1.8 C
Kocaeli
Pazar, Nisan 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 57

Şehitlerin Ardından

Türkiye son olarak verdiği 12 şehidin ardından yine gözyaşı döktü.

Bu son mu olacak?

Tabi ki değil!

Bende bu 12 şehidimizden iki tanesinin İzmir’de yapılan defin törenlerine katıldım..

Elbette daha çok üzüldüm ve bu üzüntümün nedenlerini sizlerle paylaşmak için bu yazıyı kaleme almaya karar verdim.

Şehit anaları, eşleri ve çocukları inanın içinizi dağlıyor! Anaların yetkililere “hani şehit gelmeyecekti” ve “hakkımı helal etmiyorum” sözleri aslında her şeyi anlatıyor…

Düşünün halk devletine hakkını helal etmiyor!

Kim getirdi halkı bu noktaya düşünmek gerekir.

Bu iki şehit cenazesinde de İzmirliler neredeyse yoktu diyebilirim. Askerler, polisler, bürokrasi, siyasi partiler kalabalığın çoğunluğunu oluşturuyordu…

Türkiye’nin üçüncü büyük şehrinde milyonlar yaşıyor… İzmir bana göre şehitlerini uğurlamak için gelmemişti! Neden acaba?

Türk adı her yerden olduğu gibi şehit cenazelerinde de silinmiş. Camilerde ve şehitliklerde yapılan dini törenlerde; Türk Ordusu, Türk Milleti, Türk vatanı, Türk askerî denilmedi ve Atatürk ile silah arkadaşları anılmadı!

Genelkurmay bunu nasıl kabul ediyor hayretler içindeyim! Kendileri bilmiyormu ki, bu ordu Metehan’ın Türk ordusudur, askerlerimiz Atatürk’ün askerleridir!

Nitekim gönlümüzü ferahlatan tek olay, resmi tören bittikten sonra şehidimizin dönem arkadaşlarının şehit Üsteğmenimizin kabri başında “Harbiye Marşı”nı okumaları oldu…

“Şahikalar üstünde meydan okur bu erler,

Yaklaşacak düşmana mezar olur bu yerler,

Bağlayamaz bir kuvvet bu kasırga milleti,

Tarihlere sorun ki, bize “Ölmez Türk” derler.”

Var olsun Harbiyeliler…

Herkes kendine gelsin!

Bu memleketi sokakta bulmadık…

Üç beş kendini bilmeze de, bu vatanı yedirmeyiz.

Türk Milleti, vatanına sahip çıkmalıdır. Türk ordusu Türk Milletine ait olduğunu bir an önce hatırlamalıdır… Bu şehitler ve bundan sonra sıra dağlar gibi toprağa düşecek olan evlatlarımız bizim evlatlarımızdır. Türk’ün çocuklarıdır onlar!

Türk Milleti, ihanet bu topraklardan ebediyen silinene kadar mücadelesine devam etmelidir. Tuzaklara düşmemeli ve kriptolardan yurdunu temizlemelidir.

Şehidimizin dört beş yaşlarındaki kızının babasının tabutunu okşayışını son nefese kadar unutmayacak ve ihanete karşı kinimi daima canlı tutacağım.

Her tarafım acıyor çünkü şehitler benim yani Türk Milletinindir. Bu acı Türk Milletinin her ferdi tarafından hissedilmelidir.

Türk Milletinin şehadet şerbetini içmiş aziz evlatları, bilin ki sizlerin ruhuna halel getirmemek için her şeyi yapacağız… Rahat uyuyun!

Hoca Ahmet Yesevi’yi Anarken

Türklerin İslâmiyet’le teması 7-8’inci asırlarda başlar. Yaklaşık 150-200 yıllık bir tanışma döneminden sonra Türkler kitleler halinde Müslüman olurlar.
Yeni bir dine giren insanlara İslâm’ı öğretmek din adamlarına yani medreselilere, belli emir ve yasakların arka planında yatan “hikmet”leri anlatmaksa “Ahmet Yesevî”lere düşüyordu.
Ahmet Yesevî’nin hizmetlerinin başında şüphesiz insana değer vermesi, Müslüman da olsa, kâfir de olsa hiç kimsenin incitilmemesi gerektiğini belirterek Müslümanlar arasında hoşgörü ortamının sağlanmasını temin etmiş olması gelir.
*
Gönül Erbabı Kur’an Ehlinin tasdikleriyle;
‘’Aşk ve güzellik, daima fıkıh ve kelamın hazmedemediği konular olmuştur. Kur’an ve Hadis tefsirleri de bundan nasibini almış, bunlardaki sevgi ve güzellikle ilgili anlamlar yok farz edilmiştir. Kulun, Yaratanını aşk derecesinde sevmesine izin verilmişse de Yaratanın kuluna aynı aşkla nazar etmesine izin verilmemiş, çünkü bu durum beşeriliğe mahsus hafiflik olarak mütalaa edilmiştir.
*
Kısacası, tefekkür sınırlanmış, giyim kuşam gibi standart hale getirilmeye çalışılmış, incelikler ve ara tonlar unutulmuştur. Böylece hikmetin yerini şekil, sevginin yerini korku, iç denetimin yerini dış denetim, üretmenin yerini tekrar, yaratmanın yerini taklit, bilginin yerini hurafeler ve üstat saplantıları almıştır.
*
İslam için hayati öneme sahip kavramlardan sevgi ve güzellik, yani aşk ve estetik, hiçbir şekilde derinlemesine incelenmemiş, işlenmemiştir.
Bu nedenle aşk ve estetik Müslümanların hep yitik hazineleri olarak kalmıştır’’.


  • Evet, toprakları asker gücüyle fethedebilirsiniz… Ancak orada kalıcı olmak istiyorsanız gönülleri fethetmelisiniz.
    *
    Tarih 1071, Ünlü Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan komutasında askerimizin Anadolu’yu fethinin başlangıcı… Ve gönülleri fethetmenin de başlangıcı Ahmet Yesevi… Bugün dahi binyıldır sürdürdüğümüz Anadolu kardeşliğinin temellerini atan Hoca Ahmet Yesevi’yi konuşmak, onu anlamak ve bizleri birleştiren İslam Kardeşliğini sonsuza kadar yaşatmak Türk’ün üzerine vacip bir gönüldeşliktir.
    *
    Bir insan düşünün: Bu insan öyle bir aşk ile dolu olsun ki, en sevgiliye öyle bağlı olsun ki onun yaşamından bir saniye bile fazla güneş yüzü görmek istemesin ve ne kadar kaldığını bilmediği ömrünü toprak altında geçirsin.
    *
    Bizlerin anlayamayacağı bu aşka Tasavvuf ilimi diyoruz. Tasavvuf ehlinin dünyanın bir sürgün, bir gurbete çıkış yolu olduğu… Aşk ile sarmalanmış gönüllerin geçici durağı bu fani âlem…
    *
    En sevgiliye kavuşacakları gün için yaşayan bu meziyetli insanların önderi Habibullah Hz. Muhammed (s.a.v)dir. Kâinatın efendisi, dünyada kıyamete kadar ölümsüz yaşamayı seçmemiş, bir an önce en sevgiliye kavuşmak istemiştir
    *
    . İşte Ahmet Yesevi’nin yolu bizleri bir arada yaşatan sevgi yoludur. Anadolu’nun dört bir yanına gönderdiği talebeleriyle kardeşlik tohumlarını ekmiş, onun ardından gelen Mevlana ile Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ile bu tohumlar fidan olmuş, Selçuklu’nun Osmanlı’nın hoşgörüsü ile çınar olmuş ve Cumhuriyetimiz ile Anadolu’da adeta kökleşmiştir.
    *
    Şimdi herkese şunu bir kez daha hatırlatalım: BU TOPRAKLARIN ORTAK DİLİ SEVGİNİNİN BESLEDİĞİ KÜLTÜR DİLİDİR!…
    *
    Kuran’ın öngördüğü fonksiyonel aklın işleviyle, sevginin gücüyle zenginleştirilmiş gönlün ortak paydasında dünyevi hayatını sürdürmüş bu tasavvuf ehli bilgelerin kanatları altında hayatımızı idame etmenin dünyevi hazzını uhrevi saadete dönüştürecek aşkın ve estetiğin arayışında olmak kendini bilenin üzerine vacip olsa gerek…

