23.1 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 55

Son Halife Abdülmecid Efendi’ye Kesilen Trafik Cezası

Fransız ve İtalyan polisleri 27 Aralık 1922’de Galata Köprüsü’nden otomobiliyle geçen Halife Abdülmecid Efendi’ye trafik cezası kestiler. Makbuz Dolmabahçe Sarayı’nda bulunuyordu.

Özet

Günümüzden 50 yıl kadar önce Dolmabahçe sarayında “Hususi Daire” denen Reisicumhura -Atatürk’e özel- bölümdeki küçük çalışma odasında yazıhanenin dayandığı duvardaki camlı çerçevedeki makbuzun işbu Abdülmecid Efendi’ye kesilen ceza makbuzu olduğu kayıtlıdır. Necdet Sakaoğlu, Atatürk ve İstanbul isimli eserinde şu hatırasını anlatmaktadır: Saray’ın Atatürk dönemini görmüş ve rehberlik yapan bir personeli (Hüseyin Efendi?) öğrendiklerine dayanarak bu iki imzalı trafik cezası pusulasını, Fransız ve İtalyan polislerinin otomobiliyle Köprü’den geçerken Halife Abdülmecide ve temsil ettiği Osmanlı hanedanına hakaret olsun diye kestiklerini, Atatürk’ün de bu belgeyi yakın tarihimiz açısından önemseyerek ziyaretine gelen konuklarına özellikle gösterdiğini kendisinden dinlemiştim. (Daha sonra bu belge bulunduğu yerden kaldırılmıştır)[1]. 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırılmış fakat halifelik Abdülmecid’in şahsına verilmesi Ankara TBM Meclisi tarafından kabul edilmişti. 27 Aralık 1922’de Fransız ve İngiliz polisleri Halife Abdülmecid’e İstanbul’da trafik cezası kesebiliyordu. 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, 23 Ağustos 1923’ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul’dan ayrılmaya başladı. Son İtilaf birliği 4 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle Türk bayrağını selamlayarak şehri terk etmişti. Halifelik ise devlet yönetiminde adeta Şiilikteki “Ayetullahlık” unvanı gibi Millet iradesi üzerindeki gölge teşkil ediyordu. 3 Mart 1924 tarihinde yüz yıllarca siyasi bir kurum olan halifelik kaldırıldı.

Anahtar Kelimeler: Nutuk, Halife Abdülmecid Efendi, İstanbul, İşgal güçleri, Trafik cezası

Giriş:

Emevilerde bir zulüm aracı olarak kullanılan saltanat halifelik maskesine büründürülmüştü. Abbasilerde sürekli olarak Türk yahut başka sultanlıklarının himayesinde hayatını devam ettiren yarı siyasî bir kurumdu. Yavuz Sultan Selim Hanla birlikte Ed devlet-ül Türkiye himayesindeki Abbasi halifesinden Osmanlı Türk Hanedanına aktarılmış siyasî hüviyetini öne çıkaran bir makama dönüştü. II. Abdülhamid Han bu unvanı İslam dünyasının gücünü Osmanlı Devletinde toplamak için kullanmıştı. Fakat bu unvan İslam dünyasının çoğu ülkesinde itibar görmüyordu. I. Dünya savaşında da hiçbir dini ve siyasal faydası olmadığı da anlaşılmıştı. Bununla beraber ısrarla Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923 yılında kurulmasına rağmen Halifeliği önemseyen hatta onu dini bir gereklilik sananlar vardı. Henüz Şanlı Türk ordusunun İstanbul’a girmesinden ve işgalcilerin terk etmesinden önce yaşanan trajik manzara son halifeye kesilen trafik cezası idi.

            Atatürk’ün Büyük Nutuk’u Türk Milletini düşünmeye çağırmaktadır:

17 Teşrinisani [Kasım] 1922 tarihli resmi bir telgrafın ilk cümlesi şu idi: “Vahdettin Efendi bu gece saraydan kaybolmuştur.” Bu telgrafnamenin daha bir iki cümlesini 18 Teşrinisani [Kasım] 1922 gününe ait Meclis zabıt ceridesinde okumuşsunuzdur. Fakat telgrafnamenin aslında, kayboluşun kimlerin aracılığıyla vuku bulduğu ihtimalinden ve emanetlerin nasıl muhafaza edildiğinden vesaireden bahseden alt tarafı da vardır. Aynı günkü zabıtta okunmuş olan bir mektup suretiyle, ona ekli –ajanslara yayımlanmış- bir beyanname suretini de tekrar okuyalım:

Mektup Sureti

Bir nüshasını eklediğim resmi beyannamede söylendiği gibi, Zatı Şahane kendisini İngiltere’nin himayesi altına koyarak bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan ayrılmıştır. İmza: Harington 17 Teşrinisani [Kasım] 1922[2]

Abdülmecit Efendi’nin Büyük Millet Meclisi’nce halife seçilmesi:

Muhterem efendiler, firari halife, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde makamından indirildi. Yerine, sonuncu halife olan Abdülmecit Efendi seçildi. Meclis’çe yeni halife seçilmeden evvel, seçilecek zatın da padişahlık sevda ve davasına kapılarak herhangi bir yabancı devlete iltica etmesi ihtimalini bertaraf etmek lazımdı. Bunun için, İstanbul’da bulunan memurumuz Refet Paşa’ya, Abdülmecit Efendi ile görüşerek ve hatta elinden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hilafet ve saltanat hakkında aldığı kararı tamamen kabul ettiğine dair bir de senet alarak göndermesini yazdım. Bu yazdıklarım yapılmıştır.

18 Teşrinisani [Kasım] 1922 günü İstanbul’da Refet Paşa’ya yazdığım bir şifre telgrafname ile de verdiğim talimatta başlıca şu noktaları kaydetmiştim:

“Abdülmecit Efendi , Halifeyi Müslimin i unvanını kullanacaktır. Bu unvana başka sıfat ve kelime ilave edilmeyecektir. İslam âlemine duyurulmak üzere hazırlayacağı bir beyannameyi aracılığınızla evvela şifre olarak bildirecektir. Tasvip olunduktan sonra tekrar şifre ile ve aracılığınızla kendisine bildirilecek, ondan sonra yayımlanacaktır. Bu beyannamenin metnini başlıca şu noktalar teşkil edecektir:

a) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kendisini hilafete seçmesinden açıkça memnuniyet beyan olunacaktır.

b) Vahdettin Efendi’nin hareket tarzı tafsilatlı olarak kınanacaktır.

c) Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun onuncu maddesine kadar olan maddelerinin muhteviyatı münasip tarzda ve mühim mana ve özü aynen zikredilmek suretiyle Türkiye devletinin ve Büyük Millet Meclisi’nin ve hükümetinin hususi mahiyetinin ve idare usulünün Türkiye halkı ve bütün İslam âlemi için en faydalı ve en uygun olduğu zikir ve tespit edilecektir.

d) Türkiye millî halk hükümetinin geçmiş hizmetlerinden ve teşekküre değer mesaisinden takdirkarane bir lisan ile bahsolunacaktır.

e) İşbu beyannamede, yukarıda bildirilmiş noktalardan başka, siyasi sayılabilecek bir nokta ve fikir belirtilmeyecektir”.

19 Teşrinisani [Kasım] 1922 tarihli açık bir telgrafla da Abdülmecit Efendi’ye:

“Türkiye devletinin hakimiyetini kayıtsız şartsız milletin kendisinde saklı tutan Teşkilatı Esasiye Kanunu uyarınca icra kudreti ve kanun yapma salahiyeti kendisinde tecelli etmiş ve toplanmış bulunan, milletin yegane ve hakiki temsilcilerinden meydana gelen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Teşrinisani [Kasım] 1922 tarihinde oybirliğiyle kabul ettiği gerekçe ve esaslar dairesinde yüce Meclis’çe 18 Teşrinisani [Kasım] 1922 tarihinde yapılan celsede hilafete seçilmiş olduğunu” tebliğ ettim (Vesika: 265). 19 Teşrinisani [Kasım] 1922 tarihli bir şifre telgrafname ile Refet Paşa, yazdığımız telgraflara cevap veriyordu. Abdülmecit Efendi, imzasının üstünde Halifei Müslimin ve Hadimülharemeyn (Mekke ile Medine’nin hizmetkarı-Y.N.) unvanının bulunmasının ve Cuma selamlığında kaftan ve Fatih’e ait şekilde bir sarık takınmasının mümkün ve uygun olacağı görüşünü dile getirmiş, İslam alemine yazacağı beyanname muhteviyatı hakkında belirttiği görüşte, Vahdettin Efendi hakkında bir şey söylemek hususunda affını istemiş ve beyannamenin İstanbul gazetelerinde yayımlanması sırasında Türkçesiyle beraber bir de Arapça suretinin yayımlattırılması düşüncesini ileri sürmüş” (Vesika: 266)[3].

