24.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1175

En Sosyolojik Seçim Analizi

0

Seçimden önce bir arkadaşım sunum dosyası halinde getirmişti. Seçimden sonra baktım ki Bekir Coşkun’un yazısıymış. Meraklısına İKRA ENTER:

Aylığını bordro üzerinden alan vatandaşların, henüz ödenirken haberleri olmadan aylıklarından kesilen ve çok kazananlar ile zenginlerin asla vermedikleri paranın adı: Vergi

İşte böyle yoksulların çoluk – çocuklarının rızkından kesilen ve adı “vergi” olan paraların toplandığı yer: Hazine

Sonra o parayı ele geçirmek için açıkgözlerin kurdukları anayasal örgütlere verilen isim: Siyasi parti

Açıkgözlerin en açıkgözü: Lider

Vergi“lerin toplandığı “Hazine“yi ele geçirmek için, “Lider” başkanlığında itişip kakışmalarının ve tepinmelerin genel adı: Siyaset

O itişip kakışma ve tepinme sonunda “vergi“lerin toplandığı “Hazine“yi ele geçiren taraf: İktidar

O itişip kakışma sonunda “vergi“lerin toplandığı “Hazine“yi elinden kaçıran ve durmadan “Bu nasıl iktidar?” diyen öbür taraf: Muhalefet

Sonrasını zaten biliyorsunuzdur… “Vergi“lerin toplandığı “hazine“yi ele geçiren “iktidar“,işin rezilliğini çıkartır.
Ve bir gün tekrar vatandaşa “Peki, malı kim götürsün?” sorusunun sorulması gerektiğine karar verilir. O nedir? Seçim

Malı kimin götüreceğine karar veren ortak eğilimin adı: Milli irade

Vergi“lerin toplandığı “Hazine“nin etrafında kopan bu kızılca kıyametin
geneli: Demokrasi

Pekiii!.. Verdiği “vergi“lerin toplandığı “Hazine“nin her seferinde “iktidar
tarafından “demokrasi” içinde zaten soyulmasına canı sıkılan ve her seferinde “Bunlar da hırsız çıktı” diye zıplayanlara ne denir?

 Halk

 

Milletvekilleri İle Hasbihal

SEÇİLMİŞ OLMA PSİKOLOJİSİ: Seçim sonrası milletvekili psikolojileri acaba nasıldır? Bir kısmı birden fazla seçilmiş, bu heyecanı tatmış. Bir kısmı ise ilk defa milletvekili oldu. Çok zor ve fedakârlık isteyen bir süreçten başarı ile çıktılar. Özellikle ilk defa seçilenlerin “sayın vekilim” ile başlayan kimi samimi, kimi yağcılık kokan yoğun kutlamalardan başları dönmekte olsa gerek.

Daha düne kadar kapısından girerken ayağının titrediği makam sahipleri, Onları kapıda karşılamakta; para ve gücü kontrol edenler özel tören ve toplantılarına davet etmektedir. Böylece “güüüç sende artııık” mesajlarıyla şişirilmiş bir ego ile Ankara’ya gidecekler. Çünkü özellikle iktidar milletvekillerinden beklentiler yüksektir.

Bu yüzden bazıları seçilmesinin üzerinden ay geçmeden, sadece birkaç gün geçmişken ve daha Ankara’ya gitmeden, bildiğimiz olgun kişiliklerini bir gömlek gibi çıkarabilmekte.  “Bütün milletin vekili olmak” ve “kendilerine oy vermediğini düşündüklerini de anlamaya çalışmak, empati yapmak ve onları kazanmak için gayret etmeleri” gerekirken öfkelerine mağlup olabilmekte. Yalnızca Allah rızası ve millet sevgisiyle hizmet etme gayretinde olan kişi ve STK’ları hizaya getirmek maksadıyla (28 Şubat generalleri üslubu ile) hakaret ve tehditlerle talimatlar verecek kadar “güç sarhoşluğu” içine düşebilmektedir.

MİLLETVEKİLLERİNİN GÖREVİ: Milletvekillerinin Ankara’ya gidiş sebepleri milletin verdiği vekâletle, millet adına, kanunlar yapmak ve yürütme organını denetlemek görevini yerine getirmekten ibarettir. Milletvekilinin gücü bu vekâleti ne kadar iyi yerine getirdiğiyle ölçülmelidir.

MİLLETVEKİLLERİNİN YETKİLERİ ÇOK SINIRLIDIR: Bu görevi yerine getirmesi ise mevcut işleyişte zaten son derece kısıtlanmıştır. Türkiye’de milletvekillerinin yasama faaliyetlerine katılımı asgariye indirilmiştir. Anayasamız çok güçlü bir icra (yürütme), buna karşılık yürütmenin yönlendirdiği bir yasama organına imkân verecek şekilde düzenlenmiştir. Meclis içtüzüğü ve diğer mevzuat da milletvekillerinin bireysel katkısını engelleyen hükümlerle doludur.

Komisyonlarda görev alıp bizzat katkıda bulunanlar haricindeki milletvekillerinin katkısı, Meclis’teki partisinin grup başkanvekilinin işaretine göre oy kullanmakla sınırlıdır.

DEMOKRATİK OLMAYAN GELENEKLER: Meclis’te, gelişmiş ülkelerde pek rastlanmayan geleneklerimiz de var. Lideri gelirken ayakta karşılayarak tokalaşmak, göz göze gelmeye çalışmak ve hele hele birkaç kelimelik ilgisine mazhar olmaya gayret etmek çoğu vekillerimiz için önemli olmakta. Güya istişare maksatlı grup toplantısında milletvekili söz alıp konuşamayacak, sadece lider konuşacak, vekiller alkışlayacaktır. Salı günleri “lider vaazlarını” dinledikleri Meclis grup toplantısında lidere en yakın koltuğa oturmak için atik davranmak, başkanını ayakta alkışlamak, kazandığını zannettiği gücün haz veren külfetleri olacak.

Vekillerin bakanlara ulaşması da ayrı sıkıntıdır. Vekilimiz, seçmenlerinden gelen bazı talepleri arz etmek istediği Bakan’la ayaküstü birkaç dakika konuşup, konuyu özetlediği pusulayı eline tutuşturduğunda hizmet etmenin zevkiyle rahatlayacaktır.

Bu anlattıklarım sistemin vekillere dayattığı uygulamalardır. Çoğu vekil bunlardan şikâyetçidir, ancak sistemi değiştirmek her nedense mümkün olmaz.

MİLLETVEKİLLERİNİN İMKÂNLARI VE GÜÇLERİ: Ben vekillerin özlük hakları, bedava sağlık harcamaları gibi imkânları fazla bulmam. Yeter ki gerçek görevlerini doğru ve yeterli bir şekilde yapsınlar.

Vekillerimiz çok sayıda “yurtdışı görev seyahatlerinde incelemelerde bulunacaktır.” Bu seyahatler “ben falanca ülkedeyken”, “filanca ülkenin yetkilisi filancaya dedim ki” tarzı havalı konuşmalar için bol bol malzeme edinmelerini sağlarken, bu zor(!) seyahatlerin yorgunlukları alınan harcırahlar ile azaltılacaktır.

Milletvekillerinden bir kısmı da tayin, terfi, ihale ve iş takipçisi olacak, partiye hizmet ediyor görüntüsü ile kendilerine ve yakın çevrelerine hizmet edecekler. Sayılarının az olduğunu ümit ediyorum. 

Bütün bu anlattıklarım ve yazamadığım diğer meşguliyetleri ve imkânları, milletvekilini milletin gözünde güç sahibi yapmaz. Belki “önemli” biri olur ama “değerli” olmak için başka şeyler lazım. Çünkü koltuk oturana şeref vermez, önemli olan koltuğa şeref veren olmaktır.