‘’Söyle, Rabbi’nin adıyla, O ki (seni) yaratan.
Ve yaratan insanı, alakadan, ilgiden, aşktan.
Söyle, ikram sahibidir, Rabbin senin.
O’dur size kalemle yazmasını öğreten.
O’dur insana bilmediğini belleten’’ ayetlerinde aşka ve estetiğe vurgu yapılır.
Çünkü var etmenin bizzat kendisi sevmektir…
*
Ne yazık ki, Eşref-ül Mahlûkat olarak yaratılan insana, aynı zamanda, yeryüzünde yaratılmış ‘’halife’’ hitabında bulunan Yüce Yaratana rağmen, ‘’halife ve efendi insanının yerini ‘’köle insan’’, sevginin yerini korku, güzelliğin yerini çirkinlik, dinin yerini şekilcilik almış ise ne olur?
İslam ülkelerinin bugünkü halleriyle çağdaş medeniyetin arkasına düştüklerini; Emperyalist Ülkelere bağımlı duruma gelerek sömürüldüklerini görüyoruz.
*
Özellikle son yıllarda Türk Milletinin içinde bulunduğu ayrışmaya yönelik yaşadığı kanlı terör olaylarında birleyerek oluşmaya, bütünleşmeye, Ortak Kültür Dilimizle selamlaşmaya… Severek kalmaya… Sevgiyle kalmaya ne kadar da ihtiyacımız var.
*
Yaratılışımızın gayesi adına uyanabilsek, silkinebilsek, gönlümüzü karartan duygulardan arınabilsek, kendimizi tanıyarak anlamlandırabilsek Yüce Yaratana da şüphesiz yar oluruz!

Yeni Aşama: Teröristbaşının Görüntülü Mesajı

“İmralı” yine konuştu, hem de görüntülü olarak… “İmralı” dedim ama tabii ki konuşan bir ada değil, 1999’dan beri ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla hükümlü olan bir mahkum. O artık “teröristbaşı” veya “İmralı” gibi sıfatlarla değil, “Sayın Öcalan” ve “örgütün kurucu önderi” gibi sıfatlarla anılıyor.

T.C. Anayasası ve infaz yasalarına göre böyle bir hükümlü ne propaganda yapabilir ne de siyasi çağrılarda bulunabilir. Yayınlanan görüntülü mesaj, devletin bilgisi ve onayı olmadan gerçekleşemez. Bu nedenle böyle bir adım elbette hukuki değil, siyasi bir kararın eseridir.

Bu durum hukuk devleti ilkesiyle çelişir. “Fiilî durum yaratma” yoluyla meşruiyet sınırlarını zorlayan bir örnektir.

Buna rağmen Devlet, Öcalan’a bu imkânı tanıdı. Çünkü PKK ile müzakere sürecini Öcalan üzerinden yürütmek istiyor. Muhtemelen Suriye ve Ortadoğu’da izlediği politika gereği, ABD de bu yönde telkinde bulunmuştur.

Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit, Abdullah Öcalan Kenya’da paketlenip ABD tarafından Türkiye’ye verildiğinde, “Amerika bize Apo’yu neden verdi, bilmiyorum” demişti. Şimdi neden verdiğini anlamışızdır sanırım.

Mahkum Öcalan’ın görüntülü mesajı, bir “mesajdan” öte anlam taşıyor: PKK’nın “siyasi muhatap” olarak tanınması anlamına geliyor.

*************************************

IRA Örneği

“Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen yeni açılım süreci İngiltere ile IRA (Irish Republican Army / İrlanda Cumhuriyet Ordusu) arasındaki süreçten ilham alınarak kurgulanmış gibi görünüyor.

İngiltere, süreci IRA ile değil siyasal uzantısı Sinn Féin üzerinden yürüttü. Türkiye’de ise süreç DEM ve Öcalan üzerinden yürütülmekte.

İktidar kanadının “sadece PKK silah bırakacak, hiç pazarlık yok” açıklamalarının doğru olmadığının herkes farkında. PKK kanadının hedefi sadece “siyasal meşruiyet” de değil. IRA gibi, silahlı mücadele yoluyla elde edilemeyen, siyasal kazanımları elde etmeyi istiyorlar.

****

Önce IRA örneğini hatırlayalım:

IRA, Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan (İngiltere’den) ayrılarak İrlanda Cumhuriyeti’ne katılması ve Katolik çoğunluğun siyasi haklarının güvence altına alınması amacıyla kurulmuş yarı askeri bir örgüttü.

1969’dan 1990’ların başına kadar süren çatışmalarda yaklaşık 3.500 kişi öldü, 50.000’den fazla kişi yaralandı.

1990’larda İngiliz hükümeti ve İrlanda hükümeti dolaylı temaslar başlattılar. ABD arabulucu rolü oynadı. Süreç “Good Friday Agreement” (Hayırlı Cuma Anlaşması) ile sonuçlandı.

1998’deki bu anlaşma, IRA ile doğrudan değil, IRA’nın siyasal kanadı olan Sinn Féin, İngiltere ve İrlanda hükümetleri arasında imzalandı.

Anlaşma maddeleri arasında: Silahlı grupların kademeli olarak silahsızlandırılması, Kuzey İrlanda’da Özerk bir Meclis kurulması (özerk yönetim), Mahkûm affı ve ceza indirimleri, Hakikat ve uzlaşma komisyonlarının kurulması, Polis ve yargı reformu yer aldı.

IRA, silahlarını tamamen bırakmayı 2005 yılında tamamladı. Bu işlem uluslararası bir denetim mekanizmasıyla (Kanada ve Güney Afrika’dan uzmanlar) şeffaf bir şekilde gerçekleştirildi.

*************************************

IRA Bu Anlaşmadan Neler Kazandı?

IRA, 1998’deki “Hayırlı Cuma Anlaşması” ile silahlı mücadeleyi sonlandırmış ama şu kazanımları elde etmişti:

Kuzey İrlanda’da özerk parlamento ve kendi hükümeti. İki dilli eğitim ve kültürel haklar. Polis ve adalet reformu. Sinn Féin’in siyasette güçlü temsil gücü. Gelecekte İrlanda ile birleşme için referandum hakkı.

Ayrıca IRA’nın siyasal kanadı Sinn Féin (Kendimiz Partisi), daha önce “terör örgütüyle ilişkili” diye dışlanan bir yapı iken, barış süreciyle birlikte meşru siyasi aktör haline geldi. Kuzey İrlanda Meclisi’nde önemli temsil gücü elde etti. (Şu an Sinn Féin birinci parti durumunda ve iktidara en yakın partidir.)

Katolik ve Protestan partilerin birlikte hükümet kurması zorunlu hale geldi. Böylece Katolik azınlık (IRA’yı destekleyenler) siyasette eşit temsil hakkına kavuştu.

IRA üyelerinin büyük bölümü cezalarının geri kalanını çekmeden serbest bırakıldı. İki yıl içinde, hapisteki IRA üyesi mahkûmların çoğu erken tahliye edildi.

****

Bana göre en önemli maddelerden biri “Referandum Hakkı ve İrlanda ile Birleşme Seçeneğidir.”

