1.8 C
Kocaeli
Pazar, Nisan 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 56

Öğrencilere Zorunlu Okul Kıyafeti

Bilindiği üzere şimdiye kadar, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı, ilkokul, ortaokul ve liselerde öğrenciler serbest okul kıyafeti ile okullarına gitmekteydiler. Serbest okul kıyafetlerinde yaşanan bazı sıkıntılardan ötürü, Milli Eğitim Bakanlığı ilgili yönetmelikte değişikliğe gitti.

“Millî Eğitim Bakanlığı’na Bağlı Okul Öğrencilerinin Kılık ve Kıyafetlerine Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılması Hakkında Yönetmelik”, Resmî Gazete’ de yayımlandı.

İlgili yönetmeliğin üçüncü maddesinde şu hükümler yer almaktadır:

(1)İlkokul, ortaokul ve liselerde öğrenciler için okul kıyafeti; okul-aile birliği yönetim kurulunun ve ikinci dönem başında yapılacak öğretmenler kurulunda öğretmenlerin de görüşü alınarak özel işaret, baskı ve desen gibi kısıtlayıcı ayrıntılara yer verilmeden okul müdürlüğünce belirlenir. Belirlenen okul kıyafeti görseli okulun internet sayfasında yayımlanır. Belirlenen okul kıyafeti görseli okulun internet sayfasında yayımlanır.

(2) Belirlenen okul kıyafeti 4 eğitim ve öğretim yılı geçmeden değiştirilemez.

(3) Okul kıyafeti değiştirildiğinde ara sınıflardaki öğrenciler bir üst öğrenim kademesine geçinceye kadar mevcut okul kıyafetini giymeye devam edebilir.

(4) Belirlenen okul kıyafeti 1739 sayılı Kanunda yer alan genel ve özel amaçlar ile temel ilkeler doğrultusunda; ekonomik, sade, kullanışlı, kolay temin edilebilir ve pedagojik esaslara uygun olmalıdır.

(5) Okul öncesi eğitim kurumları ve özel eğitim okullarındaki öğrenciler, yaş grubu özelliklerine uygun, temiz ve düzenli bir kıyafet giyer.

(6) Öğrenciler, öğrenim gördükleri programın özelliğine göre atölye, işlik, laboratuvar ve işyerlerinde okul yönetiminin onayı ile önlük, tulum veya yapılan işin özelliğine uygun kıyafet giyer.

(7) Sağlık özrü bulunan ve bu durumu belgelendiren öğrencilerin özürlerinin gerektirdiği şekilde giyinmelerine izin verilir.

(8) Özel gün, hafta ve kutlamalarda ders içi ve ders dışı faaliyetlerde kullanılmak üzere veliye mali yük getirecek özel kıyafet aldırılamaz.

(9) Okul kıyafeti temin edilmesine yönelik olarak okul-aile birliklerince kıyafet satışı ve serbest rekabet şartlarını ihlal eden yaklaşım ve yönlendirmeler yapılamaz.

(10) Bu maddenin uygulanmasına dair ve okul kıyafeti ile ilgili diğer hususları içerir usul ve esaslar Millî Eğitim Bakanlığı tarafından belirlenir.

Böylece 6 Aralık 2024 tarihinde yapılan yönetmelik değişikliği ile 2025-2026 Eğitim-Öğretim yılından itibaren “okul kıyafeti” uygulamasına geçilecektir.

Buna göre, “ilkokul, ortaokul ve liselerde” öğrenciler için okul kıyafeti, okul-aile birliği yönetim kurulunun ve ikinci dönem başında yapılacak öğretmenler kurulunda öğretmenlerin de görüşü alınarak, özel işaret, baskı ve desen gibi kısıtlayıcı ayrıntılara yer verilmeden okul müdürlüğünce belirlenecektir.

Belirlenen okul kıyafeti görseli, okulun internet sitesinde yayımlanacak ve 4 eğitim ve öğretim yılı geçmeden değiştirilemeyecektir.

Okul kıyafeti değiştirildiğinde, ara sınıflardaki öğrenciler bir üst öğrenim kademesine geçinceye kadar mevcut okul kıyafetlerini giymeye devam edebilecektir.

Veliye mali yük getirecek özel kıyafet aldırılamayacak. Belirlenen okul kıyafeti, “ekonomik, sade, kullanışlı, kolay temin edilebilir ve pedagojik esaslara uygun olacaktır.”

Sağlık özrü bulunan ve bu durumu belgelendiren öğrenciler,  özürlerinin gerektirdiği şekilde kıyafet giyebilecektir.

Özel gün, hafta ve kutlamalarda, ders içi ve ders dışı faaliyetlerde kullanılmak üzere veliye mali yük getirecek özel kıyafet aldırılamayacaktır.

