28.8 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 58

Hayat Yoldaşımız Kadın

Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde
Bir gönül ehlinin kadını adeta ilahlaştırarak şiirleştiren tasvir ini izleyelim:
Altıncı gün dolmak üzereydi
Ve Tanrı hala kadını yaratıyordu.
Bir melek çıkageldi.
Tanrı’ya;

  • Ötekini, erkeği çok daha çabuk yaratmıştın, buna niye bunca zaman ayırıyorsun?
    diye sordu.
    Tanrı yanıt verdi:
  • Çünkü buna çok değerli, çok farklı özellikler katıyorum.
    Dedi.
  • Örneğin yüzlerce parçadan oluşturuyorum.
    Ama yine bir bütün olmasını sağlıyorum.
    Bu yarattığım bir çok çocuğa aynı anda sarılabilmeli,
    Dünyanın her yerindeki çocukları kucaklayabilmeli.
    Düşen bir çocuğun kanayan dizini de,
    Yaralı bir yüreği de iyileştirebilmeli..
    Melek sordu:
  • Kaç eli, kaç kolu olacak?
  • Sadece iki.
  • İki el, iki kolla mı yapacak bu dediklerini…
  • Hepsi bu değil…
    Kendi yaralarını da kendi sarabilecek.
    Ayrıca günde 18 saat çalışabilir durumda olacak…
    Melek yaklaşıp kadına dokundu…
  • Onu çok yumuşak yapmışsın.
  • Yumuşak ama aynı zamanda çok güçlü.
    Gücünü ve kaldırabileceklerini hayal bile edemezsin…
  • Düşünmeyi de bilecek mi?
  • Yalnızca düşünmeyi değil.
    Hem sağduyusunu kullanmayı,
    Aklıyla ve yüreğiyle muhakeme etmeyi,
    Hem de mücadele etmeyi,
    Düşüncelerini savunmayı,
    Sorun çözmeyi de biliyor…
    Bunların yanı sıra, uzlaşmayı da biliyor…
    Melek, kadının yanağına dokundu.
    Eli ıslanınca bu nedir diye sordu.
    Tanrı yanıtladı:
  • Buna gözyaşı denir.
  • Neye yarar?
  • Kendini ifade etmeye yarar.
    Acıyı, kuşkuyu, aşkı, yalnızlığı, onuru,
    Ama aynı zamanda sevinci ifade etmesine yarar…
    -Kadının kendini ifade biçimleri sonsuzdur:
    O, sevinci, mutluluğu ve aşkı yakalayıp,
    Sımsıkı sarılmayı bilir…
    Haykırmak istediği vakit susabilir;
    Sustuğunda çığlığını duyurabilir;
    Öfkelendiği vakit gülümseyebilir,
    Ağlamak isteyince şarkı söyleyebilir,
    Mutlu olunca ağlayabilir,
    Korktuğu vakit gülebilir…
    O inandığı doğrular için sonuna dek mücadele eder;
    Haksızlığa karşı savaşır,
    Çözüm yolunu biliyorsa,
    ‘Hayır’ yanıtını asla kabullenmez.
  • Amma çok marifeti varmış!
  • Arkadaşı doktora yalnız gitmesin diye ona refakat edendir.
    Korkan birini gördüğünde,
    ‘Tut elimi korkma’ deyip,
    Elini uzatandır…
    Her düğün her doğum haberine mutlu olandır.
    Tanıdığı ya da tanımadığı amma kendine yakın bildiği her ölüm haberine kalbi kırılandır.
    Ama yine de yaşamı sürdürme gücünü kendinde bulandır…
    Çocukları daha çok yesin diye ‘ben zaten toktum’ diyendir…
    -Bir öpüş, bir sarılış, bir kucak açışla kırık,
    Ya da yaralı bir yüreğin onarılacağını bilendir…
  • Peki, bunun hiç mi eksiği ya da yanlışı yok?
  • Hiç olmaz olur mu?
    Var bir hatası:
    “Ne kadar değerli olduğunu unutur…”
    *
    Bazı kadınlar yeryüzünde doğar, gökyüzünde yaşarlar. .
    Onların adı “SEVGİ” dir.
    Bazı kadınlar siyah elbiseler giyip beyaz ışık saçarlar.
    Onların adı “ASALET” tir.
    Bazı kadınlar saatlerde yelkovanı durdurur, hayatı başlatırlar
    Onların adı “SİHİR” dir.
    Bazı kadınlar dünyayı ellerinde taşır, sonra da usulca avucunuza bırakırlar
    Onların adı “KUDRET” tir.
    Bazı kadınlar damlalardan deniz, bulutlardan güneş sağlarlar
    Onların adı “GÜÇ” tür.
    Bazı kadınlar sulardan ateş çıkarırlar
    Onların adı “MUCİZE” dir.
    Bazı kadınlar kalplerinde tüm renklerin paletini taşırlar
    Onların adı “RESİM” dir.
    Bazı kadınlar kusursuz bir imla ile yaşarlar
    Onların adı “ŞİİR” dir.
    Bazı kadınlar bir ömürlük hayatta üç ömür paylaşırlar
    Onların adı “EMEK” tir.
    Bazı kadınlar melodisi her yerden duyulan notalar olurlar
    Onların adı “ŞARKI” dır.
    Bazı kadınlar buram buram masumiyet kokarlar
    Onların adı “ÇİÇEK” tir.
    Bazı kadınlar gökyüzündeki dualardır. Yeryüzünde kabul olurlar.
    Onların adı “HEDİYE ” dir.
    Bazı kadınlar küçücük kalplerinde kainatı saklayan, kendinden başkasına içinde bulunduğu kalbi kuralsız yasaklayan bir hayal olurlar
    Onların adı “AŞK” tır.
    Bazı kadınlar bütün bunların hepsi birden olurlar, hayatın içinde bir abide gibi dururlar
    Onların adı “EFSANE” dir…
    Tüm kadınlara…

Ortadoğu Sendromu

TUBİTAK kuruluşumuzun 1967 yılından beridir çıkardığı bir dergi vardı “Bilim ve Teknik” dergisi. İşte o dergiyi, 1975 yılından 2000 yıllarının başına kadar sürekli alır ve okurdum. O yıllarda çıkan bilimsel yayınlar arasında bu derginin kalite ve içerik açısından emsallerinin içinde en kalitelisiydi diyebilirim.

Bilim ve Teknik dergisinin kaçıncı sayısındaydı şimdi hatırlayamıyorum ama okuduğum “Çin Sendromu” başlıklı bir yazı sanki bugün okumuşum gibi aklımda.

Orta yaşın üzerinde olanların gayet rahatlıkla hatırlayacakları iki kutuplu dünyada, ABD ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasında teknoloji yarışı had safhadaydı. Her iki blokta da 1940’lı yıllardan sonra başlayan bilimsel nükleer araştırmalar, bilim adamlarının düşünme sınırlarını oldukça zorluyordu. 1967 yılında Los Angeles dışında kurulmuş Ventana Nükleer Santralinde bir arıza çıkar ve bilim adamları bu arıza sonucunda bilim kurgu yönünde düşünceler sergilerler. Neticede; Nükleer Santralin reaktöründeki çekirdeğin reaktör kazanını eritmesi sonucunda çıkacak nükleer atıkların yeraltından su ve toprağa karışacağı ve etkisinin Çin’de görüleceği düşüncesinde hemfikir olurlar. İşte oluşacak bu felaketin adını bilim adamları “Çin Sendromu” koydular. Sonrasında 1979 yılında bu felaket senaryosunun, Jane Fonda, Jack Lemmon, Michael Douglas’ın birlikte oynadığı “Çin Sendromu” isminde filmini de yaptılar.