Good Friday Anlaşması, ileride bir referandumla Kuzey İrlanda’nın İrlanda Cumhuriyeti’ne katılma hakkını tanıdı. Bu şarta göre, Kuzey İrlanda halkı bu yönde oy kullanırsa, Birleşik Krallık bu sonucu kabul edecek.

Bu madde sayesinde silahla elde edilemeyen “Birleşik Krallıktan ayrılma” hedefi, siyaset yoluyla geleceğe bırakıldı.

****

Bu kazanımlar, IRA’nın hedeflediği “bağımsızlık ya da İrlanda’ya katılma” amacına doğrudan ulaşmamış olsa da, fiilen ayrışmış bir idari yapıyı mümkün kılmıştır.

Şimdi PKK ve Öcalan’ın yapmak istediği de buna benziyor: Bağımsız bir devlet kurma hedefini erteleyerek, silahla elde edemediği fiilen ayrışmış bir idari yapıyı kurmayı planlıyorlar.

*************************************

Türkiye’de IRA Örneği Uygulanamaz

IRA örneğinde ise coğrafi olarak net ayrılmış bir yapı vardı: Kuzey İrlanda hem idari hem dini ve etnik olarak zaten ayrı idi.

Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşların yaklaşık yüzde 50’si İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Bursa gibi büyükşehirlerde yaşamaktadır. “Kürt bölgesi” tanımını etnik temelli idari yapıya dayandırmak demokratik temsil ve sosyal bütünlük açısından sorunlar yaratır.

IRA örneğinde Sinn Féin, Katolik İrlandalıların çoğunluğunu temsil edebiliyordu. Türkiye’deki Kürtler, tek bir siyasi blok değildir. AK Parti’ye, Hüda-Par’a, CHP’ye, İYİ Parti’ye oy veren milyonlarca Kürt seçmen vardır. Dindar-muhafazakâr, laik-sosyalist, liberal Kürt kimlikleri mevcuttur. Türkler ve Kürtler dini inanç ve mezhep açısından ayrışmış değildir.

PKK veya DEM Parti çizgisi, Kürtlerin çoğunluğunu temsil etmez.

Türkiye’de, Kürtler de dahil, tüm vatandaşlar anayasal olarak eşittir. Etnisitesi ve dini inancı nedeniyle kimseye ayrımcılık yapılmamaktadır. Hukuka ve insan haklarına aykırılıklar vardır ama her kesim bundan etkilenmektedir.

Sürecin vitrininde silahsızlanma, kültürel hakların genişletilmesi, yargı reformu ve yerel yönetimlerin yetkilendirilmesi gibi kavramlar teşhir edilecek. Ama asıl istenen etnik temelli özerklik, coğrafi federasyon, referandum hakkı gibi uygulamalardır. Bunlar Türkiye’nin toplumsal yapısına uymaz.

Bu süreç bölünme ve iç savaş riski yaratacaktır. ABD’nin Türkiye’yi bölme planına hizmet edecektir.

Mevlana’yı Anlamak-2

“Aşık ol aşık, aşkı seç ki sen de seçilmiş bir insan olasın. Mevlana

Mevlânâ’daki dinî-tasavvufî düşüncenin kaynağı Kur’an ve Sünnet’tir. Mevlana Kur’an-ı Kerim’i ezbere bilen, Peygamberimizin hadislerinin hafızı olan, kendi döneminin bütün bilim dallarında en üst dereceye ulaşmış biriydi. O, hem ilahi ilhamlara açık ruha, hem de çağının bütün ilimlerini kucaklamış beyne sahipti.”

Mevlana, din ilimlerinin yanı sıra; kendi çağının fizik, matematik, tıp, psikoloji, psikanaliz, astronomi, coğrafya ve felsefe dahil bütün bilimlerde yüksek ilim seviyesinde bir fikir adamı idi.

Meksikalı iki arkadaş Nadia Garcia Santisteban ve Paulia Martinez Jimenez Konya’ya gelerek, burayı çok beğendiklerini ifade etmektedir. Jimenez, Mevlana’nın şiirlerini “Dosta verilecek en güzel hediye” şeklinde tanımlayarak, bir şiirinde geçen “Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var?” dizesinin derin anlam içerdiğini anlatmaktadır.

Uganda’dan gelen Rachael Kısakye de Mevlevilik üzerine araştırmalar yaptığını, Mevlana Türbesi’ne geldiğinde çok yoğun duygular yaşadığını dile getirmektedir.

Mehmet Akif, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar – ki onun ‘Beş Şehir’ kitabında Konya’yı anlatırken Mevlana için yazdıkları çok önemlidir.

Fransa’da doktorasını yapmış olan Nurettin Topçu, Sezai Karakoç ve daha pek çok büyüğümüz Hazreti Mevlana hayranıydı.

Mütercim ve yazar Cemal Aydın, Brezilyalı yazar Paulo Cuelho’nun “Simyacı” adlı romanının konusunu Mesnevi’den aldığını ifade etmektedir.

Aydın, “Maalesef kendi kıymetli büyüklerimizi bilmediğimiz için elin adamının bizden kopya ettiği kitabı hayranlıkla okuyoruz.” Değerlendirmesini yapmaktadır.

 Cervantes, ‘Don Kişot’ adlı o meşhur eserini;  İnebahtı Deniz Savaşı sonrasında esir düştüğü ve 5 sene boyunca Cezayir’de Müslümanlar arasında kaldığı ve burada pek çok şey öğrendikten sonra yazmıştır.

 Dante, İtalyanların övüncü olan İlahi Komedya’sını, Peygamberimizin miraçta neler gördüğünü anlatan, ‘Miraçnameler’ veya ‘Miraciyeler’ denilen eserleri okuyarak kaleme alabilmiştir.

Mevlana’nın eserleri ABD’de en çok satan kitaplar listesindedir. Amerikalı Mesnevi araştırmacısı Dr. İbrahim (William) Gamard; 1976’da Mevlevi, 1984’te Müslüman olmuştur. 1999’da hacca giden Gamard Kaliforniya’da yaşamaktadır.

Mevlana’dan etkilenerek Müslüman olan ve Amerika Birleşik Devletleri’nden gelip bir süre önce Konya’ya yerleşen Craig Victor Fenter de Konya’da çok özel günler yaşadığını, Allah’a duyulan aşkın her şeye sirayet ettiğini hissettiğini dile getirmektedir.

Dünyaca ünlü şarkıcı Beyonce, mevlanaya hayranlığından ötürü, kızına Rumi adını vermiştir.

İngiltere’den gelen Cihazi Malik, Müslüman olduğunu, ziyaret ettiği Mevlana’nın türbesinde yoğun manevi duygular yaşadığını, ziyaretinde kalbinin arındığını hissettini söylemektedir.

 Rus klasiklerinin meşhur yazarı Dostoyevski, “Biz Gogol’un platosundan çıktık” demektedir. Yahya Kemal de  bir şiirinde” Bişnev’le doğan debdebe-i manayız” der.

“Dinle” anlamındaki “bişnev” Mesnevi’nin ilk sözcüğüdür. Yahya Kemal Türk şiirinin Mesnevi’den doğduğunu böylece ifade etmektedir.

Şeyh Galip de, “Biz ne aldıysak Mesnevi’den aldık” demektedir.

Türk-İslam dünyasının manevi dünyasını Süleyman Çelebi, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre ve Mevlana gibi hak âşıkları şekillendirmiştir.

Mevlana eşsiz bir dahi, gerçek İslam alimi ve yüz binlerce beyti doğaçlama söyleyebilen, İslam’ın güzelliğini şiirle anlatıp gönülleri ısındıran bir Velidir . Mesnevi 26 bin beyitten oluşmuş, eşi  ve benzeri olmayan muazzam bir eserdir.

Mesnevi İslam dünyasının eşsiz bir destanıdır. Eserdeki hikâyelerin merkezinde nasihatler vardır. Her beytinde ilahi aşkın tadı vardır.

