12.7 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 511

Sene 1995, Bir Yün İşleme Fabrikası Kuruluyordu, 2

Bölüm 2

 

İşçilerle iyi anlaşıyordum.  

Kendi teknokrat emekçilik hayatımda, bulunduğum toplantı masalarında, sadece sadık, güvenlikçi nitelikli ve hep bunu sergileyen üst yöneticiler geliyor aklıma. Bunlar genellikle üretimden zerre kadar anlamadıkları gibi üstelik şirketi sağlam bir üretim ve üretim- insan ilişkileri  zeminine  doğru geliştirmek için çalışan, öneren, yaratıcı üretici emeklerin önünde, her daim aşılmaz duvarlar oluyorlardı. Yetersizliklerine, kendi saltanatlarını sürdürme ihtirasları da eklenince, bunlar, emekçiler için adeta bir cehennem azabı oluyorlardı.  Ama doğrusu bir yönleri de mecburen  çok gelişmiş oluyordu. Kullandıkları dil.  Sanki konuşmalarındaki kötü niyetleri gizlemek için, dilleri, yaşlı fahişelerdeki ağır makyajlar gibi biçim olarak tuhaf bir kibarlık ve incelik düzeyinde gelişiyordu. Üstelik yüzlerinde sahte bir tebessümle, kullandıkları bu en zarif, en kibar dilin, insanları nasıl en çok incitici ve insana ; mutlaka bir hatam olmuştur anasını satayım dedirten, nasıl ezici ve egemen bir dile dönüştüğünü yaşadığım, gördüğüm için böyle sahte, kibar ve nazik bir dile tepki olarak, ister istemez kendi argo dilimi geliştirmiştim. Küçük kızıma da bu durumu böyle açıklamaya çabalamak zorunda kaldığımı hatırladım. Evet işçilerle dilim uyumluydu.

Ama hayır, işçiler argo da konuşmuyorlardı, onlar başka türlü konuşuyorlardı, nasıl anlatayım? Hayat onlara her cephede tasarrufu dayatmıştı galiba ve lüzumsuz konuşmuyorlardı  bir kere ve bizler, yani en azından yönetici olarak sürekli  sınıf atlama ihtimali gerçeği içinde yaşayan küçük burjuva teknokrat bürokratlar gibi, ne yazık ki aileleri ve çevreleri ile birlikte duydukları derin özlemler ve hayallerin çıkmaz sokaklarında, kendilerini sürekli ezen bir karmaşa ve çatışma içinde de değillerdi. Hayat, onlar için çok daha sade, çok daha anlaşılır idi, ve onlar da, çok anlaşılır, çok sade, çok net konuşuyorlardı. Bir de onları çıraklık hallerinden de tanıyordum, hayat onları daha küçük yaşlarında, bir ağır delikanlı olarak inşa ediyordu sanki ve bu nedenle de kıvrımsız, dolansız  konuşuyorlardı,  çıraklar için yazdığım şiirle anlatabilmeliyim bunu.

ÇIRAK

Saçından tırnağına

Yağlı karalar içinde

Gülüyorsun aydınlık.

Benimde gülesim geliyor.

Elinde anahtarla

Oyun mu oynuyorsun

Motorla, makinayla

Yoksa ciddi misin sen

Bakışlarında bazen

Sen bir işçi ve emek

Makinalar ve ekmek

Tencerene aş

Evine kol kanat olmuşsun demek.

Kartal kanatlı serçem.

Sen uçamazsın.

Çocuk aklına, ruhuna

Çöken bunca kahırlı yüke

İpek böceğim, ördüğün çelikten koza.

Ve ektiğin tohum içine, onu delecek ateş.

Delikanlım merhaba.

 

 

Nihat Beyle birlikte, arabayla, Kemalpaşa’ya varıyoruz, fabrikada’yız. Bütün işçiler çevremizde. Ömer’le göz göze geliyoruz. Son bir umutla bana “Levent abi sen istersen olur” der gibi bakıyor.

Nihat Bey söze başlıyor. “bundan sonra buranın ustabaşısı Emin’dir, herkes burada ona bağlıdır ve burası ondan sorulur”.

Ömer’in yüzü kireç gibi. Liderlik için verdiği mücadelenin sonu gelmiş. 0radaki işçilere hükmetme mücadelesi bu.  Be Ömer, ne bilgin, ne deneyimin var, kurnaz uyanıkta değilsin, zulanda puştluk da yok icabında, silahın da yok darbeciler gibi, saf çocuk bir adamsın, nereden çıkardın bu liderlik sevdasını be. Biz mi gelişi güzel davranıp çocuğu özendirdik, boşluğa düşürdük. İşimizi bitirelim diye hadi sen aslansın gibi en küçük lafın sonu buraya varabilir mi? Düşünüyorum, hayır, öyle abartılı bir şey, hele bir vaat asla. O kadar da değil, tamam, asla melek, ya da peygamber değilim, bir insanım ve kimseden üstün değilim, kimsede benden üstün değil, düzene tutunmaya çalışan bir teknokrat emekçiyim, kimbilir ne kadar kirliyim, bundan da utanmıyorum, dediğim gibi insan için olan hiçbir şeye yabancı değilim. Ama Hasan Hüseyin şairimin yüreğimden uyardığı gibi ; “karıncaya hor bakmamaya, serçenin kanadını kırmamaya, karacanın yavrulusunu  vurmamaya, insana kıymamaya”  hiç özen göstermedim desem bu da doğru olmaz.

 

 Ömer mücadele sırasında kimbilir ne keskin virajlar almış, zorlanmış, dayanmış, güçlenmiş ve gurur çıtası da yükselmiş biraz mutlaka.

“Ben çalışmayayım artık burada abi”

“Peki sen deri fabrikasında devam edersin Ömer”

İzmir’e dönüyoruz. Ömer, Nihat Bey’in arabasında arka koltukta. Bagajda küçük tüpgazı ve denki. Dönüşte Bornova’da bir arkadaşımla buluşup oradan birlikte benim büroma gideceğiz. Bornova’ya geliyoruz. Nihat Bey’e söylüyor, inmek istiyorum. Nihat Bey arkadaşını da alır

bürona bırakırız sizi diyor. Arabada başka yolcularda var, durum sıkışık arkada. Nihat Bey başını arkaya çeviriyor.

“Ömer, sen in dolmuş durağında, dolmuşla gelirsin fabrikaya”

Ömer iniyor, ani bir hareketle bagaja yönelip tüpgazını ve denkini kapıp kalakalıyor orada.

Bir elinde tüpgaz, diğerinde denki. Hiç olmazsa bu olmamalıydı.

Arabanın arka camı televizyon ekranı gibi, ben öyle seyrediyorum Ömer’i.

Gözgöze geliyoruz bir an ve hızla uzaklaşıyoruz birbirimizden.

Kalabalıklar doluyor birdenbire ve Ömer yok olu­yor ekranda .

Çip Çağı ve Komünal Kapitalizm

Geçen hafta KORONAVİRÜS ÜZERİNDEN YEPYENİ BİR ÇAĞ SÜRÜMÜ demiştik; bu hafta da adını koyup karakteristiğini öngörmeye çalışalım. Fakat Dünya ölçeğinde kayıtlı Vaka Sayısının yarım milyona doğru, Kayıp Sayısınınsa 20 bine doğru yol aldığını; sürecin kaç ay süreceğinin ve dünya ekonomilerinin, özellikle de ‘Gelişmiş Batı’ ekonomilerinin ne kadar kayba uğrayacağının bilinmezliğinde analiz yapma zorluğunu akıldan çıkarmadan.

            ‘Ortaçağ korkudur, şiddettir’ diyordu Yalçın Küçük 30 küsur yıl önceki YİRMİNCİ YÜZYILIN ORTA ÇAĞI makalesinde ve ekliyordu: “Bir çağa geçmek için yıkım gerek!” Korona’nın korku esiri olduk, sanki sokaklarda dolaşan biri her an uzaylı bir yaratık tarafından kapılacakmış gibi hissediyoruz. Yaratık deyince aklıma geldi; HOMO-DEUS[1] tipler insanlık için kimbilir daha neler yarattılar (creation) ve üzerimizde kimbilir daha neler planlıyorlar?

            İnanç posalarından kendine din edinmeye çalışanlar hâlâ Tanrı’nın lâneti veya Allah’ın bir musibeti gibi görüyorlar. Oysa bu, insanların bir musibeti.. Bkz. NİSA 79: “Sana gelen her iyilik Allah’tan, sana gelen her kötülük ise kendindendir.” Yani hayır Allah’a, şer insanlara ait.

            Bunu kul yapısı görürsen arkadaki resmi de görme imkânı bulursun ve arkadaki resmi görürsen ya o iradeye teslim olursun ya da isyankâr olursun. Teslim olan çip taktırır, yaşamını garantiye aldığını düşünür ve Modern Mankurt olarak görece var olur. Âsiler korosu ise bu kendini Mevlâ yerine koyanların şerrî düzenlerini yıkmanın altyapısını hazırlar. “Dini Allah’a has kılmak”[2] demek medeniyeti / uygarlığı da Sünnetullah denilen tabiat ve kâinat kanunlarına ve dahi fıtrata yani yaratılışa döndürmektir; Dünya nüfusunu 5-10-15 kat tıraşlamayı düşünenlere biat değil.

            Korona’nın I. Sürümüyle yüzbinler, 3-5 yıl sonra II. Sürümüyle milyonlar, 10-20 yıl sonra başka bir virüs hazretleriyle on – yüz milyonlar ölse ne gam; biz sağ isek, di mi? Veya ekonomiler çöker, demokrasiler demode olur; Devlet Kapitalizmi ile başlayan evirme süreci sonunda Komünal Kapitalizm bize sunulu yeme-içme, çalışma-gezme imkânları temaslasa n’olur tercihimiz? Bunca ve daha buncası işsiz yığınlar, şimdilerde yaşlılara duyumsatılan negatiflik hissi gibi toplumsal bir yük / fazlalık olarak hissettirilirse onları hangi new canawarın önüne atarız?

            Tüm gıda kaynaklarının, besin tedarik zincirinin ve tüm zıraî faaliyetlerin birkaç Elitik Şirket’in eline geçtiği bir dünyada, acep açlıktan ölmeyi mi yoksa açlıktan ölmemek için başkalarını öldürerek onların payına düşebilecekleri gasp etmeyi mi seçerdiniz? Cevabınızı verirken binlerce yıl öncesinden gelen avcı – toplayıcı genlerinize de danışmayı unutmayın lütfen. Slogan-ı kadim: Ölmemek için öldür!

