24.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1173

İhlâs ve Önemi

 

İhlâs sözlükte saf ve halis olmak demektir.  Dini bir terim olarak da; iman, ibadet, itaat, ahlak ve amel gibi her türlü işi, kimsenin övmesini ve yermesini düşünmeden sadece Allah rızası için yapmak; şirk, riya, nifak gibi şüpheli şeylerden uzak kalmak anlamına gelmektedir.

Kalp temizliğinin ve saflığının bir göstergesi olan ihlâs, yalnız Allah’ın rızasını arayan bir niyettir. İhlâs, kişinin bütün varlığı ve benliği ile Allah’a kulluk etmesi ve bu kulluğunda ondan başkasını düşünmemesidir. İhlâsta yalnızca Cenab-ı Hakk’ın rızâsı talep edilir, menfaat ve şöhret gayesi güdülmez. Bundan dolayı da yapılan işlere asla riya ve gösteriş karışmaz.

Kur’an-ı Kerîm’de ihlâsın önemi, kişiye sağlayacağı faydalar belirtilmiştir. Buna göre ihlâs, ibadet ve her türlü davranışta Allah’a özden bağlanmaktır. Nitekim “Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size aittir. Biz O’na gönülden bağlanmış kimseleriz” (Bakara, 2/139) ayetinde amellerinde sadece Allah’ın rızasını gözetenlerin hâlis insanlar olduğu bildirilmektedir.

İhlâs, insanı her türlü fenalık ve kötülükten uzaklaştıran üstün bir meziyettir. Kur’an-ı Kerim’de; “…Biz ondan (Yûsuf’tan), kötülüğü ve fuhşu uzaklaştırmak için işte böyle yaptık. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı” (Yûsuf, 12/24) buyrulmuştur. Yine bir ayet-i kerimede insanın, şeytanın hile ve tuzaklarından ancak ihlâsı sayesinde kurtulabileceği belirtilmiştir: “İblis şöyle dedi: Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlâslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım”     (Sâd, 38/83)

Kur’an-ı Kerim, insanlığa rehber ve önder olarak gönderilen peygamberlerden ihlâsla yoğrulmuş şahsiyetler olarak bahsetmektedir. Hz. Mûsâ, Hz. Yûsuf, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Yakûb ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in özellikleri anlatılırken, Kur’an onları ihlâslı kullar olarak nitelemiştir. (Meryem, 19/51; Yûsuf, 12/24; Sâd, 38/45, 46; Zümer, 39/11) Çünkü Allah’ın Peygamberleri davet ve tebliğlerinde Cenâb-ı Hakk’ın rızasından başka bir gaye ve maksat gütmemişlerdir. Allah elçilerinin ümmetlerine söyledikleri şu sözler bu durumu açıklamaktadır: “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’tır.” (Şuarâ, 26/109)

Hz. Peygamber (s.a.s.), ihlâslı olmanın olgun mü’minlerin özelliklerinden olduğunu şöyle haber vermektedir: “Şu üç meziyete sahip olduğu sürece Müslümanın kalbi kin, husumet ve şer taşımaz: Herhangi bir işi Allah için yapmak, Müslümanların başındaki yöneticilere hayır dilemek ve Müslüman topluluğundan ayrılmamak.” (İbn Mace, Mukaddime, 18)

Mü’minler bütün söz ve fiillerinde Allah Teâlâ’nın rızasını gözetmek zorundadırlar. Eğer insanların hoşlarına gitmek niyetiyle ibadet ederlerse, amellerini boşa çıkarmış ve kendilerine yazık etmiş olurlar. Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Şüphesiz ki Allah Teâlâ, sadece kendisi için ve sırf kendisinin rızası gözetilerek yapılan amelden başkasını kabul etmez.” (Nesaî, Cihad, 24; Ahmed b. Hanbel, IV/126)

Yapılan işlerde niyet çok önemli bir yer tutar. Amellerin değeri güdülen maksat ve gayeye göre ölçülür. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ameller niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur.” (Buharî, Bed’ül-Vahy, 1)

İhlâsın zıddı riyâdır. Riyâ; herhangi bir şeyi gösteriş için, Allah’tan başkalarının takdirini kazanmak niyetiyle yapmaktır. Riyâ, dinimizde gizli şirk sayılmıştır. Allah’a ortak koşmak anlamına gelen riyâdan korunmak için niyetlerimizi sürekli kontrol etmek, kalbimizi günah kirlerinden, nifaktan ve şüpheli şeylerden korumak zorundayız. 

Dinimizde ibadetlerin makbul olması için mutlaka sırf Allah rızası gözetilerek, içtenlikle ve samimiyetle yerine getirilmesi gerekmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın rızası ancak ihlâs ile kazanılır.

“Kabotaj” kimin umurunda?

Her insan, öncelikle kendisinin ve ailesinin çıkarlarını düşünür. Geleceğini güvence altına almaya çalışır.

Ülkeler de öyledir.

Uluslar arası Siyaset “ulusal çıkarlar” için yapılır. Hiçbir ülke sahip olduğu bir hakkı yitirmek istemez. Gerekirse savaşı göze alır.

Ama kimi ülkeler de vardır ki, sahip olduğu “hak ve çıkarları” heba eder!

Türkiye, buna bir örnektir!

Bugün, 1 Temmuz. Bugünün, Türkiye için bir önemi var. Bugün, Türkiye’nin “Kabotaj hakkını kullanmaya başladığı” günün 78. Yıldönümü.

Bugün, Kabotaj Bayramı!..

Ama, 2007’den bu yana artık “Denizcilik Bayramı”  oldu!

“Kabotaj” nedir?

Bir ülkenin “kendi limanları arasındaki” yük ve yolcu taşımacılığını kendi gemileri ile yapma hakkıdır.

Yabancı bandıralı gemiler Türkiye’ye yük ve yolcu taşımayacaklar mı?

Elbette taşıyacaklar.

Başka bir ülkenin limanından Türkiye’ye, Türkiye’den de başka limanlara yük ve yolcu taşıyabilecek.

Peki, Türkiye “Kabotaj Hakkı’nı” kullanabiliyor mu?

Mustafa Kemal’in Türkiye’si kullanıyordu!

20 Nisan 1926 yılında TBMM’nde kabul edilen yasa ile, bu hak kullanılmaya başladı.

Daha 1926 yılında Marmara’da, Karadeniz’de, Ege ve Akdeniz’de yolcu ve yük taşıyan gemilerimiz vardı.

Bakın; İzmitli tiyatro sanatçısı rahmetli Emel Çeviren hanımın eşi Hayri Saner, orijinali bende olan anılarında şunları yazıyor; “1927 senesi Temmuz ayının 3. Günü Kara Harp Okulu’nu bitirdim. 1 Eylül sabahı, para ödemek şöyle dursun, yolcularına bir de simit ikram edilen Sevinç Vapuru ile geç vakit Mudanya’ya vardım. ( . ) 1929 yılının Temmuz ayında Erzincan’daki piyade alayına tayinim çıktı. Çanakkale’den İstanbul’a ve İstanbul’dan Trabzon’a hareket edecek vapurlar birbirlerine o kadar denk düştüler ki, İstanbul’da ancak Karaköy muhallebicisinde dondurmalı bir tavuk göğsü yemek için vakit bulabildim.”