ANKARA KAZANI: Siyasetin günlük hay huyu, sürekli meşgul eden programlar milletvekillerinin çoğunu okumaz, yazmaz ve hatta düşünemez hale getirmektedir. Buna rağmen Ankara, vekillerin çoğunu çokbilmiş, hatta kendilerinden ilim, fikir ve kariyer bakımından çok üst seviyede insanlara akıl veren, azarlayan, tahkir eden bir ukalalık sınırına sürükler.

Vekillerin çoğu Ankara kumaşının içine batmış bir dikiş iğnesi gibi kumaşın içinde kaybolmakta, pek azı toplu iğne gibi başını kumaşın dışında tutmayı başarıp, kaybolmamayı becerebilmektedir. Oysaki özellikle vekillerimiz, zaman zaman muhasebe yapıp, “ben bu güne kadar milletim için ne yaptım, bundan sonra ne yapmalıyım” sorusuna cevap aramalıdır.

HEDEFLERLE ÇALIŞMAK: Milletvekillerine naçizane tavsiyem, görev yaptığınız her yıl “milletim için bu yıl için şu işi yapmalıyım” diye bir hedef belirleyiniz. Bu işin gerçekleşmesi için yılmaz bir takipçi olunuz. Beş senede beş hedefi gerçekleştirebilirseniz vazifenizi tam olarak yapmanın huzurunu ve keyfini yaşayınız. Beş hedeften iki veya üçünü gerçekleştirirseniz kendinizi başarılı sayınız.

Ancak hiçbir hedefiniz yoksa hiçbir başarınız da olmayacaktır. Bu milletten saygı da görmeyeceksiniz demektir. Liderinizin gölgesinde seçilmiş olmanız milletin size iltifat ettiği anlamına gelmeyebilir.

YÜKSEK VASIFLI MİLLETVEKİLLERİMİZ: Seçtiğimiz milletvekilleri içinde elbette, ülkemize ve milletimize hizmet etmek için çok büyük fedakârlıklar yapan, devlet adamı vasfına sahip, bilgili, donanımlı ve çalışkan olanların sayısı da az değildir. Ülkemizde yaşadığımız köklü reformlar ve hukuki mevzuattaki esaslı değişiklikler ile Yürütmenin hatalarını azaltmakta bunların payı büyüktür. Bunlara şükran borçluyuz. Dileğimiz bu vasıftakilerin lokomotif olması, diğerlerinin ise vagon olarak “vaziyeti idare etmesidir.” Liderin görevi de lokomotifi öne, vagonları arkaya almasıdır.

HOŞ SADA KALMALI, BOŞ SADA DEĞİL: Bugünden söyleyelim. Bundan önceki Meclislerde görev yapanlarda olduğu gibi bu Meclis’te de durum değişmeyecek. Seçkin vasıflara sahip, devlet adamı vasıflarındaki milletvekillerini efendilikleri, millete sevgi ve saygıları ve icraatları ile hatırlayacağız. Diğerlerini ise çıkardıkları kuru gürültülerle.

Anadolu’da Türklerin Son Yüzyılı (3)

0

 

Bütün bunlara sebep, Türkler olmayacak elbette. Sebep; bu güzel vatanı kendilerine çok gören, Haçlıların emrindeki bir avuç kandırılmış Kürt olacak. Onlar, büyük Kürdistan hayalindeler. Onların bu hayali; Türklerin aymazlığından, Türk Devlet idaresinin zaaflarından, AB ve ABD’nin teşviklerinden ve bu milletin öz evladı mütedeyyin Kürtlerin sessizliğinden besleniyor.

Aslında bu aç gözlülüğe hiç gerek yoktu. Binde 40 oranında çoğalıyorlar. Nüfus artış hızında binde elli oranında lehte fark var.

Urfa’nın, Diyarbakır’ın son 8-9 yıllık nüfus artış ortalaması yüzde 60’ı geçiyor. Batıda 9 yıllık nüfus artış hızı yüzde 30’u geçen illerin nüfusundaki bu artışı, doğudan alınan iç göçler sağlıyor.

Türklerin çekildiği ulaşım, perakende, inşaat ve hizmet sektörlerinin tamamına Kürtler, yerleşiyor ve Kürt nüfus kırsal özelliklerini henüz terk edip yeni yeni şehirleşmekte iken birden bire yıkıcılığın kucağına itiliyor ve Kürt gençleri vandalizmde kimlik buluyor.

Güneydoğu’da asayişi sağlayamayan, Başbakan’ın mitinginde kepenkleri açtıramayan, referandumda halkın sandığa korkusuzca gidebileceği güven ortamını tesis edemeyen Türkiye, Güneydoğudaki tarım teşviklerini adaletle dağıtabiliyor mu sanıyorsunuz?

Anarşinin hâkim olduğu ve Kürt nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerde; elektrik tüketimi ile tahsil edilme oranlarına bir bakalım! İhaleler disiplin altında mı? İlaç harcamalarında dönen dolapları bilen var mı? LYS, LGS ve KPSS sınavlarının güven içinde mi yapıldığını sanıyorsunuz? Ya kamu yatırımlarının ihaleleri ve hak edişler?

Polisin tokatlandığı ve arkadaşlarının arasından bir polisin alınarak öldüresiye dövüldüğü bir ortamdan bahsediyoruz.

Tütüncülüğün hâkim olduğu yıllarda, Güneydoğu illerinde, ön kapıdan giren balyaların arka kapıdan çıkarılıp tekrar ve tekrar tartıldığı, içine taş konulduğu ve sonra da tütün depolarının kundaklanıp yakıldığını ne çabuk unuttuk.

Yardımlar, teşvikler, tehditlerle, atamalarla bu ülkede Kürt vatandaşlara karşı pozitif ayrımcılık yapılıyor ve şimdi bir kısım ayrılıkçı Kürtler çıkmış Türklerin kendilerini asimile etmek istediğinden bahsediyor.

Böyle bir rahatsızlık, Türklerin ayrımcılığından kaynaklanıyor ise, yurdun her yanına Kürt vatandaşlar nasıl yerleştiler, oralarda nasıl iş ve aş kurdular, ev bark, mal- mülk sahibi oldular? Her yerde Kürt kökenli işadamları nasıl türedi? Aslında bu kadar aceleye gerek yoktu. Biraz daha sabır yetecekti, Çünkü bu gidişle Türkler, Anadolu’nun nöbetini onlara ihtiyaren devredecekti.

Türkler üremiyorlar, Türkler üretmiyorlar. Türkler iş beğenmiyorlar. Türklerin vatan, bayrak ve Türkçeden başka buluştukları ortak değerleri kalmamış, her vesileyle fırka fırka bölünmüşler. Medeniyet oluşturma iddiasını terk etmişler, tam bir medeniyet tüketicisi durumundalar. Bu halleriyle Anadolu toprağı onlara daha ne kadar yurt olabilir ki?

Bu toprak yeryüzünün altın köprüsü. Bu toprağa hâkim olmak; Doğudan- Batıya, Batıdan- Doğu’ya akın eden medeniyetlere yön verecek durumda olmayı, Doğu’ya ve Batı’ya medeniyet götürecek güçte olmayı gerektirir.

Yani Deli Dumrul misali, Köprüden geçenden bir akçe, geçmeyene hem dayak, hem de iki akçe… ötesi yok.

Aksi halde bu toprağa hâkim olanlar, yükselen medeniyetlerin Anadolu’dan geçişinde ayaklar altında kalırlar.

Anadolu top ve tüfekten önce ilim ve irfan ile adalet, hukuk ve ahlakla, gece gündüz çalışmakla elde tutulur.

Varın şimdi siz karar verin! Türkler,  bu halleriyle Anadolu’ya yüz yıl daha sahip olabilirler mi? Evet ama gittiğimiz yoldan tez geri dönmediğimiz müddetçe asla! (son)

Türk Milliyetçiliği

Milliyetçilik bizim için bir vasıta değil, bir gayedir. Millet, milliyet, vatan, mukaddesat gibi kimsenin itiraz edemeyeceği ulvi kelimelerin arkasına sığınıp oradan şahsi menfaatlerini korumaya ve yüceltmeye çalışanlar bir memleket kadar genişleyen ihtiraslarını vatanseverlik şeklinde gösterip, milliyetçiliği, bu ulvi gayeyi büyük servetlere, yüksek makamlara erişmek için vasıta olarak kullananlar vardır. Biz temiz niyetli, vatansever, memleketi ve milleti düşünen Türk Milliyetçileri böyle bir milliyetçilikten nefret ediyoruz.