            Bir Ana Bilgisayar’ın (Main Computer) yöneteceği, insanların zihinlerine varıncaya değin iç-dış bütün vücut faaliyetlerinin okunabileceği ve sürüye her hâl ü kârda uyanların yeryüzünde, Uyumsuzların da (Taife-i İsyan) yeraltında yaşayacağı bir gezegene hazır mısınız? Tabii ki değilsiniz ama biz sizin çocuklarınızı sanal oyunlarla ve akıllı telefonlarla çoktan hazırladık; siz o sırada mutfaktaydınız veyahut salonda TV seyrediyordunuz efenim.

            Abdullah ÇİFTÇİ “Gerçek verilerle gelecek analizi yapmaya strateji denir” der (tarih de böyledir) ve mealen şöyle ekler: “Gaybı Allah bilir, insan bilemez. Ama insan, insanın gizli-saklı yaptıklarını bilebilir ve sonrasını öngörebilir. Bu da analize girer.” E zaten piyasa da boş değil; yok Simpson’lar, yok Contagion, yok Bill Gates, yok Cüneyd Zapsu; her şeyi ya simule ya ilân etmişler. Hâlâ bunu kıyamet alâmeti gibi görene de anca ‘Kıyametin kopsun!’ denilebilir. Bi oku b’olum, bi düşün, bi aklet; Allah aşkına!

            Nasılsa evdeyiz diye EGEMENLİĞİN ÇİN’E DEVRİ kısmını üçüncü yazıya saklayarak ve sırf “Dert bitse ömür biter / Ömür bitse aşk bitmez” diye buyuran Müslüm Baba’ya müşteri toplamak arzusuyla karamsarlık bildirisine son vereyim.

            Sapere aude![3]



[1] İnsan-Tanrı (Yavel Noah Harari: Yarının Kısa Bir Tarihi)

[2] Zümer Suresi 2-3, 11, 14; Mü’min 14, 65; A’raf 29; Beyyine 5.

[3] “Aklını kullan!” veya “Bilmeye cesaret et!”

Başarılıyız Demek İçin Çok Erken

Koronavirüs (Kovid-19) salgını ile mücadelede başarılı veya başarısız olduğumuzu söylemek için çok erken. Çünkü henüz sürecin başındayız.

İlk vakanın Türkiye’de görüldüğü (daha doğrusu tespit edildiği) tarihin Çin, İran, Kore, Japonya, Singapur ile İtalya, İspanya, Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinden daha sonra olması önemliydi. Bu bize ciddi bir zaman kazandırdığı gibi o ülkelerin tecrübelerinden faydalanma imkânı da verdi.

Böyle olunca ülkemizde alınan tedbirlerin çok başarılı olduğu gibi bir algı oluştu. Acaba gerçek tam olarak böyle mi?

Devletlerin bu alandaki başarısının en önemli ölçüsü Kovid-19’un öldürme oranı. Vaka sayısı da önemli ama bu yapılan test sayısına göre değiştiği için gerçek bir mukayese sağlamıyor.

Şu ana kadar salgının başlangıç ülkesi olan Çin’de Kovid-19’dan ölüm oranı yüzde 4,2 iken, İtalya’da halen yüzde 9, İran’da yüzde 7,5 oldu.

İran’daki ölüm oranının yüksekliğinde ABD ambargosunun, İtalya’da ise nüfusun çok yaşlı olmasının tesiri büyüktür. Ama her iki ülke de başlangıçta salgını çok ciddiye almadıkları gibi süreci de iyi yönetemediler. Yanlış ve eksik kararlarla hastalığın tüm ülkeye yayılmasına sebep oldular.

“İspanya ve Fransa’da yaşanan vaka ve ölümlere bakıldığında, İtalya’yı 10 günlük bir farkla takip ettikleri ortaya çıkıyor. Yani bu ülkelerde öldürme oranları, gelecek günlerde İtalya’da olduğu gibi yükselebilir.”

Türkiye de aynı durumda. Yani İtalya ve İspanya gibi olma riskimiz var.

Buna karşılık G. Kore’de Kovid-19’dan ölüm oranı yüzde 1,1 ve Almanya’da yüzde 0,3 gibi düşük oranlarda kaldı.

Güney Kore ve Almanya bu başarıya çok sayıda test yaparak ulaştı. Hong Kong, Singapur ve Japonya da aynı yöntemle başarılı oldular.

İnsanların hastaneye gelmelerini beklemeden, yaygın test uygulamasıyla hastaları ve onlarla temasa geçen kişileri tespit edip karantinaya alarak salgını kontrol altına aldılar.

Zaten Dünya Sağlık Örgütü de, bu salgın ile mücadelede en önemli şeyin mümkün olduğunca çok test yapılarak, virüse yakalanmış olanların tecrit ve tedavisi olduğunu açıklamıştı.

Türkiye’de ölüm oranı halen yüzde 2,2 ama bu oran yapılan test sayısı arttıkça değişecek. Çünkü yeni test kitleri geldikçe ve test merkezleri arttıkça hastalığa yakalananların sayısının çok arttığını göreceğiz.

Devletimiz salgınla mücadelede keşke başarılı olsa da hem insanlarımız hastalıktan korunsa ve hem de başarımızla övünebilsek.

Ama görünen o ki “turpun büyüğü heybede.”

********************************

Türkiye İki Büyük Hata Yaptı

Türkiye’de Bilim Kurulu tavsiyesiyle alınan kararların yararlı olduğuna hiç kuşku yok.

Ancak süreçte iki önemli yönetim hatasının yapıldığı görülüyor:

Birinci hata, Türkiye çok az test yaptı. G. Kore ve Almanya’nın yaptığı gibi çok sayıda test yapmadı.

yerli üretim 500 bin korona test kitini ABD’ye GÖNDERDİK. Elimizde yeterince kit kalmadığı için test merkezlerimizi artıramadık.

Bu salgın ortamında test kitlerimizi satmasak ve test yapan merkezleri hızla çoğaltsa idik daha kontrollü bir mücadele yapıyor olacaktık.

Çin’den yeni gelen 2 milyon adet hızlı test kiti ile testler başlayınca hasta sayısının hızla arttığını göreceğiz.

Süreç içinde yapılan ikinci hata ise, umre ziyaretlerinin iptalinde geç kalınması, umreden dönenlerden 15 bin kişinin karantinaya alınmaması ve camilerde cemaatle namaz kılınmasını erteleme kararının geç alınması oldu.

Koronavirüs Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Alpay Azap “Hong Kong, Singapur olma şansımızı kaybettik. Bundan sonra tüm enerjimizi İtalya olmamaya harcamalıyız” dediğine göre bu hataların maliyeti ağır olacak.

********************************

Almanya Neler Yaptı?

Koronavirüs salgını ile mücadelede en başarılı olan ülkelerden Almanya’nın neler yaptığını (Yılmaz Özdil’in yazısından özetleyerek) bakalım.

Almanya sürecin başında ve hiçbir ölüm vakası olmadan şu tedbirleri aldı:

·         Sağlık sistemine derhal 36 milyar Euro aktardı.

·         Ülkedeki bütün hastanelerin yoğun bakım ünitelerini derhal dört katına çıkardı.

·         Her gün 22 bin kişiye test yaptı. (Türkiye ise bugüne kadar ancak 20 bin test yapabildi.)

·         Hastanelerinde 25 bin adet solunum cihazını, derhal 15 bin adet solunum cihazı daha satın alarak, 40 bine çıkardı.

·         Almanya, Japonya’dan sonra dünyanın en büyük tıbbi cihaz üreticisi… Bu yüzden, test kitlerini, solunum cihazlarını ithal etmedi, kendi şirketleri üretti. Böylece, şu anda paradan çok daha önemli olan zamanı kaybetmedi.

·         Testte pozitif çıkan herkesi iki gün hastanede tuttu, belirti göstermeyenleri evinde karantinaya aldı, belirti gösterenleri 14 gün daha tuttu, çok erken teşhisle, çok erken müdahale etmiş oldu.

·         İlk günde sağlık sistemindeki tüm izinleri iptal etti. Yurtdışında tatilde olan doktorlarını, o ülkeye uçuşlar yasaklanmış bile olsa, ülkelerine getirdi.

“Sağlık Bakanımızın çok iyi niyetle ve insanüstü bir gayretle çalışıyor” olması, “gözlerinin uykusuzluktan kan çanağına dönmesi” bu felaketten az hasarla çıkmamızı sağlamaz.

Bahsettiğimiz iki idari hatanın yapılması ve Almanya’nın yaptıklarını yapamıyor olmamız sonucu belirleyecek. Siyasi iradenin doğru kararları hasarı azaltacak, hataları ve eksikliklerinin bedelini ise hepimiz birlikte ödeyeceğiz.

Enfeksiyon Hastalıkları Covit-19 ve Zinciri kırmak

İnsanın bir başka canlı tarafından hastalandırılması enfeksiyondur. Bu dünyada insanoğlu hayatını diğer canlılarla birlikte sürdürür. Bakteriler ve virüsler de bunlardandır. Bu birliktelik çoğunlukla karşılıklı faydalanma ve canlılığı birlikte sürdürme şeklindedir. Cildimizdeki, burnumuzdaki, boğazımızdaki ve tüm boşluklarımızdaki trilyonlarca bakterilerle birlikte yaşamaktayız. Son yapılan araştırmalar bağırsaklarımız bu bakterilerimiz sebebiyle 2. beyin olarak tarif edilmektedir. Vücudumuzdaki bakterilerimiz sağlıklı olmamızı, hatta hastalıklardan korunmamıza katkı verdikleri bilinmektedir.

         Ne oluyor da hastalık oluyor sorusunun cevabı ise mikrobun olmaması gereken yerde olması, bünyemizin direncinin kırılması veya hastalık yapıcı bir mikropla fazla süre ve miktarda karşılaşmış olduğumuzu düşünürüz. Çoğumuzun ağzında bulunan uçuk virüsü sessizce durur iken bir travma sonrası(mekanik, psikolojik)  hastalık yapıcı etkisini gösterir ve uçuk ortaya çıkar. Hatta yol bulup kanımıza karışırsa beynimize giderek öldürücü bir hastalığa bile sebep olabilir. Aynen Corona virüslerinin insan tipleri de zaman zaman nezle dediğimiz basit şikâyetlerle atlattığımız hastalıkları yaparlar. Bunun sebebi insan biyolojisinin bu virüsleri tanımasıdır.