Refet Paşa’ya makine başında 20 Teşrinisani [Kasım] 1922 günü verdiğim cevapta, Halifei Müslimin unvanıyla beraber Hadimül haremeynişşerifeyn (Mekke ve Medine gibi iki kutsal yere hizmet eden. (Y.N.) tabirinin kullanılmasını uygun buldum. Cuma merasiminde Fatih’in kıyafetine girmesini gayri tabii (uygunsuz, normal olmayan) buldum. Redingot veya İstanbulin giyebileceğini, askeri üniformanın bittabi söz konusu olamayacağını bildirdim. Yayımlanacak beyannamede Vahdettin’in ismi zikrolunmaksızın eski halifenin manevi şahsiyetinden ve zamanında düşülen derekeden bahsedilmesinin lüzumlu olduğu görüşünü belirttim[4].

Abdülmecit Efendi, babasının adı münasebetiyle de olsa “Han” unvanından vazgeçemiyor

Refet Paşa’dan 20 Teşrinisani [Kasım] 1922’de aldığım şifre telgrafnamenin birinci maddesinde Refet Paşa diyordu ki:

“Abdülmecit Efendi’nin 29 Rebiülevveli tarihli yazılannın altında Halifei Resulullah Hadimülharemeynişşerifeyn cümlesinin altında Abdülmecit bin Abdülaziz Han imzası kullanılmıştır.”

Efendiler, yaptığımız ikazı iyi karşıladığını ifade eylemiş olan Abdülmecit Efendi “Halifei Müslimin” (Müslümanların Halifesi -Y.N.) yerine “Halifei Resulullah”(Peygamberin Halifesi-Y.N .) ve babasının ismi münasebetiyle “Han” unvanlarını kullanmaktan kendini alamamıştır. Birtakım düşüncelerden sonra da Vahdettin hakkındaki beyanattan vazgeçtiğini ve çünkü “başkasının kötü işlerini söz konusu etmek suretiyle bile olsa, bu gibi beyanatın meslek ve karakterine ağır geleceğinin aşikâr olduğunu” bildirmiş. Bu husus, telgrafnamenin ikinci maddesinde yer alıyordu. Telgrafnamenin üçüncü maddesini, benim Meclis Reisi sıfatıyla kendisine halifeliğe seçildiğini tebliğ eden telgrafnameme yazdığı cevap teşkil ediyordu. Bu cevabın başlığı “Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne” diye şahsıma hitap halinde idi. Dördüncü maddede, İslam âlemine tebliğ edeceği beyanname sureti vardı. Bu beyannamenin yazıldığı İstanbul’un “Darulhilafetülaliye” (Yüce hilafet merkezi- Y.N.) olduğu da itina ile kayıtlı bulunuyordu.

21 Teşrinisani [Kasım] 1922 tarihli bir telgrafta, “Halifei Resulullah” yerine evvelce bildirdiğimiz gibi “Halifei Müslimin denilecektir” dedik. Kendisine hilafeti tebliğ eden telgrafnamemize vereceği cevabın şahsıma değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti’ne olmasını ihtar ettik. Yazılarında, siyasi, genel hususları kapsayan kelimeler olduğundan ve bunlardan sakınmak lüzumundan bahsettik.

Efendiler, ehemmiyetsiz teferruat gibi kabul edilmesi pek mümkün olan bu izahatımla işaret etmek istediğim esaslı nokta şudur: Ben, şahsi saltanatın ilgasından sonra, başka unvanla aynı mahiyette bir makamdan ibaret olması lazım gelen hilafetin de ilga edilmiş olduğunu kabul ediyordum. Bunun, münasip zaman ve fırsatta telaffuzunu tabii buluyordum. Halife seçilen Abdülmecit Efendi’nin bu hakikatten büsbütün gafil olduğu iddia olunamaz. Hele, kendisinin halife unvanıyla saltanat icrasının sebep ve şartlarını hazırlayıp temin edebileceklerini hayal edenlerin mevcudiyeti düşünülürse, muhatabımızı ve tabii taraftarlarını saf ve gafil zannetmek asla caiz olamazdı[5] . Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’taki tespitlerinden sonra olayları özetlemeye devam edelim:

Hanedanın ıskat edilen (tahttan düşürülen) son padişahı, İngilizlere sığınarak İstanbul’u terk eden Vahideddin, Osmanoğulları’na ve kendi kimliğine leke sürmüştü. Buna karşılık Abdülmecid’in takınacağı tavır dikkate alınarak halifeliğin daha bir süre gündemde kalması da bir “Gazi Paşa aklı” idi. Çünkü saltanat ne kadar siyasî ise işlevi olmayan halifelik İstanbul için törensel-gelenekseldi. Kritik bir süreçten geçildiğinden de inanç çağrışımıyla İslam âlemine dönük bir jest olabilirdi. Meclis’te seçim yapılması ise “biat” kavramının özüne uygundu. O tarihlere kadar yaşadığı zafiyetlere ve son sultanının da kaçmasına kar­şın, Gazi Paşa’nın en yakınındakiler bile 600 yıllık Devlet-i Osmaniye’nin yerini yeni bir devletin alacağını tahmin ve tahayyül edemiyorlar, yetişkin şehzadeler kendilerinin ve atalarının o ocağın nimetiyle hayat bulduklarına inanıyorlardı. Bu pek çok aydının ortak bakışıydı. Abdülmecid Efendi de bu yaygın dogmaya güveniyor: Vahideddin sırasını savdığına göre hanedanın ekberi ve erşedi ola­rak sıra bende, bugün halifelik yarın saltanat kararı verilir diyor olmalıydı. O nedenle de saltanatın kaldırılmasına ses çıkarmayarak Millî Hükümet yanlısıy­mış görünmeyi önemsemişti[6].

İstanbul’un ellili yaşlardaki ressam ve müzisyen Halifesi Abdülmecid Efendi sahi kimdi? Dolmabahçe Sarayı’nda niçin oturuyordu? Halife Efendi Hazretleri bir peygamber vekili ise görevi neydi? Aile bireyleri alafranga yaşantıya alışmış ve çağdaştı. Aile ortamında Beethoven, Mozart dinleniyordu! Her şey ne iyi ne güzel dense de 300 odalı koca sarayın anıtsal cümle kapısını açık tutmak için Halife Hazretleri, “TBMM’den Meclis bütçesinin iki katı ödenek talep etmekteydi. Gerçi bu beklenti bile “Meclisin üstünde bir konumdayım!” yani sultan olmalıyım, demekti. İstanbul’daki en büyük Avrupaî sarayda otur­mak, Arapça “şerefü’l- mekan bi’l-mekin” (Konutun saygınlığı onursallığı otu­ranındandır) sözü gereği Dolmabahçe’nin saygınlığı Halife Abdülmecid’le özdeş demekti. Zafer kazanıldı, memleket kurtuldu, ele güne karşı saltanata dönelim, ben de 37. padişah olarak tahta cülus edeyim demek hakkı, hesapça yüklü de beklentisiydi[7].

Dolmabahçe arayı’ndaki -geçici yerleşik- ilk ve son modern halife, bu çıkışıyla, Musa’ya da İsa’ya da yani İstanbullulara da Ankara Hükümeti’ne, kara­vanadan yiyip mektep koğuşunda yatan Ankara’daki zafer kahramanlarına, milletvekillerine de İstanbul’un iğreti işgalcilerine de yaranamadı, haklı görünmek şöyle dursun tepki topladı. İstanbul’daki ziyaretlerinde birkaç arabalık kortejiyle aradığı coşkuyu, alkışı da alamıyordu. Onu görmek için sokağa çıkanlar vardı ama severek saya­rak alkışlamak için değil, “bu cuma neler giymiş kuşanmış” merakındakilerdi. Halife Abdülmecid’in favori gösterileri “Cuma alayı”, yani “selamlık resm-i alileri” idi. Bu tören 1 yıl 3 ay 2 haftada 65 kez yinelenmiş olmalı[8].