Bizim milliyetçiliğimiz, hususi, lüks otomobiller, bol harcırah, yüksek makam milliyetçiliği değildir. Hakka tapan, halkı tutan bir milliyetçiliktir. Üzerinden büyük menfaatlerin, ağır silindiri geçmiş dümdüz olmuş şahsiyetler, zamanın kıymet ve kuvvetlerini alkışlayanlar her ne pahasına olursa olsun bir gün daha yaşamayı kendilerine değişmez düstur edinenler bizden değildir.

Milli bayram günlerinde meydanlarda sözlerine “çünkü biz …ile başlayıp, son nefeslerini ….etrafında sımsıkıyız” la verenler. Gösteriş ve merasim milliyetçileri bizden değildir. Biz bu vatanı ve bu milleti hangi zihniyetin, hangi imanın kurtardığını biliyoruz.

Aziz vatanın uçsuz bucaksız toprakları Engin denizleriyle, aşkla heyecanla kucaklıyoruz. Altında yüz binlerce şehidin yattığı bu toprakları, üzerinde yaşayanların karınlarını doyurdukları, semirip, yağlandıkları alelade bir toprağa bir çiftliğe benzettirmeyiz. Milletimize, vatanımıza asırlar ve nesiller arkasından gelen bir ruhla bağlıyız.

Alnımız hiçbir fesat ocağından kararmamış elimiz hiçbir harama uzanmamıştır. Üzerimize menfaat balçığından bir zerre çamur sıçramamıştır. Nereden, ne zaman, nasıl gelirse gelsin her türlü kötülükle mücadele edeceğiz.

Allah’tan başka kimseden korkmuyoruz. Bizler Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman’ız.

Bütün gayemiz bu topraklar için, toprağa düşenlerin çocuklarını bu topraklar üzerinde mesut ve bahtiyar görmektir. Soyuna, köküne, vatanına bağlı Türk Milliyetçileri iç delalet ve ihanetlere olduğu kadar dış tehlikelere karşıda manevi seferberliğe hazırdır.

Herkes şunu iyi bilsin ki dostlarımız kadar, düşmanlarımızın peşindeyiz. Biz bir zamanlar üç kıtaya ve yedi denize hükmeden bir ırkın çocuklarıyız. Anadolu da hak iddiasına kalkışan sapıklar eğilsinler tarihe bir daha baksınlar biz Malazgirt’ten buyana bu topraklar için kaç nesli birden harcamışız? Biz yalnız memleketler değil kıtalar, iklimler terk ettik. Çok geriledik, çok çekildik artık çekilmek yok elimizde kalan bu topraklar son parçamız, son damlamızdır.

Son nefer, son nefes ve son damla kanımıza kadar bu memleketi koruyacağız. Mete’den Mustafa Kemal’e kadar büyük tarihin mesuliyetini omuzlarımızda taşıyoruz.  “İstiklalimize kastedecek düşmanlar dünyada görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler ” Düşman çok güçlü olabilir her şey olabilir olamayacak bir şey vardır. Türk Milleti esir olamaz, bölünemez. 

Çiftçilikte Çay

Çay; belki duymayanımız yoktur. Doğu Karadeniz’in gelir kaynağı, Türkiye’nin vazgeçilmez içeceği.

Çay, içilecek hale gelene kadar bir sürü aşamalardan geçer ve bunlarla çiftçiler uğraşır. Ne kadar zor olduğunu kimse anlamaz ya da anlamak istemez. Çiftçiler, yağmurda veya kavurucu güneşin altında çay toplamak zorundadır. Çünkü zamanı geçer ve taze özelliğini kaybeder.

Sertleşen çayda eller çatlar, ağrıları dayanılmaz olur. Şimdilerde ise çay makası var. Bununla çay toplamak kolay ama bununda ellerde sinir sıkışması yaptığı görülüyor. Birçok insan ellerinden ameliyat olmak zorunda kalıyor.

Çayı toplamak, çayı satmaktan daha kolaydır. Devlet fabrikaları kota ve kontenjan uygular. Herkes çayını hemen toplamak ister, böyle olunca da fabrikalar yetiştiremez. Böyle olunca da özel sektör fiyat düşürerek alımlara devam eder. Bu durum tam bir fırsatçılıktır. Buna dur diyen olmaz. Bana göre bunun bir taban ve tavan fiyatı olmalıdır ki fırsatçılık olmasın.

Çiftçi, çektiği eziyetinin karşılığını alamadan diğer aylar gelir. Bu durum kimseyi ilgilendirmez. Böyle olunca da haksızlık sürer gider. Kampanyalar döneminde kimse kimseyi tanımaz, kırgınlıklar hat safhaya gelir. Zaman zaman bazı yerlerde uğrunda ölümlerde olur. Dönem bitince yorgunluk, stres geride kalır.

Bekle. Umut başka bahara kalmıştır.

 

 

“İyi Niyet Elçisi” Angelina Jolie!

Allah razı olsun şu Angelina’dan!

Tam zamanında geldi de, seçim sürecinin yarattığı gerilimli ortamdan sıyrıldık!

Angelina Jolie, ABD’li film artisti.

Müthiş bir oyuncu.

Özellikle sevişme sahnelerinde rakipsiz!

Angelina, aynı zamanda Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komisyonu “İyi Niyet Elçisi!”

Angelina’nın “iyi niyetinden” kuşkum yok!

Yıllar önce, Kuzey Irak’ta kurulan “Kürt Parlamentosu” toplantısında Talebani ile Barzani arasında oturan Fransa eski Cumhurbaşkanı Fransuva Mitterant’ın eşi Bayan Mitterant kadar iyi niyetlidir!

Dünya küresel düzeninin “siyasal tetikçisi” olan ülkesi ABD’yi ve onun takım kaptanı olduğu Birleşmiş Milletler’i en iyi şekilde temsil etmektedir!

Amerika’nın gerçek sahipleri olan Kızılderilileri onlar katletmedi!

Afrika’dan gemilerle taşıdıkları köleleri onlar sömürmedi!

Şimdi, “mazlum Suriye halkı” için dünyanın dikkatini çekmeye çalışıyor!

Allah için, “iyi niyetli!”

Dikkat çekip de ne olacak?

ABD ve küresel efendiler, “Suriye halkına barış ve demokrasi getirecek!”

Tıpkı, Afganistan’a ve Irak’a getirdikleri gibi!

Ya Türkiye?

ABD’nin uluslar arası projesi olan “Büyük Ortadoğu Projesi” ( BOP ) “Eşbaşkanı” olduğunu bir çok kez gururla dile getiren Başbakanımız, elbette demokrasi güçlerinin yanında yer alacak!

Suriye halkının o despot Esad’dan kurtulması için elinden geleni yapacak!

Yapmaya başladı bile!

ABD’li ünlü artist Angelina Jolie, olağanüstü güvenlik önlemleri altında, üst düzey protokolle karşılandı, ağırlandı ve uğurlandı!

Suriyeli masum insanlar, kaçarken yanlarında getirdikleri pankartla “Angelina, dünya barışı için beni öp” diye mesaj vermişler!

Onların da tek isteği zaten öpülmek!

Onları Angelina değil ama ABD ve Küresel efendileri öpecekler!

O zaman, demokrasi ve özgürlüğün, barışın ne olduğunu anlayacaklar!

Ama, “artık çok geç” olacak!..

 

 

Tarihten ve Günümüzden Türk Dünyası Esintileri -4 Şurada Bir Ülke Var, Yakınımızda!