Esas konumuza dönecek olursak ABD eski dışişleri bakanlarından Condoleezza Rice’nin ulusal güvenlik danışmanı olduğu günlerde 2003 yılında kaleme aldığı makalede: “Ortadoğu’da Türkiye dâhil 22 ülkenin sınırları değişecek” ifadesi,adeta Ortadoğu’da “Çin Sendromu”nun vücut bulmuş manzarasını gözler önüne seriyordu. Düşünsenize, Ortadoğu’da gerçekleşecek her türlü senaryo binlerce Km. Uzakta ABD’de yazılıyor, Ortadoğu’da uygulamaya sokuluyor.

Bu yazılmış senaryonun neticelerini günümüzde eşzamanlı olarak bizzat yaşıyor ve görüyoruz. 18 Mart 2010 yılında Tunus’ta başlayan “Arap Baharı” olayları sonraki günlerde bütün Ortadoğu’ya sıçradı. Tunus, Mısır, Libya, Irak ve en sonunda Suriye’de cereyan eden olaylarda liderler değişti, bir kısmı öldürüldü, bir kısmı da ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

“Arap Baharı”nın neticelerini biz Türkiye olarak Suriye iç karışıklığından sonra hissetmeye başladık. Nedendir bilinmiyor, Suriye ile aramızda olan 911 Km. sınırımızdan Mayınları temizlettik! Bir üst paragrafta kullandığım “Eşzamanlı” kelimesi önemini işte bundan sonraki olaylarda kendini göstermeğe başladı. Mayınlar temizlendikten sonra Suriye iç savaşından ve bombardımanlardan kaçan söylentilere göre 4 milyondan fazla Suriyeli mayınların temizlendiği sınırımızdan Türkiye’ye girdi. Gelişen olaylar sonunda görüyoruz ki, Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın da söylediği gibi, bölgede patlayan bombalar, Suriye’den kaçan Iraklıları öldürmek için değil, o toprakları Suriyeli Araplardan temizlemek için patlatıldı. Onların yerlerine bir cumhuriyet Bayramında Kuzey Irak’tan topraklarımızı çiğneterek geçirdiğimiz Peşmergeler ve diğer bölgelerden gelen PKK’lılar yerleştirildi.

İran, Ermenistan sınırımızdaki mayınları da Avrupa Birliği fonundan gelen paralarla temizlettikten sonra ülkemizde, Suriyelilerle birlikte bugün İran ve Afganistan’dan gelenler dâhil 17-18 milyona varan yabancıyı barındırıyor ve besliyoruz. Türkiye’deki ekonomik krizin en büyük sebebi de bu.

Suriye’de bundan sonrası için gelişen olayların Türkiye’ye yansıması; Türk Milletine ağır bedeller ödeteceğe benziyor. Türkiye tarafından yerli ve milli olarak başlatıldığı söylenen 2. “Terörsüz Türkiye” açılımı, söylenenlerin aksine tamamen ABD, İsrail ve bebek katili Öcalan ürünüdür. Güya PKK silah bırakacak bunun göstergesi olarak sembolik manada silahlarını yaktılar. Türkiye’de Terör güvenlik kuvvetlerimizce zaten bitirilmişti. İran’da PEJAK, Suriye’de PYD/YPG unsurları silah bırakma eylemini kabul etmiyor. Kandil’de Cemil Bayık, Turan kalkan yeni anayasa taleplerinde bulunuyorlar. Gerekçeleri de oldukça ilginç: “PKK olarak biz yenilmedik, yenilen taraf barış teklif eder, o teklifi de bize Türk yetkililer yaptı” diyorlar.

İçlerinde İYİ Parti’nin olmadığı iyi ki de olmadı, Öcalan önderliğinde sözde: “Barış, Kardeşlik ve Demokrasi” adı altında 51 milletvekilinden oluşan bir komisyon kuruldu. Bu komisyonun hiçbir yasal dayanağı olmamasına rağmen, komisyondan çıkacak kararların Türkiye’yi nereye taşıyacağı doğrusu merak konusu. Kulaklarımıza komisyondan yansıyan duyumlara göre mevcut anayasamızı ve Türkiye’nin üniter yapısını tehlikeye atacak kadar pervasızca konuşmalar geliyor.

Göz göre göre bütün bu olaylar etrafımızda oluşurken 28 Mayıs 2023 seçimlerinden sonra Devlet Bahçelinin söylediği şu sözler sık, sık hafızalarımızı tırmalarken: “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez” sözüne dualar etmekten başka elimizden bir şeyler maalesef gelmiyor.

Enflasyon ve Kitap

Kitap zayıf noktam. Hem yazarıyım hem okuru. Karınca kararınca kültür adamlığım da var, eski çağlarda kalmış yayıncılığım da. Bunlardan olmalı, kitap deyince içim titrer. Pazartesi günü Karar’da o içimi titreten haberlerden biri vardı; başlığı, “Enflasyon kitap sektörünü vurdu: Yayınevleri ve sahaflar zorda”. Haber Nefes Gazetesi’nin yaptığı bir araştırmaya dayanıyormuş.

Bu konuda, bu köşede birkaç defa yazdım. Kitap piyasamızın üzücü yönleri var, sanıldığı kadar üzücü olmayan yönleri de var. “Ben ekonomistim, nas böyle, sana bana ne oluyor” krizlerinden sonra halkın yalnız kitaba değil her türlü mal ve hizmete ulaşması zorlaştı. Fakirlik artık bahse konu olmayacak kadar yaygın. Kitap da ekmek gibi, barınak gibi ilk elde edinilmesi gerekenlerden değil. Onun için yayınevlerinin ve kitapçıların zorda olmasını bekleriz ve onlar gerçekten zordalar.

Faizlerin yüksekliği ve kitabın ham maddesinin dövizle fiyatlanması, kitap piyasasının temelini teşkil eden vade zincirini paramparça etti. Kitap basılır ama ona yatırdığınız para, orta satan bir kitapta, neredeyse beş altı ayda ancak geri döner. O hâlde neden kitap basasınız ki! O parayı faize yatırın; çok daha iyi kazanırsınız veya herhangi başka bir işe; yeter ki o işin piyasası peşin çalışsın.

Talep kadar basmak

Yayıncı kitabı basar ve dağıtım şirketine verir. Vadeyle verir. Dağıtım şirketi kitapçıya verir. Vadeyle verir. Ekonomimiz ekonomiye dayanırken yayınevi bu zincirden rahatsız değildi. Çünkü o da kâğıdı vadeyle alır, matbaaya vadeyle bastırır, telifini birkaç ay sonra veya taksitler hâlinde öderdi. İşte bukâğıt, matbaa vadesi yok oldu. Çünkü onlar dövizle fiyatlanıyordu ve dövizle fiyatlanan mallara kimse vade yapmaya cesaret edemiyordu. Bu hâlin son aylarda biraz rahatlamış olması beklenebilir. Çünkü döviz eski oynaklığında değil.

