1.8 C
Kocaeli
Pazar, Nisan 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 55

Düşün Damlaları  (6)

     “İnsan, âlemin özü, özeti, meyvesidir. Tanrı mazharlarının en üstünüdür.

       Âlemin yaratılış amacıdır, yeryüzünde Allah’ın halifesidir.

       Âlemde her varlık, Allah’ın bir adının, bir sıfatının mazharıyken,

       Varlıkların sonu olan insan, Allah’ın tüm sıfatlarının tecellisine mazhardır.

       Âlem ceset, insan ise onun ruhudur.

       Melami Hamzavi büyüklerinden Gaybî Sun’ullah, şu dörtlüğünde

       Bu anlayışı çok güzel özetler:

      ‘Bir ağaçtır bu âlem

       Meyvesi olmuş Âdem

       Maksut olan meyvedir

       Sanma ki ağaç ola’ ”

       (Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi)

x                              

     “Şu fena mülküne (yok olacak mülke) ibretle nazar kıl ey can

       Gafleti eyle heba (bırak), halî (boş) değildir meydan

       Hani Sultan Süleyman, hani iskender Han?

       Sad hezar (yüz bin yıllık) ömrü sürur ile (rahatça) geçirsen bir an

       Ne güle, ne bülbüle baki a gözüm bağ-ı cihan

       Kime yar oldu muradınca felek-i devr-i zaman

       Tama’ ve hırsa uyup nefs ile makhur (kahr) olma

       Rahatın zail olur (gider) nam-ı meşhur olma

       Sohbet-i ârif-i billaha (Allah’ı bilenin sohbetine) eriş dûr (uzak) olma

       Saltanat-ı mesned-i dünya (dünya saltanatı) ile mağrur olma

       Zevk-i dünyaya firîb olmadılar (aldanmadılar) ehl-i kemal

       Bildiler hasılı hep zıll u huve’l-lu’b u hayal (gölge, oyun ve hayalden ibaret)

       Zevke teşbihi (benzetilmesi) cihanın hele rüyaya misal

       Damen-i aşkı (aşk eteğini) tutup buldu kamu kurb-u visal (kavuşma yakınlığını)

      Yürü ey seyyah-ı avare yürü durma yürü

      Koymasın rah-ı visalden (vuslat yolundan) seni ezvak-ı misal (dünya zevkleri)

      Bu bedayi (güzellikler), bu letaif (zerafet), heme rüya vü hayal

      Yürü ey zair-i biçare (çaresiz misafir) yürü durma yürü

      Yürü ki nüzhet-i vuslatta (vuslat bağında) teali göresin (yükselesin)

      Yürü aslında fena bul (yok ol), budur etvar-ı kemal (kemale eriş)

      Yürü alayişi (gösterişi) terk et, içesin ke’s-i visal (vuslat kadehinden)

      Yürü ki saha-i hîçîde (hiçlik meydanında) tecelli göresin.”

      (A’MÂK – I  HAYÂL -Hayâl  Derinlikleri- nden.

Biz Bu Filmi Görmüştük

Başarısızlıkla sonuçlanan ve hendek savaşlarında yüzlerce askerimizin şehit olmasına sebep olan Birinci Çözüm Sürecinin ilk dönemini Wikipedi’den alıntılamak istiyorum:

“21 Mart 2013’te, hükûmet ile Abdullah Öcalan arasındaki görüşmelerden aylar sonra, Abdullah Öcalan’ın mektubu hem Türkçe hem de Kürtçe olarak Diyarbakır’da Nevruz etkinlikleri sırasında okundu. Mektupta ‘PKK’nın silahlı güçlerinin Türkiye topraklarından çekileceği ve silahlı mücadeleye son verildiği’ bildirildi. PKK ‘Öcalan’ın bu emirlerine uyacağını ve Türkiye topraklarından çekileceğini’ açıkladı. Erdoğan mektubu olumlu karşılayıp, PKK’nın çekilmesiyle daha somut adımların atılacağını duyurdu.”

Buraya kadar iki süreç de çok benziyor değil mi?

Birinci süreçte AKP ile PKK (Öcalan) ve PKK’nın uzantısı parti süreci yönetiyordu, halkı ikna görevi “Akil İnsanlar” denilen gruba verilmişti. MHP ve Bahçeli çözüm sürecine şiddetle karşı çıkıyordu.

PKK (Öcalan) ve “PKK’nın Meclisteki uzantısı” DEM’le yürütülen yeni süreçte, MHP ve Devlet Bahçeli AKP iktidarının yanında. Muhalefeti sorumluluğa ortak etmek ve halkı ikna etmek için Meclis’te kurulacak komisyon görevli olacak.

Tabii ki birinci süreçte olduğu gibi iktidar kanadının güçlü propaganda aygıtı (yaygın medya ile sosyal medya trolleri) yine devrede.

Aynı filmin yeni çekimi sonucu değiştirecek mi?

Senaryoyu yazanlar ve oynayanlar hemen hemen aynı. Aynı senaristler farklı bir senaryo yazmış olabilir mi? Zamanla göreceğiz.

*********************************

İlk Çözüm Sürecinin Maliyeti

PKK/KCK çizgisinin etnik kimlik temelli federatif bir yapı talebiyle yürüttüğü sürece devlet aygıtları olumlu yaklaşırsa bu Türkiye’de yeni felaketler yaşanmasına sebep olur.

Bu modelin nasıl uygulandığını görmek için 2015–2016 dönemine bakmak yeterlidir:

PKK’nın şehir yapılanmaları (YDG-H, YPS) hendek savaşlarıyla öz yönetim ilanları yaptı. “Cizre, Sur, Nusaybin, Silopi” gibi yerlerde sözde kantonlar kuruldu. Belediye başkanları “özerklik ilan etti”, valilikler tanınmadı.

“Demokratik özerklik” denilen yönetim modelini şehir gerillası yöntemleriyle uygulayan PKK çok ağır bedeller ödetti. 800 civarında şehit verdiğimiz hendek ve barikat çatışmalarından   881bin kişi etkilendi.  Yüz binlerde insan yerinden edildi ve uzun süre sokağa çıkma yasakları altında yaşadı. Ticaret durdu, altyapı çöktü, geri dönüş çok zaman aldı. Tam bir toplumsal ve ekonomik yıkıma yol açtı.

Dilerim bu bu defa benzer acılar yaşamayız.

*********************************

Bu Proje Halka Nasıl Anlatılacak?

PKK ile yürütülen müzakere sürecini içine alan projeyi halka kabul ettirmek önemli. Ama bu nasıl yapılacak? Başlatılan propaganda mekanizması nasıl devam edecek?

 Öncelikle “Özerklik” kelimesi yerine “yerel demokrasi, katılımcı yönetim, adem-i merkeziyetçilik, Anadilde hizmet ve eğitim” gibi yumuşatılmış terimler kullanılır.

Medya ve akademi desteği alınır. TV programlarında “barış süreci” övülür. “İrlanda modeli”, “İspanya’daki özerklik” gibi örnekler verilir. Hükümete yakın akademisyenler “yeni Türkiye modeli” adı altında bu projeye teorik zemin hazırlar.

Propagandanın merkezinde “barış” olur. “Analar ağlamasın”, “kan dursun”, “gençler ölmesin” gibi duygusal cümlelerle halk psikolojik olarak hazırlanır. Silahların bırakılması karşılığında “bazı hakların verilmesi” makul gösterilir. Teröristlere af, siyaset yapma hakkı gibi konular bu işin olmazsa olmazı olarak anlatılır.