Kırım

Kırım Türkleri, bugün bir bölümünün yaşamakta oldukları topraklara on ikinci yüzyılda gelmeye başladılar. On üçüncü yüzyılın ilk yarısı tamamlanmadan Kırım coğrafyası, Türk Yurdu hâline gelmişti. 1441 yılında Hacı Giray; adına hutbe okutmak ve para bastırmakla, Kırım Hanlığı’nın târih sahnesindeki yerini almasını sağladı. Kırım Hanlığı 315 yıl hüküm sürdü.
Kırım Türklerinin kötü kaderinde ilk felâket ağlarının örülmesi, 16 Ocak 1547 târihinde, sonradan ‘korkunç’ lâkabı ile anılan Rus Prensi Dördüncü İvan’ın, kendisini ‘çar’ ilân ederek taç giymesi ile başladı. Genç çar; Rusya’nın büyümesi için, topraklarının güneyindeki Karadeniz’den sıcak denizlere açılması gerektiğine inanıyordu. Bu maksatla 1552 yılında Kazan Hanlığı’nı işgal ve ilhak etti. 1556 yılında Astrahan Hanlığı, Rus entrikalarıyla düzenlenen iç karışıklıklar sonucunda Moskova’ya iltihak kararı aldı. Sıra Kırım’a gelmişti ki Korkunç İvan, 18 Mart 1584 târihinde öldü.
O’nun ölümünden yaklaşık 100 yıl sonra, 1682 yılında çarlık tahtına oturan; Rusların ‘büyük’, diğer milletlerin ise ‘deli’ lâkabı ile andıkları Birinci Petro, Dördüncü İvan’ın projelerini uygulamaya koydu. 1714 yılında, Rusya’nın târihte kazandığı ilk deniz zaferi ile Baltık Denizi’nin doğu kıyılarını ülkesi sınırları içerisine aldı. Yeterli güce sâhip olmadığını düşünerek Osmanlı Devleti himâyesindeki Kırım Hanlığı’nı aşıp Karadeniz’e ulaşmak için teşebbüste bile bulunamadı.

Proje, Kırım’ın Moskova’dan yönlendirilen iç çekişmelerle zayıflatılmasından sonra, Osmanlı Devleti’nin kendi problemleri ile meşgul olduğu bir dönemde, Çariçe İkinci Katerina döneminde gerçekleştirildi. Çariçe’nin sevgilisi General Potemkin komutasındaki Rus orduları, Kırım’a girdi ve bir daha çıkmadı. 8 Nisan 1783 târihinde Kırım’ın, Rus Çarlığı’nın bir vilâyeti olduğu ilân edildi. Ruslar, kadın ve çocuk ayırımı yapmadan 30.000 Kırım Türkünü katlettiler. Sağ kalanlar, Ak Topraklar olarak adlandırdıkları Trakya’ya, Anadolu’ya ve o tarihlerde Osmanlı toprağı olan Dobruca’ya göç ettiler. 1783 – 1784 yıllarında yaklaşık 80.000 Türk, Vatan Kırım’ı terk etti.
18 Mart 1944 târihinde, toplu kıyım vahşetindeki sürgünle Kırım’da bir tek Türk bırakılmadı. Hepsi, hayvan ve yük taşımakta kullanılan tren vagonlarına çuval istif eder gibi doldurularak Türkistan’a gönderildi. Yola çıkarılanların yarısı, yerleşim bölgelerine ulaşamadan hayatını kaybetti. Topyekün sürgün olayı, hâfızalardan hiçbir şekilde silinmeyecek bir insanlık dramıdır.
Dönüş Çilesi ve Hayat Mücâdelesi
Kırk beş yıl süren mücâdeleli bir hayattan sonra sürgündeki Kırım Türkleri, önce gizli, sonra da resmen izin almış olarak Vatan Kırım’a dönmeye başladılar. Geri dönüş; sevinçli – ümitli ve fakat gidiş kadar zorlu oldu. Topyekün sürgünün 50. yıldönümünde, 1994 yılına gelindiğinde Kırım toprakları; ata yurduna dönebilme imkânı bulabilen 260.000 vatan âşıkı tarafından yeniden Türkleştiriliyor, yeniden Müslümanlaştırılıyordu.
Kırım Tatar Millî Hareketi Teşkilâtı (KTMHT), 25 Ağustos 1991 târihinde Bahçesaray’da gerçekleştirdiği Olağanüstü Genel Kongre’de, Kırım Tatar Millî Meclisi (KTMM)’ni oluşturmuş, Kırım Muhtar Cumhuriyeti Parlâmentosu’nda, 14 milletvekili ile temsil edilme hakkını elde etmişti.
Türkler Kırım’da kısa zamanda teşkilâtlandılar. Kırım Tatar Tiyatrosu, radyosu, televizyonu, Kızılay Cemiyeti, Hekimler Birliği, Subaylar Birliği, Gençler Birliği, Müftülük, Gaspıralı İsmail Kütüphânesi’ni bünyesinde barındıran Medeniyet Merkezi, Esnaf Birliği, Kaytarma Ansamblı unvanlı folklor ekibi… gibi organizasyonlar kısa zamanda hayata geçirildi.
Bütün bu işler kolay olmadı. Dönenlerin; işgal edilen ata topraklarına yerleşmesi, mahallî idârelerin; Kırım Türklerinin bin bir güçlükle inşa ettiği evlerinin yıkımı dâhil olmak üzere pek çok engellemelerine rağmen, kan ve can pahasına gerçekleştirildi. Bu problemlerin çözümünde KTMM çözüm bulmaya çalıştı. Kırım Türklerinin Kırım’da hissedilir şekilde güç olmaya başlaması, Kırım’daki Rus çoğunluğu tarafından endişe ile tâkip ediliyordu.

Kırım Türklerinin dönüş süreci tamamlanmadan Kırım’daki Rusların statülerinin garantiye alınması çalışmaları başlatıldı. Bu amaçla Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin yeniden kurulmasını istediler. Böylece Kırım, Ukrayna Cumhuriyeti’nden kopartılmış olacaktı. Moskova’ya bağlı muhtar cumhuriyet statüsü içerisinde Ruslar daha etkili olabileceklerini düşünüyorlardı. Bu proje, Kırım Türkleri tarafından şiddetle reddedildi. Ukrayna parlâmentosu da bu yönde karar alınca, Türkler amaçlarına ulaştılar. Kırım, Rusya ile Ukrayna arasında sonraki yıllarda da anlaşmazlıkların ve pazarlıkların konusu oldu. Sivastopol şehrine özel bir statü verilerek anlaşmazlıklar, belirsiz bir süre için donduruldu.
Vahhabiler ve Kırım
1994 – 1997 yıllarında Misyonerler Kırım’a gruplar hâlinde geliyor, köy – köy, ev – ev dolaşarak sohbetlerle dost ve çevre kazanmaya çalışıyorlardı. Vahhabilerin faaliyetleri; câmi ve mescitlere kitap ve broşür bırakmanın ötesine geçmiyordu. Bu yayınlarda İslâm’ın temel bilgileri verilmekte ise de, ölçülü olarak Vahhabi öğretileri de yer alıyordu.
2000 yılından itibâren Vahhabiler çalışmalarını yoğunlaştırdılar. Bir hayli de yol aldılar. Vahhablerin Kırım’daki faaliyetleri şöyle özetlenebilir: Beş ayrı şehirde câmi inşaatı başlattılar. Kasıtlı olarak bitirmiyorlar. ‘İslâm’ı, bizim akîdelerimize göre yaşayanların sayısı belli bir miktara ulaşınca, câmiyi ibâdete açarız.’ Mesajı veriliyor. Böylece câmi isteyen herkes, Vahhabi propagandasına âlet ediliyor. Bu mesaj, yer yer etkili oluyor.