Mevlânâ’ya göre her ne kadar görünüşte ayrılık olsa da varlıkta birlik (vahdet-i vücûd) esastır. Ona göre ikilikten kurtuluş (gerçek tevhid) kulun kendi varlığından soyutlanmasıyla gerçekleşir. Mevlânâ’ya göre kul benliğinden sıyrılmakla gerçek anlamda irade hürriyetine kavuşmaktadır.

Manevi yolculuk için ilâhî aşk gereklidir. Aklın yetersiz kaldığı alanlardan biri de aşk ve ahvâlidir. Kur’an’da, “Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever” buyurulmuştur. Dolayısıyla aşkın kaynağı ilâhîdir.

Hazreti Mevlâna, yaratana gönül veren, bütün dünyadaki yaratıkları yaratandan ötürü sevmeyi ve bizlere sevgiden söz etmeyi öğreten bir aşk piridir.

Mevlâna güzeli, doğruyu, iyiyi, aşkı, hakikati arayanlara müjdeler veren sestir. Zulmette kalanlara teselli sunan sedadır. Ayrılıktan inleyenlere şifa bahşeden devalı nefestir. İnsana insanı öğretendir.

Mevlâna büyük bir Hak aşığıdır. Aşkın efendisidir. Aşkta yok olmuştur. Bizzat aşktır. İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir ve sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan Mevlâna, manevi bir güneştir. Onun insan düşüncesine verdiği en büyük mesaj Aşk, Sevgi ve Birliktir.

O, bir veli hüviyetiyle gönülleri coşturmuş, kirden ve ikilikten kurtarmış ve temizlemiştir. Mevlâna, aziz ve yüce bir üstattır. Tek başına bir sistemdir, bir hayat ve düzendir. Ahlakı, ilmi, hikmeti, sevgisi, aklı, tavrı, idraki, davranışları ve her şeyi ile yüceliği öğretendir.

“İnsan yaratılmışların en şereflisidir” düsturuyla; her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Hazreti Mevlâna; sevginin, barışın, kardeşliğin, hoşgörünün de sembolüdür.

Sevgiyle kalın…

Türkiye Yol Ayrımında

Türkiye, sadece iç siyasi hesaplarla değil, uluslararası denklemlerle şekillenen yeni bir dönemin eşiğinde.

Irak ve Suriye’de devletlerin bölünüp, içinden birer Kürt devleti çıkarılması, Bölgedeki İran gücünün geriletilmesi, İsrail’in Lübnan ve Suriye’de kazanımlar elde etmesi ve İran’la savaşı… Bunlar uzun vadeli bir planın uygulanmasından ibaret.

ABD/ İsrail’in bu uzun vadeli planlarının Türkiye bölümünü de bilmek ve gerekli önlemleri almak bizim için bir beka sorunu.

Bunun için ABD’nin kısa ve uzun vadede nasıl bir Türkiye istediğini anlamamız gerekiyor.

Temel dış politika ilkeleri ve bölgedeki değişmeyen stratejisi göz önüne alındığında, ABD’nin TÜRKİYE BEKLENTİLERİ şöyle sıralanabilir:

a. Kısa Vadede (5-10 Yıl): Türkiye’nin SDG/PYD yapısını kabullenmesi, Suriye’nin kuzeyinde kurulacak otonom Kürt yapıya müdahale etmemesi.

İçeride “etnik kimlik temelli siyasetin” meşrulaştırılması.

CHP dahil muhalefet partilerinin de bu sürece direnmeden dahil olması.

b. Orta Vadede (10-20 Yıl): Türkiye’de yerel yönetimlerin yetkilerinin artırıldığı, federasyon benzeri bir sistemin tartışıldığı bir yapı.

Yeni bir anayasa ile Türklük tanımının anayasadan çıkarılması, kimliksizleştirilmiş ama çok kültürlü bir vatandaşlık modeline geçilmesi.

Doğu ve Güneydoğu’da “özerk bölge” benzeri uygulamaların kabul edilmesi (yerel dil, eğitim, güvenlik gibi alanlarda yetki devri).

c. Uzun Vadede (20-50 Yıl): ÖnceTürkiye’nin, üniter milli devlet vasfını kaybettiği, bölgesel ve etnik temelli yönetişim yapılarına ayrıldığı bir form. Akabinde Türkiye’den koparılmış “Kürt federe devletinin” Irak, Suriye, İran parçalarıyla birleştirildiği Büyük Kürdistan’ı kurmak.

Bu vadeler birer tahmindir. Bazı hedefler öne, bazıları bir sonraki aşamaya alınabilir.

ÖZETLERSEK, ABD;

İsrail ile çatışmayan, ABD güdümündeki Kürt bölgesel yapısını tanıyan;

Rusya ve İran ile “denge politikası” yürüten değil, tamamen NATO-ABD çizgisine sabitlenmiş, Batı çıkarlarına entegre olmuş bir Türkiye istiyor.

Türkiye’yi, enerji yolları, askeri üsler ve ekonomi açısından ABD ve AB’ye açık, Çin-Rusya etkisinden uzak bir eksende tutmaya çalışıyor.

**********************************

ABD BÜYÜKELÇİSİNİN HADDİ AŞAN SÖZLERİ

ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, yaptığı açıklamada “Osmanlı İmparatorluğu’ndaki millet sistemi farklı grupların merkezi sistemdeki varlıklarını yüzlerce yıl sürdürmelerine imkân verdi. Osmanlı’nın millet sistemi Türkiye için en uygun modeldir” dedi.

Büyükelçi açıklamasında Türkiye’nin anayasa ile teminat altına alınmış üniter milli yapısının yıkılmasını teklif ediyor. Bu ifadeler diplomatik teamüllere ters, Trump’ın üslubu gibi hadsiz, patavatsız sözler.

Aslında adam ABD’nin niyetini ve planını açıklamış.  CIA’in Eski Türkiye Masası Şefi Paul Henze’nin 1990’larda söylediklerini tekrarlamış: “Türkiye daha çoğulcu, etnik ve kültürel çeşitliliği kucaklayan bir yapıya yönelmelidir.”

ABD bize üniter yapının gevşetilmesi, yerel/bölgesel özerkliklerin öne çıkarılması ve etnik kimliklerin siyasi statü kazandığı bir yönetim modeli tavsiye ediyor.

Osmanlı, bu yapıda olduğu için, Tanzimat’tan itibaren Batı baskısıyla yerel özerklikler tanımaya zorlandı. Ermeni Patrikhanesi’nin siyasi statü kazanması, Balkanlardaki özerklik süreçleri, imparatorluğun dağılmasına zemin hazırladı.

Bugün ABD’nin “Osmanlı millet sistemi” dediği yapı, aslında merkezî otoritenin zayıfladığı, etnik-dini yapıların siyasi kimlik kazandığı bir modeldir.

**********************************

İSRAİL’İN VE ENERJİ HATLARININ GÜVENLİĞİ İÇİN

ABD’nin 2000’li yıllarda ilan ettiği BOP, Genişletilmiş Ortadoğu’yu “etnik, mezhepsel ve mikro yönetim birimlerine” ayırmayı öngören bir projeydi.

Irak’ta önce Kürt özerk bölgesi, sonra Suriye’de PYD/SDG üzerinden fiilî bir Kürt koridoru yaratıldı.

BOP’un en temel hedeflerinden biri, İsrail’in çevresindeki tehditleri parçalayarak etkisiz hale getirmek ve enerji hatlarını güvenli kılmaktır.

Türkiye, bu süreçte hem coğrafi konumu hem de Kürt nüfusu nedeniyle “anahtar ülke”dir. ABD’nin beklentisi, Türkiye’nin de tıpkı Irak ve Suriye gibi federal/yarı özerk bir modele geçmesidir.

