Konuya Türklük ve Müslümanlığın başlama açısından bakarsak, bu durumda maddî hayat ve manevî hayat olarak iki yönden bakılması mümkün olabilir. Ruhlar âleminde, yani manevî âlemde Yüce Allah’ın bütün ruhlara ‘Elestü birabbiküm’ yani ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ ‘Diye sorduğu zaman bütün ruhlar ‘Kalu bela’ yani ‘Evet sen bizim Rabbimizsin diyerek hepsi Allah’ın dinini kabul ettiler.’ Dolayısıyla bütün insanlar ruhları itibariyle dünyaya gelmeden önce Müslüman idiler. Manevî açıdan böyledir. Konuya maddî açıdan baktığımız zaman, yani insanların maddî dünyaya gelmeleri zamanından itibaren baktığımız zaman, bütün insanlar dinî emir ve yasaklarla mükellef olmadıkları bir zamanda, yani çocukluk dönemlerinde, en azından ana dillerini öğrenmek açısından milliyetleri ile tanışmış olurlar. Kaldı ki çocuk anne ve babasının kanını taşıması hasebiyle onların soyuna da mensup olmuş olur. Böylesi bir çocukluk döneminde ise henüz dinî yükümlülükler ile karşı karşıya bulunmamaktadır. Dolayısıyla de maddî hayatta milliyet daha önce başlamış olur. Fakat bu bir yorumdur. Bir diğer açıdan çocuğun kendi iradesi ile olmasa da, anası ve babası tarafından doğumundan itibaren birçok dinî vecibeler ile muameleye -işleme- tabi tutulur. Hatta İslam’a göre çocuğun hukuku ana rahminden itibaren başlar. Mesela, henüz doğmamış bir çocuğun babası ölmüş olsa, doğduğu zaman mal mülk sahibi olarak dünyaya gelir, yani babasının mirasına sahip olarak doğar. Çocuğun anasına ve babasına nisbeti, yani soy itibariyle bağlı bulunması da aynı zamanda milliyetinin temsili demek değil midir? Bu da dinen bir vecibe değil midir? İslam soysuzluğu asla özendirmez, aksine herkesin soyunu korumayı esas alır.
Görülüyor ki, hangi açıdan bakılırsa bakılsın dinimiz ile soyumuz ve milliyetimiz arasında bir öncelik ve sonralık söz konusu değildir. Tekrar altını çizerek ifade edelim, önceliği sonralığı olmamak üzere aynı anda hem Müslüman’ız, hem Türk’üz…

Oğuz ÇETİNOĞLU: Sık sık tekrarlanan fitne-fesat sorularından başka bir tanesi de şöyle: Bir kuyuya bir Türk düşse başka bir kuyuya da bir Müslüman düşse önce hangisini çıkarırsınız?

Prof. Dr. Zekeriya BEYAZ: Bu soru da sakat ve maksatlıdır. Çünkü dünyadaki Türklerin % 98’i zaten Müslüman’dır. Dolayısıyla kuyuya bir Türk ve bir Müslüman düşse diye soru sorulmaz, Türk Müslüman değil midir ki?