Bir deniz kasasında hayatlarını kaybeden ve yakın arkadaş olan iki öğrenciden birinin ailesi, Vahhabi propagandalarından etkilenmişlerdi. Vahhabi geleneğinde cenâze töreni yapılmadığı için bu aile, ölen çocukları için Türk – İslâm geleneğinin gereği olan cenâze törenini yaptırmadı. Bu farklı uygulama sebebiyle komşu aileler tarafından dışlandı. Müslüman – Hıristiyan farkına önem vermeyen Kırım Türkleri arasında gruplaşmalar oluşturuldu. Bu gruplaşmalar zaman içerisinde çatışmalara dönüşme eğiliminde.
Kırım’da yönetime hâkim olan Ruslar ve Ukrainler de böyle bir gelişmeyi bekliyorlar. ‘Çeçenistan’a Vahhabiler hâkim oldu. Radikal İslam’ın yerleşip gelişmesine engel oluyoruz.’ Diyerek Hıristiyan batıyı arkasına alarak Müslüman Çeçenleri katleden Ruslar, aynı gerekçeyi kullanmak için Kırım’da şimdilik Vahhabilere göz yumuyorlar.
Kırım Türkleri tam 220 yıldır Rusya’nın yönetiminde yaşadı. Bu süre içerisinde Kızıl Komünist Moskoflar, Kırım Türklerine dinsizliği yeni bir din olarak kabul ettirmeye çalıştılar Köle gibi gördükleri Müslümanlara baskı yapıyor, dinlerini unutturmaya çalışıyorlardı. Bu sebeple Kırım’daki soydaşlarımız, samîmi birer Müslüman olmakla birlikte, dinlerini tam anlamı ile bilemiyorlar. Öğrenmek istediklerinde, sağlıklı kanalların yetersizliği sebebiyle Vahhabilik gibi, sağlıksız kanallar devreye giriyor.
Vahhabiler, etkileyemedikleri din adamlarının toplumdaki yerini sarsmak için Kırım Türklerine para yardımı yapıyorlar. İşsizliğin ve fakirliğin had safhada olduğu ortamlarda para, her kapıyı değilse bile pek çok kapıyı açıyor. Yine de Vahhabilerin en az sayıda açabildikleri kapılar Kırım’da. Kırım Türklerinin iftihar vesilesi olan bu direnişi, zaman içerisinde gevşeyebilir. Türkiye Diyânet İşleri Başkanlığı (DİB)’nın takviye olarak göndereceği elemanlarla bu olumsuz gelişmeler önlenebilir.
Evvelki yılın Kurban Bayramı’nda Vahhabiler, kendi adamları aracılığı ile Kırım Türkleri arasından seçtikleri 100 kişiyi ücretsiz olarak Hac fârizası için Mekke’ye gönderdiler. Seçim işleminde, KTMM ve Kırım Müftülüğü tamamen devre dışı bırakıldı. DİB’nın ve Türkiye Diyânet Vakfı’nın kaynak yetersizliği sebebiyle aktif olamayışı Vahhabilerin önde olmasına zemin hazırlıyor.
Vahhabiler, daha çok gençler üzerinde etkili oluyorlar. Kontrol altına almayı başardıkları gençler, anne ve babaları için: ‘Onlar, Rus aileleri gibi yaşıyorlar.’ Diyorlar. Aile bağları böylece gevşetilip kopartılıyor. Aile içi ve aileler arası problemler her geçen gün, biraz daha artıyor. Bunun en çarpıcı örneğini, Kırım Türklerinin seçkin ailelerinden birinde görüyoruz. Kırım Parlâmentosu’nda milletvekilliği ve başbakan yardımcılığı – bakanlık yapmış bir doktor, Vahhabilikle mücâdele ederken kardeşi, Vahhabilerle işbirliği içerisinde. Toplumun temeli olan aile kurumu dağılırsa, sonraki yıllarda toplumu dağılmaktan kurtarma imkânı kalmayabilir.
Kırım’ın bâzı bölgelerinde Vahhabilerin devam ettiği câmiler ayrılmış durumda. Özellikle cuma namazlarında, biri birilerinin câmilerine gitmiyorlar. Araplar ve bilhassa Vahhabiler arasında Türk düşmanlarının sayısı hayli fazladır. Onlar, bu yönleriyle daha çok Hıristiyanlara hizmet ediyorlar. Vahhabilik anlayışına aykırı olmasına rağmen Kırım’ın her tarafında haç motifinin ön plâna çıkarıldığı heykeller dikiliyor. Bu aykırılığa nedense karşı koymuyorlar.
Vahhabilerin ilgileri yalnızca Müslüman Türk toplumu ile sınırlı değil. İdâre ve polis üzerinde de etkililer. Kurdukları ilişki sâyesinde idâre ve polisle problemi olanlar, Vahhabi grubuna dâhil iseler himâye ediliyor. Denilebilir ki Vahhabiler, Müslümanlardan çok Ruslar üzerinde etkili oluyorlar, onlar aracılığı ile soydaşlarımızı baskı altında tutuyorlar. Diğer taraftan Vahhabiler, çalışmalarına engel olmak isteyen Türkleri sınır dışı ettirebilmek için Rusları kullanıyorlar. Bu cümleden olarak Aziz Mahmud Hüdâi Vakfı’nın Kırım’daki okulunu kapattılar. Bahçesaray’ın Büyüksüren (Ruslaştırılmış adı ile Tankova) köyünde bulunan Türk Koleji’nde görevli bir öğretmeni Kırım’dan sınır dışı ettirdiler. Okulu kapattırmak için bütün güçleriyle çalışıyorlar.
Vahhabiler, Rusça’ya tercüme edilip Kril harfleriyle basılmış Kur’an-ı Kerim’leri ücretsiz olarak dağıtıyorlar. Bu kitaplarda, tahrif edilmiş âyetler var. Kırım’da görevli Müslüman din adamları, gerçek Kur’an-ı Kerim tefsirlerini vermek imkânına sâhip olmadıkları gibi, Vahhabilerin ücretsiz dağıttığı kitaplardaki yanlışlıklara dikkat çekebilmek için bile kaynak yetersizliği sebebiyle her yere ulaşamıyorlar. Biraz destekle, biraz maddî imkân ile Kırım’da Vahhabilik akımının önüne aşılmaz setler çekilebilir. Aksi takdirde Kırım’da ne Türklük kalır, ne de Müslümanlık…
Kırım’da Kürtçülük – Bölücülük
Verilen abartılı rakamlara itibar edilmese bile 40 – 50 kişilik bir grup, Kırım’da Kürtçülük faaliyetini başlattı. Bunlar, Rusya’da işçi olarak çalışmakta iken Kırım’dan evlenmiş güneydoğulu vatandaşlarımız. Kırım’ın ortalarında Cankoy şehrinde kümelenmiş durumdalar. Ukrayna Hükümeti’ne başvurarak çocukları için Kürtçe dil kursları açılması isteğinde bulundular. Konu henüz kuluçkadaki yumurta görünümündedir. Zamanı geldiğinde neler çıkacağı merakla bekleniyor. Azerbaycan’daki gelişmeler hatırlanırsa, bir komplo teorisinden söz edilmediği anlaşılır.
Demokratik düzen içerisinde her yönetimin muhalifinin bulunmasından daha tabii bir durum olamaz. Ancak, Kırım’da KTMM’ni oluşturan ekibi ve değerli başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nu yıpratmak amacıyla bayrak açanlar var. Muhalifler, hizmetine tâlip oldukları kişiler için gerçekleştirecekleri daha üstün hizmetleri anlatıp taraftar toplayacakları yerde, düşman gibi gördükleri rakiplerini karalamaya – sıfırlamaya çalışırlarsa, çıkacak sonuçtan yalnızca, Kırım Türklerinin düşmanları yararlanır. Kırım Türkleri ancak ve ancak, hizmet yarışının daha ılımlı bir zeminde yapılması ile kârlı çıkabilir.
Yapılacak Çok İş Var.
18 Mayıs 2009 târihinde, Kırım Türklerinin topyekün sürgüne gönderilişlerinin ve soykırıma uğramalarının 65. yıldönümü törenleri yapıldı. Bu târih aynı zamanda, vatana dönüşün yaklaşık 20. yılıdır. Geçen 20 yıl içerisinde, bir kısmı sonradan kaybedilmiş olsa bile, memnuniyet verici ölçüde haklar elde edildi. Kırım Türkleri, bu hakları yeterli görmüyorlar. Beklentileri var.
Her şeyden önce Kırım’ın Rusya – Ukrayna kıskacından kurtarılıp yeni bir statüye kavuşturulması gerekiyor. Bu statü hazırlanmadan önce, sürgünde bulunan ve sayılarının 250.000 civârında olduğu tahmin edilen Kırım Türklerinin de vatan Kırım’a dönmeleri temin edilmelidir.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB)’nin dağılmasından sonra kurulan Ukrayna Cumhuriyeti, Kırım Türklerinin sosyal, ekonomik ve kültürel şartlarının iyileştirilmesi konusunda taahhütte bulunmuştu. Bu taahhütler yerine getirilmediği gibi, Kırım Türkçe’sinin resmî dil olarak kabul edilmesi, devlet dâirelerinde çalışan Türklerin, dînî ve millî bayram günlerinde izinli sayılması… gibi kazanılmış haklar, resmen iptal edilmemiş olsa bile uygulamadan kaldırıldı. Bu konuda milletlerarası platformlarda dış desteğe ihtiyaç var.
Özbekistan’da henüz sürgünde bulunan Kırım Türkleri, hükümetin koyduğu yasak sebebiyle sâhibi bulunduğu gayrimenkulleri satamıyorlar. Takas yoluyla Kırım’da gayrimenkul verilmesi konusunda Ukrayna ile Özbekistan arasında ikili anlaşmalar imzalanması için milletlerarası baskı grupları oluşturulması gerekmektedir.
Kırım’a kesin dönüş yapan Kırım Türklerinin bir kısmına henüz vatandaşlık hakkı verilmemiştir. Kırım Türklerinin kendi imkânlarıyla açtıkları ve Millî Mektep adı ile andıkları okullarda Rus ve Ukrain çocukları da okutulmasına rağmen, hükümet bu okullara tek bir kuruş yardımda bulunmuyor.