ABD’nin Türkiye’ye biçtiği rol, “bağımsız bir bölgesel güç” değil, Batı çıkarlarına entegre olmuş, kimliksizleştirilmiş ve parçalanmaya hazır bir ülke olmasıdır. “Osmanlı modeli” benzetmesi bu niyetin tarihsel makyajıdır.

Suriye’de ABD himayesinde şekillendirilen, PKK’nın Suriye koluolan, PYD/SDG yapılanmasının devletleşme hedefi ile Türkiye içindeki “Terörsüz Türkiye” sürecinin eşzamanlı yürümesi tesadüf değil.

Bu süreç, Türkiye’nin yıllardır savunduğu milli üniter yapının gevşetilmesi ve ABD’nin Suriye politikasıyla uyumlu yeni bir iç düzenlemeye geçişin bir adımıdır.

**********************************

CHP’NİN BASKILANMASI

İktidarın (AKP+MHP) DEM Parti ile bir diyalog içinde olduğu açık. Bu ilişkinin, anayasa değişikliği, yönetim modeli tartışmaları ve yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesi gibi konularda ilerleyebileceği öngörülüyor.

Ancak teröristbaşının hapisten çıkarılması, siyasi bir figür haline getirilmesi, PKK’lıların affı gibi konuları halka kabul ettirmek zor.

Bu yüzden iktidarın bu tür bir dönüşümü gerçekleştirebilmesi için CHP ve büyük muhalefet partilerinin de en azından direnişsiz bir tavır takınması gerekir.

İktidar belki de CHP, diğer muhalif kitlelerin ve hatta kendi tabanlarının çoğunluğunun desteğini almayı mümkün görmüyor. Bu sebeple CHP’nin kurumsal kimliğini baskı altında tutarak, CHP’yi yönetenleri sürece zımnen onay verecek hale getirmeyi amaçlıyor olabilir.

Son dönemde CHP’ye yönelik yargı baskısının artması bu çerçevede anlam kazanıyor.

Muhalefeti yargı yoluyla sindirme stratejisi bir “kontrollü muhalefet” yaratma girişimi olabilir.

Böylece kamuoyunun sert tepkisine neden olabilecek anayasa değişikliği, eyalet benzeri yönetim modeli tartışmaları veya bölgesel özerklik gibi konular gündeme geldiğinde güçlü bir karşı ses çıkması engellenmiş olur.

İktidar, muhalefeti baskılayarak, pazarlık masasına çekecek kadar kırılgan hale getirerek bu dönüşüm sürecini nispeten az dirençle geçirmeyi hedefliyor olabilir.

Ancak bu ülkede hâlâ vatansever kamuoyunun iradesi, milli refleksleri ve tarihi hafızası diri duruyor.

Türkiye’nin geleceğini, saraylarda ve büyükelçiliklerde yapılan planlar değil, halkın gerçekleri görüp, sezme ve anlama yeteneği (basiret ve feraseti) belirleyecektir.

Moskova, Kazan; Görülecek Şehirlerden

Moskova, Orta Asya’daki bazı Türk devletleri ile birlikte Rusya Federasyonu’nun başşehri ve dünyadaki önemli merkezlerden biri olması özelliği ile gezip görmek istediğim yerlerden biriydi.10-15 Haziran 2025 tarihlerinde bir grup olarak, şehrimizin kültür turu hizmeti veren Ercan Tur ile bu geziyi yapmak ve buraları görme imkânını bulduk.

Uçağımız Moskova’nın  Vnukova Havaalanına bizi indirdi. Şehri havadan, ortasından geçen nehir ve çok zengin bir yeşilliğin içinde; öbek öbek yerleşim alanları ile bol doğal zenginlikleriyle görüyorsunuz. Nitekim rehberimiz şehirde büyüklü küçüklü 1000 e yakın park ve bahçenin olduğunu, bunların 50-60 tanesinin gezilip görülmeye değer büyüklük ve özellikte olduğunu, bazılarında doğal haliyle geyiklerin dahi yaşadığı bilgisini paylaştı.

Moskova 1150 lerde bu nehrin kenarında kurulmuş küçük bir kasabadır. 1547-1584 yıllarındaki Çar 4.İvan (Korkunç ivan) Rus prensliklerini birleştirip burayı başşehir yapmıştır ve ilk yerleşim yeri şimdiki Kremlin bölgesidir. 1712 de Çar Petro, Petersburg’u kurup başşehri oraya taşımıştır. 1918 Sovyet devrimi ile başşehir yine Moskova olmuş,1991 deki Rusya Federasyonu dönüşümünde de yönetim merkezi burada kalmıştır.

Moskova, 15 milyona yakın nüfusu ile dünyadaki en büyük şehirlerden biridir. 4 havaalanı,10 tren garı, 600                    km’yi bulan ve şehri bir örümcek ağı gibi yeraltı ulaşım imkanı veren metrosu ile toplu ulaşımda büyük imkanları olan bir şehirdir.1935de hizmete giren ilk metro sistemi iyi bir planlama ile geliştirilip büyütülerek bu günlere gelinmiş olup tek biletle şehrin her noktasına ulaşım imkanı veren özelliklere sahiptir. İşte bu metro imkanı ile 1 değişim yaparak otelimize geldik.

Kısa bir dinlenmeden sonra rehberimiz Olga eşliğinde Kremlin bölgesine, Kızıl Meydan’a gitmek üzere otobüsümüzde buluşuyoruz. Şehrin iç yolları 5-6 şeritli, kaldırımları temiz ve oldukça geniş, ağaçlarla zenginleştirilmiştir. Bir tarafta Bolşoy Tiyatro binası ve Devlet yönetim merkezlerinin olduğu tarihi yapılar, diğer tarafta büyük bir parkın girişindeki granit kayadan yapılmış Karl Marks heykelinin olduğu meydanda otobüsümüzden inip yaya olarak Kızıl Meydana (alımlı, cazip anlamında imiş) geçtik. Meydan girişindeki tarih müzesi binası ve içerideki binalar kırmızı rengin hakim olduğu tuğla kaplamalı yapılardır. Kremlinin duvarları ve bu duvar yapının önündeki Lenin mozolosi de aynı renk ile meydana ayrı bir hava vermekte.

Meydanın diğer bir ucundaki görkemli Aziz Vasili Katedrali ile burası Moskova’nın kalbi gibi…Bu katedral 4. İvan tarafından bir benzeri olmayacak iddiası ile yaptırılmış, sovan kubbeleri ile alana ayrı bir cazibe katmaktadır. Çar bu iddiası sebebiyle inşaatın bitiminden sonra mimarının gözüne mil çektirip kör ettiği bilgisi ilginçtir.

Meydanın nehir tarafındaki kapısından çıkıp otobüsümüzle Arbat sokağını görmeye geçiyoruz. Burası trafiğe kapalı, yalnız yayalara açık bir cadde. Heykel ve heykelciklerle donatılmış, ressamların-müzisyenlerin etkinlikler yaptığı, hediyelik eşya alışverişine uygun

birçok mekanın yanında bol yeme içme imkanlarının bulunduğu bir yer. Burası Rus edebiyatının babası sayılan A.Puşkin ve karısı Natali’nin yaşadığı evinde bulunduğu caddedir. Birsüre gezip otelimize dönüyoruz.