O zaman şöyle olabilir:
Bir kuyuya bir Müslüman Türk düşse, bir de Türk olmayan Müslüman düşse önce hangisini çıkarırsın?
Böylesi ferdî ve tehlikeli bir durumda biz Türkler, hiçbir ayırım yapmadan her ikisini de birden kurtarmaya çalışırız. Hatta kuyuya düşen gayrimüslim bile olsa, onu da kurtarmaya çalışırız. Biz Türklerin gönlü zengin, yüreği yufkadır. Hepimiz hayırseveriz, iyilikseveriz, muhtaçların yardımına koşarız. Tarih boyunca böyle olduğu gibi, günümüzde de öyleyizdir.
Olayı böyle ferdî ve insanî konulardan alarak biraz genişletirsek, tabii iş değişir. Ona göre soruyu biz soralım: ‘Dünyada öncelikle kimlerle yardımlaşma ve dayanışma içinde bulunursunuz? Türklerle mi, Türk olmayanlarla mı? Önce Türklere mi yardım edersiniz, başkalarına mı?’
Bu türlü sorulara verilecek cevap da gayet açık ve makul biçimde şöyle olabilir: ‘Biz bütün insanlar ile karşılıklı saygı ve karşılıklı iyilik esasına dayalı olarak güzel münasebetler kurarız. Darda kalan, zorda bulunan kimselere de elimizden geldiği kadar yardım ederiz. Ancak dünyadaki diğer Türkler ile münasebetimiz daha sıkı olur, daha geniş olur. Bu gayet tabiidir. Çünkü diğer Türk toplulukları da bize karşı daha candan yaklaşırlar, biz de onlara öylece candan karşılık veririz. Bütün dünya milletleri de böyledir. Araplar kendi aralarında Arap Birliği kurmuşlardır, çeşitli biçimlerde yardımlaşır ve dayanışırlar. Biz Müslüman olduğumuz halde bizi Arap Birliği’nin içine almazlar. Alman kökenli milletler de öyle, Slav kökenli milletler de öyledir. Dolayısıyla Türk kökenli milletler de kendi aralarında gayet tabii daha sıkı ve daha sıcak ilişkiler kuracaklardır. Bu eşyanın tabiatından, insanların maddî ve manevî yapısından doğmaktadır.

Kur’an-ı Kerim de akrabalar arasında yardımlaşmayı emretmiştir. Miras öncelikle insanın yakın akrabasına düşer. Uzak akraba ile de yardımlaşma ve dayanışma içinde bulunmak İslam’ın emridir. Dünyadaki bütün Türkler de bizim akrabalarımızdır. Evet diğer milletlerle de yardımlaşırız ama Türklerle daha çok yardımlaşırız ve dayanışırız. Birçok konularda da onları başkalarına, mesela Araplara tercih ederiz. Araplar da öyle yapmıyorlar mı? Esasen İslam’ın emri de bu yoldadır. Herkes kendi akrabası ile yardımlaşır ve dayanışırsa, bütün kitleler huzur ve refaha kavuşur.
Oğuz ÇETİNOĞLU: Diyorlar ki; ‘Sen, ben Türk’üm dersen, diğerleri de Ben de şuyum demez mi? Böylece ülkede ikilik- ayrılık doğmaz mı?
Prof. Dr. Zekeriya BEYAZ: Bu yaklaşım Türkiye’de ve Avrupa’daki işçilerimiz arasında yaygın biçimde sık sık dile getirilmektedir.

Bir doktor arkadaşım anlatmıştı:
‘1970 yıllardaydı, şimdi hayatta olmayan bir politikacı Diyarbakır Tıp Fakültesi’ne geldi. Ben de orada öğrenci idim. Fakültenin mescidinde öğrencilere namaz kıldırdı ve namazdan sonra arkasını mihraba, yönünü öğrencilere dönerek şöyle konuştu:
‘Ne demek ben Türküm demek? Sen Türküm dersen, diğeri ben de başka bir şeyim der. Mesela ben de Abaza’yım, o zaman benim de Abaza olarak ortaya çıkmam lazımdır. Böyle şeyler yanlıştır, sakın Türküm demeyin.’ mealinde birçok şey söyledi.
İlk bakışta masum bir iyi niyetin ifadesi olarak gözüken bu yaklaşım gerçekte yanlış ve haksızdır.

Önce hemen ifade edelim ki sen Türküm dersen, diğeri de bilmem neyim der, o halde sakın Türküm demeyin şeklindeki bir yaklaşım yanlıştır. Bu yanlışlığı bir karşı soru ile ortaya koyalım: Peki biz Türk’üz demekten uzak durursak onlar da bilmem neyiz demekten uzak duracaklar mı?