Okul-aile birliklerince kıyafet satışı ve serbest rekabet şartlarını ihlal eden yaklaşım ve yönlendirmeler yapılamayacaktır.

Öğrenciler, öğrenim gördükleri programın özelliğine göre atölye, işlik, laboratuvar ve iş yerlerinde okul yönetiminin onayı ile önlük, tulum veya yapılan işin özelliğine uygun kıyafet giyebilecektir.

Öğrenciler, öğrenim gördükleri okulun arması ve rozeti dışında nişan, arma, sembol, rozet ve benzeri takılar takamayacaktır.

Öğrenciler, insan sağlığını olumsuz yönde etkileyen ve mevsim şartlarına uygun olmayan kıyafetler giyemeyecek.

Öğrenciler, yırtık veya delikli kıyafetler ile şeffaf kıyafetler giyemeyecek.

Öğrenciler vücut hatlarını belli eden şort, tayt gibi kıyafetler ile diz üstü etek, derin yırtmaçlı etek, kısa pantolon, kolsuz tişört ve kolsuz gömlek giyemeyecek.

Öğrencilerin okullarda yüzü açık olacak.

Öğrenciler, siyasî sembol içeren simge, şekil ve yazıların yer aldığı fular, bere, şapka, çanta ve benzeri materyalleri kullanamayacak; saç boyama, vücuda dövme ve makyaj yapamayacak, pirsing takamayacak, bıyık ve sakal bırakamayacak.

Okul öncesi eğitim kurumlarında ve ilkokullarda okul içinde baş açık bulundurulacak.

Bu yönetmeliğin 1. maddesi uyarınca ;  “Millî Eğitim Bakanlığına bağlı resmî ve özel okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerinin kılık ve kıyafetlerine dair usûl ve esaslar, ilgili yönetmeliğe uymak zorundadır.

Yeni okul kıyafetlerinin, öğrencilerimize ve velilerimize külfet getirmeyecek ve  kolaylık sağlayacak rahatlıkta, zevklerine göre tespit edilmesini temenni ediyorum.

Evrensel İnkisar

Vefâsızlık kol geziyor burçlarda..

Harçlardan kan gibi sızıyor sevdâsızlık.

 Öksüz bir cümle gibi geldim kapına,

Bağışla da gitsin bir insan kasabına.

 Sitem bir kanserojen maddedir ciğerim,

Bıraksalar öfkemin yüreğini yerim.

 Sarışınlığın bir çığlık gibi korkutuyor beni,

Sanki evren boydan boya deve dikeni.

 Dünyanın glôbal bir tabut olması haktır;

Bir gün bizim de doğrama atölyelerimiz olacaktır!

  Sen beni bilirsin, yağmurumu gördün;

Ben soğuk yedim dedim, sen öksürdün.

Nöbetçi subayımız Brütüs’tür a efendi!

Lâkin bıçaklarımız yüzyıllarca lekelendi.

 “Sende mi” deme sakın “sende mi” deme!

Uykusuzluğu müntehir düşlerle ödeme.

  Ve rüyâlarını kızıl bir kıyamete yor;

Zirâ burçlarda vefâsızlık kol geziyor..

          6 Temmuz 1997 – Bahçecik Seymen

Düştük Elhamdülillah

Bir hata yapılıyor. Ülkenin ekonomisi dara giriyor. Hata niçin yapılıyor? Demek ki ekonomiyi yönetenin ekonomiden haberi yok. Fakat bildiğini zannediyor. En basit izah bu. Bir sonuca sebep aranırken seçenekler arasında en basiti tercih edilir. Buna bilim felsefesinde Occam’ın Usturası denir. Hatayı izah etmenin en basit seçeneği, yapanın işi bilmemesi, becerememesidir; değil mi?

Fakat biz “siyaset” yapıyoruz! O hâlde işleri karıştıracağız. Önce yandaşların, sonra muhaliflerin açıklamalarını ele alacağım.

Yandaş der ki: Bilerek yapıyoruz

Yandaşlar diyor ki:

Bilerek yapıyoruz. Tam on ikiden vuruyoruz. Gerçi dış güçler bize saldırıyor ama zarar yok. Biz on ikiden vurduğumuz için hamdolsun başaracağız.

Şimdi hedefi on ikiden vurmanın da iki yolu var. Birincisi şöyle: İç içe halkalar vardır karşınızda. Ustaysanız, iyi nişancıysanız  oku atarsınız ve o dairelerin tam merkezindeki, en küçük, kıpkırmızı boyalı daireyi vurursunuz. Fakat beceriksizsiniz. Ok atmayı da yay tutmayı da bilmiyorsunuz. Ama her yaptığınızın pek esaslı, pek başarılı olduğunu söylemeniz gerekiyor. Çünkü siz yanılmazsınız. Büyük adamsınız. O zaman oku atarsınız. Ok gider bir yere saplanır. Yandaşlarınız hemen ellerinde fırçalar ve teneke teneke boyalarla koşarlar; okun o düştüğü yerin çevresine halkalar çizerler, saplandığı yere de koyu kırmızı bir daire: İşte gördünüz mü? Ne güzel yaptık değil mi? Dış güçler kudursun; biz bu işi iyi biliriz.