Batı desteği ile meşruiyet kazandırılır. AB ve ABD’den gelen destek açıklamalarıyla “uluslararası baskı” mekanizması oluşturulur.

“Avrupa standartlarına uyum” bahanesiyle anayasal düzenleme meşrulaştırılır.

*********************************

Süreç Nasıl İlerler?

TBMM’de kurulacak “Terörsüz Türkiye Komisyonu” önce “silahsızlanma”, “barış”, “sosyal rehabilitasyon”, “toplumsal mutabakat” gibi yumuşak kavramlarla işe başlar.

Ardından “Kürt sorununun siyasal çözümü” adı altında yasal ve anayasal reform önerileri gündeme gelir.

Bu komisyon, PKK/DEM çizgisinin taleplerine zemin sunabilir. “Anadilde eğitim”, “yerel yönetim reformu”, “seçimle gelenin görevden alınmaması” gibi maddeler üzerinden aslında özerklik altyapısı kurulur.

Komisyonun raporları, daha sonra anayasa değişikliği teklifi olarak Meclis’e taşınabilir.

****

Alıştıra alıştıra süreci götürmek için önce daha kolay adımlar atılacaktır.

AB Uyum Yasaları kisvesiyle yerel yönetim yetkilerinin artırılması… Bazı DEM partili ve PKK’lı mahkumlara af ve tahliyeler… Öcalan’ın meşru siyasi muhatap oluşunun kabulü, İmralı’da siyaset yapma şartlarının oluşturulması…

İkinci aşamada Anayasa’dan “Türklük” tanımının çıkarılması, “anayasal yurttaşlık” kavramının yerleştirilmesi… Bölgesel kalkınma ajansları aracılığıyla fiilî özerk uygulamaları…

Son aşamada da Anayasal özerklik veya federasyon… Ve PYD/SDG’nin Türkiye tarafından açık şekilde tanınması…

*********************************

Anayasa Değişikliği Gerçekleşir mi?

Türkiye’de anayasa değişikliği için iki çoğunluk sayısından biri gerekiyor. Eğer 360- 399 milletvekili evet derse konu Referanduma götürülür. 400 milletvekili ve üstü evet derse doğrudan kabul ile anayasa değiştirilir.

Aslında milletin kaderini değiştirecek böylesi bir konu için 400 milletvekili ile anayasa değişse bile referanduma gidilmesi gerekir. Ancak iktidarın bunu göze alması kolay değil. Süreç ilerledikçe kamuoyu araştırmalarına bakarak karar vereceklerdir.

Partileri Meclis’teki milletvekili sayılarına göre AKP, MHP ve DEM milletvekilleri firesiz anayasa değişikliğini desteklerse ve diğer partilerden kısmen destek alırlarsa teorik olarak 400 milletvekiline ulaşmaları mümkün. Ama bu kadar hassas bir konuda süreci götüren partilerin içinden de fire vermesi ihtimali zayıf değildir.

AKP tabanının muhafazakâr ama milli hassasiyetleri yüksek kesimi, MHP’nin köklerinden kopmamış kesimi, kendi varlık gerekçesini inkar ederek, özerklik getiren bir anayasaya evet demeyecektir. Bunları parti disiplini ile kontrol edebilirler mi bilemiyorum.

Yeni anayasada “Demokratik Özerklik” gibi kavramlar yumuşak söylemlerle ve duygusal propaganda ile topluma sunulsa da, temelde Türkiye’nin üniter yapısını dönüştürme hedefi taşır.

Böyle bir proje, ancak ciddi bir kriz ortamı, ekonomik/askeri kaos ve dış baskı altında “olağanüstü şartlarda” kabul ettirilebilir. Halkın çoğunluğunun reddettiği bir köklü değişime siyasilerin cesaret edebilmesi kolay değildir.

20 Temmuz

                                       (Sizler unutsanız bile tarih sayfaları unutmaz…)

   Atatürk anıtının etrafına toplanmış bir avuç insan. Kimisi kalpaklı göğüslerinde gururla taşıdıkları madalyaları var. Kimilerinin elinde çelenkler belli ki, az sonra Ataya saygı duruşunda bulunup anıta koyacaklar.

 Böylesi bir kalabalığın ne yaptığını merak edenler de var! Cevap arayan gözlerle bakıyorlar! ‘’Nedir bu toplantı? Niye toplanmışlar’’ dediklerini duyuyor ve onlara yaklaşarak soruyorum:

‘’Bu gün 20 Temmuz. Size ne hatırlatıyor bu tarih?’’

 Genç bir delikanlı cevaplıyor önce:

 ‘’Yaz tatilini hatırlatan sıcak bir gün işte’’

Sonra modern giyimli bir kız veriyor cevabı:

 ‘’Evet, bugün benim için çok özel! Çünkü benim doğum günüm bugün…’’

Yaşlı bir amcanın yanına yaklaşıp soruyorum:

Sizce nedir 20 Temmuz?

‘’Ne bileyim kardeşim! Hayat pahalılığından başka düşünecek ne kaldı ki?

İçim acıyor. Üzülüyor ama belli etmeden uzaklaşıyorum o merakla bakıp, cevap arayan kalabalıktan…

 Sonrasında anıtın etrafında toplanan o bir avuç kalabalıktan yükselen İstiklal marşımızın dizeleri duyuluyor. Anıta çelenklerin konulması, günün anlamını belirten kısa bir konuşmanın ardından onlarda dağılıyor.

  Hoparlörden duyulan ses o kadar cılız ki, Kıbrıs’ta kazandığımız 20 Temmuz 1974 savaşının bugün 51 yıl dönümü olduğunu dahi duyuramıyor…

  Yukarıda yaşanan tören her yıl yapılıyor. Ama her geçen yıl 20 Temmuzun ne olduğunu bilen de o nispette azalıyor.

 Evet, bu yazım hem eleştiri dolu, hem de duygu dolu olacak…

 Çünkü 20 Temmuzlara damgasını vuran, o zafer günlerini tarihe kazıyan, Beşparmak Dağlarına paraşütlerle atlayan dağ kaplanları, Girne kıyılarına, Pladini plajına çıkan denizaslanları ile yıllarca Kıbrıs’taki mevzilerinde vatan savunması yapan korkusuz mücahitler giderek azalıyor. Kalanları ise çoktan 80’li yaşlara merdiven dayadılar…

  Kalanlar demişken, onlar sadece 20 Temmuzlarda hatırlanırlar. Pek çoğu zaten göçüp gitmiş. Yaşayanların çoğu ise hastalıklarla mücadele ediyor. Ama her 20 Temmuz geldiğinde tıpkı 51 yıl önceki gibi hissediyorlar kendilerini, yatağa bağımlı değillerse bir delikanlı gibi çıkıyorlar sokağa 20 Temmuzu nasıl karşılıyor halkımız diye bakıyorlar.

 Sokaklarda bir heyecan arıyorlar. Tıpkı 1974 Temmuzunda ülkemizde hissedilenler gibi…

  Sonra hatırlıyorlar bir gün önce telefonlarına gelen mesajın; ‘’20 Temmuz, Atatürk anıtında yapılacak törenle kutlanacak’’ dediğini…

 Ya sokaklardaki coşku?