Mesela Osmanlı döneminde biz Türklüğümüzü hiç de öne çıkarmadık, peki başkaları da milliyetlerini terk ettiler mi?

Elbette ki hayır, onlar soy adlarını ve milliyetlerini ifade etmeye devam edeceklerdir ve Osmanlı döneminde de devam etmişlerdir.

O halde sakın ‘Biz Türk’üz demeyin, yoksa başkaları da kendi soylarını ilan ederler.’ Şeklindeki yaklaşım saptırma ve Türkler için kurulmuş bir tuzaktır. Çünkü Türkler Türklüklerini söyleseler de, söylemeseler de diğerleri kendi milliyetlerini her fırsatta ilan etmeye devam edeceklerdir. Bu durumda tuzağa düşen sadece Türkler olacaktır.
Gerçek şu ki, Osmanlı döneminde kendisini Türk saymayan kimseler özel kıyafetleri, özel dilleri ve özel örf ve adetleri ile soy ve milliyetlerini bütün teferruatıyla devam ettirmişlerdir. Sadece Türk’üm demek bir çeşit suç haline getirilmiştir. Bugün de bâzı kişilerin gayreti ile Türküm demek yine bir çeşit manevî suç haline getirilmek istenmekte ve fakat diğer azınlık adları öne çıkarılmaktadır. Mesela bugün Türk’üm dediğimiz zaman size hemen ırkçılık suçlaması yöneltiyorlar. Dinen suç işlediğinizi söylüyorlar. Fakat Türklükten başka bir milliyet adı söylenildiğinde ona sempati ile bakıyorlar ve hoş karşılıyorlar. Üzülerek ifade etmek zorundayız ki, kendisini Türk saymayanlar Türklere karşı ortak bir düşmanlık cephesi kurmuşlardır. En çirkini de bu düşmanlıklarını yüce dinimizi alet ederek dile getiriyorlar. Dolayısıyla bunlar milletimize de, dinimize de kötülük ediyorlar.

Sakın ‘Türk’üm’ demeyin. Siz, ‘Ben Türk’üm’ derseniz diğerleri ‘Arab’ız’ der, ‘Arnavud’uz’ der gibi yaklaşımların haksızlık olduğunu söyledik. Evet, böyle bir düşünce ve davranış haksızlıktan da öte, terbiyesizliktir, Türklere karşı bir saldırı ve hakarettir. Çünkü unutmamak lazımdır ki, burası Türkiye’dir, yani Türk yurdudur. Bir millete kendi yurdunda, kendi adını söylemeyi yasaklayacak kadar ileri gitmek o millete hakaretten de ileri bir şeydir. Evet, burası Türkiye’dir, Türkiye demek Türk yurdu demektir. Bir diğer ifadeyle Türkiye Türklerindir. Anadolu’yu fethedenler de, Selçukluyu, Osmanlıyı ve Cumhuriyeti kuranlar da hep Türklerdir. Elbette kendisini Türk saymayan birtakım küçük azınlıklar olacaktır. Dine göre, de hukuka göre de yaşanan gerçeklere göre de azınlıkların büyük çoğunluğa uymaları gerekmektedir.

Bugün dünyada 3000 kadar dil konuşulmaktadır ama sadece 216 devlet vardır. Resmî dil sayısı da 200’ü geçmez. Diğer bütün azınlıklar bulundukları ülkelerdeki büyük çoğunluğa tabi durumdadırlar. Dolayısıyla Türkiye’deki azınlıklar da büyük çoğunluk Türklere tabi olmak mecburiyetindedirler.

Sonra unutulmaması gereken bir başka husus da şudur: Kanunlarımıza göre kendisini Türk sayan herkes Türk’tür. Daha doğrusu vatandaşlık bağı ile Türkiye Devleti’ne bağlı olan herkes Türk’tür. Ayrıca Türklüğün bir de Kültür anlamı mevcuttur. Türk kültürü içinde büyümüş, Türklerin örf, adet, yaşama biçimini benimsemiş, inanç ve amaç itibariyle Türkler ile aynı değerleri paylaşan, bayrağımıza, vatanımıza, milletimize ve Devletimize yürekten bağlı olan herkes saf Türk’tür.