Sıfır Elhamdülillah

Okun düştüğü yere halka çizmenin bir başka yolunu Nasrettin Hoca bize öğretmişti. Geçenlerde İbrahim Kiras üstat da yazdı. Hoca eşekten düşmüş. Ahbapları koşuşmuş, “Ne oldu hoca, geçmiş olsun.” demişler. Hocanın cevabı: “Ben zaten inecektim.”

Zaten bilerek yapmasaydı her olan bitenin ardından “hamdolsun, elhamdülillah” der miydi?

Bu noktada aklıma, Suudi Arabistan’da, üniversitede hocalığım sırasında başımdan geçen bir olay geldi. Benim dersimde, kimyada, pek başarılı olmayan bir öğrencime, matematik vize sınavından kaç aldın diye sormuştum. Cevabı unutamam: “Sıfır elhamdülillah”.  Bu benim kulaklarıma biraz garip geldi ama sonra düşündüm; çocuğun söylediği doğruydu. Hayır da şer de Allah’tan geldiği için ve hamd sadece Allah’a mahsus olduğuna göre söylediğinde yanlış bir şey yoktu. “Şükr” demiyordu ki.

Buraya kadar yandaşların anlattıkları, düşündükleri idi. Bunlara ne kadar inanıyorlar; bilemem. Şimdi gelelim muhaliflere.

Muhalif der ki: Bilerek yapıyorlar

Muhalifler diyor ki:

Bilerek yapıyorlar. Bakın burada yandaşla muhalif aynı şeyi söylüyor. Fakat ikincisinde açıklamalar farklı. “Ülkenin varlıklarını ucuzlatıp BAE ve Katar’a satacaklar.” “Bol bol dolar aldılar, şimdi kâr edecekler.” “Beş kafadarlar ülkedeki diğer şirketleri de satın alacaklar; onlar nasıl olsa dolar alıyor…”

Peki, ben ne diyorum?

Yandaşları anladık. İktidar ne yaparsa yapsın, onların alkış tutması, helal olsun falan demesi lazım. Bu beklenen bir şey.

Peki, muhalifler haklı mı? Hiç sanmıyorum. Onlar da hata yapıyor. Sadece bilgisizlikten ve beceriksizlikten yapılanlara bir sebep bulmaya, akıllı bir açıklama getirmeye çalışıyorlar. Aklın olmadığı yerde akıl hayal ediyorlar.

Bu pek insanca bir şey. Bakınız nasıl.

Akıl teorisi

İki- üç yazımda bir tekrarlıyorum: İnsan bir toplum yaratığıdır. Dolayısıyla beynimizin devreleri doğuştan toplum içinde uyuma, karşımızdakinin duygusunu, hissini anlamaya göre kurulmuştur. Biz kendimizi karşımızdakinin yerine koyup onun nasıl düşündüğüne nüfuz ederiz. Buna psikolojide “Theory of Mind- Akıl Teorisi veya Zihin Teorisi” deniyor. Yanlı anlaşılmasın, psikoloji bilimin teorisi değil, bir insanın diğerinde akıl olduğunu kabul etmesi. Bu kabule teori diyoruz. Karşımızdakinin duyup düşündüğünü anlamak. Muhakkak ki ilişkilerde son derece yararlı bir şey.

Ancak aynı teori bazen bizi yanıltıyor. İşte bu komplo hikâyelerini anlatan ve onlara inananların yanıldıkları gibi. Düpedüz bir hatanın, beceriksizliğin arkasında akıl var sanıyorlar.

Pek aydınlık günlerde değiliz. Neşelenmek zor. Yüzlerinize biraz olsun bir tebessüm getirebilmek için bir başka hikâyeyi anlatayım. İki bilim adamı, Daniel Kahneman ve Amos Tversky, insanların doğal yapılarından ötürü yaptıkları hatalar üzerindeki çalışmalarıyla öne çıktılar. Psikoloji, ekonomi ve istatistik dallarının kesişme noktasında… Davranış Ekonomisi denilen yeni alanı da icat ettiler. Kahneman 2002’de Nobel Ekonomi ödülünü aldı. Tversky birkaç yıl önce vefat ettiği için mahrum kaldı.

İşte bu ikili, bir uluslararası bilim kongresinde çalışmalarını anlatacaklar. Programda isimleri ve bildirilerinin başlığı var. Toplantı başlamadan önce bir başka bilim adamıyla aralarında şu konuşma geçiyor:

– Konunuz Yapay Zekâ mı?

