22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 511

Selanik ve Kavala Seyahati (2 )

            Bundan önceki yazımda 30 Kasım Cumartesi günü Selanik’in gezilebilecek yerlerini gezdikten sonra saat 17.oo ye doğru kalacağımız Cabsis Hotele geldiğimizden bahsetmiştim. Gezi programına göre akşam saat 19.oo’da Yunanlıların meşhur tavernalarından birisine gitmemiz icap ediyordu.  Nitekim otelde biraz dinlendikten sonra Saat 19.oo’a doğru yürüyüş mesafesinde bulunan tavernaya hep beraber gittik. Buraya gelmeden önce ben tavernayı hayalimde daha başka bir şekilde tahayyül ediyordum. Tavernayı görünce hayretimi mucip oldu. Zira hiç bir hususiyeti olmayan sıradan bir lokanta görünümündeydi. Tek özelliği canlı müzik olmasıydı. Geldiğimiz sokak tamamen tavernalar ile dolu idi. Hani bizde barlar sokağı denen yerler vardır ya, işte onun gibi bir yer.

            Tavernaya girdikten sonra bize ayrılan yerlere oturduk. Biraz sonra yemek servisi yapılmaya başladı. Önden verilen bazı yiyeceklerden sonra ana yemek olarak tercihlerimiz soruldu. Muhtelif alternatifler olmakla beraber, arkadaşların umumiyetle tercihi balık oldu. Balıklardan da daha ziyade barbun balığı rağbet gördü diyebilirim. Barbunlar oldukça iri ve güzel pişirilmişti. Bize ikram edilen yemekleri afiyetle yerken bir taraftan da canlı müzik programı başlamıştı. Çalınan müzikler söylenen şarkılar bizim Anadolu müziğini çok andırıyordu. Bu arada, başta mastika ve Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur türküleri olmak üzere, birçok Türkçe oyun havası çaldılar. Kendimizi sanki Türkiye’de hissettik. Yunanlılar ve bizim ekiptekiler karışık olarak bir hayli oynadı. Bu arada şu hususu da ifade edelim ki, tavernalar da eskiden adet olan tabak kırmayı yasaklamışlar. Sadece Atina’da yasak değilmiş. İyi de yapmışlar Bunun yerine peçete kâğıdı atıyorlar. Tavernadan saat 12.oo’den sonra ayrıldık. Bu arada şahıs başına 25 €  hesap ödedik. Artık bunun Türk parası olarak karşılığını siz hesap edin. Bu vesile ile şu hususu ifade edeyim ki, tavernalar bize göre değil. Ne var ki,  bu suretle Yunanlıların taverna dedikleri yeri görmüş olduk.

        Otele geldikten sonra rehberimiz sabah saat 7.30’daki kahvaltıyı müteakip, saat 8.30’da otelden ayrılarak geziye kaldığımız yerden devam edeceğimizi söyledi. Bunun üzerine erkenden yatıp uyuduk. Zira bir önceki gecenin uykusuzluğu sebebiyle de bir hayli yorulmuştuk. Akşamdan yapılan tebligat mucibince sabah kahvaltısından sonra eşyalarımızı alarak saat tam 8.30’da otelin önünde hazır olduk. Arabaya binerek bir gün önceki kaldığımız yerden devam etmek üzere, yeni günün programına başladık. Bugünkü programda Kavala gezisi vardı. Ancak Kavala’ya gitmeden önce rehberimiz bize bir Selanik turu daha yaptırdı.

 Bu tur esnasında Osmanlı Döneminden kalma birçok eserleri daha görme imkânımız oldu. Bu cümleden olarak, önemli bir eser olan Selanik Valilik Binasını gördük. Verilen bilgiye göre bu bina İtalyan Mimar Vitollana Poselli tarafından 1891 yılında bitirilmiş. Padişah V. Mehmet Selanik’i ziyareti esnasında bu binada kalmış. 1953 yılında restore edilen bina, halen Makedonya ve Trakya Bakanlığı olarak kullanılıyormuş.

 Bir önemli Osmanlı eseri olarak da Alaca İmaret Camii’ni tanıttılar.  Bu camiyi  Fatih Sultan Mehmet dönemi Sadrazamların-dan İshak Paşa 1484 Yılında yaptırmış olup, ne acıdır ki  evvelce ibadete kapalı olan bu cami 1986 tarihinden itibaren de konser,sergi ve sergi ve birtakım kültürel faaliyetleri için kullanılmaya başlanmış. Osmanlı hiçbir zaman gayri Müslimlere ait dini bir yapıyı eğlence yeri olarak kullanmamıştır. Sadece birkaç kiliseyi camiye çevirmiş o kadar. Diğerleri ise, halen gayri Müslimlerin ibadetine açık bulunmaktadır. 500 yüz yıla yakın Osmanlının hükmettiği Selanik’te ise, camiler ya kiliseye çevrilmiş veyahut ta ibadete kapalıdır. Minarelerin tamamını ise, yıkmışlar, ayakta kalan bir tek minare bulunmamaktadır. Tabii ki, bu husus çok hüzün verici bir durum arz etmektedir.

Selanik’te bulunan Osmanlı eserlerinin hepsini yer darlığı sebebiyle tanıtma imkânı olmadığı için diğerlerinin sadece isimlerinden bahsetmekle yetineceğim. Yeni Hamam, Hamza Bey Cami, Bey Hamamı (Cennet Hamamı), Mehmet ve Ahmet Kapancı Köşkü.

 

Bunlar görme imkânı bulduklarımız.  Bir de göremediğimiz daha birçok Osmanlı eseri var ki, onların isimlerini yazmıyorum. Bu şekilde cadde ve sokakları gezerek Selanik sırtlarına çıktık. Burası şehrin en tepe noktası. Buradan şehrin ve Ege Denizinin görüntüsü çok güzel bir manzara teşkil ediyor.

 

Burada Osmanlı eseri olarak Yedi Kuleyi de görme imkânımız oldu.  Bu kule, 1431 Yılında Çavuş Bey tarafından yaptırılmış.

                                     

Bu arada saat bir hayli ilerlemiş olduğundan saat ona doğru Kavala’ya gitmek üzere, Selanik’ten ayrıldık. İki saate yakın bir yolculuktan sonra hayırlısı ile Kavala’ya vardık. Kavala, Ege Denizi Kıyısında bulunan bir koyun etrafında kurulmuş, 130 bin nüfuslu şirin bir kasaba. Burada, ilk göze çarpan Osmanlıdan kalma eser olarak Kavalalı Mehmet Ali Paşanın doğduğu şehre bağış olarak yaptırmış olduğu İmarettir.18 kubbesiyle dikkati çeken İmaret, Vakıf olarak kullanılmakta iken, 1970 yılından itibaren 5 yıldızlı otel olarak hizmet vermeye başlamış. Kavalalı Mehmet Ali Paşa Osmanlı’ya ihanet ettiği için Yunanlılar tarafından çok seviliyor. Yani düşmanımın düşmanı, benim dostumdur prensibini uyguluyorlar.  Paşayı çok seven Yunanlılar onun evini müze haline getirmişler. Giriş ücreti 3 €’dur. 1780’li yıllarda yapılmış olan konak, iki katlı olup, haremlik ve selamlık olmak üzere iki bölümden meydana gelmektedir. Bu konağın karşısındaki tepede ve deniz kenarında bir cami bulunmakta ise de, maalesef ibadete kapalıdır. Esasen. Kavala’da da Selanik’te olduğu gibi ibadete açık hiçbir cami yoktur.

 

 Kavala’da Osmanlı döneminden kalma bir de çok güzel İbrahim Paşa Camii bulunmaktadır.  1530 Yılında Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa tarafından yaptırılan bu cami ne yazıktır ki, Yunanlıların eline geçtikten sonra Aziz Nikola Ortodoks Kilisesi yapılmış. Minaresi de kısaltılarak çan Kulesi haline getirilmiştir.

 

Kavala’da görülecek daha başka Osmanlı eserleri de bulunmaktadır. Bunlar arasında Tütün Müzesi, Tarihi Su Kemerleri sayılabilir. Kısaca ifade etmek icap ederse, Kavala, Arnavut Kaldırım taşları ile döşenmiş sokakları ve cumbalı evleri ile halis muhlis tam bir Anadolu kasabası görünümündedir. Yegâne üzüntü veren husus ise, ibadete kapalı olan camileri, yıkılan minareleri ve susturulan ezan sesidir.

 

Verilen serbest saatte öğlen namazını kılmak için uygun bir yer aradık ise de bulamadık. Bunun Üzerine Aziz Nikola Kilisesi’nin bir köşesinde kılalım bari diyerek kiliseye gittik. Fakat o gün Pazar olduğu için içeride ayin yapıyorlardı. Biz de, ‘Yeryüzü bana mescit kılındı’ hadisi şerifi mucibince, tarihi Su Kemerlerinin altında bulunan çayırların geçen Yunanlılara aldırmadan, Allah’ın izniyle Öğle Namazını kıldık.

Kavala’daki, gezimiz saat 15.oo’e doğru tamamlandığı için arabaya binerek Kavala’ya elveda diyerek ayrıldık. Rehberimiz bizi Kavala’nın çıkışında bulunan meşhur Kavala Kurabiyesinin yapıldığı imalathaneye götürdü. Burada çalışanların Türkçe konuşmaları sebebiyle de hatırı sayılır bir alışveriş yapıldı. Alışverişler yapıldıktan sonra Memleketimize dönmek üzere yola çıktık. Dönüş yolumuzun üzerinde Gümülcine bulunuyordu.

Gümülcine’ye doğru yol alırken, biraz uzaktan olmakla beraber, karşıdan da olsa isimlerini çokça duyduğumuz Serez, İskeçe ve Drama gibi yerleşim yerlerini de görme imkânımız oldu. Bu şekilde saat 17.oo’ye doğru Gümülcine’ye geldik. Bu defa gündüz olduğu için şehri görebildik. Şehirde görünürde iki, minareli, ibadete açık cami olduğunu gördük. Tabii ki bu durum memnuniyet verici idi. Şehirde Türk nüfusun çoğunluğu teşkil etiği ifade edildi. Burada şehir içerisinde biraz dolaştıktan sonra saat 18.oo sıralarında Türkiye’ye müteveccihen hareket ettik. Bu arada rehberimiz Nesrin Haliloğlu bizden ayrıldı.

Rahat bir yolculuktan sonra hayırlısı ile saat 20.oo sıralarında İpsala Sınır Kapısına geldik. Bu defa kapı, biraz kalabalık idi. Bu sebeple burada bir saate yakın bekledik. Bu bekleme esnasında, arkadaşlar Yunanistan tarafında bulunan alışveriş yerinden bir hayli alışveriş yaptılar. Yunanistan tarafındaki pasaport kontrolleri tamamlandıktan sonra Türkiye tarafına geçtik. Burada da kontrollerin yapılmasını müteakip, yola devam ederek, 02.12. 2019 Pazartesi günü saat 02.oo’de İzmit’e geldik.. Allah’ın izniyle, çok güzel ve hiçbir sıkıntı ile karşılaşmadan faydalı bir seyahat yaptık diyebilirim.

 

Böylece, Selanik ve Kavala Seyahati tamamlanmış oldu..Bu vesileyle seyahati tertip eden ve seyahat boyunca bütün arkadaşlar ile yakından alakadar olan başta, Oktay Nas olmak üzere, Hakan Önerden’e, Hüseyin Akçay’a, bize iki gün boyunca güzel bir rehberlik yapan Nesrin Haliloğlu’na,  42 kişilik kafileyi çok rahat bir şekilde sağ salim Yunanistan’a götürüp, getiren kaptanlarımız Ramazan Taşkın, ve Hüseyin Ahcı’ya  hassaten ayrı ayrı teşekkür ederim.  12.12. 2019  ( B İ T T İ )

Osmanlı’nın İflası

Ülkemizde, toplumumuzda bitmeyen bazı tartışmalar var. Yazılarımda, konuşmalarımda, günlük hayatımda ezber bozma adına bu tartışmalara sık sık değiniyorum. Bu konuda çok da olumlu tepkiler aldığımı görüyorum.

Ezber bozma ne demek?

Buna cevap vermek için önce, ezber nedir ona bakmak gerektir. Kastettiğim ezber, bilerek, isteyerek bir konuyu öğrenmek adına ezberlemek demek değil elbette.