O halde yüreğimizi doldura doldura Türk’üz diye haykıralım, bundan şeref duyalım, Türklük kanımız, İslam canımızdır diyelim.
Yanlışa kapılarak soysuzluğa özenmeyelim, soysuzluğu telkin etmeyelim.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Bir başka fitne telkini: ‘Ne mutlu Türk’üm diyene değil, ne mutlu Müslüman’ım denilmelidir. Şeklinde özetlenebilir.

Prof. Dr. Zekeriya BEYAZ: Evet, zihinleri karıştırmak için belli çevreler tarafından maksatlı olarak bu sözler de söyleniyor.
Bunu söyleyenlerin kötü niyeti, sürekli Müslümanlıkla Türklüğü karşı karşıya getirmek ve çatıştırmak şeklinde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla da Eğer Müslüman isen, Türk olamazsın, Türk’üm diyemezsin, Türk’üm der isen de Müslüman olamazsın… Gibi sakat ve çirkin bir imaj oluşturmak istemektedirler.

Gerçek hiç de öyle değildir. Arap nasıl hem Müslüman hem Arap ise, biz de hem Müslüman hem de Türk’üz… Dolayısıyla milliyetimiz ile dinimizi çatıştırmak hem yanlış ve ilim dışı bir harekettir, hem de zararlı ve tehlikeli bir davranıştır. Çünkü kendi milliyetini ve milletini sahiplenmeyen, kendi millî değerlerini sevmeye meyletmeyen bir kimse, sonuçta vatanını da, milletini de korumaz, böylesi kimselerden oluşan bir toplum ise, hür ve müstakil olarak yaşama azim ve iradesini kaybeder, neticede başka milletlerin kölesi haline gelirler. Türkiye’de Türklük düşmanlığı yapanların esasen temel amacı da budur. Yani biz Türkleri kendi millî benliğimizden uzaklaşıp, içten çökertmektir. Dolayısıyla de Türklük düşmanlığı fikrinin arkasında daima başka milletler, bizi yıkmak isteyen düşman milletler vardır. O fikri daima o düşmanlarımız üflerler, bazı kimseler bilerek, bazı saflar da bilmeyerek o zehirli fikirlere kapılırlar.

Türklükle Müslümanlığı karşı karşıya getirmek ve çatıştırmak isteyenlerin yanlış ve zararlı tutumlarına karşılık biz, doğru olarak Müslümanlık ve Türklüğü daima uyum içinde, birlik ve beraberlik içinde ele almalıyız. Çünkü gerçek de böyledir. Biz hem Türk’üz, hem Müslüman’ız. Türklük kanımız, İslam canımız, bir insanın kanı ile canı çatışır mı?
O halde, ne mutlu Türk’üm diyene, ne mutlu Müslüman’ım diyene, ne mutlu böylesi bir vatana ve millete sahip olana, ne mutlu millî ve dinî bilince sahip olana!

Görülüyor ki Türklükle Müslümanlığı çatıştırmaya, karşı karşıya getirmeye hiç de meydan vermeden, düşman tuzağına düşmeden gerçekler gayet güzel biçimde ifade edilebilmektedir. Bir insan, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ dediği zaman, aynı zamanda ‘Ne mutlu Müslüman’ım diyene’ de demiş oluyor. Çünkü Türklerin tamamına yakını aynı zamanda zaten Müslüman’dır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Deniliyor ki, ‘Ahirette Türklüğünden sorulmayacak. Ne diye Türkçülük ideolojisi güdüyorsun?’ Bu safsataya da cevabınız olmalı.