            Covit-19 virüslerinin başka özellikleri vardır. Hayvanlarda bulunan ve onlarda çoğunlukla sessiz duran bu virüs, mutasyon dediğimiz genetik bir değişime uğrayarak insanlarda hastalık yapma ve insandan insana bulaşma kabiliyeti de kazanmıştır. Hâlbuki hayvanlardaki corona virüsleri çoğunlukla insanlarda hastalık yapmayacağı gibi bulaşma özelliğine de sahip değildirler. Bunlar hayvan vücudunda çoğunlukla sessizdirler. Bazen onlarda hastalık yapıcı olabilirler. İşte Covit-19 virüsü Çin’in Wuhan şehrinin  vahşi hayvanların da   alışverişinin yapıldığı bir pazar yerinden gelen hastalarda tespit edilmiş ve insanlarda  hastalık yapıcı  ve  çok bulaşıcı özelliği sebebiyle orada salgın yapmış, kısa sürede 20 milyonluk şehrin karantinaya alınmasına sebep olmuştur. Bu virüs Çin merkezli olmakla beraber şu anda küresel salgın( pandemi ) dediğimiz tüm dünyayı etkisi altına alan bir hastalığın sebebi haline gelmiş bulunmaktadır.

            Enfeksiyonlarla mücadelede BULAŞMA HALKASI dediğimiz ZİNCİRİ kırmak, zincire bir parça olmamak en önemli husustur. Bunu becerebildiğimiz oranda bu tür bulaşıcı hastalıklardan korunabilir ve YAYILMASINI önleyebiliriz. Covit-19 virüsü TEMAS ile bulaşan bir hastalıktır. Hava yolu ile ancak hastalık taşıyan bir insan ile yakın temas içinde olursak bu mümkün oluyor. 1/1,5 metreden daha az bir mesafe ve 10 dakikayı aşan bir süre şeklinde olursa  hava yolu ile hastalık yapıcı miktarda  virüs alınabiliyor. Çok kısa süreli temaslarda böyle bir riskin olmadığını bilmekteyiz. Bunun için günlük hayatımızda sosyal mesafe dediğimiz 1-1.5 m.’lik mesafeyi koruyarak yaptığımız davranışlar bizi Covit19 dâhil solunum yolu enfeksiyonları ile hastalanmaktan bulaş zincirini kırarak koruyacaktır. Temasla bulaşma ise bu virüsün bulaşma ihtimali olan her alandan elimize, oradan da ağzımıza, gözümüze taşınmasıdır. Günlük hayatımızdaki temas ettiğimiz her şey kapı kolundan  asansör düğmesine, telefonumuzdan bilgisayar tuşlarımıza kadar her yer, şayet şüpheli biri tarafından kullanıldı ise böyle bir tehlike vardır. Burada da yine süre önemlidir. Virüsler canlı hücrelere tutunarak yaşadıkları için dış ortamlarda hızla yok olurlar. Temas riskinin olabilmesi için yüzeylerin kirli olması ve bu kirlenmenin 2-3 saat içinde vuku bulması gerekir. Ayrıca virüsler sağlam deriden geçerek hastalık yapamazlar. Ancak kirlenmiş ellerimizi ağzımıza, gözümüze bulaştırırsak mukoza dediğimiz daha hassas yerlerimizden geçerek tehlike oluştururlar. TEMAS ZİNCİRİNİ kırmak için el ve yüz temizliğine dikkat etmek yeterlidir. Bu temizlik için 20-25 saniyelik sabunla dikkatlice yıkamak yeterli olmaktadır. Yine zinciri kırmak için temas ettiğimiz şüpheli zeminlerin 2-3 Saatte bir 1/10’luk çamaşır suyu ile silinmesi yeterli olmaktadır. Zinciri kırarak hasta olmaktan korunabiliriz. Hastalık belirtisi gösterenlerin ise ayrıca öksürürken tek kullanımlık kağıt mendil kullanmaları veya ağızlarını kolları ile kapatmaları ve maske kullanarak çevrelerini korumaları gerekir. Bu tedbirler ve onların kendilerini izole etmeleri yeni ZİNCİR HALKASI olmamalarını sağlar. Bu  basit tedbirler salgının yayılmasını yavaşlatıp azaltarak hastaların ve hastalığın kontrol edilebilir olmasını sağlar.

            Önemli bir diğer husus hastalığın olabilmesi için bünyemizin buna fırsat vermesi gerekir. Bünyemizde direnç kırıcı kalp, akciğer, böbrek, diyabet gibi metabolizma hastalığı yoksa bu tür enfeksiyonları daha kolay atlatıyoruz. Riskli gruplar ve direncimizin azaldığı ileri yaşlardaki insanlarımızın çok daha dikkatli olmaları üzücü sonuçların daha az olmasını sağlar. Bu salgında herkesin bağışıklık gücünü arttırıcı uygulamalar yapması gerekir. Dengeli beslenme, uygun aktivitelerle, egsersizlerle bedenimizi dinç tutma, sigara gibi vücut direncimizi kıran zararlılardan uzak durma, uyku ve dinlenme ihtiyacımızı ihmal etmemek şeklinde özetleyebileceğimiz hususlar bizi enfeksiyonlara karşı da güçlü kılar ve korur. Ülkemizde henüz yeni başlayan bu Covit-19 salgın hastalığını daha az zararla atlatmamızın birinci şartı GEVŞEMEDEN VE DİKKATLE bulaş zincirini kırmak ve yeni ZİNCİR olmamaktan geçer.  Panik yapmadan, ilgililerin yapılmasını istediği evden çıkmamak dahil tüm tedbirleri bilinçli olarak uygulamamız  bizleri bu ve benzeri hastalıklardan koruyacaktır.

            Son olarak bizim sağlığımızın önemli bir adresi olan, böyle salgınlarda ise her türlü fedakarlıklarla sağlığımız için hizmet veren başta tüm hekimlerimiz olmak üzere tüm sağlık camiasına tebrik ve şükranlarımı sunarken herkese sağlık ve iyilikler dilerim.

Koronaşeytan veya Cambaza Bak Oyunu, Bize Düşen Görev

Binmişiz “dünya” adlı alamete, gidiyoruz kıyamete. Bu yolculuk nereye, ne zaman bitecek, kıyamet ne zaman, bilen yok. Edilgenlik psikolojisiyle, itilmiş figüran rolü oynatılıyoruz: Yat yat, kalk kalk. Beş adım ileri, dur!

Bir tiyatro oynanıyor. Tiyatronun adı, Koronavirüs, bana göre Koronaşeytan. Oyunun başkahramanı virüs, senaryo yazarı kadar şeytanlaşmış görünüyor.

Oyun, kâbus yaşatıyor insanlara. En ciddi insanlar, ne oyunda olmaktan mutlular ne da oyunsuz yapabiliyorlar. Dünyanın düzeni bozuldu, hiçbir şey eskisi gibi değil. Bir belirsizlik hâkim. Muhtemeldir ki artık tarih kronolojiyi, korona öncesi ve sonrası diye adlandıracak.

Virüsün, laboratuvarda üretildiğini iddia etmiyorum. Diğerleri gibi, bu daha önce vardı. Soru şu: Niye şimdi çıktı veya çıkarıldı? Kimler, bizi cambaza bak oyunuyla meşgul ederek malı götürdü, dünyanın gündemini değiştirdi? Değersizler değer kazandı, değerliler değer kaybetti. Sermaye hareketleri yer değiştirdi, mağdur ve mazlum insanlar unutturuldu. Toplumsal ilişkiler kesildi, bireysel yaşam ayakta kalmanın şartı oldu. İnsanlık adına yararlı mı zararlı mı olduğunu henüz anlayamadığımız dijital efendimiz, bizi zaten gözetlerken yönetir oldu. İnsanlığın düştüğü şu çaresizliğe bakar mısınız?

Dünyaya, şeytan ruhlu, kötü insanlar egemen. Birilerinin, virüsü üretmese de yönettiğini düşünüyorum. Tavşana kaç, tazıya tut; oyunu oynanıyor. Tarih, inanıyorum ki, insanlığın, bir dönemde ölüm gösterilip sıtmaya severek razı edildiğini yazacak. Yıllar önce, kuş gribi, domuz gribi gibi oluşturulan suni kâbuslarla bilim, siyaset, ticaret ahlak ve değerlerinin nasıl tersyüz edildiğini gördük ve unutmadık.

Her olay, bir varlığın işaretidir. İnsan var oldukça olaylar bitmeyecektir. Yüksek basınç, alçak basınç rüzgârın sebebi; iyi ve kötü de olayların sebebidir. İnsanlık tarihi iyi ile kötünün mücadelesinden ibarettir. Sağ sol, beyaz siyah, zengin fakir gibi ayırımlar gerçeğin görünen tarafıdır. Şu an dünyaya kötüler egemendir; egemenler, iktidarlarını kaybetmemek için arkası gelmeyen entrikalar çevirmektedirler. Bunun için adına korona denen virüse “şeytan” dense yeridir.

İnsanlığın, güçlü bir iyilik hareketine ihtiyacı var. İyiler önce kendini toparlamalı, hedef belirlemeli, usul geliştirmelidir. İyiler, beşikten mezara kadar bitmeyecek enerjilerini imanlarından alır, tenzili ve tekvini ayetlerin rehberliğinde, insanlığın ortak mirası nebevi usullerle hedefine ulaşır. Zafere ulaşmasa bile seferde can verir.

Koronavirüs salgını iyilik yolcuları için bir ibret değil, ayettir. Güneşin doğuşu, suyun akışı ayettir; deprem, sel ayettir; hastalık, yoksulluk ayettir; önemli ve doğru olan bu oluş ve olgulardaki manayı okuyabilmek, hikmeti görebilmek, işin künhüne vakıf olabilmektir. İhtiyaç olan enerji, bu metafizik ummanda mevcuttur.

Kötülerin egemenliğindeki dünyada, kötü ahlakın biçimlendirdiği insanların, virüs dolayısıyla ne kadar çaresizleştiğini, zalimleştiğini, bencilleştiğini, değersizleştiğini de gördük. Bunlar da bizim için bir belgedir, ayettir. Hani yaşama hakkı, hani insan hakları evrensel beyannamesi, hani insanlığa karşı işlenmiş ortak suçlar, hani soy kırım? Hepsi hikâye! Kulağa hoş gelen bu yaldızlı laflar, kötülerin elinde birer çelik çomaktan başka bir şey değil.