Yeni halife galiba her cuma için bir tür dinsel bir promenade (gezi) senaryosu hazırlıyordu: Güzergah ve semt, tarz-görüntü-kıyafet, at, araba … belirliyor, her dönemeçte, caddede, özellikle de bir yakından izlenme amaçlıyor, göz göze gelmek; “Dev­letlü, haşmetlü, şevketlü efendimiz hazretleri! ..” alkış nidaları duymak istiyordu. Özellikle Galata Köprüsü bir seyirlik koridoru konumundaydı. Orada, iki taraflı sıralanan İstanbulluların Halife Hazretleri’ne tezahüratını gösteren fotoğraflar mutlaka olmalıdır. Söz gelişi bir cuma “açık tenezzüh otomobili” ile çıkıyordu. İstanbullular, halifeyi, akıllarına bir artistlik getiremeden ve safça; fesine, papyonuna, kostü­müne, platin ışıltılı ak akalına, ak-pembe çehresine, pek özenli görüntüsüne hayran kalarak gözlemliyordu. Bir başka cuma alayında sarık sarıp alnının yukarısına at nalı kadar sorguç iliştiriyor, öbür cuma atlar koşulmuş saltanat arabasıyla, bir ötekinde kürklü börklü, görkemli ve açık otomobille, bir başkasında .. , nur saçan bir çehreyle arz-ı didar ediyordu! Ama her seferinde coşkulu kalabalıklardan yoksun, tenha ve sesizliğe gömülmüş İstanbul yollarını turlayıp hayli yorulmuş saraya dönüyordu. Keşke saraya dönüşlerinde de defterine gözlemlerini yazsa imiş. Bugün eli­mizde bilmediklerimizi okuyacağımız Son Halifenin Anıları içerikli bir günlük olacaktı! Ortada bir de tezat vardı: Biri, kaldırılmış saltanatın dönüşüne umut bağlayan bir hanedan mensubu, öteki Montesquieu’nün önerdiği demokrasi ve cumhuriyeti bir Doğu ülkesinde yeşertmeyi aklına koymuş Türk subayı. Bu iki adamın yaşamları adece Büyük Cihan Savaşı’nın sonrasındaki 1922-1924 iki yılında kesişti. Biri bu memleket bana atalarımdan kalma derken beriki ulus egemenliği diyordu[9].

Halife Abdülmecid’in türlü çeşitli tavırlarına ise bir anlam veremeyen görmüş geçirmiş İstanbullular da vardı. Kaldı ki halifenin sergilediği tavırlar, günlük sıkıntılara, sorunlara çözüm vadetmiyordu. Yaşlı İstanbul hanımları asırlardan beri öylenen “Sultan yüzüne bakmak sevap” inancını yitirmiş olmalılar ki cadde kenarlarında durup modern giyimli halifeye bakarken: “Bu mu Peygamber halifesi!” diyerek gülümsüyor, “tövbe sümme haşa!” diyor, her cuma başka bir kıyafeti yadırgıyorlardı[10].

Gerçek bu iken Abdülmecid Efendi’nin, İstanbul’un semtlerinde otomobil gezileri de yaparak halkı hanedana bağlı tutma çabası elbette boşunaydı. Ankara’nın hoş karşılamamasına da aldırmayarak sabırları zorlayan bir aymazlıktan, “yetti” dedirtinceye kadar vazgeçmedi; ressam Halife Hazretleri, her cuma, İstanbul’un akşam gazetelerinde o günkü Selamlık Alayı haber ve dedikodularına koşut Ankara’ya gelen eleştiri haberleri de yer alıyor, gazete nedir bilmeyenlerse yalan yanlış uydurma olmuşları, olacakmışları konuşuyordu. Ordu müfettişi atanan Refet Paşa, Tekirdağ’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılmadan önce Gazi Paşa’ya bir rapor sundu. Halife Abdülmecid’in, İslam dünyasına Arapça beyanname yayınladığını ve Halife-i Müslimin ve Hadimü’l-Haremeyn sanını kullandığını, imzasını da “Abdülmecid bin Abdülaziz Han” olarak attığını bildirdi. Aslında Refet Paşa, halifeye aşırı saygı gösterileri yaparak eninde onunda onun tahta geçeceği beklentisindeydi. Bunun nedeni kişiseldi: Millî Mücadele’de kıdemi İsmet Paşa’nın üstünde olmasına karşın onun altında konumlandırılması idi. Samsun’a gidişten beri Atatürk’le beraberken İsmet Paşa’nın Millî Mücadele’ye daha sonra katılmasını kendisine karşı bir haksızlık olarak değerlendiriyordu. Vahideddin’in tahttan indirilmesinde Abdülmecid Efendi’nin halife sanıyla tahta iğreti oturtulmasında da rolü olan, ikili de oynayabilen “aykırı” bir generaldi[11].

TBMM’de de halifelik konusu en çok tartışılan konuydu. Oysa tartışılabilir bir tarafı yoktu: Abdülmecid’in halife sanıyla Türkiye’de ve İslam ülkelerinde yapabileceği bir şey yoktu. 27 Aralık 1922’de Hint Hilafet Konferansı’nda Abdülmecid’in halifeliği onanmıştı ama İşgal Kuvvetleri’nin trafik denetçileri Galata Köprüsü’nden geçen Abdülmecidin otomobilini durdurup ceza kestiler. Bu saygısızlığın mesajı, halifeyi tanımamak, “Sen de kim oluyorsun?” demek, aşağılamak, sömürgelerindeki Müslüman toplumlara da benzer mesajlar vermekti. Bu tutum, emperyal devletlerin, İstanbul’daki temsilcilerinin saltanattan soyutlanmış “unvan halifesi”ne değer vermediklerini kanıtlıyordu. Öbür taraftan, sömürgelerdeki Müslüman İsmaililerin lideri olarak Ağa Han, sözde İngiltere adına, halifeliğin saygın konumda ve yetkili bir makam olarak kalması için Türkiye Cumhuriyeti’ne resmen başvurmuştu[12].

Günümüzden 50 yıl kadar önce Dolmabahçe Sarayı’nda “Hususi Daire” denen Reisicumhura -Atatürk’e özel- bölümdeki küçük çalışma odasında yazıhanenin dayandığı duvardaki camlı çerçevedeki makbuzun işbu Abdülmecid Efendi’ye kesilen ceza makbuzu olduğu kayıtlıdır. Saray’ın Atatürk dönemini görmüş ve rehberlik yapan bir personeli (Hüseyin Efendi?) öğrendiklerine dayanarak bu iki imzalı trafik cezası pusulasını, Fransız ve İtalyan polislerinin otomobiliyle Köprü’den geçerken Halife Abdülmecide ve temsil ettiği Osmanlı hanedanına hakaret olsun diye kestiklerini, Atatürk’ün de bu belgeyi yakın tarihimiz açısından önemseyerek ziyaretine gelen konuklarına özellikle gösterdiğini kendisinden dinlemiştim. (Daha sonra bu belge bulunduğu yerden kaldırılmıştı)[13]. 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırılmış fakat halifelik Abdülmecid’in şahsına verilmesi Ankara tarafından kabul edilmişti. 27 Aralık 1922’de Fransız ve İngiliz polisleri Halife Abdülmecid’e İstanbul’da trafik cezası kesebiliyordu. 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, 23 Ağustos 1923’ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul’dan ayrılmaya başladı. Son İtilaf birliği 4 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle Türk bayrağını selamlayarak şehri terk etmişti. Halifelik ise devlet yönetiminde adeta Şiilikteki “Ayetullahlık” unvanı gibi Millet iradesi üzerindeki gölge teşkil ediyordu.

Gazi Mustafa Kemal Paşa “1 Teşrinisani (Kasım)1922 de saltanatı milliyenin tahakkukuna dair Büyük Millet Meclisinde cereyan eden tarihî celsede irat buyurdukları mühim nutuk”ta çok önemli bir tespitte bulunuyordu. Bu “Nutuk” saltanatın kaldırılmasının gerekçesini özetliyorsa da esasında Halifelik kurumunun da tarihî kimliğiyle göstermelik olduğunu vurguluyordu:  “Makamı hilâfette dahi Bağdat ve Mısırda olduğu gibi bir kudret veya mülteci (sığınmacı) bir şahsı âciz (çaresiz) değil, istinatgâhı Türki­ye Devleti olan bir şahsı âli (saygın) oturacaktır (Vesika 264)[14]”.

Böylece 3 Mart 1924 tarihinde yüz yıllarca dinî değil tamamen siyasî bir kurum olan halifelik kaldırıldı. Yüzyıllarca güçlü saltanatların gölgesinde İslam dünyasında farklı coğrafyalarda halifeler oluşmuştu. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1927 yılında Meclisi ve Türk Milleti’ni aydınlatmak için kendi hazırladığı ve bizzat okuduğu eserinin III. Cildi Belgeler kısmında “1 Teşrinisani (Kasım) 1922” tarihli celsedeki Nutkunda “İslam tarihi, saltanat ve halifelik” kurumlarını bilimsel bir hassasiyetle değerlendirmektedir. Türk aydının mutlaka bu belgeyi (Vesika 264)[15]  okuması ve değerlendirmesi gerekmektedir.