Kastettiğim ezber, bizim isteğimiz dışında, çeşitli yollar, yöntemler kullanılarak beynimizin doldurulmasıdır.

Ülkece, toplumca yaşadığımız bir çok bunalımın altında bu ezberlerimizden kaynaklanan farklılaşmaların olduğunu düşünüyorum. Diğer bir ifade ile, her kişi, ezberindeki olanları farklı şekil ve durumlarda dışa vurdukça bu farklılıklar, çatışmayı, itişmeyi ve sonunda ağır bunalımı getirmektedir.

Neyse, konumuza gelelim…

Neden, ezber bozma ile konuya girdik?

Şunun için: Osmanlı Devleti’nin ne zaman yıkıldığını, yüz yıldan fazla zamandan beri halledemedik. Bu konuda, her birimiz kendi ezberimizdekilerle değerlendirme yapıyor ve algılamalarımızı, zihnimizi, sorgulamamızı kullanmıyoruz.

Oysa, tarih dediğimiz bilge, felsefe yaparak, yani sorarak, sorgulayarak, merak ederek hareket ettiğimizde, her şeyi bize apaçık anlatıyor, gösteriyor.

Osmanlı Devletimiz, 1800’lerin başında soyunduğu Avrupai yenilik hareketlerini uygulamaya gayret ederken, esas yapması gereken, olağanüstü şatafatı, olağanüstü israfı kısıp da masrafları denetim altına almadığı için  bu yeniliklerin de İSTENEN SONUCU vermeyeceği hiç düşünülmemişti.

Devlet, bu şatafat ve  israfı durdurmayıp  bağzı zorunluluklar da bununla birleşince ilk defa 1854 yılında Dış İstikraz adı verilen, Dış Borçlanmaya gitmeye başladı. Yani, asırlardan beri alınan İç Borçlar, artık, ülkenin ekonomik hayatını sürdüremez hale gelmişti.

Diyelim, Dış Borç alındı. Peki, bu alınan Dış Borçlar, nerede ve nasıl kullanıldı? Sadece bir  kaç örnek vereyim. Dünyanın en masraflı saraylarından biri olan Dolmabahçe Sarayımız 1856 yılında yapılmıştır. Bu da yetmemiş, Topkapı Sarayımız dışındaki bütün saraylarımız 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yapılmıştır. Bir örnek daha verelim. Bugün, Dolmabahçe Sarayı’nın arkasında Deniz Müzemiz var. Lütfen yolu düşenler bu Müzeyi gezsinler. Kaç tane altın kaplama, kaç kişinin çektiği büyük saltanat-gezinti kayıkları var görsünler. Bu kayıkların hangi dönemde yapıldığını görsünler.

Peki, ülke, dışarıya muhtaç olup borç dilenecek durumda iken bunlar neden yapılır? Bu sorunun cevabını Kamuoyuna bırakıyorum.

1854’ten, 1875’e kadar, ülkemiz 15 defa daha dışarıdan borç alıyor. 1875 yılı gelince, ülke, Moratoryum ilan ediyor ve borçların yarısını ödeyemeyeceğini, kalanını da beş yılda ödeyeceğini söylüyor. Paniğe kapılan alacaklı Avrupa Devletleri, Rüsum-u Sitte adı ile kurulan bir komisyon aracılığı ile 6 temel ürünümüzün( Damga Vergisi, tütün, balık, tuz, ipek, alkol) gelirinin Devletimizin denetimi altında yönetilmesini sağlıyor. Araya giren meşhur 93 Harbi (1877-1878) de zaten çökmüş olan ekonomimiz üzerine binince ve olağanüstü şatafat, olağanüstü israf da durmayınca, 1881 yılının Muharren ayında alacaklı Avrupa Devletleri, Devletimize Ekonomik anlamda el koyuyor. Düyun-u Umumiye diye bir komisyon kuruluyor. Komisyon yedi kişilik ve altısı alacaklı devlet temsilcisi, sadece biri bizim temsilcimiz (Türk temsilci demiyorum).

YANİ, OSMANLI DEVLETİ 1881 YILINDA PADİŞAHIN İMZASI İLE YARI  SÖMÜRGE HALE GELİYOR. ESAS YANİ, OSMANLI DEVLETİ İFLAS EDİYOR.

Bu konuyu farklı şekillerde zaman zaman dile getirdim, ama, bugün, yeniden dile getirelim de, şu ezberlerimizde bulunan bilgileri sorgulayalım, soralım, araştıralım istedim.

Osmanlı Devletimiz, 1922’de yıkılmış değil. Tam tersi, Osmanlı Devletimiz, bu tarihte, Yarı Sömürgelikten kurtarılarak, Siyasî ve Ekonomik Bağımsızlığına kavuşturulup, çökmüş, iflas etmiş rejim değiştiriliyor, Türk Milleti’nin yeniden dirilişini sağlayan yeni bir rejime, CUMHURİYET’E kavuşturuluyor.

Yeni rejimde, insanın insana KUL olması yok. Yeni rejimde, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE diyen kurucu irade var.

Bu anlattıklarımın nesini yüz yıldır tartışıyoruz?

Not: Bir ara, Devletin ekonomisine el koyan Düyun-u Umumiye’nin kuruluşu ve sonrası ile ilgili ayrıntılı bilgiler vereceğim.

İnanamadığımız Rakamlar ve Saklanan Gerçekler

Artık TÜİK’in, Hazine ve Maliye Bakanı’nın ve diğer kamu kurumlarının verdiği rakamlara inancımız kalmadı. Verdikleri rakamların “makyajlanmış, hesaplama yöntemi değiştirilmiş, oynanmış, kısmen örtülmüş” gibi sıfatlarla anılmasına alıştık. Rakamlarla o kadar çok oynadılar ki, en temel ekonomik göstergelerin gerçekten neyi ifade ettiğini anlamak için uzmanlar ciddi çabalar gösteriyor.

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, Kişi Başı Milli Gelir, Enflasyon, İşsizlik, İç ve Dış Borçlar gibi temel göstergelerin son 17 sene içinde nereden nereye geldiklerini mukayese için uzmanlık gerekiyor. Çünkü çıplak gerçeğe ulaşabilmek için öncelikle rakamların üstündeki ağır örtüleri kaldırmak zorunlu.

Halkımızın çıplak gerçeği öğrenmesi için bu örtüleri kaldırmayı görev edinmiş birkaç ekonomi yazarımız var. Ben bunların teknik açıklamalarını bir yana bırakıp sadece vardıkları sonuçları paylaşacağım.

Bazı rakamların ise Türk Milletinden gizlenmesine ve “ticari sır” gibi gerekçelerle vatandaşlarımızda saklanmasına da alıştık. Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) veya Yap-İşlet- Devret yatırımlarının gerçek maliyeti bu projelerin yükünü çeken vatandaşlarımıza açıklanmıyor.

Ancak çoğu zaman yorganın altından çıkan ayaklar gizlenenleri ele veriyor. Uzmanlar satır aralarına gizlenen bilgilerden, siyasetçilerin ağzından kaçırdıklarından ve diğer verilerle çapraz ilişkilerinden önemli gerçeklere ulaşıyor.

İşte bunlardan bazıları…

**********************************

Türk Vatandaşları Zenginleşti mi?

Türkiye’nin 17 yılda Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) hesabında AK Parti döneminde iki defa revizyon yapıldı. 2002 ile 2019’u aynı kriterler alınarak mukayese edildiğinde Türkiye’nin 17 yılda GSYH büyümesinin yüzde 50 olduğu görülmektedir.

Bu 17 senede aynı ligde yarıştığımız diğer ülkelerin büyümesi ise yüzde 300 ile yüzde 1000 arasıdır. En kötü performansı olan ülkeler, maalesef Türkiye ve Meksika’dır.

Karar Gazetesi’nden İbrahim Kahveci’nin hesaplarına göre, Kişi Başı Milli Gelir hesabında da revizyonlarda uygulanan artışlar dikkate alındığında kişi başına gelirlerin 2019 değerleri,

2003 yılında: 7.649 Dolar, 2004 yılında 9.425 Dolar, 2005 yılında 11.107 Dolar ve 2019 yılında 8.922 Dolar etmektedir.

Yani Kişi Başı Milli Gelirimiz halen 2004 yılı seviyesindedir.

*****************************************

Hani 3,5 Kat Büyümüştük?

Rubil Gökdemir’in Habererk’te daha somut iki veri üzerinden değerlendirme yaptı. Üretilen vergi ve istihdam kriterleri büyüme yönünden daha az tartışılabilir ölçütlerdir. Gökdemir’in, kapsamlı açıklamalarının sonucu şöyle:

“2001 yılı ağır krizinden çıkmış Türkiye ekonomisi 2003 yılında toplam olarak 58,4 milyar $ VERGİ üretebilmiş iken, 2019 yılına geldiğimizde üretebildiğimiz eş değer ABD doları cinsinden ancak 80,3 milyar $’lık toplam vergi üretebilmiştir.

Bu durumda Türk ekonomisi VERGİ ÜRETME kriterine göre 17 yılda nüfus artışına rağmen sadece mutlak anlamda %37 oranında büyüyebilmiştir.”

İSTİHDAM YARATMA kriterine göre ise ancak %38,5 oranında Türkiye ekonomisini büyütebilmişlerdir.

Rubil Gökdemir haklı olarak, “bir ekonominin gerçek anlamda büyümesi, o ülke insanlarının ‘iş ve ekmek’ sahibi olmasıyla ve o ekonomin ‘ürettiği vergi’ miktarıyla ölçülür” diyor.

“Çünkü çalışan sayısı da, toplanan vergi de hiç bir varsayıma dayanmayan, gerçekleşmiş rakamlardan oluşur.”

“Kaldı ki yukarıdaki verilerden anlaşılacağı üzere; AKP hükümetleri bu sınırlı büyümeyi de Türk ekonomisinin “kamu-özel” dahil olmak üzere toplam 2002 yıl sonundaki 128 milyar $’lık dış borcunu 456 milyar $’a çıkarmak pahasına gerçekleştirmişlerdir.”

Rakamların üstündeki örtüyü kaldırınca “IMF’ye borçlarımızı ödedik, biz IMF’ye borç veriyoruz” propagandasının gülünçlüğü ortaya çıkıyor:

“2002 yılında Türk ekonomisinin dış borçlarının GSYH’ya oranı %33,6 iken, bu oran şimdi %62’e çıkmış bulunmaktadır.”

*****************************************

Osmangazi Köprüsü ve Diğer KÖİ Yatırımları

Osmangazi Köprüsü’nden bugüne kadar sadece bir defa geçtim. Zaten ne zaman baksam üstü bomboş.

Önce yapım maliyetinin 7,9 milyar dolar olarak açıklanmıştı. Açılışta Cumhurbaşkanı Erdoğan, “11 milyar dolara mal oldu” dedi.

Garanti edilen geçiş ücreti 44,5 $ + KDV yani bugünkü kur ile 280 lira. Bu fiyat uygulansa kimse geçmeyecek. Hele bu köprüden geçerek İstanbul’dan İzmir’e gidecek olsanız sadece yol parası olarak 450 TL ödemek zorunda kalacaktınız. Bu yüzden devletimiz geçmeyen milletin vergilerinden karşılanmak üzere geçenlerin fiyatını 103 liraya indirdi. Bu da çok yüksek bir rakam.

Sonucu Ulaştırma Bakanı Cahit Turhan açıkladı: “Osmangazi Köprüsü’nün geliri verdiğimiz garantinin yüzde 25’ini toplayabiliyor. Kalan miktar vatandaşın vergileriyle ödeniyor.”

Geçsek de geçmesek de bu köprü ve otoyolları için ödeme yapmak biz vatandaşların artık kaderi oldu.

Çanakkale Köprüsü’nün de aynı şekilde verimsiz bir yatırım olacağını öngörmek için kâhin olmaya lüzum yok.

Şehir Hastaneleri de tam bir kara delik. CHP’nin raporuna göre, şehir hastanelerinin 25 yılda kamuya getireceği yük 142,4 milyar doları (870 milyar lira) bulacak. Bir şehir hastanesinin 25 yıllık maliyetiyle 1200 yatak kapasiteli yaklaşık 29 hastane yapılabiliyor. (Yıllardır Yuvacık Barajı eleştirisi yapanlar daha beter hataları niye yaparlar?)