Cevap veriyorlar:

– Hayır, tabii aptallık.

___________________

Not: Bu yazıyı 4 Eylül 2023 tarihinde yazmışım. Fakat her nedense yayıma göndermemişim. Baktım. Hâlâ güncel. Takdirinize sunarım. Bu yazıyı yazdıktan 7 ay kadar sonra, 27 Mart 2024’te Kahneman vefat etmiş.

Soykırımı Lanetliyorum Ama !!!!

Müslüman Boşnaklar, Batı’nın ve Rusya’nın desteğini arkasına alan Sırplar ve Hırvatlar tarafından soykırıma tabi tutuldular…

Tek suçları Müslüman olmak ve düşmanları tarafından “Türk” görülmek idi…

“Srebrenica Katliamı” bu soykırımın adeta zirvesi oldu…11 Temmuz bu katliamın yıldönümü… Ölenleri rahmetle anıyor ve kardeşlerimin acısını paylaşıyorum…

Ancak şu soruyu hepimize de, soruyorum; Boşnaklar böyle bir zulümle karşılaşmak için neleri ihmal etmişlerdi? Gaflet ve dalalet içindemiydiler? Gereken tedbirleri almaktan imtina mı, etmişlerdi? Yani kısaca iğneyi karşı tarafa batıralım ama çuvaldızı da her daim kendimiz için hazır tutalım…

Bunu niye söylüyorum, biz Türk Milleti Boşnakların soykırım öncesindeki ruh ve zihin yapısındayız diye düşünüyorum…

Onlarda “böyle bir şey olmaz diyorlardı” ama oldu… Türkiye’nin gidişi de, gidiş değil… Akıl tutulması yaşıyoruz… Allah sonumuzu hayreylesin!!!

“Diye tam 7 yıl önce söylemişim ama inşallah ben yanılıyorumdur! Zira son yaptığım Bosna ziyaretimde gençlerin bu soykırımı unuttuklarına ve Sırp-Hırvat gençleri ile yakınlaştıklarına bizzat gözlerimle şahit oldum… Unutmayın ki, gaflet büyük sıkıntıların öncüsüdür!”

R û h

     Rûh, hâriçte vücud sahibi, şuurlu / bilinçli bir kanundur.

     Sabit, devamlı ve fıtrî / yaratılış kanunları gibi,

     Emir âleminden, irade sıfatından gelmiş;

     Kudret ona hissî bir vücud giydirmiştir.

     Lâtif bir seyyâleyi o cevhere sadef / kılıf etmiştir.

     Mevcut ruh, mezkûr aklî kanunun kardeşidir.

     İkisi hem daimî, hem emir âleminden gelmişlerdir.

     Şayet, nevilerdeki kanunlara Ezelî Kudret

     Haricî / dışsal bir vücud giydirseydi, ruh olurdu.

     Eğer ruh, şuuru başından indirse;

     Yine ölümsüz bir kanun olurdu.

     Ruha bir derece benzer ve benzeyen;

     İkisi de emir âleminden ve iradeden geldiklerinden,

     Masdar itibariyle, ruha bir derece muvafık / uygun,

     Fakat yalnız hissî vücudu olmayan nev’ ve türlerde

     Hükümran olan kanunlara dikkat edilse

     Ve o namus ve kanunlara bakılsa görünür ki:

     Eğer o emrî kanun; haricî bir vücud giyse idi,

     O nev’ ve türlerin birer ruhu olurdu.

     Halbuki, o kanun daima bâkidir.

     Daima müstemir / devamlı ve sâbittir.

     Hiçbir tegayyürat ve inkılâbât / değişimler,

     O kanunların vahdetine tesir etmez, bozmaz.

     Meselâ: Bir incir ağacı ölse, dağılsa;

     Onun ruhu hükmünde olan meydana geliş kanunu,

     Zerre gibi bir çekirdeğinde ölmiyerek bâki kalır.

     Madem en sıradan ve zaif emrî kanunlar bile,

     Böyle beka ve devam ile alâkadardır.

     Elbette insan ruhu, değil yalnız beka ile,

     Belki ebedî / sonsuz âlem ile alâkadar olması gerekir.

     Çünkü: Ruh dahi Kur’an’ın kesin ifadesi olan:

     “Kuli’r-ruhî min emri Rabbi.” yüce fermanı ile

      Emir âleminden gelmiş, şuurlu bir kanun

      Ve hayat sahibi bir kanundur ki:

      Ezelî Kudret, ona haricî bir vücud giydirmiş.

      Demek, nasıl ki irade sıfatından

      Ve emir âleminden gelen şuursuz kanunlar,

      Daima veya gâliben bâki kalıyor.