Kendilerine vatandaşlık hakkı tanınmayanlar, devletin sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanamıyorlar. Seçme seçilme hakları yok. Şâyet varsa, gelirlerinden devlete vergi ödüyorlar, buna rağmen nüfus sayımında bile dikkate alınmıyorlar. Pasif jenosit anlamındaki, insan haklarına aykırı olan bu uygulamanın durdurulması, durdurulması için çalışılması… devlet – millet statüsü kazanmış her organizasyonun insanlık borcudur. Bu gerçeklerin anlatılmasında yaşanan yetersizlikler, konu ile ilgili herkesin mâlûmudur.
Soydaşlarımız için vatana dönüş zor olmuştu. Zirvedeki nihâî hedef olarak düşünülen beklentilerin gerçekleştirilmesi, bu şartlar altında daha da zor olacak. Düşman çok ve kavi, talih zebun… Çare; İsmail Gaspıralı’nın sözlerinde: Dilde, işte ve fikirde birlik. Bu parolaya itiraz edecek bir tek Kırım Türkü’nün varlığı düşünülemez. Gaspıralı’nın sözlerinin gereği yapıldığında… zafer Kırım Türklerinin olacak. Onlar bu zaferi çoktan hak ettiler.
Bizim Türkümüz
Ahmet Kabaklı ağabeyime
Bizim türkümüzde gurbet var artık
Hasret var, yürek var, toprak var balam
Gönlümüzü sımsıcak alan topraklar
Tanrı Dağları’na kadar Bismillâhlarla uzar
Kim demiş vatanımız Edirne’den Kars’a kadar.

Kerkük’te kurşunlar ansızın bizi vurur
Sürüklenir sokaklarda başsız cesetlerimiz
Zulüm bir hançer gibi içimize oturur
Bir mağara devrinden arta kalan insanlar
Kerkük’te kan kusturur…

Uzar gider bir sessizlik içinde
Bir uçtan bir uca Türkistan toprakları
Beyaz altın dediğimiz pamuk tarlalarına
Çöreklenir yedi başlı bir kızıl yılan
Baş kaldırsa esarete yeni bir Osman Batur Han
Bebekler bile vurulur beşiklerinde
Kana boyanır Türkistan

Basmış kanlı çizmeler toprağına bir defa
Çiğnenmiş kara kalpaklar, temiz duvaklar
Susmuş minarelerinde mübarek ezan
Prangaya vurulmuş bir mahkûm gibi çaresiz
Boynu bükük türkülerde güzelim Azerbaycan.

Bir kanlı ağıt söylenir şimdi Kırım’da
Biz duyarız Kırım’ın öldüren feryadını
Bir büyük destanla birlikte yeniden yazacağız
Kırım topraklarına Kırım Türkünün adını.

Balkanlarda büyük, öksüz kubbeler
Minareler, şadırvanlar, kervansaraylar
Bizi söyler, anlatır Mimar Sinan’dan beri
Üsküp’te, Estergon’da, bir atar damar gibi
Davullar, zurnalar ve serhat türküleri…

Yüzyıllardan beridir Altay’lardan Tuna’ya
Bizim türkülerimizdir söylenen
Konuşulan dil, bizim dilimizdir
Renk renk, nakış nakış uzayan toprak değildir
Kilimlerimizdir…

Yine bir dağ gibi, bir dev gibi doğrulacağız
Yeni bir ruh doğacak toprağımızdan
Tanıyacak bizi dünya yeniden heyecanla
Burma bıyığımızdan, kalpağımızdan.

Bizim türkümüzde gurbet var artık
Hasret var, yürek var, toprak var balam
Gönlümüzü sımsıcak alan topraklar
Tanrı Dağları’na kadar Bismillâhlarla uzar
Kim demiş vatanımız Edirne’den – Kars’a kadar.
Yavuz Bülent Bâkiler
Türk Kelimesinin Anlamı:
Türk adına çeşitli kaynak ve araştırmalarda türlü mânâlar verilmiştir:
Çin kaynakları Tu-küe (Türk)’ü miğfer olarak, İslam kaynakları ise ses benzetmesine dayanarak terk edilmiş, olgunluk çağı ve benzeri mânâlar vererek yeni anlamlar üretmiştir.
19. asırda A. Vambery’nin ilmî izaha yakın olan fikrine göre ise Türk kelimesi ‘Türemek’ kelimesinden gelmektedir. Zira Gökalp bunu ‘Türeli / Töreli’ yâni kanun ve nizam sahibi olarak açıklamıştır.
Ancak Türk sözünün cins isim olarak ‘güç-kuvvet’ anlamında olduğu, buradaki Türk kelimesinin milletin adı olan ‘Türk’ kelimesi ile aynı olduğu A.V. Le Coq tarafından ileri sürülmüştür. Bu iddia Kök-Türk kitabelerinin çözücüsü olan V. Thomsen tarafından kabul edilmiş, aynı iddia G. Nemeth’in tetkikleri ile de ispat edilmiştir.
Ayrıca Türk kelimesinin cins isim olarak ‘Altaylı’ (Ceyhun ötesi Turanlı) kavimlerini ifâde etmek üzere 420 yıllarına ait bir Pers metninde, daha sonradan 515 hâdiseleri dolayısıyla ‘Türk-Hun / Kudretli-Hun’ tâbirleride geçtiği bilinmektedir.
İran kaynaklarında Türk sözü ‘Güzel İnsan’ karşılığında kullanılırken, 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud ‘Türk adının Türkler’e Tanrı tarafından verildiğini’ belirterek ‘Gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı’ demek olduğunu bir defa daha belirtmiştir. Tarihçiler ise Türk kelimesinin ‘Güçlü-Kuvvetli’ anlamına geldiğini kabul etmektedirler.
Değinmeler:
Ziya Gökalp; ‘Türkçülüğün Esasları’ adlı kitabının ‘Vatanî Ahlâk’ bölümünde, ‘Eski Türklerde vatanî ahlâk çok kuvvetliydi. Çünkü hiçbir Türk kendi milleti için, kendi vatanı için hayatını fedâ etmekten çekinmezdi.’ Diyor ve ‘Türklerin en değer verdikleri ahlâkın, vatanî ahlâk olduğunu’ vurguluyor.
Günümüz insanlarında bu hasletlerin eskisi kadar güçlü olmadığını üzülerek görüyoruz.
Bu değişimin sebebini; Vatan-millet sevgisinin millî tarih şuurunun, millî kültür ve millî birlik- beraberlik kavramlarının, yetişmekte olan nesillere öğretilememiş olmasında aramak gerekmektedir.
Türk Dünyasından Özlü Sözler:
Çalışmak İsteyen İmkân Bulur.
Tembeller İse Bahane Ararlar.
Ali Şîr Nevâî.