Kaynaklar

Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2015.

M. Kemal Atatürk, Nutuk III.Cilt, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul, 1970.

Necdet Sakaoğlu, Atatürk ve İstanbul, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi, 2021, İstanbul.


[1] Necdet Sakaoğlu, Atatürk ve İstanbul, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi, 2021, İstanbul,  s.217.

[2] Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2015, s.528.

[3] Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, s. 530-531. M. Kemal Atatürk, Nutuk III. Cilt (Vesikalar), Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul, 1970.s. 1252.

[4] Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, s. 531-532.

[5] Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, s. 532.

[6] Necdet Sakaoğlu, Atatürk ve İstanbul, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi, 2021, İstanbul,  s.212.

[7] A.g.e.,  s.212.

[8] A.g.e., s.213.

[9] A.g.e., s.213.

[10] A.g.e., s.214.

[11] A. g. e., s.215.

[12] A. g. e., s.216-217.

[13] A.g.e.,  s.217.

[14] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul, 1970., s. 1250.

[15] A.g.e., s. 1239-1251.

Mâlûmat ve İlim

      Bakkalında terazi bulundurmayan biri,

      Bakkallık yapabilir mi?

      Kumaşçı, mağazasında metreyi kullanmadan

      Kumaş satabilir mi?

      Tartma ve ölçme âletine ihtiyaç duymadan,

      Ticaret yapmak mümkün mü?

                                   x

      Hakk’ı hakkıyla bilmeyen

      Ve O’nu doğru tanımayan;

      Haklı ve doğru iş yapabilir mi?

      Hakk’ı, hak olarak kabul etmeyen,

      Hakk’a lâyık, düzgün iş yapabilir mi?

      Hakk söz söyleyebilir mi?

                                   x

      Kur’an’ın gerçek mânâ

      Ve anlamını bilmeyen,

      Kur’an’ı yeteri kadar anlamayan;

      Anlayanlardan da sormayan;                                                                                                                                        

      Kur’an’ı kendine bir rehber,

      İlahî bir yol göstericî olarak almayan kimse;

      Her türden ne kadar sayısız kitap okumuş olursa olsun;

      Elbette büyük bir kültür zenginliğine kavuşmuştur ama;

      Bütün bunlar, onu mâlûmatfuruşluktan;

      Bilgiçlik taslamaktan öteye götürmez! 

      Çünkü mâlûmat, ilim demek değildir.

      İşlenmemiş ham madde hükmündedir.

      İlim sayılacak bir mevkiye yükselmesi ise,

      İnsan için, kullanışlı, faydalı ve yararlı;

      Bir durum aldırılmalarıyla mümkün olur.

                                   x

      Çünkü, Hakk’ı hesaba katmadan kitap okuyan,

      Okuduğu, mütalâa ettiği eserlerdeki;

      Zâtında doğru, güzel ve hak olan fikir ve düşünceleri;

      Gerekli ve gereken yerlere koyamayacağı için,

      Hakikatleri ister istemez elinde zâyi’ etmiş olur.

      İfrat ve tefrit girdaplarında, boş yere döner durur!

      Kimseyi de, kendinden ne memnun, ne de hoşnut eder.

                                             x

      İşte Kur’anî ve İlahî ölçüt ve kıstaslar;

      Mâlûmatların yerli yerinde kullanılmasına, ön ayak olarak,

      Onların ilim hâline geçmelerini sağlar.

      Bu suretle onlar, değer ve kıymet kazanır.

      Evet mâlûmatlarına ilim kisvesi giydiremeyenler;

      Terazisiz dükkân açmaya kalkanlar gibidirler!

      Metre kullanmadan kumaş satmaya yeltenenlere benzerler!    

      Tartısız, ölçüsüz ticaret hayatına girenleri andırırlar!

                                             x

      Böylece Hakk’ın kaçınılmaz sillesine yerler!

      Halkın da büyük bir nefretini kazanırlar!

Yeni Sürecin Akil İnsanları Mecliste

“Terörsüz Türkiye” adıyla başlatılan “PKK ile yeni müzakere süreci” için yetkililer başından beri “pazarlık yok, al ver yok” “terör örgütü şartsız silah bırakacak” dedi.

TBMM’de yasal dayanağı olmayan, hukuka aykırı bir yöntemle Meclis’te bir komisyon kuruldu. Şu ana kadarki çalışmalarından, bu komisyonun bir takım yasal ve anayasal düzenlemeler yapılması için kamuoyunu hazırlamakla görevlendirildiği anlaşılmakta.

Komisyon en son TBMM eski başkanları ile bazı baro başkanlarını dinledi. Görülüyor ki davet edilen ve görüşleri kamuoyuna açıklanan bu kişilere ilk süreçteki “akil insanlara” verilen rolün benzeri verilmiş.

Komisyon’da dinlenen eski TBMM Başkanları komisyon fikrine ve “barış/terörsüz Türkiye” hedefine destek; sürecin hızlanması ve somutlaşması çağrısı bakımından benzer görüşteler. Ancak Bülent Arınç, Hikmet Çetin, Mustafa Şentop, Ömer İzgi ve Binali Yıldırım DEM/Öcalan çizgisine yakın görülebilecek beyanlarda bulundular.

Bülent Arınç (AKP) “umut hakkı ile Öcalan affedilsin, genel af çıkarılsın” dedi. Arınç’ın bu çağrısı, DEM’in Öcalan başta olmak üzere tüm tutuklular için af ve hak talebine çok yakın bir perspektif içeriyor. Yani Öcalan/DEM/Bahçeli/MHP çizgisiyle kesişiyor.

Hikmet Çetin (CHP) “eyleme karışmayanlar için af, silahlı eylem yapanlar için af dışı çözümler/ üçüncü ülke formülü” önerdi. “Bence dağdaki belki de 15-20 kişiyi şu aşamada yurtdışına göndermek lazım” dedi. Bu “PKK terör örgütü üyesi olmak suç olmaktan çıkarılsın” demek. Zaten askerlerimizi ve vatandaşlarımızı öldüren kurşun ve bombaların hangi teröristin elinden çıktığını, uyuşturucu ticaretini hangilerinin yaptığını belirlemek mümkün olamaz. Hikmet Çetin beni şaşırttı, hayal kırıklığı yarattı.

Mustafa Şentop (AKP) “belirli süreli ve takibe bağlı bir af” istedi.

Ömer İzgi (MHP kökenli) açık biçimde 66. maddenin değiştirilmesini önerdi; 1924 Anayasası’ndaki etnisite/din vurgusuz vatandaşlık tarifine dönülmesini savundu. Bu, DEM’in uzun süredir savunduğu “anayasal vatandaşlık” çizgisine en yakın çıkış oldu. İlginç olan, bu çıkışın bir MHP kökenliden gelmesi.

Binali Yıldırım (AKP) “vatandaşlık tanımı gözden geçirilmeli, ilk dört maddeyle çelişmeden eşitlik temelli olmalı; ‘adem-i merkeziyetçi’ idari güçlendirme olur ama federe/ federal olmaz” diyerek yerel güçlendirmeye kapı araladı. Herhâlde ilk etapta Anayasa’nın ilk 4 maddesinin tartışılmasının sürece zarar vereceğini düşünmüş olmalı. Ama “İdari yetki- kaynak artışı ve adem-i merkeziyet” diyerek, DEM/PKK talepleri olan özerklik ve federasyona karşı gibi dursa da bir ara kademeye kapı araladı.

***************************

Bu Komisyon Başarılı Olamaz

Eski başkanların bazıları, farklı partilerden gelseler de kritik noktalarda Öcalan/DEM/Bahçeli çizgisiyle kesişiyorlar.

Erdoğan ve Bahçeli’nin yürüttüğü sürece “milli mutabakat” görüntüsü verilmek isteniyor. Eski başkanların sözleri bu amaca hizmet ediyor.

TBMM komisyonunun resmi görev tanımı ve sınırı belli değil. Ancak vatandaşlarımıza “al-ver yok” diyerek, “PKK ile müzakere yapılmadığı” izlenimi verilerek yürütülen süreçte devlet ve komisyon teröristbaşını muhatap alıyor. Öcalan bir siyasi figür haline getiriliyor.

İlk süreçteki “akil insanlar” ve “Oslo müzakereleri” nasıl başarısız olduysa komisyonun da başarılı olması mümkün değil. Çünkü halka yalan söyleyerek, içeride dile getirilen ve milli reflekse yol açabilecek söz ve talepleri gizleyerek kamuoyu desteği sağlanamaz. Birgün konuşulanlar açıklanır veya müzakere tutanakları açığa çıkıverir.