      Aynen onların bir nev’i, bir çeşit kardeşi

      Ve onlar gibi irade sıfatının tecellîsi

      Ve emir âleminden gelen ruh’un,

      Bekaya mazhar olması, çok daha kat’î ve buna lâyıktır.

      Çünkü vücud sahibidir.

      Hariçte hakikati vardır.

      Hem onlardan daha kavi / güçlü, daha ulvî / yücedir.

      Çünkü şuur ve bilinç sahibidir.

      Hem onlardan daha daimî, daha kıymetlidir.

      Çünkü hayat sahibidir.

Kâinat  ve  Allah

     Kâinat / Evren; Ulu Yaratan için, çok muazzam, çok büyük bir bürhan / delil.

     Gayb dilinin şehadet ve tanıklığıyla,

     Yüce Yaratan’ın tespih edici / anıcı ve zikredicisi.

     O’nun varlık ve birliğini nazara verici.

     Rahman olan Hz. Allah’ın tevhidini / birliğini, büyük bir sesle zikredici.

     “La ilâhe illa’llah. / İlâh diye bir şey yok. Ancak Allah var.” demekte.

     Bütün zerre, atom ve hücreler ve onların rükün ve âzâları; birer zikredici lisan.

     Büyük bir sesle Hz. Allah’ın varlığını dile getiriyorlar.

     O çeşit çeşit dillerin her biri, Tevhîd’e birer geçit.

     Kâinat, her şeyiyle sanki büyük bir insan,

     Zikri yankılanır her cihetten, her an.

     Âlem tüm içindekileriyle, sanki bir zikir halkası.

     Nur kaynağı olan Kur’an’dan geliyor gür sadâsı.

     Tüm ruh sahipleri, fikir birliği etmişcesine;

     Yaratan’ın varlığını haykırıyor tam ercesine.

     Şanı Büyük Furkan olan Yüce Kur’an;

     Hakk’ı bâtıldan ayıran, konuşan bürhan.

     Bütün âyetleri Yaratan’a lâyık ve sâdık birer lisan.

     İmanın şuaları, parıltıları ile beraber diyorlar “El-aman!”

     Kulağı yapıştırsan eğer, Furkan’ın sinesine;

     Derinden derine işittirirsin, semavî bir sesi nefsine.

     O sestir, son derece yüce, son derece ciddî.

     Pek samimî, nihayet derece sevimli, ikna edici.

     Bürhan ve delillerle tekrarlıyor tevhîdi.

     Şu nurlu şeffaf bürhanlar, nakış nakış, çiçek çiçek;

     Acze düşürücü sikke, damga ve mühürleriyle birer birer;

     İçlerinde parlayan hidayet nuruyla, büyük gerçeği remzeder.

     Aklı konuşturan zihinler de, aynı hakikati söyleyip durur.

     Hele yanılmayan, gerçeklerin anahtarı ve açarı olan vicdan;

     Alıyor ilhamını, Şanı Büyük Kur’an’ın tevhîd denizinden.

     Gerçeği gören nazar, tevhîtte olursa gark;

     Diyecek herkese, hele bir çevrene bak!

     Ulûhiyetin belirtisini kesinleştirir hak ve hakikat lisânı.

     Zikrederek zâkir kılar, her durumda her ânı.

     Kâinat, her ân ve her durumda maddeten ve mânen;            

     Varlığı ve hayâtı ayakta tutmakta.

     Tevhîd-i Kayyûmiyet / Allah’ın kayyumiyetine,

     Medyûn-u şükran / şükran borçlu.

     Ayrıca Tevhîd-i Rububiyet’e de dayanır varlık;

     Çünkü bir elden çıkmış ve bütün ihtiyacı;

     Aynı Kudret tarafından hazırlanmış.

     Böyle olmasaydı, kâinat olamazdı mevcut!

     Hayat dolu harikalarıyla, eşsiz bir vücut!

     Çünkü O:                                                                                                                                  

     Öyle bir Tanrı ki, “Lemyelid.” / Doğurmadı. “Ve lemyûled.” / Doğurulmadı.

     Çünkü İlâh; Vâcib, Kadîm, Ezelî olmazsa, olmaz İlâh.

     Velhasıl yok “İlâh!” Ancak var; bir olan “Allah!”

     Çünkü O’nun ne zâtında nazîri / benzeri, ne fiillerinde şeriki / ortağı,

     Ne de sıfatlarında şebîhi / benzeri vardır! Yani yoktur vesselâm.