O günün gecesinde ise birkaç TV programı ile hatırlanacak o günler. Kıbrıs’ta ise belki biraz daha canlı, daha çok katılımlı olacak törenler.

 Ya ondan sonrası?

Bu arada harekâta katılan Kıbrıs Türk Mücahitlerine de Gazilik unvanı ile bazı haklar verileceğini açıkladı KKTC Başbakanı. Ne mutlu yarım asır sonra da olsa gelen bu sevinçli haber.

Bir başka haberde ise Kıbrıs müzakerelerine giden yolda tarafları temsilen New York’ta 16-17 Temmuz görüşmeler olmuş.

   Olmuş da ne olmuş? Rum tarafı hala federasyon peşinde! Türk tarafı ise iki devletli çözümden başka bir çözümü kabul etmem diyor. Anlaşılan o ki, bugün adada yaşam ne ise aynen devam edecek. Siyasi bir çözüm beklemek nafile…

  51 yıldan beri yazan kalemimin ardında binlerce makale, onlarca kitap var. Düşünüyorum da bunca zamandan beri yazdıklarımda mı nafile?

 Ama o savaşa katılan, her türlü acısına katlanan birisi olarak; o günlerde neler yaşandığını anlatıp, tarihe not düşmek vazifemdir diye düşündüm. Bu en azından şehitlerimize olan borcumdu. Onlarla omuz omuza savaşan komutanları olarak yazdım. Yazmaya da devam ediyorum.

 20 Temmuzun ne olduğunu merak edenler; bu yazılarımı, kitaplarımı okuyarak öğrenebilirler. Sadece benimkileri değil, benim gibi tarihe not düşen pek çok yazar var onları da okusunlar.

  Bugün de birkaç kez telefonum çaldı. Açtım karşımda savaşa birlikte katıldığımız kahraman Mehmetçiklerimin sesi, onların güzel temennileri vardı.

  Bir de:

  ‘’Kıbrıs’ta Rum tarafı bir çılgınlık yapıp da barışı bozarlarsa, elde silah koşa, koşa yine savaşa gideriz değil mi komutanım diyorlardı…’’

 Telefonu kapadığımda aklıma ilk gelen şey harekâtın ilk günü şehit düşen çavuşumun son nefesinde söylediği sözlerdi:

‘’Vatan sağ olsun komutanım. Ardımda kalan ailem sana emanet.’’ (Onun emaneti şu anda Girne’de yaşıyorlar…)

  Ne garip, ömrümün son 51 yılı hep bu duygu ve düşüncelerle geçti. Harekâta katılmasaydım eğer, bana da 20 Temmuz nedir diye sorsalardı. Nasıl cevaplardım diye düşündüm. Sonra da atalarımız boşun söylememiş:

‘’Ateş düştüğü yeri yakar’’ diye…

  Onun için 20 Temmuzun ne olduğunu bilmeyenleri hiç kınamadım. Sadece bizler 20 Temmuzu yeteri kadar anlatamamışız diye kendime kızdım…

  Evet, bir 20 Temmuzda böyle geçti işte. Seneye kısmet olur mu bir 20 Temmuz yazısı daha yazmak bilemem!

  Ama bildiğim bir şey var ki!

  20 Temmuz, son Gazisi hayatta kalana kadar hep hatırlanacak.

  Ya ondan sonra mı?

  Ondan sonra da unutulacağını sanmayın sakın. Çünkü o gün geldiğinde tarihe not düşülenler okunacak. Tarih sayfaları konuşacak…

İstihbarat İşleri

ugün biraz gerçek, biraz kurgu, istihbarat hikâyeleri anlatmak istiyorum.

Kurgu ile başlayayım. Mançuryalı Aday filmlerini hatırlıyor musunuz? Richard Condon’un 1959’da yayımlanan romanından iki defa senaryolaştırılmış. 1962 ve 2004’de. Birincisinde baş rolde Kore Harbi, Çin ve Frank Sinatra, ikincide Körfez Savaşı, bir uluslararası şirket ve Denzel Washington var. Harp sırasında esir düşüp beyni yıkanan, harpten sonra da kahraman olarak Amerika’ya dönen ajanın hedefi ABD başkanlığıdır.

Peki, gerçek hayatta böyle bir operasyon mümkün mü? Belki.

Ülkeye istihbaratçı gözüyle bakmayı popüler hâle getiren kalem rahmetli Mahir Kaynak’tı. Kaynak’ı, “Madanoğlu Cuntası” diye bilinen sol ekibe Millî İstihbarat Teşkilatımız yerleştirmişti. Cunta, 9 Mart’ta darbe yapacaktı. Başaramadılar ve 12 Mart diye bilinen olayla darbeciler de iktidar da tasfiye edildi. Mahir Hoca’nın bir hikâyesini anlatayım. Kahramanmaraş Türk Ocağı, bir tarihte Kaynak’ı konuşmaya davet etmiş. Hoca’nın dönüş uçağı Gaziantep’ten kalkacak. Maraş- Antep yolculuğu sırasında Hoca anlatıyor: “Bakın ben deşifre olmasaydım bugün solun lideriydim. Şimdi siz de bugünkü liderlerinizi bu bilgiyle gözden geçirin.” Hikâye birinci elden. O zamanki Maraş Türkocağı Başkanı, bugünkü Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı dostum Hakan Paksoy arabada…

Proje adamlar

Moda deyimle böyle “proje adamlar”ı partilerin başına geçirmek bu kadar kolay mı? Her ülkede değil. Hangilerinde? Toplumlar şöyle sınıflandıralım: Bir uçta emirin demiri kestiği, liderin her şey, partinin hiçbir şey olduğu yapılar var. Diğer uçta da parti her şeyken, liderin bir görev için yetkilendirilip gerektiğinde kolayca değiştirildiği yapılar. Doğu toplumlarının büyük kısmı birinci gruba, Batı’nınkiler genellikle ikinci gruba girer. Birinci otokratik, ikinci demokratik… Şimdi siz söyleyin. Hangi gruptaki ülkelerde proje adamlar siyasi oluşumların, partilerin, ülkelerin içine yerleştirilebilir?

Toplum merkezli siyasette fikirler, değerler, dünya görüşü asıldır. İnsanlar bunlar için bir araya gelip dernek veya parti kurar. Lideri, kuruluşun varlık sebebi olan değerlerle zıtlaşamaz. Onu aklından bile geçirse kendisini hemen kapıda bulur. Lider merkezli teşkilatlarda parti veya dernek bugün ak dediğine, yarın kara diyebilir. Bugün lider çıkıp büyük bir şiddetle, öfkeyle “Ak!” diye bağırır yarın da “Kara!” diye. Her şey değişebilir. Hangi fikrin doğru hangisinin yanlış olduğu, kimin dost kimin düşman olduğu, neyin ak, neyin kara olduğu… Değişmeyen liderin kendine güveni, sert ifadeleri ve öfkesidir. Çelişkileri işaret ederseniz, “Senin bilmediklerin var.” veya “Devlet aklı.” gibi her saçmalığa deva cevaplar alırsınız.