****

Ama bu açıklamaların bir faydası var: Mevlana’nın sözündeki manada, biz de elbiselerin içinde adam var mı yok mu görebiliyoruz.

Türk Milletine yalan söyleyen ve kandırmaya çalışanları öğreniyoruz.

Mademki pazarlık yok. DEM/Öcalan çizgisinin talepleri olan yasal değişikliklerin yapılması için Komisyonda niye konuşuluyor?

Suriye PKK’sı (PYD/SDG) silah bırakmadan, PKK silah bırakmış sayılamayacağına göre, kimler için ve neden af çıkarmaya çalışıyoruz?

***************************

Diyarbakır Baro Başkanının Komisyondan Talepleri

Diyarbakır Baro Başkanı Meclis’teki PKK Komisyonunda şu talepleri dile getirmiş: Arif Zerevan X hesabında paylaşılan haber şöyle:

“Türkiye Kürdistan Bölgesi Diyarbakır Vilayeti Barosu Başkanı Abdülkadir Güleç Ankara’daki meclis komisyonunda dile getirdikleri talepleri anlatıyor.

 :: 1. Kürdistan’dan dört vilayetin baroları olarak katıldık.

 :: 2. Anayasanın değiştirilmesini, Kürtçenin eğitim dili olmasını, Kürtçenin devlet kurumlarında serbestçe kullanılmasını talep ettik.

 :: 3. Kürdistan Bölgesi’ndeki belediyelerin 1921 anayasasına uygun olarak “adem-i merkeziyetçi” bir yetkiye sahip olmalarını talep ettik.”

****

PKK kanadı içeriden bu bilgileri vermese bu talepleri öğrenemeyeceğiz. Bakın bu sözlerde üniter yapı reddedilmiş, Türkiye’de bağımsız bir Kürdistan bölgesi varmış ve Diyarbakır bu Kürdistan’a bağlı bir şehir gibi anlatılmış. Burada anayasa değişikliği talebi var. Kürtçenin eğitim dili ve ikinci resmi dil olması talebi var. Vatanımızın “Kürdistan bölgesi” dedikleri kısmında “özerklik” talebi var.

Diyarbakır Baro Başkanının bu talepleri doğrudan PKK/Öcalan çizgisinin federal çözüm tezinin tıpkısı.

Ama bu ifadeleri Türk milletine aktarırken makyajlayarak anlatıyorlar. Diyarbakır Barosunun resmi sayfasında bu yöntem kullanılmış.

“Baro Başkanımız Av. Abdulkadir Güleç tarafından komisyonda, Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl yollarla çözümü ile demokratikleşme sürecinin gelişmesi için öneriler sunulmuştur” denilmiş. Talepleri ise “Hasta mahpusların tahliyesi, siyasi mahpusların topluma katılması”, “Kürtçe anadilde eğitim hakkı”, “AİHM ve AYM kararlarının uygulanması”, “Kayyım uygulamasına son verilmesi” gibi ifadelerle yumuşatılmıştır.

Ancak DEM’in bile dillendirmekte zorlandığı federalizm ve resmî dil taleplerinin baro üzerinden gündeme ve komisyona taşındığı gerçeği gizlenemiyor.

****

Beni en çok endişelendiren şey, komisyondaki CHP’li üyelerin siyasi görüşü. Çünkü bunlar içinde Sezgin Tanrıkulu ve Türkan Elçi PKK/Öcalan çizgisindeki taleplere çok yakın. Diğer CHP’lilerin PKK/Öcalan çizgisine yakınlığı daha sınırlı, ama yine de kayyım karşıtlığı ve anadil eğitimi gibi başlıklarda örtüşüyor.

[17:48, 31.08.2025] AYDINLAR OCAKLARI BÜYÜK ŞÛRASI – İSTANBUL

53. BÜYÜK ŞÛRASI – İSTANBUL

TASLAK PROGRAM

YER: The Green Park Hotel, Merter

TARİH: 10 – 11 – 12 Ekim 2025

—————————————————

1.Gün – 10 Ekim 2025, Cuma

* 14.00–Otele Yerleşme

* 14.30–Açılış Töreni

* 15.00–Açılış konuşması:

                   Prof. Dr. Mustafa ERKAL

                   Aydınlar Ocağı Genel Bşk.

* 15.45–Protokol Konuşmaları

* 16.00–Şura Konferansı:

                   Çağımızın Tarihi Gerçekleri

                   Prof. Dr. Mehmet ÖZ

                  Türk Ocakları Genel Bşk.

* 19.00–Akşam Yemeği

 ——————————————————-

2.Gün – 11 Ekim 2025, Cumartesi

* 08.00 – Kahvaltı

* 09.00 – Sunumlar

* 10.30 – Çay ve Kahve Molası

* 10.45 – Sunumlar

* 12.30 – Öğle Yemeği

* 13.30 – Sunumlar

* 15.00 – Çay ve Kahve Molası

* 15.45 – Sunumlar

* 19.00 – Akşam Yemeği

* 21.00 – Konser

——————————————————

3.Gün – 12 Ekim 2025, Pazar

* 08.00 – Kahvaltı

* 09.00 – Sonuç Bildirisi Okunması

* 10.30 – Panorama 1453 Tarih

                     Müzesi ziyaret

——————————————————

KATILIM ÜCRETİ

Kişi Başı (İki Kişilik Odalarda): 7.500 TL

İki Kişilik Oda Fiyatı (Toplam):15.000 TL

———————————————————

ÜCRETE DAHİL OLAN HİZMETLER

* Otel Konaklaması

* Tüm kahvaltı, yemek ve ikramlar

* Etkinlik katılımı

* Topkapı / Panorama 1453 Tarih

        Müzesi ziyareti

———————————————————

ÖDEME BİLGİLERİ:

THE GREEN PARK HOTEL MERTER

YEŞİLYURT İNŞAAT VE TURİZM SANAYİ TİCARET A.Ş.

Banka: Garanti Bankası

Şube: 1610 / Taksim Ticari

Hesap No: 6299505

IBAN: TR49 006 2001 6100 0006 2995 05

Son Ödeme Tarihi: 10 Eylül 2025

[17:52, 31.08.2025] Süleyman Uluocak: AYDINLAR OCAKLARI

53. BÜYÜK ŞÜRASI

10 — 11 ve 12 Ekim 2025 tarihlerinde

The GREEN Park Hotel Merter’de

Aydınlar Ocağı Genel Merkezinin

Ev sahipliğinde

İstanbul’da yapılacaktır.

Katılımınızı ve

Katkılarınızı bekleriz.

Saygılarımızla…

2025-2026 Eğitim Ve Öğretim Yılı’na Başlarken

Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2025-2026 Eğitim ve Öğretim Yılı’na ilişkin iş ve işlemlerini açıklayan 2025/63 nolu genelgesinden önemli bazı maddeleri bilgilerinize sunmak istedik.

2025-2026 Eğitim ve Öğretim Yılı 8 Eylül 2025 Pazartesi günü başlayacak.  18 milyonu aşkın öğrenci ders başı yapacak.

Millî Eğitim Bakanlığına bağlı resmî ve özel okul öğrencilerinin kılık ve kıyafetlerine dair usul ve esaslar belirlenmiştir.

Velilere maddi külfet getirmeyecek şekilde, ikinci dönem Öğretmenler Kurulunda belirlenmesi gereken kıyafetin rengi, kumaşı, tasarım özellikleri ile logoların okul aile birliği tarafından temin edilerek, okulların internet sayfaları vasıtasıyla velilerin bilgilendirilmesi sağlanacak. Bu doğrultudaki gereken iş ve işlemlerin kontrolleri yapılacak, süreç titizlikle takip edilecek.

Resmî ve özel okullara Bakanlıkça dağıtımı yapılan ders araç-gereçleri ve ders kitapları, okul ve kurumlara zamanında teslim edilecek. Öğrencilerin kitap ihtiyaçları zamanında karşılanacak. Kitapların temiz ve düzenli kullanılması teşvik edilecek. “Sıfır Atık Projesi” kapsamında kitapların yıl sonunda okullara teslim edilmesine yönelik tedbirler alınacak.

Bakanlıkça ücretsiz dağıtımı yapılan kaynaklar dışındaki materyaller okul/kurumlarda kullandırılmayacak. Velilere maddi külfet oluşturacak bu tür uygulamalardan kaçınılacak.