Öz Eleştiri

Hutbe olarak Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün hazırladığı Kur’an’dan önemli bir ayet olan Asr Suresi’nin öğrettiği hakikatler üzerinde bir yazı. Evrensel boyutta ihtiyacımız olan önemli bir konu.
Kur’an-Kerim’de kısa ama muhteşem anlam içerir Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği birinci hakikat, zaman bilincidir. İnsan, zamanla sınırlı bir varlıktır. Yüce Rabbimiz, surenin hemen başında
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyandadır. ”buyurmuştur. Zamanı insana şahit tutmuştur. Zira insana verilmiş en büyük nimetlerden biridir zaman. Dünyamızı güzelliklerle tezyin ederek ahiretimizi kazanmamız için bizlere emanet edilen en kıymetli hazinedir zaman. Bu emaneti hoyratça tüketmek, şuursuz ve sorumsuzca beyhude bir ömür geçirmek mümine asla yakışmaz. Bu, insan için en büyük hüsrandır.
Asır Suresi’nin bizlere öğrettiği ikinci hakikat, iman nimetinin önemidir. Yüce Rabbimiz, yarattığı insanın ziyanda olmaktan, hüsrana uğramaktan kurtulmanın ilk şartının iman etmek olduğunu haber vermiştir. Zira imansız geçen bir hayat, zararın en büyüğüdür. İman ise kalbin hayır ve güzelliklere, hak ve hakikate yelken açmasıdır. Kelime-i şahadeti, kelime-i tevhidi gönülden söyleyen bir mümin, küfre karşı imanın; batıla karşı hakkın; zillete karşı izzetin; zulme karşı adaletin yolunda yürüyeceğine dair kendisine ve Rabbine söz vermiştir. Kötülüklerin değil, iyiliklerin yanında olacağını kabul etmiştir.
Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği üçüncü hakikat, Salih amel bilincidir. Rabbimiz, bizi ebedi hüsrandan, imanımızla birlikte Salih amellerimizin kurtaracağını bildirmiştir. Salih amel, imanın davranışlara yansımasıdır, eyleme dönüşmesidir. İmanın hayat bulmasıdır.
Bizi Rabbimizin rızasına ulaştıracak her bir söz ve eylem, Salih ameldir. Nasıl ki ihlâsla yoğrulmuş olan namazımız, orucumuz, zekâtımız, haccımız birer Salih amelse her türlü imkânımızı insanlığın hizmetine sunmak da Salih ameldir. Mazlumlara, mağdurlara, kimsesizlere, yetimlere el uzatmak Salih ameldir. Göremeyenin gözü, işitemeyenin kulağı, tutamayanın eli, yürüyemeyenin ayağı olmak Salih ameldir. Huzurumuza, kardeşliğimize, değerlerimize sahip çıkmak Salih ameldir. Kötülüğe engel olma ve iyiliği hâkim kılma gayreti Salih ameldir. Hadis-i şerifte geçtiği üzere insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmak Salih ameldir.[i]Kısaca Salih amel, uygun amel demektir. Bu uygunluk, amelin Allah’ın rızasına, insanın fıtratına ve toplumun maslahatına uygun olmasıdır.
Asr Suresi’nin öğrettiği ve bizi ebedi hüsrandan kurtaracak dördüncü hakikat, her daim hakkın yanında yer almaktır. Birbirimizi hak ve hakikate yönlendirmektir. Hem kendimizi hem de kardeşlerimizi batıl, yalan, hile, fitne ve fesadın karanlıklarından korumaktır. Rabbimizle, çevremizle, kâinatla ilişkilerimizde ne pahasına olursa olsun doğruluk ve istikametten ayrılmamaktır.
Asr Suresi’nin öğrettiği beşinci hakikat ise,
Hak yolda sabrı kuşanmaktır. Birbirimize sabrı tavsiye etmektir. Ancak unutulmamalıdır ki sabır, batıla katlanmak değildir. Bilakis sabır, hak ve hakikat yolunda sebat etmektir.
*
Hutbeyi dinlerken namaz ibadetimizin omurgasını oluşturan Fatiha Suresi’nin de anlamı üzerinde düşünüyordum ve beynimde canlanan tablo.
Eğer hakiki imana haiz olmaya çalışıyor isek işlenen Asr Suresi ve Fatiha Suresi hayatımızın yol haritasını eksiksiz tamamlamış olduğunu görme durumundayız.
İmanın hayat bulması noktasında insan nötr olamaz, olmaya hakkı yoktur. İmanın insanı insan adına insanlık adına yaşayan canlı çevre adına dünyayı güzelleştirme imar etmekle yükümlü aksiyoner olmak zorunluluğu ile baş başadır.
İmanın insanı zulmete uğramış sömürünün her çeşidine maşa yapılmış insanı ve insanlığı bu zilletten kurtarmak için reaksiyoner olmakla mükelleftir.