Yayınevleri yeni teknolojiden de yararlanarak bir kısmi çözüm daha buldu. Geçen yıl eylül ayında “Kitap okunmuyor mu?” başlıklı yazımda bu çözümden bahsettim. Eskiden tahmin edilen satış hızına göre bir kitap 1000 ilâ 10 bin arası tirajlarda basılırdı. Sıklıkla 1000 adet basılırdı. Daha az basmak, kitap başına maliyeti arttırırdı. Bugün, sayısal baskı sayesinde birkaç yüz baskı bile ekonomik hâle geldi. Hatta talep üzerine baskı (print on demand) bile var. Yayınevleri de ilk dağıtıma yetecek kadar üretip yeni talebi bekliyor. Yazımda,  yıllara göre yayımlanan başlık sayısını, her başlığın kaç adet basıldığını ve ikincinin birinciye oranını grafiklerle vermiştim. Zaman içinde basılan başlık sayısının arttığını fakat baskı sayısının azaldığı görünüyordu. Başlık başına basılan kitap sayısı düzenli olarak azalıştaydı. Bu çok kötü bir haber değil. O birkaç yüz kitap bittiğinde yeniden çoğaltılır.

Kahraman kitapçı İnternete karşı

Nefes ve Karar’ın haberinin “sahaflar zorda” kısmı yerden göğe haklı. Sadece sahaflar değil, bütün kitapçı dükkânları da zorda. Niçin? Çünkü dövizin fırlamasıyla kitap fiyatları arttı. Okuyucunun hane geliri aynı oranda artmadı. Siz bakmayın “halkı enflasyona ezdirmeyeceğiz” nutuklarına, nutukçular da halk da büyük çoğunluğun enflasyona ezdirildiğini bal gibi biliyor. Enflasyonun ezmediği %5, hatta refahını arttırmış %1 gibi bir kesim var. Sonuç: Kitap okuyan genç, yaşlı herkes aynı anda iki darbe birden yiyor: Bir taraftan kitap pahalanırlem diğer taraftan kitaba ayırabilecekleri gelir azalıyor. Acı gerçek bu.

Kitapçı dükkânları ve sahaflar için bir acı gerçek daha var. Kitap satışları fiziki dükkânlardan internet kitapçılarına kaydı. Bunun da iki sebebi var. İnternet kitapçıları büyük maliyet avantajına sahip. Niçin? Bir kere arada dağıtım şirketi yok; dağıtıcı kârı yok. İkincisi, kira, personel, elektrik gibi sabit giderleri satış miktarına göre pek az çünkü bir kitapçı dükkânı bir mahalleye, bilemediniz bir semte satış yaparken bunlar bütün ülkeye satıyor. Bu avantajlara dayanarak büyük indirimler yapabiliyor ve sahafların fiyatlarıyla rekabet edebiliyorlar. Fiyat rekabetinde kitapçı dükkânlarının hiç şansı yok.

Uzun kuyruk ve internet sahafı

Fakat internet kitapçısının asıl stratejik avantajı, hiçbir kitapçının bulunduramayacağı bir envanteri sunabilmesi. Bu stratejiyi ilk defa Amazon keşfedip uyguladı. Adı da ondan gelir. Amazon dünyanın en büyük nehridir. Amazon da kendini “Dünyanın en büyük kitapçısı” diye takdim etti. Bir kitapçı, raflarında birkaç yüz başlık bulundurur. Hadi çok katlı dev bir kitapçı olsun. Birkaç bin başlıktan sonra raflar dolar. Amazon, piyasadaki her kitabı satışa sunabilir. Kendi deposunda yoksa birkaç gün içinde getirip müşteriye gönderir. Bu satış stratejisine “uzun kuyruk” deniyor. Birkaç çok satana değil, az satan fakat çok sayıda kitaba dayanmak. Çok satanlar da satılmaya devam ediyor ama asıl para uzun kuyruktan geliyor.

Kitapçı kitapçı dolaşıp falan kitap var mı diye sormanın devri geçmiş gibi. O kitap satıştaysa internette vardır. Satışta değilse Nadir Kitap’ta: nadirkitap.com ile sahaflar da internet kanalına açıldı. Ancak bunun hayatta kalmalarına yetip yetmeyeceğini bilmiyoruz. Nadir Kitap, kendi kitap alıp satmaktan ziyade sahaflarla tüketici arasındaki akışın aracısı. Yakın gelecekte internet kitapçılarının doğrudan sahaflık işine girmeleri beklenir. Onlar adına alım yapan bir ikinci el kitap tedarik zinciri doğabilir. Bugünün sahafları o zinciri kurar… Şimdiden, doğrudan Amazon üzerinden satış yapan kitapçılar var.

Diyanet Hutbesinde Kadınların Miras Payı

Cuma günü Türkiye’deki bütün camilerde okutulan hutbe metni içine yerleştirilen şu cümle çok tartışma yarattı:

“Karşılıklı rıza olmadan Yüce Rabbimizin koyduğu miras ölçüsünü değiştirmek ilahî adalete aykırıdır. Dolayısıyla kişinin; kız çocuklarını mirastan mahrum bırakması, kız çocuklarının da Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır.”

Bu cümle içinde ayetle bildirilen “miras ölçüsünün” ne olduğu açıklanmıyor. Ama bu ölçüyü bildiren Nisa Suresi 11. Ayetin, Diyanet Mealine göre, anlamı şöyle: “Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder.”

Çok sayıda mealde aynı ayet “emreder” yerine “tavsiye eder” olarak tercüme edilmiş. Hatta Diyanet’in eski mealinde bile “Allah çocuklarınız hakkında, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder” şeklinde iken yeni mealinde “emreder” olarak değiştirilmiş. Yani meal kitaplarında bu konuda bir birlik yok.

Bu durumda ister emir ister tavsiye olsun “Allah’ın bir emrini hatırlatan hutbe neden bu kadar tartışma yarattı?”

Bunu birkaç açıdan değerlendirmek gerekiyor.

****

  • Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan bile “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar aciz bunlar. Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız” demişti. (Mart 2018). Gerekçe olarak da Mecelle’nin “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz” maddesini göstermişti.
  • TÜRKİYE’DE EN DİNDAR KESİMLERDE BİLE MİRAS PAYLAŞIMI AYETE GÖRE DEĞİL KANUNA GÖRE YAPILIYOR. Fiilen Nisa 11. Ayet hükümleri uygulanmamaktadır.

Mesela İslamcı siyasetin öncüsü Necmettin Erbakan vefat edince, oğlu Fatih Erbakan kız kardeşine “İslami hükümlere göre mirastan ben 2 pay, sen 1 pay alacaksın” demiş. Fakat kız kardeş mahkemeye başvurarak, laik devletin kanunlarına göre eşit miras payını almıştı.

****

Şimdi denilebilir ki, uygulansa da uygulanmasa da, “bir ayet hükmünü hatırlatması Diyanet’in görevidir.”

Böyle söyleyenlere şu soruları sormamız gerekiyor:

Diyanet, Kur’an ayetleriyle bildirilmiş, Recm (Zina Eden Evli Kişilerin Taşlanarak Öldürülmesi) ile ilgili ayeti, Kölelik ve cariyelik hükümlerini içeren ayetleri, hırsızın elinin kesilmesi hükmünü bildiren ayeti (Maide 38) niye hatırlatmıyor?