Özel okullar, eğitim ücretleri ile sundukları diğer hizmetlerin ücretlerini belirlerken mevzuata uygun hareket edecekler. Fahiş fiyat uygulamasına gitmeyecekler.

Öğrenci kayıtları esnasında kayıt parası veya başka ad altında ücret talebine ilişkin şikâyetler valiliklerce değerlendirilecek.

Öğretmenlik mesleğinin gerektirdiği sorumluluğun bilinciyle, eğitim kurumları yönetici, öğretmen ve eğitim çalışanları, mesleki etik ilkelerine uygun şekilde hareket edecekler. Eğitimcilik formasyonuna uygun kılık kıyafet seçecekler, tutum ve davranışlarıyla öğrencilere örnek olacaklar.

Öğrencilerde sorumluluk bilincini artırmak amacıyla, uygun olan okullarda “zilsiz okul uygulaması” na geçilecek. Zil kullanımının zaruri olduğu hâllerde, çevreyi rahatsız etmeyecek şekilde zil sesi seviyesi makul düzeye indirilecek. Okul zilleri Bakanlıkça belirlenen zil seslerinden seçilecek.

2025 yılı “Aile Yılı” olarak ilan edilmiştir. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Erdem-Değer-Eylem Çerçevesi’ nde ifade edilen huzurlu aile ve toplum idealine ulaşabilmek amacıyla millî kültürümüzde ailenin yeri, aile kurumunun korunması ve güçlendirilmesi, çocukların aileleriyle geçirdikleri nitelikli zamanın artırılması, dijital risk ve tehditlere yönelik bilinç oluşturulması Milli Eğitim Bakanlığı’nın öncelikli hedefleri arasındadır.

 2025-2026 Eğitim ve Öğretim Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Erdem-Değer-Eylem Çerçevesi’nde ifade edilen “duyarlılık” değeri kapsamında; “çevreye ve canlılara değer vermek” eyleminin yansıması olarak; doğa sevgisinin oluşması, yeşil vatanımızın korunması, orman yangınlarına karşı farkındalık oluşturulması, fidan dikilmesi, orman temizliği gibi çalışmaların eğitim ve öğretim yılı boyunca yürütülmesine önem verilecek.

Eğitim ve öğretim yılının ilk haftasında, farkındalık eğitimi ve etkinlikler planlanarak ilk ders, Orman Yangınlarına Karşı Yeşil Vatanı Korumak temasıyla yapılacak.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Öğretim Programları, 2025-2026 Eğitim ve Öğretim Yılı’nda; ana sınıfı ve uygulama sınıflarında, ilkokul 1-2., ortaokul 5-6., ortaöğretim hazırlık ve 9-10. sınıflarda kademeli olarak uygulanacak.

İlkokul birinci sınıf öğrencilerimizin ilk okuma yazma öğretimi sürecini desteklemek amacıyla; öğretmenlerimizce hazırlanan “Okumaya Başlıyorum”, “Artık Okuyorum”, “Hikâyelerim”, “Şiirlerim” okuma serisi ile; “Öğretmen Yazar, Çocuk Çiçek Açar” hikâye yazma yarışması kapsamında öğretmenlerce 1, 2, 3 ve 4. sınıf öğrencilerinin yaş ve gelişim düzeylerine uygun yazılıp hazırlanan hikâye kitapları 2025-2026 Eğitim ve Öğretim Yılı itibarıyla ücretsiz dağıtılacaktır.

Söz konusu okuma serisi ve hikâye kitaplarının Temel Eğitim Genel Müdürlüğünün internet sayfası ve EBA’dan erişime açılacak. Bu hususta öğretmenler bilgilendirilecek. Bahse konu materyallerin kullanımı sağlanacak.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin disiplinler arası yaklaşımını esas alan Harezmi Eğitim Modeli’nin ülke genelinde yaygınlaştırılmasının teşvik edilmesi ve Harezmi Eğitim Modeli Uygulama Kılavuzu doğrultusunda iş ve işlemlerin yürütülmesi yönünde il/ilçe millî eğitim müdürlüklerince gerekli tedbirler alınacak.

Öğrencilerin dijital imkânlardan doğru bir şekilde yararlanması için rehberlik yapılacak. Dijital bağımlılığa neden olan etkenlere karşı farkındalık oluşturulacak.

Öğrenciler sınıf içinde cep telefonu bulunduramayacak. Öğretmenler de sınıf içinde cep telefonu kullanamayacak.

 Ödev verme ya da bilgilendirmelerde Bakanlığın belirlediği platformlar/uygulamalar haricinde, sosyal medya uygulamalarının kullanımından kaçınılacak.

Her tür ve derecedeki resmî/özel eğitim kurumları tarafından planlanacak mezuniyet günü etkinliklerinde, velilere ve okullara külfet getirecek etkinliklerden kaçınılacak. Etkinlikler için önceden izin alınacak. Okul/kurum dışındaki mekânlarda mezuniyet etkinlikleri yapılmayacak.

Başta sevgili öğrencilerimiz olmak üzere, değerli öğretmenlerimize/yöneticilerimize, ve fedakar velilerimize başarılı, huzurlu bir eğitim öğretim yılı diliyorum.

Sevgiyle kalın…

Kur’an, İnsan  ve  Âhiret

     “Kâinat’ın amaçsız, anlamsız, boş yere yaratılmadığı,

     Bu kâinat’ı böyle ince bir düzenle yaratmanın gerisinde;

     Bir hikmet (gaye ve maksat) bulunduğu,

     Bu kadar özenle yaratılmış varlıkların en mükemmeli olan insanın;

     Ölünce yok olup gitmeyeceği, hayâtın ölümden sonra da süreceği, âhiretin kesin olduğu…

     (Çünkü) Âhiret’in olmaması demek,

     Dünya hayâtında inanıp güzel işler yapanlarla,

     İnkâr edip kötülük yapanlar arasında;

     Sonuç bakımından bir fark olmaması demektir.

     Bu, Allah’ın, kâinatta hâkim olan adâletine aykırıdır.

     Allah inanıp güzel işler yapanları,

     Yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir tutmaz.

     İyilerin ve kötülerin hareketlerini değerlendirmek için,

     Âhiret’in, hesap ve cezânın bulunması gereklidir.

     (Çünkü) bu kâinat bir amaç için yaratılmıştır.

     Bu amaç, âhiret hayâtıdır.

     Allah orada korunanları cennetlere,

     İnkar edip kötülük yapanları cehenneme sokacaktır.

     Yüce Allah, Hz. Muhammed’e Kur’an’ı indirmiştir ki,

     Sağduyu sahipleri bunun âyetlerini düşünüp öğüt ve ibret alsınlar…

     (Zira) bu âyetler, insanların hür iradeleriyle yaptıkları işlerden;

     Sorumlu olduklarını gösterdiği gibi,

     Âhiretin gerekliliğini de gösterir.

     Çünkü dünyada bu varlıkları yaratan Allah,

     Ya bunları sırf zarara uğratmak, yahut bunlara fayda vermek

     Veya ne zarar, ne de yarar vermek için yaratmıştır.

      Allah yaratıklarını, zarar vermek için yaratmış olamaz.

      Çünkü bu, onun rahmet ve keremine aykırıdır.

      Ne zarar, ne de yarar vermek için de yaratmış olamaz.

      Çünkü, ancak yok olmaları halinde bu ihtimal söz konusu olabilir.

      Öyle ise tek ihtimal kalıyor.

      O da Allah’ın, yaratıkları, kendilerine yarar vermek için yaratmış olmasıdır.

      Bu dünyada yaratıklar, tam yarar göremez. Çünkü dünya ömrü kısadır.

      Dünyanın yararı az, zararı çoktur.

      Az yarar için, çok zarara katlanmak hikmete uygun değildir.

      Dünya’da ızdıraplara katlananlar, haksızlığa, zulme uğrayanlar vardır.

      Şimdi bunlar sabırlarının karşılığını, zâlimler de zulümlerinin cezasını görmezlerse,

      Yaratıcı’nın adâleti gerçekleşmez. Bu adâlet dünyada tam gerçekleşmediğine göre,

      Mutlaka bunun gerçekleşeceği bir âlem vardır.

      Çünkü Allah, kâinatı boş yere değil, hikmetle (bir gâye gözeterek) yaratmıştır.

      Hikmet, bu adâletin gerçekleşeceği âhiret âlemini gerekli kılar.

      Allah kâfirleri, fâcirleri (günah işleyenleri) inanıp korunanlarla bir tutacak değildir.

      Öyle ise âhiret gerekir.

      Dünyada çoğu kez kâfirler, zâlimler rahat eder, inanıp korunanlar ezilirler.

      Âhiret de olmazsa kâfirler, mü’minlerden üstün tutulmuş olur.

