24.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1174

Tarihten ve Günümüzden Türk Dünyası Esintileri -5 Ahıskalı Türkleri

Kıpçak Türklerinin önemli bir kolu olan Ahıskalı Türkleri, günümüzde Gürcistan sınırları içerisinde bulunan ata yurduna M. Ö. 4. yüzyılda gelip yerleştiler. 1268’de İlhanlı Devleti’nin hakanı Abaka Han’ın desteğini alarak Atabeylik şeklinde bağımsız bir devlet kurdular. Sonraki dönemlerde Osmanlı Türkleriyle iyi ilişkiler içerisinde bulundular. Tarih boyunca Türklerin hep yanında yer aldılar. Savaşlarda silâh arkadaşı, barışta can dostu oldular. Yavuz Selim’in doğu seferlerinde destekçisi oldular.

Ahıska Atabeyliği 308 yıl hüküm sürdükten sonra, 1578 yılında, savaşsız olarak Osmanlı hâkimiyetine girdi. Ahıskalıların İslâmiyet’le gönüllü olarak şereflenmeleri de bu yıllardadır. Ahıskalılar 250 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin yönetiminde en huzurlu ve en güvenli ortamda, mutlu bir hayat yaşadılar.

1500’lü yıllarda Altın Orda Devleti’nin yıkılmasından sonra Ruslar Kafkaslara inmeye başladılar. Rusların Kafkaslardaki ilerlemeleri 300 yıl sürdü. 1800’lü yıllarda saldırılarını hızlandırdılar. Ahıska topraklarına ilk saldırı 1807 yılında oldu. 21 yıl boyunca Ahıskalılar ata yurtlarını, erkeği-kadını, çocuk yaşta olanlarla geçkinler, tek vücut hâlinde kahramanca korudular.

28 Ağustos 1828’de Ahıska, Rusların eline geçti. O tarihten 15 Kasım 1944 tarihine kadar 116 yıl Rus zulmünde yaşadılar. Bu yıllarda bir kısım Ahıskalılar, Osmanlı topraklarına göç ettiler.

15 Kasım 1944’te Sovyetler Birliği’nin Gürcü asıllı kanlı kızıl diktatörü Stalin, bölgede kalan son Ahıskalıları topyekûn sürgüne gönderdi.

Sürgündeki Ahıskalı Türkler; 15 ayrı devletin 265 farklı şehrinde, 4.264 adet değişik yerleşim biriminde hayatta kalma mücâdelesi veriyorlar. Yayın organlarında yer alan gayrı resmî bilgilere göre; Rusya Federasyonu’nun 28 ayrı yerleşim biriminde 70.000; Kazakistan’da 145.000, Azerbaycan’da 80.000, Kırgızistan’da 57.000, Özbekistan’da 30.000, Ukrayna’da 18.000, ABD’de 12.000 olmak üzere yaklaşık 450.000 Ahıskalı Türk, bulundukları yerlerde azınlık konumunda yaşamaktadır.

Stalin’in sürgüne gönderdiği diğer Müslüman Türklerle Çerkezler, Abazalar, Çeçenler… gibi akraba toplulukların hepsi, ata yurtlarına dönme hakkına kavuştular. Yalnızca Ahıskalı Türklerden bu hak esirgendi. Gürcistan’a dönebilen çok az sayıda Ahıskalı, ata yurtlarında, Rus zulmünü andıran baskılar altında hayatta kalma mücâdelesi veriyor.

Gürcü yöneticiler, Ahıskalılardan, Türk ismini bırakmalarını, Gürcülere mahsus isimleri kullanmalarını hatta açıktan söylenmese de Hıristiyan olmalarını istemektedir.
Asırlardır Türk ve Müslüman kimlikleriyle yaşayan Ahıskalı kardeşlerimizin, millî ve mânevî değerlerine bağlılıkları, pek çok insanı gıpta ettirecek derecede kuvvetlidir. Baskılara boyun eğip kendi değerlerinden vazgeçmeleri mümkün değil.
Hâlis Türk

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra gezip dolaşma imkânı bulduğum Türk yurtlarında, yeri geldiğinde, kendisinin Türk olmadığını, Azerî, Özbek, Tatar, Kırgız, Kazak vs. olarak vasıflandırdığı milletten olduğunu iddia eden çok sayıda Türk’le konuştum. Yalnızca Ahıskalıların Müslümanlıklarını hamd ile, Türklüklerini gururla söylediklerine şâhit oldum. Hattâ onlar, ‘Ahıska Türkü’ denilmesinden de rahatsız olduklarını belirtiyorlardı. ‘Siz ne kadar Türk’seniz, biz de o kadar Türk’üz. Siz ne Türkü iseniz, biz de o’yuz’ diyorlar.
Ahıskalı Türklere olan sevgimi bilen dostlar, Akmescit’te, Kazan’da, Kiev’de, Bakû’de, Odesa’da, Taşkent’te… tanıdıkları Ahıska Türkleriyle beni bir araya getirdiler. Hepsinde aynı hasletleri; ruh asâletini, kalp ve beden temizliğini, samimiyeti, dürüstlüğü, inançta şaşmaz kaviliği ve dolayısıyla öz değerlerine bağlılığı gördüm. Bulundukları bölgede azınlık konumunda yaşıyor olmalarına rağmen Ahıskalı Türkler kadar kendileri olarak kalabilen, kültürel asimilasyona (hiç ama hiç etkilenmeden) karşı koyabilen çok az insan gördüm.

Ahıskalı Türkler, bin yıllar geçse de öz benliklerinden hiçbir şey kaybetmeyecekler. Fakat kendilerine bir gün bile gecikmeden ata insanca yaşama hakkı tanınmalıdır. Herkes, bu hakkı tanımayı, insanlık borcu olarak kabul etmeli, kul hakkı olduğuna inanarak ödemeye çalışmalıdır.

Bu gün Ahıska Türklerine sâhip çıkamazsak, yarınlarda Anadolu’daki insanlarımıza sahip çıkabileceğimizden endişe edilir. Can kardeşlerim Ahıskalıları, en kalbî duygularla selâmlıyorum.
Irak Türklerinden Mektup Var

Arap ülkelerinde devrim rüzgârı esmeye başladı. Bu rüzgâr Irak’a sıçradı. 25 Şubat 2011 günü Irak’ta haksızlığa karşı yolsuzluğa karşı protesto gösterileri yapılma kararı alındı. Cuma günü Başşehir Bağdat’ta dev bir gösteri yapıldı. Bu arada Kerkük’te de yapıldı. Fakat Kerkük’teki etnik gruplar olarak Türkmenler ve Kürtler şehirde bir kargaşa olmaması için gösterilere katılmayacaklarını siyasî temsilcileri araçlığıyla açıkladılar.

Kürtler Kerkük’e beş bin peşmerge gönderdiler. Gerekçe ise göstericiler şehirde devlet dairelerini ve Kürt bürolarını yakacaklarını iddia ettiler. Bu arada Kürtler Türkmenleri yanlarına almak için görüşme trafiği başlattılar. Peşmergeler, Kürtlerden önce Türkmenleri koruyacağını ifâde ettiler. Fakat Türkmenler peşmerge güçlerinin ne olduklarını bildikleri için hiç tatmin olmadılar, hemen geçilmelerini istediler.

Araplar ‘Arap feryadı’ adı altında ve peşmerge güçlerinin hemen Kerkük’ten çekilmesi için bir protesto gösterisi düzenleme kararı aldılar. Şehirde durum daha da karıştı. Herkes gösterilerin yapılmasını bekler iken emniyet güçleri şehre, bomba yüklü dört aracın girdiğine dair ihbar aldıklarını açıkladı. Bu sebeple sabah saat 6.00 ile akşam 01.00 arasında sokağa çıkma yasağı konulduğunu ilan etti. Araplar ise bu karara uyacağını basın toplantısı araçlığıyla bildirdiler. Böylece gösteri tehir edildi.

Genel tablo şöyle: Şayet Kerkük’te bir kargaşa ortamı yaşanırsa, Kürtlerin dayanacağı gücü var. Araplar da aynı güce sâhipler. Fakat Türkmenlerin hiçbir gücü, yardım isteyebilecekleri hiçbir kişi ve makam yok. Kerkük’teki durum bundan ibarettir. Irak’ta 1300 yıldır devam eden Türk varlığı her an sone erebilir.
Türkçenin Dünyadaki Yeri

Dünyanın ilk dili ve alfabesinin; ‘Mu dili ve alfabesi’ olduğu söylenir. Yaklaşık 100.000.000 civarındaki bir insan kitlesi bundan 70.000 yıl evvel sadece, Mu dilini konuşuyordu. Mu alfabesinin Maya, Mısır ve Uygur alfabesiyle benzerlikleri, Mu insanlarının Türk olduğunu ve bu alfabenin ilk Türkçe alfabe olduğunu gösteriyor. O halde diyebiliriz ki; dünyanın ilk dili Türkçe idi. Günümüze baktığımızda dünyada yaklaşık 5.000 dil konuşuluyor. Bu diller elbette ki birbirine bağlantılı olarak bir aile kütüğü oluşturuyor. Yani 70.000 yıl evvel sulara gömülen Mu kıtasından kurtulan insanlar, dünyanın farklı coğrafyalarına giderek orada kurdukları kolonilerde bildikleri dilin yanında, yeni kelimelerle dillerini değiştirmişlerdi. Böylece bugün dünya üzerinde 5.000 civarında dil doğmuş oldu.

6.000.000.000’ı aşkın dünya nüfusun yaklaşık 2.000.000.000’ını oluşturan Çinliler; Çince konuşuyorlar, 1.000.000.000’ı aşkın Hintliler; Hintçe konuşuyorlar. Dünya ekonomisini elinde tutan ABD; dünyanın tamamına yakınını İngilizce konuşmaya zorlamış durumda ve ayrıca 18-19.yüzyıllarda yaptığı sömürgelerle bugün dünyanın 1/3 nü İspanyolcaya bağlayan İspanya’yı da unutmamak gerekir. Bugün Türkçe bu dil sınıflanmasında nerde bulunuyor ona bir bakalım. Ama önce 300.000.000’u aşkın insanın kullandığı Türkçeyi tanıyalım.
Türk dilleri veya Türk lehçeleri olarak Doğu Avrupa’dan Sibirya ve Çin’in batısına kadar uzanan bir alanda ana dil olarak 180.000.000 kişi tarafından, ikinci dil olarak Türkçe konuşulmaktadır.
Türk dillerini diğer dil ailelerinden farklı kılan mühim bir özelliği, konuşucularının uzun süre göçebe olarak yaşamışlığı ve bu yüzden bu dillerin sürekli birbirlerinden etkilenmiş olmalarıdır. Türk dillerinin çok sayıda aynı anlamda kullanılan ortak kelimelere sahip olmalarının yanı sıra cümle yapıları da hep aynı kalır. Bu yüzden Türk dillerinin bir dil ailesi olmadığı, tek bir dilin lehçeleri olduğu görüşü de yaygındır. Türk lehçeleri, Çağdaş Türk yazı dilleri veya Türk dilinin kolları gibi adlandırıldıklarına da rastlayabiliriz.

Aşağıda, Türk dillerinde cümle yapısının aynı kaldığını gösteren örnekler verilmiştir.