Namaz ibadeti imanın insanını özgürleştirmek adına insanın insana biat etmesini yasaklar, insanın sadece Rab olan yaratıcısını tanımak, sadece Yaratıcısına biat etmek, sadece Yaratıcısından talep etmekle mükellef kılınmıştır.
İmanın insanı, imanın hayatla buluşması sürecinde insanı ve insanlığı her türlü biattan ve sömürüden, zilletten koruyacak enstrümanları Kur’an’ın bütününde, Hz. Peygamberin sünnetinde, uygulamalarında görebilir.
Namaz ibadetinde yapılan rükün ve secde bu manada bir baş kaldırı değil midir?
Kur’an, imanın insanı için bir hayat kılavuzu olduğuna göre o insan insanı merkeze alacak, onurlandıracak her türlü sömürüye karşı koruyacak önlemler üzerinde çalışmakla mükelleftir. Bu çalışmanın esaslarını Kur’an’dan, Hz Peygamberin hayat anlayışında ve uygulamalarından hareketle formüle edebiliriz:
‘’Şura/istişare/meşveret (ortak akıl)– liyakat( ihtisas)/ işin ehline verilmesi– Adalet’’ kavramlarından mürekkep bir formül. Bu formülde geçen terimlerin altını Kur’an’ın dünyevi ayağıyla dolduran rejimlerin oluşturduğu toplum hayatı insanını mutlu edecektir, kurduğu devletini güçlü yapacaktır.
Bu, Kur’an’ın muhatabı insana Kur’an’ın yüklediği sorumluluktur. Din’in anlamlarından başlıca biri de adalet kavramıdır. Bu anlamda ‘’devletin dini vardır ve bu dinin diğer anlamı adalettir, tasarruflarda hesap verebilirliktir, kamuya verilen hizmet adına denetime açık olmaktır.’’
*
Hz. Peygamberin Devlet Başkanı olarak formüle ettiği idare sistemini günümüze uyarladığımızda yönetimde karşılaştığımız formül;
‘’Hukukun üstünlüğüne dayanan Laik, Demokratik Parlamenter Sistem’’dir. Birbirini tamamlayan ‘’Yasama-Yargı-Yürütme’’organları’’
Bu sistemi hangi İslam ülkelerinde görebiliyoruz? Eksiğiyle görebildiğimiz Türkiye var.
Hıristiyan dinine mensup Batı Avrupa Ülkelerine bakın; Hz. Peygamberin idarede uyguladığı anılan formülü en ileriye taşımış olduklarını görüyoruz bir medeniyet projesi donanımıyla.
*
İnsan, yaşadığı dramlarla dolu tarihi süreçlerden günümüze insanı/ insanlığı onurlandıracak arayışlar içerisinde hep var olmuştur; dinlerle var olan bu insan bedeller ödeyerek dini inançlarından yararlanmaya çalışmıştır.
Ve insan onurunu önceleyen rejim arayışlarında insan hemcinsiyle savaşarak, ağır bedeller ödeyerek olduğu kadarıyla hürriyetini elde edebilmiş, adına ortak aklı önceleyen ‘’Demokratik Parlamenter Sistem’’ dediği insani bir rejime kavuşabilmiştir.Diğer bir ifadeyle Asr ve Fatiha sürelerinin olabildiğince hayata geçirilişini, imanın hayat bulmasını açık ve net olarak görmekteyiz.
*
Batı uygarlığından çarpıcı bir araştırmayla dersimizi alalım:
2010’ da George Washington Üniversitesinin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde hazırlanan ve Global Economic Journal isimli dergisinde yayınlanan ‘’ Economic İslamicity İndex’’başlıklı makalede, ekonomik ilerleme, devlet yönetimi, insan ve politik haklar ve uluslar arası ilişkiler konularındaki uygulamalar dikkate alınarak, ülkelerin yönetim a anlayışları, İslam’ın temel ilkeleriyle mukayese edilmiş. Makaleye göre:
Kur’an’ın ortaya koyduğu değerlere uygun yaşayan ülkelerin başında İrlanda, Danimarka ve Lüksemburg geliyor. Türkiye71, Suudi Arabistan 91, İran 139, Pakistan 145. Sırada yer alıyor.
Makalede değerlendirilen 208 ülke arasında yönetim anlayışı Kur’an’a ve İslam’ı ideallere uygun olduğu belirtilen ilk otuz ülke içerisinde Müslüman bir ülke yer almıyor. Yani 208 ülkenin ilk otuzunun, Müslüman ülkelerden daha Müslüman’ca yaşadıkları ortaya çıkmış durumda.
Pek çok açıdan eleştirilebilir ama Batı Uygarlığı ortaya ne koydu diyebilmek için öncelikle kendimiz nerede duruyoruz sorusuna vereceğimiz yanıt çok önemli.
İslam ülkeleri olarak insanlığa ne verdik ve hangi evrensel projeyle dünyanın karşısına çıktık özeleştirisi bizi bir adım ileriye taşır.
Yukarıda verilen kapsamlı araştırmaya göre Kur’an adıyla Müslüman’a sunulan dünyevi ve uhrevi İlahi Hayat kılavuzu hazinenin neresindeyiz sorusu içtenlikli yanıtını bekliyor.