Prof. Dr. Zekeriya BEYAZ: Hemen ifade edelim ve kesin olarak cevap verelim ki, Yüce Allah bize ahirette Türklükten de soracaktır. Daha açık bir ifadeyle Cenab-ı Hak Türklere ahirette, Türklük ile ilgili görevlerini yapıp yapmadıklarından dolayı sualler soracaktır. Daha doğrusu Yüce Allah her millete kendi milliyeti ve milleti hakkında sorular yöneltecektir. Çünkü o milliyeti bütün unsurları ile insanlara ihsan eden de Cenab-ı Hakk’ın bizzat kendisidir. Verdiği her nimetten sorguya çekeceği gibi, milliyet nimetinden dolayı da herkesi sorguya çekecektir. Ahirette Türklükten sorulmaz, Müslümanlıktan sorulur diyenler, Türklüğün ve bütünüyle milliyetin ne demek olduğunu bilmeyen ve bu gerçeğin İslam’daki yerini kavramayan kimseler veya yolunu şaşırmış kötü niyetlilerdir.

Konuyu daha iyi açıklayabilmek için, Türklüğün ne anlama geldiğini kısaca görmek ve dolayısıyla onun korunması hususundaki dini vecibeyi göz önüne getirmek gerekir:
Türklük 300.000.000’u aşkın bir insan kitlesinin soy adıdır. Bu kitlenin çok küçük bir kısmı dışında hemen tamamı Müslüman’dır. Dolayısıyla Türklük bizim atalarımızdır, yaşayan 300.000.000 aşkın kardeşlerimizdir ve de Türklük bizim gelecek nesillerimizdir. Biz bu mübarek ve muazzam soydaşlarımızı sevmek, saymak, onlara bağlı olmak, onlara yardımcı olmaktan sorumluyuz.

Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde Müslümanları ve akrabalarımızı sevmek ve onlara yardımcı olmak yolunda birçok hüküm bulunmaktadır. Ahirette bu emirleri yerine getirip getirmediğimizden dolayı elbette sorulacaktır.

Türklük bizim dilimizdir, güzel Türkçemizdir. Kur’an-ı Kerim her millete bir lisan ihsan edildiğini ve bütün dillerin Allah’ın varlığının ve birliğinin alametlerinden olduğunu açıklıyor (Er-rum suresi 32). Ahirette Türklere dillerini koruyup korumadıklarından, geliştirip geliştirmediklerinden dolayı elbette sorulacaktır. Özellikle Türkçe gibi gelişmiş diller için…