İyilik hareketi inşasına muhtaç insanlık. Vicdanların hür, ruhların dingin, bedenlerin sıhhatli, nesillerin dirayetli olacağı bir medeniyet hareketi gerekli acilen. Kötülük molozu varken yeni bina inşa edemeyiz. İnsanlığı bugün bu sıkıntıya düşüren virüs isimli şeytan öncelikle, arkasından bu tiyatroyu yazan beşer kılıklı büyük şeytan tespit ve yok edilmelidir.

Bu şeytani virüs bize, kibirlenmemeyi, paylaşmayı, temizliğin, sağlığın ve aklın önemini, dünyacı değerlerin hiçliğini, sabrı, ümitvar olmayı, hoşgörüyü, iyilik ve kötülük ayrımını, yardımseverliği öğretti; dost ve düşmanın nasıl tanınacağını, vatan ve din istismarcılarının samimiyetsizliğini gösterdi. Rabb’im, iyilik yolcularına İnşirah suresi 7. ayette “Öyleyse, bir işi bitirince diğerine giriş.” emrini vermiş, başarının usulünü göstermiş.

Akledenler, çok şey öğrendi. Şimdi “Bülbüller ötüyor, seher vaktidir. / Hazır olun erler sefer vaktidir.” demenin tam vaktidir.

Atom ve Hikmet (I)

     Zerre ve atomların hareketlerindeki vazife, görev, hikmet ve gayelerde birçok işaretler vardır. Buna rağmen yine de bazılarının akılları gözlerine inmiştir. Bunlar materyalistlerdir. Her şeyi maddeye bağlamışlardır. Hikmetsiz hikmet sahibidirler. Çünkü bilgileri faydasız ve sırf dünyayla ilgilidir. Bunların faydasızlık ve gayesizlik üzerine kurulmuş felsefeleri vardır. Ve her şeyi ona dayandırırlar.

     Bu felsefeye göre, atomların değişim ve hareketleri tesadüfendir. Maddenin en küçük yapı taşları olan atom ve partiküllerin, bir halden başka bir hâle dönüşümleri rastgele ve gelişigüzeldir. İşte Materyalistler “Zerrecik Mezhebi”ne bağlı olanlar ve diğer Materyalist felsefeciler gibi; bütün düstûr, prensip ve kurallarında bunu temel ve esas tutmuşlardır. Allahın san’atla yarattığı varlıklara İlahî san’at eserlerine bunu kaynak göstermişlerdir.

     Nitekim bir zamanlar Türkiye’de bile “Varoluşçu Ateizm” felsefesi savunulmuştur. Ki bunlar tüm varlık âlemini “lüzumsuz, anlamsız ve saçma” olarak görüyorlardı. Çünkü onlar için tüm varlık cansız, ruhsuz ve anlamsızdı. Nasılsa var olmuşlardı. Onlar için gaye maye diye bir şey sözkonusu değildi. Oysa zerre ve atomların harekete geçirilmeleriyle meydana getirilmiş; üstelik sayısız hikmet, fayda ve yararlarla süslenmiş varlıklar; hadsiz hikmet ve gayelerle yüklü olup; her biri birer sanat eseridir.

     Bu varlıkların ortaya çıkarılışını hikmetsiz, yararsız ve anlamsız olarak, rastgele hareket eden; ettikleri sanılan zerre ve atomlara dayandırmak ne kadar akla aykırıdır. Bunu zerre kadar şuur ve bilinci olan herkes bilir ve anlar. Nitekim Kur’an-ı Hakîmin her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar vardır. Böyle Hakîm olan Kur’an’ın hikmet ve maksadı ve bakış açısıyla bakacak olursak; zerre ve atomların değişim, dönüşüm ve hareketlerinin yani maddenin en küçük yapı taşları olan atom ve partikül denen parçacıkların bir halden başka bir hâle dönüşmesinin pek çok gaye, hikmet, vazîfe ve görevleri vardır.

 

     Çünkü hikmetsiz hikmet

     Elbet değil meziyet

     Belki de asıl hikmet

     Mutlak gerçek meziyet

 

     Bu hususta âyeti kerîme der: “Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tespih etmesin, anmasın. Onu noksan sıfatlardan uzak tutmasın.” (İsra: 44)

     Saat, insan yapımıdır. Onu insan kurmuştur. Saat bilmese de vakti gösterir. Bilmemesi vazîfe yapmasına engel değildir. O durumda hâl diliyle her an “insan insan” diyerek nasıl insanı zikredip anarsa,

     Zerre ve atomlardan meydana getirilen her varlık; kurulu saat misali, lisanı hâlle “Allah Allah” demekte, O’nu zikredip durmaktadır.

     İşte bunun gibi birçok âyetler vardır ki; zerre ve atomların hikmet, vazîfe ve görevlerine işaret eder. Örnek olarak birkaçına işaret edelim.

     Allah, Vâcibü’l-Vücûd’dur. Varlığı zorunludur. Olmazsa olmaz. Üstelik var oluşu kendisindendir. Var olmak için hiçbir sebep ve nedene ihtiyaç ve gereksinim duymaz. Yarattığı eserleri, icat ettiği görüntüleri, yaratmasındaki tecellîleri yenilemek ve tazelendirmek ister. Bunun için her bir ruhu model gibi kullanır. Her ruha her sene kudret mucizelerinden taze birer ceset giydirir.

     Birer kitap hükmünde olan her bir varlıktan ayrı ayrı, çeşitli binlerce kitap yazar ve çoğaltır. Tabii bunu yaparken her şeyi belirli gayelere yöneltir. Anlamlı, faydalı kılar. Tam yerli yerinde, tam bir hikmetle hareket eder. Nitekim Sn. İsmail Mutlu’nun da belirttiği gibi, her bir şey “meselâ yeryüzü bir kitaptır. Yeryüzündeki her bitki, her bir ağaç, her bir meyve bu ağaçtan çoğaltılır. Su bir başka kitaptır. Suyla binlerce birbirinden farklı kitaplar yazılır. Aynı su, nutfe / döl suyu / meni olarak başta insan olmak üzere birçok canlının yaratılmasına vesiledir. Aynı su yağmur damlası olarak yeryüzüne indiğinde bitkilerin ve yeryüzünün yeşermesine vesile” sebep ve neden olur.

     Böylece Yüce Allah bir tek hakikati / gerçeği başka başka suret, şekil ve görüntülerde gösterir. Yaratılmış her şeyi, âlemleri, varlıkları guruplar hâlinde, birbiri arkasından sökün ettirir. Diğerlerinin peşisıra gelmelerine imkân verir. Onlar için yeryüzünü hazırlamak ister.

     Bunun için, sonsuz haşmet ve yücelik; kısaca büyüklük sahibi olan ve her şeyi hârika, üstün san’atıyla yaratan Fâtır Allah; kudretiyle en küçük madde parçaları olan zerre ve atomları harekete geçirir. Onları bu işler için görevlendirir.  

Abide Şahsiyetlerimizden, Kubbealtı Vakfı’nın kurucularından ve uzun süre başkanlığını yapan İlhan Ayverdi’yi İsmet Binark ile konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Muhterem Efendim, sizinle, ‘İlhan Ablamız’ olarak andığınız güzide insan, Rahmetli İlhan Ayverdi hakkında konuşmak istiyorum. Mülâkatımıza ‘giriş’ mahiyetinde neler söylemek istersiniz?

İsmet Binark: 7 Kasım 2009 tarihinde mürşidinin ayakucunda toprağa verdiğimiz İlhan Ayverdi’yi özel kılan güzelliklerden başlamalıyım. Bugün, geriye doğru dönüp baktığımızda, karşımıza, örnek hayatı, hizmetleri, yazdıkları ve söyledikleri ile mürşid-i kâmil Ken’an Rifâî ve hayr’ül-halefı Semiha Ayverdi’nin varlığı, îman ve tasavvuf anlayışı potasında şahsiyeti yoğrulmuş, onların ruh ikliminde mânianın kemâline ermiş, Allah’a, Resulüne ve dostlarına gönül vermiş, Hakk’ın bahşettiği güzel sıfatlarla ziynetlenmiş bir İlhan Ayverdi çıkar…

Seçilmişlerden bir seçilmiş olan, mutasavvıf ve mütefekkir yazar, insan-ı kâmil Samiha Ayverdi, O’nu, “Ezelden ebede izzetlenmiş” ve “Allah’ın, iç ve dış güzelliğini beraber vermiş olduğu ihlâs abidesi” olarak övgüye lâyık görmüş ve kendisine hayr’ül-halef seçmiştir.

Cenâb-ı Hakk’ın velî kullarından Ken’an Rifâî Hazretleri ve talebesi Samiha Ayverdi, İlâhî aşk merkezli bir âlem görüşünü anlatmışlar; insanın hem akıl hem de gönül dünyasına hitap etmişlerdir… Madde ile mâni dünyasını birleştirmenin sır dolu güzelliklerini ‘Rahmet’ ve ‘Dost’ kapısında buluşanlara karşılıksız sunmuşlardır.

Her ikisinin de davasının temelinde, insanlığı tevhide, güzel ahlâka, kendisi ile dost olmaya, bunun idraki ve mes’ûliyeti ile yaşamaya, bizi biz yapan değerlerle şahsiyetimizi şekillendirmeye, mâniamızı öne çıkarmaya, bu mâniada üstün sıfatlı insanlar olmaya dâvet vardır!..

Onlar, fâili ve mevcudu Hakk bildiklerinden, takipçilerini de tevhid cennetinin birlik ve sonsuz rahmetine dâvet etmişlerdir…

İlhan Ayverdi, işte bu nasipli takipçilerdendir… Günlerden bir gün, yolu Ken’an Rifâî adlı bir mürşidin, bir mürebbinin yoluna düşmüş, bu yolda Samiha Ayverdi’yi tanımış, her ikisinin manevi terbiye halkasına girmiş ve ‘Rahmet Kapısı’nda ezel künyesinin tayin ettiği kâmil insan hüviyetini kazanmıştır.