Türkiye Türkçesi: Çocuklar okulda dilimizi Latin alfabesi ile yazıyor.
Gagavuz Türkçesi: Uşaklar skolada dilimizi Latin alfavitindä yazêr.
Azerbaycan Türkçesi: Uşaqlar məktəbdə dilimizi Latin əlifbası ilə yazır.
Türkmenistan Türkçesi: Çagalar mekdepde dilimizi Latyn elipbiýi bile(n) ýazýar.
Özbekistan Türkçesi: Balalar maktabda tilimizni Latin alifbosi bilan / ila yozadi.
Doğu Türkistan Türkçesi: Balilar mektepte tilimizni Latin elipbesi bilen yazidu.
Kazakistan Türkçesi: Balalar mektepte tilimizdi Latin alfavitimen jazadı.
Kırgızistan Türkçesi: Baldar mektepte tilibizdi Latın alfaviti menen jazat.
Tatar Türkleri: Balalar mäktäpdä telebezne Latin älifbası bilän / ilä yaza.
Türk dilleri ailesi:

Toplam 40 ayrı dilden oluşan, 300.000.000 kişi tarafından ana dili olarak konuşanı ile Türk dilleri ailesi, Altay dilleri grubunda büyük farkla en büyük dil ailesini oluşturur. yeryüzündeki bütün dil aileleri arasında yedinci büyük dil grubunu oluşturur ve önümüzdeki on yıllar içinde daha da büyüme kapasitesine sahiptir.
Yeryüzündeki büyük dil aileleri:
1- Hint-Avrupa dil ailesi
2- Çin-Tibet dil ailesi
3- Nijer-Kongo dil ailesi
4- Afro-Asya dil ailesi
5- Avustronezce dil ailesi
6- Dravid dilleri ailesi
7- Türk dilleri ailesi (Altay dilleri grubunda)
Türk dillerinin coğrafyası:
Türk dilleri; Doğu ve Güneydoğu Avrupa, Batı, Orta ve Kuzey Asya gibi büyük bir coğrafyaya dağılmıştır. Bu bölge Balkanlardan Çin’e, İran’dan Kuzey Denizi’ne kadar uzanır. Asya’nın yaklaşık 30 ülkesinde en az bir Türk dili, sözünü etmeye değer yaygınlıkta konuşulur. Bunun yanında Almanya’da büyük bir azınlık Türkiye Türkçesini ana dili olarak konuşur.
Büyük Türk dilleri ve anlaşılabilirlik:
Türk dillerini konuşanların dörtte üçü, en büyük üç Türk dilinden birini kullanır:
Türkiye Türkçesi; 74.000.000 kişi ana dili olarak konuşanı vardır. Türkiye, Balkanlar, Batı ve Orta Avrupa’daki ikinci dil olarak konuşanlar ile 80.000.000’u bulur.
Azerbaycan Türkçesi: 50.000.000 konuşucu: Azerbaycan ve Kuzeybatı İran, Gürcüstan.
Özbekistan Türkçesi: 24.000.000 konuşucu: Özbekistan, Kuzey Afganistan, Tacikistan ve Batı Çin.
Bir milyondan fazla konuşucusu olan diğer Türk dilleri:
Kazakistan Türkçesi: 11.000.000 konuşucu: Kazakistan, Özbekistan, Çin, Rusya’da.
Doğu Türkistan Türkçesi: 8.000.000 konuşucu: Çin- Doğu Türkistan’da,
Türkenistan Türkçesi: 6.800.000 konuşucu: Türkmenistan, Kuzey İran’da.
Kırgızistan Türkçesi: 3.700.000 konuşucu: Kırgizistan, Kazakistan, Çin Türkistan’ında.
Çuvaş Türkçesi: 1.800.000 konuşucu: Rusya’nın Avrupa kısmında.
Başkırt Türkçesi: 2.200.000 konuşucu: Başkıristan’da.
Tatar Türkçesi: 1.600.000 milyon konuşucu: (etnik olarak 6.600.000) Merkez Rusya’dan Batı Rusya’ya kadar olan bölgede.
Kaşgay Türkçesi: 1.500.000 konuşucu: İran’ınn Fars ve Çuzistan illerinde.
Güzel Dilimiz Türkçe:
Türkçe, Ural Altay dil ailesi içerisinde Türk dil ailesinin Oğuz Grubu’na mensup lehçedir. Anadolu, Kıbrıs, Balkanlar ve Orta Avrupa’da geniş yayılım alanı bulmuş olup, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin resmî dilidir.
Türkçe; Gagavuzca, Horasan Türkçesi ve Osmanlıca ve birkaç lehçe ile birlikte olarak Altay dil ailesine bağlı Türk dilleri ailesinin Oğuz Grubunda yer almaktadır.
Türkçe Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin resmî dilidir. 1978 yılında Türkçe, Kosova’da resmî dildi. Şu anda sadece Kosova’nın Türk çoğunluğunun yaşadığı bir şehir olan Prizren’de resmî dildir. Diğer bölgelerdeki resmiyeti kaldırılmıştır. Eskiye dönüş için talep ve hazırlıklar vardır.

Divân-ı Lügati’t-Türk, Türk dilini anlatan ve yazılan ilk sözlük eseridir ve Kaşgârlı Mahmud tarafından 25 Ocak 1072’de yazılmaya başlanmış ve 10 Şubat 1074’te bitirilmiştir. Bu kitap içinde şu cümle bulunuyor: ‘Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iştir’. Sözlük, Türkçenin zengin gramer özelliklerini ilk ve en çarpıcı biçimde yansıtır.
Türkçenin kullanım alanını genişleten bir başka Karahanlı Devleti’nin mensubu, ikinci bir Türk ve Türkçe kültür abidesi olan Yusuf Has Hacib’dir. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig adlı eseri ile Türk dil birliğinin diğer önemli yazılı temelini attı.(1069-1070 yılarında bu Türkçe eseri tamamlandı).

Ahmed Yesevi 12. yüzyılda Türk dilinde yazdığı ‘Hikmet’ adlı şiirleri bir araya getiren Türk tasavvuf edebiyatının bilinen en eski örneklerini içeren kitap ile Türkçenin kullanımını etkiledi.
13 ve 14. yüzyıllarda yaşayan Yunus Emre; Türkçenin, özellikle Türkçe şiir dilinin temel ustası ve abidesi olmaktadır. Yunus Emre’nin edebiyat tarihi bakımından, önemli bir yanı da Anadolu’da, Türkçe şiir dilinin öncüsü olması ve tasavvufî konuları yalın, kolay anlaşılır bir dille söyleyişi sebebiyledir. Şiirlerinin ölçüsü, Türkçenin ses yapısına uygun aruz olmakla birlikte söyleyişi akıcı, sürükleyici bir nitelik taşır. Tasavvufun en güç anlaşılır kavramlarını, Türkçenin ses yapısına uygun biçimde dile getirir, şiirinde duygu ve düşünce birliğinden oluşan bir derinlik görülür.

Hacı Bayram Veli 14 ve 15.yüzyıllarda Anadolu’da yaşayan Türk mutasavvıf ve şair olarak, eserlerini Türkçe olarak yazmakta idi ve Türkçe kullanımını Anadolu’da önemli şekilde etkiledi. HYPERLINK “http://www.efrasiyap77.org” www.efrasiyap77.org internet sitesinden alıntıdır.
Irak Türkmenlerinden olup hâlen Avustralya’da yaşamakta olan 1941 doğumlu edebiyatçı, şair, tiyatro araştırmacısı, yazarı ve aktör SALAH NEVRES’ten iki şiir:
Vatan Bende Yaşıyor / Susuz Kerkük
Kerkük’te göller varmış
Sonagölü Meceboğan Kırkboy
Zamanla kurumuş
Ördekler dağılmış
Şahin eyvah çekmiş
Kumru çile doldurmuş
Gam basmış dert kudurmuş

Kerkük’te
Sular akar gözlerden
Karaincjr Sarıtepe Vakaşa
Benzi sarı
Bahtı kara
Başbaşa…
Kerkük’te
Dehne Bulak Hasa var
Kışın çay gelirdi yağmurdan
Yazın akardı Allahkarı’ndan
Kaynak bozuldu
Su kesildi
Doyum olmadı Altunköprü suyundan
Kerkük çayı Hasasu
Dolmaz oldu tasa su
Tavuğsu Aksu gibi
Batmış aynı yasa su

Artık sular eskisi gibi akmıyor
Bahçe kumu birikmiyor
Kule dibinde
Akıntılar
Kaymak tutmuyor Hasatımarı’nda
Hamam çamuru oluşmuyor gölcüklerde
Yapraktaşı seçilmiyor çay boyunda

Bizimelde üç kaynak var bozulmaz
Akar sızar dökülmez
Alın terimiz: Emeksu
Gözyaşımız: Özlemsu
Yüzsuyumuz: Onursu

Melbourne, 14 Ocak 2002

Baba Gurgur (*)

Ey sırrımı saklayan tarihin meşalesi
Ey tükenmez baharın bizde sönmez lalesi
Sen ey hür güneşlerin ulvî pembe hâlesi
Pembe pembe yaldızla gözlerimin yaşını
Yansıt ey Babagurgur içimin ateşini

Sensiz virânemizde yarasalar uçuşur
Yanerken de kalbimiz ifitil fitil tutuşur
Bizde gâh kumru ağlar gâh baykuş ötüşür
Gâh bakarsın bir ozan geçmişten tele çalar
Bunalır Babagurgur duman duman saç yolar

Geçmişin gözde izi hep sensin ilimizde
Dört hececik adınla ahenksin dilimizde
Ne kalem var ne kılıç ne de mum elimizde
Tasalar hissettirir acı gerçeğimizi
Tanıt ey Babagurgur bize benliğimizi

Sen ey yurdumun yüreği sen azatlık feneri
Saç nurunu kucakla Mendeli (1) Telafer’i (1)
Sen sönmedikçe sönmez gözlerimizin feri
Sen varken ne örümcek serbest işler ağını
Ne de depremler bozar yurdumun kuşağını

Sen ey ulu âbide sen ey mukaddes nişan
Sen ey pembe mehtabı karanlığımı aşan
Ben yanıyorum sen de yan perişan perişan
Yak beni yandır beni niyaz için mum gibi
Aşkın ey Babagurgur üstümde zulüm gibi

(*) Babagurgur: Irak’ın Türkmen şehri Kerkük civarında bir mevkide, asırlar boyu daima yanan bir ateş vardır.
(1) Mendeli ve Telafer: Irak’ın Türkmeneli bölgesinde Türkmen şehirleri

Minberdeki Mustafa Kemal Paşa

0

Mustafa Kemal için uydurmadık iftiralar bırakmayan meczuplara ne yazarsak yazalım; onların mühürlenmiş kalpleri ışık geçirmez. Ama konular hakkında bilgisiz kalan vatandaşlarımı bilgilendirmek ve kapılmaları muhtemel yanlışlardan uzak durmaları için ve halen olan yanlışlardan arınmak için bazı gerçekleri dile getirmeye devam edeceğim.

Bunlardan bir tanesi de Mustafa Kemal’in İslam dini hakkındaki müspet ve doğru düşüncelerini ve fikirlerini yanlış aktarmaları ya da kasıtlı olarak iftiraların düzenli şekilde topluma yansıtılmasıdır…

Tipik bir örnek olduğu için Mustafa Kemal bir cuma namazında hutbe okuyor… Mustafa Kemal minberde…

İşte bunun için yazımızın konusu minberindeki Mustafa Kemal...

Yer; Balıkesir, Zagnos Paşa Camii… Tarih, 7 Nisan 1923…

Türkün atası Atatürk, Cuma hutbesini okumak üzere minbere çıkar ve başlar konuşmaya;

“Ey Millet,

Allah birdir.

Şanı büyüktür.

Allahın selameti, âtıfeti ve hayrı üzerinize olsun.”

Diyerek önce cemaatin sağlık ve saadeti için Allah’ın ismiyle başlayıp onunla bitirir… Ondan iyilik dileklerini belirtmiş, samimi inanç boyutunun işaretini vermiştir. Halkın iyiliği için dua etmiştir minberde…

Ardından Peygamberin görevini hatırlatmıştır…

“Peygamber efendimiz Cenabı Hak tarafından insanlara hakâyık-ı diniyyeyi (hak dinini) tebliğe memur (bildirmekle görevli) resul olmuştur.

Kanun-u Esâsi cümlemizce malumdur ki, Kuran azümişşan dahi husustur. İnsanlara feyz vermiş olan dinimiz, son dindir. Ekmel (mükemmel) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevâkuf (uygun, vakıf) ve tetâbuk (tekabül) ediyor. Eğer akla, mantıka, hakikate tevafuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavânin-ı tabiiyy-ı ilâhiye (diğer ilahi kuralların tabiatın özüne) beyninde tezad olması icab ederdi. Çünkü bilcümle kavanin-i kevniyyenin menbai Cenabı Haktır.”

Birkaç kelimesi hariç yaşayan düzgün bir Türkçe kullanılarak dinimizin ne kadar akla ve mantığa dayalı bir inanç sistemi olduğunu beyan ediyor. Eğer akla ve mantığa ters olsaydı o zaman yaratılış kanunlarına ters olurdu, diyor. Çünkü aklı yaratan da Allah’tır. Akılla inanmamızı isteyen de O’dur… O halde dinimizin akli olması kaçınılmaz olduğunu hatırlatıyor…

“Arkadaşlar; Cenab-ı Peygamber iki dâra, iki hâneye mâlik bulunuyordu. Biri kendi ikâmet hânesi eylediği, diğeri din işleriyle iştigal buyurduğu Allahın evi idi. Kendiişlerini kendi evinde görürdü, âmmenin işlerini de Allah’ın evi olan câmi-i şerifte ruyet eylerdi.

Biz de Hazreti Peygamberin usûlune iktida (bağlı olarak) ederek milletimize teallük eden husus için şu beytullahta toplandık.”

Bu satırlardan sonra, konuyu, halkın anlayacağı dilde konuşarak, dinin aydınlatıcı boyutunu anlatmaya başlıyor… Allahın huzuruna varmanın ne demek olduğunu hatırlatarak söze başlıyor; şöyle devam ediyor;

“Şimdi Hazreti Allahın huzurundayız. Bunu bana müyesser eden Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarına arz-ı çok memnun ve bu vesile ile büyük bir sevâbe nâil olacağımı ümid ediyorum.”

Mustafa Kemal’in buradaki vurgusu halkın duygularını paylaşmaya geldiğini ve bunu sağlayan dindar ve kahraman halkın bu özelliklerini ifade ederek Allah’ın kendisine sevap vermesi dileğinde bulunuyor. Bu bir anlamda Allah-kişi ilişkisindeki tevekkülü ifade ediyor.