Milletlerarası

İstihbarat uluslararası arenada da önemli. Milletlerin çıkarları için, sık sık birkaç milletin iş birliğiyle yapılıyor. “Beş Göz” denilen ABD, İngiltere, Kanada, Avusturalya, Yeni Zelanda’nın müşterek elektronik istihbarat havuzu sır değil. “İngilizce konuşan istihbarat!” ABD-AB-İsrail istihbarat koalisyonu bir başka örnek. Ancak bazı müttefikler bazen hedef hâline de gelir. Hatta aynı anda hem müttefik hem hedef olmak mümkün.

Yakın zamanda ABD’nin NSA’sının Merkel’i dinlediği ortaya çıkmış ve uluslararası bir skandal patlamıştı.  NSA, Danimarka’nın Savunma İstihbarat Servisinin (FE) de iş birliğiyle, Danimarka’nın internet kablolarını kullanarak 2012-2014 arasında Merkel’den başka Almanya’nın o zamanki Dışişleri Bakanı Steinmeier’i, muhalefet lideri Steinbrück’ü de dinlemiş. Dunhammer adı verilen operasyon, Almanya’yla sınırlı değil, Fransız, İsveç ve Norveç yetkilileri de hedefler arasındaymış.

Patlayan cihazlar ilk değil

İstihbarat bilgi demek ama operasyonlar bazen gayet maddi de olabiliyor… İsrail, biliyorsunuz, Hizbullah’ın çağrı cihazlarını patlattı. Cihazların üretimi, bunların telefonlar gibi izlenemeyeceği hikâyesi ve Hizbullah’a dağıtılması, nihayet zamanı gelince patlatılması, neredeyse İran içinde SİHA imalathanesi kurmak kadar olağanüstü başarılar. Ama bunlar ilk patlayan cihazlar değil. ABD Hava Kuvvetleri Sekreteri ve Millî Güvenlik Kurulu üyeliği görevlerinde bulunan Thomas C. Reed’in 2004 tarihli, Uçurumda- Soğuk Harbin İçerden Tarihi (At the Abyss, An Insider’s History of the Cold War) kitabında benzer bir operasyonu anlatıyor. Yıl 1982. CIA önce, “Sovyetler ambargolu ürünlerden hangisini şiddetle arzu ediyor?” diye sorar. Cevaplardan biri, “Trans-Sibirya doğal gaz boru hattının uzaktan kontrolunu sağlayacak donanım ve yazılım”dır. CIA bu yazılımın içine zaman bombası yerleştirir ve bir Kanada şirketinin bunu el altından Sovyetlere satmasını sağlar. Sovyetler ambargoyu deldiklerini zanneder ve iştahla sistemi yerleştirirler. Zamanı geldiğinde valfler patlar, doğal gaz tutuşur. Reed bunun uzaydan bile görülebilen boyutta bir infilak olduğunu söylüyor. Demek CIA, eserini çalışırken gözleme imkânı da bulmuş. Yazar, zaten sıkışık hâldeki Sovyet ekonomisinin bu patlamayı kaldıramadığını ve çöküşte bu sabotajın rol oynadığını söylüyor. Bugünkü gibi o zaman da doğal gaz ihracı Rusya’nın en büyük gelir kaynaklarından biriydi.

PKK ile Yürütülen Süreç Türkleri Mutlu Edecek mi?

PKK’nın sembolik silah yakma töreninden sonraki gün Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan “tarihi” denilen bir konuşma yaptı.

Bu konuşmasında da “Terörsüz Türkiye’ Projesi, bir müzakerenin, bir pazarlığın, bir al-ver sürecinin neticesi değildir.”

Arkasından “TBMM’de bir komisyon kurulacak. Cumhur İttifakı olarak AK Parti, MHP ve DEM Parti heyetiyle bu süreci pişirerek geleceğe taşıyacağız. Biz bir adım atana her türlü kolaylığı sağlıyoruz. Çıkış yolu arayana kapıyı ardına kadar açarız” dedi.

Oysaki PKK ve uzantılarının beyanlarının tamamında “açılması istenen kapı” hakkında bilgi veriliyor. Bu kanat bazı vaatler almış olmalı ki süreçten çok mutlular. İlginç olan şu ki Erdoğan ve Devlet Bahçeli de PKK/ DEM’liler kadar mutlu.

Ama hiç konuşulmayan konu şu: Bu Sürecin Sonunda Türkler Mutlu Olacak mı?

****

Pozitif Entegrasyon Ya da Eyalet Sistemi: Teröristbaşı Öcalan mesajlarında “pozitif entegrasyon” kavramını kullanıyor. “Barış ve demokratik toplum hedefine ulaşılması pozitif entegrasyonalist bir perspektifle mümkündür” diyor.

Silah yakan 30 kişilik PKK’lı teröristin başındaki Bese Hozat kod adlı (KCK Eşbaşkanı) terörist “silah bırakma töreninde” aynı kavramları kullandı:

“Bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz.”

KCK Eşbaşkanı Bese Hozat, daha önce de defalarca: “Kürt halkı kendi coğrafyasında kendini yönetmek istiyor.” “Demokratik özerklik olmazsa çözüm olmaz.” “Türkiye üniter yapıyı aşmalıdır” demişti. Yani sözde silah bırakırken de görüşleri hiç değişmemiş.

Öcalan’ın mesajlarında ve Bese Hozat’ın açıklamalarında geçen bu ifadeler devletten kolektif hak ve statü talebidir. Üniter yapının zayıflatılması ve Kürt bölgesi için fiili özerklik hedeflenmektedir.

PKK’nın etnik temelli bölgesel özerklik talebi, Türkiye Cumhuriyeti’nin “tek millet, tek bayrak, tek vatan” ilkesine açıkça aykırıdır.

***********************************

Kimler Eyalet Sistemi İstiyor?

PKK’lılar dilinden düşürmediği “pozitif entegrasyon” veya “demokratik entegrasyon” Avrupa Birliği literatüründe Özerk Bölge veya Eyalet Sistemi demektir.

Kurulacak eyalette etnik kimliği ile kendi yasalarını uygulayacakları ve bugünkü PKK yöneticilerinin yöneteceği bir Kürt özerk bölgesi talebi söz konusu.

2013’te, birinci Çözüm Sürecinde de Öcalan (İmralı Tutanaklarına geçen ifadesinde) aynı talebi yapmış: “Türkiye eyaletlere dönüşmeli. 7 eyaleti Kürt nüfus, 18 eyaleti Türk nüfus, 25 bölge düşünüyorum. Bunların yerel yönetim parlamentoları olmalı” demiş. Bugün de aynısını söylüyor.

Aslında R.T. Erdoğan da 2013’te benzer düşüncesini seslendirmişti: “Eyalet yapılanmaları süratle kalkınmayı getirir. Demokraside siyaseti, siyasi rekabeti getirir. Güçlenme alametidir eyalet.

Osmanlı’ya baktığımız zaman Lazistan eyaleti var, Kürdistan eyaleti var. İniyoruz güneye aynı şekilde eyaletleri var. Eyalet sisteminden korkmamalı.”

ABD Ankara Büyükelçisi de durduk yere “Osmanlı’nın Millet Sistemi Türkiye için en uygun modeldir” demedi.

O halde “bir pazarlık yok, bir al-ver süreci değil” ifadesi doğru değildir. Bu ifade doğruysa “taraflar arasında bu konuda bir görüş ayrılığı yok” anlamında algılanabilir.