Hollanda’dan Türkiye nasıl gözüküyor?

Hollanda’da ki Türklerin kurduğu sivil toplum örgütleri tarafından düzenlenen Türk kültür günlerine davetli olarak katıldım. 1 Haziran 2011 Çarşamba günü 3 saatlik uçak yolculuğu ile gittiğim Hollanda’nın Amsterdam kenti Türk kültür günleri fuarının düzenlendiği bölgeye geçtim.

4 gün süren ve yüz binlerce Türk ve Hollandalının gezdiği” multifestayn” adlı fuar ve kültür günlerinin organize edildiği salon adeta gelinler gibi süslenmişti. Fuar alanına sadece Türkiye’den değil Kazakistan, Afganistan Türkmenleri, Doğu Türkistan, Irak Türkmenleri ve Bosna Hersek kültürünü tanıtan bölümler açılmıştı. Türk ve Hollandalı işadamları tarafından üretilen ve satılan ürünlerin teşhir ve satışlarını yapan standlar kurulmuş.

Türk mutfağının eşsiz yemeklerinin sergilerinin yanı sıra milli eğitim bakanlığına bağlı Adana Olgunlaşma Enstitüsünün el işi göz nuru sanat harikası olan motifler Türk süsleme sanatının eşsiz örnekleri. Vitraydan ve duvar süsleme sanatlarının eşsiz örnekleri fuar ve sergi salonunda Türk rüzgarlarının esmesine vesile oluyor.

Fuar ve sergi alanın en göz doldurucu yanı ise Bursa mehter takımının muhteşem konseri, Antalya güreş kulübünün güreş gösterileri, Hacivat-Karagöz gösteri, ney dinletisi Hollandalı ve Türkleri büyüledi. Açılışa büyük elçiler katıldı. 2 Haziran 2011 Perşembe günü yapılan Türk kültür  günlerinin açılışına Hollandalı üst düzey yetkililerin yanı sıra başta Türkiye Cumhuriyeti Hollanda Büyükelçisi olmak üzere Bosna Hersek, Kazakistan, Afganistan, İran, Irak gibi ülkelerden 8 büyük elçi katıldı.

Türk kültür günleri sadece görsel olarak değil, konferanslarla da bir kültür şölenine döndü. Başta Türk Dil Kurumu Başkanı  Prof. Dr. Akalın, Dursun Ali Erzincanlı, ünlü sunucu İkbal Gürpınar konferansları ve konuşmaları renk kattı. 2 Haziran akşamı Regaip kandilin muhteşem bir şekilde kutlanması bir ilk gerçekleşti.

Bugün 400 bin Türk’ün, 800 bin Müslüman’ın yaşadığı ve 400’e yakın caminin olduğu  Hollanda’da Regaip kandili Türk günleri kutlamasının en anlamlı bölümünü teşkil etti. Enderun ilahi gurubunun okuduğu ezan ve ilahiler, mevlit ve Aşr-ı şeriflerle milli heyecan ile birlikte manevi heyecan doruklarlara çıktı. Cuma günü kılınan Cuma namazı ise Multi festivale ayrı bir renk kattı.

Türk günleri ve festivale katılım sadece Hollanda’dan değil birçok Avrupa ülkesinden katılım oldu. Almanya ve Fransa’dan sonra en çok Türk nüfusa sahip Hollanda’da Türkler diğer Avrupa ülkelerine göre dilleri ve kültürlerini unutmamışlar. Son yıllarda Hollanda’da entegrasyon adı altında Türkçe’yi seçmeli ders olarak çıkarsalar da Türk aileler çocuklarına Türkçe öğretiyorlar. Fuara  katılan Türkiye’nin Hollanda Büyük Elçisi Uğur Doğan ve Roterdam Başkonsolosu Eser Altuğ hanım ile özel söyleşi yaptık. Esen hanım Devr-i Alem programını izlediğini söyleyerek Hollanda ile ilgili bir program yapmamızı ifade ederek takıldı.

Osmanlı-Hollanda İlişkilerinin 400. Yılı

Birçok Avrupa ülkesinin aksine Türkiye ile Hollanda arasında ki ilişkiler çok eskilere dayanıyor. Osmanlı ile Hollanda arasında ilişkiler ilk kez 1500’lü yıllarda başlamıştı. Hollanda devleti  ile Türkiye Cumhuriyeti 2012 yılını Türk-Hollanda yılı ilan ederek kulama için hazırlıklar başlatıldı. 1964 yılında da Türkiye devleti 2’li anlaşma ile Türk işçilerini Hollanda’ya göndermeye başlamıştı. Bu işçilerimiz ile 400 yıldan beri süren ilişkiler daha da pekişmişti.

400 yıl boyunca Hollanda ile Türkler arasında hiç ciddi sorunlar yaşanmamış, Hollandalılar Türklere karşı hep saygılı olmuşlar. Karşılıklı ticaret yaparak dostluğa önem vermişler. 400 yıl önce Hollanda’da ki Türk Büyük Elçisinin adı Ömer ağa idi. Osmanlı-Hollanda ilişkilerinin 400. yılı ilgili ayrı bir yazı hazırlayacağım. Hollanda’da başta başkent Amsterdam olmak üzere Roterdam ve diğer bölgelerde belgeseller çekip Türklerle konuştum. 6 Haziran Pazartesi günü akşam saatlerinde Türkiye’ye döndüm.

Hollanda’dan Türkiye’ye bakınca Türkiye’nin ne kadar büyük devlet olduğunu bir kez daha tespit ettim. Hollanda’da belgesel çekimi yaptığım Türklerin şu sözleriyle anlatmak  istiyorum. Türkiye’nin kıymetini bilin, Türkiye’nin geleceği çok parlak, Türkiye dünya da ekonomik ve siyasi bakımından dünyanın lider ülkeleri arasında yer alacaktır.

 

Karneler ve Tatil

Geçen yıl Eylül ayında başlayan ve yaklaşık dokuz ay süren bir okul dönemi daha sona erdi. En az 12 yıl sürecek olan (İlk – Orta) eğitim ve öğretim sürecinin bir yılı daha geride kaldı.

Karneler alındı. Nedir karne? Öğrencinin ders dönemindeki çalışmalarını değerlendiren belgedir. Hangi derslerde ne kadar başarılı olduğunu veya yeteri kadar başarılı olamadığının göstergesidir. Ayrıca, öğretmenlerin de kaç öğrenciyi başarılı sonuca ulaştırdığının, kaçını yeterince iyi yetiştiremediğinin göstergesi yine bu karne olacaktır. Arzu edilen hem öğrencilerin hem de öğretmenlerin ders dönemini başarıyla tamamlamalarıdır. Başarısızlık söz konusu ise her iki tarafın da, eksikliklerini gözden geçirerek, gerekli önlemleri almaları gerekmektedir.

Bütün araştırmalar, başarılı öğrencilerin, başarısız öğrencilere  göre sayı bakımından açık ara önde olduğunu gösterir. Bu durum ticari açıdan hemen değerlendirilir ve başarılı öğrencilerin hediyelerle kutlanması gerektiğinin altı çizilir. Üretici ve satıcılar reklamlarla, televizyonda, internette ve gazetelerde tüm hediye çeşitlerini bol bol sergileyerek gündeme getirirler.