“Efendiler, Câmiler birbirinizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Her şeyden evvel itâat ve inkiyâd-ı tâmme ile ibadet, din ve dünya için neler yapılması lâzım geldiğini düşünmek için yapılmıştır.”

Burada çok önemli bir vurgu var; kimsenin konuşmadan girip çıktığı, sadece imam efendiye uyarak “iki bağla üç salla, sonra üç bağla dört salla” tekerlemelerini duyup hızla ayrılan mekânlar olmadığını hatırlatıyor. Cami demek cem olmak, toplanmak, olduğunu hatırlatıyor… Camide toplanmanın gayesinin sadece secde etmek olmadığını, toplumsal konuların da tartışıldığı mekânlar olduğunu hatırlatıyor. Düşünceyi ve aklı öne çıkarıyor…

“Millet işlerinde her ferd başlı başına bir hizmet ifâ etmelidir. İşte biz de burada din ve dünya için, istiklâl ve istikbâlimiz için, bilhassa hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncelerini anlamak istiyorum. Mal-ı milliye, irâde-i milliye yalnız bir şahsın düşüncesinden değil, bil umum efrâd-ı milletin arzularının, emellerinin muhassalasından ibarettir. Binaenaleyh benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim…”

Gazi Mustafa Kemal Paşa

7 Nisan 1923, Balıkesir,

Zagnos Paşa Camii, Cuma Hutbesi

Milletin her ferdinin bir sorumluluğu olduğunu, üretken olması gerektiğini, işini iyi yapması gerektiğini hatırlattıktan sonra milli geleceğin ve değerlerin selameti için sadece kendi fikirleri ve düşüncelerinin yeterli olmadığını, herkesin düşüncelerini almak istediğini, milli devletin işleyişi hakkında kendisine soru sorulmasını istiyor, halkın konular hakkında neler düşündüğünü öğrenmek istiyor… Halkın konuşmasını, birey olduğunu anlamasını istiyor ve bunu teşvik ederek önemli bir demokrasi örneği veriyor…

Şimdi bu hutbenin taşıdığı önemi ve yüklendiği derin ve geniş anlamı bir kez daha düşünelim. Bugün camilerimizde olup bitenlerle ilişkiler kurarak kıyaslamalar yapılmalı… Aradan geçen bu uzun süreye rağmen aslında çok fazla ilerlemenin olmadığını görmek mümkündür…

Sonuç olarak İslam; dinci yobazların, din tüccarı politikacıların elinde “oyuncak” edilmiş durumda… Devletin kontrolündeki diyanet ve bağlı “cem” mekânları camiler ve oralarda görevliler Atatürk’ün hatırlattığı anlamda bir hutbe okuyup okumadıkları, sosyal yaklaşımlarla olumlu davranışlar sergileyip sergilemedikleri, camiye gidip aklıyla inanan düşünce insanların fikrini sormak gerek… Camilerde Ku’ran unutulup olup olmadığı, yaşanıp yaşanmadığı şüpheli bir seri bedevi hikâyeleri, masalları anlatılarak vatandaşlar uyutulmaktadır… Ayetlerin anlamını aktarmak yerine bilmem kimin kime ne dediği hikâyeleştirilerek aktarılması vatandaşa yanlış bir yönlendirme olmaktadır… Ülkenin meselelerini hiç konu bile etmiyorlar… Cami, siyasetin arka bahçesi olma tehlikesiyle potaya girmiş durumda; din menfaat için, ikbal için kullanılmaktadır…

Sene de bir kez de olsa Mustafa Kemal’in Balıkesir hutbesini bu cami cemaatlerine okunsa ne olur, kıyamet mi kopar? Kopar tabii… Mustafa Kemal düşmanlığı kozu ellerinden alınmış olur; çünkü Mustafa Kemal hakiki Müslüman’dı; İslam dinini, Kur’anı gerçekten biliyordu ve uygulanmasını istiyordu.

Sonuç…

Bir ülkeyi içten sıkıntıya sokmak için iki temel kaynak vardır; din ve etnisite…

Küresel sömürgeciler her zaman bu argümanları kullanırlar…

Küresel emperyalizmin ana hedefi milli inancı yakalamaya çalışan milli güç odaklarını etkisizleştirmek için din motifini kullanırlar…

Unutmamak gereken bir ilke vardır: yıkmak kolay, yapmak zordur…

Türk Milletinin maneviyatı, milli şuuru tahrip edilirse, yozlaştırılırsa çaresizleşiriz…

Milli inanç ve düşüncede olan millici siyasi örgütleri desteklemek gerekir…

 

Gül Bağrına Saplanan Mızrak Yeri

Şafak sükûnetinde Yıldızlar endişeli,

Güneşin doğup, doğmayacağı şüpheli.

 

Uhut Dağı’nda hüzün ve sevinç:

Yenişemeyen pehlivanlar…

Asaletin acısını umursamaz onlar.

Kendinden menkul arzulara takılıp gidenler,

Fayda vermeyecek pişmanlıkları afakı deler.

 

Ben duruyorum dostlar, bakışlarım yerlere takılı.

Dönmeden topuklarımın üstünde, heykel olasım var.

Parmaklarımı taşa, toprağa çivileyesim var.

Burası durak yeri;

Tarihin bir daha kesiştiği,

Gülbağrına saplanan mızrak yeri dostlar…

 

Bir rüzgâr bekliyorum dostlar!

Ya “geriye dön”, ya “ileriye git” diyecek.

Kaderimden bir rüzgâr bekliyorum dostlar.

Mübarek Uhut Dağı’nda:

Tam da yamacın sağında…

Müşrik Halid Bin Velid Tugayı’nın önünde:

Alınyazımdan, çölün kumyalayan bulutlarından.

Sabrıma sabır ekliyorum ekliyorum dostlar.

 

Elimde, kartal tırnağı oklarım

Ve Pompei öfkeli yayım,

İşte orda, o günkü gibi: Uhut’dayım.

Her şey gerçek ve apaçık,

Gökten inen ilahî vahiy kadar.

Yağmaya koşanların okları, terk edilmiş oklar…

Ah yetim oklar… ah işaretim oklar, keşke yaysız uçsalar.

Ecel dolu, bedel dolu sadağım.

Emir gelmeden yerimden kımıldamayacağım.

Ben yalçın kayaya, derin toprağa kök salan sakız ağacıyım.

Çiğnenmekten, tükürülmekten korkmuyorum.

 

Ben duruyorum dostlar, bakışlarım yerlere çakılı.

Dönmeden topuklarımın üstünde, heykel olasım var.

Parmaklarımı taşa, toprağa çivileyesim var.

Burası durak yeri;

Tarihin bir daha kesiştiği,

Gül bağrına saplanan mızrak yeri dostlar.

Çatlasa da dağlar, kefen giyse de bütün sağlar

“Gel” denilinceye kadar yerimden ayrılmayacağım.

Bir iltifat, ikram istemiyorum.

Ben sadece “Gel” denilinceye kadar.

Bu geçidi tutuyor ve koruyorum.

 

Ne Yapmalı?

Büyük mücahit ve Doğu Türkistan davasının savucusu rahmetli İsa Yusuf Alptekin’in oğlu Aslan Alptekin ile Gazetemizin değerli yazarı, kıdemli ve tecrübeli gazeteci Behiç Kılıç Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyorum.

Bazı sözde İslami kuruluş ve çevrelerin İsrail ve ABD karşıtı tavır ve davranışları ne kadar samimi ve gerçekçidir sorusu zihinleri hep meşgul etmiştir.  Bilhassa yurtdışındaki bazı İslami kuruluşların yabancı istihbarat kuruluşlarınca değişik şekillerde elde edildikleri ve kullanıldıkları bilinen bir gerçektir.

Mavi Marmara Gemisinin Gazze’ye yardım ulaştırmak için meydan okur gibi korumasız yola koyulması ve iktidarın buna müsaade etmesi, sonucunu bile bile bazı vatandaşlarımızın saldırı sonucunda öldürülmelerine sebep olmuştur. İktidarın  “bizim dışımızda hareket ediyorlar, onlar bir sivil toplum kuruluşudur” şeklindeki beyanlarının doğru olmadığı bugün ortaya çıkıyor. İsrail-ABD ve bizimkiler arasında varılan uzlaşma sonucu Mavi Marmara yola çıkamıyor. Tel Aviv ve Washington Ankara’yı ikna edebiliyor. Sessiz diplomasi yürüyor ve “One Minute”  gösterilerinin arka planı bütün çıplaklığı ile ortaya dökülüyor.

İktidarın ABD’den çok ABD’ci ve ikiyüzlü politikası, Libya’da, Suriye’de ve Irak’taki gelişmeler göz önüne alındığında ülkemize itibar kaybettirmiştir. Haklıdan değil de güçlüden yana ve güçlünün emrinde oluş, komşuları ile “Sıfır Sorun” yaşama hayalini de alt üst etmiştir. Tam tersine komşularımızla dağ gibi sorunlar yaratılmaktadır. Türkiye güvenilir bir komşu ve dost olma özelliğini BOP eşbaşkanlığı ile yitirmektedir.

12 Haziran 2011 Genel Seçimleri sonuçları itibari ile çoğulcu değil; ama çoğunlukçu demokrasiye daha da güç katacağı, milli çıkarlardan çok küresel çıkarlara açık ve hizmet eder hale geleceğimiz anlaşılmaktadır. Seçim sonuçları BOP’un sahibi olanların isteklerine uygun bir tablo doğurmuştur. Orta Doğu’da milli sınırlar demokratikleştirilme bahaneleri ile değiştirilmekte, muhalif gruplara her türlü destek verilmekte ve küresel gücün egemenliği güçlendirilmektedir.

Dernek kurmak yerine parti kuranların, dernekçilikle particiliği birbirine karıştıranların hali düşündürücüdür. %20 oy oranı hayal edenlerin binde altılarda kaldıkları görülmüş, Cumhuriyet için Güçbirliği adayları ise sadece kendi reklâmlarını yapmışlardır. Sonuçta muhalefetin daha da güçlenmesi adeta önlenmiştir. İktidar partisine verilen oylarda Anayasanın nasıl değiştirilebileceği, “Yeni Türkiye” tezgâhları ve ülkeyi bekleyen tehlikeler hesaba katılmamış, belediye hizmetleri ve borçlandırılan geniş kesimlerin iktidar değişmesi ile karşılaşabileceği zorluklar öne çıkarılmış, iktisadi sorunlar unutturulmuştur.

Kaset tezgâhları ile namus tüccarlığı yapılmış ve bugüne kadar görülmeyen çirkinlikler MHP’ye karşı sergilenmiştir. Ülkenin rotasını değiştirtmek için engel görülen her şeyle uğraşılmaktadır.  Böyle bir ortamda muhalefet partilerine düşen görev iyi bir durum değerlendirmesi yapmak ve bugünden faaliyete geçmektir. Seçim propagandasının sadece seçim dönemlerinde yapılması yanlıştır. Sosyal ilişkiler geliştirilmeli ve temsilde ortaya çıkan bazı hatalar düzeltilmelidir.

Dışa kapalılık ve sosyal temas eksikliği giderilmeli, faal bütün sivil toplum kuruluşlarına uygun şekilde yaklaşılmalı, faaliyetlerine katılmalı, davetlere gereken cevap verilebilmelidir.  Milli ve dini gün ve aylarda,  mahalli kurtuluş ve törenlerde etkin bir şekilde yer alınmalıdır. Aynı fikre sahip olanlar birbirine rakip olmaz; ancak birbirini tamamlar. Önemli olan karşı fikirlerle mücadele etmektir. 

İç sahada oynama ve birbiriyle uğraşma sosyal hastalığı terk edilmelidir. Ülkeyi ve partileri sözde kurtarmak isteyenler, önce kendilerine çeki düzen vermelidirler. Sandık başları bazı yerlerde haklı veya haksız değişik sebeplerle terk edilmiş ve MHP’nin oyları başka partilere yazılmıştır. Türkiye’nin içinde bulunduğu ortam, şahsi hesapları ve duygusallığı aşmayı gerektirmektedir. İhanete ve hukuk dışılığa hoşgörü ile yaklaşılamayacağı anlaşılmalıdır.

Neden Kore’deyim?

Daha küçük yaşlarda Kore savaşları hikâyeleri dinleyerek büyümüştüm. Kore’de Türk askerlerinin kahramanlığı anlatılıp söyleniyordu.  Kore Türk Tugay komutanı Tahsin Yazıcı paşalar ve Türk askerlerinin Kore’deki kahramanlık destanları halen kulaklarımızda çınlıyor. Haritada yerini bulmakta zorlandığımız Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Kore’ye gidiyorum. Bizleri Kore’ye davet eden Kore firması ortak olan Kibar Holdingin misafiri olarak Kore’yi gezip Devr-i âlem TV belgesel programı olarak belgesel çekme imkânı da bulacağım. Gelin şimdi Kore ile ilgili yaptığım kısa bir derlemeyi birlikte okuyalım.