Havaalanlarının çoğu verimsiz. Enerji yatırımları hesapsız kitapsız.

Hazine garantili bu yatırımlar içinkasadan hiç harcama yapmayacağız, hepsi kendisini ödeyecek” deniyordu. Garantiler için 2018’in ilk 8 ayında 4 milyar liranın üstünde bir ödeme yapıldı.

2019’da Hazine garantileri için öngörülen ödeme 7,8 milyar lira. 2019-2020-2021 için ise 37 milyar lira planlanmış. Yıllar geçtikçe yeni yatırımlar devreye girdikçe katlanarak artan hazine ödemelerine ihtiyaç oluyor.

Bu tablo ve diğer veriler ekonomimizin “pansuman tedbirlerle” düzelebilecek noktadan çok uzak olduğunu gösteriyor.

“650 milyar dolar borcu betona gömdüler.” Halkımızı üretimden uzaklaştırıp, tarımı öldürüp köylüleri şehirlere yığdılar. Üstüne KÖİ projelerinin ağır yükünü çocuklarımıza da aktararak gidecekler.

Parti Kursaydık Logosu Ne Olurdu?

Türkiye’nin hali hazırda devasa problemleri var ve elbette bu problemler dururken kurulacak olan yeni bir partinin logosunun ne olacağının hiçbir kıymeti bulunmuyor. Meclis’in önünde kendini yakan insanlar, ekonomik sorunlarından dolayı siyanür içip intihar eden aileler, ocaklara düşen şehit ateşleri ve bu yazının hacmini aşacak daha pek çok ciddi problemin varlığı logo konusunu son derece önemsiz bırakıyor. Ancak Türk siyaseti öyle bir tıkanma noktasına geldi ki mevcut durum ülkenin problemlerine çözüm üretmekten fersah fersah uzak. Bu şartlarda gözler sürekli yeni yüzler, yeni söylemler ve yeni enerjiler arıyor. Öte yandan siyaset sahnesine “yeni” olma iddiasıyla çıkan eski yüzlerin olumlu yönde bir umut vaad etmedikleri de ortada.

Yeni olma iddiasıyla ortaya çıkan siyasi partilerin parti teşkilatlarının dizaynında ve organizasyonunda, söylem ve sloganlarının belirlenmesinde, parti işleyişiyle alakalı diğer meselelerde ve tabi ki de logo seçiminde kolaya kaçtıklarına şahit oluyoruz. Böyle görünürde basit ama “marka değeri” bakımından önemli konularda baştan savma hareket eden partilerin ülkenin problemlerine çözüm üretme noktasında umut vaad edememeleri son derece normal. Zira aslan yattığı yerden belli olur.

            İki gün önce (13 Aralık) tarihinde Türk siyaset sahnesine yeni bir parti çıktı; Ahmet Davutoğlu’nun kurduğu Gelecek Partisi. Partinin logosu da yeşil bir çınar yaprağı olarak belirlenmiş. Çınarın Osmanlı Devleti için anlamını burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Osman Gazi’nin kutlu rüyasından, Geyikli Baba’nın Orhan Gazi’nin sarayının avlusuna diktiği çınar ağacına kadar (bugün Bursa İnkaya’da bulunan çınar olduğu rivayet edilir) bu sembolün önemi dilden dile anlatılır. Durum bu olmakla birlikte böyle tarihsel bir sembolün tercih edilmiş olması çok fazla kolaya kaçmanın ve somut çözümlerden ziyade bol miktarda hamasete dayalı bir siyaset anlayışının göstergesi. Logonun hafifmeşrep çağrışımlarına dair sosyal medyada dolanan mizahi yorumlara değinmiyorum bile. Benzer bir durumu daha önce Kayı Boyu’nun simgesini logo olarak seçen İYİ Parti’de de görmüştük. Hâlbuki “yeni” iddiasıyla ortaya çıkanların bugüne ve geleceğe bakan yeni şeyler ortaya koyması lazım. Adını “gelecek” koymak geleceğe bakıyor olmak için tek başına yeterli değil.

            Eleştirmek kolay ama ortaya yapıcı bir fikir koymak zordur. Hem Gelecek Partisi’ne hem de İYİ Parti’ye yukarıdaki eleştiriyi getirdikten sonra kendi kendime şu soruyu sordum; Sen parti kursan logosu ne olurdu? Elbette benim önerilerim mükemmel değil ve hatta belki de dalga geçilmeye müsait öneriler. Ama saçma bile olsa bir fikir önermek, kuru kuruya tenkit etmekten evladır.

 

Anadolu Kaplanının Yeniden Dirilişi: Pardus

 

            Pardus, Anadolu parsının veya Anadolu kaplanının özel bir türü olarak kabul edilir. Tam adı panthera pardus tulliana’dır. Nesli tükenmek üzere olan bu canlı Anadolu’da en son 2015 yılında görülmüştür.

            Bir parti kuracak olsaydım logosu mutlaka pardus olurdu. Bunun ilk sebebi pardusun bu coğrafyaya ait olmasıdır. Pardus ırk, din, dil, mezhep, kültürel fark gözetmeksizin Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarını temsil kabiliyetini haizdir.

            İkincil sebep, pardus bir panter türü olması hasebiyle gücü, dinamizmi, çevikliği, canlılığı ve bir manada da gençliği temsil etmektedir. Siyasetin yaş ortalamasının hayli yüksek olduğunu hesaba kattığımızda güç ve dinamizmi temsil eden bir figürün, o figürü kullanan partinin marka algısına ve değerine son derece büyük bir katkı sağlayacağı aşikardır.

            Üçüncü sebep, pardusun ekonomik algısıyla alakalıdır. Türk ekonomisin en iyi dönemlerinin “Anadolu kaplanları” olarak adlandırılan sanayici ve iş adamlarının yatırımlarını artırıp yurt dışına açıldıkları ve hem kendilerinin hem de ülkenin iyi paralar kazandığı dönem olduğu açıktır. Bu bakımdan, pardusun ekonomik anlamda Anadolu kaplanı çağrışımı önemlidir. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz ortamında, asırlık devasa firmaların bile konkordaro ilan ettiği ve hatta iflasına karar verildiği dönemde, başka bir ifadeyle Anadolu kaplanlarının neslinin tükenmeye yüz tuttuğu dönemde pardus figürü nesli tükenmek üzere olan Türk ekonomisinin tekrar ayağa kalkmasının hatta tekrar dirilmesinin sembolü haline gelecektir.

            Dördüncü olarak, Pardus, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin Linux tabanlı milli işletim sistemidir. 2013 yılında ise Debian tabanına geçilmiştir. Bu nedenle pardus figürünün teknolojik bir çağrışımı da bulunmaktadır. Pardus figürünü kullanan siyasi parti, Türkiye Cumhuriyeti’nin teknoloji hamlesine ve milli yazılım fikrine de selam çakmış olacaktır. Bu nedenle pardus figürünü kullanan parti lafın gelişi değil, gerçek anlamda Türkiye’nin geleceğine hitap eden bir parti olduğu algısını seçmenin bilinçaltına iletecektir.

            Yukarıda saydığımız tüm bu sebeplerden dolayı, pardus figürünün seçmenin bilinçaltına son derece olumlu mesajlar vereceği ve kullanan siyasi partiye avantaj sağlayacağı kanaatindeyim.

 

Yeşilin Katledilmesine İnat: Zeytin Ağacı

 

            Parti kuracak olsaydım, ikinci logo alternatifim dalları Türkiye haritasını andıran (bu hususta farklı alternatifler değerlendirilebilir) bir zeytin ağacı olurdu. Sebeplerine gelince;

            İlk sebep, zeytin Türkiye’nin Akdeniz ve Ege Bölgeleri başta olmak üzere Marmara Bölgesi’nde, Batı ve Doğu Karadeniz’de yine Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin Gaziantep’ten Mardin’e kadar uzanan hattında yetişen bir ağaçtır. Bu nedenle zeytinin de bu coğrafyadaki bütün vatandaşlarımızı kapsayan bir sembol olduğunu söyleyebiliriz.

            İkinci sebep, zeytin ağacı barışın sembolüdür, “Zeytin dalı uzatmak” deyimi bile buradan gelir. Bu bağlamda zeytin ağacı figürü toplumdaki Türk-Kürt, Alevi-Sünni, sağcı-solcu, seküler-dindar vs. vs. ayrımların ortadan kalkıp toplumsal barışın tesis edilmesi gibi bir sübliminal mesajı da içermektedir.

            Üçüncü sebep, zeytin ağacı, zeytinliklerin hükümetin yanlış politikaları doğrultusunda imha ve/veya tahrip edilmesi nedeniyle azalan bir ürün. Bu bağlamda zeytin ağacı mevcut hükümetin mahvettiği eğitim, yargı, güvenlik, savunma, sağlık sistemlerini, ekonomiyi, tarım ve hayvancılığı ve tüm diğer hususları temsil ediyor. Çünkü ülkede zeytinlikler azaldığı gibi, yeşil alanlar da azalıyor saydığımız konularda devletin vatandaşına sunduğu hizmetin nitelik ve niceliği de azalıyor. Bu bağlamda zeytin ağacı figürü mevcut hükümet eliyle tahrip edilen tüm kamusal hizmetlerin tekrar ihdası ve ihyası manalarını da taşımaktadır.

            Dördüncü sebep, yukarıdakilere nazaran daha sübjektif olarak nitelendirilebilecek olan dini sebeptir. Kur’an-ı Kerim’de Nur Suresi 35. ayette zeytin ağacı ve Tin Suresi 1. ayette zeytinin bizzat kendisi anılmaktadır. Nur Suresi 35. Ayette geçen “Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır.” ifadesinden dolayı zeytin ağacı figürünün Türk halkının dini yönüne dokunan bir yanı da bulunmaktadır.

            Öte yandan bugün batı dillerinin tamamında petrolün karşılığı olarak kullanılan “oil” kelimesi eski Yunancada zeytin ağacı anlamına gelen “eleia” kelimesinden türemiştir. Pek çok toplumun din anlayışında zeytin ağacı figürü önemli bir yer tutmaktadır. Bu manada zeytin ağacına ayrı bir değer verilmekte ve “zeytin bütün ağaçların ilkidir” (olea prima omnium arborum est..) denilmektedir. Gerek Eski Ahit’te gerek Antik Mısır kültüründe gerekse Yunan mitolojisinde zeytin bolluğun, bereketin, refahın ve yeniden doğuşun ve hatat ölümsüzlüğün simgesi olarak kabul edilmektedir. Eski Ahit’te Nuh Peygamber’in tufanın bittiğini bir güvercinin gagsında getirdiği zeytin dalı sayesinde anladığı ifade edilir. Buna göre zeytinin yeniden doğuşun sembolü olması buradan gelmektedir.

            İster Antik Mısır’ın ister Yunan mitolojisinin ister Eski Ahit’in ister Kur’an-ı Kerim’in gözünden bakın hiç fark etmez. Zeytin ağacı kapsayıcı olmasının yanında bolluk, bereket, yeniden doğuşun sembolüdür. Bu bağlamda 17-18 yıllık bir geriye gidişin ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden doğuşunun sembolü de elbette zeytin ağacı olmalıdır. Vesselam…

R a u f R a i f D e n k t a ş Büyük Devlet Adamı, Eşsiz Vatanseveri, Ebedî Âleme İntikalinin 8’inci Yılında Hasretle Anıyoruz: Kıbrıs Gazisi Emekli Yarbay Attila Çilingir Anlatıyor.

 

(Birinci Bölüm)

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Atilla Bey sizinle; Dostunuz, Cumhurbaşkanınız, Türklük âleminin Cumhurbaşkanı Büyük Devlet Adamı, Eşsiz Vatansever Rauf Denktaş’ı konuşacağız. Girişi siz yapar mısınız?

 

Attila Çilingir: Ebediyete intikalinin 8’inci yıldönümünde; o büyük Hürriyet Mücahidinin, Devlet Kurucusunun, Devlet Adamının, Türk Milletinden aldığı güç ve Kıbrıs Türk’üne olan sarsılmaz inancıyla vermiş olduğu mücadele sonucunda, ata yadigârı ‘o gazi topraklarda’, kan çanağından bir devlet çıkardığı gerçeğinin altını çizerek… Onu; minnet ve hasret duygularıyla anıyorum. 