Bu ayetlerin hükümlerinin uygulanmamasını dert edinen var mı? Hırsızın eli kesilsin, kölelik cariyelik gelsin diyen var mı? En azından Diyanet’in böyle bir talebi olduğunu duydunuz mu?

*************************************

Hz. Ömer Bazı Ayet Hükümlerini Uygulamadı

İslam tarihinde 2. Halife Hz. Ömer’den itibaren ayetle bildirilmiş bazı hükümlere aykırı uygulamalar yapılmıştır.

İslam hukukunda “içtihat” ve kamu yararı (maslahat) kavramlarının temellerinden biri ve en meşhuru olan örnek Hz. Ömer’in “Hırsızlık Cezasını (El Kesme)” uygulamamasıdır.

Kur’an’da (Maide, 38) hırsızlık yapanın elinin kesilmesi hükmü vardır. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde (17. hicri yılda) şiddetli kıtlık ve açlık baş göstermişti. İnsanlar yiyecek bulamıyor, açlıktan dolayı hırsızlık yapıyordu.

Hz. Ömer, “zaruret hali” olduğu için, hırsızlık cezasının uygulanmamasına karar verdi. Hz. Ömer, ayetteki hükmün “mutlak ve her şartta uygulanacak bir emir değil, şartlara bağlı bir düzenleme” olduğunu değerlendirmiştir.

****

Kur’an’da (Tevbe, 60), zekât verilecek sınıflar arasında “müellefe-i kulûb” yani İslam’a ısındırılmak istenen kişiler sayılmıştır.

Hz. Ömer, Hz. Peygamber dönemindeuygulanan, bu hükmü şartların değişmesiyle uygulamadan kaldırdı.

****

Kur’an, Müslüman erkeklerin Ehl-i Kitap kadınlarla (yani Yahudi ve Hristiyan kadınlarla) evlenmesine izin vermiştir. Hz. Ömer, toplumsal sorunlar doğuracağı gerekçesiyle, ayet izin verdiği halde, Müslüman erkeklerin Ehl-i Kitap kadınlarla evlenmesini yasakladı.

Bu da Kur’an’daki bazı hükümlerin “mutlak değil, şartlara bağlı” olarak görülebileceğini gösteren bir tarihi örnektir. Yani Hz. Ömer, “ayetin verdiği ruhsat bile, şartlar gerektiriyorsa sınırlandırılabilir; Kamu yararına göre, Kur’an hükümlerinin uygulanma biçimi değişebilir” görüşünü uygulamıştır.

*************************************

Ayetlerdeki Miras, Kölelik, Recm, El Kesme Hükümleri Uygulanabilir mi?

İslam bilginleri Allah’ın buyrukları hakkında farklı ilkelerle yorumlar yapmışlar ve yapmaktadırlar:

Klasik çizgide olanlar “Hükmün lafzı + icmâ + kıyas” eksenindedir.

İslam’ın yorumlarının güncellenmesini savunan ilahiyatçılar (Süleyman Ateş, Yaşar Nuri Öztürk, Mustafa Öztürk vd) ise, Maksat-ahlâk merkezli ve tarihsel bağlamlı yorum yaparlar. Bunlar “metin + amaç + kamu yararı” ilkeleriyle güncel yorumlar yaparlar.

****

Süleyman Ateş ve benzer görüşteki ilahiyatçıların ilkeleri şunlardır:

  • Kur’an adalet, merhamet, eşitlik, özgürlük ve kul hakkına riayet gibi ilahi ve evrensel ilkeleri öğütler. Ancak bu ilkeler, Kur’an’da indiği dönemin sosyal ve kültürel şartlarına uygun hükümlerle ifade edilmiştir.
  • Kur’an’daki bazı cezalar ve düzenlemeler (örneğin kölelik, cariyelik, bazı ceza hükümleri) 7. yüzyıl Arap toplumunun anlayışına uygundu. Fakat insanlığın ulaştığı akıl, vicdan ve medeniyet seviyesinde bu hükümler uygulanmaz; çünkü Kur’an’ın asıl hedefi köleliği kaldırmak, adaleti hâkim kılmaktı.
  • Kur’an’ın maksadı değişmez, araçlar değişebilir.
  • Ayetlerde bildirilen hükümlerin bir kısmı “araç hükmündedir.” Yani amaç, ilkeyi yerleştirmek; hüküm ise dönemin şartlarında geçici bir uygulamadır. Örneğin miras, kadın hakları, ceza hukuku gibi konularda Kur’an’ın getirdiği düzenlemeler devrim niteliğindeydi ama çağımızda daha ileri düzenlemeler yapılabilir.
  • Kur’an, “insanlığın akıl ve vicdan mertebesine göre” sürekli ileriye açılan bir kitaptır. Bu nedenle Müslümanların görevi, Kur’an’ın temel ilkelerini günümüz şartlarına göre yorumlayıp hayata taşımaktır.

Özetlersek;

Kur’an’ın ruhu ve hedefi evrenseldir.

Hükümlerin bir kısmı tarihseldir ve araç niteliğindedir.

Aklın, vicdanın ve insanlığın ulaştığı mertebe Kur’an’ın evrensel ilkeleriyle çelişiyorsa, o hüküm bağlamında değerlendirilip günümüzde tatbik edilmez.

Çağımızda insan haklarıyla çelişen, vicdana ve adalete sığmayan uygulamalar Kur’an’ın “evrensel maksatları” ile bağdaşmaz. Dolayısıyla böyle hükümler “mutlak ve değişmez” kabul edilemez, tarihsel bağlamıyla değerlendirilmelidir.

“Kadınların Miras Payı” da “BAŞÖRTÜSÜ” ve “FAİZ” meselesi de aslında “ayetlerde bildirilen hükmün lafzının bağlayıcılığı mı, yoksa amaç ve kamu yararı mı öne çıkar?” tartışması kapsamında konulardır.

Diyanet’in klasik “Hükmün lafzı + icmâ + kıyas” eksenindeki yorum tarzından çıkıp, dini hükümleri Maturidi- Hanefi yaklaşımı ile “metin + amaç + kamu yararı” ekseninde yapması halinde, ancak bu durumda, imanımız ile akıl ve vicdanımızın çatışmasının sona erebileceği kanaatindeyim.

DİB Din İşleri Yüksek Kurulunun özellikle TOKİ ve benzeri kamu eliyle sağlanan konut kredilerinde FAİZE cevaz vermesi, ayeti “amaç ve kamu yararı” ilkeleriyle yorumlayarak verilmiş bir ruhsattı. Diyanet ileride kadınların miras payı hakkında da bu yöntemi kullanabilir.

İnsan ve Dua

     “İnsan, kâinatın zübdesi (özeti)dir. Bütün kâinat, insanın yaratılması için seferber olmuştur.

      Galip Dede şu beytiyle bu noktaya dikkati çeker:

     ‘Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlem (âlemin özeti)sin sen,

      Merdüm-i dîde-i ekvân (kâinatın göz bebeği sayılan insan) olan Âdem’sin  sen!’

      Yani sen kendini iyi düşün ki sen, evrenin (kâinatın) özüsün.

      Evrenin gözbebeği olan Âdem’sin.

      Eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en şereflisi) olarak yaratılan insanda;

      Sevgi, aşk olmazsa ondan hayır gelmez.

     ‘Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,

      Muhabbetsiz Muhammed’den ne hâsıl?’ ”

      (Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 2, s. 442)

x

    “İbrahim bin Edhem’e:

   – Neden dua ediyoruz, duamız kabul edilmiyor?

     Şöyle yanıt (cevap) vermiş:

   – Çünkü siz Allah’ı bildiniz, O’na itaat etmediniz!

     Resûlü bildiniz, Sünnetine uymadınız!

     Kur’an’ı bildiniz, onunla amel etmediniz!

     Allah’ın nimetlerini yediniz, O’na şükretmediniz!

     Cenneti bildiniz, onu istemediniz!

     Cehennemi bildiniz, ondan kaçmadınız!

     Şeytanı bildiniz, onunla savaşmadınız, ona uydunuz!

     Ölümü bildiniz, ona hazırlanmadınız!

     Ölüleri gömdünüz, ibret almadınız!

     Kendi ayıplarınızı bıraktınız, başkalarının ayıplarıyla uğraştınız!”

     (a.g.e., s. 436)

x

   “Görünür âlemin yegâne (tek) mükellef (yükümlü) ve sorumlu varlığı olarak

     İnsanı tanıyan K.Kerim, onun ahlâkı konusuna özel bir önem vermiştir.

     Buna göre Allah, insanı en güzel bir tabiatta (huy ve karakterde) yaratmış (Tîn: 28 / 4),

     Ona kendi ruhundan üflemiştir (Hicr: 54 / 29).

     Bundan dolayı insanın atası, meleklerin secde edeceği kadar değerli bir varlık olmuştur.

     Ancak insanın bu üstün cephesi yanında, bir de topraktan yaratılan beşerî (insanî) cephesi vardır.

     İşte insandaki bu ikilik,

     Onun ahlâkî bakımdan çift kutuplu bir varlık olması sonucunu doğurmuştur.

    ‘Allah, insan nefsine fücurunu (günahını ve) takvasını ilham etmiş’

     Yani ona iyilik ve kötülüğün kaynakları olan kabiliyetleri birlikte vermiştir.

     Dolayısıyla ‘Nefsini yücelten kurtuluşa ermiş, onu alçaltan da perişan olmuştur.’

     (Şems: 26 / 8 – 10) ”

     (Mustafa Çağrıcı, a.g.e., s. 70)

Prof. Dr. Tahir Serkan Irmak’tan Kocaeli için olası Deprem Uyarısı:

0

“1999’dan sonra birikmeye devam eden enerji bölgeyi bir sonraki depreme hazırlıyor”

Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahir Serkan Irmak, 17 Ağustos 1999 Depremi’nin yıl dönümünde gazetemize yaptığı açıklamada depremin ardından bölgenin sismik tehlike açısından Türkiye’nin en sakin illerinden birisi haline geldiğini belirterek, “Ancak geçen zaman içinde birikmeye devam eden enerji bölgemizi bir sonraki depreme hazırlıyor” ifadelerini kullandı.

17 Ağustos 1999 yılında saat 03.02’de 7,4 büyüklüğünde meydana gelen Marmara Depremi; Kocaeli, İstanbul, Yalova, Sakarya ve Düzce’de yıkıma sebep oldu. 18 bin 373 kişi hayatını kaybetti, 48 bin 901 kişi yaralandı. Üzerinden 26 yıl geçen deprem ile ilgili KOÜ Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahir Serkan Irmak gazetemize değerlendirmelerde bulundu.

“BÖLGEMİZ 100 YILLIK PERİYOTTA 7 VE ÜZERİ BÜYÜKLÜKTE DEPREMLE SARSILIYOR”

Yakın tarihte yıkıcı olan 3 depremin olduğunu söyleyen Irmak, “Her ne kadar tarihsel depremlerin episantr bilgileri tartışmalı olsa da, tarihsel dönemde Kocaeli ve çevresinde meydana gelen ve yıkıcı olan yakın tarihli depremlerin 1719, 1894, aletsel dönemde ise 1999 yıllarında meydana geldiğini görüyoruz. Baktığımızda, kaba bir yaklaşımla da olsa, her 100 yıllık periyotta bölgemiz 7 ve üzeri büyüklükte bir depremle sarsılıyor. 17 Ağustos 1999 Kocaeli depreminden sonra biriken enerjinin boşalması, bölgemizi sismik tehlike açısından Türkiye’nin en sakin illerinden birisi haline getirmişti. Ancak geçen zaman içinde birikmeye devam eden enerji bölgemizi bir sonraki depreme hazırlıyor” dedi.

“26 YILLIK SÜREÇTE KOCAELİ İÇİN OLUMLU ADIMLAR ATILDI”

26 yıllık süreçte Kocaeli’de deprem tehlikelerinin azaltılması adına olumlu adımlar atıldığını söyleyen Irmak, “Örneğin zemin etüdü uygulamasının belediyeler tarafından zorunlu koşulması ilk kez o zamanki ismi ile Saraybahçe Belediyesi tarafından uygulanmıştı. Daha sonraları Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılan sismik tehlike analizleri, toplumdaki afet farkındalığını arttırıcı yönde halk eğitimi çalışmaları, riskli binaların tespiti ve yavaş da olsa kentsel dönüşüm çalışmaları bu adımlara örnek olarak gösterilebilir” diye konuştu.

“BÖLGEMİZDEKİ FAYLARI TETİKLEYECEK KADAR BİR GERİLME MEYDANA GETİRMEDİ”

Son büyük depremleri de analiz eden Irmak, “Son dönemde meydana gelen 23 Nisan 2025 Silivri açıklarında 6.2 şiddetindeki deprem ve 10 Ağustos 2025 Balıkesir Sındırgı merkezli 6.1 şiddetindeki depremler, bölgemizdeki fayları tetikleyecek kadar bir gerilme değişimi meydana getirmemiştir ancak Marmara bölgesinde meydana gelecek büyük bir depremin bölgemizi etkileme potansiyeli olduğunu da unutmamak gerekmektedir. Deprem zararlarının en büyük kısmının zemin özelliklerine bağlı olarak geliştiğini, bu yüzden zemin – bina etkileşiminin düzgün analiz edilmesi gerektiğini ve zemin-bina etkileşiminde jeofizik mühendisliği, jeoloji mühendisliği ve inşaat mühendisliği disiplinlerinin bir arada olduğu çalışmaların dikkate alınması gerektiğini unutmamız gerekir” ifadelerini kullandı.

https://www.ozgurkocaeli.com.tr/haber/25959069/prof-dr-irmaktan-kocaeli-icin-uyari-1999dan-sonra-birikmeye-devam-eden-enerji-bolgeyi-bir-sonraki-de

Vatan Yahut Silivri!.. “Hukuksuzluğun dışa vurumu…”

Unutulmasın bunlar!

Malumunuz Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ büyük bir hukuksuzlukla karşı karşıya kalarak beş ay boyunca özgürlüğünden mahrum edildi. Silivri Zindanlarında tutuklu yani bizim tabirimiz ile bebek katili ile süreç yürüsün diye rehin olarak kaldı.