Güney Kore Devletini Tanıyor Muyuz?
On binlerce Mehmetçiğimizin uğruna savaştığı ve binden fazlasının şehit olduğu Kore’yi ne kadar tanıyoruz? Güney Kore Asya’nın doğusunda Dünyanın en büyük kıtası. Avrupa’nın doğusunda, Büyük Okyanus’un batısında, Okyanusya’nın kuzeyinde ve Arktik Okyanus’un güneyinde bulunan kıta. Doğuda Pasifik Okyanusu, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, güneyde Hint Okyanusu, batıda Avrupa kıtası ile çevrilidir.

Avrupa kıtası ile olan sınırı kesin tespit edilmiş değildir. Eskiden Don Nehri, Asya ile Avrupa arasında sınır olarak kabul edilirdi. Daha sonra Ural Dağları sınır olarak kabul edilmeye başlandı. Kore Yarımadasının 38° enleminin güneyinde kalan bir devlet. Kuzeyinde Kore topraklarında yaşayan ilk insanların yaklaşık yarım milyon yıl önce buraya geldikleri tahmin edilmektedir. Fakat bilinen Kore tarihi İÖ 2333 yılında Kral Gojoseon tarafından kurulan krallık olarak bilinmektedir.

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, batısında Asya’nın doğusunda, Kore Yarımadasının 38° enleminin kuzeyinde kalan bir devlet. Güneyinde Kore Cumhuriyeti, batısında Sarıdeniz, doğusunda Japon Denizi, kuzeyinde Çin ve Rusya Federasyonu vardır.
Kore’nin doğusunda olan Sarıdeniz, Büyük Okyanus’una açılan Doğu Çin Denizi’nin Çin ve Kore yarımadasının içlerine sokulmuş bir uzantısıdır. Denizin adı, içine dökülen Sarı Nehir’in getirdiği alüvyonlarda bulunan sarı kum partiküllerinden gelmektedir.
 Kore’nin Güneyinde Japon Denizi bulunmakta. Japon Denizi Pasifik Okyanusu’nun batıdaki bir uzantısıdır. Japonya, Rusya ve Kore tarafından kuşatılmış ve etrafı neredeyse tamamen karalar ile çevrilidir. Akdeniz gibi küçük bağlantılar ile okyanusa açılır ve Kore’nin doğusunda ise Çin Denizi bulunur. Doğu Çin Denizi, Çin ve Kore kıyılarında, Ryukyu ve Kyushu Adaları ile Pasifik Okyanusu’ndan ayrılan, Büyük Okyanus’unun bir kolu. 1.249.000 km² lik yüzölçümüne sahip olan deniz, Çincede Doğu Denizi olarak adlandırılır. 

Kore Tarihi  

Kore tarihi M.Ö. 3000 yılına kadar uzanır. Budizm ve Çinlilerin etkisinde kaldı. Daha sonraları 7. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar değişik hanedanların idaresi altında bağımsız olarak yaşadı. 1910 yılında Japonlar Kore’yi işgal ederek koloni hâline getirdiler. Bu durum, 1945 yılına kadar sürdü. İkinci Dünya Harbinde Japonya’nın yenilmesinden sonra Güney Kore’yi ABD, Kuzey Kore’yi de Rusya işgal etti. Böylelikle kuzeyde komünist rejim, güneyde demokratik rejim kurulmuş oldu.

25 Haziran 1950’de Rus subaylarının kumandasındaki Kuzey Kore birlikleri, yarımadanın tamamına komünizmi kabul ettirmek için Güney Kore’ye saldırıp istilâ etti. Bunun üzerine BM, Güney Kore’nin kurtarılmasına karar verdi. Bölgeye BM askerleri gönderildi. Bu orduya Türkiye, bir tugayla katıldı. İşgalci komünist birliklerin Güney Kore’den çıkarılması için Mehmetçik büyük başarı gösterdi. Mehmetçiğin zaferi bütün dünyaya yayılarak takdir topladı. Yapılan görüşmeler neticesinde 27 Temmuz 1953’te ateşkes imzalandı. 38. Paralel Güney Kore ile Kuzey Kore arasında sınır kabul edildi. Savaş sonrası, Başkanlık sistemine dayalı demokratik rejime geçildi. Kuzey Kore ile birleşme devamlı gündemde olup, yakın bir zamanda tek devlet hâline gelmeleri ümit edilmektedir.      

Kore’nin Fizikî Yapısı 
Güney Kore’nin güney ve batı kıyıları çok girintili ve çıkıntılıdır. Birçok yarımada ve küçük adalarla çevrilmiştir. Bu kısımlarda, Pusan ve İnchon en önemli limanlarındandır. Doğu bölümü dağlık olmasına rağmen, batı bölümü geniş alanlar, ovalar ve tepelerle kaplıdır. Doğu bölümünde tabiî limanlar da yoktur. Genellikle dağlıktır. Fakat dağlar yüksek değildir. En yüksek dağı, 1915 m ile Chiri San Dağıdır. Önemli nehirleri arasında Naktong, Han ve İnchon ırmakları sayılabilir.

Kore’nin iklimi, kışın karalardan esen soğuk rüzgârların, yazın Pasifik’ten esen sıcak ve nemli muson rüzgârlarının etkisindedir. Ülkenin yüzey şekilleri iklimi etkiler. Muson rüzgârları sayesinde bitki örtüsü arasında tropikal bitkiler de yer alır. Yıllık yağış ortalaması 1270 mm’dir. Güneyde Eylül ayında sık sık tayfunlar görülür. Ülkede en düşük sıcaklık ortalaması 3°C, en yüksek sıcaklık ise 24°C’dir.

Kore’nin Doğal Kaynaklar

Eskiden ormanlarla kaplı olan ülkede denetimsiz kesim, yangın ve hastalık yüzünden ormanlar kalmamıştır. Fakat dağınık çam ve bambu ağaçları vardır. Maden bakımından zengin sayılmaz. Fakat tungsten üretiminde önde gelen ülkelerdendir. Ayrıca kömür, demir, fluorin, grafit, altın, bakır ve kurşun az miktarda çıkarılır. 

Kore’de Nüfus ve Sosyal Hayat

Kore nüfusu, 23.113.0193 (48. sıradadır)dur. Halkın % 32’si şehirlerde yaşar. En büyük şehir, başşehir Seul’dur. Budizm Alm. Buddismus (m.), Fr. Bouddisme (m.), İng. Buddism. Buda’nın felsefî düşüncelerini kabul edip yolunda yürüme. Brahma inanışının değiştirilmiş bir şeklidir. M. Ö. 4. yüzyılda, Hindistan’ın kuzeydoğusunda, Brahmancılık’ın sert uygulamalarına alternatif olarak kurulan, Buddhacılık veya Budizm olarak bildiğimiz ekolün mimarı olan Gautama Buddha’nın yaşamı hakkında kesin ve net bir bilgi birikimine sahip değiliz.

Çeşitli kaynaklarda, O’nun M. Ö. 560-480 yılları arasında yaşadığı ilişkiler. Kore, Kore topraklarında yaşayan ilk insanların yaklaşık yarım milyon yıl önce buraya geldikleri tahmin edilmektedir. Fakat bilinen Kore tarihi İÖ 2333 yılında Kral Gojoseon tarafından kurulan krallık olarak bilinmektedir.

Japonya arasında bir köprü olmasına rağmen, kendilerine has bir kültür geliştirmiştir. Köylerde yaşayan Koreliler, yüzyıllar önceki gibi giyinir ve yaşarlar. Şehirlerde yaşayanlar ise batı dünyasının etkisindedirler.

Halkın büyük kesimi Konfüçyanizm ve Budizm inancındadırlar. % 10 kadar Hıristiyan vardır. Kore Türk tugayının tanıttığı İslâmiyet, her geçen gün yayılmaktadır. Halkın kullandığı ve resmî dili Korece’dir.

Eğitim

Eğitim 6-12 yaş arasında mecburî ve ücretsizdir. Ülkede okur-yazar oranı % 92’dir. Güney Kore’de 72 üniversite ile 82 yüksek okul vardır.

Kore’de Siyasi Hayat

1972 Anayasasıyla yürütme görevi, Ulusal Konferans tarafından 6 yıl için seçilen Devlet Başkanına verilmiştir. Kânun yapma görevini üzerine alan Millet Meclisinin 276 üyesi vardır. Meclis üyeleri 4 yıl için halk tarafından seçilirler. Başkanın meclisi feshetmek yetkisi vardır.   

Kore de Ekonomi     

Ülke ekonomisinin temeli tarıma dayanır. Bunun yanında balıkçılık ve çıkarılan tungsten madeni sanayi ve ekonomide önemli yer tutar.   

Kore de Tarım ve Hayvancılılık

Tarım: Kore Yarımadasının verimli toprakları, Güney Kore sınırları içinde kalmıştır. Halkın başlıca besin maddesi olduğundan, pirinç ekimi önemli yer tutar. Pirinç üretimi, 7 milyon tonun üzerindedir. Ülkede pirinçten başka buğday, arpa, patates, soya fasulyesi, tütün ve şekerkamışı yetiştirilir.
Balıkçılık: Ülkenin önemli gelir kaynaklarından birisi de balıkçılıktır. Ülke topraklarının üç tarafı denizle çevrili olduğu ve açık deniz balıkçılığı yaptığı için, ihraç edilecek kadar balık avlanır.
Kore’de Sanayi 
Kore’de Sanayi; Yarımadanın ikiye bölünmesinden sonra Güney Kore dışarıdan sağladığı kredilerle sanayisini hızla geliştirmiş ve çeşitli sanayi ürünleri ihraç edecek duruma gelmiştir. Dokuma, kâğıt, kontrplak, elektrik ve elektronik âletler yapımı ileri düzeydedir. Ayrıca plastik maddeler, boya, gübre, çimento, cam fabrikaları ve araba fabrikaları vardır. Motor sanâyii de kurulmuştur.

Kore’de Ticaret

Güney Kore dışarıya, dokuma, kontrplak, elektronik âletler, kara taşıtları, elektrik gereçleri, tungsten, balık ve balık ürünleri ihraç eder. En çok giyim eşyası satan ülkeler arasındadır. Dışarıdan ise makina ve tahıl alır. Güney Kore’nin ticaret yaptığı ülkelerin başında ABD, Japonya ve Hong Kong gelir. Yıllık ihracat tutarı 20 milyar dolar civarındadır.

Ulaşım

Ülkeden kara ulaşımı, karayolları ve demiryolları ile sağlanmaktadır. Demiryollarının uzunluğu 6340 km, karayollarının uzunluğu ise 54.689 km’dir. Bu yolların % 57’si asfalt kaplanmıştır Yarımada ülkesi olduğu için denizcilik gelişmiştir. Önemli limanları Psan ve İnchon limanlarıdır. Hava ulaşımı Güney Kore Hava Yolları ile sağlanmaktadır.

Mirac ve Namaz

Mübarek kandil gecelerinden birini daha idrak etmek üzereyiz. 28 Haziran 2011 Salı gününü Çarşamba’ya bağlayan gece mübarek Mirac Kandili’dir.

Mirac;  Sevgili Peygamberimizin hicretten bir yıl kadar önce bir gece vakti, Cebrâil (a.s.) tarafından,  Mekke-i Mükereme’deki Mescid-i Haram’dan alınıp, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürüldüğü, oradan da Yüce Allah’ın katına yükseltildiği pek kıymetli bir gecedir. Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya kadar olan kısmına “İsrâ” adı verilen bu kutlu yolculuk Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan,  çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsrâ, 17/1)

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in en büyük mucizelerinden biri olan İsrâ ve Mirac hadisesinin biz Müslümanlar açısından üç önemli sonucu olmuştur. Bunlardan birincisi Bakara sûresinin “Amenerrasûlü” diye anılan son iki ayetinin nazil oluşu; ikincisi Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ümmetinden, Allah’a şirk koşmayanların affedilebileceklerinin va’dedilmesi; üçüncü önemli sonucu ise, beş vakit namazın farz kılınmasıdır.

Namaz mü’minlere bir Mirac hediyesidir. Onun içindir ki, Onun içindir ki, “Namaz mü’minin Miracı” olmuştur. Nasıl ki, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), Mirac’ta vasıtalardan arınmış olarak, Yüce Allah ile buluştu ise; mü’min de namazda vasıtasız olarak doğrudan Rabbinin huzuruna çıkar, sadece O’na kulluk etme ve sadece O’ndan yardım isteme fırsatı bulur. Böylece Peygamberimizin Mirac’da gerçekleşen Allah ile mülakatı, huzura kabul edilmesi, namaz içinde sembolik olarak yaşanmış olur.