1933 yılında, Mustafa Kemal’in Türkiye’sinde, Türk karasularında yolcu taşıyan Trabzon Postası: GÜLCEMAL Vapuru, Zonguldak Sürat Postası: BURSA Vapuru, Akdeniz Postası: FİRUZAN Vapuru, Karadeniz Postası: DUMLUPINAR Vapurunun hareket tarih ve saatleri ilan ediliyor.

28 Mayıs 1928‘de “Van Gölü’nde vapur iletmesi kararı alınıyor!

KARADENİZ Yolcu Vapuru, Türkiye’de üretilen çeşitli ürünlerden oluşan gezici sergisiyle, 12 Haziran 1926’da İstanbul’dan hareketle, 86 günde 12 ülke ve 16 şehri ziyaret ediyor.

Ya bugün?

Türk bayrağı taşıyan gemi sayısı, yabancı bandıralı gemilerden daha çok!

Kendi karasularımızda yolcu taşıma işini unuttuk!

Varsa yoksa Karayolu taşımacılığı!

Otomotiv sektörünü beslemek ve trafik cinayetlerinde her yıl 6-7 bin insanımızı yitirmek için otoyol ve köprüler yapıyoruz. Daha doğrusu, yabancı bankalara borçlanarak yabancı şirketlere yaptırıyoruz!

Demiryolu, denizyolu taşımacılığı “”tu kaka” olmuş!

Artık “Kabotaj Bayramı” yok!

Denizcilik Bayramınız kutlu olsun!

 

Modern Bulantı

 

İnsan benliğin, insanlar öncüsüz kaygılı toplumun; insanlık ise bir erdemli mefkûrenin tohumudur. İnsan, insanlar özellikle insanlık iyi-kötü üzerinde devam eden hayatlarında hep bir mücadele içerisindedir. Bu durumda özellikle ve baskınlıkla insanlık tarafı söz sahibidir.

Söz duruştur, söz ayakları yere basan insanın insanlık namına adadığı adağıdır. Söz Habil ile Kabil arasında tarafgirliktir. Habil sözünün yani duruşunun, yaşamının, itaatinin ahdine sadık kalmıştır. Şöyle ki araya herhangi bir ikilem ifade eden bağlaç koymamıştır.

Eğer bir dönüşüm istiyorsak ve bir dönüş arzu ediliyorsa iyi tarafa yani Habil’e bunun yolu susmaktan geçse gerek. İlk anlamı ile sus-pus içinde olmak demek değil; bilakis susmanın içine sığdırılan derin düşünce, ibretlik anlam bakışları, lisan dilinin değil de hal dilinin- gönül dilinin konuşulduğu manadır.

Kabilin tercih ettiği taraf insan olmanın benlik cihetidir. Ardı ise öncüsüz kaygılı bir toplum olmuş ve yenilebilir ve yenilenebilir tanrılar oluşturmuştur. Bu sebeple temelsiz ifadelerin yaldızlığı onu ateşe itmiştir… Kandırılma ve ya aldanış? Bu taraf cevap bulabilir mi!

Bir dönüşüme muhtacız…

Mevlevilerin de başucu sözü olan ” Allah’a ve ahiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun” hadis-i şerif-i dönüşümümüz için çıkış noktası olmalıdır.

21. yy ya da uzun bir süredir olduğu gibi insanlar duyargaları körelmiş ( hâşâ) bir tanrı istemektedir. Bu istenç iradenin imanın yörüngesine girememesinden kaynaklamakta ve usanç haline gelen yaşam bir boşluğu resmetmektedir.

İnsanlık için sessizlik isteyen her birey sessizliğini bozan en küçük “şey” i dahi göz önünde bulundurmalıdır. Gerçeğe en yakın olan da insandır gerçeği inkâr etmede üstüne olmayan da insandır. Hal böyle iken yaşanılan zamanımızın bulantılarını görmezden gelemeyiz. Hele ki bu bulantılar bizim sessizliğimizi bozup bizi ahlaki çöküntüye itiyorsa, kendimizi Kaf dağında sanmamızı, her söylediğimizin doğru olduğuna nefsimiz bizi ikna ediyorsa, Mevlana’nın dediği gibi ” yaşadığımız bulantı hayatın bizim inancımız olduğuna bizi inandırıyorsa” işte burada büyük bir sorun vardır. Bu sorun kendi irademizin değil bizleri başka iradelerin yönettiği ve yönlendirdiği ile aynı anlama gelmektedir.

Her türlü basın yayın organları bu ülkenin gençliğini çalmakta ve ne hazindir ki anne-babalar buna seyirci kalmaktadır. Günümüz çocuklarının rol modelleri anne-babaları değil TV’ de izledikleri ve de internette takipçisi oldukları (bizim dini, kültürel ve yerel değerlerimizle bağdaşmayan) prototiplerdir. Sımsıkı kucaklayarak koynumuzdan ayırmadığımız modern dünya bulantıları kıymette paha biçilemez hale gelmiş durumdadır.

İnsan yaratılmışlığın nihayetidir. Bu muhteşem müteşekkilin en müstesna yeri kalbidir. Kalbin gıdası ise sessizliktir…

Okuduğunuz bir kitabın satırlarında, izlediğiniz kült bir sinema filminin en dram dakikalarında, dinlediğiniz bir musikinin en derin tınısında ya da siz nerde bulmak isterseniz oradadır sessizlik.

Çoğunluk basın yayın organları toplumu kin, nefret, intikam, sevgiden yoksun haller ve “aşk”ın en bayağı haline itip resmedilen boşluğa sürüklemektedir. Yaratışımız, sahip olduğumuz ve gönderilen tüm vahiyler, köklü kültürümüz bizi hoşgörüye, saygıya, bağışlamaya, affetmeye ve derin sevgiye yönlendirmişken her gün küf kokan haberleri duymak ve görmek ne acı…

İnsan küçük bir kâinattır. Bu kâinatı güzelleştirmek insanlığın en yegâne vazifesidir. Sessizlik imanın en ayrılmaz parçasıdır.

Bir Kesime Ayrıcalık!

0

 

Türkiye’de birçok etnik grup var. Fakat bunlar Müslüman oldukları için Türkiye’ye gelip yerleşmişlerdir. Gerçi biz millet olarak, hangi etnik menşeden olursa olsun, hangi dine mensup bulunursa bulunsun, bütün mazlum milletlerin yanında yer alan ve almak isteyen bir milletiz. Bu vasfımız gereği Türkiye, mazlum milletler sığınağı bir ülke olagelmiştir.

Bununla beraber Türkiye’yi seçen ve Türkiye’ye gelenlerin, Türkiye’yi vatan seçişlerinde ve anavatan bilişlerinde ve hatta kendilerini  -asıl kimliklerini bildikleri halde-  Türk bilmelerinde yatan gerçek sebep; hepsinin de ortak sıfatlarının İslam oluş keyfiyetidir.

Türkiye’de mevcut çeşitli etnik gruplar; kimliklerinin şuurunda fakat İslam oldukları için ana vatan bildikleri ve Osmanlı’nın  -hukuken-  devamı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni koruyucu  bir nitelikte gördüklerinden dolayı; huzur içinde, günlük hayatlarını sürdürmektedirler.