 

Mekânı cennet olsun.  Vatan ona minnettardır. 

 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Gönlü vatan sevgisiyle dolu idi. Uzun yıllar yakınında bulundunuz. Az bilinen hasletlerinden üstün vasıflarından bahseder misiniz?

 

Çilingir: O; Toros Dağları’nın yüceliğine, Karkot Deresi’nin hür, şakin ve gür akışına sevdalıydı. Son nefesine kadar Kıbrıs Türklerinin hür yaşaması ve bağımsızlığı için direndi,  mücadele verdi ve sonunda kan çanağından bir devlet çıkardı.  

 

Hayatının hiçbir döneminde Anavatan Türkiye’den, Türk Milletinden ve Mehmetçikten asla vazgeçmedi…

 

Çetinoğlu: O’na pek çok sıfatlar yakıştırıldı. Siz nasıl anıyorsunuz? 

 

Çilingir: Rauf Raif Denktaş. Kıbrıs Millî Davamızın lideridir.   Adı; Türk Dünyası Tarihine altın harflerle yazılan bir devlet adamı, milletinin kazanılmış tarihî ve hukuki haklarını ısrarla savunan bir hürriyet mücahidi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nin Kurucu Cumhurbaşkanıdır. İyi bir hukukçu, şair, yazar, fotoğraf sanatkârı, iyi bir eş, mükemmel bir baba, duygu dolu şahsiyetini tabiata, tabiattaki bütün güzelliklere ve değerlere ve de dostlara yansıtan bir büyük insandır.

 

Sıralamaya çalıştığım ve daha pek çok üstün vasıfları, meziyetleri şahsında toplayabilen, 88 yıllık ömrü boyunca, Türk Milletinin ve onun ayrılmaz parçası Kıbrıs Türkleri için gerçekleştirdiği başarılarıyla; adını tarih sayfalarına, Türk Milletinin, Kıbrıs Türk’ünün başarıları için çarpan yüreklerimize kazıyan bir liderdir. Ata yadigârı Kıbrıs adasının son bayraktarıdır.

 

Çetinoğlu: Yılmaz, yorulmaz çetin bir mücadele adamı idi. Bu hususiyetlerinden de söz eder misiniz?

 

Çilingir: Mücadele yıllarında, Rumların sebep olduğu kan ve ateş bulutlarının sarmaladığı toplumuna umut veren, Türk Milletine olan inancıyla, Mehmetçiğe olan güveniyle, Rum’a asla ve hiçbir dönemde diz çökmeyen bir mücadele adamıydı. En zor durumlarda bile ümidini kaybetmemiş, kendisinin ve milletinin moralini doruklarda tutabilmiş inançlı bir insandı. Toros Dağları kadar heybetli, buna rağmen mütevazı bir gönül adamı idi.

 

Çetinoğlu: Kıbrıs’a ilk defa ayak bastığınız 20 Temmuz 1974 tarihine dönelim. Manzara ve durum ne idi?

 

Çilingir: 46 yıl önce Kıbrıs’ta: Kıbrıs Türklerinin Rumlar tarafından topyekûn imha edilmesini, adanın Yunanistan’a bağlanmasını, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin bozulmasını önlemek adına; 20 Temmuz 1974 tarihinde garantörlük hakkını kullanarak adaya müdahale kararı alan dönemin T.C. Hükümetinin, bu savaşa gönderdiği Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Birlikleri içerisinde Bölük Komutanı olarak görev aldım. Rahmetli Denktaş’ı o yıldan beri tanıyorum. 

 

Ama o büyük devlet ve Dava adamını, ‘İnsan Denktaş’ı’ iyice tanımam, ona daha yakın olmam; kendisinin Cumhurbaşkanlığı görevindeyken 1994 yılında, bana ait savaş hâtıralarımı yazdığım,  ‘Özgürlük Nefesi’ isimli kitabımı Lefkoşa’da bastırması vesilesiyle oldu. Cumhurbaşkanlığı görevini bırakmasıyla başlayacak, aynı davayı savunmak için yemin eden ‘Kıbrıs Gazileri’ olarak, bu yakınlığımız O’nun son nefesine kadar devam etti. 

 

Çetinoğlu: İlk karşılaşma ânınıza gidelim: Sizde uyandırdığı ilk intiba ve hissettikleriniz nelerdi… Bunları anlatır mısınız?

       

Çilingir: Rahmetliyi ilk defa 21 Temmuz 1974 günü, akşam saatlerinde savaşın devam ettiği Kıbrıs’ın Boğaz bölgesinde görmüştüm. Kendinden emin, insana büyük bir güven veren, cana yakın bir görüntüsü vardı. Savaş ortamına rağmen yüzündeki gülümsemesiyle, ‘Hoş geldiniz be kardaşlar, hürriyetimizi de getirdiniz. Allah sizden razı olsun.’ Cümlesiyle o zaman kesitinde orada bulunan herkesin gönlünü kazanmıştı. Adada görev yaptığım 1985-1987 yılları arasında da görevim gereği çok defa görüştük. Her defasında Gaziliğime vurgu yaparak; ‘Hoş Geldin Gazi Dostum’ diyerek karşılar, büyük bir sevgi gösterirdi. Sâdece bana değil bütün Kıbrıs Gazilerine aynı şefkat ve sevgiyle yaklaşırdı. Ama onu daha yakından tanıdığım, liderlik vasıflarına yakinen tanıklık ettiğim yıllar 2004-2012 yılları arasıdır. Çünkü Cumhurbaşkanlığı görevini Sayın Mehmet Ali Talat’a teslim ettikten sonra; yeniden mücadele yıllarındaki Mücahit Denktaş ruhuna geri döndü. Son nefesine kadar da kurucusu olduğu devletini, Türk Milletinin ‘Millî Davamız’ adını verdiği Kıbrıs konusu savundu. Gerçekleri hiç çekinmeden söyledi. Günü geldi sırf doğruları söylediği için Anavatanı bellediği Türkiye’den ‘çek git kendi davanı Ada’da anlat’ dendiği zaman dahi Türkiye’ye, bu cümleyi kuranlara hiçbir zaman kırılmadı. Çünkü o biliyordu ki, Türk Milleti yavru vatan bellediği Kıbrıs’tan asla vazgeçmeyecekti. Ömrünün son sekiz yılında onunla birlikte geçen her ânım benim için gurur duyacağım zaman kesitidir. Böylesine büyük bir devlet adamını yakinen tanımış olmam aileme bırakacağım en değerli mirastır. O; hayatı boyunca vatanım, Türkiye’m ve Türk Askeri dedi.

 

Çetinoğlu: Sonraki yıllarda…

 

Çilingir: Sanki aramızda özel bir iletişim kurulmuştu. Her yazdığım makaleyi, Türkiye’den çalışma ofisine göndererek, o büyük insanın yorumuna arz ediyor; Kıbrıs konusuyla ilgili güncel ve tarihe ışık tutacak değerli görüşlerini alıyordum. 

 

Öylesine nazik, öylesine öğretici ve öylesine bilgi doluydu ki, O’nun yanında geçen zamana unutamayacağım hâtıralar sığdırarak, böylesine tarihe mal olmuş bir devlet adamının çok yakınında bulunabildiğim için kendimi çok şanslı addediyorum. 

 

Kıbrıs konusunda kendisinden öğrendiğim doğruları, Kıbrıs Millî Davamıza damgasını vuran olayları, tarihe yazan ve tarihe mal olmuş bir Türk Büyüğünden dinlediğim için, can liderimle birlikte geçirdiğim yılları, bu süreçten bana kalan hâtıraları,  ömrümün en önemli, en değerli kazancı olarak görüyorum. 

 

Unutulmasın ki, Kıbrıs Adası elimizden kayıp gitmemiş, hâlâ üzerinde ay yıldızlı bayraklarımız şan ve şerefle dalgalanıyorsa; Kıbrıs Türkleri adada hür ve bağımsız bir devlet olgusu içinde yaşayabiliyor ise; bu millî ve ulvî değerleri,  öncelikle bu uğurda hayatlarını seve, seve feda eden şehitlerimize, 50’li yıllardan son nefeslerine kadar, Kıbrıs’taki tarihî ve hukuki haklarımızın korunması ve geliştirilmesi için yılmadan çalışan, çabalayan; tarihin hiçbir döneminde Rum tarafına taviz vermeyen…

 

Daima anavatanı Türkiye’ye ve Türk Milletine güvenen Kıbrıs Davasının simge isimleri Dr. Fazıl Küçük, Rauf Raif Denktaş ve Dava arkadaşlarına… 

 

Ve tabii ki, bu uzun süreçte Kıbrıs konusunu Türk milletinin vazgeçilmez en önemli meselesi olarak gören, bu konuyu millî menfaatlerimize uygun bir şekilde her platformda yılmadan savunan siyasetçilerimize borçluyuz. 

 

Çetinoğlu: Cumhurbaşkanlığı sırasındaki tavır ve davranışlarını tahlil eder misiniz?

 

Çilingir: Rahmetli Denktaş, kurucusu olduğu KKTC Cumhurbaşkanlığında görev aldığı yıllar boyunca etmiş olduğu yemine sadâkatle bağlı kaldı. Daima Kıbrıs Türk Halkının adadaki kazanılmış tarihî ve hukuki haklılıklarını savundu. Hiçbir zaman kazanılmış bu haklardan asla vazgeçmedi, bu hakların sulandırılmasına hiçbir zaman müsaade etmedi Hele ki Türk askerinin adadaki varlığı ve Türkiye’nin garantörlüğünün Ada’da olmaması gerektiğinin müzâkere masasına gelmesini değil kabul etmek, görüşmeler sürecinde söz edilmesine dahi müsaade etmedi. Görevde kaldığı sürece daima Kıbrıs Türk’ünün müreffeh geleceği için gayret gösterdi. Anavatan yöneticileriyle her zaman iyi geçindi.

 

Çetinoğlu: Batılı ülkeler ve ‘uzak batı’ diyebileceğimiz ABD’li siyasetçiler, devlet adamları, Sayın Denktaş’ın uzlaşmaya kapalı bir insan olduğu iddiasındaydılar.

ÖLÜMÜNÜN ÜZERİNDEN 8 YIL GEÇTİ VE KIBRIS’TA DENKTAŞ NE DEDİYSE O ÇIKTI.

  Değerli okur;

     Ölümünün 8’nci yıl dönümünde Kıbrıs Milli Davamızın lideri Denktaş’ı rahmet, minnet ve hasretle anarken; Kıbrıs konusuyla ilgili yıllar öncesi yaşananlara, bugün gelinen noktaya, Akdeniz’de son dönemde yaşanan gelişmelere tarihin sesiyle bir bakalım istedim! Bu stratejik adada, adayı çevreleyen Mavi Vatanda neler yaşanıyor? 

      Bugün Kıbrıs’ta geldiğimiz noktadan yıllar öncesine baktığımızda söylenebilecek tek bir şey vardır:

O da; Denktaş yıllar önce Kıbrıs konusunda ne dediyse karşımıza o çıkmıştır.

      İşte bundan yıllar önce yaşananların özeti:

      ‘’ 17 Nisan 2005 tarihinde KKTC’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi; bizler yenilikçiyiz diyerek AB hayallerinin peşine düşenlerin/kullananların tercih ettiği bir siyasi süreçle birlikte, liderini de Kıbrıs Türk’ünün önüne getirecekti; bu yeni siyaset liderinin adı: Mehmet Ali Talat’tı.

       Bir tarafta, ömrünü Kıbrıs konusu milli davam diyerek yola çıkan, ömrünün neredeyse tamamını, halkına ve bu davaya adayan, milletine adadığı ömrünü kurmuş olduğu KKTC devleti ile taçlandıran büyük bir lider; Sn. Rauf Raif Denktaş.