Ümit Özdağ, hürriyetine kavuşunca Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” eserine nazire yaparcasına “Vatan Yahut Silivri” adını verdiği kitabında yaşadıklarını ve tarihi savunmalarını anlattı.

Ben, bu kitabı çıkar çıkmaz alıp okumak için internette araştırma yaparken karşıma gazeteci Müyesser Yıldız tarafından 2012 yılında yazılmış ve aynı ismi taşıyan “Vatan Yahut Silivri” kitabı da çıktı.

Müyesser Yıldız, Ergenekon Davasında yargılanıp 15.5 ay tutuklu kalmış bir insan…

Müyesser Yıldız’ın kitabını alıp okuyunca bu kitabı niye çıktığında almadım ve okumadım diye hayıflandım.

Ümit Özdağ’ın gözaltı süreci, ifadeleri, tutuklanması ve duruşmalarını neredeyse adım adım izledim.

Hukuksuzluğu ve adil olmayan yargının varlığını, sürecin her saniyesinde müşahade ettim. Ülkem adına “bunlar nasıl olur?” diye yaşananları sorguladım.

Ancak tesadüfen elime geçen Müyesser Yıldız’ın kitabında bunların ilk olmadığını görmek beni daha da dehşete düşürdü.

Yazılanlardan anlıyoruz ki, Türkiye yüzyıllardır bir hukuksuzluk kıskacında kıvranıyor ve bunu bir türlü aşamıyoruz!

Namık Kemal 1872 yılında bir tiyatro eserine boşuna “Vatan Yahut Silistre” ismini koymamış keza daha sonra Ümit Özdağ ve Müyesser Yıldız’da boşuna “Vatan Yahut Silivri” dememişler!

Başımıza gelen hukuksuzlukları görmek ve anlamak için aynı adı taşıyan bu kitapları eş zamanlı olarak birlikte okumak gerekiyor diye düşünüyorum…

Müyesser Yıldız, Silivri Zindanlarına ilişkin olarak “… şuna eminim ki; gün gelecek Silivri Türkiye hatta Ortadoğu ve Balkanların en büyük hukuk fakültesi olacak. Dünyanın en donanımlı en saygın hukukçuları buradan çıkacak. ” diyor. Ben de bu temenniye katılıyorum. Çünkü Silivri adaletin değil adaletsizliğin merkezi olmuş durumda!

Müyesser Yıldız’ın anlattıklarının en önemli noktası; 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’den sonra İstanbul’da kurulmuş olan mahkemeler ile 90 sene sonra karşısına çıkan mahkemelerin iddia ve yargılamalar açısından büyük benzerlikler gösteriyor olması!

Bizde bunların benzerlerine Ümit Özdağ’ın yargı sürecinde şahit olduk. En, basitiyle delillerin çarpıtılması, yetki sorununun ele alınışı, lehe olan delillerin dosyadan saklanması gibi hususlar çok dikkat çekiciydi. Bunlar tesadüf veya ihmalden ibaret olmayıp kasıt taşıyan davranışlardı kanaatindeyim.

21.Yüzyılda görülen ve adına Cumhuriyet ile “hesaplaşma davaları” diyebileceğimiz davaların 90 yıl önceki davalardan tek farkı “dijital deliller ile gizli tanık” uygulamalarıdır. Ümit Özdağ’da sosyal medya uygulamalarından elde edilen zorlama delillerle(!) yargılanmıştır.

Müyesser Yıldız devam ediyor anlatmaya: “1919’da görülen malum davalar sonunda Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey (Milli Şehit) aleyhine şahitlik yapan Artin isimli birine sorar ‘beni nasıl gördün, kaymakam elbisesi nasıldır? ‘ diye. Artin tarif edemez. Mahkeme Başkanı Hayret Paşa anında devreye girer Artin adına ‘kıyafetini hatırlayamasa da seni tanır’ der.

Devamla “Fetullah Gülen ve AKP’yi Bitirme Planı” olarak sunulan ama kimsenin üstlenip sahiplenmediği şaibeli ‘İrtica İle Mücadele Eylem Planı’ davasının gizli tanığını hatırladınız mı? Tanığa göre o planı hazırladığı öne sürülen Albay Dursun Çiçek Erzincan’a gidip toplantı yapmıştır. Hayatı boyunca Erzincan’a gitmediğini ispatlayan Dursun Çiçek gizli tanığa ‘üzerimde nasıl bir elbise vardı? ‘ diye sorar. Tanık ‘beyaz denizci elbisesi’ der. Oysa o sözde toplantı kışın yapılmıştır iddiası vardır ve kışın denizci kıyafetleri (siyah) farklıdır. “

1918-1919’da tutuklananların birkaçı, o günün anayasasına göre kendilerini sadece Yüce Divan’ın yargılayabileceğini öne sürerek savunma yapmak istemezler. Dönemin savcısı Yusuf Bey, bu itirazları dikkate almaz. 90 sene sonra eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’da aynı itirazı yapar ve benzer cevabı alır.

Müyesser Yıldız tarihimizde olan “Malta Sürgünleri” İle “Silivri Esirleri”ni âdeta birbirine benzetiyor!

Ümit Özdağ’ın da savunmasında bir kaç defa tekrar ettiği bir hatırlatma var: “Stalin’in istihbarat şefi Beria ‘sen bana adamı ver. Ben suçu bulurum! ‘… Özdağ kendisi içinde suç uydurulduğunu düşündü bizlerde buna şahitlik ettik. ” Vatan Yahut Silivri ” adını verdiği kitap, bu suç bulma arayışına karşı yapılmış tarihi savunmalardan oluşuyor.

İnanıyorum ki, bu kitaba konu olan yargılamalar ve savunmalar gelecekte hukuk fakültelerimizde ders olarak yer alacaktır.

Bütün hukuk fakültesi öğrencilerine, avukat, savcı ve hâkim adaylarına bu kitabı öncelikle okumalarını tavsiye ediyorum.

Türkiye bu hukuksuzlukla, yargı anlayışı ile bir ilerleme kaydedemez. Çok defa dediğim ve yazdığım gibi hukukta “devrim niteliğinde reformlara” ihtiyacımız vardır.

Her vatandaşımız için hukuk arayışımız olmalıdır. Haksızlık ve hukuksuzluk bir kader değildir.

Onun için bütün vatan Silivri gibi olsa da zincirleri kıracağımızın herkesçe bilinmesi gerekir!

Çözüm mü, Çözülme mi?