Kendi aralarında dillerini de konuşmakta, örf ve geleneklerini de yaşatmakta, düğün ve derneklerinde şarkı ve türkülerini de söylemekte, kendi müzik aletlerini de çalmaktadırlar.

Ama hepsi de, kendi özel hayatları dışında Türkçe’yi konuşmakta, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak her türlü kanuni haklardan yararlanmakta, kanun karşısında, her etnik grubun, her hususta eşit olduklarının bilincinde olarak varlıklarını devam ettirmektedirler.

Türkiye’de herkes kimliğinin farkındadır. Herkes birbirinin ne olduğunu bilir. Fakat kimse bunu mes’ele yapmaz. Kimse bunu ileri sürmez. Kimse bunu nazara vermez. Zaten buna kimse ihtiyaç da hissetmez. Çünkü sosyal hayat ve günlük konuşmalarda etnik kimlikleri belirtmeye asla gerek duyulmaz. Bütün bunlar, doğal bir sıfat olarak dünden gelmiş; yarınlara doğru da taşınacaktır.

Durum böyle iken, Türkiye’de, sadece Kürt etnik grubu; “Kürt Etnik Grubu” mefhumunu, konu gereği kullanıyorum. Yoksa, Kürt kardeşlerimiz, Türk Milleti’nin tarihin derinliklerinden gelen öz kardeş kollarından biridir. Evet Türkiye’de salt Kürtler varmış gibi, bazı yazar-çizer takımı, o grubun kimliğinin su yüzüne çıkması için var güçleriyle kaleme sarılmakta; varsa yoksa Kürt etnik grubu diyerek, anarşi ve terörü haklı göstermek için bin dereden su getirmekte. Terör ve anarşiyi kınamaya ise  -ne hikmetse-  bir türlü dilleri varmamaktadır.

Oysa bu etnik grup Türkiye’de hep vardır. Her zaman da var olacaktır. Bugüne kadar kimliklerini nasıl korumuş iseler, bundan sonra da muhafazaya muktedirler.

Tabii olarak var olan ve bilinen bir gerçeği, sanki bir şey diyen varmış gibi, hiç yoktan sorun haline getirmenin Türkiye’ye zarardan başka bir şey getirmeyeceğini, bu kalemşörler bilmezler mi? Kaldı ki bu terörün arkasında, halen Batı ve yakın komşularımız var. Ve asıl mes’ele, geleceğin büyük ve kudretli Türkiye’sinin önünü kesmekten ibaret.

Üstelik, Türkiye’de bir gruba verilecek ayrıcalık; diğer grupların  -haklı olarak-  kıskançlığını çekecek. İşte asıl o zaman eşitsizlik teraneleri ayyuka çıkacak ve  -Allah göstermesin-  işte asıl o zaman Türkiye büyük bir kaosa sürüklenecektir. Zaten istenen de bu değil mi?

Arnavut asıllı, çok şuurlu bir vatandaşımız olan Ahmet Örnek, Urganlı – Turgutlu’dan, Hasan Cemal’e yazdığı bir mektupta, bu hususları gayet güzel bir şekilde dile getirmiş:

“Dedem Balkan Harbi’nde şehit düşmüş. O sırada 7 yaşında olan babam, akrabalarıyla birlikte Priştina (Kosova)’dan Aydın yöresine gelip iskan edilmişler. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra babam İzmir’e gelip yerleşmiş.

“Çocukluğumda akrabalarımın bulunduğu köye giderdim. Hemen herkes Arnavutça konuşurdu. Annemle babam kendi aralarında Arnavutça görüşür, biz de bazı kelimeleri anlardık. Bugün akrabalarımın oturduğu köyde eskiler ve orta yaşlılar kendi aralarında Arnavutça konuşuyorlarsa da, dışarıda herkes Türkçe konuşuyor.

“Ben Türkiye’de doğdum. Kendim ve iki oğlum bu vatanda askerliğimizi yaptık. Beş çocuğum var ve hepimiz Türkçe konuşuyoruz. Öyle zannediyorum ki, bugün Türkiye’de yaşayan Arnavut kökenli vatandaş sayısı, bugünkü Arnavut devletinin nüfusundan az değildir.

“Ayrıca memleketimizde Avşarlar, Çerkezler, Boşnaklar, sonra Bulgar kökenli, Arap kökenli vs. vatandaşlarımızın sayısı küçümsenmeyecek boyuttadır. Bu durumda bütün bu kavimlere özerklik mi verelim?

“Ağa’nın oğlu babo yerine baba demiş de kimliğini kaybediyor diye duyduğu hüzünden bahsediyorsunuz. ‘Türküm’ demek, Türkçe öğrenmek yüz kızartıcı bir olay mıdır? Asıl üzülecek olay, milleti bölücü faaliyetlerden men’ edecek yeterli tedbirlerin alınmayışıdır.

“Bugün Amerika’da 72.5 milletten insan yaşıyor. Fakat herkes ‘Ben Amerikan vatandaşıyım.’ diyor. Netice olarak, …belirli bir kesime bir takım ayrıcalıklar tanımanın bu memleketin hayrına olmayacağına inanıyorum.” (Hasan Cemal, Milliyet, 9 Mart 1999, 17)

Nitekim bu mes’eleleri konuşurken bir öğretim üyesi arkadaşın, heyecanlanarak “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle …etnik grup olarak başta bizim çözülmesi gereken problemlerimiz var!” demesi beni ne kadar üzmüştü.

Bu kapı aralanmaya görsün, sırada birçok etnik grubun fırsat beklemekte olduğu gün gibi aşikar. Demek ki Türkiye’de sadece bir etnik grup varmışçasına ortalığı toz – dumana katanlar, nasıl dehşetli bir fitneyi uyandıracaklarını derin derin düşünmeli. Allah ve Peygamber’in lanetlemesinden ise korkup titremelidirler.

Dua -1

Dua insanların istek, dilek ve şikâyetlerini Allah (cc) a iletmeleri Allah ile iletişim halinde

olmalarıdır.

Dua genel olarak iki kısma ayrılır:

A ) Fiili dua

B )Kavli dua

Kavli duayı da iki kısma ayırmak mümkündür

A ) Hayır dua

B ) Beddua

Dua deyince halk arasında akla gelen hayır duadır.

Dua aynı zamanda bir ibadet hatta Hadisi şerifin ifadesiyle ‘ibadetin özüdür.

Duada insan açısından iki önemli husus vardır.

1 –  İnsan kul olduğunu hatırlar

 İnsan eğitimine kültürüne makamına mevkisine şöhretine zenginliğine rağmen

Aciz olduğunun gücünün her şeye yetmediğinin,

‘Alçak dağları ben yarattım’ edasının insana yakışmayacağının farkına varır.

İnsan olduğunu hatırlar.

İnsan duayı unutursa kulluğunu da unutur.

Firavunlaşmaya başlar.

Firavunda duayı unutmasaydı Firavun olmazdı!

2 – Duada Allah (cc) ın büyüklüğünü kabullenme vardır.

İnsanlara kendi acziyetlerini ve başkasının büyüklüğünü kabullenmeleri zor gelir.

Bu kabullenilmesi güç olan bir durumdur.

 İşte burada nefsin dizginlenilmesi nefis terbiyesi söz konusudur.