      Diğer tarafta ise; ‘’Birleşik Kıbrıs’’ çatısı altında Rumlarla birlikte yaşamak adına; Rumların dayattığı ‘tek dil, tek halk, tek egemenlik’ teslimiyetini kabul eden, Annan Planı döneminde, bu plana ‘evet’ denilmesi için dönemin AB yöneticileri ile sıkı bir işbirliği içerisinde bulunan zihniyetin temsilcisi bir siyasetçi;  CTP Genel Başkanı, M. A. T (Mehmet Ali Talat)

      Kıbrıs milli davamızın liderleri Sn. Dr. Fazıl Küçük ve Sn. Denktaş’ın Rumların her türlü insanlık dışı uygulamalarına, ekonomik ambargolarına karşı dik duruşun, milli ve ulvi değerlerimizin korunuşunu adeta kanaviçe gibi işledikleri ata yadigârı bu adadaki direniş yılları sonrasında; ‘Girne’den Doğan Güneş’ misali yeniden özgürlüğe kavuşulan 20 Temmuz 1974’ünden bu yana geçen yıllar sonrasında, Kıbrıs Türk’ünün özellikle Annan Planı referandumunda geldiği nokta gerçekten de çok önemliydi…

     Nereden, nereye gelinmişti? Bundan sonraki süreç nasıl gelişecekti? 

     Anlaşılan oydu ki, yıllardan beri süregelen taraflar arası müzakereler iki ana zemin içinde sürecekti:

 . Ya, adada yaşayan Kıbrıs Türk’ü için azınlık haklarını içeren bir zemin/sonuç ortaya çıkacak; yani Rum tarafına teslimiyeti getirecekti! 

 . Ya da, 1983 yılından beri yaşayan KKTC devletinin varlığı savunularak, neredeyse yarım asırdan fazla bir süredir tecrit hayatı yaşayan Kıbrıs Türk halkının adadaki varoluşunun; uluslararası arenada da tanınması sağlanacaktı.

      İşte 17 Nisan 2005 tarihinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde göreve gelecek siyasetçi, bu nedenlerden dolayı çok önemliydi.’’

      Ancak gerçek olan önemli bir husus vardı ki, bu seçimde Cumhurbaşkanı Sn. Denktaş’ı aday olarak göremeyecektik! 

      Çünkü bu seçimlerde aday olmayacağını açıklamıştı. Ancak Sn Denktaş büyük bir direnişçi, daha da önemlisi doğup büyüdüğü topraklara neredeyse ömrünün tamamını harcamış büyük bir siyasetçi ve devlet adamı, vatan belledikleri bu ada topraklarında devlet kurmuş bir liderdi. Cumhurbaşkanlığına aday olmayacağını açıklamıştı ama Kıbrıs Türk’ünün adada kazanılmış tüm yasal haklarını savunmaya devam edeceğini de açıklamıştı.

       O, Kıbrıs’ın dağında, toprağında neredeyse yarım asırdan bu yana yakın tarihine iz bırakmış, öyle kolayca siyaset dışına itilemeyecek bir liderdi.

       Böyle olmadığını, olmayacağını da seçimlerden önce yapmış olduğu şu açıklamalarıyla ortaya koyuyordu.

     İşte Denktaş’ın tarihe not düştüğü gerçekler:

     Sn. Denktaş, Cumhurbaşkanlığına aday olmayacağını 23 Mart 2005 tarihli Milliyet Gazetesinin KKTC temsilcisi Sefa Karahasan’a vermiş olduğu beyanatında şunları söylemişti: 

 ‘’AKP yüzünden bırakıyorum’’ diyerek, şu önemli hususlara dikkat çekiyordu: 

 ‘’AKP ile ters düştüğüm için aday olmadım. Bu iktidar, Kıbrıs konusunda halkın heyecanını bilmiyor. Her Türkiye Hükümeti ile uyum içinde yaşadım. Bugün AKP’yle yüz, yüze geldiğimde yine kalbimde olanlar söylenmektedir. Ama Annan Planı konusunda Türk Hükümeti ‘’evet’’ dedikten ve bize ‘’evet’’ dedirttikten sonra görüş ayrılığı ortaya çıktı. Türk Hükümeti ile uyum içerisinde olmadığıma ve olamayacağıma göre, bu günden ayrılmam doğal. AKP, Kıbrıs konusunda halkın heyecanını bilmediği için AB Türkiye’ye baskı yapabiliyor.’’

         Sn. Denktaş’ın tarihe not düştüğü bu tespit; 2002 yılında Türkiye’de iktidara gelen AKP Hükümetinin AB sürecinde izleyeceği komşularla sıfır sorun politikasının içeriğinin öncelikle Kıbrıs konusunun halledilmesiyle doldurulacağı yönünde vermiş olduğu mesajlarla da bire, bir örtüşüyordu.

        Ama Kıbrıs konusunun halli için Türkiye’nin yapmış olduğu tüm iyi niyetli çabalar, müzakere masasında ‘Rumlardan daima bir adım önde olacağız’ noktasında verilen tavizler; Rum tarafında ‘adanın sahibi biziz’ algısını daha da güçlendiriyor, AB’nin bu konunun halli için Türkiye’ye daha çok taviz ver baskısına neden oluyordu! 

      Rahmetli Denktaş, 24 Mart 2005 tarihli  ‘Yeni Çağ’ gazetesine verdiği demeç ise:

     ‘’Vur, vur inlesin!’’ Başlığı ile yayınlanıyor, şu hususları içeriyordu: 

    ‘’ Rauf Denktaş, KKTC’yi AB masasında meze yapan AKP’yi yerden yere vurdu. Erdoğan ve Gül’ü topa tutup, ‘’Kâbusları olurum’’, ‘’KKTC için dağlarda savaştım’’ dedi…

 Gazete haberine şöyle devam ediyordu: 

     ‘’Görev süresi 17 Nisan 2005 tarihinde sona erecek olan KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş gemileri yaktı. Teslimiyetçi AKP Hükümetini hedef alan Denktaş, yıllar önce ‘’Bozkurt’’ amblemli Türk Mukavemet Teşkilatında verdiği mücadele günlerine döneceğini açıkladı. İki Elim Yakalarında Olur. Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakan’ı Abdullah Gül’e yüklenen, ‘Toros’ kod adlı’ milli kahraman şöyle dedi: ‘KKTC’den taviz verirlerse, öbür dünyada bile iki elim yakalarında olur. Kâbus görürler. Ankara anlaşmasının ek protokolünün onaylanması, Rum tarafını tanıma anlamına gelir…’’

         Sn. Denktaş, Cumhurbaşkanlığı görevini bırakmaya 48 saat kala; kendisiyle görüşen Milliyet Gazetesi yazarları Fikret Bila, Derya Sazak ve Güngör Uras aracılığı ile Türkiye’ye şu kritik mesajları veriyordu:  Haberin ana başlığı; ‘’Denktaş’ın veda manifestosu’’ idi…

 İşte o vedadan tarihe not düşen sözler:

‘’. Bayrak yırtılırsa sesini hemen yükselt.

. Kıbrıs’ın Girit olmasına sakın izin verme.

. Batı’dan gelen Sevr dayatmasını kabul etme.

. Güvencesi ordu olan Atatürkçülükten şaşma

. Türkiye’nin borçlarının istismarına izin verme.

. Kıbrıs’ı kimseye verme, Akdeniz’e çıkamazsın.

. KKTC’yi tanımaya devam et. Bu şeref senindir.

. Bir devlet bırakıyorum, kıymetini bilin…’’

         Aynı haberin içeriğinde; Gazeteci Fikret Bila’nın yazısında:

       ‘’Kıbrıs giderse kıyamet kopar’ başlığını şöyle dolduruyor:  ‘’Cumhurbaşkanlığını bırakacak olan Rauf Denktaş; Talat’ın çizgisinden ve buna Erdoğan’ın verdiği destekten çok endişeli’’ olduğuna dikkat çekiyordu.

      Gazeteci Derya Sazak’ın yazısında: 

    ‘’Denktaş’a, 1974’te Makarios’a karşı düzenlenen Nikos Samson darbesini sordum: ‘’Arkasında CİA vardı’’ diye yazıyordu.

       Gazeteci Güngör Uras’ın yazısında ise:

     ‘’Gerçekçi’’ ile ‘’Vaatçi’’ başlığı kullanılarak, Denktaş’ın;  ‘gerçekçi yaklaşımla çözümsüzlüğü anlattığını vurgulayarak. Denktaş’ın; ‘’Talat nasıl olacağını söylemeden, halka ‘Avrupalı’ sözü verdiğini’’ ifade ettiğini vurguluyordu.

        KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı, Sn. Denktaş; 17 Nisan 2005 tarihinde yapılacak KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde katılmış olduğu ‘TV Programlarında’ genel olarak aşağıdaki hususlara dikkat çekiyordu:

‘’-17 Nisan 2005 tarihinde yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi çok önemlidir. Annan Planı referandumunda toplumumuza büyük bir baskı uygulandı. Yurt dışından büyük paralar geldi!

Cumhuriyetin Yaş Günü Nasıl Kutlanır?

Her sene 29 Ekim’de bu milletin en mühim bayramını, biricik devletimizin yaş gününü kutluyoruz. Türk milletinin yeniden doğduğu, yüzünü yepyeni ufuklara çevirdiği o kutlu günü kutluyoruz. Uçurumun kenarındaki yıkık ülkeden sonra bilimin ve aklın rehberliğini kendisine prensip edinmiş bir cumhuriyetin doğuşunu kutluyoruz. Gururla kutluyoruz, onurla kutluyoruz, göğsümüz kabara kabara kutluyoruz. Ve kutlarken de bize bu yüce mirası bırakanları anıyoruz. Herkesin bitti dediği o günde Samsun kıyılarından Anadolu sathına güneş gibi doğan Mustafa Kemal Atatürk’ü anıyoruz. Alçıtepe’nin ve Güneydoğu’nun aslanı Kazım Karabekir’i anıyoruz. Milli Şef İsmet İnönü’yü anıyoruz. Vurulup alnından kefensiz yatan nice Mehmetleri anıyoruz. Daha sonra klişeleşmiş birkaç videoyu izliyor, biraz gözyaşı döküyoruz. Sosyal medyaya sarılıp cumhuriyete bağlılığımızı süslü laflarla beyan ettikten sonra yakınlarda düzenlenen etkinliklere gidip sloganlar atıyoruz ardından da bu bayramın hakkını verdiğimizi düşünerek merasimi tamamlıyoruz.

Hicap duyarak söylüyorum ki yukarıda bahsettiğim büyük kurucular özellikle de Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk bizim şu halimizi, şu 29 Ekimlerimizi görse inanın kahrolurdu. Hatırlatayım elde avuçta silaha koyacak mermi bulunamayan günlerde;  yokluğun ve imkânsızlığın ayyuka çıktığı vakitte milletinin kaderini birilerinin insafına bırakmadan kendi eliyle çizmeyi başaran liderdir Mustafa Kemal Atatürk. Her ne gerekçeyle olursa olsun kimseden izin almayan, kimseden medet ummayan, kimseden aman dilenmeyen, kimsenin önünde eğilmeyen, sonunda ölüm olsa dahi ant içtiği davadan taviz vermeyen liderdir Mustafa Kemal Atatürk. Mustafa Kemal Atatürk’ü bütün dünyaya saydıran, emperyalist sömürüye maruz kalmış ülkelerdeki halk hareketlerine ilham kaynağı yapan da işte bu özellikleridir. Batılı yazarlar, aydınlar ve düşünürler ondan bu karakteri yüzünden ”Bozkurt”diye bahsetmişlerdir.

İşte bizler böyle bir liderin direnişiyle yeniden doğduk, işte izinin takipçisi olduğumuzu ısrarla vurguladığımız o adamın hususiyetleri böyleydi. Peki bizler 29 Ekim’de ne yapıyoruz? Atatürk’e benzeyen adamın peşinden koşup kendisiyle ağlayarak fotoğraf çektiriyoruz, bir meydanda toplanıp zeybek oynuyoruz, İzmir marşını hoplaya zıplaya söylüyoruz. Zinhar kutlamalar yapılmasın, bu özel gün coşkulu anlara sahne olmasın demiyorum fakat diyorum ki bu özel gün coşkulu anlara sahne olduğu kadar anlaşılabilsin ve kavranabilsin. Bugün devletimizin ciddi sıkıntıları var, bugün toplumumuzun gün geçtikçe kökleşip iltihaplanan yaraları var. Mustafa Kemal, devrindeki sorunlarla karşı karşıya kalınca konuşmakla yetinmedi veya onları görmezden gelmedi. Mustafa Kemal devrindeki sorunların çözümünü geçip gitmiş günlerin efsununda da aramadı. ”Ben ne yapabilirim ki ?” Deyip vazgeçmedi aksine sorunların çözümünü ilimde aradı, fikirde aradı ve devayı mümkün kılmak için hiç yılmadan çalıştı.