KYÖD Vakfı ve Öğretim Kurumu

Sayısal bir çok imkansızlıklara rağmen geçmişte Batı Trakya TÜRKLERİ Derneğinin uzun yıllar Kocaeli Şübe Başkanlığını başarı ile ifa etmiş, İzmit Sanayisinin saygın bir iş insanı, her kategori siyasal kesimler tarafından saygı duyulan, her söz ve söylemi dikkate alınan çok değerli ağabeyim Yük. Müh. Cihat UÇAR’ ın refakatinde İlimizdeki eğitim camiamızın saygınlığı, kariyer ve ünü her geçen gün artarak yoluna devam eden Kocaeli Yüksek Öğrenim derneği vakfına ait Serdar Mah. Arızlı Mevkii Radar Üstü Tekin Sok. No. 16′ da konuşlu özel İlk Okul + Orta Okul + Lise olarak eğitim ve öğretimine devam eden KYÖD vakfına ait özel eğitim yuvasını detaylı gezme imkanı buldum.

İşte bu çerçevede ilimiz başta olmak üzere; ülke genelinde bir çok özel okulları ziyaret ederek inceleme imkanı bulmuştum; Ancaaaak başta coğrafik konumu itibarıyla körfeze kuş bakışı bakan, gürültüden uzak ve yaklaşık 8 bin M2 kapalı alana ve de 35 bin M2 muhteşem bir coğrafik konuma sahip KYÖD Vakfına ait anılan okulu değerli büyüğüm ve kıymetli ağabeyim, hemşerim Cihat UÇAR refakatinde kapalı ve açık alanları detaylı inceledim.

Sonuç olarak; içinde bulunduğumuz çağın en son teknolojik gelişmeleri olan NANO teknolojisi, İNOVASYON ve de Yapay Zeka donanımlarını göz ardı etmeyen modern dünya ölçeğinde olduğu gibi yüksek kapasiteli her kategori öğrencinin yaş ve branşlarına göre sosyal, sporsal her türlü aktivitelerinin serbestçe yaralanabileceği, konferans salonları ile 2 bin m2′ yi aşan spor salonu ile her türlü konfora sahip muhteşem bir özel eğitim yuvasının ilimize kazandırılmasına vesile olan GÜNDOĞDU beldemizin çok değerli bir evladı olan ve ürettiği mamullerle sayıları hayli fazla ülkelere ihracat yapma kapasitesini yakalamış KALİBRE BORU Fabrikalarının Yön. Kur. Başkanı Yük. Müh. Şerif ÜNAN ile bahse konu okulların her türlü ihtiyaç ve gereksinimlerini zaman mefumu tanımadan karşılayarak yerine ulaşımını sağlayan Yön. Kur. Başkan Vekili değerli ağabeyim Cihat UÇAR’ a ve de KYÖD’ vakfının çok değerli Yön. Kur. ile üyelerine teşekkür ediyor ve en içten selamlarımı yolluyorum.

Sonuç olarak; yukarıda çerçevesini çizdiğim anılan böyle mükemmel ve muhteşem bir eğitim yuvasını ilimize kazandıranlara yüce MEVLAM arzuladıkları ve planladıkları bir uzun yaşamı nasip eylesin.

NOT : Beldemizde, bölgemizde, ilimizde (Asker + Sivil dahil) imkanı olan ailelerin bahse konu okulu öncelikle gezmelerini tavsiye ederim. Çocuklarının istikbali açısından, geleceği açısından disiplinli, kalitesi yüksek, ülke genelinde tanınan Orta Doğu Üniversitesi desteğinde çağımızın gerektirdiği her türlü üst düzey tenolojik donanıma sahip, ulaşım sorunu kökten çözüme kavuşturulmuş ve de sosyal aktivitesi yüksek çeşit arz eden böyle bir özel eğitim kurumuna eş ilimizde mevcut olabileceğini asla ve asla düşünmeyenlerdenim.

Okulu gezince bana hak vereceksiniz. Bendeniz seçiciyim, her şeye de iyi demem ve diyemem.

Yine de sizler çok daha iyisini bilirsiniz. Bahse konu okulu öncelikle geziniz; eğer beğenmezseniz o zaman evlatlarınızı başka okullara verebilirsiniz.

Her konuda olduğu gibi anılan bu okul yerleşkesi için kalemimi kullandığım çerçevede; şahsi olarak hiç bir çıkar ve menfaatim söz konusu olmaz ve olamaaaaaaaaaaaaz.

Seçici Sizlersiniz……