Nefis dizginlenmezse Firavunlaşma başlar.

İşte o zaman insanların hem dünyaları hem de ahretleri berbat olur.

Namaz kılmak için abdest almak nasıl ön şart ise duanın kabulü içinde bir ön şart vardır!

O da fiili duadır.

Fiili dua çok önemlidir buna dikkat edilmesi gerekmektedir.

Buna dikkat edilmediği takdirde Bektaşi mantığıyla hareket edilmiş olunur.

Günümüzde Müslümanların yaptığı da budur.

Malum Bektaşi’ye sormuşlar; “Abdestsiz namaz kılsak olur mu?”diye,

O’da,”Ben kıldım oldu bile” cevabını vermiş.

Fiili duada kavli duanın abdestidir.

Fiili dua nedir?

Üzerimize düşen görev ve sorumluluklarımızın idrakinde olup onları yerine getirmektir.

Allah (cc) yeryüzünde birtakım kurallar koymuştur.

Buna Sünnetullah da denir.

Yeryüzünde gerçekleşen her şey bu kanunlara uygun olarak gerçekleşir.

Sebeplere sarılmak tedbirini almak takdiri Allah(cc) bırakmak,

Bu kurallar dua içinde geçerlidir.

Duanın samimiyet, tevazu ve ihlâs ile yapılması çok önemlidir.

Aynı yâda benzer ifadeleri döndürüp döndürüp tekrarlamanın gereği yoktur.

Sade duru ve dinleyenler tarafından anlaşılır olmasına dikkat edilmelidir.

Aksi durum hem cemaati sıkar hem de ihlâsa zarar verir.

Duada bir diğer önemli hususta bencillikten uzak olmasıdır.

Yanı sadece kendimiz ve yakınlarımız için değil !

Tüm Müslümanlar için hatta tüm insanlar için dua edilmelidir.

Hatta Zalimler için bile dua etmek gereklidir.

Zalimin zulmünün son bulması hidayete ermeleri içinde dua edilmelidir.

Allah(cc) ın rahmeti boldur taksim edilmekle azalmaz.

Zulmü de hayatın bir parçası haline getirmemek gerekir.

Unutmamak gerekir ki Hz Ali (ra)deyimiyle zalimlerin en büyük yardımcıları mazlumlardır.

Müslüman gerektiği zaman kaşını çatmasını da suratını ekşitmesini,

Hatta gerekiyorsa iki seksen uzatmasını da becerebilmelidir.

Zalimlere karşı Yunus meşrep olunmaz!

Yunus o sözü diğer yanağını gösterdiğinde utanıp da hatasının farkına varacaklar için söylemiştir.

Ar damarı çatlayan insanlıktan nasibini almayan elinde yağlı kement olanlara boyun uzatmak,

zalimin zulmünü artırır.

Zalimden merhamet dilenmek zillettir, zillette Müslüman yakışmaz.

Zalimlere nasıl dua edilmesi ile ilgili bir anekdot anlatayım;                                                                                                          

 Devam Edecek…                                                                                                                                                                                                                                                  

 

                                                                                          

Tutuklu Vekiller ve Yeni Anayasa

0

Epeyce uzun bir zamandan sonra gündeme dair bir yazı ile yeniden huzurlarınızdayım.      Şükür kavuşturana diyorum.

Alışılmış kurgu yazı serimin dışına çıkarak ülkemiz günceline dair bir ara yazı yazmak istedim nedense. Yazıyı kaleme aldığım şu an, 24 Haziran ve saat 21:30. Az önce haberlerde tutuklu MHP Milletvekili’nin de tahliye edilmediğini öğrendim.

Üstelik tam da tutuklu CHP Milletvekillerinin tahliyelerinin reddinin tartışmalarını dinlerken. Malumunuz tutuklu bağımsız Milletvekilleri konusu da ayrıca ortada.

Bu konuya girmeden öncelikle seçim sonuçlarına gitmek istiyorum. Ak partinin elde ettiği  başarı, ister beğenelim ister beğenmeyelim dünya siyasi tarihinde bile önemli sayılabilecek bir başarı.

CHP orta not alırken, MHP’yi kapasitesinin altında gördüm. Yazımda bu sonuçların nedenleri üzerine çok şey yazmayacağım. Zira yeterince değerlendirme yapıldı diye düşünüyorum.

Bu genel seçim dönem açısında ülkemizin belki de en önemli seçimi olma özelliğini taşımakta. Dünyadaki genel durum bir yana, ülkemizin önündeki uzun yılların rotasını bu seçimle belirlemiş olduk. Umarım her birimiz ve hepimiz adına hayırlısı olur.

Aslında sonuçlar hiç şaşırtıcı değil. Ülke siyasi tarihine baktığımda kendimce edindiğim bazı verileri sizlerle paylaşmak isterim. AK Parti kemik taban olarak ANAP ve DYP yani merkez sağ tabana sahip.

Benim açımdan %30 oy demek bir anlamda. CHP ise belki birkaç puan dışında kemik oyunu aldı. Çünkü rahmetli Ecevit dönemi hariç, sol oy bu ülkede toplam %30 civarında gezinmiştir.   Beni şaşırtan genel kanının aksine MHP’nin oy oranı oldu aslında. Milliyetçi oyların Bir kısmının AK Partiye kaydığını gördük. Yalnız BDP’nin bu kadar güçlü geldiği bir mecliste MHP’nin varlığı Benim için yüzdelere vurulmayacak kadar değerli.  

Peki, AK Partinin geri Kalan %20 oyu nerden geldi? Tabiî ki Saadet Partisi tabanından ve diğer küçük parti tabanlarından. Ayrıca AK Partinin başarısındaki en önemli etmenlerden birinin, diğer partilerin aksine, bireye çok iyi ulaşmaları diye düşünüyorum.

Global şirketler profesyonelliğinde çalışarak, söylemleriyle, reklamlarıyla, siyaset projeleriyle, her kesimden bireylerin kendi dünyalarına girebildiklerini gördüm. Ben %10 barajının ilk kez bu kadar anlamsız kaldığını da belirtmek isterim.

Önceki seçimlerde %4-6 aralığın da gezinen birkaç parti mutlaka olurdu. Bu seçimde ise ya %1’in altındasınız ya da Meclistesiniz. Meclisimiz hiçbir dönemde bu kadar çok oy ile temsil edilmemişti.

Yazımı uzatmamak adına birçok yorumumu yazmıyorum. Bu yorumlar tabiî ki benim kişisel görüşlerim. Katılmazsanız da anlayabilirim.

Şimdi yazının asıl konusuna dönebiliriz. Tutuklu vekiller… AK Parti dışında, Meclisteki diğer tüm partilerin tutuklu vekilleri…

Bu akşamki tahliye reddi haberleri üzerine kafamda soru işaretleri oluştu. Bütün olaylar arasında bir anda bağlar kurmaya başladım nedense. Kurgu yazmak alışkanlığımdan olsa gerek, yine rahat duramadım sanırım.

AK Partinin en önemli siyasi önceliğinin yeni Anayasa olduğu malum. Yalnız gücü yetse bile tek başına gerçekleştirmesi mümkün olmayan bir öncelik.