 

 

 

Ben diyorum ki 29 Ekim’i yeğ kutlamak için herkes sorumlu olduğu işi layığıyla yapsın tıpkı Mustafa Kemal gibi. Anneler evlatlarına okumayı aşılasın, ahlakı öğretsin. Onlara fenle, tarihle, sosyolojiyle ve sanatla hasbihal olmaları gerektiğini hatırlatsın. Öğretmenler mesleklerini yavan kitabi bilgileri anlatmaya mecbur oldukları ekmek kapısı olarak değil, bu ülkenin geleceğini tasarlayacak bireylerin hayatlarına dokunacakları uhrevi vazife olarak görsün. Gençler Instagram hikâyelerine Atatürk fotoğrafı iliştirmenin biraz ötesine geçip, biz gençlere armağanı olan fikirlerinin ışığında modern dünyanın dinamiklerine uygun çağdaş bir düşün dünyasını inşa etmek gibi hayatî bir ödevi olduğunu hatırlasın. Ve her daim bu bilinçle başları dik yürüsün. Hâkimlerimiz, avukatlarımız cübbelerini giyip aynanın önüne geçsin, kendilerini biraz süzsün sonra da cübbelerinde neden düğme ve cep olmadığını hatırlarına getirip ”Adalet Mülkün Temelidir” düsturundan katiyen ayrılmasın. Hiçbir avukat, hiçbir hakim, hiçbir savcı; para için, torpil için, makam için hiç ama hiç kimsenin karşısında nokta kadar küçülüp virgül kadar eğilmesin. Yönetimde yer alanlar, belediye başkanlarımız, vekillerimiz, bakanlarımız hatta cumhurbaşkanımız bu devleti kuranların ne şartlar altında şu anda kendilerine emanet edilmiş olan koltukları tasarladıklarını hatırlasın. Bu koltukların sahibi değil bekçisi oldukları hakikatini kabul etsin ve pek tabii bu koltukların sağladığı ayrıcalıkların yalnızca bu topluma hizmet etmek için kullanılması gerektiğini zihinlerine kazısın. Al bayrağın altında yaşayan herkes kutuplaşmanın ve kamplaşmanın karşısında kararlılıkla dursun. Kardeş kardeşi ayrıştırmaktan vazgeçsin, kardeş kardeşin fikirlerine saygı duysun. Sağcısıyla – solcusuyla, cazcısıyla – hicazcısıyla, inançlısıyla – inançsızıyla herkes yaşadığı ülkeden, geçmişinden kıvançla övünsün. Lakin övünmekle kalmayıp öğünmeyi de ihmal etmesin.

Cumhuriyetin yaş günü zannımca işte böyle kutlanır, böyle kutlanmalı…

Cumhuriyetimizin 96.yaş gününü kutluyor, başta Halaskârgazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu topraklar için düş kuran, çalışan, çarpışan ve bedel ödeyen tüm kahramanları saygı, minnet ve rahmetle yad ediyorum.

 

 

Hukuki Açıdan Türkiye’deki Suriyeliler

Ülkemizde fiilen kayıtlı-kayıtsız 5,3 milyon Suriyelinin yaşadığı tahmin edilmektedir. Suriyelilerin Türk nüfusuna oranı ise ülke genelinde %6,5 oranında.

Prof. Dr. Ümit Özdağ’a göre, “Türkiye’de yaşayan Suriyeli ‘sığınmacıların’ sayısı 2040 yılında 10 milyona yükselecek, “Türkiye’nin birçok kenti Türk kimliğini kaybedecek ve Arap kentleri olacak.”

Halen Kilis’te nüfusun yüzde 81,4’ü, Hatay‘da yüzde 27,3’ü, Gaziantep‘te yüzde 22,2’si, Şanlıurfa‘da yüzde 21’i Suriyeli. İstanbul’da yaşayan Suriyeli sayısı da 1 milyona ulaştı.

Bu yüzden hukuki açıdan Türkiye’deki Suriyelilerin statüsünün doğru olarak ifade edilmesi önemlidir. Çünkü her bir statünün devletimize yükleyeceği yükümlülükler farklıdır.

Türkiye’de bulunan Suriyeliler (Cumhurbaşkanı dahil) devletimizi yönetenler veya halkımız tarafından mülteci, sığınmacı, göçmen ya da misafir olarak tanımlansa da bu tanımlar iltica hukukuna göre doğru değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde bulunan Suriyeliler “mülteci, sığınmacı veya göçmen” değildir. Bu kişiler, “geçici koruma altında olan yabancılardır.”

Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK)  ile bu Kanunu dayanak alarak çıkarılan Geçici Koruma Yönetmeliğine tabidirler.

Geçici koruma uluslararası koruma anlamına gelmez. Suriyeliler uluslararası hukuka tâbi tutulmadığından, Türkiye’nin Suriyeliler konusunda uluslararası hukuktan kaynaklanan bir sorumluluğu bulunmamaktadır.

Türkiye’de devletin Suriyelilere tanıdığı haklar uluslararası hukuktan kaynaklanan bir yükümlülüğün sonucu değildir. Tamamen devletimizi yönetenlerin siyasi tercihidir.

******************************

SURİYELİLERE TÜRK VATANDAŞLARINA SAĞLANAN HAK VE İMKÂNLARDAN FAZLASI VERİLEMEZ

Türkiye’de geçici koruma altında olan Suriyeliler mülteci olmadıkları için uluslararası hukukun koruması altında değildir. Ancak bir an için bunların mülteci olduğunu düşünsek bile Türkiye’nin “Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme” (1951 Cenevre Sözleşmesi)ne taraf olurken koyduğu çekince sebebiyle Suriyelilere Türk vatandaşlarına sağlanan hak ve imkânlardan fazlası verilemez.

İç hukukumuzda da 2014 yılında düzenlenen Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu‘nda da “Başvuru sahibine, başvurusu reddedilen veya uluslararası koruma statüsü sahibi kişilere sağlanan hak ve imkânlar, Türk vatandaşlarına sağlanan hak ve imkânlardan fazla olacak şekilde yorumlanamaz” hükmü getirilmiştir.

Bu sebeple ülkemizde Suriyelilere hastanelerde, eğitim kurumlarında, sosyal ve ekonomik yardımlarda Türk vatandaşlarına sağlanan hak ve imkânlardan fazlasını veren uygulamalar, “hukuk devleti” ve “kanunla bağlılık” ilkelerine zarar veren siyasi tercihlerdir.

******************************

SURİYE’YE GİDİP DÖNEN SURİYELİLER

Geçici koruma statüsü, Suriyelilere Türkiye’de koruma sağlarken, şartlar düzeldiğinde vatanlarına dönmelerini zorunlu kılan bir statüdür.

Dolayısıyla, yılın belli dönemlerinde Suriye’deki akrabalarını ziyaret edip, Türkiye’ye dönüp hayatını burada idame ettirmek, statünün anlamı ile bağdaşmaz. Bu durum, mülteci statüsü ya da uluslararası koruma statüsü ile de bağdaşmaz.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 19 Eylül 2019 tarihinde yaptığı açıklamada ülkesine dönen Suriyeli sayısının 354 bin olduğunu söyledi. Yani isteyen Suriyeli vatanına kalıcı olarak dönme imkânına da sahiptir.

“Kaçtığı ülkeye kendi rızasıyla dönen ve sonra sığındığı ülkeye geri gelen kişi uluslararası hukuk anlamında mülteci de değildir, uluslararası koruma kapsamında da değildir. Suriyeliler için geçici koruma statüsü de anlamını yitirmiştir.”

******************************

SURİYELİLERİN T.C. VATANDAŞLIĞINA ALINMASI

İçişleri Bakanlığı tarafından, Türk vatandaşlığı verilen Suriyeli sayısı (1 Ağustos 2019 tarihi itibarıyla) 92 bin 280 kişi olarak açıklandı.

Bu durum hukuki değil, tümüyle siyasi bir karardır. Geçici koruma statüsünden yabancılar için öngörülen diğer statülere geçiş söz konusu değildir. Diğer yandan bu statünün T.C. vatandaşlığına alınma yoluyla sonlandırılması da ulusal ve uluslararası hukuka aykırıdır.

Vatandaşların devlet ile olan hukuki bağını “devletine sadık olma borcu” ve “kurallara uyma borcu” ifade eder. “Yabancının” ülkemize “sadakat borcu” yoktur, yalnızca bulunduğu ülkenin kurallarına uyma borcu söz konusudur.

Ülkemizde bulunan Suriyelilerin kendilerini Türk Milletine ve vatanına ait hissetmedikleri açıktır. Zaten böyle bir beklenti içinde olmamız onlara da haksızlıktır. Yapılan araştırmalara göre “Türkiye’deki Suriyelilerin bize entegre olmaya niyetleri yoktur. Hatta Türk vatandaşları da Suriyelilerin entegre olmasını istememektedir.”

Diğer yandan Türkçe konuşup yazamayan, Türk tarih ve kültürünü bilmeyen ve özümsemeyen Suriyelilerin kitlesel olarak vatandaşlığa alınmaları hukuka aykırı olduğu gibi, kamu düzenini bozan ciddi sosyolojik ve siyasal sorunların doğumuna yol açacaktır.

***************************

HAKLAR DEĞİL HİZMETLER

Geçici koruma bakımından hangi hakların tanınması gerektiği hususunda en yol gösterici metin AB Geçici Koruma Yönergesi‘dir. Bu Yönerge’de belirtilen temel haklar ışığında, Türkiye’de bulunan Suriyeli geçici korunanlara ilişkin haklar ise “Geçici Koruma Yönetmeliği”nde şu şekilde ifade edilmektedir:

“Bu yönetmelik kapsamındaki yabancılara; sağlık, eğitim, iş piyasasına erişim, sosyal yardım ve hizmetler ile tercümanlık ve benzeri hizmetler sağlanabilir” ifadeleri göze çarpmaktadır. Madde metninde sayılan bu hizmetlerin zorunlu olarak düzenlenmediği, devlete takdir hakkı tanındığı görülmektedir.

Dikkat edilirse madde metninde “haklar” yerine sunulacak “hizmetler“den bahsedilmektedir. Bu ifade hem yönerge ile uyumlu hem de maksada da uygun olmuştur.

Uluslararası koruma statüsünün dışında olan ve geçici koruma altına alınanlar yani Suriyeliler de Türkiye’nin uluslararası hukuk açısından bir yükümlülüğü olmamasına rağmen sağlık, eğitim, iş piyasasına erişim, sosyal yardım ve hizmetler, tercümanlık hizmetlerinden yararlanmaktadır.

Geçici koruma altına alınan Suriyelilere de bu hizmetleri ve fazlasını veren Türkiye zengin ülkelerin yapmadığı fedakârlığı yapmaktadır.

 

 

Aydınlar Ocakları 49. Şurası

Adana Aydınlar Ocağı olarak 25-27 Ekim 2019 tarihlerinde Amasya’da düzenlenen Aydınlar Ocakları Şurasına katıldık. Yüksek sayıda katılımın olduğu, 3 gün süren ve 25 kişinin konuşma yaptığı toplantılardan büyük yararlar sağladık.

Şurada yapılan konuşmalar, kendi alanlarında ciddi hazırlıkları olan kişiler tarafından yapılmış olması, sağlanan yararların en büyük nedenidir, bence. Çünkü gerçekten ülke çapında birçok isim Şurada konuşmalar yaptılar.

49. Şuranın Amasya’da yapılmış olması çok anlamlı idi. Çünkü bu yıl, Amasya Tamimi’nin 100. yılı idi. Bu nedenle, Amasya’dan, diğer illere, Aydınlar Ocakları tarafından çok önemli iletiler gitmesi sağlanmış oldu.

3 gün boyunca, o kalabalık katılımcılardan, adeta, ATATÜRK ve MİLLÎ MÜCADELE fışkırdı, taştı ve aktı. Bu cümleyi şu nedenle kuruyorum: 22 Haziran 1919’da, tüm Millî Mücadele’nin ilk katılımcıları tarafından imzalanan Tamim’de yazılı olan; “Artık, İstanbul Hükümeti, Türk Milleti’nin kurtuluşuna çare olamaz. Bu nedenle, Türk Milleti’nin kaderini, yine Milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ifadeleri ile fitil ateşlenmiş ve gerekli işaretler işin başında verilmiştir.