Çetinoğlu: Hayat hikâyesi hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Binark: İlhan Ayverdi, kendi hayat hikâyesini şöyle anlatır:

“İnsanoğlunun ezel ebed arasındaki macerasında, bütün safhaları hakkıyla ve gereği gibi yaşadığına ve bunları yaşarken de etrafına hikmetler sergilediğine idrakimiz ölçüsünde şehadet edebildiğimiz büyük ve müstesna insan, yaşadığı her merhaleden bizlere nişan veren, hikmetler özetleyen Ken’an Rifâî Hazretleri, ‘Hayat yolumun seninle kesişmesi, yaşadığım en büyük bahtiyarlıktır.’

“On sekiz yaşından itibaren ömrünü büyük mürebbi Ken’an Rifâî Büyükaksoy’un yolunda sırasıyla Mehmet Örtenoğlu, Samiha Ayverdi ve Ekrem Hakkı Ayverdi gibi seçkin büyüklerle yaşamıştır. Bir hizmet aşkı ve gayret varsa hepsi onlardandır. Gerektiği ölçüde muvaffak ve semereli olamamışsa sâdece bu kendisine aittir. Affola!..”

İlhan Ayverdi bir edebiyat hocası, bir Türk dili araştırmacısı ve bir leksikologdur.(1) Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın gelişmesi ve geleceğinin devamı için maddî ve manevî hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış, bu yolda hizmeti ibadet gibi mukaddes, aynı zamanda millî bir vazife ve vicdan borcu bilmiş bir kitle fedaisidir.

1971 senesinde, Kubbealtı Cemiyeti’nin Türk dili üzerinde çalışmalar yapmak gâyesiyle neşrine karar verdiği ‘Misalli Büyük Türkçe Sözlük’ün hazırlanması işini kendisine hizmet edinmiş ve bunu büyük bir sabırla 34 yıl aralıksız devam ettirmiş ve tamamlamıştır.

İlhan Ayverdi, ‘Halk’a hizmetin, Hakk’a hizmet olduğu’ hakîkatini hayatının gayesi bilmiş seçilmişlerden bir seçilmiştir.

O, kültür ve eğitim hayatımıza kazandırmış olduğu ‘Misalli Büyük Türkçe Sözlük’ün hazırlanması ve neşredilmesi konusundaki bu büyük hizmeti ile birlikte, bize göre, onun da üstünde, manevî şahsiyeti ve gönül dünyası ile birlikte ele alınması icap eden, ‘Rahmet’ ve ‘Dost’ kapısının unutulmazları arasında en ön safta yer alanlardandır…

İlhan Ayverdi, ‘ölmeden önce ölenlerden’, nefis putunu kırmış bir insan-ı kâmildir… O, sâhip olduğu emanetin şuurunda, Hakk’ın rızasını hayatının gayesi yapmış, sabrı, hoşgörüsü, güzel ahlâkı, örnek yaşayışı, ihlâsı ve hizmetleriyle bunu ortaya koymuş, gönlünü derviş kılmış bir güzel insandır…

Bize göre O, Samiha Ayverdi’nin ‘ruh ikizi’dir… Ken’an Rifâî’ye ve Samiha Ayverdi’ye önce mürid, daha sonra da hayr’ül-halef olmanını mes’ûliyetini ödemiş, mânâsı ezel-i âzâl’de (2) bahşedilmiş güzelliklerle tezyîn edilmiş bir Allah dostudur!..

İlhan Ayverdi, bu camianın, Samiha Anne’den sonra kaybettiği akl-ı selimidir!.. Yokluğu her gün artarak daha fazla hissedilmektedir…

İlhan Abla Hakk’a yürümüş… Dostlarının mnevî yakınlığında Cemal’e kavuşmuştur…

O, gönül sâhibinin gönlündedir…

Mürşidi ve ruh ikizi ile her daim beraberdir… Allah’ın sonsuz rahmeti üzerine olsun!..

Ken’an Rifâî, Samiha Ayverdi ve İlhan Ayverdi… Onlar, ruh iklimimizde bizlere can verdiler… Rehber oldular… Kurtuluşun sırlarını müjdelediler!.. İnanç ve iman dünyalarını, dostluklarını tâkipçileriyle, bizlerle paylaştılar…

Ölüm Allah’ın emri!.. Ölmek mukadder… Ölüm ebedî hayata vuslat… Onlar da Hakk’a yürüdüler… Cemal’e kavuştular… ‘Ölümsüzler kafilesine katıldılar…

Bizlere düşen, hayatı mukaddes bir vazifenin emaneti bilip, bizi biz yapan millî ve mânevî zenginliklerimizi o emanetin vazgeçilmez değerleri olarak görmek, bu anlayış ile Allah’a kul olmanın ve ‘Halk’a hizmetin Hakk’a hizmet olduğu’ idrakiyle yaşamaktır…

Bu üstün sıfat ve güzellikleri Cenâb-ı Hakk bizlere nasip etsin!..

Çetinoğlu: Amin… amin…amin bi hürmeti Taha ve Yasin… âmin!

Peki Efendim, Ünsiyetiniz nasıl başladı?

Binark: Bu fakirin yazı hayatı Samiha Anne’nin teşvikleri ve dualarıyla istikamet bulmuştur… Yıllar önce idi… Samiha Anne’ye yeni neşredilmiş bir kitabımı takdim etmiştim… Fakire lütfedip göndermiş oldukları mektuplarında yer alan şu ifadelerin benim hayat çizgimde unutulmayacak bir yeri vardır…

“Aziz ve kıymetli yavrum;

Kitabını, maalesef bir hayli geç okuyabildim. Fakat daha ilk satırlarda, selis ve temiz Türkçesi, bir beyan ve ifâde kolaylığı, derhal beni öksesine yakaladı.

Peşin olarak şunu söyliyeyim ki, bu kıymetli çalışman, köksüz ve alil bir dille yazılmış olsaydı, netice ve semeresi, toprak altına kaçan sular gibi, kaybolup giderdi. Şunu bilmek gerekir ki, düzgün ve gerçek dil, san’atın şartı ve san’atkarın şahsiyet yapısının temel unsurudur.

Giriş yazısının ana hatları, gayesiz ve rehberden mahrum gençliğin önüne öyle bir hareket noktası sermiş bulunuyor ki, bu ipuçları, kaybolmuş bir hayat felsefesinin asırlık uykusundan uyandırılmasında en isabetli mesnedler olarak göze çarpıyor.

Şunu da söyliyeyim ki, bir cihad başlangıcı diyebileceğimiz bu çalışmanda mânevî ceddin o ‘büyük insanın’ mübarek elini ve himmetini görür gibi oldum.

İsmet’ciğim, eserin, gerek hazırlanış tekniği gerek muhteva bakımından olgun ve dolgun bir kitap. Ben şahsen zevklendim hem de çok faydalandım. Bilhassa tebrik eder, dualar eylerim yavrum.”

Çetinoğlu: Bahse konu eserinizin adını lütfeder misiniz?

Binark: Fakirin, 1975 senesinde neşredilmiş ‘Eski Kitapçılık Sanatları’ adlı kitabı…  

Çetinoğlu: Kalbî ve hasbî teşviklerle başladınız, devam ediyorsunuz… Duygu ve düşünceleriniz kelimelere nasıl yansıtıyorsunuz?

Binark: Bu kapıda, bize Hakk ve hakîkat sevgisini öğreten, millî kültür ve tarih şuuru aşılayan, bizi irfân yolunun güzellikleriyle tanıştıran, Sâmiha Anne’ye sonsuz minnet ve şükranlar!.. Allah kendisinden râzı olsun!..

Bu yolda, Sâmiha Anne’nin yoldaşı, O’nun ruh ikizi İlhan Abla’yı tanımış ve dostluğunu paylaşmış olduğum için nasipli olduğumu düşünüyorum… Cenâb-ı Hakk’a bunun için şükrediyorum!..

Sâmiha Anne’nin, “İşi bitmemiş olanlara yoldaşlık etmem murâddır’ sözleri, her dâim kulağımdadır… Gönül dünyamda yazılıdır!..

Çetinoğlu: Gönül dünyanızda yazılanlarla yolculuğunuz devam ediyor…

Binark: Bu yolculuğumda nefsanî istek ve arzularımı dervişlik potasında eritebildim mi?.. Zaman zaman bu suâli kendime sorduğumda, kendimle yüzleşme cesâretini gösterebildiğimde… cevâbım: ‘Nefsimi ve gönlümü derviş kılmaya çalışıyorum… Hakk’ın emânetini bulmaya… kendi gönül kitabımı okumaya gayret ediyorum… ’ oluyor!..

Çetinoğlu: Derviş olmak nasıl bir şey?

Binark: Sâmiha Anne’nin ifâdesiyle:

“Dervişliğin kolay olduğunu kim söylemiş?..”

Dervişlik, gönül dünyâmızı, teslimiyet, sabır, kanaat, şefkat, hoşgörü ve Hakk’ın rızâsı ile mayalamak!.. Söylemek ve yazmak kolay… Ya maddemiz ve mânâmızla yaşamak?..

Dervişlik, ikrâr verilen kapıda kendini bilmek idrâkinde bir ömür boyu devam eden zorlu bir imtihan… Son nefese kadar sürecek zorlu bir yolculuk!..

Müşahhas bir makama ikrâr vermiş olanlar da, bu fakirin kendisine sorduğu suâlleri, kendilerine sormalı… ve suallerine samimiyetle doğru cevaplar aramalıdırlar!..

Gönül eri Yunus Emre, “Cânım, erenler yolu inceden inceymiş…” derken, bu yolun uzun, ince, yorucu ve çileli bir yol olduğunu ne güzel anlatır!.. Bu yolu tamamlayanlardan olmayı niyâz edelim!..

Çetinoğlu: Merhume İlhan Ayverdi’nin görüşü nasıldı?

Binark: İlhan Abla: “Dervişlik, nefis esâretinden kurtulmak yoludur…” derdi…

Çetinoğlu: ‘İlhan Ayverdi Hâtıra Kitabı’nı hazırladınız…

Binark: Neşre hazırlanış şekli îtibâriyle bir dokümanter kaynak hüviyetinde olan ‘Hâtıra Kitabı’, aynı zamanda ‘İlhan Ayverdi Bibliyografyası’ olma özelliğini de taşımaktadır. Kitapta, İlhan Ayverdi’nin yazdıkları ve söyledikleri ile hakkında yazılanlar ve söylenenler bir araya toplanmıştır. İlhan Ayverdi’nin çok cepheli şahsiyetini, fikirlerini ve gönül dünyâsını aksettiren yazıları ve sohbetleri ile hakkında yazılanlar büyük bir titizlikle tespit edilip derlenmiş ve kitabın okuyucusuna sunulmuştur.