Mutlaka diğer siyasi partilerin ve kesimlerinde büyük oranda desteğine ihtiyacı var. CHP ve MHP kesinliğe yakın bir ihtimalle AK Parti ile bu yola girmeyeceğini gösterdi zaten.  BDP’nin ise ayrı bir dünyası var, Bir noktada buluşmak imkânsız. AK Parti ile diğer partiler arasındaki duvarlar yıkılmadan ya da başka bir deyişle buzlar eritilmeden yeni bir anayasa pek mümkün görünmüyor.

İşte şimdi bağları kurabiliriz diye düşünüyorum. Diğer üç partinin tek ortak noktaları tutuklu vekiller. Mahkemeler bu vekillere tahliye vermedi ki bu da diğer bir ortak nokta.

BDP hükümetten jest beklediğini açıklamıştı zaten. CHP ve MHP’nin tutumları ise gereğini hükümete havale etmek. Hani diye soruyorum kafamda, mahkemeler katı serti oynarsa? Hükümet olaya el atarsa ve Adalet Bakanlığı durumu Yargıtay’a taşırsa? Ya da hükümet gerekli yasal değişiklikleri yaparsa diyorum.

Ve böylece Meclisteki diğer üç siyasi kesimin mağduriyetleri AKP eliyle giderilirse? Aradaki buzlar biraz olsun erirse? En azından yeni bir Anayasa temelinde ısıtılmış olur mu aralar?   Haberleri izlerken bu sorular yumağı oluştu beynimde. Tabiî ki benimki sadece olaylar fantezi bağlar kurmak aslında.

Ama elde bu kadar veri varken gelin de bu soruları kurmayın.

Tekrar görüşmek dileğiyle… Sağlıcakla kalınız…

Meclise Giriş Sınavı (MGS) Soruları

Şu sıralar ÖSYM’nin yaptığı YGS, KPDS, LYS gibi çok sayıda sınavların gündemde olduğu bir dönem. Meclis’e girecek vekillerimize de Meclise Giriş Sınavı (MGS) yapılması halinde sorulabilecek bazı sorular elimize geçti. Sorular açık, cevaplar için şifre yok. Gönül rahatlığıyla, kopya çekmeden sizce doğru cevap şıklarını seçebilirsiniz:

•1-    AK Parti İstanbul Milletvekili Hakan Şükür, “tutuklu milletvekillerinin” durumunu nasıl değerlendirdiğinin sorulması üzerine “Gündemi takip edemedim. Bunun değerlendirmesini bizim büyüklerimiz, bakanlarımız, tecrübeli büyüklerimiz yapıyordur” dedi. Bu cevabı nasıl değerlendirirsiniz?

  • a- Acemi siyasetçinin yediği “dakka bir gol bir” durumudur.
  • b- Milletvekili her konuyu bilmek zorunda değildir. Hakan Şükür cevabı ile haddini bildiğini göstermiştir.
  • c- Bu kapasitesi ile milletvekili olmak istediği için haddini bilmediği ortaya çıkmıştır.
  • d- Liderlerin seçtiği milletvekili kalitesini göstermektedir.
  • e- Her millet layık oldukları tarafından yönetilir.

•2-    CHP‘den 2 milletvekili Ergenekon Davası sanığı olarak, MHP‘den 1 milletvekili Balyoz davası sanığı olarak, BDP‘den 5 milletvekili KCK davası sanığı olarak tutuklu. Hatip Dicle milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olmadığı için YSK tarafından vekilliği iptal edildi. Sizin için hangi seçenek en doğrudur?

  • a- Seçilmiş olanlar milli iradenin üstünlüğü ilkesine göre tutuksuz yargılamaya devam etmeli. Milletvekili görevlerini eksiksiz yapabilmelidir.
  • b- Hatip Dicle mahkûm olduğu için milletvekili seçilme yeterliliğine sahip değildir. Diğer vekiller hükümlü değil, henüz sanıktır. Kaçma şüphesi de kalmamıştır. Dicle haricindeki tutuklu vekiller tahliye edilmelidir.
  • c- Ergenekon ve Balyoz sanıkları rejime karşı eyleme yani darbeye teşebbüs etmiştir. Bunlar şahsen seçilmemiş, CHP ve MHP listelerinin ön sıralarına konulduğu için seçilmiştir. BDP’li vekiller tahliye edilmeli, diğerlerine milletvekilliği kapısı açılmamalıdır.
  • d- Sabahat Tuncel‘i hapishaneden çıkarıp milletvekili yapılmasını takdir edenlerin, CHP ve MHP’li tutuklu milletvekillerine tahliye kararı verilmemesini istemesi bölücülere gösterilen hoşgörünün, ulusalcı/milliyetçilerden esirgenmesidir.
  • e- Cevabım mensup olduğum partiye göre değişir.

•3-     Yeni Anayasa’nın temel ilkeleri hangisi olmalıdır?

  • a- Siviller yapsın, kısa olsun, ilk üç madde dâhil hepsi değişsin. Yeter ki değişsin.
  • b- Devletin temel nitelikleri değişmesin, kişi hak ve özgürlükleri gelişsin. Hiçbir etnisite veya dini inanışa özel kolektif hak verilmesin.
  • c- Öncelikle devletin temel nitelikleri değişsin. İlk üç madde ve Türklük kavramına yer veren maddeler kaldırılsın. Etnik kimlikler ve dini inanışların oluşturduğu topluluklar kendi özyönetimlerini kursun. Devlet federatif (hatta konfederatif) bir yapıda olsun.
  • d- Mevcut Anayasa korunsun, kişi hak ve özgürlüklerini artıran düzenlemeler yapılsın. Ama öncelikle Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu daha demokratik hale getirilsin.
  • e- Başkanlık sistemine geçilsin. Eyaletler iç işlerinde bağımsız olsun. Fakat Başkanlık yetkilerini sınırlayan kontrol sistemleri kurulsun.

•4-    TESEV, Cengiz Çandar’a “PKK dağdan nasıl iner?“konulu rapor hazırlattı. Bu raporda Öcalan ile yapılan müzakere süreci anlatılmakta. Buna göre süreci Başbakanın yalanlamasına rağmen Hükümet yürütüyor. “PKK, ‘demokratik özerklik’ adı verilen bir çeşit konfederasyon öneriyor.

“2005’e kadar askerlerin yürüttüğü görüşmelerden bu tarihte askerler çekiliyor, onun yerine hükümetin de onayıyla MİT devreye giriyor. 2010’da MİT Müsteşarlığına Hakan Fidan’ın atanması sonrası, Öcalan’la görüşen ekibe çeşitli bakanlıklardan üst düzey temsilciler de dâhil oluyor. Bu halen süren bir görüşme süreci.”