***********************************

Demokratik Özerklik

“Demokratik Özerklik”, Türkiye’de PKK çizgisindeki yapıların siyasal hedeflerini gizlemek ya da yumuşatmak için sıkça kullandığı bir kavram. Göründüğünden çok daha derin ve radikal bir anlam taşır.

“Katılımcılık, kültürel haklar ve yerel yönetim” üzerinden masumlaştırılan bu model, gerçekte PKK/KCK çizgisinin etnik kimlik temelli federatif bir yapı hedefidir.

PKK/KCK çevresinin geliştirdiği ve ilk olarak 2011 yılında KCK sözleşmesinde kurumsallaştırılan bu modele göre:

Kürtlerin yaşadığı coğrafyalarda kendi kendini yöneten yerel yönetim yapıları kurulur. Bu yerel yönetimler, halk meclisleri, komünler ve yerel kolluk güçleri aracılığıyla çalışır.

Valilik gibi merkezi idareler kaldırılır ya da etkisiz hale getirilir, kararları yerel halk alır. Kürtçe eğitim, yerel yönetim dili olur. Vergi toplama, kolluk gücü oluşturma yetkisi yerel yapılara devredilir.

Yani “demokratik özerklik” gerçekleşirse, bölge sembolik olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalacak. Fakat PKK kendi hukukunu, kendi yönetimini ve kendi savunma gücünü oluşturacaktır.

Bu, fiilen üniter devletten kopukluk anlamına gelir.

Bu aşama çok kritiktir. Bunu başarabilirlerse, bu özerk bölgede devlet kurumları oluşturulup güçlendirilecektir. Önce Suriye (Rojava), sonra Irak (KDP bölgesi) ile kültürel ve idari iş birliği ile siyasi, ekonomik ve sosyal bağlar geliştirilecektir.

Uzun vadede dört parçalı Kürdistan’ın birleşmesi amacıyla bir konfederasyon ya da bağımsızlık referandumu için meşru zemin oluşmuş olacaktır.

Konferansa Davet

Muhterem efendim,

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak, düzenlediğimiz: “Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 51. yıldönümünde Unutulmaması Gerekenler” konulu konferansa teşrifleriniz bizleri onurlandıracaktır.

Milli hafızamızın diri kalmasına katkı sağlayacak bu anlamlı günde sizleri aramızda görmekten büyük mutluluk duyarız.

Saygılarımızla.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Kazan, Tataristan’ın Başşehrini Geziyoruz

“Seyahat İnsanın Dünyasını Genişletir”

Moskova’yı görünce tekrar    gelmeye değer düşüncesi ile programımızdaki diğer şehir Kazan’a geçeceğiz. Burası Moskova’nın750 km. doğusunda olup, tren ile 10-12 saatte gidilebildiği için uçak ile gitmeyi seçtik. İki saat süren bir yolculuk ile Kazan Havaalanına iniyoruz. Orada bizi yerel rehberimiz Güzel hanım karşıladı. Türkiye’ye de gelmiş, daha çok iş adamlarına rehberlik yapan rehberimiz; İstanbul Türkcesini çok iyi konuşan, sohbetlerini kahkahalarıyla daha da alımlı kılan özelliği ile gurubun çok memnun kaldığı bir tatar idi.

Otobüs ve otel konusundaki sorunlar sebebiyle iki minübüs ile Kazan merkezine 60 km mesafedeki küçük bir kasabadaki otelimize gelip yerleştik. Kısa bir dinlenmeden sonra aynı arabalar ile şehir merkezine dönüp gezeceğiz. Yol boyu göz alabildiğine uzanan ormanlar bu toprakların doğal zenginliğini bize gösteriyordu.

Bu bölge Hun İmparatorluğunun içindeki yerlerdendir. Bu imparatorluğun parçalanması ile İdil Bulgar Hanlığı şeklinde 9.y.y dan 13. y.y. devam eder. İdil Bulgar hanlığı 922 de İslamiyeti                  kabül eden ilk Türk hanlığdır. Aynı tarihlerde Karahanlı hükümdarı Saltuk Buğra Han da Müslüman olmuştur. Moğol imparatorluğunun hakimiyetinde sürdürülen                                          bir dönemden sonra Cengiz Hanın torunu Batu Han tarafından Altınorda devleti olarak devam eder. Timur Hanın bölgedeki savaşları ile bu devlet zayıflayıp yeni küçük hanlıklara bölünür. Bunlardan biri de Kazan Hanlığıdır. 1457 de kurulan bu hanlık, Rus

prensliklerini birleştirip güçlendiren, Moskova’daki 4. İvan(Korkunç iVAN) tarafından    1552 de yıkılmıştır.

Bölge tarım ve hayvancığa çok uygun geniş verimli topraklara sahiptir. Ticaret yolları üzerindedir.

Büyük nehirleri ulaşıma ve nakliye işlerine uygun olup balıkçılık da yapılan zengin su kaynaklarıdır. Kazanka nehri, İdil(Volga)’nın bir kolu olup bu nehir tarihte okuduğumuz Sokullu’nun Don nehri ile bir kanalla birleştirmek istediği nehirdir. Böylece Hazar Denizi Karadeniz ile su yolundan ulaşımda birleşecek; Asya-Anadolu-Avrupa arasındaki ticaret artacak ve yeni imkanlara kavuşulacaktı.

Kazan 1,5 milyon nüfusu ile Rusya’nın Petersburg’dan sonra üçüncü büyük şehridirİdr. İdil nehrinin(Güzel  Su anlamlı)(diğer adı Volga) Kazanka kolu üzerinde kurulmuş, doğal zenginliği bol bir yerleşim yeridir. Merkezindeki Kazan Kremlini dünya mirası olan yerlerdendir. İlk önce rehberimizin bağlantısı sayesinde Kazan Üniversitesi Müzesini geziyoruz. Bu  üniverstenin tarihi bir geçmişi vardır.1804 de kurulmuştur. Lenin ve Tolstoy’un da burada eğitim aldıkları bilgisini öğreniyoruz. Kazan Üniversitesinin yetİştirdiği insanlar ile 1850’lerden sonra din ve milli kimlik üzerine görülen yenilikcilik (cedidçilik) hareketi etkili olduğu söylenir. Gaspıralı İSMAİL gibi Türk birliği üzerine çalışmalar yapan ; Zeki Velidi TOGAN, Sadri Maksudi  ARSAL     gibi Türkiyeye gelip yerleşmiş ilim adamlarımızın da

buradan etkilendikleri bilinir.

Kazan Kremlinine  geçİyoruz. Burada   4.İvan dönemi ve sonrası yapılan eserler vardır. Beyaz renge boyalı kule ve kale duvarları ile  ayrıca ilgi çekicidir. Tarihi idari binalar yanında Müjde  Katedrali, Piza kulesi gibi eğikliği ile  dikkat çeken ve ondan daha yüksek olan Süyümbüke kulesi, diğer adı ile Han Camii burdaki eserlerdendir. Bizim için daha dikkat çekici, bir inci zerafetindeki Kul Şerif Camii oldu. Bu cami buradaki yıkılmış bir caminin yerine yapılmıştır. 2002de temeli atılıp 2005de hizmete giren bu mabet avrupanın en büyük camilerinden biridir. Avlusu ile birlikte 10.000 kişi aynı anda ibadet yapabilecek özelliktedir. 16. yy daki direniş hareketi önderlerinden, din ve devlet adamı Kul ŞERİF adına yapılan bu mabedin sembolü lale olup yeniden doğuş ve gelişimi ifade eder. Akşam yemeğini tatar yemekleri ile bilinen bir yerde yiyip otelimize dönüyoruz.