İlhan Ayverdi’nin gönül dostları, tâkipçileri, ‘Hâtıra Kitabı’nda, gerçek kurtuluşun îmanda olduğunu bilen ve bunu örnek hayâtında bir derviş terbiyesiyle yaşayan İlhan Ayverdi’nin ruh ikliminde, hikmet, irfân ve muhabbet hâlesi etrâfında buluşmuşlardır…

Kitabın hazırlık safhasında, O’nun ruh arkadaşlığını, dostluğunu her zaman olduğu gibi hep yanımda hissettim…

Çetinoğlu: İlhan Ayverdi için hazırladığınız ‘Hâtıra Kitabı’ ve İlhan Ayverdi hakkında söyleyeceklerinizle mülâkatımızı tamamlayabilir miyiz Efendim?

Binark: İlhan Ayverdi gerçek kurtuluşun îmanda olduğunu bilen ve bunu örnek alınacak hayâtında derviş terbisiyle ihlâsla yaşayan bir seçkin kişiydi.

Kitapta yazıları bulunan gönül dostları; mânâda, ruhlarda ve gönüllerdeki yakınlığın ortak tezâhürlerini yaşayan kişilerdir. Bu gönül dostları, ihlâs ve hulûsla yapılmış hizmetlerin Allah adına yapıldığını. Allah rızası için hizmet edenlerin de, bu hizmete destek verenlerin de Yaradan’ın himâyesinde bulunduğunu, ‘halka hizmetin Hakk’a hizmet olduğunu’ öğreten bir ocağın yetiştirmiş olduğu nasiblilerdir…

‘Dost Kapısı’nın hayâtiyeti ve bekâsı, büyüklerimizin belirlediği îman merkezli temel değer ve prensiplerden uzaklaşmadan, fikrî savrulmalardan uzak, mânâda ve gönüllerde berâberliğin, duygu ve düşüncelerde yakınlığın aynı ruh ikliminin paylaşılması ve yaşatılması ile mümkün olabilir!.. Sâmiha Anne’nin ifâdesiyle: “Ruh arkadaşlığı!..”

Unutmayalım ki, bizler ‘Dost Kapısı’nın bağlıları, aynı zamanda mânevî mirasçılarıyız… Ve bu Ocağın ateşini diri tutmak mes’ûliyetinde olan hizmet erleriyiz…

 

(1) leksikolog: Lugat âlimi

(2) ezel-i âzâl: Allah’ın tek mutlak, tek hakîkat olduğunu, O’nun ezeliliğini ifâde için tasavvuf dilinde ‘el-ezelül-mutlak’ veya ‘ezelü’l-âzâl’ terkipleri kullanılmıştır.

 

 

 

 

İLHAN AYVERDİ:

     Baba tarafı Dağıstan, anne tarafı Rumeli asıllıdır. İlk ve orta tahsilini, Akhisar’da tamamladı. 1943 yılında, İzmir Karataş Lisesi’nden mezun oldu. Hastalık sebebiyle iki sene ara verdiği tahsiline, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde devam etti. Bu fakülteyi 1949 senesinde tamamladıktan sonra, edebiyat öğretmenliğine başladı. Ortaokul, Lise ve Çapa Eğitim Enstitüsü’nde öğrenci yetiştirdi.

     1966-1982 yılları arasında Türk Kadınları Kültür Derneği’nin ve 1972’de kurulan Kubbealtı Cemiyeti’nin başkanlığını yaptı. Bilahare bu cemiyet, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı adıyla vakfa dönüşünce, vakfın başkanı oldu. Kubbealtı Mecmuası’nın neşrinde, vakfın neşriyat, seminer, konferanslar, musiki çalışmaları ve çeşitli sosyal faaliyetlerinde eşi Ekrem Hakkı Ayverdi ve Sâmiha Ayverdi ile aktif vazifeler üstlendi.

     24 sene fâsılasız çalışarak Kubbealtı Lugati’ni hazırladı.

 

 

 

 

İSMET BİNARK:

     1941 yılında İstanbul’un Fâtih ilçesinde Hırka-i Şerif semtinde doğmuştur. İlk ve ortaokulu İstanbul’da okumuş, liseyi Ankara’da Gazi Lisesi’nde bitirmiştir. Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nde tamamlamıştır.

     1961 yılında Allah dostlarından mutasavvıf ve mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi’yi tanıma bahtiyarlığına kavuşmuş ve el öpüp mânevi terbiye halkasına katılmıştır. Fikrî ve mânevi şahsiyetinin şekillenmesinde Sâmiha Ayverdi’nin çok önemli bir yeri vardır. Kabiliyeti ve nasibi ölçüsünde, O’nun yolunda hizmet etmeye çalışmaktadır.

     Askerlik görevini tâkiben,1967 yılında Millî Kütüphane’de memuriyet hayâtına başlamış; sırasıyla Şef, Müdür Yardımcısı, Müdür ve Başuzmanlık görevlerinde bulunmuştur.

     İngiltere, Finlandiya ve Fransa’da kütüphanecilik ve arşivcilik eğitimi görmüştür.

1975 yılında Başbakanlık bünyesinde Cumhuriyet Arşivi’nin kurulmasına öncülük etmiştir. Sırasıyla, Dâire Başkanı, Genel Müdür Yardımcısı ve Genel Müdür olarak görev yapmıştır.

     Cumhuriyet Türkiyesi’nden gelecek kuşaklara sâhip olmakla gurur duyacakları Cumhuriyet Arşivi’nin kurulması, Osmanlı Arşivi’ndeki tasnif çalışmalarının hızlandırılması ve tasnifi tamamlanan arşiv fonlarının kataloglarının yayımlanması, Osmanlı arşiv belgelerinin restorasyonlarının sağlanması konusunda büyük hizmetleri olmuştur.

     Genel Müdürlüğü döneminde, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün seri hâlinde yayımlanan kitaplarıyla, Ermeniler’in asılsız soykırım iddialarının târih önünde çürütülmesine öncülük etmiştir. Aynı dönemde, Osmanlı Arşivi’ndeki Türk dünyâsı ve Türk varlığı ile ilgili arşiv belgelerinin; Osmanlı fermanlarının, Mühimme ve Tapu Tahrir Defterlerinin tıpkı basımları ve transkripsiyonlu metinleri ile Osmanlı Arşivi kataloglarının neşri sağlanmış; çeşitli ülkelerin arşivlerinde bulunan Osmanlı arşiv belgelerinin örnekleri Devlet Arşivimize kazandırılmıştır.

     Modem arşivcilik, Türk arşivcilik târihi ile ilgili olarak, çok sayıda telif ve tercüme eseri Türk arşivciliğine ve kültür hayâtımıza kazandırmıştır.

     1930’lu yıllarda Bulgaristan’a kilo ile satılan Osmanlı arşiv belgelerinin örneklerinin Devlet Arşivimize, geri getirilmesi ve kataloglarının yayımlanması, Genel Müdürlüğü döneminde gerçekleştirmiş olduğu çok önemli hizmetlerdendir. Bulgaristan’a satılan Osmanlı arşiv belgelerinin örneklerinin Devlet Arşivi’ne kazandırılmasının ardında, Sâmiha Ayverdi’nin konuyu ısrarlı tâkibi ve hayır duâları vardır.

     Arşivcilik eğitiminin Türkiye’de ilk defa üniversite seviyesinde başlatılmasına da öncülük etmiş; Ankara, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinde uzun süre arşivcilik dersleri vermiş, arşiv uzmanı ve akademisyen yetiştirmiştir.

     1964 yılında yazı hayâtına girmiş; kütüphanecilik, Türk kitapçılık târihi ve sanatları, Türk arşivcilik târihi ve modem arşivcilik, kültür târihimiz, Ermeni meselesi, yakın dönem Türk parlamento târihi, biyografi ve bibliyografya konularında 60’a yakın telif eseri yayımlanmıştır. Bu konularda 200’e yakın inceleme yazısı, millî ve milletlerarası kongrelere sunulmuş tebliği bulunmaktadır. Kitap ve makale olmak üzere, bâzı araştırmaları yabancı dillere de tercüme edilmiştir.

     1983-1986 yılları arasında, Bakanlar Kurulu Kararı ile İslâm Konferansı Teşkilâtı İslam Tarih, Sanat ve Kültürü Araştırma Merkezi’nde (IRCICA) Uzman Araştırmacı olarak görev yapmıştır.

     Türk Kütüphaneciler Demeği, Türk Ocakları Merkez Heyeti, Ankara Aydınlar Ocağı ve Altay Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı’nda hizmetleri olmuştur.

     Türk kütüphaneciliğine, arşivciliğine, kültür ve fikir hayâtına yaptığı hizmetlerden dolayı, Türk Ocakları Genel Merkezi, Ankara ve İstanbul Aydınlar Ocağı, Avrasya Bir Vakfı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul Fetih Cemiyeti, Kubbealtı Akademisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, Irak Türkmen Cephesi, Türkiye Yazarlar Birliği, Altay Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı, Hacettepe ve Ankara Üniversiteleri Arşivcilik Bölümleri başta olmak üzere, çeşitli kurum ve kuruluşlarca ödüle lâyık görülmüştür.

Sene 1995, Bir Yün İşleme Fabrikası Kuruluyordu,

Hikâye gerçek, kişi isimleri ben hariç değiştirildi.

Bölüm 1

Kemalpaşa’ya doğru yol alıyoruz arabayla, kararımızı bildirmeye gidiyoruz. Yolda bunun üzerine konuşuyoruz

Nihat beyle. Zaman zaman, çok hızlı bir şekilde, gözlerini yoldan ayırıp, bakışlarını bana yöneltiyor ve başıyla onaylıyor dediklerimi. Sonra o da bana anlatmaya başlıyor. Bende onu, evet evet, tabi diye, kısa kısa yanıtlıyorum. Yani Ömer’in durumu kesinleşti artık. Bir an, Ömer için duyduğum üzüntü, zaman tünelinde beni 1,5 ay öncesine götürüyor.