     Bu, Allah’ın va’dine, hikmet ve adâletine aykırıdır.

     Onun için âhiretin vukuu muhakkaktır. Bunda asla şüphe yoktur.”

     (Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 3, s. 443 – 444)

Haspolat Köyü ve Mehmetçik Anıtı…

    Bir halkın varoluşunda, bir devletin kuruluşunda çok önemli olaylar ve bu olayların yaşandığı tarihler vardır.

   20 Temmuz ve 14 Ağustos 1974 tarihleri de Kıbrıs Türk Halkı için bunların en önemlileridir. Çünkü bu tarihlerde yaşanan Kıbrıs savaşı 1878 den sonra Kıbrıs Türk’ünün adada ölümün kıyısından kurtarıldığı, özgürlüğüne kavuştuğu, sonrasında da kendi devletinin KKTC’nin temelinin atıldığı tarihlerdir.

   20 Temmuz 1974’te Mehmetçik adaya gelmeseydi, günümüzde Kıbrıs adasında yaşayan kaç Türk kalacaktı sorgulamak gerekir. Kaldı ki, bu gün de Rum tarafının değişmeyen, hiçbir zaman da değişmeyecek olan davranış biçimi, Enosisçi politikaları da bu gerçeğin en çarpıcı göstergesidir.

   Evet, 51 yıl önce üsteğmen rütbesi ile 26 yaşında genç bir subay olarak ben de oradaydım. 230’ncu Alayın bir bölük komutanı olarak adada yaşanan her iki savaşa da katıldım. Benimle birlikte savaşan Mehmetçiklerimizden Şehitler verdik, onları o gazi vatan topraklarına emanet edip, anavatan Türkiye’ye döndüm.  

  Ama 1975 yılında dönmeden önce ele geçirdiğimiz Rum dönemindeki adıyla Miamilya köyüne şehit bir Mehmetçiğimizin adını vermeyi kafama koymuştum. Harekât şehitlerimizden Kayserili Mahmut Haspolat’ın soyadı dikkatimi çekmişti. Nedeni ise ikinci harekâtta adanın doğusuna taarruz eden birliklerin komutanı rahmetli Osman Fazıl Polat paşamızın soyadının da Polat oluşu idi. Biliyordum ki harekâttan sonra bu komutanımızın adını ele geçirdiğimiz bölgenin pek çok yerine, pek çok tesisine vereceklerdi.

    Ben de neden bir Mehmetçiğimizin adı da bu topraklarda yaşamasın diyerek ele geçirdiğimiz bu köyün adını Haspolat olarak koydum. Ve dönmeden önce de Magosa’dan ve Lefkoşa’dan gelirken görünecek şekilde kırmızı bir levhanın üstüne bu adı yazdırarak levhaları köyün girişine diktirdim.    

   Ayrıca Gazimağusa’dan Lefkoşa’ya gelen anayolun köye giriş caddesine de bu köye taarruz ederken şehit olan ‘’Şehit Asteğmen Mehmet Özel Caddesi’’ adını verip, bu adı da kırmızı bir levhaya yazdırıp yolun başına diktirdim.

     Kısmet bu ya 11 yıl sonra 1985 yılında yeniden adada görev aldım. Bu defa binbaşı rütbesindeydim. O süreçte de elimden geldiği kadar vatan bellediğim bu topraklara hizmet ettim.  Adaya ikinci kez gelişimde ilk yaptığım şey adını Haspolat olarak koyduğum köye uğramak oldu.  Diktirdiğim levhalar yerinde duruyordu. Köye yerleşimde başlamış, hayat normale dönmüştü. Bu tespitimden sonra bölgenin tapu kadastro işlemlerinin yapıldığı büroya giderek, bu işin sorumlusu rahmetli Halil Giray beyle görüştüm ve köyün adını Haspolat olarak resmileştirmiş oldum.  

   İşte 14 Ağustos 1974’te ele geçirdiğimiz Miamilya köyü bundan böyle artık resmen şehit bir Mehmetçiğimizin soyadı ile anılacaktı.

    Emekli olduktan sonra da Kıbrıs Türk’ü ile temasımı hiç kesmedim. Haklı davalarını savunmak adına KTKD İstanbul şubesinde yıllarca görev yaptım. Pek çok kitap kaleme aldım. Konferanslara katılıp, tv programlarında konuşmacı oldum. Köşe yazılarımla tarihi gerçekleri anlattım. Hala da bu göreve devam ediyorum.

  Ancak emekli olsam da kafama koyduğum adada yapmam gereken önemli bir şey daha vardı. Adını Haspolat olarak koyduğum köy Rum bölgesinin hemen dibinde sınır hattındaydı.   Burada öyle bir şey daha olmalıydı ki, hem Rumlara tarihi gerçekleri anlatsın, hem de bu toprakların artık Türk’ün öz be öz kendi malı olduğunu atalarından yadigâr kaldığını hatırlatsın.

   Böyle bir şey de ancak orada bir anıt olmasıyla mümkün olabilirdi. Bunun için ilk temasım o dönemin Mücahitler Derneği başkanı rahmetli Vural Türkmen ile görüşmek oldu.  Kendisinden yardım talep ettim. Ancak yeterli desteği bulamadım. Aslında sadece yer konusunda yardımcı olmasını, ilgililerle koordine etmesini rica etmiştim, olmadı.

     Bunun üzerine dönemin Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Mehmet Daysal ve Kurmay başkanı Kur. Alb. Orhan Güçlü ile temas kurdum. Sağ olsunlar anıt yerinin tespiti, koordinasyonu v.d işler konusunda yardımcı oldular. Dönemin köy muhtarı Cemal İnangil’le de temas kurup, işlerin takibini sağladım.

     Sıra Mehmetçik heykelinin yapımı ve adaya nakline gelmişti. Bu noktada da savaşa birlikte katıldığımız takım komutanlarımdan Teğmen Fikret Gökçe devreye girdi.  Kendisi makine mühendisi idi. Heykeli Ankara’da OS TİM’de bulunan bir heykel atölyesinde yaptırdı. Bununla da kalmadı, kendisi Ankara’da yaşadığı için heykelin bir tır ile adaya nakli ile bizzat ilgilendi.

   Fikret kardeşimin bu büyük yardımı anıta hayat veren en büyük destektir. Şu gerçeği de açıklamam gerekirse Fikret Gökçe şu anda adada Gönendere ilçesinde bulunan Mehmetçik anıtını da yaptırıp adaya uçakla gönderen kişidir.

    Nihayet anıt tamamlanmış sıra açılışına gelmişti. 3 Haziran 2011 tarihinde anıtın açılışı Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, Kıbrıs Barış Kuvvetleri Korgeneral Âdem Hududi, Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Mehmet Daysal, Kurmay Başkanı Orhan Güçlü ve diğer yetkililerin de katılımı ile açıldı.

   Katılımcıların yaptığı konuşmalarla tarihe not düşülen bu özel günde; anıtın açılmasını planlayan, organize eden ne ben vardım, ne de o görkemli Mehmetçik Heykelini yaptıran Fikret Gökçe kardeşim!    

  Çünkü bizler davet edilmemiştik! Davet edilmesem de en azından anıtın açılışında okunsun diye muhtar Cemal’e gönderdiğim mesajımda okunmadı…

   Gelelim bu güne kadar neden bu konuya değinmedin? 14 yıldır hiçbir açıklama yapmadın sorusuna…

  Evet, hiçbir açıklama yapmadım.  İstedim ki, her yıl 14 Ağustosta Haspolat köyünde yapılan anma törenlerinden birine Fikret kardeşim de, ben de davet edilirim; o zaman yukarıda yazdığım gerçekleri bizzat yerinde açıklarım diye düşündüm.  

  Ama bugüne değin hiçbir davet olmadı. Ben de tarihi gerçeklere olan vicdan borcumu ölmeden önce bu yazım ile sizlere duyurmak istedim.

   14 Ağustos 2025 tarihinde Haspolat köyündeki Mehmetçik Anıtında yapılan şehitlerimizin anma töreni haberlerine, fotoğraflarına baktım. Bir avuç mücahit, bir-iki dernek temsilcisi ve burada her yıl yapılan törene katılan değerli dostum Zorlu Töre.

  Sivil toplum kuruluşlarının dışında devleti temsil eden hiçbir yetkili yok!

  Neden?

  Unutulmasın ki, oradaki Mehmetçik anıtı bir simge. KKTC’nin sınır boylarını koruyan vatan yemini yapan aslanları temsil eden bir anıt…

  Buradan tüm yetkililere sesleniyorum:

  Vatan ve Bayrak uğruna hayatlarını feda edenleri, bu uğurda görev alıp da hayatta kalanları sakın ola ki, unutmayın. Şehitlerimizin aziz varlığı o toprakları vatan yaptı.