Bu nedenle, Amasya Tamimi ve dolayısıyla Amasya önemlidir.

Amasya Tamimi’ni imzalayanlardan Kâzım KARABEKİR Paşa’nın kızı Timsal KARABEKİR Hanımefendi’nin katılışı ve ATATÜRK hakkındaki sözleri son derece önemli ve değerli idi.

Yılda iki defa ve her biri ayrı illerde yapılan Şuralar sonucunda, Şurada sunulan Tebliğler ve ileri sürülen görüşler doğrultusunda bir BİLDİRGE hazırlanır. Ümit ederim ki, kısa sürede, bu Bildirgeler tüm toplumun duyduğu ve okuduğu Bildirgeler haline gelir. Ne yazık ki, bu konu henüz, istenen seviyede değildir.

Amasya toplantıları sonucunda hazırlanan Bildirge’nin başlangıç kısmını aynen alarak, neden önemsediğimi belirtmiş olalım:

“Büyük Şuramız, Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN, Türk Milleti’nin bağımsızlığını tehlikede görerek 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıp Millî Mücadele’nin meşalesini yaktığı, Kurtuluş’tan Kuruluş’a giden yolun kilometre taşları olan Amasya Tamimi’ni yayınladığı, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaptığı tarihin 100. Yıldönümünde gerçekleştirilmiştir. Türk Milliyetçiliği düşüncesini benimseyen ve Türkiye’nin meselelerini bu açıdan değerlendiren Aydınlar Ocakları olarak, son Şuralarımızı özellikle Kurtuluş’tan Kuruluş’a giden ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile noktalanan bu kutlu yolun üzerindeki Ankara, Samsun, Sivas ve Amasya’da gerçekleştirdik. Amasya, kuruluş ve kurtuluşun en önemli kilometre taşlarından birisidir. Osmanlıya ev sahipliği yapan Amasya, Millî Mücadeleye başlangıç rolünü üstlenerek Millî Devletimize de kucak açmıştır. Amasya Tamimi ile Türk Milletinin mukadderatının yine bütünüyle Türk Milleti tarafından çizileceği gerçeği ortaya konmuş; Erzurum ve Sivas Kongreleriyle Millî Mücadele fikri ateşlenmiş, Türk Milletinin esir edilemeyeceği kararı perçinlenmiştir. Emperyal güçlerin merhametine sığınarak bir ülke kurtulamaz ve sürekli kılınamaz. Amasya Tamimi dün olduğu gibi bugün de bize ışık tutmaktadır. Bugün de sözde dost ve müttefik tuzaklarına karşı Türk’ün Millî Mücadele meşalesini canlı tutanlardan birisi de Amasya Tamimidir.”

Şurada, son gün ben de bir Tebliğ sunma imkânını buldum. Bu İmkân için ilgililere buradan teşekkür ediyorum. “1800-1923 Türkiye İktisat Tarihi” başlığıyla sunduğum Tebliğ, son derece ilgi gördü diye düşünüyorum. Keşke daha fazla Zaman imkânı olsaydı da, daha çok anlatabilseydim!

Şura düzenlemek kolay değildir. Büyük emek ister. Bu nedenle, bu zor görevi, zor şartlara rağmen başarıyla tamamlayan Amasya Aydınlar Ocağı’na başta Başkan Orhan AKAR Beyefendi olmak üzere teşekkürü ederim. Ayrıca, Şuranın güzelliğini ve verimliliğini artıran Genel Merkez yöneticileri ve İstanbul’daki Aydınlar Ocaklılar ve diğer illerden gelen tüm Aydınlar Ocaklılara teşekkür ederim.

Bu çok güzel 3 gün için Adana’dan beraber gittiğimiz Adana Aydınlar Ocağı yöneticilerine de ayrı bir teşekkürüm olmalı elbette!

Bu arada, Amasya’nın çok güzel, sakin, nezih ve mutlaka görülmesi gereken bir ilimiz olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim.

BİLDİRGE; NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ifadesi ile bitmiştir.

Aydınlar Ocakları 49. Büyük Şurasına katılan Aydınlar Ocakları şunlardır:

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi, Adana Aydınlar Ocağı, Amasya Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı, Ankara Aydınlar Ocağı, Antalya Aydınlar Ocağı, Avrupa Aydınlar Ocağı, Balıkesir Aydınlar Ocağı, Bursa Aydınlar Ocağı, Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Giresun 19 Eylül Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı, Iğdır Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, Kocaeli Aydınlar Ocağı, Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı, Samsun Aydınlar Ocağı, Sinop Aydınlar Ocağı, Sivas Aydınlar Ocağı, Tekirdağ Aydınlar Ocağı, Trabzon Aydınlar Ocağı, Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Aydınlar Ocağı.

 

 

Vatanı Dilinde Cengiz Dağcı Kitabı

Cengiz Dağcı, Kadim Türk yurdu Kırım’da yetişen çok mühim ve çok büyük roman yazarımızdır. 9 Mart 1920’de Yalta’da doğdu. 1941 Haziran’ında Ukrayna Cephesi’nde Rus Ordusu’nun tank teğmeni olarak savaşırken Almanlara esir düştü. Sonra Alman ordusunda Ruslara karşı savaştı. 1945 yılında Kırım Türklerinden bir grup ile birlikte Türkiye’ye iltica etmek istedi. Dönemin yönetimi ‘Rusya ile ilişkilerimiz bozulur‘ endişesiyle kabul etmedi. Kızılhaç yardımıyla İngiltere’ye gitti, orada yerleşti. Eşiyle birlikte lokantacılık yaparak geçimini sağladı. Geceleri ise kitap yazmayı, uykuya tercih etti. İlk eserini Kırım Türkçesiyle yazdı: Korkunç Yıllar. Bu eser Ziya Osman Saba tarafından Türkiye Türkçesine çevrilip yayınlandı. Cengiz Dağcı kendi romanını okuyarak Türkiye Türkçesini öğrendi. Sonraki romanlarını Türkiye Türkçesiyle kendisi yazdı.

 

Telif ettiği kitaplardan bazılarının isimleri: Yurdunu Kaybeden Adam, Onlar da İnsandı, Ölüm ve Korku Günleri, O topraklar Bizimdi, Üşüyen Sokak, Badem Dallarına Asılı Bebekler, Ben ve İçimdeki Ben, Biz Beraber Geçtik Bu Yolu, Regina, Dönüş, Ana ve Küçük Alimcan, Genç Temuçin, İhtiyar Savaşçı, Üşüyen Sokak, Anneme Mektuplar, benim Gibi Biri…

Romanlarında Kırım Türklerinin yaşadığı acıları hüzünlü fakat berrak bir üslupla aksettirdi. 1940 yılında ayrıldıktan sonra Kırım’a gitmemiş olmakla birlikte, Kırım ile olan ilgisini hiçbir zaman koparmadı. Kırım Türklerinin vatanlarına dönüşlerini anlatmayı ihmal etmedi. Hatıralarında; ‘Ben yalnızca Kırım’ın yazarı değilim ama Kırım’ın faciasını bütün gerçeği ve içtenliğiyle yalnız ben yazabilirdim.’ Diyor. Yalnızca bu sebeple yazdı. Yazdıkları vesilesiyle Türkiye’de ve Türk dünyasında milyonlarca insan Kırım’ı ve Kırım Türklerinin hayatlarını öğrendi ve soydaşlarını sevdi.

22. 09 2011târihinde Londra’da ebedî âleme intikal etti. Devletimiz, aziz naşının vatanı Kırım’da toprağa verilmesini sağladı.

İbrâhim Şâhin ve Sâlim Çonoğlu tarafından hazırlanan Vatanı Dilinde CENGİZ DAĞCI Kitabı vesilesiyle insanlarımız O’nu daha iyi tanıyacaklar ve sevecekler. Okuyanlar; vatan sevgisinin ne olduğunu, vazgeçilemez bir unsur olduğunu, soydaşlarımızın kızıl Moskof yönetiminde ne büyük işkencelere maruz kaldığını öğrenecekler. Özellikle gençlerimizin o acıları tekrar yaşamamak için bu gerçekleri bilmeleri gerekiyor.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 360 sayfalık eser, ‘Ön Söz‘ hariç üç bölümden oluşuyor. Hayat ve Roman başlıklı birinci bölümde; Recai Özcan, Hayrettin Orhanoğlu, Alev Sınır Uğurlu, Sabahattin Çağın, Fâzıl Gökçek, Soner Akpınar, Nurcan Şen, Metin Savaş, Hilmi Özden, Mustafa Çetin tarafından kaleme alınan makalelerde Cengiz Dağcı’nın roman ve hikâyelerinden iktibas edilen bölümler rehberliğinde tahliller ve değerlendirmeler yer alıyor.

Dil, Bilinç ve Sanat‘ başlıklı ikinci bölümde; Ali Duymaz, Cafer Şen, Zafer Karatay, Emel Kefeli, İbrâhim Şâhin, Bahtiyar Aslan, Cengiz Dağcı’nın hayatından okuyanın içini yakan kesitlerle vatan şuurunu ve sanatını anlatarak devasa bir Cengiz Dağcı heykeli inşa ediyorlar.

Şiir ve Ötesi‘ başlıklı üçüncü bölümde, Sâlim Çonoğlu ve İsa Kocakaplan; yazarımızın bilinmeyen bir yönünü; şairliğini mercek altına alıyorlar. İki makaleyi okuyanlar, Cengiz Dağcı’nın hassas, duygulu ve içten ifadelerle insana dokunan, yürek yakan üslûbunu keşfediyorlar.

Roman ve Halk Kültürü başlıklı son bölümde; Mehmet Aça, ‘Onlar da İnsandı‘ isimli roman rehberliğinde insan karakterini etkilen unsurları,  Özkul Çobanoğlu Cengiz Dağcı’nın eserlerinde din olgusunu,  ve Metin Özarslan ise; Dağcı’nın romanlarında yer alan türküleri ve Türk dünyasında az bilinen Kırım müziği hakkında bilgiler veriyor.

İnsanoğlu, tanımadığının düşmanıdır. Ancak iyi tanıdığını sevebilir. Büyük bir ustalık ve ince bir titizlikle hazırlanan ‘Vatanı Dilinde CENGİZ DAĞCI Kitabı‘ isimli eser, yalnızca Cengiz Dağcı’yı tanıtmakla kalmıyor. Roman ve hikâye kahramanları üzerinden Türk milletini, insanı, tabiatı, vatanı ve millete ait değerleri sevmeyi öğretiyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

Prof. Dr. İBRAHİM ŞAHİN:

1963’te doğdu. İlkokulu 1974’te; Ortaokulu 1977’de; Liseyi 1980’de; üniversiteyi 1984’te; Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nde; yüksek lisansı 1987’de;  lisansüstü eğitimi aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladı. Bir süre Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştıktan sonra 1994 Haziran’ında Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’ne geçti. Doktorayı 1992’de bitirdi. Doçentlik unvanını 1999’da aldı.  2005 yılında profesör oldu. Hâlen Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Yayınlanmış kitapları: İzmirli Bir Şair: Tevfik Nevzat (1993), Cengiz Dağcı’nın Hayatı ve Eserleri (1996), Selanikli Fazlı Necip / Hayatı ve Eserleri (2004), Haz ve Günah / Bir Tanpınar Yorumu (2012), Enis Tahsin Til (2015), Tanpınar’ın Saklı Dünyası Julian Rentzsch-İbrahim Şahin (Editör) (2018), Bir Metafor Olarak Yol ve Yolculuk (Deniz Depe ile) (Editör) (2018), Bir Güneş Avcısı Ahmet Hamdi Tanpınar (Deniz Depe ve Nurcan Ankay ile (Editör) (2018).

 

Prof. Dr. SÂLİM ÇONOĞLU:

1970 yılında Samsun’un içlesi Havza’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Havza’da, lisans eğitimini 1993 yılında Erzurum Atatürk, Yüksek lisan eğitimini l995 yılında, Doktora Eğitimini 2000 yılında Balıkesir Üniversitesi’nde tamamladı. 2001 yılında Yrd. Doç. Dr, 2010 yılında Doçent, 2015 yılında Prof. unvanını elde etti. Hâlen Balıkesir Üniversitesi’nde Türk Dili ve edebiyatı Profesörü ve Bölüm Başkan Yardımcısı olarak vazife yapmaktadır.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: *Hikâye ve Romanlarda Ahmet Mithat Efendi, *Çiğdemler Çiçek Açtığı Zaman, *Kamlığın Entelektüel Sahnedeki Görüntüsü: Hüseyin Nihal Atsız.