Cuma günü olması sebebiyle cumayı Kul Şerifte kılmak üzere bir program yapıyoruz. Merkezdeki Bauman Caddesinde önce kahvaltı yapıp sonra caddede geziyor, oradan yürüyüş ile camiye geçiyoruz.Vitraylı bol camları ile aydınlık ve ferah bir mekanda yerel halk ile kıldığımız bu namaz bize ayrı bir haz yaşatıyor. Sonra otobüsümüzde buluşup şehrin diğer bölgelerini geziyoruz. Eski tatar mahallesi, yine tatarların yoğunlukta olduğu bir bölgede hediyelik alışverişlerimizi yapıyoruz. Daha sonra bu şehrin sembolü olan tepesinde kocaman bir kazanın oturtulmuş görüntüsü ile nikah salonu olan yapıyı görüp fotoğraflarımızı çekerek akşam yemeği sonrası otelimize dönüyoruz.

Gezimizin son günü. Otelimizden eşyalarımızı alıp çıkıyoruz. Bir gün önce su yolu ile, yani  nehir gemisi ile Idil Bulgar hanlığının yönetim merkezi olan tarihi Bulgar şehrine gidiş programını, havanın aşırı yağışlı olması sebebiyle iptal edip, yine tarihi özellikli Sviyojsk adasını görmeye gidiyoruz. Ada, Kazanı almazdan önce 4.İvan tarafından kale ve manastırlar ile yapılandırılmış bölgedeki ilk hristiyan ortodoks yerleşim yeri olup bu özelliği ile de insanların yoğun ziyaret ettiği bir yerdir. En eski ahşap kilise dahil 26 tarihi yapısı vardır.Önce buradaki bir yerde kahvaltımızı yapıp yağmur altında adayı geziyoruz.

Kazan merkeze gelip, kalacağımız Kozmoz oteline yerleşiyoruz. Kısa bir mola sonrası geziye devam…Yine Bauman caddesine gelip önce serbest zaman ve sonrası buranın tatar yemekleri ile meşhur bir lokantasında yerel mutfak ürünlerinden bir yemek! Caddede kedi maket ve heykellerinin bolluğunun sebebinin, faresi olmayan(!) bu şehrin sembolünün kedi olduğu bilgisini rehberimizden öğreniyoruz.

Daha sonra bir nehir turu ile şehri birde nehirden görüyor ve otelimize dönüyoruz.

Tadı damağımızda kalan bir gezi ile ertesi sabah erkenden kalkıp THY ile önce İstanbul ve sonra Ercan Turun her zamanki hizmetinden olan hazır ettiği otobüsü ile şehrimize, İzmit’imize geliyoruz.

İmkân ve fırsatı olanlara gezip görmeleri tavsiyem ile sağlıkta kalınız…

Benzerlikler Şaşırtıcı!

“Okuyun eğer bunlara halen inanıyorsanız o sizin bileceğiniz iş!”

Biliyorsunuz (fi tarihinde) TBMM’ye “bölücülerle kucaklaşma” yasası “analar ağlamasın” kılıfı ile sunuldu. Bu ülkenin tarihinde neler var neler! Bu da bunlardan birisi olacak ve bugünün tarihi yazıldığında okuyan insanlar hayretler içinde kalarak “vay be bu kadar da olur mu?” diye soracaklar. İşte burası böyle bir ülke!

Avrupa Türkiye’si olan Balkanların kaybı her nedense aradan yüzyıl geçmesine rağmen Türk Milletinden gizlenir. Sanki öyle bir şey yokmuş veya hiç olmamış gibi!.. Halbuki Balkan toprakları da anavatandı. Selanik, Üsküp, Prizren, Saraybosna, Şumnu, Köstence, Belgrad, Budapeşte günümüzün Hakkâri, Şırnak, Mardin, Ağrı, Diyarbakır’ından farklı değildi. Tıpkı Musul, Kerkük, Halep, Tebriz, İsfahan’ın olduğu gibi.

Eğer bizimse niçin ve nasıl kaybedildi? Bu sorunun bazı cevapları, zamanın istihbarat örgütümüz Teşkilat-ı Mahsusa’nın gözüpek mensubu Fuat Balkan’ın “Balkan Harbi’ne Dair Rapor”unda gizli.

Fuat Balkan “… Bulgarlara o havalinin teslimi, Osmanlı Hükümetinin menfaati sebebiyle ve Cemal Paşa’nın oralara gelip bunu anlatmış olmasıyla, Bulgarlar aleyhine çalışmak maksadı ile önüne düştüğümüz halkı, vicdanımız haricinde Osmanlı Hükümetinin menfaati diye(! )Bulgarlara kolaylıkla teslim olmaları hususunda uğraşarak teslim ettik”. Yani Balkan’ın vicdanı el vermemiş ama yine de yapmış.

Alın bunu PKK’ya teslim edilen topraklarımız için doldurun. Günümüzün Cemal Paşa’sıda benzer şeyleri söylemiyor mu? Pkk ile çözüm Türkiye’nin menfaatine, demiyor mu? Dün pkk ile çatışırken birlikte mücadeleye razı ettiğimiz korucuları, ailelerini ve bilcümle vatandaşımızı bugün PKK’nın insafına bırakmadık mı? Türkmenleri de aynı şekilde Barzani’nin kucağına atmadık mı? Meğerse bu ilk vukuatımız değilmiş!

Fuat Balkan devam ediyor; meğerse Osmanlı’nın menfaati icabı, Süleymen Askeri Beyle beraber Türkleri Bulgarla siyaseten çalışmaya ikna etmişler. Bunu “Osmanlı Hükümetine ilk ve en mühim hizmetleri…” olarak raporunda belirtiyor. Ancak sonra da ekliyor “… Bulgarlar, bu yapılan hizmeti unutmakta gecikmedi”. Yani “düşmandan dost ayıdan post olmaz” misali… Şu an Öcalan ve Barzani ile kırıştıranların bizi sürüklediği akibet!

Acaba bugün Türkiye’yi yönetenlerin, yönetenlerden emir alanların, günümüz Teşkilat-ı Mahsusa’sının ve Türkiye’nin hayrı diye bu teşkilatta çalışan memurların; geçmişte Osmanlı’yı yıkıma götürenlerden pek bir farkı var mı?

Yıl 1854, o zamanda Türkiye’de bir bölücü varmış. Adı Cizreli İzzeddin Şir’miş. Pkk ne yapıyorsa o da benzer şeyleri yapmış. Dış güçlerle ilişkisi de varmış. Çünkü İngiliz – Yahudi işbirliği, Osmanlı – Türk topraklarında petrolün kokusunu çoktan almıştı. Hangimiz Cizreli İzzeddin Şir’in isyancılığını, metodlarını ve sonuçlarını biliyoruz? Nasıl Balkanları bizden gizledilerse, bir Türk yurdu olan Güneydoğu Anadolumuzda olup biteni de bizden sakladılar.

Peki bu bölücü İzzeddin Şir’e ne oldu? Devletin ana şefkati bu gün Pkk’lılara olduğu gibi İzzeddin Şir gibi eli kanlı asilere karşı da, olabildiğince müsamahakar davrandı. Öyle ya devletin öncelikli amacı, ülke güvenliğini sağlamak ve düzeni korumak!.. Bu sebeple İzzeddin Şir ve şürekası affedildi. Tıpkı affedilmeye giden Öcalan ve Pkk gibi!