Karneler bazı ailelerde mutluluklara neden olurken, bazıları içinde üzüntü ve kızgınlıklara neden olur.  Sayıları az da olsa karnelerinde kırık not olan öğrenciler ve aileleri için zor bir dönem başlar. Genelde çocuklar aşağılanır, cezaya tâbi tutulur.

Bu davranışları onaylamak mümkün değildir. Çocuğumuza kızmadan önce serinkanlılıkla bir değerlendirme yapmamız gereklidir. Anne, baba olarak çocuğumuza yeterli çalışma ortamı sağlayabildik mi?  Ödevlerini ve derslerini muntazam olarak yapmayı ve çalışma sorumluluğunu, öğrenciliğin gereklerini onlara öğrettik mi? Onlarla ilgilendik mi? Eksiklik ve yetersizliklerinde onlara yardımcı olduk mu?

Ailelerimizin sorumluluğu yanında, öğretmenlerimizin de mesleki deneyim, birikim ve olgunluk içinde, öğrencilerinin tümünün başarısı  için ellerinden geleni yapmaya  heves ve istekleri olmalıdır. Çünkü bütün öğrenciler, öğretmenlerinin ellerinde şekilleneceklerdir. Çocuklarımızı ve dolayısıyla geleceğimizi çağdaş uygarlığa taşıyacak eğitim sistemimizdeki en önemli en sorumlu kişiler hiç şüphesiz öğretmenlerimizdir.

Şimdi çocuklarımızın tatil zamanıdır. Ailelerinin olanakları ölçüsünde dinlenecek ve eğleneceklerdir. Yaz günleri uzundur. İyi düzenlenirse oyuna da, TV’ye de, gezmeye de, okumaya da yeterlidir. Ayrıca bu tatil süreci, okullarımızın ve ailelerimizin olumlu yaklaşımlarıyla ihtiyacı olan öğrencilerimizin eksikliklerinin tamamlanacağı bir dönem olacaktır.

Önümüzdeki dönemde daha başarılı bir eğitim ve öğretim yılı dileğiyle tüm ailelere, öğretmenlere ve çocuklarımıza mutlu ve sağlıklı tatil günleri dilerim.

 

Seçimler ve Türkiye Resminden Bir Kesit

 

12 Haziran 2011 Genel Seçimlerini geride bıraktık. Seçim sonuçlarının neler getireceği ve ülkemize olan faturası önümüzdeki yıllarda görülecektir. Şurası bir gerçek ki; seçimi Türkiye kazanamamıştır. Önümüzdeki günler BOP veya Genişletilmiş Ortadoğu Projesine uygun siyasi yapı ve hatta sınır değişiklikleri dayatmaları daha da artacaktır. Milli ve üniter yapı dış tehdit altına sokulmuştur.

Birçok Ortadoğu ülkesinde demokratikleşme örtüsü altında oynanan oyunlar ve tezgâhlar, şimdi Suriye’de yarın Türkiye ve İran’da tekrarlanacak, küresel gücün isteklerine uygun bir Ortadoğu planlaması gerçekleştirilmeye çalışılacaktır. Seçimden yaklaşık bir hafta önce başlayan iktidar partisiyle BDP mücadelesi, daha doğrusu kayıkçı kavgası, yerini uzlaşmaya ve terör örgütünün birçok isteğini kabule bırakacaktır.

Bu bakımdan bu seçimi GOP’ni tekelinde tutan küresel güç kazanmış ve Ortadoğu’da mesafe almıştır. Türkiye üzerindeki değişikliklerin gerçekleşebilmesi sözde sivil ve özgürlükçü yeni anayasanın oluşturulmasına bağlıdır. Değiştirilecek ve tanınmaz hale getirecek olan yeni Türkiye anayasa değişiklikleriyle şekillendirilecektir.

Hedef başta anayasanın ilk üç maddesi ve onlarla bağlantılı diğer maddelerdir. % 49.9 iktidarı tasvip ederek oy verenler, yukarıda belirlediğimiz yeni Türkiye resminden büyük oranda haberdar olduklarını zannetmiyoruz. Bu oyların önemli bir bölümü de AKP’ye değil, bizzat Sayın Başbakan’ın karizmasına verilmiştir.

Yeni anayasa tuzağı; birlik ve bütünlüğü değil; bütünlüğü reddeden parçaları ve bize yabancı olan etnik taassubu, soyut, toplumsuz ve devletsiz ferdi esas alacaktır. Milletleşme sürecini reddeden, milli kimliğe tahammül edemeyen bir yaklaşımla nasıl bir anayasa yapılacak ki; herkes kendini orada bulabilecek?

Milli kimliksiz bir Türkiye ezogelin çorbası gibi olur. Kaldı ki; yüzyıllardır Anadolu’da milletleşme süreciyle ortaya çıkan Türk Milleti nesebi gayri sahih de değildir. Yeni anayasayla başkanlık sisteminin önü açılacak, TBMM’nin yetkileri daralacaktır. Görüldüğü kadarıyla Sayın Başbakan başkanlık sistemine yeşil ışık yakacak herkesle işbirliğine gidilebilecektir.

Bu seçimler bol hileli, karşılıklı saygının hesaba katılmadığı, çirkin ve mütecaviz üslubun kullanıldığı, her türlü vasıtanın mubah görüldüğü, toplumun ahlaki değerlerinin kaset üretimiyle ve bunların seçimden kısa bir süre önce yayınlanmasıyla istismar edildiği, MHP’ye karşı her türlü komplonun oynandığı bir seçim olmuştur.

Yerli yabancı maksatlı her çevrenin hedefi MHP idi. Seçim öncesi oynanan oyunlar, sandıkta da sürdürülmüştür. Maalesef bazı yerlerde partiyi ve kendi başlarına ülkeyi kurtarmakla meşgul olup sabahlara kadar enerji tüketenler, sandık başlarında bulunmamışlar ve görevlerini yapmamışlardır. Bundan dolayı mesela, İstanbul’da MHP’nin birçok oyu parti mi, dernek mi olduğu belli olmayan Milliyetçi ve Muhafazakâr üzerinden yapılan Partiye kaydedilmiştir. Bilgisayar üzerinden yapılan hileler de ayrı konudur.

Türk toplumundaki davranış ve tavır değişikliği anlaşılmadan sonuçlar yorumlanamaz. Geçen örneklerde olduğu gibi, iktidarla kredi ve değişik yollarla bağlantılı olanlar, tercihlerinde hür olamamışlardır. Seçmenin önemli bir bölümünde değer hükümleriyle yabancılaşan bir tercih görülmüştür. Dış kalıplara ve görüntüye bağlı tercihler yapılmıştır.

Terör ve terör örgütünün hedefleri ve saldırıları ve terörle mücadele, gelir dağılımındaki bozulma, orta sınıfın çöküşü ve işsizlik pek de sorun gibi görülmemiştir. Basın da kötü bir sınav vermiş ve çıkar hesapları öne çıkmıştır. Demokrasinin basını bu değildir. Seçmen istikrarı değiştirmeme olarak anlamış, mütecaviz güç gösterileri güven ve itimat yaratmıştır.

Ülkenin geleceğine dair resim görülmemiştir. Değişen zihniyet ve hayat şartları seçmeni daha esnek hale getirmiş, kemik ve değişmez oylar azalmıştır. Küresel rüzgârların etkisiyle vatandaşlık duygusu ve milli hassasiyetler köreltilmiş, günlük düşünen seçmen günlük rey vermiştir.

Seçmen için teröristlerin Habur’da karşılanışı, örgütle müzakere, terörist başı için sayın diyen Bakanlar, yolsuzlukların el veya deniz feneriyle yapılması, kamu kaynaklarının yabancılara peşkeş çekilmesi, milli egemenliğin parçalanacağı hesaba katılmamıştır. Etnik ırkçılığa prim yaptırılmıştır.