Bu haberin yorumu için aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

  • a- Bu görüşmeler devlet tarafından yapılıyor, hükümet görüşme yapmıyor. Açılım, Öcalan görüşmelerine bağlı değil. Hükümet, Kürt vatandaşlarının inkâr edilen haklarını veriyor. Bu haklar verildikçe terör zayıflar.
  • b- Devlet terörle mücadeleden vazgeçti. Hükümet terör örgütü lideri ile müzakere yapıyor. Teröriste silahla kazanamadığını O’nun silah gölgesinde yürüttüğü müzakere ile vermek, TC devletinin yenildiğini kabul etmesi ve ülkenin bölünmesi demektir. Devlet önce terörle mücadele etmeli. Terör örgütü silah bırakmadan görüşme yapmamalı.
  • c- Kürtler bölünmeden bir arada yaşamanın şartlarını ortaya koydu. Devlet geçmiş günahlarından özür dilemeli. Kürtlerin kendilerini yönetme talebine karşı koymamalıdır.
  • d- Kürtlerin temsilcisi BDP değildir. AKP, Kürt oylarının çoğunu almıştır. Din kardeşliği kapsamında bir arada yaşamanın formülünü ortaya koyacaktır. Yerel yönetimlerin daha özerk olduğu bir yönetim ile “tek devlet, tek bayrak, tek vatan” formülü yaşatılabilir.
  • e- Hükümet ayrılıkçı Kürtleri şımarttı. Habur‘da yaşananlarla başlayan açılım süreci, Onları “bağımsızlık” ideallerine varabileceğine inandırdı. Cin şişeden çıktı. Ülkenin bölünmesi ve ABD desteğinde “Kürdistan” kurulması kaçınılmazdır.

Meclis’e gidip yemin edecek olan milletvekillerimizin bu ve benzeri sorulara verecekleri cevaplarının (hem de gerekçeleriyle) hazır olması lazım. İster vicdanlarına, isterse parti büyüklerine sorarak bu cevapları hazırlasınlar. Çünkü biz vatandaşlar olarak hep buna benzer soruları soracağız.

Dakka bir gol bir” durumuna düşmekten daha beteri, ülkenin ve milletin bölünmesine hizmet etmektir. Ülkenin bekası ve gelişmiş büyük bir Türkiye ideali için milletvekillerimizin basiretine ve dirayetine çok ihtiyacımız var.

 

“Gayrıdır Her Milletten Bu Bizim Milletimiz”

0

 

Kainatta müsavat / eşitlik yok, adalet vardır. Ve asıl olan da adalettir. Adalet ise her şeye ve herkese layık ve lazım olduğu ihtiyaç ve kabiliyetleri vermek demektir.

Milletler maden gibidirler. Her birinin ayrı bir misyon ve fonksiyonu vardır.

Çiçeklerin dünyası gibi kavimler de rengarenktir. Her biri bahar için lazım olduğu gibi, her kavim de bu dünya için gereklidir. Fakat aralarında keyfiyet ve içerik farkı vardır.

Hep bir Yaratan’ın kulu olmaları bakımından birbirlerine karşı böbürlenemezler. Hepsi yaratılışlarında olan kabiliyetleri göstermekle mükelleftirler.

Bir binada, eşik taşına da, kubbede yer alacak taşa da ihtiyaç vardır. Milletler de öyle; Medeniyet binasının yükselmesinde çeşitli yerlerde görev yüklenirler.

Çiçekler baharı teşkil ettikleri gibi, milletler camiası da medeniyet aleminin oluşmasında gerekli yeri alırlar.

Bazı milletler; çiçekler içinde Gül misali, çok farklı bir keyfiyet arz eder.

İşte Türk Milleti çiçekler arasında Gül gibi tarih boyunca ayrıcalıklı bir durum göstere gelmiştir.

Bundan dolayıdır ki, yazdıklarımız ancak böyle bir düşünce çerçevesinde bir anlam taşımakta olup, bu manada yorumlanmalıdır.

Yazdıklarımız yersiz bir gurur için değil; tarihi bir tespit; ilmi bir tahkik; tefekküri bir anlayış için kaleme alınmış hususlardır.

Çünkü: “Kavmiyeti tel’in ediyor / lanetliyor Peygamber.”

Türklerin geçmişte olduğu gibi, gelecekte de etkin rolleri olacak. “İslam garip geldi, garip gidecek.” Meal ve anlamındaki meşhur sözde zikr edildiği üzere, Türkler, Araplara halef olarak başlangıçta dünyayı şaşırttığı şekilde; ahir zamanda yine cihanı şaşırtacak ve hayrette bırakacak bir büyük hamlenin sahibi olacaklar.

İşte bu manadır ki, Allah tarafından Türkiye’nin maddi ve manevi muhafaza ve korunmasını sağlıyor ve hatta İslam Alemi’nin de her şeye rağmen manevi bir himaye altında tutulmasını gerektiriyor. Daha doğrusu istikbal için, el altında tutulmasını temin ediyor.

Emin olun ki, Avrupa ve Batı Dünyası, özellikle son otuz yılda teröre, dıştan ve bilhassa içten verdiği her türlü desteğe rağmen Türkiye’nin ayakta kalışından şaşkın ve hayretler içindedir. Onun içindir ki, bükemediği eli öpme manasında yüzümüze gülmeye başlamış, son zamanlarda yaptığı gibi, meydanlarda alamadığını masada almanın hin oğlu hinliği içinde sahte bir munislik maskesini takınmakta gecikmemiştir.

Velhasıl bu vatan, bu millet ve bu devletin, indallah kıymet ve makbuliyetinin işaretlerini manevi cenahta görmüş olan manevi rical de, eserlerinde bu millete, bilvesile temas etmekle bu gerçeği göstermişler ve bu ilahi hakikate dikkat çekmişlerdir.

Vereceğim birkaç yorumsuz örnekle yazımı noktalıyorum:

“Rüyamda bu ulu zatın (Muhiddin-i Arabi’nin) bana seslenerek: ‘Beni Anadolu çocuklarına ve halkına tanıt, ben onları severim, vaktiyle o diyarları da ziyaret etmiştim. Mevlana gibi bir talebem vardır.’ Diye seslenmesi.” (Muhiddin-i Arabi, Fütuhat-ı Mekkiye, Tercüme: Selahaddin Alpay, İstanbul – 1977, s: 6)

Yunus Emre’nin bu millete özel bir bölüm ayırması:

 

               “Gayrıdır her milletten bu bizim milletimiz

                 Hiç dinde bulunmadı din ü diyanetimiz

 

               Bu din ü diyanette yetmiş iki millete

               Bu dünya ol ahrette ayrıdır ayatımız

 

               Kimin sözün kim bile akıl ermez bu hale

               Yarın anda bell’ola Müslüman Mürtedimiz

 

               Yunus canın yenile kim dostluğun anıla

               Aşk ile dinler isen bilesin kudretimiz”

 

(Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre, Hayatı ve Bütün Şiirleri, Altın Kitaplar, İstanbul – 1981, s: 270)

Mevlana hazretlerinin Türk’ü vasf etmesi:

“Ne mutlu o Türk’e, yani kamil insana ki, çekinmeden, korkmadan konuşmasına devam eder ve atını ateşle dolu hendekten sıçratıverir. Yani ölümü göze alarak çok tehlikeli bir iş olan hakikatleri söylemeyi başarır…. Kamil insan bir işte sebat edince, ayak direyince, yokluktan pişmanlık baş göstermez. Çünkü, Allah’ta fani olmuş, yokluk manasına ulaşmış bir velide pişmanlığın yeri yoktur.” (Konularına Göre Açıklamalı Mesnevi Tercümesi, 3.- 4. cilt, Tercüme: Şefik Can, İstanbul – 1997, s: 286)

 “Fakat her insanın evveli, iptidası (başlangıcı) şekildir, surettir. Ondan sonra can gelir, gönül gelir ki, o da, insanın iç yüzünün kemali ve güzelliğidir.