Adamları Tuna eyaleti dışına çıkmamak kaydıyla salındı. İzzeddin Şir, önce Tuna eyaletindeki kazalardan birine müdür daha sonra paşa yapılmak sureti ile Yanya mutasarrıfı yani valisi gibi bir şey oldu. Kandil’dekiler de ülkeye böyle dağılacak herhalde?

Gerçi kendisinden önceki Cizre isyanının başı olan Bedirhan bey de aynı şekilde affedilip, devletin hizmetine alınmıştı. Onu da Girit’e mutasarrıf yaptılar daha sonra affederek, bir çok övgüye ve ödüle mazhar kılınarak İstanbul’a getirildi.

Hatırlayın Öcalan yakalandığında, büyük abileri İzzeddin Şir ve Bedirhan gibi “bırakın Türkiye Cumhuriyeti’ne hizmet edeyim” diyordu. Şimdi önümüzdeki Nevruz Bayramı’nda Diyarbakır’da ve gelecekte Ankara’da, ağbileri gibi yüksek makamlarda olacağı konuşuluyor… Öyle ya devlete hizmet etmişti!

(Bunları bilmiyordunuz değil mi? Şimdi “terörsüz yaşam” yalanını söyleyenler bunları ya biliyor ya da bunlar onlara anlatılmıştır. O zaman bize niçin yalan söylüyorlar?)

Görüyorsunuz, olan biten hep Türk Milleti’ne oluyor! Onun çocukları şehit olarak, toprağa düşüyor. Maddi ve manevi zenginlikler heba olup gidiyor. Türk Milleti; yüzyıllardır bu isyancılar ve gaflet, delalet, ihanet içinde olanlar nedeniyle; bir türlü huzur, mutluluk ve güven içinde yaşayamıyor.

Dün bunları yaşadık ve kaybettik. Bugünde kaybedeceğimiz şüphesizdir. Bu sebeplerle; hepinizi, gerçeklerle yüzleşmeye davet ediyorum… Hepinizi, ülkenize, devletinize, milletinize ve de kendinize sahip çıkmaya çağırıyorum. Hepinizi, Türk Milletini yüzyıllardır sarıp sarmalayan ve de aklını ve zihnini esir eden zincirleri kırmak için mücadeleye davet ediyorum. Bunu ya yapacaksın ya da yapacaksın! Başka çaren yok…

PKK İle Yürütülen Süreç Türkleri Mutlu Edecek mi?

PKK’nın sembolik silah yakma töreninden sonraki gün Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan “tarihi” denilen bir konuşma yaptı.

Bu konuşmasında da “Terörsüz Türkiye’ Projesi, bir müzakerenin, bir pazarlığın, bir al-ver sürecinin neticesi değildir.”

Arkasından “TBMM’de bir komisyon kurulacak. Cumhur İttifakı olarak AK Parti, MHP ve DEM Parti heyetiyle bu süreci pişirerek geleceğe taşıyacağız. Biz bir adım atana her türlü kolaylığı sağlıyoruz. Çıkış yolu arayana kapıyı ardına kadar açarız” dedi.

Oysaki PKK ve uzantılarının beyanlarının tamamında “açılması istenen kapı” hakkında bilgi veriliyor. Bu kanat bazı vaatler almış olmalı ki süreçten çok mutlular. İlginç olan şu ki Erdoğan ve Devlet Bahçeli de PKK/ DEM’liler kadar mutlu.

Ama hiç konuşulmayan konu şu: BU SÜRECİN SONUNDA TÜRKLER MUTLU OLACAK MI?

****

Pozitif Entegrasyon Ya da Eyalet Sistemi:

Teröristbaşı Öcalan mesajlarında “pozitif entegrasyon” kavramını kullanıyor. “Barış ve demokratik toplum hedefine ulaşılması pozitif entegrasyonalist bir perspektifle mümkündür” diyor.

Silah yakan 30 kişilik PKK’lı teröristin başındaki Bese Hozat kod adlı (KCK Eşbaşkanı) terörist “silah bırakma töreninde” aynı kavramları kullandı:

“Bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve DEMOKRATIK ENTEGRASYON YASALARININ ÇIKARILMASI TEMELINDE silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz.”

KCK Eşbaşkanı Bese Hozat, daha önce de defalarca: “Kürt halkı kendi coğrafyasında kendini yönetmek istiyor.” “Demokratik özerklik olmazsa çözüm olmaz.” “Türkiye üniter yapıyı aşmalıdır” demişti. Yani sözde silah bırakırken de görüşleri hiç değişmemiş.

Öcalan’ın mesajlarında ve Bese Hozat’ın açıklamalarında geçen bu ifadeler devletten kolektif hak ve statü talebidir. Üniter yapının zayıflatılması ve Kürt bölgesi için fiili özerklik hedeflenmektedir.

PKK’nın etnik temelli bölgesel özerklik talebi, Türkiye Cumhuriyeti’nin “tek millet, tek bayrak, tek vatan” ilkesine açıkça aykırıdır.

***********************************

Kimler Eyalet Sistemi İstiyor?

PKK’lılar dilinden düşürmediği “pozitif entegrasyon” veya “demokratik entegrasyon” Avrupa Birliği literatüründe Özerk Bölge veya Eyalet Sistemi demektir.

Kurulacak eyalette etnik kimliği ile kendi yasalarını uygulayacakları ve bugünkü PKK yöneticilerinin yöneteceği bir Kürt özerk bölgesi talebi söz konusu.

2013’te, birinci Çözüm Sürecinde de Öcalan (İmralı Tutanaklarına geçen ifadesinde) aynı talebi yapmış: “Türkiye eyaletlere dönüşmeli. 7 eyaleti Kürt nüfus, 18 eyaleti Türk nüfus, 25 bölge düşünüyorum. Bunların yerel yönetim parlamentoları olmalı” demiş. Bugün de aynısını söylüyor.

Aslında R.T. Erdoğan da 2013’te benzer düşüncesini seslendirmişti: “Eyalet yapılanmaları süratle kalkınmayı getirir. Demokraside siyaseti, siyasi rekabeti getirir. Güçlenme alametidir eyalet. Osmanlı’ya baktığımız zaman Lazistan eyaleti var, Kürdistan eyaleti var. İniyoruz güneye aynı şekilde eyaletleri var. Eyalet sisteminden korkmamalı.”

ABD Ankara Büyükelçisi de durduk yere “Osmanlı’nın Millet Sistemi Türkiye için en uygun modeldir” demedi.

O halde “bir pazarlık yok, bir al-ver süreci değil” ifadesi doğru değildir. Bu ifade doğruysa “taraflar arasında bu konuda bir görüş ayrılığı yok” anlamında algılanabilir.

***********************************

Demokratik Özerklik

“Demokratik Özerklik”, Türkiye’de PKK çizgisindeki yapıların siyasal hedeflerini gizlemek ya da yumuşatmak için sıkça kullandığı bir kavram. Göründüğünden çok daha derin ve radikal bir anlam taşır.

“Katılımcılık, kültürel haklar ve yerel yönetim” üzerinden masumlaştırılan bu model, gerçekte PKK/KCK çizgisinin etnik kimlik temelli federatif bir yapı hedefidir.