Türklük bizim millî kültürümüzdür. Örflerimiz ve adetlerimizdir. Kur’an-ı Kerim’de örflerin korunması ve örf ile hüküm verilmesini emreden yüzlerce ayet-i kerime mevcuttur.
Bu örnekleri daha da uzatmak mümkündür. Mesela vatan bir milletin varlığının ve hayatını devam ettirmesinin temel şartıdır. Vatansız millet olmaz, o halde vatanı korumak milleti korumaktır, vatanı korumak İslam’ın emridir. Kısacası Türk milletinin maddî ve manevî bütün varlığını ve değerlerini korumak ve geliştirmek aynı zamanda İslam’ın emridir. Tabii bu Araplar için de aynıdır, Acemler için de aynıdır. Ancak henüz gelişmemiş ve kabile halinden ileri gidememiş dillerin ve kültürlerin sahibi olan halklar üstün kültür ve dillerden yararlanmak, onlarla bütünleşerek, zenginleşmek gibi görevlerle de yükümlü olurlar.
Kısacası evet, ahirette Türklükten de sorulacaktır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hocam, çok teşekkür ederim. Çok açık, çok net ve tam anlamıyla doyurucu, tatmin edici cevaplar verdiniz. Akıl ve iz’an sâhiplerinin kabulden kaçınamayacakları bir şekilde konular çözüme kavuşturuldu. Fitne ve fesat peşinde olmaya devam edenleri Allah (cc) ıslah etsin.
Prof. Dr. Zekeriya BEYAZ
01.03.1938 tarihinde Gaziantep’te doğdu. İlk tahsilini Gaziantep’te, orta tahsilini Kahramanmaraş İmam-Hatip lisesinde yaptı.
01.03.1963 tarihinde Nizip Ulu Camiinde İmam-Hatip olarak ilk defa memurluk görevine başladı. 1972 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünden mezun oldu. Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilatında, 14 yıl imam-hatiplik, vaizlik ve müftülük görevlerinde bulunduktan sonra 03.03.1977 tarihinde Diyanetteki görevinden istifa ederek ayrıldı.
10 yıl kadar serbest yazarlık gazete köşe yazarlığı yaptı. 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünden ‘İslam Hukuku ve Türk Medenî Hukukuna Göre Evlenme’ konulu teziyle Yüksek Lisans mezunu oldu.
1987 yılında aynı Enstitüden ‘İslam Hukukuna ve Türk Medenî Hukukuna Göre Aile Hayatı’ konulu teziyle doktora diploması aldı. 20.02.1987 tarihinde İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde okutman olarak Devlet Memurluğu görevine yeniden başladı. 23.04.1991 tarihinde Sosyoloji Doçenti oldu.
14.01.1999 tarihinde İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi profesörlüğü kadrosuna atandı. 01.12.2000- 01.12.2003 tarihleri arasında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı görevini yaptı. 04.12.2003 tarihinde İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki eski görevine döndü. 2005 Yılı Şubat ayı başında 01.03.2005 tarihinden itibâren geçerli olmak üzere yaş haddinden emekli oldu.
Prof. Dr. Zekeriya Beyaz, evli ve 5 çocuk babasıdır.

Kabotaj Bayramı

Üç tarafı denizle çevrili olan Türkiye; endüstrisi, ticareti ve sporu ile, en ileri denizci millet yetiştirmek kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifadeyi bilmeliyiz; denizciliği, Türk’ün büyük milli ülküsü olarak düşünmeli ve bunu kısa zamanda başarmalıyız.-

 Gazi Mustafa Kemâl Atatürk- (1937)

İstanbul Küçükayasofya Camiî Külliyesi içersindeki Hoca Ahmet Yesevi Vakfı’nın onbeş günde bir tertiplenen kahvaltılı sohbet toplantısının 36.sı yapıldı.  Her kahvaltılı toplantıya ailelerce iştirak sağlandığından bu toplantılar bir başka önem arz etmektedir.                                   

03-07-2011 Pazar günlü kahvaltılı sohbet toplantısının konusu günün önemine binaen Türk Denizciliği ve Kabotaj Bayramı idi.

Denizcilik konusunda uzman araştırmacı Dr. Muhsin İdikut Kadıoğlu konuşmacı idi. Hoca Ahmet Yesevi Vakfı Başkanı Erdoğan Aslıyüce’nin takdim konuşmasından sonra dinleyici kitlesine kısmen yabancı olan Türk denizciliği ve denizcilik tarihi hakkında bizlere detaylı bilgi verdi.

Öncelikle Hoca Ahmet Yesevi Vakfı Başkanı Erdoğan Aslıyüce ve konuşmacı Dr. Muhsin İdikut Kadıoğlu’na teşekkürü bir borç bilirim. Zira denizciliği ilgi alanım dışında bıraktığıma üzüldüğü ifade etmek isterim.

Türk denizciliğinde 1 Temmuz tarihi önemli bir gündür. 1 Temmuz 1926’da kabul edilerek, denizlerimizdeki bağımsızlığımızı kazandıran 815 Sayılı Kabotaj Kanunu’nun kabulünün ile Denizlerimizdeki kıyı ve limanlarımızın egemenliği bize geçmiştir.