İkinci gün erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra önce Nazım Hikmet’in de mezarının olduğu Novodovsky manastırının bahçesine gidiyoruz. Burası SSCB devletine büyük hizmeti geçmiş insanların mezarlarının bulunduğu                       açık hava müzesi görünümünde büyük bir park. Zengin bir ağaçlığın arasındaki her bir mezarın farklı dikkat çekici özellikleri var. Nazım Hikmet’in mezarı da, üzerinde sanki büyük taarruzda Atatürk’ün Kocatepe tırmanışını andıran figürü ile dikkat çekici… Tabiiki mezarlıklardaki yeni bırakılmış çiçekler, bakım ve temizliğin diğer bir göstergesi…Kuvayi Milliye Destanının yazarı, “Dört nala gelip Uzak Asya’dan Akdenize bir kısrak gibi uzanan Bu memleket bizim” mısralarının sahibi büyük Türk şairinin mezarını ziyaretimiz ayrı bir anlamdaydı. Sonra Moskova Ulu Camii ziyaretimizi yapıyoruz. Moskova’da 2 milyon, Rusya Federasyonunda ise 20 milyon Müslüman vardır. İslam dininin kutsalları Devlet Başkanı Putin zamanında hukuken kabül ve korunma özelliği kazanmıştır. Bu camii en büyük ve görkemli olanıdır. Avlusundaki bir sıra bekleyen insanlar dikkatimizi çekti. Meğer burası bölgedeki muhtaç ve gariplere aş evi hizmeti de vermekteymiş. Yardım toplayan değil de böyle bir hizmetin veriliyor olması takdir ve tebrik edilesi bir güzellik…Bu cami; kubbesi, yapısı, iç tezyinatı ve minaresi ile güzel bir mabettir. Hristiyan ortodoks dünyasının önemli bir merkezi olup altın kubbeli katedral ve kliseleri ile ünlü olan bu şehirdeki hoşgörü ve birlikte barış içinde yaşama, görünür şekli ile ne güzel örnektir…

Daha sonra Moskova üniversitesinin önünden geçip yine büyük bir park içinden yürüyerek nehirde yapacağımız vapur turunun iskelesine vardık. Bu nehirde birçok tur gemisi insanları gezdirmek üzere çalışıyor. Şehri gezip görmek ve tatlı bir zaman geçirmek üzere ruslar ve turistler bu hizmetten istifade ediyor. Rehberimizin temin ettiği biletler ile sıramızın geldiği gemi ile Moskova’yı birde bu yönü ile görüyoruz. Tarihi doku yanında yeni yapılmış çok katlı binalar, şehrin sıcak su ile ısınmasını sağlayan fabrika bacası misali enerji merkezleri dikkat çekici. Birde Çar Deli Petro’yu temsil ettiği söylenen nehir üzerinde yapılmış ve üzerindeki heykeli ile ilginç bir eserdir.

Turdan sonra 1893de hizmete giren ve bugünde Moskova sosyal hayatında önemli yeri olan, cam kaplamalı çatısı ve özellikli mimarisi ile dikkat çeken, meşhur markaların mağazalarının bulunduğu Gum alışveriş merkezine gidiyoruz. Burası Moskova merkezinde, çok zenginlerin alış veriş yaptığı ve insanların gezip görmeye geldikleri bir yer. Dondurmacıları ile de meşhur, alışveriş yapmayanların mutlaka dondurma alıp yedikleri ve zaman geçirdikleri bir çarşı. Yüz ruble ile kullanabileceğiniz  temiz tuvaletleri ile de unutmayacağımız bir yer olarak hatırlayacağız.

Akşam otelimize geçip çok erken kalkarak Kazan’a gideceğimiz için bavullarımızı hazır edip istirahate çekiliyoruz.

Devam edecek… (Tataristan Özerk Cumhuriyeti Başşehri Kazan)

Gençlik Yazı

     Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri / sonu kıştır. Gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah / kabir âleminin kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadiseleri sinema ile şimdi gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal / gelecek hadiselerini gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet / haktan sapan ve sefahetin / günahlara dalan insanların elli – altmış sene sonraki vaziyet ve durumları onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-i meşru / haram keyiflerine nefretler ve teellümler / acılarla ağlayacaklardı.

Îman Vesîkası

     Herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir da’vâ açılmış ki her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek davâyı kazanmak için, tereddüt etmeden sarf edecek. İşte o da’vâ ise, herkesin iman mukabilinde / karşılığında bu zemin yüzü kadar bağlar, kasır ve köşkler ile müzeyyen / süslü ve bâkî / ölümsüz ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davâsı başına açılmış. Eğer îman vesîkasını sağlam elde etmezse kaybedecek.

Dünya Bir Fihrist

     Dünya, âhiret âlemine bir fihrist hükmündedir. Bu fihristte âhiret âleminin mühim / önemli mes’elelerine olan işaretlerden biri, cismanî olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fânî ve kıymetsiz   dünyada bu kadar nimetleri hissettirmek ve bolca vermek için, insanın vücudunda yaratılan duygu, his, cihaz ve a’zâlar gibi âletlerden anlıyoruz ki, âhiret âleminde “Altlarından ırmaklar akar” âyetinin delâleti ve işaret etmesiyle anlaşılıyor ki, o kasır ve köşklerin altında, ebediyete lâyık cismanî ve maddî ziyafetler olacaktır.

İnsan Ebed İçindir

     Her bir tohum, Hafîz isminin / Hz. Allah’ın muhafaza ediciliğinin gereği olarak, ona pederinin ve aslının malından verdiği mirası karıştırmadan, noksansız muhafaza edip gösteriyor. İşte bu; hadsiz muhafaza hârikasını yapan Zât olan / Yüce Allah’ın; kıyamet ve haşirde hafiziyetin en büyük tecellisini göstereceğine kat’î bir işarettir. Evet bu ehemmiyetsiz, geçici, fânî tavırlarda, bu derece kusursuz, hatâsız olan hafiziyeti kesin bir delildir ki; ebedî te’sîri ve çok büyük ehemmiyeti bulunan en büyük emanetin taşıyıcısı ve arzın halifeleri olan insanların fiil, eser ve sözleri, iyilik ve kötülükleri büyük bir dikkatle muhafaza edilip, sonra da muhasebesi görülecektir.

     Acaba bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan, ebede gönderilmiştir. Ebedî saadet yeri olan Cennet’e ve korkunç bir azap yeri olan Cehennem’e namzed ve adaydır. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltîf edilerek lütuflara gark olacak veya hak ettiği tokatı yiyecek.

Allah’a Kul Ve Asker Olmak

     Şimdi nefis ve malımızı Allah’a satmağa bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar. Halbuki, asla hiçbir ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir. Keyfe kâfi gelir. Harâma girmeye hiç lüzum yoktur. Allah’ın farz olan emirleri ise hafiftir, azdır. Allah’a abd / kul ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, ta’rîf edilemez. Vazîfe / görev ise, sadece bir asker gibi, Allah namına işlemek, başlamak ve Allah hesabıyla vermek ve almak ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmek ve bu suretle sükûnet bulmaktır. Kusûr etse, tevbe etmek. “Ya Rab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et, emanetini almak zamanına kadar bizi emanette emîn kıl (Âmin)” demek ve ona yalvarmaktır.

Kunta Kinte Gibi Hissetmek!

Kunta Kinte kim merak edenler için söyleyeyim:

Alex Haley’in yazdığı “Roots: The Saga of an American Family” adlı kitapta adı geçen Gambiya asıllı köledir. Gambiya’da Jufureh kasabasındaki bir köyde dünyaya gelen, daha sonra ABD’li köle tüccarları tarafından Virginia eyaletine köle olarak getirilen Gambiyalı adamdır…

Gerçekte yoktur ama aslında vardır!

Kunta Kinte anadilinde “otur veya oturduğun yerde kal” anlamına gelir.

Bizde onu ülkemizde de gösterilen bir televizyon dizisinden tanıdık.

Şimdi de yıllar sonra ülkemizde yaşananlara bakarak kendimizi “Kunta Kinte” gibi hissettiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz.

Şu an için diyebilirim ki, Türkiye bir kuralsızlıklar ülkesidir. Belki de bununla bağlı olarak sömürge yada yarı sömürge pozisyonundayız. Onun için herkes halka kötü muamele etmek üzere kafasına göre takılıyor!