Türk Ocağı’nın 114 yaşındaki Türk Yurdu dergisi, Ağustos sayısında soruyor: Çözüm mü Çözülme mi? Önde gelen üniversitelerimizden bilim adamları cevap vermiş:
Prof. Dr. Mehmet Akif Okur, sürecin şu andaki vahim yansımalarını bilim insanı yetkinliğiyle özetliyor:
“Bu atmosferde, terör örgütüne karşı devletin yanında duran, kendisini Türk milletinin parçası sayan Kürt kökenli vatandaşlar, PKK liderinin kahramanlaştırılmasıyla kimlik tasavvurlarında çözülmeye yol açacak bir ontolojik güvensizlik girdabına itilmektedir. Eş zamanlı olarak, PKK ve siyasi uzantılarının Kürtlerin meşru temsilcisi sayıldığı izleniminin yayılması, Türk toplumunun geniş kesimlerinde terör örgütüne duyulan öfkenin, kategorik olarak tüm etnik gruba yönelmesi tehlikesine kapı aralamaktadır. Sürecin, Kürt etnisitesine anayasal statü kazandırarak egemenliği paylaştıracağı iddiaları, Türkiye’nin rakip etnisitelerin çatışma alanına dönüşme riskini arttırmaktadır. … Daha farklı bir şeyin, etnik kimlik esaslı bir egemenlik paylaşımının konuşulduğunu görmekteyiz.”
Türk-Kürt-Arap deyince
“Devleti temsil konumundakilerin “Türk-Kürt Barışı” ifadesini kullanması, PKK elebaşları tarafından kendi tezlerinin doğrulanması gibi görülüp memnuniyetle karşılanmıştır. Bu ifade, devletin Kürt kökenli vatandaşlarını da şemsiyesi altına alan ‘Türk milleti’ tanımından vazgeçişi ve son kırk beş yılda yaşadığımız çatışmanın bölücü terör örgütüne karşı güvenlik güçlerince yürütülen bir mücadele değil, Türklerle Kürtler arasında bir savaş/iç savaş olduğunun kabulü şeklinde yorumlanmıştır. Örgüt böylece, Kürtler adına savaştığını hasmına tescil ettirmiş; Kürt kökenli vatandaşları dışarıda bırakarak yalnızca Türkleri temsil ettiğini bu söz oyunuyla kabul eder hâle gelmiş devlet temsilcilerinin barış istemesi sayesinde, taleplerine ulusal ve uluslararası platformlarda statü kazandırabilecek bir konuma yaklaşmış olmaktadır.”
Uluslararası İlişkiler Uzmanı Emre Kartal, “‘Türk- Kürt- Arap’ Dediğimizde Sorun Çözülecek mi?” diye soruyor ve millet devleti olmayıp çok kimlikli yapılara dayanan üç örneği, Lübnan’ı, Irak’ı ve Belçika’yı inceliyor. Sonuç şöyle:
“…[Bu] üç ülkenin yaşadıklarını aklımıza getirelim. Emperyalizmin planları ya da tarihsel zorlamalar sonrasında suni bir şekilde çok kimlikliliğe dayalı siyasal sistemler ve devlet kimlikleri inşa edilmeye çalışılmıştır. Ancak bunların hiçbiri başarılı olamamıştır. Ne Avrupa’nın göbeğinde ne de Orta Doğu’nun karmaşasında… Kusurlu hafızanın, kısa vadeli siyasi hesapların ve emperyalizmin yeni yüz yıllık planlarının başarılı olması bizi en iyi ihtimalle Belçika yapar. Lübnan ve Irak olmak ise çok uzak olmayacaktır.”
Ders almak veya almamak
Dergide, “Süreç”le birlikte paketlenmeye çalışılan “yeni anayasa”, “sivil anayasa” ve benzeri sıfatlara sahip anayasaya da dokunuluyor. Prof. Dr. Ender Ethem Atay, propaganda bulutunu kolayca dağıtıyor:
“… Dolayısıyla kurumsal yapılara ‘vesayetçi’ demek, demokrasiyi baştan reddetmek anlamına gelir… anayasa literatüründe ‘sivil anayasa- askerî anayasa’ diye bir kavram tanımlaması söz konusu olamaz. Olsa olsa ‘anayasanın demokratikliği ve antidemokratikliği, demokrasiyle bağdaşmayan bünyesi ve hükümleri’nden söz edilebilir. Bu kapsamda askerî darbe sonrasında yapılan anayasaya askerî anayasa; bu tür bir yönetimin olmadığı fakat içeriği itibarıyla demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasinin temel ilkeleri ve kurumsal yapısıyla taban tabana zıtlık taşıyan düzenlemeler barındıran anayasaya da sivil anayasa kavramını atfetmek büyük bir yanılgıdır. Dolayısıyla ‘sivil anayasa eşittir demokratik anayasa’ varsayımı temelsizdir.“
Siyasî maksatlı uydurma hukuk da siyasî maksatlı uydurma tarih de uzmanlarınca kolayca çürütülüyor. Tarih hocası Prof. Dr. Tufan Gündüz’ün “Malazgirt’i Yeniden Düşünmek” yazısı bu açıdan okunası bir çalışma.
Birlikte Türk milletiyiz
Türk Ocakları Genel Başkanı tarihçi Prof. Dr. Mehmet Öz’ün başyazısının başlığı bir özet: “Milletimizin Kimliğini Yoğuran Tarih, Adını da Koymuştur: Türk”. Gerek başyazıda gerek Genel Yayın Müdürü Ayşegül Büşra Paksoy’un takdim yazısında da “Biz hep birlikte Türk milletiyiz” deniyor. Yıllar önce, birinci çözüm sürecinde Millî Düşünce Merkezi ve birlikte hareket ettiği kişi ve kuruluşlar da kamuoyunun “300 Aydın Bildirisi” diye tanıdığı 26 Mart 2013 tarihli bildirinin ardından internet üzerinden imza toplamaya devam etmek ve iktidarın “Akil Adamlar”ına karşı halkı bilgilendirmek için “BTM” (Birlikte Türk Milletiyiz) hareketi başlatmıştı. O günlerin hatırası bağlantıdaki sitesinde ve aynı isimli Facebook sayfasında duruyor. Müşterek fikir ve duygular müşterek ifadeleri doğurur.
Türk Yurdu’nu Türk Ocağı şubelerinden ve turkyurdu.com.tr sitesinde gösterilen yollardan satın alabilir, abone olabilirsiniz.

MHP’liler de Türk Değil mi?

Yeni Şafak yazarı Mehmet Metiner ideolojik olarak bana çok uzak biri. Görüşlerine de itibar etmem. Ancak Metiner sadece bir köşe yazarı değil; AKP içinde milletvekilliği ve parti yöneticiliği yapmış, Erdoğan’a doğrudan yakınlığı olan bir isimdir. Dolayısıyla yazdığı görüşler AKP içindeki siyasal İslamcı ideolojik kanadın seslendirilmesi olarak görülür.

Bu yüzden Metiner’in son köşe yazılarından birini (05.08.2025 tarihli) değerlendirmek istedim. Çünkü “süreç” denilen yeni PKK açılımının akıbetini yorumlamamız için AKP’nin içinde güçlü olan bu kanadın görüşlerinin iyi bilinmesi gerekiyor.

****

Siyasal İslamcı kanatta Kürt, Ermeni, Arap olduğunu söylemek özgürlük olarak değerlendirilirken “ben Türküm” demek ırkçılık olarak suçlanır. Bu yüzden “Türk” yerine “Türkiyeli” diye bir tanımı kullanırlar. Bu kesimin Türk ve Atatürk nefretinin tarihi kökleri vardır.

Mehmet Metiner, Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun “Türk, Türklük ve Türkiyelilik”konularında yaptığı açıklamalarını “sürece tuzak kurmak”, “süreci sabote etmek” olarak tanımlıyor.