“Her meyvenin iptidası şekilden, suretten başkadır. Ondan sonra onun tadı, lezzeti gelir. Lezzet onun manasıdır.

“Önce çadır bulurlar, kurarlar da, sonra Türk’ü oraya misafir ederler.

“Ey Hakk Aşıkı, kendi maddi şeklini, suretini sen çadır, mananı da Türk olarak kabul et; yine mananı kaptan, şeklini de gemi olarak düşün!” (a. g. e. s: 56)

Bediüzzaman Said Nursi’nin “Türk”ü vasf etmesi:

“Efendiler! Ben, her şeyden evvel Müslümanım ve … (Şarkta) dünyaya geldim. Fakat Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sadık ve en halis kardeşlerim Türklerden çıkmış ve İslamiyet Orduları’nın en kahramanı TÜRKLER olduğundan, Meslek-i Kur’aniyem cihetiyle,

Her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsi hizmetimin muktezası (gereğidir)…. mevkuf (tevkif edilmiş) olan civanmerd ve muhterem Türk gençleri ve ihtiyarları içinde öyleleri var ki; onların bir tanesini, kendi milletimden yüz adama değiştirmem. İçinde öyleleri var ki; on sene bana zulüm eden memurlara, beş seneden beri onların hatırları için,  zalimlere bedduayı bıraktım. Ve onların içinde öyleleri var ki; ali (yüksek) seciyelerin (ahlakın) en halis nümunelerini (örneklerini) o alicenab  (yüksek ahlaklı) TÜRK arkadaşlarda kemal-i hayret (büyük bir hayret) ve takdirle gördüm ve Türk Milleti’nin sırr-ı tefevvukunu (üstünlük sırrını) onlarla anladım.” (Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayatı, Haz.: Hey’et, Envar Neşriyat, İstanbul – 1996, s: 228-229)

“Türkler hakkında sena-i Peygamberi muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş. Hadis var…. manası hakikat ve Türk Milleti’nin sena-i Peygamberiye mazhar olduğu hakikattir. Bir nümunesi Sultan Fatih hakkındaki hadistir.” (Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası II, İstanbul – 1996, s: 37-38)

İşte bütün bu vasıflar gösteriyor ki:

“Rahmet-i İlahiyye’den ümid kesilmez. Çünki: Cenab-ı Hakk, bin seneden beri Kur’anın hizmetinde istihdam ettiği (hizmet ettirdiği) ve ona bayraktar (önder) tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini muvakkat (geçici) arızalarla İnşallah perişan etmez (yani etmeyecek). Yine o nuru ışıklandırır (yani ışıklandıracak) ve vazifesini idame (devam) ettirir (yani ettirecek).” (Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Envar Neşriyat, İstanbul – 1996, s: 327)

Türk Milletine Dualarımız

 

YÜCE ALLAHIM, BÜYÜK ALLAHIM Türk Milletini, Türk Yurtlarını koru. Düşman şerrinden sakla Türk’ü yiğitlikle daim et. Türk’ü erlik davasıyla yaşat. Türk’ü gerçekçi yap. Türk’ün gönlüne her şeyden önce hatta kursağına ekmek koymadan önce Türklük sevgisini koy. Türk’ü ideal ile yaşat ve ideali hakikat yapmaya çalışsınlar. Törelerini canları gibi saklat. Türk’e zevk ve rahat verme, bilakis zahmete alıştır. Zahmetle yürekleri, bedenleri demir olsun. Bu sayede onlara yüksek çalışma kudreti ver. Türk’ü faal, cevval et. Türk’e değişmez bir seciye ver zamanla seciye değişmesin, sadece tekemmülle tadilat görsün.

Milli kuvvet, namus, ahlak, azim, sebat, ideal Türkçülük ruhu, yurt severlik, ilim, intizam, beden kuvveti ve zenginlik hâsıl olduğundan Türk’e bunları ver. Türk’ten hırsız, namussuz türerse hemen kahret Türk’e benlik, hem de yüksek bir benlik ver. Türk nefsine itimat sahibi olsun. Türk’ü muhakemeli, ciddi adam olarak yarat. Hissiyatına kapılıp, öfke ile ayaklanmasın. Birden barut gibi parlamasın. Daima soğukkanlı olsun. Türk’ü her milleten cesur yarat, öç almayı Türk asla unutmasın. Namussuz bir tek Türk yaratacağına, dünyayı yık daha iyi. Ne kadar korkak Türk varsa hepsini helak et. Türk her şeyi mukayese etsin, yalnız akıl ve mantık denen şeylere bırakma onu. Sabırlı derde dayanıklı olsun, iradesi çelik gibi olsun.

Dönek Türk yaratma, Türkleri maymun iştahlı yapma. Türk daima ihtiyatlı adım atsın. Kimsenin tatlı diline inanmasın. Çalışma zekâdan üstün bir kıymet olduğundan Tanrım sen Türk’ü çalışkan et. Türk’ün ömrü çalışma ile geçsin, ona daima çalışma aşkı ver. Hele el birliği ile çalışmayı adet etsin. Tembel Türk’ü hemen öldür. Türk’e her milletten üstün zeka ver. Zeka ve çalışma ikisi bir arada olunca Türk’ün önünde durulmaz. Milli büyüklüğün tek şartı yüksek ideal buna alışmak içinde yüksek ahlak, fedakârlık ve sebat lazım olduğundan, Türkleri ahlaklı, sebatlı ve fedai kıl. Tanrım Türkleri birleştir ve her şeyden evvel ruhları birleşsin. Onları tek bir kafa gibi birleştirici kültür sahibi et. Türk’ü töresine sahip kıl. Türk budunu, atalar töresi asırların tecrübesi ile husule gelmiş, büyük bir hikmettir. Tanrım bizi töreye dokunmadan ve dokundurmaktan saklasın.

Türk Milletini lafçı değil, elinden iş gelir insanlar et. Bir şey söylemek vazife yapmak değildir. Onu fiilen yapmak ve yaptırmanın vazife olduğunu beyinlerine sok. Allah’ım sana hepsinden çok yalvardığım şudur, Türk’ü dalkavukluktan kurtar. Dalkavukçuluk ve emsali vasıtalarla zengin olmaktan koru. Türk’e kötü para hırsı verme, dalkavukları yok et. Türk aile töre ve disiplini her şeyden evvel koru. Türk toprağında hürler yaşasın, adaletten başka bir şey hüküm sürmesin. Sen Türk’e tabii şeylere tabiata karşı sevgi ver. Türk Yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki, fakirlik suç sayılsın. 

Türk’e insaniyetten evvel Türk Milletini düşündür, insanların insaniyet dedikleri şey göz boyamak için icat edilmiş bir boyadır. İnsaniyet maskesi taşıyan öyle milletler vardır ki maskelerinin altında canavarlar yaşar, insaniyetini gören olmadı. Tanrım Türk’e sağlam sürekli irade ver güçlüklerle de sabrını tahammülünü aynı zamanda gayretini artır. Ona esas seciye olarak vazife muhabbeti ve mesuliyet duygusu ver. Mesuliyeti Türk yurdundan eksik etme en büyük kuvvetin Türklük olduğunu, Türk’e öğret.  