Bir Dostu Tanıyalım‘ başlığı altında kaleme aldığı makalelerden bazıları: *Prof. Dr. Turan Yazgan, *Fethi Gemuhluoğlu, *Nevzat Kösoğlu, *Emine Işınsu, *Mümtaz Turhan, *Erol Güngör, *Sâmiha Ayverdi, *Necmettin Hacıeminoğlu, *Kenan Görsoy, *Remzi Oğuz Arık, *Servet Somuncuoğlu, *Nuri Gürgür ve diğerleri…

 

 

KUŞBAKIŞI

BİR DEVRİN BİTTİĞİ YER / ÇANAKKALE:

Etrafında ihtilafsız ittifak edebileceğimiz ortak değerleri öne çıkarmamızı gerektiren günler yaşıyoruz… Târih ortak değerlerimizden biridir… Özellikle Çanakkale Zaferi, yakın tarih içindeki yeri bakımından, son derece anlamlıdır. Anlamlıdır, çünkü ‘Osmanlı bitti, bir daha dirilemeyecek şekilde yere serildi‘ denilen bir zamanda kazanılmıştır. Mâhiyeti itibariyle bir diriliş cehdi, aynı zamanda da birlik-berâberlik sembolüdür.

Bu itibarla Çanakkale mücadelesini kazanan ruhu keşfetmeye ve kavramaya muhtacız. Hatırlayalım ki, Çanakkale Zaferi, Avrupa’nın ‘Hasta Adam‘ damgasını vurduğu bir milletin varlık mücadelesidir. Mücadele kaybedilseydi her şey biter, o moral çöküntüsü içinde İstiklâl Savaşı bile verilemezdi. Ama kazanıldı. Tarihin yolu ve yönü değişti. Bir millet ateşle imtihan olundu Çanakkale’de, tarihle hesaplaştı ve kendi varoluş tarihini yeniden yazdı.

Yavuz Bahadıroğlu’nun telif ettiği roman 13,5 x 21 santim ölçülerinde, 200 sayfadır.  (Tanıtım Bülteninden)

PANAMA YAYINCILIK:

Yüksel Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80

e-posta: info@panamayayincilik.com internet: www.panamayayincilik.com

 

MİFTÂHU’L KULÛB

Mehmed Nuri Şemseddin Nakşibendî’nin 1843 yılında yazdığı eser, tasavvufa dâir üç risâleden meydana gelmektedir. Eserde; tarîkat ve tasavvuf âdâbı, alâmetleri, bir mürşide intisâbın lüzumu, râbıta, murâkebe gibi tasavvufa ait mes’elelerden bahsetmektedir. Kitabın sonunda Hazret-i Ali (kv)’ye ve müellifin kendisine âit vasiyetnâme ve Tarîkat-i Aliyye’ye intisâb eden ehl-i sülûka lâzım olan şartlar ilâve edilmiştir.

16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 368 sayfadır.

FAZİLET NEŞRİYAT:

Sultanahmet, Divanyolu Caddesi Nu: 27 Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-514 06 37,

Belgegeçer: 0.212-657 95 88 e-posta: bilgi@fazilet.com.tr www.fazilet.com.tr

 

FELÂH

Sâmi Bülbül’ün şiirlerinden oluşan kitap Temmuz 2019’da yayınlandı. ‘Kurtuluş‘ manasına gelen ‘felâh‘ kelimesi, bir istikamet üzere ezelden ebede, bengi duygu ve düşünceler taşıyan bir sanatkârın gönül gözesinden doğmuştur. Sanatçı iğneyle kuyu kazdığının farkındadır, bundan zevk duyar; adeta kişiyi düşünmeye alıştırmayı gaye edinmiştir.

Felâh’ta Türkçenin zengin kelime dağarcığı ve güçlü anlatım biçimi şairin şahsına münhasr hayalleriyle buluşturulmuştur. Sözün mısralardaki yeri, bâzen serbest bâzen de ölçülü düzenlenmesi, ahengin oluşmasını kuvvetlendirmiştir. Şiirlerdeki kelime örgüsü; yeni benzetmeler, aktarmalar, imâleler ve kinâyelelerle bezenmiştir. Şâir her şiiriyle Türkçe bir dünya kurmuştur.  Bu eserde şiirlerden, koşmalardan; cinaslardan, şarkılardan oluşan ve okuyanı diriltecek esintiler bulunmaktadır.

Esenlik iklimine adanmış; ümit, emek ve sabırla yazılmış beş bölümden oluşan Felâh,  şairin hayatından kesintiler, düşünceler, şâhitlikler, duygular, okuyucuyla paylaşılan hisler taşır. Sami Bülbül’ün deyimi ile Felâh, ‘Bir solukta okunamayacak kadar damıtılmış.’ yerli, köklü düşüncelerin sindiği fakat daha çok gönül işi şiirlerden oluşmaktadır.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

DERKENAR:

TÜRKÇEM DİLE GELSE NE DER?

C. YAKUP ŞİMŞEK

Dili ağırlaşan Türkçe bir gün ağız dil vermez olacak.

Ana dilimizin derdine derman olmazsak -maazallah- dili boğazına akacak.

Yıllardan beri anlata anlata dilimde tüy bitti.

Her şeye rağmen, devam…

Çünkü bu benim davam.

Gerçi “Dilden gelen elden gelse her fukara padişah olur.” demişler, bilirim.

Lâkin şunu da bilirim:

“Dile gelen, ele gelir…”

***

Türkçemiz yediği bunca ağır darbeden ve beyninde süren arbededen dolayı bir gün dile gelse ne derdi?

“Beni niçin asıl sahibimden, yani beni ben yapan milletimden kopardınız?” diye başlardı söze, muhtemelen…

“Yüzlerce, binlerce yıldır milyonlarca, milyarlarca insanın dilinde ve elinde nesilden nesile geldim. Onların iradesi, ifadesi ve müsaadesiyle şekillenip dillendim. Tâ ki 1930’lara kadar… Bu yıllardan itibaren, hâkim gücün emir-kumanda zincirine bağlandım…”

 

“Asırlar boyunca,  Orta Asya’dan yürüyüp Afrika ve Avrupa’ya yayılıp coşarak, koşarak; kıvrak, şakrak bir kısrak gibi geliştim. Anadolu’da Yunus soylu, suna boylu, derviş huylu bir güzel olmuştum. 

“1930’lardan itibaren duldasız, gıdasız, edasız ve sedasız bırakıldım.”

“Yedi sekiz asırdan beri benim zengin terkîbime karışan, varlık sırrıma erişen, benliğime yerleşen, köklerimle birleşen, sonra göğerip fidan olan, çınar gibi gürleşen binlerce kelimem vardı. Osmanlı yıkılır yıkılmaz uydurma Türkçecilerin kararı TDK’nın  ısrarı  ve  Agopların  ızrârıyla bu çınarlar, benim toprağımdan koparıldı, kökünden söküldü…”

“Gövdeme balta vuruldu, dallarım kırıldı, yapraklarım yeni dil rüzgârıyla savruldu…”

“Asıl sâhibinden kaanunsuz ve uygunsuz olarak, cebren ve hîleyle alınıp birtakım politikacı ve müteahhitlerin ihtirasları için dozer paletleri altında çiğnenmiş güzelim bir bahçe gibi talan ve tarumar edildim…”

“Dil Darbesi mahsulü, Fransız pardösülü, Osmanlıya küsülü, öz Türkçe tütsülü, dil mikrobu kapsülü; Türkçe foyalı, Avrupa iğne oyalı ve kara boyalı kelimeler vücuduma zorla zerk edildi. Böylece kimyam bozuldu ve zehirlendim, kirlendim…”

“Bir dilde 700 yılda ancak görülebilecek değişmeyi ben 70 yılda yaşamak zorunda kaldım. Nitekim 1930’lardan beri Türkiye’de her neslin elinde ve dilinde kılıktan kılığa girdim.”

“Öyle nesiller yetiştirildi ki onlar  benim 90 yıl önceki hâlimi İngilizceden bile daha yabancı buluyorlar…”

“Kelimelerimle beraber edebî eserlerim de ölüme mahkûm edildi… Binlerce cilt kitap bugünkü nesil için birer ölü, tozlu sayfalarda örtülü, kapıları sürgülü ve türbede gömülü hâldedir.”

“Çoğunuz eski sağlıklı ve dinç hâlimi bilmediğiniz için şu an beni iyi sanıyorsunuz. Hâlbuki şimdi ben, geçmişini nerdeyse hiç hatırlamayan bir Alzheimer hastasıyım… ”

“Beni bugünkü afyonlu, operasyonlu, hormonlu, şarbonlu ve radyasyonlu hâle düşüren TDK’dan ve o devrin siyâsetçilerinden dâvâcıyım.”

“Ey milletim, aslında kendimden çok size üzülüyorum. Çünkü bende yapılan sun’î, ânî, şeytânî ve yabânî değişiklik sizin beyin faâliyetlerinizde az çok yavaşlama, aksama, durma, tıkanma ve zorlanmalara yol açtı. Düşünme-konuşma; dinleme-anlama; okuma-anlama arasındaki yollar şimdi sizin için dolaşık, çapraşık, karışık bir hâlde. Beyindeki aksamalar, vücûdun diğer uzuvlarındaki hastalıklardan daha vahimdir. Sağlıklı düşünememek, hep yarım yamalak anlayıp yalan yanlış anlatmak, insan zihnini dâimâ daraltır, ruh sağlığını sürekli tehdîd eder…”

“Yeni kelimeleri niçin kabûl etmeyeceğim ki? Ama gerçekten yeni olmalı. Bende eskiden beri zâten var olan kelimelerin yerine zorla konmuş kelimeler yeni değildir. Nitekim beni bu kelimeler bozdu…”

“Artık pek hatırlamasam da eskiden çok sağlıklı, zengin ve güzel olduğumu biliyorum. Meselâ şu adamların devrinde, kaleminde ve dilinde:

Dede Korkut, Ahmed Yesevî, Hacı Bektâş-ı Velî, Yûnus Emre, Âşık Paşa, Karacaoğlan, Niyâzî Mısrî, Pir Sultan Abdal, Fuzûlî, Bâkî, Kâtip Çelebi, Evliyâ Çelebi, Nedîm, Şeyh Gaalib, Ahmed Cevdet Paşa, Ahmed Midhat Efendi, Ömer Seyfeddin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hâlid Ziya Ziyâ Uşaklıgil, Tevfik Fikret, Mehmed Âkif, Ahmed Hâşim, Yahyâ Kemâl, Mahmud Şevket Esendal, Hâlide Edip Adıvar, Reşat Nûri Güntekin, Abdulhak Şinâsi Hisar, Peyâmî Safâ, Ahmet Hamdi Tanpınar, Âşık Veysel, Necip Fâzıl Kısakürek, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Sait Fâik, Orhan Veli, Câhid Sıtkı Tarancı vb.”

“Ben de diğer büyük diller gibi olmak istiyorum: İngilizce, Fransızca, Arapça, Farsça, İspanyolca, Çince meselâ. Onlar geçmişinden kopmadılar ve güçlendiler. Kelime atmadılar, biriktirip zengin oldular…”

“Sizler benim güzelim dallarımı, yapraklarımı kırmakla kalmadınız; köküme de balta vurdunuz…”

“Kısacası: Yorgunum, vurgunum, dargınım…”

KISA KISA… / KISA KISA… 1-MEDENİYETİMİZİN MİMARLARI: Kâmil Çakır / Gülhâne Yayınları.

2-KISA ORTADOĞU TÂRİHİ: Arthur Goldschmidt Jr., + Lavrens Davidson – Aydemir Güler / Doruk Yayınları

3-HUZUR DEFTERİ: M: Fâtih Çıtlak / Sufi Kitap

4-TRABLUSGARB VE BALKAN SAVAŞLARI (1911-1913): Doç. Dr. Hüner Tuncer / Târihçi Kitabevi.

5-AVRASYA’NIN BOZKIR HALKLARI: Umut Üren / Akçağ Yayınları.