İzmir Yün Tekstil Fabrikası, borçları nedeniyle, icra yoluyla bir Finans Şirketine geçmiş. Yeni sahip de fabrikayı kapatıp, kazıyıp, yerine büyük bir çarşı yapma niyetiyle fabrikanın makinalarını satışa çıkarmış. Nihat Bey’in Genel Müdürü olduğu deri işleme ve konfeksiyon şirketi de fabrikanın yün yıkama ve hazırlama grubunu satın almış. Bu grubu alıp, Kemalpaşa’ya yeni fabrikaya kuracağız. İşledikleri derilerin yünleri de burada değerlenecek.

İzmir Yün, Tepeciğin arkalarında kurulu. Orada çalışmaya başlıyoruz. Bizim makinalar, toplam 80 metre uzunluğunda bir mini tesis oluşturan ve ard arda işlemler yapan 13 parça makina. Burada da uzun zamandır çalışmıyormuş. Önce bu haliyle Kemalpaşa’daki yerine kurmak gerek. Yani bu haliyle oraya ışınlamak gibi bir şey. Sonrada aşınmış, kırılmış ya da yedekleme sorunu çıkarabilecek günün teknolojisinden düşmüş parçalarını değiştirmek, yenilemek gerekecek. Ancak makinalarla ilgili elde tek bir doküman yok.

Paftalarca montaj resimleri çiziyor, parçaları, grupları önce resim üzerinde numaralandırıp sonra bu numaraları yağlı boya ile makinalar ve parçalar üzerine aktarıyorum. Montaj sırasında “sende nereden çıktın” diyeceğim bir parça çıkmasın diye karşıma, uğraşıyorum. “Herhalde tamam, oldu” diyorum. Söküme ve nakliyata hazırız.

Kamyonların yanaşması ve yükleme için bazı duvarların yıkılması gerek. Bütün İzmir Yün yıkılıyor zaten.

Boş buldukça zamanı, her yanını geziyorum. Büyük bir alana kurulu, düzenli yerleşmiş, düzenli yollarla ayrılmış birçok bina.  Bizim makinalar ve diğer birkaçı dışında, makinalar oldukça yeni ya da bakımlı. Ve bütün bu makinalar, kazanlar, borular, motorlar, panolar, kablolar, klima cihazları, ahşap malzemeler her şey sökülüp gidiyor, bunlar gidebilsin diye ve gittikçede yıkılıyor binalar, yıkılıyor ve sonunda geriye kırık temel üstleriyle örülü bir boşluk kalıyor. Bütün bunlar o kadar çabuk oluyor ki her şey buhar olup uçuyor gibi, yok oluş gibi. Kimi makinalar ve malzemeler ölmüş denilip hurda olacak, bir kısım yaşlıların yaraları sarılıp onarılacak, ve  zaten genç olan diğerleri ile birlikte bu sağ kalanlar başka diyarlarda yaşamaya devam edecek.  Fabrikanın birkaç ustabaşısı da, makinaların doğru dürüst sökümü ve nakliyesi için fabrikanın ana alıcı ve satıcısı Finans Şirketine nezaret hizmeti veriyorlar.

Hepsi de emekliliği geçmiş ak saçlı yaşlı insanlar. Bu işte bitince evlerine dönecekler artık. Çünkü gidecek, gidebilecek başka diyarları yok. Doğanın kanunları bu cenazenin kalkışında son görevi de bu ustalara vermiş. Diğer genç ustalar başka işyerlerinde çalışmaya başlamışlar bile. Genellikle yorgun bir hüzün içinde buluyorum bu yaşlı ustaları, çay ocağında, laflıyoruz ara sıra, anlattıkları tarih. Bir kenarda bir sürü ahşap, çelik kasa yığılı. Ciltler, klasörler dolu içleri, kenardan sarkmış kartlardan birini alıyorum. İşçilerin isimleri alt alta sıralanmış. Sevgi, Nurten, İsmail….. Bir an dalıyorum, yürüyorum Orhan Kemal’in insanları arasında. Birden karşımda bir bayrak, dalgalanıyor, Finans Şirketinin bayrağı. İzmir Yün fabrikasını parçalıyor, yıkıyor, satıyor. Sanki bir adayı işgal edip yakıp yıkan işgal kuvvetleri sancağı gibi geliyor gözüme. Dönüyorum “başlayın, sökün, yıkın” diyorum.

Ömer; şirketin aceleyle oluşturduğu söküm ekibi içinde yer alan genç, eğitimsiz, deneyimsiz bir işçi. Fırın; gövdesi pik döküm tuğlalardan oluşan, yap boz oyuncakları gibi kurulan ve yükselen, içinde ısı üniteleri, transfer üniteleri  olan, on metre boyunda ve dört metre yüksekliğinde en büyük makina. Ömer fırının sökümüne el koymuş.                                                                                                            

Atletik yapısıyla fırına tırmanıyor üstünde dolaşıyor, bacaya ve oradan bina tavanına ulaşıyor ve niteliği olarak bunu sergileyip duruyor. Hep fırının üstünde, adeta hücuma geçecek bir yer, başlangıç arıyor. Ben de veriyorum. Yanına kimseyi istemiyor. Belinde anahtar takımı, karşısında: makinayı oluşturan parçaların orijin madeninin çıkarılmasından ham malzemelerinin yapılmasındaki metallurjik işlemlere, oradan parçalarının son ölçülerinde bitmiş haline ulaşması için gerekli mekanik, fiziksel işlemlere kadar görev yapmış yüzlerce binlerce işçi, teknokrat, alet, makine, binlerce milyonlarca saatlik emek. Hepsini yere seriyor. Neredeyse tek başına söküyor fırını. Kendine müthiş güvenli şimdi. Düşünüyorum, acaba darbecilerde demokrasiyi yıkarken aynı ilkel gücün şehvetini duyuyorlar mı benliklerinde Makinaların tümü sökülüp, naklediliyor.

Kemalpaşa’da yeni fabrikadayız. Şubat ayazı, çok çalışmak, akşam gece mesai gerek. Nihat Bey’e “Senin deri konfeksiyon şirketinden, çocuklara deri gocuk verelim, gerçi sizin imalatlar lüks kalite ama üstlerine bi de iş gömleği giydirirsek gocuklar korunmuş olur, çocuklarda soğuktan korunmuş olurlar, akşam gece mesai yaptırırız, hem iş dışında da giyerler gocukları, iyi bir şey olur” diyorum. Nihat Bey medeni, iyi bir insan, karşı çıkmıyor.  “Bırak yahu üst üste iki kazak giyerler olur biter, seninki de minareye kılıf yani” demiyor. Ertesi gün gocuklar, iş gömlekleri,  postallar geliyor. İnşaatçılar, bekçi benim ekibimden değil, onlarla ilgilenmiyorum. İnşaatta sürüyor, dış duvarlar henüz örülüyor, her taraf açık. Bekçi bir hafta sonra aniden hastalanıyor. Fena üşütmüş, sonrada verem diyorlar.       Ne garip bir rastlantı.

Şantiye girişinde bir kulübe. Ömer ve birkaç arkadaşı burada kalıyor. Galiba İzmir’e göçmeleri çok olmamış, öncede İzmir’de aynı evi ya da odayı paylaşıyorlarmış. Nihat Beyle konuşmuşlar, İzmir’den her gün gelip gitmektense burada kalalım demişler, anlaşmışlar. Bir takım hayatlar sürüyor burada da.

Bir yandan inşaat, elektrik ilerliyor, karınca gibi çalışıyor insanlar. Ama bizim montaj yürümüyor.

 

Ömer şantiyede yatıp kalkıyor ya, gece gündüz fabrikada, bütünleşmiş işle iyice, kâhyalaşmış ve tüm idareyi ele almış.

Ancak mümkün değil, hiç eğitimi, deneyimi yok, birazcık bile yok. Şimdilik en çok ağırlıkçı, hemen sonra yardımcı operatör, daha sonrada operatör ve çok daha sonrasında usta işçi olabilir, ama sabırla, ama emekle, ama zamanla.   Ama şimdi olamaz işte, sökerken tamamda, ama bu montaj, bu makinalara yeniden hayat vereceğiz.                            Sorunun büyüğü de başka aslında. Emin, meslek lisesi mezunu, deneyimli ve daha önce böyle ekipler yönetmiş, formenlik yapmış. Ekibe yeni katıldığı halde, Ömer’in boşluğunu yakalamış, sultaya girmiyor, Ömer’i takmıyor. Yepyeni bir kuruluş, işin daha başında ve yepyeni olanaklar. Donatımı, özlemleri, hırsı ve yeni bir fırsat hepsi alelacele buluşuyor benliğinde, kendi lider olmak istiyor.

Bu anarşik durum Emin lehine çözülecek bu kesin. Benim için de çok önemli.

Bu işi sağlıklı ve en önemlisi çabuk götürebilmem için teknik dilden ve döküman üzerinden konuşup anlaşabileceğim biri gerek bana. Ben bu işte teknik emek satıcısı, serbest çalışan biriyim. Oradan oraya koşturup duruyorum, bu işi bir an önce bitirip başka işlere başlamalıyım. Bu da benim sorunum işte.

Ömer’i düşünüyorum. Kendini montaj formeni, sonrada işletmede formen olarak düşlüyordur mutlaka. İyi bir ücrete kavuşacak sonra? Sonrası arabesk işte, ya da hayat mı yoksa. Bu dışa vurulan hırslar, üzüntüler, acılar etkiliyor insanı.

Diğer işçiler, karınca ordusunun neferleri; sessiz ve sakin bir bekleyiş içindeler, “ halledin derdinizi işimize bakalım, daha yapılacak bir sürü fabrika, fabrikalarda üretimler, inşaat yapıları, barajlar, hava meydanları, sulama kanalları var “ der gibiler.

Bizde halledeceğiz. Bu tip olaylar çözülecek şeyler olarak paketlenip önüme konalı yirmi yılı aşıyor neredeyse. Hepsi fabrikalarda insanlar ve makinalar arasında geçen yirmi yıl.

Başkanın Adamları Neler Yapabilir?

Bir bilim kurgu romanının içinde yaşıyor gibiyiz. Covid-19 adı verilen bir virüs türü bütün dünyalıların hayatını değiştirdi. Oysaki bu elle tutulur, gözle görülür olmayan yaratıkla ilgili pek bir şey bilmiyoruz.

Virüsün etkisine dair duyduklarımız da hep belli kaynaklardan çıkan bilgilerin yayılmasıyla bize ulaşıyor. İnsanlar bu bilgilerin bir kısmına güvenip inanırken, bazılarını güvenilir bulmadığı için inanmıyor.