Türkçe konuşan, Türk’e yurtluk etmiş olan yerleri kıyamete kadar Türk’ün hükmü altında bırak yüce Allah Türk Milletini korusun ve yüceltsin.

Seçim Sonuçları: Ak Parti ve Diğerleri (2)

0

 

Bu seçimde CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun gayretini takdir etmeliyiz. Seçim sonuçları ile seçim sürecini kıyaslayınca; Osman Bölükbaşı’nın Kayserililere; ‘Hemşerilerim, hemşerilerim! Samanınız çok ama daneniz hiç yok!’ deyişini hatırlıyorum. CHP açısından sonuçlar, seçim sürecinde yazılan, çizilen ve söylenenlerle paralellik arz etmedi.

Seçim sürecinde sesi çok çıkan CHP ve destekçileri, sandıktan aynı sonucu elde edemedi. CHP’nin seçime farklı fikir ve mizaçların koalisyonuyla gittiğini ve henüz değişimin başında olduğunu dikkate aldığımızda, bu yeni dönemde iç meselelerle uğraşmaktan, iç disiplinini tesis etmiş etkin bir muhalefet gücünü kısa vadede ortaya koyamayacağı anlaşılıyor. Bu durum seçimden başarılı çıktı sayılması gereken CHP’yi seçimin kaybedeni yapması işten bile değil.

Kılıçdaroğlu’na, yeni CHP’yi kurması için zaman tanımak gerektiğini düşünüyorum. Yeni politika ve o politikayı içselleştirmiş bir parti oluşturmak için zamana ihtiyaçları var. CHP’nin yeni liderinin enerjisinin bu işe yeterli olacağı anlaşıldı. Sorun; teşkilatların statükonun etkisinden çıkamayışında ve yeni politikaları içselleştiremeyişinde.

Sosyal demokrat partiler ve paralelindeki örgütler ile medya, şimdiye kadar sağ siyasileri küçük göstermede hep etkili olmuşlardı. Bu sefer tam tersi bir durum yaşandı. AK Parti, Kılıçdaroğlu’nun proje ve vaatlerini küçümsemede çok etkili oldu. Adını, çarkçı Kemal’e çıkardılar. Demirel’in vaatleriyle özdeşleştirdiler. Kılıçdaroğlu’nun,”benim adım Kemal ben yaparım” deyişi de AKP’nin elini güçlendirdi. Kendine cesaret vermek için bu söylem bir iç ses olarak kullanılabilirdi ama dış ses olunca iş değişti.

MHP, seçimin tek kaybedeni. Türkiye’de olduğu gibi Manisa’da da kaybetti. ‘Kabahat, samur kürk olmuş kimse giymemiş’ misali, Devlet Bahçeli seçim akşamı yaptığı yazılı açıklamada, yine başkalarını suçladı, nerede hata yaptık demedi, bir özeleştiri yapmadı.

MHP, bu günlere Devlet Bahçeli’nin liderliğinde, stratejik hatalar rekoru kırarak geldi. Bahçeli, 1999 genel ve yerel seçimindeki % 18’lik payı; siyasal konjonktürün ve Başbuğ’un cenazesindeki tablonun, sağ seçmendeki etkilerinin bir yansıması olarak değerlendirmedi. Kendi başarısı olarak gördü ve bunu, otoritesini partiye hâkim kılmak için kullandı. Demokrat, şeffaf ve sevecen bir lider olmak yerine; otoriter, gizemli ve donuk olmayı tercih etti.

DYP ve Refah dinlensin deyip bir sağ koalisyon fırsatını elinin tersiyle itti. Rahşan Ecevit’in hakaret dolu açıklamalarına rağmen DSP ile koalisyonu tercih ederek çıktığı iktidar yolculuğunda, 28 Şubatçıların yol haritasını izlediği bu dönem; -istişare kaynağı meçhul-‘3 Kasım’da Seçim’ kararına kadar tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Sandıkta kalınca, Genel Başkanlıktan istifa erdeminde bulunarak Türkiye’de bir ilki başlattı. Açtığı kapıdan gidenler, Türkiye’nin demokrasi tarihinde yerini aldılar ama o, istifasını geri alarak siyaset ömründeki ilklere bir yenisini daha ekledi.

27 Nisan 2007’den 12 Haziran 20011’e kadar olan dönemde; Cumhurbaşkanlığı seçimindeki 367 dayatması ve başörtüsü konularındaki olumlu politikalarını, AK Partiye muhalefet adına CHP paraleline kaydırdı ve parti felsefesini, Türkiye’de iktidarı belirleyen seçmen kitlesinden uzaklaştırdı.

-12 Eylül Halk Oylamasında, seçmeni serbest bırakmayıp tabanın bölünmesine zemin hazırladı, evet oyu veren ülkücüleri aşağıladı, statükodan yana tavır geliştirdi.

– 12 Eylül Halk Oylaması ve 12 Haziran seçimleri öncesinde, Fetullah Gülen’e cephe almakla siyaseten intiharını gerçekleştirdi.

– Tek seçicilik yetkisini kullanmada subjektif ölçüleri esas aldığını başkanlık divanı ve aday listeleriyle gösterdi.

-Türkiye’nin sorunları karşısında; Vatan, Millet ve Bayrak söyleminin ötesinde somut fikir ve düşünce gerçekleştiremedi. Seçmene, endişe ve korku salarak etkilemeyi tercih etti.

MHP, kitleleri yönlendirecek politikalar üretemeyince; kitleleri parmağında oynatan AK parti, MHP’nin politika alanını elinden aldı. Bu alanı yöneterek MHP’nin etkin gücünü kırdı, karizmasını çizdi. Meclis dışında kalmamasını ama Meclise onuru kırık ve etkisiz bir güçle girmesini sağladı.

Barajı aşamayacaklar söylentisi ve kasetler, başlangıçta MHP için önemli bir mağduriyet oluşturmuş ve MHP yelkeninin çok iyi rüzgâr almasını sağlamıştı. İktidar bu gelişmeyi zamanında fark etti. Medya ve etkili çevreler, MHP’nin baraj sorunu yok demeye başladı. Gerçeğin kerhen de olsa teslimi, MHP’ye yönelişi durdurdu. Gayrı ahlaki saldırı ve tuzakların MHP kadrolarında yarattığı öfke, önce sükûnete ve daha sonra mahcubiyete dönüştü. Taban heyecanını yitirdi, yeni bir heyecan dalgası yaratılamadı. Kaset operasyonu MHP’nin konumunu ayarlamada son derece etkili kullanıldı.

İşte bu nedenlerle % 13lük oy oranı MHP’nin siyasetinin olumlu yansıması olarak görülemez. Bu oylar, kör âşıkların ve MHP felsefesinin Meclis dışında kalmasına gönlü razı olmayanların oyudur.

Her şeyden öte MHP seçmene ne demişti? “Ses ver Türkiye!” Bu çağrının özünde ne yatıyordu? ‘Vatanın bölünmez bütünlüğü tehlikede, bağımsızlığımız elden gidiyor, bölünüyoruz. Bu gidişe dur de!’ Peki, seçmen ne dedi ve bunu neden dedi? İzninizle onu da müteakip yazımızda paylaşalım.