Mirac; insanlık tarihinde yalnız Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e nasip olmuştur. Böyle yüce bir mertebeye hiçbir beşerin ulaşması mümkün değildir. Ancak Yüce Rabbimiz, namaz sayesinde biz müminlere günde beş defa Mirac hazzını tatma imkanını lutfetmiştir.  Müslüman, Mirac hediyesi olan namazı şartlarına riayet ederek, huşu içinde kılmak suretiyle Allah’a yakınlaşmanın; aracısız, vasıtasız olarak O’nunla baş başa kalmanın ve O’nun huzurunda huzura ermenin gayreti içinde olmalıdır.

İslâm dininde yüce yaratıcı Allah’a yaklaşmanın yolu, O’na yükselmenin basamağı ve bu bakımdan en parlak ve önemli ibadet, namaz ibadetidir. Bu özelliğinden dolayı namaz diğer bütün ibadetlerin özü ve özeti sayılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber bir hadislerinde “Namaz dinin direğidir” (Tirmizî, İman, 8; Müsned, V, 231, 237; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 31-32) buyurmuş, secdeyi de kulun Allah’a en yakın olduğu hal olarak nitelendirmiştir. (Müslim, Salât, 215; Nesâî, Mevâkit, 35) [TDV. İlmihali, I, Sh. 220]

Namaz fiilî bir dua ve niyaz, doğrudan Allah’ın rızasına yönelik, Allah’ın huzurunda huşû ve huzur dolu bir kulluk göstergesidir. İnsan canı sıkıldığı, bunaldığı zaman ibadete sarılır, namaza yönelirse sıkıntısı gider, içi rahatlar. Peygamber Efendimiz içinde bir sıkıntı hissettiği zaman hemen namaza kalkarak Allah’a sığınır; içindeki gam, keder ve tasa gider, huzura kavuşurdu. Onun için de “Gözümün aydınlığı namazdadır” (el-Müsned, III, 128, 199, 285) buyururdu.

Namaz, Allah’a yakınlaşma ve O’nunla beraber olma vesilesidir. Rabbin huzuruna çıkabilme nimeti ancak namazla elde edilebilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Secde et ve Rabbine yaklaş!” (Alak, 96/19) buyurulmuştur. Çünkü namaz, Mirac’daki buluşmanın ardından Hz. Peygamber (s.a.s.)’e, arada Cebrail (a.s.) olmadan doğrudan farz kılınmıştır.

Namazın Mirac gecesinde farz kılındığının idraki içinde olmalı,  kaza ve nafile namazlarla geceyi ihya etmeye çalışmalı; en önemlisi de bir ömür boyu Mirac’ın gayesine uygun hareket etmeye ve Allah’a yakın olmanın yollarını aramaya çalışmalıyız. Bu gece ayrıca çokça Kur’an okumalı, özellikle Peygamber Efendimize Mirac gecesi verilen Bakara Suresinin son iki ayeti ile İsrâ Suresinin 22-39. ayetlerinin manası üzerinde tefekkür etmeli, bu ayetlerde belirtilen hususlar çerçevesinde hayatımızı gözden geçirmeliyiz.

Mübarek Mirac Kandili’nin ilimiz, ülkemiz ve bütün insanlık âlemi için hayırlara vesile olması dileğiyle bütün okuyucularımızın kandillerini tebrik ediyorum.

Kan Bağışı – Gönüllü Bağışçılık ve Türk Kızılayı

 

Erişkin bir insanda yaklaşık 5 – 8 litreye yakın kan vardır. Bu kan kalbimizin pompalaması ile vücudumuzda dolaşır. Akciğer ve kalp arasında küçük dolaşım sistemi, kalp ile diğer organ ve uzuvlarımız arasında büyük dolaşım sistemi adı verilen bir sistemle yaşamamızı sağlar.

Kan sağlığımız için önemli bir madde olmakla beraber, çeşitli durumlarda kullanılan önemli bir tedavi edici ilaç, hayat veren bir maddedir. Çeşitli hastalıklarda, kan kaybı olanlarda, muhtelif tıbbi müdahalelerde kanın bizzat kendisi veya yalnız kandan elde edilen bileşenleri çok önemli tedavi edici, şifa sağlayıcı maddelerdir. Kan, insan organizması tarafından üretilen ve yenilenebilen özellikte olduğu için belirli miktarlarda ve şekilde bağışlanabilir. Her sağlıklı insan bağışladığı bu kanı ile, ihtiyaç sahibi diğer insanlar için hayat kurtarıcı bir yardımı yapmış olur. Gönüllü kan bağışçısı olmak bu bakımdan benimsenmesi gereken bir husustur.

Dünyada gelişmiş ülkelerde bu bağış sistemleri Kızılhaç kurumları üzerinden organize edilmektedir. Bu gelişmiş ülkelerde, o ülkenin vatandaşları, gönüllü kan bağışçılık dediğimiz sistemle bu önemli ihtiyacın teminine yeterli katkı vermektedirler. Almanya hizmete sunulan 4.2 Milyon kanın %80’inini 200 bin kan bağışçısı ile sağlamaktadır. Yine Japon Kızılhaç’ı 4 Milyon Ünite kanı bu şekilde toplamaktadır. Amerika’da da kan bağış sistemi Kızılhaç üzerinden bu şekilde yürütülmektedir. Bu ülkelerde, ihtiyaç sahibi insanlar, kan ve kan ürünlerini bu şekilde güvenli ve düzenli bir şekilde karşılayabilmektedirler.

Ülkemizde bu yetki ve sorumluluk Türk Kızılayı’na verilmiştir. Bu kurumumuz 1868’de kurulmuştur. Kuruluş yıllarında savaş alanlarında harp yaralılarına yardım etmek önemli ve öncelikli görevi idi. Daha sonra savaş bölgelerinden oluşan göç mağdurlarına  ve her türlü afetlerde ortaya çıkan acil insani yardım çalışmalarında öne çıkan, taktir toplayan önemli çalışmalar yapmıştır. Ayrıca 1980’li yıllara kadar ülkemizdeki çeşitli sebeplerle oluşan muhtaçlık durumuna düşen vatandaşlarımıza yardım faaliyetleri de yapmıştır. Kızılay gençlik kampları da yaptığı önemli hizmetlerdendir.

1980’li yıllardan itibaren kan ve kan merkezleri ile ilgili yükümlükler de hukuki bir zemine oturtularak Türk Kızılay Kurumu uhdesine verilmiştir. Kızılay daha önceki dönemlerde, özellikle askeri kurumlardan, zaruri bağışçı şeklinde, kan temin etmekteydi.  2000’li yıllardan itibaren ise daha yeterli ve güvenli kan temini edilebilmesi için yeni planlamalar yapılarak çalışmalar sürdürülmüştür. 2007’de yürürlüğe giren 5624 sayılı kan ve kan ürünleri kanunu yapılan son düzenlemedir.

Bu yeni düzenleme ile bölge kan merkezleri kurulmuş, bunlardan 39’u uluslar arası standarda kavuşturulmuştur. Daha alt birim olarak kan bağış merkezleri üzerinden nitelikli, güvenli ve uluslar arası standarda uygun bir kan toplama modeline geçilmiştir. Kızılay kurumumuz bu adımları ile bu konuda da hizmet kalitesini yükseltmiştir. Yapılan çalışmalar la kan bağışçılığı teşvik edilmekte ve gönüllü bağışçı havuzu gün geçtikçe büyümektedir. Böylece hem ihtiyacımızın karşılanma oranı büyümekte hem de toplum sağlığına katkı verilmektedir. Ayrıca kan ürünlerinin oluşturulmasında, kan ve kan ürünlerinin ihtiyaç sahiplerine sağlıklı ulaştırılmasında da ciddi iyileşmeler sağlanmıştır.

Kızılay kurumumuz 2005’te “güvenli kan, kaliteli hizmet” sloganı ile başlattığı çalışma sonucu 2005 yılında 350 bin ünite kan toplamıştır. (ihtiyacın %20’si) Bu rakam 2007’de 600 binlere (ihtiyacın %40’ı), 2010’da ise 1 Milyon ünite olmuştur. Bu Kurumumuzun 2011’deki hedefi ise 1.3 Milyon ünite kan olup ihtiyacın %80’ini oluşturmaktadır. Bu toplanan kanların önemli bir miktarı gönüllü bağışçılık şeklinde olmaktadır.

Türk Kızılay’ımızın kendisine verilen kan temini ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması konusundaki bu çalışmaları takdir ve tebrik edilmesi gereken bir durumdur. Bu kurumumuzun gönüllü bağışçılık talebine vatandaşlarımızın ve sivil toplum kuruluşlarımızın  destek vermesi kan ve kan ürünlerindeki ihtiyacımızın karşılanmasında ülkemizi gelişmiş ülkeler seviyesine getirecektir. Bu alanda çalışan tüm yetkili ve çalışanlara, bu çalışmaya destek veren vatandaş ve kurumlarımıza teşekkür etmemiz gerekir.

14 Haziran Gönüllü kan bağışçıları günü sebebi ile yazdığım bu yazıdaki başvurduğum kaynak Kızılay’ın yayınları olup insanlarımızı konu hakkında bilgilendirmek ve kan bağışının önemine işaret etmek istedim. Sağlıklı her insanın yapabileceği bu yardım şekli ihtiyaç sahibi için çok önemini unutmamamız gerekir. Bağışlayancığımız kanımızla başkalarına hayat verebileceğimiz için Kızılay’ın gönüllü kan bağışçısı olalım ve teşvik edelim dilek ve temennisi ile…

Sağlıcakla kalın.

12 Haziran 2011 Genel Seçiminin Kocaeli Analizi

0

MHP 12 Haziran 2011 Genel Seçiminde Kocaeli’den %11.93 oy alarak 1 Milletvekili çıkartmış, %52.67 oy alarak 7 Milletvekili çıkaran AKP ve %24.63 oy alarak 3 Milletvekili çıkaran CHP’nin ardından üçüncü parti olmuştur. SP %4.37, BDP’nin Bağımsız Adayı % 2.07, HAS Parti ise %1.58 oy almıştır. DP, BBP, HEPAR, DSP, DYP, MP, TKP, MMP, EMEP ve LDP ise %1‘in altında kalmışlardır.

MHP yakın tarihlerde Kocaeli’de; 1995 Genel Seçiminde %5 oyla 6. Parti olmuş ve barajın altında kaldığından milletvekili çıkartamamış ancak ilk defa %1’i geçerek Kocaeli siyasi hayatına girmiştir. 1999 Mahalli İdareler Seçimi İl Genel Meclisinde %13.39 oyla 4. Parti olmuş ve Körfez’den aldığı %24.44 oyla bir belediye kazanmıştır. DSP’nin 3, FP’nin 3, DYP’nin 1, ANAP’ın 1 Milletvekili çıkardığı 1999 Genel Seçiminde %14.76 oyla 3. parti olmuş ve 2 Milletvekili çıkartmıştır. (MHP’nin Kocaeli’de ulaştığı en iyi sonuçtur ve etüt edilmelidir.)

AKP’nin 6, CHP’nin 3 Milletvekili çıkardığı 2002 Erken Genel Seçiminde %6.05 oyla “GP, DYP ve SP’nin gerisinde kalarak” 6. Parti olmuş ve barajın altında kaldığından milletvekili çıkartamamıştır. 2004 Mahalli İdareler Seçimi İl Genel Meclisinde %10.11 oyla 3. Parti olmuş ve Dilovası’ndan aldığı %33 oyla bir belediye kazanmıştır. AKP’nin 6, CHP’nin 2 Milletvekili çıkardığı 2007 Genel Seçiminde %10.45 oyla 1 Milletvekili çıkartmıştır. 29 Mart 2009 Mahalli İdareler Seçimi İl Genel Meclisinde %10.6, Büyükşehir Belediyesinde %7.2, İlçe Belediyelerinde; Dilovası %17.7, Gebze 15.5, Gölcük %14.5, Kartepe %13.2, Körfez %11.7, Derince %9.8, İzmit %9.3, Çayırova %8.8, Darıca %8.7, Başiskele %7.7, Kandıra %6.7 ve Karamürsel %3.6 oy almış, hiçbir belediye kazanamamış, son yerel seçimlerde aldığı Dilovası’nı da  “daha önce Körfez’de olduğu gibi” AKP’ye kaptırmıştır.

MHP 12 Haziran 2011 Genel Seçiminde Kocaeli’nin İlçelerinden “Körfez %14.75, Gölcük %13.52, Derince %13.36, Karamürsel %12.13, İzmit %12.10, Darıca %11.36, Kartepe %11.23, Gebze %11.12, Kandıra %10.36, Başiskele %10.26, Çayırova %10.13, Dilovası %9.04″ oy almış ve hiçbir ilçede %20‘lik kırıtik eşiği aşamamıştır. Körfez-Gölcük ve Derince MHP’nin ülke ve il ortalamasını geçmiş, Karamürsel ve İzmit ülke ortalaması altında kalmış ancak il ortalamasını geçmiş, Darıca-Kartepe-Gebze-Kandıra-Başiskele-Çayırova ülke ve il ortalaması altında kalmış ancak barajı geçmiş, daha önce belediye kazanılan Dilovası ise %10’luk barajın altında kalmıştır. 2009 Mahalli İdareler Seçim Sonucu ile mukayese edildiğinde; Körfez, Derince, Karamürsel, İzmit, Darıca, Kandıra, Başiskele ve Çayırova oyunu artırmış, Gölcük, Kartepe, Gebze ve Dilovası oyunu azaltmıştır.