PKK/KCK çevresinin geliştirdiği ve ilk olarak 2011 yılında KCK sözleşmesinde kurumsallaştırılan bu modele göre:

Kürtlerin yaşadığı coğrafyalarda kendi kendini yöneten yerel yönetim yapıları kurulur. Bu yerel yönetimler, halk meclisleri, komünler ve yerel kolluk güçleri aracılığıyla çalışır.

Valilik gibi merkezi idareler kaldırılır ya da etkisiz hale getirilir, kararları yerel halk alır. Kürtçe eğitim, yerel yönetim dili olur. Vergi toplama, kolluk gücü oluşturma yetkisi yerel yapılara devredilir.

Yani “demokratik özerklik” gerçekleşirse, bölge sembolik olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalacak. Fakat PKK kendi hukukunu, kendi yönetimini ve kendi savunma gücünü oluşturacaktır.

Bu, fiilen üniter devletten kopukluk anlamına gelir.

Bu aşama çok kritiktir. Bunu başarabilirlerse, bu özerk bölgede devlet kurumları oluşturulup güçlendirilecektir. Önce Suriye (Rojava), sonra Irak (KDP bölgesi) ile kültürel ve idari iş birliği ile siyasi, ekonomik ve sosyal bağlar geliştirilecektir.

Uzun vadede dört parçalı Kürdistan’ın birleşmesi amacıyla bir konfederasyon ya da bağımsızlık referandumu için meşru zemin oluşmuş olacaktır.

Başka Yıl Dönümleri

On yıllarım Kuantum Teorisi öğretmekle geçti. Bazen yüksek düzeyde, bazen son sınıflara seçmeli… Yazın sihri midir, geçmiş daha berrak hatırlanıyor ve hatırladıklarımdan biri, her derste tekrarladığım, “1925’te artık aşağı yukarı her şey tamamlanmıştı.” sözümdü. Yeni fark ettim. O “her şey tamamlanmıştı” yılının tam 100’cü dönümündeymişiz!

Kuantum dolanıklığıyla, kuantum bilgisayarlarıyla artçı dalgalarını hâlâ hissettiğimiz o büyük bilim devriminin yıl dönümü. Tesadüfe bakın ki aynı yıllar, izafiyet teorisiyle bir başka bilim devriminin yıllarıdır. Acaba o zamanlarda yaşamak nasıl olurdu diye sık sık düşünmüşümdür.

Her şey art arda olmuş

İşte 1900-1925 arası; hadi Schrödinger ve Dirac’a da ayıp olmasın 1900 – 1930 arası diyelim, o dünya alt üst oldu. Devrim, 1900’de Max Planck’ın siyah cisim ışımasını, ışığın kuantum paketleriyle, “fotonlarla” açıklamasıyla başladı. 1905’te Einstein, fotoelektrik olayı açıklayarak Planck’ı ispat etti sayılır. 125 ve 120 yıl önce. Kuantum teorisinin tutarlı ve matematiğe dayalı izahı 1925’te Heisenberg’in “Matris Mekaniği” ile geldi. Bir yıl sonra Schrödinger ve en sonunda Dirac’ın kuantum teorisinin kendi matematiğiyle devrim tamamlandı.

Heisenberg’in makalesinin adı, Über quantentheoretische Umdeutung kinematischer und mechanischer Beziehungen (Hareket ve mekanik ilişkilerin Kuantum Teorisiyle yeniden yorumu). Zeitschrift für Physik dergisinin 9 Temmuz 1925 tarihli sayısında yayımlanmış. Üç gün sonra 100. yıldönümü! “Yeniden yorum” ki ne yeniden yorum!

Herkesin evreni kendine

Planck, Heisenberg, Schrödinger, Dirac ve diğerleri, Kuantum Teorisi’ni kurarken bu teori kadar çarpıcı bir başka dünyanın anahtarını da Einstein çeviriyordu. Einstein için harikalar yılı denilen yıl, 1905. Bir yıl içinde, fotoelektrik olayın fotonlarla açıklanması, sıvıdaki küçük taneciklerin rastgele hareketinin (Brown Hareketi) atomlar ve istatistik mekanikle açıklanması, özel izafiyet teorisi ve meşhur E = mc2. Bu yıl bütün bunların 120. yıl dönümü.

Gerçekten 20. asrın başına kadar, tabiatın nasıl çalıştığını tamamıyla çözdüğümüzü sanıyorduk. Maddeye Newton kanunları hâkimdi. Onun üç kanunu artı yer çekimi. Bir de ışık ve diğer elektromanyetik dalgaların dünyası vardı. O dünyada da Maxwell’in dalga denklemi hüküm sürüyordu. Hani 19. asrın sonu, 20. asrın başının çok satan kitabı, Ludwig Buchner’in Madde ve Kuvvet’inin (Kraft und Stoff) tasvir ettiği dünyalar. Bizim entelektüel tarihimizde de epey ağırlığı vardır.

İşte bu durmuş oturmuş, materyalist muhafazakâr dünya, 1900-1930 arasında tamamen tepetaklak geliyor. Hüküm şu: Sizin Newton kanunlarınız, Maxwell kanunlarınız, işgal ettiğiniz 1 metre, 1 kilo, birkaç kilometre saatlik evreninizin kanunları. O evrende o kanunlarla mutlu mesut yaşayın. Fakat atomların dünyasına, yani metrenin milyarda birine (nanometre), on milyarda birine (angstrom) inerseniz Kuantum Teorisi kullanmak zorundasınız. Işık hızı civarlarına, astronomik kütlelere çıktığınızda da İzafiyet Teorisi. Newton ve Maxwell, sizin alttan ve üstten sınırlı evreninizin kanunları. Daha doğrusu sizin evreninizin yaklaşık kuralları.

Bilim ve şiir

Bu hâli şairler de anlattı. Meşhur İngiliz Şair Alexander Pope (1688-1744) şöyle yazmıştı:

Doğayı gizliyordu karanlık gece,

Tanrı, “Newton olsun,” dedi, aydınlandı bilmece.

Tevrat’taki yaratılışta, Tanrı “Işık olsun” der ve evren oluşur… Pope’un doğumu Newton’un Principia’sının yayım tarihinden bir yıl sonra. Principia da bir Temmuz günü, 5 Temmuz 1687’de yayımlanmış. Yıl dönümü dündü.

Kuantum ve izafiyet devrimlerinden sonra bir başka şair, Sir John Collings Squire (1884- 1958) Pope’a cevap vermiş:

Ama bu uzun sürmedi, şeytan kükredi “Ko!”

Einstein olsun!” ve geri geldi statüko.

Collings, doğum-ölüm tarihlerinden görüleceği gibi bütün devrimi yaşamış.

Acaba biz bugün hangi bilim devrimlerini yaşıyoruz? Geleceğin dünyası 21. asrın ilk çeyreğine, bizim 20. asrın ilk çeyreğine baktığımız gibi hayretle mi bakacak?

_________________________

Not: Şiirlerin asılları şöyle:

Nature and nature’s laws lay hid in night,

God said, “Let Newton be,” and all was light.

— Alexander Pope

It did not last; the devil howling “Ho!

Let Einstein be!” restored the status quo.

— Sir John Collings Squire

İki şairin de benim kötü tercümeme itiraz edecek hâlleri yok.