  Yaşayanları ise o özel günleri tarihe yazan kahramanlardır.

  Bu satırlardan Değerli Dostum Cumhurbaşkanım Ersin Tatar’a da sesleniyorum:

  Evet, Haspolat’taki Mehmetçik anıtı bir şehitlik değil ama temsil ettiği değer; Mehmetçiğin kudreti ve vatan sevdasının göstergesidir.

  Lütfen her yıl 14 Ağustos’ta ki devletimizin yaptığı resmi anma törenlerinde Haspolat’taki Mehmetçik anıtında yapılan törene de yer veriniz. En azından bir devlet temsilcisi oradan Rum tarafına güçlü bir mesaj versin Hem Şehit Mahmut Haspolat’ın, hem de Şehit Asteğmen Mehmet Özel’in ruhları şad olsun.

   Biz hatırlanmasak da olur…

Bülbül Senin Ahu Zarın Bitmez mi?

Bülbül senin ahu zarın bitmez mi?

Hazan geldi diye feryat edersin

Biz baharı unutalı çok oldu

Ya biz neyleyelim,söyle ne dersin

Sana yine bahar gelir, gül açar

Nice Gulistan’da bülbüller uçar

Biz hazana mahkûm, çaresiz, naçar

Sen bir daldan diğerine gidersin.

Cemre düşer Toprak Ana canlanir

Gül bağları birer birer senlenir

Dört bir yanda nagmelerin dinlenir

Kalkıp bir de şikayet mi edersin.

Bülbül bırak artık gamı hicrani

Hasret biter gelir vuslat zamanı

Sabır getirecek sana Leyla’ni

El Hak böyle konmuş hüküm neylersin…

10 Ağustos 2025

30 Ağustos’ta Türk Olmak!

Tarihinde batıya doğru yürüyüşünü yüzyıllar öncesinden başlatan Türk Milletinin, Anadolu’ya attığı en büyük askeri ve siyasi adımların yaşandığı günlerin tekrarını bu günlerde yeniden yaşıyoruz.

Her ne kadar gözden, gönülden ve akıldan uzak tutulmaya çalışılsa da Alparslan’ın Malazgirt Ovası’nda bir kez daha açtığı kilidin Mustafa Kemal Atatürk’le daha da sağlamlaştırıldığı ve Türk Ordusunun zaferlerle yoğrulduğu günleri içeren “Zafer Haftası”nı bir kez daha gururla idrak ediyoruz.

Bu sebeple Türk Milletinin ve bağrından çıkardığı Peygamber Ocağı olarak gördüğü şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerinin, 30 Ağustos Zafer Bayramı hepimize kutlu olsun.

Türk Milletini ve Allah’ın nizamını yeryüzüne hâkim kılma davasında, toprağı kanları ile sulamış bulunan bütün şehitlerimizin aziz ruhları önünde bir kez daha saygıyla, minnetle ve şükranla eğiliyor, Müslüman Türk Milletinin bu kahraman evlatlarını binlerce Fatiha ile selamlıyorum.

Yine Allah yolunda, Türk Milleti için çarpışarak gazilik mertebesine ulaşmış yiğit insanlarımızın ebediyete intikal etmiş olanlarına rahmet yaşayanlarına da hayırlı ve bereketli bir ömür diliyorum.

Şahsen Allah’tan sonra kendimi en borçlu hissettiğim varlıklar, şehitlerimiz ve gazilerimizdir.

 Anama, babama, dedeme, atalarıma ve çocuklarıma nefes alacak, karın doyuracak bir toprak bulduysam onlar sayesindedir.

Onlara ve mirasçılarına ne yapsam haklarını ödeyemem. İnanıyorum ki; kendisini Türk olarak hisseden her kişi, aynı duygular içerisindedir.

Şehitlerin ve gazilerin, kanları ve canları pahasına bize emanet ettikleri bu vatanda, bugün Türklük sorgulanmakta ve adeta aşağılanmaktadır.

Hatta Türk Milletinin devlet üzerindeki hükümranlığı referandum (şimdi “Öcalan Komisyonu”) ile geçirileceği farzedilen anayasa değişiklikleri ile sonlandırılmak istenmektedir. Demek ki; yaşananlara bakarsak, emaneti korumakta, üzerimize düşeni layıkıyla yerine getirememişiz. Ya da en azından ben getirememişim!

Bu yıl (2010) Zafer Haftası nedeni ile camilerde okunan Cuma hutbesinde bir kez dahi “Türk” sözcüğü geçmedi. Sanki Alparslan ve Mustafa Kemal; Türk ve komutalarında savaşan askerler Türk askerleri değildi!!!

Bu Diyanet İşleri’nde, imamlarımızda, vaizlerimizde ve müezzinlerimizde hiç mi haysiyet kalmadı? Yeri ve zamanı değil ama birçok konu var ki neredeyse beni arkalarında namaza durmaktan alıkoyacaklar. Onun için acilen aynaya bakmalarında fayda görüyorum.

Eskiden vaaz ve hutbelerde “Müslüman Türk”lerin İslamiyete yaptıkları hizmetlerden bahsedilir ve Zafer Haftasında Türk Ordusunun komutanları ismen zikredilerek övülürdü. Şimdi bakıyorum da ne Alparslan’ı (onu anıyorlar şimdi ama nedenleri farklı işi kürtlere bağlıyorlar) ne de Mustafa Kemal’i anan var, ne hatırlayan. Varsa yoksa “bu millet” tantanası. Tarih mi değişti yoksa bu imam, müezzin ve vaiz tayfası ımı?

Gözümün önünden camilerde asılı “Ne mutlu Türküm Diyene” ve diğer milli söylemli mahyaların apar topar indirilişi geçiyor ve bu anı hiç unutamıyorum. İnsan ister istemez, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra yurdun dört bir köşesinde müttefik güçlerin işgalinde yaşananları hatırlıyor. Yoksa aynı günlere doğru mu gidiyoruz? Ya da nereye gittiğimizi biliyor muyuz?

Atatürk’ün, Bulgar Ivan Manelof’la 1906 yılında yaptığı konuşmaya bakacak olursak, “Türk Milleti gerçeği görünce arkasından yürür…” diye ifade ettiği düşüncesinin doğru olduğu kadar bugün bunun hayata geçirilmesinde büyük zorluklar içinde olduğumuz tartışılmaz bir hakikattir.

Türk Milleti kendisinden saklanan gerçeği nasıl görecektir? İşin püf noktası budur…

Her türlü yol denenerek Türk Milletinden, başına gelecek olanlar saklanmaktadır. Bunu anlamak için kâhin olmaya gerek yoktur. Biraz tarih bilgisi ve de gündemi takip etmek bizi sonuca götürmektedir. Yeter ki gaflet içinde olmayalım.

30 Ağustos Zafer Bayramında “Türk” sözcüğünün es geçilmesi ve bunun için, camilerin ve din adamlarının da içinde bulunduğu her türlü argümanın kullanılmış olması fikirlerimizin haklılığına delalet eden en büyük göstergelerdir.

Ancak yine de Türk Milletinin içinde yok edilemeyecek ve asli cevher olarak nitelendirilen bir öz vardır ki; bu öz oynanan oyunu yine bozup atacaktır.

Dünyanın neresinde “Ne Mutlu Türküm Diyene” anlayışı içinde yaşayan, gönlü ve kalbi Ayyıldızlı bayrak için atan ne kadar kardeşimiz varsa, onlarla hep birlikte nice 30 Ağustoslarda birlikte olmayı diliyor, Asil Türk Milletinin Zafer Bayramını kutluyor, Cenab-ı Allah’tan Türk Ordusuna her daim muzafferiyet niyaz ediyorum.

Hepinize soruyorum; ülkemiz silahlı bir bölücü saldırı (terör) ve iç savaş tehditi altındayken, Türk Silahlı Kuvvetlerinin büyük bir gösterisi ile 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlasak, yeniden dosta güven düşmana korku salsak, kahramanlık türküleri ile halkımız coşsa, kara toprağın bağrına bizim için düşen şehitleri ansak, “hepimiz Mustafa Kemal’iz”, diye haykırsak fena mı, olurdu? İstemezler değil mi?

Olsun onlar istemesin; biz şerefle, onurla, gururla 2010 (2025) yılında da 30 Ağustos’u kutlayalım ve haykıralım “Her Türk Askerdir”, “Türk Milleti, Ordu Millettir”. Var mı ötesi?