Koronavirüs (Covid-19) salgınının gerçek olduğunu ve çok ciddi sonuçları olduğunu görüyoruz, biliyoruz. Salgının sadece sağlık sorunları, kitlesel ölümler yanında ekonomik etkilerinin de ölümcül olabileceği anlaşılıyor.

Ben günlerdir medyada her yönüyle tartışılan bu konuları değil, başka bir hususu düşünmeden duramıyorum.

Hastalık salgını, biyolojik saldırı ve başka konularda kamu otoritelerinin manipülasyon yapması halinde ne gibi sonuçları olabileceğini düşündükçe aklıma “Başkanın Adamları” isimli 1997 yapımı film geliyor.

*****************************

Sanal Bir Dünya Yaratmak

Robert de Niro ile Dustin Hoffman’ın başrollerini oynadığı, Başkanın Adamları (orijinal adı “Wag The Dog”) filmi yönetimlerin halkı manipüle etme gücünün nerelere varacağını göstermeye çalışır.

Bu film devleti yönetenlerin bir gerçeği gizleme veya yapay bir gerçeklik yaratma isteği ile kitlelerin duygu ve düşüncelerini etkileyebileceğini, davranışlarını yönlendirebileceğini, bunun için sanal bir dünya yaratabileceğini anlatır.

Filmin konusu şöyle: ABD Başkanlık seçimlerine 11 gün kala, bir kız Başkanın kendisine cinsel tacizde bulunduğu iddiasında bulunur. Panik içindeki Başkan yakın adamlarından sorunun çözümünü ister.

Çünkü onlara göre, “devlet birilerine yıllarca büyük paralar öder ve bunun sonucunda gerektiğinde o kişiler devleti ve devlet büyüklerini içlerinde bulunduğu darboğazdan kurtarırlardı.”

“Siyaset oyunları sahneye koymayı da, skandalı, gafı örtmeyi de bilen” bu profesyonel ekipten bir danışmanın çözüm teklifi kabul edilir.

Kamuoyunun ilgisini skandaldan uzak tutmak için “kurgusal bir savaş” çıkarmaya karar verirler. Bunun için Hollywood’un ünlü yapımcılarından biriyle ve işinde profesyonel olan kişilerle anlaşarak bir kurgu üzerinden algı yönetimi işine girişirler.

ABD kamuoyunun pek tanımadığı Arnavutluk ile ilgili özel hazırlanmış senaryolara göre kısa haber filmleri çevrilir. Kamuoyu Arnavutluk’un “zalim ve düşman yönetimi” tarafından bir ABD askerinin esir edildiğine inandırılır. Özel hazırlanan resimler, haber filmleri, müzikler, siyasi tartışmalar vd medya teknikleriyle savaş psikolojisine sokulan kamuoyunun milliyetçi duyguları kabartılır.

Herkesin ülkenin bir savaşın eşiğinde olduğuna inanması ve bu ortamda mevcut yönetimin değişmesinin doğru olmayacağı şeklinde düşünmesi sağlanır.

Son olarak da sözde esir asker için sanal bir kurtarma operasyonu ile ABD halkının gönlü kazanılır.

*****************************

Çağdaş Yöntemler

“Başkanın Adamları” filmindeki gibi dünyayı veya bir devleti yönetenlerin tek taraflı bilgilendirme ile halkı manipüle etmesi günümüzde de mümkün müdür?

Bu filmin hala tazeliğini koruyor olması, devleti yönetenlerin kişisel hırs ve istekleri doğrultusunda kitleleri yanıltabilmesini ve bunun halkın kaderi üzerindeki etkilerini gösteriyor olmasındandır.

“Bu durum bilgi edinme kaynakları çok çeşitlendiği için günümüzde geçerli olamaz” diye düşünebilirsiniz. Ama kitlesel iletişim araçlarının çoğunu yönlendirme imkânına sahip uluslar arası güçler veya bir devleti yönetenler varsa belli alanlarda halen geçerli olabilir.

“Koronavirüs Salgını sanal bir gerçekliktir” diyebilecek durumda değilim. Böyle bir konuda bütün ülkeleri içine alan bir operasyon yapılması çok zordur ama imkânsız da değildir.

Dünyayı yönetenler veya bir Devlet Başkanı hâkim olduğu medya gücü ile halka neyi sunarsa halk onunla yetinmek durumda ise Başkanın Adamlarının toplumu ikna edemeyeceği çok az sanal gerçeklik vardır.

Hatırlayalım, ABD’nin Irak’a müdahale için kullandığı “Saddam’ın nükleer silahları var” iddiasının böyle bir manipülasyon olduğu açığa çıkmıştı. Yine ABD’nin kendi yarattığı IŞİD ile savaşmak bahanesiyle Suriye’ye yerleşmesi de böyle bir operasyondur.

Kuş gribi vakası, Oktar Babuna’nın topladığı kan örneklerinin ABD’ye gönderilmesi ve Türk halkının genetiğini çözme çalışmalarında kullanılması gibi vakaların böyle operasyonlardan olma ihtimali büyüktür.

Yerel bazda Gezi Olayında kullanılan “cami içinde bira içtiler, başörtülü bacımın üstüne deri giysili insanlar işediler” gibi iddiaları da böyle bir manipülasyon çabası sayanlar var.

CHP Genel Başkanının, iktidarın 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında kullandığı bazı argümanlar ve yaptıklarını eleştirirken kullandığı, “16 Temmuz’da sivil darbe gerçekleştirildi” iddiası da böyle bir bakış açısının eseri olsa gerektir.

Koronavirüs Salgınını değerlendirirken, Çin Dışişleri Bakanlığının, “virüsü Vuhan’a Amerikan askerleri taşıdı” iddiasını ve salgının bir “biyolojik saldırı” olma ihtimalini göz ardı etmemek gerekiyor.

SON SÖZ: Evhama gerek yok ama şüpheci olmakta fayda var.

18 Mart Çanakkale Zaferi

“600 Yıllık mazisi şan ve şerefle dolu Osmanlı İmparatorluğu, Enver Paşa’nın kollarında can verdi” diyor Turgut Özakman.

Doğrudur, Her ne kadar Enver Paşa’yı biz, romantik karakteri ve milliyetçiliği ile sevmiş olsak ta, aşırı romantizm, ütopya ve üzerine bir de tek adam kararları eklenince klişe sözdür ama hatırlamakta fayda var: “Söz konusu vatansa geri kalanı teferruattır.”

Evet, Enver Paşa sadece kendi kararıyla Osmanlı imparatorluğunu(Almanların değimiyle: Enverland, Enver’in ülkesi olarak adlandırırlar.) Alman genelkurmayından gelen “savaşa girin” raporunun altına imza atıyor. Eğer kendisinden başka Cemal Paşa’ya, Talat Paşa’ya sadrazam veya vezirlere danışsaydı, belki savaşa girmeyecek, savaş mağlubu sayılmayacaktık. (Ah şu imzalar derken kendimi alamadığım, tarihin affedilmez hataları aklıma geliyor: Falih Rıfkı: “Rumeli’yi kaybedişimizin sebebi olarak, Cemal Paşa bir faslı tespit ettiğini gösterir ehemmiyetli bir tavırla kaşlarını çatarak: “Kabahat ve cürüm Kâmil Paşanındır, o bana: -“Devletler, Balkanlar’da statükoyu muhafaza edecekler” demişti; ben ona: – İngiliz elçisinden senet al dedim ama o almadı.” )Falih Rıfkı Atay(Zeytin Dağı)

İşte bir diğeri de Enver Paşa’nın savaşa girme kararı. Ne yaman bir çelişki, bu böyle! Birinde imza atmıyoruz kaybediyoruz, diğerinde attıktan sonra kaybediyoruz.

Mustafa Kemâl’in Tarih Sahnesine Çıkışı

1 Şubat 1915 yılında 3. Kolorduda yarbay olarak göreve başlayan Mustafa Kemâl, Balkanları kaybetmiş, bozguna uğramış bir ordunun içerisinden yepyeni bir Çanakkale ruhu taşıyan ordu çıkarıyor, bu yenilmiş, moral değerleri sıfırlanmış ordunun içinden. Anadolu adeta erkeksiz kalmış, 13 yaşındaki çocuklar tartılıyor, 45 kilonun üzerindeyse askere alınıyorlar.

Bir de Çanakkale’nin arkasında müthiş kadın desteği var. Cepheye giden evlatlarına her türlü giyecek, mendil çamaşır, kazak çorap örerlerken, adeta birbirleriyle yarış ediyorlar.

Burada Turgut Özakman’a kulak verelim: “Tarihin yazık ki adını kaydetmediği kimsesiz, yoksul bir kadın da unutulmayacak bir kahramanlık yaptı. Beyoğlu berberlerinin peruka (takma saç) yapmak için parasıyla saç aradıklarını duymuştu. Müslüman Türklerde kadınlar genellikle saçlarını kesmez, kesenlere iyi gözle bakılmazdı. Ama uzun saçından başka varlığı yoktu. Cepheden gelen yaralıları, iniltileri kesilmeyen göçmenleri, caddelerden yenilginin utancı içinde başları eğik geçen namuslu subayları düşündü. Günahsa günaha girmeyi, ayıplanmayı, hor görülmeyi, çirkin olmayı göze aldı; o kadar sevdiği saçlarını ağlaya ağlaya dibinden kesti. Rum berbere sattı, aldığı üç kuruşu koşa koşa Donanma Cemiyeti’ne yetiştirdi.”

Bu gün dahi ellerini erkek bedenine sürmekten imtina eden bayan doktor ve hemşireler varken,

 O yıllarda gönüllü hemşirelik kursları açarak hepsi cepheye gidip, asker evlatlarının yarasını sarıyorlar.

İşte millet olarak top yekûn milli gurur ve onuru şaha kalkmış vatan evlatları, bir destan yazmanın azim ve kararlılığıyla, Çanakkale zaferinden, Kurtuluş Savaşının muştusunu veriyorlardı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kıvrak zekâsının ürünü müthiş taktiklerle askerlerine seslenerek: “”Süngü tak!” Komutuyla: “ben size taarruz değil, ölmeyi emrediyorum, biz ölünceye kadar yerimize başka kuvvetler, başka komutanlar gelir.” Sözleriyle birlikte; Allah Allah nidaları yeri, göğü inletir ve zafer böyle kazanılır.

Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün şehitlerimize Tanrı’dan rahmet diliyorum. Ruhları şadolsun.

Kalın sağlıcakla