Erhan Afyoncu modern millet anlayışı ve Anayasanın 66. Maddesindeki tanıma uygun olarak kavramları açıklıyor: “Türkiyeli diye bir tanım tarihte yok, ‘Türkiye Milliyetçisi’ hiç yok. Coğrafya ismini millet ismi haline getiremezsiniz. ‘Türkiyeliyim, Türkiye milliyetçisiyim’ kelimeleri tarihi temeli olmayan, tarihte kullanılmamış ifadelerdir. Türk’üm, Türk milliyetçisiyim veya Türkçüyüm denir. İspanyol İspanyalıyım, Alman Almanyalıyım, Fransız Fransalıyım diyor mu?”

Prof. Dr. İlber Ortaylı, “Prof. Erhan Afyoncu’nun ‘Türklük-Türkiyelilik’ üzerine yaptığı açıklamalar doğrudur. Herkesin altına imza atması gerekir” diye destek verdi.

Daha önce bir programda tarihçi Murat Bardakçı da “Türkiyeli” tabiri için, “Açık söyleyeyim; Eşekçe bir düşünce olarak görüyorum. Böyle şey olmaz. Türkiye’de yaşayan herkes Türk soyundan, Türk ırkından değildir ama Türk’tür. Çünkü Türk kavramı, Türk terimi bir memlekete aidiyeti ifade eder. Bu memleketteysen Türk’üm diyeceksin. ‘Ben Türkiyeli bilmem neyim’, halt etmektir o. ‘Türk’üm ama bilmem neyim’ diyebilirsin, ‘şuradanım’ diyebilirsin. Onda bir şey yok. Ama ‘Türkiyeliyim’ saçma sapan bir şey” ifadelerini kullanmıştı.

Aslında Türkiyeli olduklarını söyleyenler “Türkiyeli” kelimesini Fransızcaya çevirse ‘Turc’ demek zorunda. İngilizce karşılığını ‘Turkish’ olarak çevirmekten başka çare yok. İkisinin de anlamı aynı: Türk!

*******************************

Modern Millet Anlayışı

Modern millet anlayışı vatandaşlık esasına dayanır. Ortak dil, tarih, kültür önemli olmakla birlikte, asıl belirleyici anayasal vatandaşlık bağıdır.

Anayasamızdaki vatandaşlık tanımı etnik kökeni değil, siyasi-hukuki aidiyeti esas alır. Etnik, dini, mezhebi farklılıklar bu bağ içinde erir.

Oysaki siyasal İslamcıların anlayışında “Millet” kelimesi “ümmet” anlamında kullanılır.

Etnik değil, dini aidiyeti esas alır. “Türk milleti” dendiğinde, bunu İslam ümmetinin bir alt kümesi gibi görür.

Mehmet Metiner yazısında açıkça ifade etmiş zaten: “Afyoncu’nun bu anlayışı İslam’ın temel akidesine aykırıdır. Ama bilinsin isteriz ki bizim ümmet ve millet şuurumuz bu anlayış üzerinedir.”

Görüldüğü gibi, Prof. Dr. Yümni Sezen’in ifadesiyle, “Yanlış bilgi, yanlış algı, aslından uzaklaşma, bugün dini milliyetçilikle karşı karşıya getirmiştir. Rotasından, ilkelerinden, hedefinden çıkarılmış bir din anlayışı, milliyetçiliğe hayat hakkı tanımıyor.”

****

Metiner’in ümmet esaslı tanımı, anayasal düzenle uyumlu değildir. Fiilen anayasal kimlik tanımını değiştirme niyetinin bir ifadesidir.

Zaten “süreç” dediği şeyin amacı da anayasal Türk kimliğini silmek ve milli devlet yerine çok ortaklı bir ümmet birliği inşa etme çabasıdır.

Ümmet esaslı tanım, Türkiye’yi çok-uluslu, çok-kimlikli, din esaslı bir siyasi yapıya yaklaştırır.

Böyle bir değişim, Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri ile ters düşer. Bu yüzden Afyoncu gibi bilim insanlarının Türk, Türklük gibi kavramları açıklamaları “Türksüz Türkiye” isteyenlerin yürüttüğü sürece halk desteğini azaltacaktır. Metiner’in öfkesi bunadır.

Anayasa 66. Maddedeki gibi bir modern vatandaşlık tanımı herkesin eşit yurttaşlığını garanti ederken, ümmet esaslı tanım Müslüman olmayanları “millet”in dışında bırakır.

Bu, hem anayasal eşitlik ilkesine hem de çağdaş demokrasi standartlarına aykırıdır.

*******************************

Bilim Değil Sadakat Önemli İmiş

Mehmet Metiner’in yazısındaki şu cümleler asla “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” istemediklerini gösteriyor. Bir bilim insanının bilgilerini, görüşlerini paylaşmasına bile katlanamıyor. Afyoncu’nun sözlerine makul ve mantıklı bir eleştiri getiremediği için sadakatsizlikle suçlayıp tehdit ediyor:

‘’Cumhur İttifakı saflarında yer alan hiç kimsenin Erdoğan-Bahçeli liderliğinin çizdiği çerçevenin dışına çıkmaya, dahası o çerçevenin içine sorunlu zihniyeti üzerinden yeni anlamlar yüklemeye hakkı yok.

Bu büyük barış sürecini Erdoğan-Bahçeli liderliğinin ortaya koyduğu “ümmet-millet” şuurunu yeni bir aidiyet ve sadakat temeline oturtmaya çalıştığımız bir süreçte bunu yapmaya kalkışması asla iyi niyetle izah edilemez ve dahi bağışlanamaz.”

Şu dikta zihniyetine bakar mısınız?

“Liderlerin çizdiği çerçevenin dışına çıkamazsınız.” “Rektör konumunda iseniz adına ‘devlet projesi’ denilen ve çerçevesi Cumhurbaşkanımız ve MHP lideri tarafından çizilen anlayışın dışına çıkamazsınız” diyor.

Metiner’in “bilge lider” diye övdüğü Bahçeli’nin, sürece ikna toplantılarını, Erzurum’da, “Lidere sadakat şerefimizdir”pankartı altında başlatması da aynı zihniyetin eseridir.

*******************************

Mhp’liler Türk mü, Türkiyeli mi?

AKP içinde, siyasal İslamcılar kadar, milliyetçi kimlikli vatandaşlarımızın olduğunu biliyoruz. MHP ise zaten kendisini Türk Milliyetçiliğinin temsilcisi olarak gösteren bir parti.

Mehmet Metiner gibilerin tanımına göre; Erdoğan ve Bahçeli de Türk değil, Türkiyeli. Bu liderler kendilerini “Türkiyeli” kabul etseler bile AKP ve MHP’li Türklerin kendilerini “Türkiyeli” diye tanımlayacaklarını sanmıyorum.

“Türkiye bir coğrafyanın değil bir egemenliğin adı. Egemenlik varken Türkiye olan coğrafya o egemenlik kalkınca artık Türkiye olmuyor.” Yarın Türk- Kürt- Arap diye egemenliği de paylaşırsanız ülkemizin adını da Türkiye olmaktan çıkarmak isteyeceklerdir.

NOT: Bu köşe yazımı yazdıktan sonra öğrendim ki Mehmet Metiner Yeni Şafak’tan kovulmuş. Aynı gazetede 13 Ağustos’ta Özgür Bayram Soylu isimli bir yazarın “Türklük olmadan terörsüz Türkiye olmaz!” başlıklı bir yazısı yayınlandı. Bu yazı Metiner’in tam zıddı görüşte. AKP içinde bir şeyler oluyor gibi.