Kabotaj Fransızca kökenli bir kelime olup, bir devletin kendi limanları arasında yolcu ve yük taşıma hakkı demektir. Osmanlı Devleti’nin kapitülâsyonlar çerçevesinde yabancı ülke gemilerine tanıdığı kabotaj ayrıcalığı, Lozan Barış Antlaşması’yla 1923 yılında kaldırıldı.

19.04.1926 tarihinde TBMM’inde 815 Sayılı  “Türkiye Sahillerinde Nakliyatı Bahriye (Kabotaj) ve Limanlarla Kara Suları Dahilinde İcrayı Sanat ve Ticaret Hakkında Kanun” 29-04-1926 tarihinde 359 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak 1 Temmuz 1926 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu günden itibaren 1 Temmuz Kabotaj Bayramı olarak kutlana gelmiştir.                                     

815 Sayılı Kanunla yabancıların elinde bulunan bütün limanlarımız millileştirilmiş, Türk limanları ve sahilleri arasında yük ve yolcu taşıması ile kılavuz ve römorkaj hizmetlerinin Türk vatandaşları ve Türk Bayrağı taşıyan gemilerce yapılması hükmü getirilmiştir.                                                           

815 Sayılı Türkiye Sahillerinde Nakliyatı Bahriye (Kabotaj) ve Limanlarla Kara Suları Dahilinde İcrayı Sanat ve Ticaret Hakkında Kanun 7 maddeden oluşmaktadır. Kanunun getirdiği genel esaslar şöyledir;

Son iki maddesi yürürlük ve uygulamadan sorumlu Bakanlıkları gösterir.  Türk kıyılarının bir noktasından diğer noktasına yük ve yolcu alıp nakletmek ve kıyılarda, limanlar içinde veya arasında römorkaj ve kılavuzluk ve bütün liman hizmetlerini yalnız Türk Bayrağını taşıyan gemi ve taşıtlara aittir.  

Yabancı Gemiler sadece yabancı memleketten aldıkları yolcu ve yükü Türk limanlarına çıkarabilir ve Türk limanlarından yabancı limanlara gidecek yolcu ve yükü alabilir.

Türkiye’de nehir, göller ve Marmara havzası ile Boğazlar ve bütün karasuları ve karasularına dahil körfez, liman, köy vesairede vapur, römorkor, istimbot, motorbot, mavna, salapurya, sandal, kayık velhasıl makine, yelken ve kürekle hareket eden büyük taşıtlar ve saire ile duran ve yüzen araçlar bulundurmak ve bunlarla seyrüsefer ve nakliyat ameliyesinde bulunmak suretiyle ticaret hakkı, yalnız Türk Vatandaşlarına aitti

Kanunun 5.Maddesi cezaî hükümleri ihtiva etmekte olup 23-01-2008 tarihinde 5728 Sayılı Kanunun 6.maddesi ile yapılan değişiklikle “Bu Kanunun 1 inci maddesi hükmüne aykırı olarak Türkiye limanları arasında kabotaj yapan gemilerin kaptanlarına ve yabancılara ait deniz taşıtlarının sahiplerine bin Türk Lirasından yirmibeşbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. Donatanı yabancı olan gemilerle yabancılara ait sair deniz taşıtları, idarî para cezası tahsil edilinceye kadar elverişli bir limanda masrafları kendisine ait olmak üzere tutulur. Bu Kanunun 2 ve 3 üncü maddelerinde belirtilen yalnızca Türk vatandaşlarına tanınan hakları kullanan yabancılara beşyüz Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir ve gemi ve sair deniz taşıtları seferden alıkonulur.

Birinci fıkrada yazılı olan idarî para cezalarına o yerin mülkî amiri, diğer idarî tedbirlere liman başkanı tarafından karar verilir.”  Şeklini almıştır.

Ancak Limanları özelleştirilmesiyle Kabotaj Bayramının ne denli bağdaştığı siz okuyucuların izanına bırakmak durumundayım.

Saygılarımla.