Neden mi, dersiniz?

Bakın kendi vatandaşlarımız için bariz bir hukuksuzluk var. Amerikalı Rahip Brunson ve Alman gazeteci Deniz Yücel kadar bile hakkımız yok!

Gelir dağılımı felaket! Enflasyon yalanı ile asgari ücretli ve emekli yokluğa ve açlığa mahkûm edildi. İstatistikler böyle söylüyor!

Küresel şirketlerin Türk ekonomisindeki payı ürkütücü!

Yıllık kârlarının ne kadarını yurt dışına transfer ediyorlar acaba?

Finans piyasalarımız kimin kontrolünde?

Bu küresel şirketler bizim müthiş bir şekilde sömürürken Türk insanına kendi insanına sunduğu kalitede hizmet sunuyor mu? Yoksa Türk insanını Kunta Kinte gibi görüp ondan hem döviz cinsinden para alıp hem de en kalitesiz hizmeti mi, sunuyor?

Ödediğimiz vergiler bize yani halka hizmet olarak dönmesi gerekir iken faiz lobilerine yıl boyunca ne kadar para akıtıyoruz?

Yer altı ve üstü zenginliklerimiz ile madenlerimizin ne kadarını bu sömürgecilere teslim ettik?

Artık onlar işveren biz ise ırgatmıyız?

Devletimizi ve lükse alıştırdıkları halkımızı “israf zihniyeti” ile yaşatırken ülkemizi nasıl ele geçirdiklerini ve bizi Kunta Kinteleştirdiklerini görebiliyor musunuz?

Bizi pkk ile pazarlık yapmazsanız sonunuz kötü olur diye tehdit ediyorlar ve bunu kimler eliyle yapıyorlar farkındamısınız?

Hangi ülkede eş zamanlı olarak bu kadar farklı yerlerde orman yangını çıkıyor, biliyor musunuz örneğini ya da gördünüz mü?

Ülkemizde ne yazık ki, emperyalist sömürgecilerin artık açığa dönüşmek üzere olan bir “sessiz işgali” vardır ve ne yazık ki devleti sevk ve idare edenlerin bunu kabullendiğini görüyoruz.

Ancak benim bildiğim “Kunta Kinte” bile başına gelenleri kabul etmemiştir. O nedenle binlerce yıllık tarihi olan Türk Milleti de kendi öz yurdunda Kunta Kinteliği asla kabul etmeyecektir.

Bu ülke Türk Milletine aittir. Emperyalist sömürge düzenini yıkacağız, Mustafa Kemal’in yaptığı gibi sömürgecileri Türkiye’den kovacağız.

Türk Milleti kendi ülkesini yönetmeye muktedirdir. Gerektiğinde yeni bir dünya kurma becerisine ve tecrübesine de, sahiptir…

“Ne  otururuz ne de oturduğumuz yerde kalırız.”

Yeter artık!

Düşün Damlaları  (5)

     – “Mısır ekerseniz, mısır yetişir. Buğday ekerseniz buğday yetişir. (Velhasıl, ne ekerseniz onu biçersiniz. Yani etme bulma dünyası.)

     – “Algımızın merkezi, bakış açımız… On kişi bir buluta bakarsa, o bulutun on farklı algısı olacaktır..Algılarımıza dayanarak över, suçlar, kınar, ya da şikayet ederiz.

     – “Düşünmek, zihnin dilidir. Doğru düşünme, konuşmamızı berraklaştırır ve faydalı kılar. Düşünme, çoğu zaman eylemle sonuçlandığı için, Doğru Eylem yoluna adım atmak adına Doğru Düşünme gerekir.” (Buda’nın Öğretileri’nden)

     – Her bakış ve seyirde, yeni bir şeyin farkına varıyorsak, yeni bir şey görüyoruz demektir. Bu takdirde, aynı yerden her geçişte bıkkınlık değil, ancak manevî bir haz alırız. Çünkü bakış değil, görüş asıldır.

     – Ağaç dalları ya koni şeklini veya toparlak bir vaziyet alarak, görünüşlerini tamamlıyorlar. Belli ki, dalların intizamı bozacak bir uzayış almalarına müsaade edilmiyor. Yani kendi başına buyruk değiller.

     – İnsan ve hayvanların memeleri, sadece çocuk ve yavruları olduğu zaman, o da bir vakte kadar süt veriyor. Sonra kesiliyor. Halbuki süt verirken ve vermezkenki bedenleri aynı. Demek ki, İlahî bir emir altında fonksiyonlarını icra ediyorlar.

     – Metrûk bir evi, kapanmış bir dükkânı, bakımsız bir bahçeyi, bozulmuş bir âleti ve bu gibi şeyleri görünce, insan gayri ihtiyarî üzülüyor. Son buluşlar, eskimeler, ayrılıklar ve yok oluşlar; insana ister istemez hüzün veriyor. İnsan, varlığı hep devam üzre görmek istiyor. Son bulsun istemiyor. Ölüme bile; bir bitiş, bir tükeniş değil, yeni bir doğuşa açılan bir kapı olduğu için katlanıyor. Bu his ve duygu bizden kaynaklanmıyor. Çünkü onun içimize konmuş olduğunu anlıyoruz. “Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.” hükmünden, ebedî kılındığımızın müjdesini alıyoruz. Ne gam be dostlar!

     – Bir büyük eserden bahsediyor ve nasıl bulduğunu soruyorsunuz; beğenmediğini söylüyor. Peki okudunuz mu? Diyorsunuz: “Hayır okumadım!” cevabını alıyorsunuz! Güler misiniz ağlar mısınız? Bunu size bırakıyorum.

     – İnsan çok tuhaf bir varlık. Her hâli düşündürücü ve ders verici bir mahiyet arzediyor. Meselâ: Yağlı boya bir gül tablosu karşısında, mest oluyor hayranlığını dile getirecek söz bulamıyor!. Ressamını öve öve bitiremiyor! Fakat kıpkırmızı, mis gibi kokan ve rüzgârın dokunmasıyla, âdeta rakseden bir gül dalı karşısında, kılı bile kıpırdamıyor! Lâl oluyor. Ağzını bıçak açmıyor! O lâtif gülü Yaratanı hiç aklına getirmiyor!

     – Kitap; bıkmadan usanmadan, üstelik karşılıksız olarak öğreten; yorulmayan bir öğretmen. İstediğin yere seninle gelebilen, istediğin kadar kendisiyle konuşabildiğin, istediğin kadar kendisine soru sorabildiğin, senden rahatsız olmayan tek, samimî ve candan, gerçek bir arkadaş.

     – “ ‘Eyne?’ ‘Nerede?’ demektir. Hz. Ali ‘Eyne’llahü?’ (Allah nerededir?) sorusuna şu cevabı vermiştir. ‘Eyne?’ (Nerede?) mekâna âit bir sorudur. Halbuki Allah, ezelden beri varken mekân yoktu.” (Prof. Dr. Süleyman Ateş)

     – “Sana şaraptan (içkiden) ve kumar (gibi şans oyunların)dan soruyorlar. De ki: ‘O ikisinde büyük günah (zarar) ve insanlara bazı (keyif almak, hoşça vakit geçirmek, kolay yoldan para kazanmak gibi) birtakım menfaat ve yararlar vardır. Fakat yol açtıkları zarar, sağladıkları faydadan daha fazladır. Onların günahı yararından büyüktür.’ ” (Bakara Sûresi: 219)

       Bu âyet-i kerîmede, Yüce Allah’ın ne kadar gerçekçi, ifrat ve tefritlerden, yani aşırı ifadelerden ne derece uzak, inandırıcı bir üslûpla kullarına hitap ettiğine şahit oluyoruz. Hz. Allah; içki ve kumarın nasıl birer büyük günah olduğundan söz ederken, onların bazı fayda ve yararlarından da bahsediyor. Gerçekçi davranıyor.