MHP 12 Haziran 2011 Genel Seçiminde Marmara Bölgesinden “Bilecik %27.29-1 Mv. Kırklareli %16.73-0 Mv. Sakarya %15.01-1 Mv. Çanakkale %14.68-0 Mv. Bursa %14.40-2 Mv. Balıkesir %13.90-1 Mv. Tekirdağ %13.45-1 Mv. Edirne %13.31-0 Mv. Kocaeli %11.93-1 Mv. Yalova %10.61-0 Mv. ve İstanbul %9.39-7 Mv.” %11.34 oy almış ve 14 Milletvekili çıkartmıştır. Bilecik %20‘lik kırıtik eşiği aşmış, Kırklareli-Sakarya-Çanakkale-Bursa-Balıkesir-Tekirdağ ve Edirne ülke ortalamasını geçmiş, Kocaeli bölge ortalamasını aşmış ancak Yalova ile beraber ülke ortalaması altında kalmış, İstanbul ise barajın altında kalmıştır.

MHP 12 Haziran 2011 Genel Seçiminde Büyükşehirlerden “Mersin %23.24-2 Mv. Antalya %20.93-3 Mv. Adana %20.36-3 Mv. Kayseri %18.01-1 Mv. Sakarya %15.01-1 Mv. Ankara %14.59-4 Mv. Eskişehir %14.55-1 Mv. Bursa %14.40-2 Mv. Erzurum %13.32-1 Mv. Konya %13.16-2 Mv. Kocaeli %11.93-1 Mv. Samsun %11.28-1 Mv. İzmir %11.22-2 Mv. Gazi Antep %9.49-1 Mv. İstanbul %9.39-7 Mv. ve Diyarbakır %0.67-0 Mv.” %13.84 oy almış ve 32 Milletvekili çıkartmıştır. Mersin-Antalya ve Adana %20‘lik kırıtik eşiği aşmış, Kayseri-Sakarya-Ankara-Eskişehir-Bursa-Erzurum ve Konya ülke ortalamasını geçmiş, Kocaeli “Samsun ve İzmir ile beraber” ülke ve büyükşehirler ortalaması altında kalmış ancak barajı aşmış, Gazi Antep ve İstanbul barajının altında kalmış, Diyarbakır ise %1‘in altında kalarak hiçbir varlık gösterememiştir.

Kocaeli 16 Büyükşehrin beşinden fazla oy almış, 10’unun altında kalmıştır. Elbette “oy deposu olan, seçmen sayısı her geçen gün artan, milletvekillerinin çoğunu çıkaran, her bölge ve sosyal kesimden bireyi bünyesinde barındıran, ülkede yaşayan herkesin hısım-akraba ve tanıdığı yaşadığı için seçim sonuçlarına yurt genelinde büyük etki yapan” büyükşehirler MHP’nin tek başına iktidara gelmesi için çok önemlidir ve önümüzdeki süreçte zafiyet giderilmelidir.

MHP yakın tarihlerde ülke genelinde; 1995 genel seçiminde %8.18 (Baraj altında kalarak Meclise girememiştir.) 1999 Mahalli İdareler Seçimi İl Genel Meclisinde %15.1 (Büyüme trendine girmiştir) 1999 Genel Seçiminde %17.98 (Şimdiye kadar ki en iyi sonucu elde etmiş, sağda birinci parti olarak 129 Milletvekili çıkarmış, ancak tabanın rızası dışında DSP ve ANAP ile Koalisyon yaptığı ve başarısız olduğu için sonraki seçimlerde baraj altında kalarak meclise girememiş ve bir daha bu oy oranına ulaşamamıştır.) 2002 Erken Genel Seçiminde %8.36 (Baraj altında kalarak Meclise girememiştir.) 2004 Mahalli İdareler Seçimi İl Genel Meclisinde %10.37, 2007 Genel Seçiminde %14,27 (71 Milletvekili çıkarmış ve yeniden büyüme trendine girmiştir.) 2009 Mahalli İdareler Seçimi İl Genel Meclisinde %16.1 (Oyunu artırmış ve 1 Büyükşehir, 9 İl, 127 İlçe ve 348 Belde Belediyesi kazanmıştır.) oy almıştır.

MHP 12 Haziran 2011 Genel Seçiminde %12.99 oyla alarak 53 Milletvekili çıkartmış, %49.90 oyla 327 Milletvekili çıkaran AKP ve %25.91 oyla 135 Milletvekili çıkaran CHP’nin ardından üçüncü parti olmuş, ülkenin siyasi hayatında etkili ve kalıcı bir parti olduğunu herkese göstermiş, ancak yine %20‘lik kırıtik eşiği geçememiş, merkez sağ seçmenin desteğini alarak iktidara alternatif olamamış, oyunu 2007 genel seçimine oranla %1.28 düşürmüş, Milletvekili sayısını 17 azaltmış ve Türk Milleti’nin teveccühüne mahzar olamamıştır.

MHP’nin 2011 Genel Seçimi Kocaeli sonuçları bu veriler ışığında değerlendirildiğinde; AKP ve CHP’den sonra 3. Parti olmuş, oyunu 2007 Genel Seçimine oranla %1.48, 2009 Mahalli İdareler Seçimi İl Genel Meclisine oranla %1.33 artırmış, şehrin siyasi hayatında etkili ve kalıcı bir parti olduğunu herkese göstermiş, ancak %20’lik kırıtik eşiği geçememiş, milletvekili sayısını artıramamış, ülke genelinde %12.99 oy alan partisinin %1.06 oranında altında kalmış ve Kocaeli Halkının teveccühüne mahzar olamayarak başarısız olmuştur.
MHP bu seçimlerde halkın önüne “çok iyi hazırlanmış ve yazılı hale getirilmiş” seçim beyannamesi ile çıkıp reel projeler sunmasına, erken start verip çok çalışarak önemli bir kitleye ulaşmasına, Genel Başkan’ın katıldığı büyük bir mitinglerle ses getirmesine, 40×40 uygulamalarıyla her eve-mahalleye-köye ve sivil toplum örgütüne girme çabasına, ciddi bir kaynak ayırıp iyi organize olarak daha profesyonel ve hizmet odaklı bir seçim kampanyası yürütmesine, genel ve yerel medyada yer almasına rağmen; Anadolu’dan yoğun göç alan ve seçmen profili uygun olan Kocaeli Halkının beklentilerine cevap verememiş, çoğunluğu milliyetçi-muhafazakâr olan insanımızla aynı kimliği taşımasına ve aynı değerler üzerinden siyaset yapmasına rağmen yeterince güven sağlayamamış, üye sayısını artıramamış, seçmen tabanını genişletememiş, insanlarla gönül köprüleri kuramamış, fikir ve hedeflerini iyi anlatamamış, ortaya koyduğu politikalarla umut uyandıramamış, heyecan yaratan atılımlarla tek başına iktidara geliyor havası yaratamamış, bize oy vermeye hazır olan birçok insanın desteğini bazı yanlış fiil ve söylemlerle kaybetmiş, İktidar Patisinin hatalarını akıllıca kullanıp projelerini anlatmak yerine “seçimlerde çok önemli olan son bir ayda” polemiğe girerek tuzağa düşmüş ve başlangıçta artan oylarını aşağıya çekmiş, kırıtik bir zamanda yapılan kaset operasyonuyla iyice yıpranmış, kamuoyunda dillendirilen CHP ile ittifak görüntüsü nedeniyle ilimizde çok kuvvetli olan %70’lik sağ tabanın desteğini alamamış, beklediği Ulusalcı oylarda gelmemiş ve yine kendi tabanının oylarıyla 1 Milletvekili çıkartarak seçimleri kaybetmiştir.
CHP’nin Ulusalcı oylarının MHP’ne geçeceği iddialarının doğru olmadığı görülmüş, tam tersi ülkeyi iki partili bir sisteme taşımak isteyen çevrelerin yaydığı bu propaganda merkez sağ tabanı MHP’den iyice uzaklaştırmış ve ciddi oy kaybına neden olmuştur. MHP artık sağda oyların “yıpranan bir partiden umut uyandıran diğer bir partiye blok olarak geçtiğini “geçmiş dönemleri de iyi değerlendirerek görmeli ve politikalarını buna göre şekillendirmelidir.

Elbette bu sonuçlarda MHP’nin Kocaeli’de hala kurumsallaşamaması, parti içi demokrasiyi işletememesi, Milliyetçi-Ülkücü Tabanı kucaklayamaması, birlik ve bütünlüğü sağlayamaması, bünyesinde yönetimlerden dışladığı kuvvetli bir muhalefet barındırması, Milletvekili Adayları ile Teşkilatları uyum içinde çalıştıramaması, üyelerin tamamıyla seçim sathı mahalline inememesi, İl ve İlçe Teşkilatlarında sosyal kesimlerin tümüne yer vermemesi, teşkilat ve aday yoklaması ile kamuoyu araştırmasında öne çıkan ve toplumda karşılığı olan insanların bazılarını aday dahi yapmaması veya sıralamada yanlış yerlere koyması gibi faktörler de etkili olmuştur. Ancak seçim sonuçlarına zikredilen yerel hatalarla beraber MHP’nin genel politikaları da olumsuz etki yapmış ve ülke genelinde oy kaybına uğranmıştır.

AKP son iki genel seçimde de Kocaeli’den aldığı oyları artırmıştır. Bu başarıda “Genel Başkan’ın toplum nezdinde kabul gören liderlik faktörünü iyi değerlendirmesi, devletle-milletin arasının uzun süredir açık olması ile aydınla-halkın Tanzimat’tan beri uzaklaşmasını ve bu yüzden de devletin merkeziyle milletin merkezinin ayrışmasını iyi tahlil etmesi, toplum mühendisliği uygulamaları ile kitleleri ajite etmesi, toplumda askeri ve yargı vesayetini kaldırdığı ve YÖK’nu değiştirdiği ve demokrasiyi geliştirdiği algısını yaratması, büyük sermayenin desteğini alması, kısa vadeli plan dahi yapılamayan ülkede “MHP-DSP-ANAP döneminde alınan kararları uygulamaya devam ederek” ekonomik istikrar sağlaması ve insanların uzun vadeli kredilerle ev-araba aldığı ve önünü gördüğü bir hayal dünyası yaratması, hem genelde hem de yerelde iktidar olmanın getirdiği avantajları çok iyi kullanması, daha önce hiç hizmet gitmeyen yer ve kesimlere yaptığı yatırımlarla kamuoyu desteği alması, tek başına iktidara gelmezse siyasi ve ekonomik istikrarın bozulacağını ve para-erzak-giyecek-yakacak-yeşil kart vb. yardımların kesileceğini yayması, sağlık hizmetlerinde iyileştirme sağlaması, duble yollarla ulaşımı kolaylaştırması, genel ve yerel medyada tekel kurarak toz pembe bir tablo yaratması ve iki dönem tek başına iktidarın sağladığı maddi imkanları seferber ederek profesyonel bir seçim kampanyası yürütmesi, 2010 referandumundan çıkan %57.9 Evet – %42.1 Hayır sonucunu lehine çevirmesi, CHP ve MHP’nin Ümraniye ve Balyoz Soruşturması zanlılarını aday göstermesini seçim meydanlarında kullanarak halka 28 Şubat Sürecini hatırlatması, oylar bölünürse CHP gelir korkusunu yayarak ve MHP ile CHP’nin ittifak yapacağını söyleyerek muhafazakar kitlenin desteğini alması, karasız sağ seçmen oyların MHP’ne geçmesini kaset operasyonunu kullanarak ve MHP’ni baraj altında kalacağını vurgulayarak önlemesi, ilimizde zamanında iyi örgütlenen SP ile DP tabanından ciddi oranlarda oy alması ve merkez sağa iyice oturması” etkili olmuştur.

İşçi yoğun sanayi ağırlıklı ilimizde zamanında sendikalar vasıtasıyla iyi örgütlenen ve Genel Başkan değişimiyle Kocaeli deki vitrinini yenileyen CHP; son iki genel seçimde de Kocaeli’den aldığı oyları artırmış, ancak halkın önüne reel projelerle çıkmasına, hizmet odaklı bir seçim kampanyası yürütmesine, basının desteğini almasına, geçmiş dönemlerde yaptığı laiklik vurgusunu azaltmasına ve rejim elden gidiyor temasını işlememesine rağmen; toplumda daha önceki uygulamaları nedeniyle güven sağlayamamış, tüm sosyal kesimlere inerek herkesi sevgiyle kucaklayamamış, ortaya koyduğu politikalarla umut uyandıramamış, heyecan yaratan atılımlarla tek başına iktidar rüzgarı estirememiş, düzgün bir liste yapamamış, parti içinde birlik ve bütünlüğü sağlayamamış, seçim çalışmalarına geç başlamış ve başarısız olarak daha önce kalesi olan şehri AKP’ye kaptırmıştır.