       Çünkü bu cüz’î, küçük ve görünüşteki yanıltıcı faydaları gören ve güya bunlardan faydalanan insanlar için, âyetin bunlardan bahsetmeyişi, o gibilerin Kur’an’a bakışlarında tereddütler doğuracağından, İslâm’dan uzaklaşmalarına da sebep olabilecektir.

Siyasi Durum Değerlendirmesi

Edinimlerimizden bahisle;
Bu günlerde ülkemin nabzı biraz hızlı atıyor; kimi zaman utançla, kimi zaman öfkeyle.
Çoğunlukla da sahne arkası planların röntgeni gibi.
DEM Parti’li bir milletvekilinin, Talat Paşa ve Ermeni soykırımına yönelik ifadeleriyle başlayan tartışma, yalnızca geçmişe dair bir hesaplaşma gibi görünse de, aslında bugünün siyasi denklemlerine ışık tutuyor.
Anadolu’daki kadim halkın gücüne rağmen, emperyalistlerin teşvikiyle binlerce Türk’ü katleden Ermeni komitacıların yarattığı trajediler üzerinden, tehcire tabi tutulan Ermenilerle ilgili kışkırtma yapmaya çalışmak; tarihi soykırım anlatılarına hizmet etmekten öte, bugün coğrafyamızdaki üniter yapıları parçalamak isteyen emperyalistlerin artık nelere tenezzül ettiğini de açıkça ortaya koyuyor.
*

Büyük Millet Meclisinde gerilimli tartışmalar yaşanırken; Silivri Cezaevi’nde Ekrem İmamoğlu DEM Parti heyetini kabul ediyordu.
Televizyonlarda demeçler yayınlanıyor, umut dolu cümleler sarf ediliyordu.
Ancak kamuoyuna yansıyan karelerin ötesinde İmamoğlu’nun ne söylediğini tam olarak bilmiyoruz.
*
Yine de o DEM’ Partisinin demeçleri bize yeterince bir şeyler anlatıyor: İmamoğlu, sadece CHP’nin değil, Türkiye’nin merkez siyaseti adına bir “parlatma” operasyonunun aktörü gibi görünüyor ve gösterilmeye devam ediliyor.
*
Ekrem İmamoğlu, 2019 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinden bu yana, iç politikada alternatif bir figür olarak konumlandırılmakla kalmadı, küresel güç merkezleri tarafından da benimsenen bir profil hâline getirilerek “umut” olarak sunulmaya başlandı.
Davos toplantılarından Avrupa kentlerindeki temaslara, Amerikan basınındaki “umut” temalı haberlere kadar geniş bir yelpazede desteklenen bu yeni figür, aslında halk desteğiyle yükseliyor gibi görünse de, yelkenini uluslararası ilişkilerle şişirmeye devam etti.
Bir zamanlar ANAP’tan AKP’ye hicret eden yerli sermaye gruplarının geleceklerini garantiye almak için gösterdiği temkinli ilgi, uluslararası aktörlerin örtülü yatırımları ve mevcut iktidarın yorgunluğunu değerlendiren muhalif çevrelerin stratejik hesapları bu yükselişi mümkün kıldı.
Burada bir soru sormak gerekiyor:
İmamoğlu gerçekten halkın içinden çıkan bir alternatif mi, yoksa düzenin yeni yüzü mü?

AKP iktidarının yirmi iki yılı aşkın süredir biriktirdiği yorgunluk, siyasi ve ahlaki erozyon ile ekonomik iflas; Türkiye toplumunun önemli bir kesiminde ve özellikle genç kuşakta “değişim” talebini doğurdu.
Ancak bu değişimin içeriği konusunda hâlâ ciddi bir bulanıklık söz konusudur.
Zira halk, bir yandan eski yapının yıkılmasını istiyor; öte yandan yerine gelecek olanın da sadece makyajlanmış bir versiyon olup olmadığını sorguluyor.
Bu da İmamoğlu gibi figürleri, “karizmatik ama muğlak” imajlı biri olarak önümüze getiriyor.
*
DEM Parti’nin meşruiyet sınırlarını zorlayan açıklamaları karşısında İmamoğlu’nun sessizliği, siyasetin doğasında var olan denge kaygısıyla açıklanabilir.
Ancak bu sessizlik; Türkiye’nin doğrudan varoluşuna dokunan meselelerde, özellikle sınır güvenliği, milli tarih ve egemenlik gibi konularda, seçmen nezdinde bir tereddüt doğuruyor.
Bu tereddüt, 2019’da “haksızlığa uğrayan, 2025 19 Mart’ta bir darbeyle mağdur edilen adam”ın arkasında birleşen halkın, normal süresinde yapılırsa 2028’deki seçimlerde aynı kararlılıkla bu şahsın arkasında durup durmayacağını sorgulatıyor.
*
Bugünün seçmeninin yönlendirebilme kabiliyeti olan büyük bir bölümü, geçmişe göre çok daha bilgiye açık; küresel eğilimleri okuyan ve siyasal temsilcilerin dış ilişkilerinden söylemlerine kadar her şeyi didik didik eden bir refleks geliştirdi.
Bu yüzden İmamoğlu’nun yıldızı parlıyor olabilir; ancak parlayan her yıldızın bir ömrü olduğu da unutulmamalı.
Özellikle de o yıldızın ışığı, kendi özünden değil de başka galaksilerin projeksiyonlarından geliyorsa.
*
Bütün bu tablo içinde eğer İmamoğlu halkın tercihini alamazsa, CHP’de kendi içinde bir güç savaşı yaşanacağı da kesin.
Özgür Özel, klasik anlamda bir “parti adamı” olarak örgüt üzerindeki hâkimiyetini adım adım artırırken; Cumhurbaşkanlığına yürüyemeyen İmamoğlu, parti idaresine yürümek isteyebilir.
Ancak böyle bir durumda, Türkiye’de siyasetin hâlâ örgütler üzerinden şekillendiği gerçeği unutulmamalı.
Parti kongreleri, delegeler, il başkanlıkları ve kurultay dengeleri söz konusu olduğunda, Özel’in eli daha güçlü.
Bu nedenle 2028’e giderken CHP içinde yaşanacak olası bir adaylık kavgası nasıl sonuçlanır, bilinmez.
*
Türkiye bir yol ayrımında değil; aslında çoktan yeni bir yola girdi.
Bugün birinci parti konumundaki CHP, Türk milletinin hassas konularında Meclis’te gösterdiği zaafı sürdürürse, birinciliğini koruması mümkün olmaz.
Bu yolun hangi istikamette ilerleyeceği ise yalnızca seçim sonuçlarıyla değil, siyasi aktörlerin Türkiye’nin hayati meselelerindeki duruşlarıyla belirlenecek.
Bugün zorlamalarla sanki Kürtlerin partisiymiş gibi gösterilmeye çalışılan ve onlarca kez ismi değiştirilen, ayrılıkçı terör destekçisi DEM Parti, her ne kadar “demokrasi” ve “demokrat” kelimelerini dilinden düşürmüyorsa da; aslında doğu ve güneydoğuda bile sevilmeyen, benimsenmesini tamamen uluslararası örgütlenme gücünden ve Türkiye’nin göz yumduğu otorite boşluğuyla sağladığı baskıdan aldığı aşikârdır.
*
BOP gereği bu zaafın bilerek ve planlanarak gösterildiği olasıdır.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde milletine inanan, uluslararası ilişkilerinde millî menfaatleri değişmez kural kabul eden siyası yapılanmaların kısa sürede, bugün içinde debelendiğimiz suni duvarları yıkıp geçeceğine inanmamız gerekir.
Ve o günlerin çok uzakta olmadığını da biliyoruz.