Genel Başkanı rahmetli olan SP “ülke genelinde iyice eriyip milli görüş tabanını AKP’ye kaptırsa da” Kocaeli’de varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Bir bölgeye hapsolan yapısında değişiklik olmayan, halka inerek ülkenin tümünü kucaklayamayan, seçim sürecinde uyguladığı gerilim stratejisiyle ülkeyi çatışma ortamına sürükleyen ve etnik temelli politikaları ile kutuplaşmalara neden olan DTP’nin ise siyasi meşruiyeti tartışılmaya başlanmıştır. Seçime katılan diğer partiler ise Kocaeli’de ciddi bir varlık gösterememişlerdir. Yani Kocaeli Siyasetinde AKP, CHP ve MHP dışında parti kalmamıştır.

Seçim sonuçlarında Türk Milleti’nin yine sağ bölünmesin anlayışıyla hareket etmesi, oyum boşa gitmesin mantığıyla güçlüden yana olma olması ve barajın altında kalacağı kesin olan partilere oy vermemesi etkili olmuştur. Elbette insanların bir bölümünün ideallerine göre değil menfaatlerine göre oy kullanma eğilimi içine girdikleri görülmüştür. Siyaset bu kadar çok partinin yarışa girdiği dağınıklığı kaldırmamış, halk küçük partilere itibar etmemiş, merkez sağ olarak gördüğü AKP’yi tek başına iktidara taşıyarak koalisyon istemediğini göstermiş, ancak dört siyasi eğilimi meclise sokarak mevcut dengeyi de muhafaza etmiştir. Seçimlerde tüm partilerin anayasa değişikliği vaadi olduğu için de bu sonuçlar herkesin umutla beklediği siyasi uzlaşı ve toplumsal mutabakat açısından “iyi niyetli hareket edilirse” olumlu olmuştur. Son genel ve yerel seçimlerde halkın siyasetten beklentisinin; eleştirme, sataşma, hakaret, kavga, korkutma, gerilim, kutuplaşma, kamplaşma, çözümsüzlük ve tıkanıklık değil; demokratik hoşgörü, sorunun değil çözümün parçası olmaya yönelik yapıcı ve hizmet ağırlıklı bir siyaset ve uzlaşma kültürü olduğu da görülmüştür.

Seçim kampanyaları AKP-CHP ve MHP tarafından ilk defa halkın menfaatine ve proje odaklı olarak başlatılmış, ancak bunun 8,5 yıllık iki dönem iktidarının ciddi bir şekilde sorgulanmasına ve oylarının düşmesine neden olduğunu gören AKP; CHP ve MHP’ni tuzağa düşürerek kavgaya çekmiş ve yapılan polemikler toplum tarafından Başbakan’a hakaret olarak algılandığından AKP’ye yaramıştır. AKP seçim meydanlarında CHP ve MHP’nin Ümraniye ve Balyoz Soruşturması zanlılarını aday yapması ile kaset operasyonlarını iyi kullanarak ve topumu çılgın projelerle oyalayarak gündemi değiştirmeyi başarmıştır. CHP “demokratik açılım ve Habur karşılamasından dolayı iyice bunalan ve Tek Vatan-Tek Millet-Tek Bayrak söylemleriyle halkı tekrar kazanmaya çalışan AKP’yi “Apo’ya ev hapsi, teröristlere genel af, demokratik özerklik ve Türk Ordusu da-PKK da silah bıraksın söylemleri ve mezarı Fransa’da bulunan Ahmet KAYA ziyareti ile” rahatlatmıştır.  DTP’de bu oyuna katılmış ve sert çıkışları ile AKP’ni güçlendirmiştir. Ancak sağ duyulu insanlar tüm bunların iç ve dış şer odaklarınca kurgulanan bir senaryo olduğunu düşünmüş ve MHP’ne oy vererek oyunu bozmuştur.

MHP; seçimlerde yererince medya desteği almamasına, Emperyal Güçlerin Türkiye’yi iki partili bir sisteme taşımaya çalışan tahterevalli siyasetine ve üzerinde uygulanan onlarca siyasi ahlak dışı operasyona rağmen, barajın altında kalmayarak meclise girmeyi başarmış ve hem Türkiye hem de Kocaeli siyasetinde etkili ve kalıcı olduğunu dosta-düşmana göstermiştir. Ancak Milliyetçi-Muhafazakar-Demokrat kimliğine ve AKP gibi devletle CHP gibi milletle kavgalı olamayan güvenilir yapısına rağmen, iktidara alternatif olamamıştır. Ancak bu seçimlerde MHP’nin hem AKP, hem de CHP tabanının ikinci partisi olduğu da görülmüştür. Gençlerde de etkili olan MHP, zayıf olduğu kadın oylarını da artırırsa; önümüzdeki yerel ve genel seçimlerde iddialı olacaktır.

MHP önümüzdeki süreçte; iç ve dış konjonktürü iyi okumalı, Dünya’yı ve Türkiye’yi anlamalı, geçmişten ders alarak geri besleme yapmalı ancak seçim sonuçlarını “moralini bozup enerjisini parti içi muhalefete harcamadan” soğukkanlılıkla değerlendirmeli, AKP’nin uyguladığı liberal politikalardan rahatsız olan Milliyetçi Sağ Seçmeni ve CHP’nin genel başkan değişimi ile farklılaşan yeni söylemlerinden rahatsız olan Ulusalcı Sol Seçmeni ihmal etmemeli, merkez sağdaki büyük boşluğu görmeli, üye sayısını artırmalı, seçmen tabanını genişletmeli, Anayasa değişikliği sürecinde demokratik gelişimden yana olmalı ancak kırmızı çizgilerini koruyarak milli ve dik duruşuna devam etmeli ve ilk üç maddenin değiştirilmesine izin vermemeli, muhtemel tahriklere kapılmamalı ve kesinlikle sokağa inerek toplumu korkutmamalı, DSP ile yaptığı koalisyondan sonra üzerine yapışan “solla ittifak yaftasını” atmalı ve koalisyonlara kapalı olduğunu net bir şekilde halka anlatmalı, kutlu yoluna ilmi siyaseti ihmal etmeden devam etmeli ve artık tek başına iktidara gelmelidir.

MHP önümüzdeki seçimlerde; daha yumuşak-sağduyulu-tüm sosyal kesimlerle barışık-halkın tümünü sevgiyle kucaklayan-proje ağırlıklı ve hizmet odaklı bir seçim kampanyası yürütmeli, diğer patiler ile polemiğe girmemeli, popülist ve nutukçu yaklaşımları bırakarak toplumun temel problemlerine çözüm üreten realist bir yaklaşım benimsemeli, halkın önüne reel projelerle çıkmalı ve heyecan yaratan yeni atılımlara imza atarak toplumda umut uyandırmalıdır. Çünkü yapılan anketlerde halkın en büyük sıkıntısının öncelikle işsizlik ve yoksulluk olduğu, terör ve yolsuzluğun dahi bunlardan sonra geldiği görülmüştür.

Son yerel ve genel seçimlerde insanların büyük çoğunluğunun artık bir partiye eskisi kadar gönülden bağlı olmadığı ve körü körüne oy kullanmadığı, partinin projeleri ve vitrini ile adayların kimliği ve kişiliğinin de bir hayli önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla MHP 21. Asrı iyi yorumlamalı ve bazı ülkelerin doğrudan yönetime geçtiği bu çağda kendisini yenilemeli, parti içi demokrasi tam olarak işletmeli, milletinin ve mensuplarının haklı beklentisine cevap vermeli ve diğer siyasi partilere de örnek olacak şekilde “Tüm Milletvekili ve Belediye Başkanı Adayları ile İl ve İlçe Başkanlarını” demokratik usul ve yöntemlerle seçmeli ve halkın önüne atanmış insanlarla değil doğal liderlerle çıkmalıdır.

MHP seçim sonuçlarını siyasi-iktisadi-içtimai vb. boyutlarıyla tahlil ederek geri besleme yapmalı, Kocaeli Halkı’nın ne demek istediğini “İl-İlçe-Mahalle-Köy bazında bilimsel ve rakamsal analizler yaparak, şehir merkezleri ve kırsal kesimler ile farklı yerlerden ne kadar oy alındığını çıkartarak, alınan oyları MHP’nin daha önceki seçimlerde aldığı oy oranları ve diğer partilerin oy oranlarıyla mukayese ederek, geniş katılımlı anket çalışmalarıyla kamuoyunun ve önce ilçelerde sonra ilde yapacağı genişletilmiş divan toplantılarıyla Teşkilatların ve Milliyetçi-Ülkücü Taban’ın görüşlerini alarak” tespit etmeli, elde edilecek verileri akil adamlardan oluşacak ciddi bir heyetiyle objektif kırıterlere göre değerlendirmeli, çıkartılan sonuçlara göre istişare mekanizmasını da işleterek “partinin misyonu-vizyonu-ilkeleri-hedefleri-projeleri-politikaları ve stratejilerini” revize etmeli, yapılan hataları ve görülen eksiklikleri ivedilikle gidermeli ve ortaya yeni bir yol haritası koymalıdır.
Öncelikle parti içinde birlik ve bütünlüğü tesis etmeli, geçmişe takılmadan taze bir başlangıç yapmalı, eski yeni ayrımına gitmeden ve ahde vefa göstererek Milliyetçi-Ülkücü tabanı kucaklamalı, başka parti de olanlar da dahil herkesi bıkmadan usanmadan yuvaya çağırmalı, kırgınları ve küskünleri barıştırmalı, şimdiye kadar dışarıda kalan ciddi insanları gönüllerini alıp yönetimlere sokarak veya her il ve ilçede kurulacak istişare heyetlerinde değerlendirerek aktif hale geçirmeli ve yola bağlı ve gönüllü kuruluşları da sitemin içine katarak devam etmelidir.
Daha sonra zaman kaybetmeden büyük bir şevk ve heyecan içinde çalışmalara başlamalı, bağlı ve gönüllü kuruluşlar ile kadın kollarından sahada azami faydalanmalı, mahalle ve köy temsilciliklerini iyi organize ederek gidilmedik köy ve mahalle-çalınmadık kapı bırakmamalı, hane envanteri çıkartarak toplumun meselelerine katkı da bulunmalı, sempati duyan kesimleri de bünyesine katarak seçmen tabanını genişletmeli, üye sayısını artırmalı, ülkenin birikmiş problemlerinin ancak MHP tarafından çözülebileceği gerçeğini herkese anlatılmalı, yerel medyadan azami istifade ederek estireceği rüzgarla toplumda “MHP’nin birinci parti olduğu” kanaati uyandırmalı, önümüzdeki seçimlerde başarılı olmak için ortak aklı da harekete geçirerek ihtiyaç duyulan gayret birliğini sağlamalı ve “tek başına iktidar” sloganıyla hedefe kilitlenmelidir. MHP’nin gerek fikri yapısı ve gerekse bunları uygulayacak kadrolarıyla “tek başına iktidara hazır olduğu” imajı da verilmelidir
Seçim sonuçları Mevlana’nın “Doğru söylesem Halk razı değil, yanlış söylesem Hakk razı değil, Yaratılışın Gayesi Rıza-i İlahi’dir” sözleri ışığında da değerlendirilmeli, Milliyetçi-Ülkücü Hareket “Batıl bir davada zirve olmaktansa, Hak bir davada Zerre olmayı” tercih etmeli, Türk-İslam Davasına gönül veren herkes önümüze daha nice engeller çıkacağı bilmeli ve Şahadet Şerbeti içtiğini asla unutmamalıdır. Her Ülkücü Cenab-ı ALLAH’ın Takdir-i İlahisine ve Amentüye iman etmeli ve bu dönem iktidar nasip değilmiş deme olgunluğunu göstermelidir. Hepimiz milli iradeye saygılı olmalı ve Cenab-ı ALLAH’tan seçim sonuçlarının ülkemiz için hayırlı olmasını niyaz etmeliyiz.
Her şeye rağmen bize güvenerek MHP’ne %12 oy veren ve meclise 1 Milletvekili gönderen Kocaeli Halkına da şükranlarımızı sunmalıyız. Seçim sürecinde MHP’yi iktidara taşımak için çalışan, yorulan, maddi-manevi olarak yıpranan; Teşkilatlarımıza, Kadın Kollarımıza, Bağlı ve Gönüllü Kuruluşlarımıza, Delegelerimize, Üyelerimize, Milletvekili Adaylarımız ve Aday Adaylarımıza da emeklerinden dolayı teşekkür etmeli ve hepsine en azından “ALLAH razı olsun” demeliyiz. Hiç kimseyi de peşinen hain, işbirlikçi, dönek vb. çirkin hitamlarla suçlamamalı ve bir süre tabanın gazını atmasını soğukkanlılıkla beklemeliyiz. Kılıçları çekerek parti içi muhalefet yapmaya hazırlanan MHP tabanı ise “ayrılıkta azap, birlikte rahmet olduğunu” asla unutmamalı ve önümüzdeki kongreye kadar mevcut yönetime katkı sunmaya çalışmalıdır.

Atalarımızın dediği gibi “at binenin, kılıç kuşananadır“. MHP titreyip kendine gelmeli, üzerindeki ölü toprağını atmalı, mensuplarına ve halkına güvenmeli, tek başına iktidara gelmeyi ve milletine hizmet etmeyi gerçekten istemeli ve bunun için sabırla çalışmalı, Türk Milleti ile uzun ve meşakkatli bir yol sonunda kurulan köprüleri kesip atmamalı, tüm kesimlere inerek herkesi sevgiyle kucaklamalı, milliyetçi-ülkücü kadrolarını titizlikle korumalı, Türk Milleti’nin aydınlık geleceğine ve 21.Asrın Türk Asrı olacağına gönülden inanmalı ve Kutlu Davasından asla vazgeçmemelidir. Sevgi ve Saygılarımla. ALLAH’a Emanet Olun…

Seçim Sonuçları: Ak Parti ve Diğerleri (1)

0

20 Nisan 2011 tarihinde kaleme aldığım ve Mayıs ortalarında bu köşeden okuyucunun takdirlerine sunduğum; “12 Haziran Siyaset Okumaları” konulu yazımda; partilerin avantaj ve dezavantajlarını belirterek, Türkiye geneli ve Manisa yereline ait sonuçlara dair görüşlerimi paylaşmıştım.

“İktidar yıpranır, seçmen yorulur” ilkesinden hareketle, AK Partinin %38-44, Kılıçdaroğlu ile yeni bir heyecan yaşayan CHP’nin %25-30,  sandıkta kalıyor iddiasının pozitif rüzgarını arkasına alacak MHP’nin oyların %14-18’ini alabileceği, BDP’nin oluşturduğu ‘gök kuşağı koalisyonu’ nedeniyle 25-30 Milletvekili çıkaracağı ve Manisa’da bir eşitliğin söz konusu olduğu ve çok çalışan partinin dört vekil çıkaracağı tahmininde bulunmuştum.

Sonuçları biliyorsunuz. Ortada AK parti ve diğerleri gibi bir durum var. Her iki seçmenden biri AK Partiye oy verdi. Seçim sonuçlarına göre AK Parti ile ilgili okumaları sona bırakarak seçim sonuçları hakkında şunları diyebiliriz.

Türkiye’nin yeniden tasarlanması konusunda kararlı olan AK parti, bu süreçte kendisine ayak bağı olarak gördüğü MHP engelini kısa vadede aşmış görünüyor. AK partinin hareket alanını güçlendiren bu rahatlama, CHP’deki değişimle birlikte değerlendirildiğinde, onu aynı zamanda mazeretsiz bırakıyor.

Tabiat boşluk kabul etmez. MHP’nin temsil ve etkileme gücünün zayıfladığı alana BDP bütün gücüyle yerleşti ve Kürt sorununda AK parti, BDP ile baş başa kaldı. Bu nedenle AKP’nin Kürt sorununda çözümü zamana yayması artık mümkün değil. Sorunun çözümünde CHP ve MHP’den destek ya da etkili bir köstek gelmeyecek gibi. Bu konuda tek partneri BDP olacak.

Seçim sürecinde BDP’nin uçuk kaçık söylemlerine karşılık Başbakan’ın; “hepsi bu kadar, ötesi yok” manasındaki sert açıklamaları, BDP’ye ve ona taraf olanların hayallerine sınır koyma ve milliyetçi seçmene mesajlardı.

Başbakanın, seçim akşamı yaptığı balkon konuşmasında; her iki kişiden birinin oyunu alan AK partinin, oylarını 21 milyona çıkardığının altını çizmesini, bölge ülkelerinin halklarına hitap etmesini; küresel planlayıcılara: “Ben de küresel aktörüm, üstelik arkamda halkın yüzde ellisi var. Beni Mübarek, Bin Ali, Kaddafi, Esad ve diğerleriyle karıştırmayın! Türkiye’ye yönelik hesaplarınızı da bu gerçeğe göre gözden geçirin! Bölge halkları üzerinde, bölgeye ait küresel planlarınızı bozabilecek etkime dikkatinizi çekerim” anlamında ve Kürt sorununun özellikle dış tetikleyicilerine yönelik bir mesaj olarak algılamak gerekir.

Seçim sonuçları itibariyle -hoşumuza gitmese de- en takdire değer başarıyı BDP bağlantılı bağımsızlar yakaladı. Oy verecek kitleyi isimlere göre organize etmek, olağanüstü bir çabayı gerektirir. Hz. Musa ile imtihana hazırlanan büyücü gibi kendilerini sakallarından tavana asmışlar adeta!

BDP’nin bu başarısını, “Kürt Sorunu” söylemiyle yatıp kalkan Türkiye’ye BDP’siz bir plan yapamayacağının işareti olarak görmek gerekir. BDP 16 Milletvekili fazla çıkarırken, AKP 15 vekil kaybetti. Seçim sürecinde gerek bölgede gösterdiği milletvekilleri ve gerekse söylemleri itibariyle AKP’nin bu tercihinin BDP’ ye yarayabileceğini ta o zaman yazmıştık. Bu sonucun AKP’nin seçim planlarının bir parçası olmadığına inanamam.

AKP’nin, BDP’yi daha çok söz sahibi yapan yaklaşımı, başka karşı sonuçlar da doğurdu. Kürt meselesinde, ‘tavizsiz ve bundan ötesi yok’ manasındaki belirgin Milliyetçi tutumu neticesinde MHP’ye 18 Milletvekili kaybettirdi ve MHP %25 oranında küçüldü, parlamento dışında kalmadı ama karizması çok fena çizildi ve taraftarın özgüveni sarsıldı. Milliyetçi tabandan hatırı sayılır oy alan AK Parti, milliyetçi taban adına söz söyleme gücünü de MHP’den aldı.

Her açıdan onuru zedelenmiş MHP, bu dönem kendi kozasına çekilmek ve içini temizlemek zorunda. “O kozadan bir kelebeğe dönüşerek mi çıkar, koza başkalarına ipek kumaş mı olur orasını zaman gösterecek ama MHP’ye uygulanan operasyon etkisini bundan sonra gösterecek.”

BDP’nin güçlenmesinin doğurduğu esas sorun şu: ” Kürt Meselesinde” siyasi taraf haline gelen BDP, bu başarıyı nasıl okuyacak? Başarıyı hazmedip, büyük bir özgüvenle demokratik bir taraf haline mi gelecek yoksa çıtayı daha da yükseltip çözümsüzlüğün odağı mı olacak? Gönlüm demokratik bir çözümden yana olmalarını istiyor fakat medya’nın öve öve bitiremediği bağımsız aday Sırrı Süreyya Önder’in, seçim akşamı Ali Kırca’nın programında; ‘Kürt halkına, Ermenilere, Keldanilere, Yezidilere, Süryanilere, Asurîlere ve eşcinsellere’ teşekkür eden konuşması gösteriyor ki çıtayı daha da yükseltecekler. Suriye’deki son gelişmeler ve bölgede büyük Kürdistan planlayıcıları onları bu yönde harekete zorlayacak. (devam edecek)

Batıla Hak Kılıfı

‘Ey ehli kitap(Yahudi ve Hıristiyanlar) niçin hakkı batıl ile karıştırıyor, ve bildiğiniz halde gerçeği gizliyorsunuz.’ Ali İmran 71.

Hak batıl kavramlarını kısa ve net olarak açıklayalım.

Hak: Allah (cc) katında değeri ve geçerliliği olan,

Ahirette sahibine fayda sağlayan hususlardır.

Batıl:  Lüzumsuz, geçersiz.

Allah katında hiçbir değeri olmayan ahirette hiçbir işe yaramayan hususlardır.

Hak din: Tahrif edilmemiş, insan sözü karışmamış,

Allah katında makbul ve geçerliliği olan din.

Yani tevhid esasına dayalı İslam dini.

Bütün ilahi dinler orijinali itibarıyla tevhid esasına dayanır.

Batıl din yâ da dinler: Tahrif edilmiş orijinalitesi ortadan kaybolmuş,

vahyin yerine haham ve papazların görüş ve düşünceleri almış olan dinler.

Bu dinler asılları itibarı ile hak dinlerdir.

Ama bu günkü haliyle hak ve ilahi olma vasıflarını yitirmişlerdir.

Onun için bu dinlerin Allah katında bir değeri ve geçerliliği yoktur.

Şu an itibarıyla batıl yani geçersizdirler.

Tevhide teslis vahdete şirk karıştırmışlardır.

Bu günkü ehli kitap aynı zamanda müşrik durumdadır.

Hakkı batıla karıştırmak nasıl olur?

Bunu iki şekilde ele almak gerekir;

1 – Ehli kitap açısından.

2 – Müslümanlar açısından.

Bizim için esas tehlike Müslümanların batıla hak elbisesi giydirmeye çalışmalarıdır.

Ehli kitap açısından meseleye baktığımızda dört ana meselede hak ile batılın karıştırıldığını Görürüz.
a)  Kitaplarını tahrif etmişlerdir. Bu tahrif hataen değil kasten yapılmıştır.

Haham ve papazlar kendilerini ilah yerine koymuş.

Allah’ı devre dışı bırakmaya çalışmışlardır.

b) İtikat esaslarını bozmuşlardır. Tevhidin yerini teslis vahdetin yerini şirk almıştır.

Allah (cc) bir ve tek olduğunu bildirdiği halde…

0nlar yok sen üç tanesin oğlun kızların var.

Fakat senin haberin yok zihniyeti ile hareket ederler.

c) Suç ve ceza dengesini alt üst ederek cemiyet hayatını bozdular.

Zengin ve soylu insanlardan cezayı kaldırdılar.

Garibanların anasını ağlattılar.

d) Haram helal yasak günah kavramlarını dejenere ederek ibadetleri  ortadan

kaldırdılar.

Bu dört ana hususta hakkı batıla karıştırarak din adı altında, batıla hak elbisesi giydirmeye

çalıştılar ve giydirdiler.

Müslümanlar açısından hakkı batıla karıştırmak nasıl olur?

Burada üç ana husus dikkat çeker.

1 – Kur’an-i Kerimdeki  rahmet ve gazap dengesini,

Müslümanların duygu dünyasında bozmak suretiyle.

Allahın rahmeti ön plana çıkarılmak suretiyle gazabı unutturulur.

Gençken hayatını yaşa!

İşleyebildiğin kadar günah işle, nasıl olsa Allah affedicidir.

Böylece kötülükler çoğalarak cemiyet hayatı fesada uğratıldı.

Şu anda olduğu gibi..

2 – Peygamber (sav) ‘Kim Lailaheillallah derse cennete girer’ hadisi,

Kasten ya da hata en yanlış yorumlandı.

Tevhide inanan insan teslisi terk etmiş olmaz mı?

Tevhit ile teslisin sentezi olmaz ki!

Yoksa birisi bir azaltacak diğeri bir çoğaltacak ikide mi buluşulacak?

Hâşâ ve kella !

Peygamberimiz bu hadisi söylerken,

Allah’ın birliğine inanan benim peygamberliğime inanmasan da olur mu demek istedi?

Yani bir Müslüman şöyle düşünebilir mi?

Mahiyetini bilmesen bile Allah bir de 1

Kuran’a inanmasan da!

 Hz. Muhammet(sav) son peygamber olduğunu kabul etmesen de!

Zımnen buna gerekte yok, sonra cennete git,

Bu anlayış İslam’ın inanç esaslarıyla bağdaşır mı?

Cennete girersin !

Bu batıla hak elbisesi giydirmeğe çalışmak değil de nedir?

3 – ‘Vela teşteru biayatillahi semenen galila’

Allah’ın ayetlerini az bir dünyevi menfaat karşılığında satmayınız.

Yani çarpıtarak ters yüz etmeyiniz.

Birtakım dünyevi çıkarlar karşısında ayetleri ters yüz ederler.

Bunları yaparken de kuran ve sünnetten de delil getirirler.

Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmek !

Müslüman’a yakışmaz ama maalesef buda hayatın gerçeği !

Batıla hak elbisesi giydirmeye çalışanlar için Allah(cc) şöyle buyuruyor:

‘…İşte onların ahrette hiçbir nasipleri yoktur.

Allah ahrette onlarla konuşmayacak,

Onlara ahiret merhamet nazarıyla bakmayacak ve kendilerini temize, çıkarmayacaktır.

Onlar için şiddetli bir azap vardır.’ Ali İmran 77

Allah (cc) böyle bir son ile karşılaşmaktan bütün Müslümanları muhafaza etsin…