12.7 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 510

Yaşamımızın Yeni Adı Korona mı?

      Dünya yeni bir bulaşıcı hastalıkla alt üst olmuş durumda.

      Hastalığın adı, ‘’Korona’’ salgını…

       Her geçen gün bu hastalık giderek yaygınlaşıyor. Yepyeni hastalık haberleri, hastalığın yeni bulguları, tedavisine yönelik çalışmalar, haberler, haberler ama hepsi Korona…

       Gün geçmiyor ki, dünyanın herhangi bir yerinden bu salgının giderek arttığını belirten haberler gelmesin.

       Öyle ya, dünya genelinde alınan tüm tedbirler Korona adıyla başlıyor. Korunmasından, tedavisine, aşı çalışmasından, ilacının keşfine kadar hep Korona adıyla bitiyor…

       Salgının nedeni ise; yine bizler, insanoğlu. Doğaya, doğa canlılarının yaşam alanlarına müdahale eder, onları yemek masalarına meze yaparsan sonuçlarına da katlanırsın!

       Hastalıktan korunmak için alınması gereken tedbirler sıralandıkça, sıralanıyor. İnsanoğlu korunmaya yönelik tedbirler çerçevesinde yapılan her açıklamayı dikkatle izliyor. Kimi aklı evveller, ‘’Korona’’ bana bir şey yapmaz diyor! Ama aklıselim sahibi ezici bir çoğunluğu tüm tedbirleri uyguluyor.

       Ülkelerin yöneticileri, bilim insanları, sağlık çalışanları, ekonomistler, iş insanları, çalışanlar ve hatta doğa canlıları dahi bu mücadelenin içinde.

      İnsanlık adeta yeni bir dünya savaşının içine girmişçesine bu öldürücü hastalıkla mücadele ediyor…

      Dünya genelinde yapılan bu mücadele tüm yaşamımızı ele geçirmiş vaziyette.

      Teröre, enerjiye, ülkelerin parçalanmasına, göçlerle sınırların aşılmasına, bölgesel savaşlara yönelik her şey adeta unutulmuşçasına; dünya ‘’korona’’ belasını yenmek adına büyük bir uğraş veriyor…

      İşte tam da bu noktada:

    ‘’Yaşamımızın yeni adı korona mı?’’ diye sormak gerekiyor.

        Yaklaşık 4 ay önce Çin’de başlayan bu hastalığın önümüzdeki dönemde nasıl seyredeceği ile ilgili pek çok felaket senaryoları şimdiden söylenmeye, yazılmaya başladı bile! Hele ki, sosyal medyada yazılanlar, anlatılanlar, yorumlar o kadar gerçek dışı, o kadar saçma sapan ki!

       Ancak bizler o senaryolara itibar etmeden, felaket tellallarına kulak asmadan, sadece gerçeklere, yapılan resmi açıklamalara bakarak yaşam ufkumuza yön verecek ve bu hastalık zincirini hep birlikte kıracağız.

       Bu hastalıkla ilgili ülkemizde yapılan mücadeleye gelince; ülkemizi yönetenler, hastalığın tedavi sürecinde görev alan bilim insanları, doktorlarımız, hemşirelerimiz, diğer sağlık çalışanlarımız, sivil toplum örgütlerimiz, yapabileceklerinin en iyisini yapmanın, hastalığın yayılmasının önünü kesmenin cansiperane gayreti içerisindeler. Her birisine şükran borçluyuz.

      Ülkemizde yaşanan hastalık vakalarının sonuçlarına bakıldığında; Türkiye’nin dünya ülkelerindeki mevcut hastalık sıralamasına göre orta sıralarda yer alması, bunun yanı sıra İtalya-İspanya-İngiltere-ABD gibi ülkelerdeki salgının oldukça çarpıcı ve kötü sonuçlarına bakıldığında, bugün itibariyle ülkemizdeki tablonun oldukça iyi olduğu görülmektedir.

      Şu gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmek gerekirse; ülkemizde alınan tüm tedbirlere, yapılan resmi açıklamalara, bilim insanlarının çağrılarına eksiksiz riayet edersek, bu hastalık belasını da en az kayıpla atlatacağımız kesindir.

     Yakın tarihimizde yaşadığımız; ‘’PKK-TERÖR’’, ‘’DEAŞ’’, ‘’FETÖ’’, ‘’SURİYE’’ gibi nice öldürücü belalara göğüs germiş olan Türk Milleti, bu illeti de mutlak surette bertaraf edecektir.

    Yeter ki, ülkemize, birlik ve beraberliğimize olan inancımızı ama en çok da umudumuzu kaybetmeyelim.

     Yeter ki, yaşamımızın tam da orta yerine ‘’Korona’’ illetini yerleştirmeyelim.

     Yeter ki, yaşamımızın yeni adı ‘’Korona mı?’’ Demeyelim…

     Ama bu illete karşı da her türlü tedbirimizi alıp, yapılan tüm açıklamalara riayet edelim.

      Dört bir yanı güzelliklerle dolu vatanımız yeni bir mevsimi karşılıyor. 21 Mart’ta Nevruz’u, mevsimlerin en güzelini, Baharın gelişini kutladık.

      Bu yaşanan salgın nedeniyle, bu güzel mevsimin gelişini belki de yeteri kadar hissedememiş olabiliriz. Ama unutmayalım ki, daha nice Baharlar bizleri beklemektedir…

    Önümüzdeki baharlarda ülkemizin dağlarıyla, ovalarıyla, ormanlarıyla akarsularıyla, doğa canlılarıyla, doğanın her güzelliğiyle, dört bir yanımızı çeviren mavi vatanla yeniden buluşacak; o güzel günleri hep birlikte coşkuyla kutlayacağız. 

      Bu günlerde yaşanan maddi ve manevi türlü sıkıntılarımız mutlaka bitecek. Ancak umudumuzu yitirirsek, onun yerine koyabileceğimiz hiçbir şeyin olmadığını unutmamalıyız.

   Evet, yüzbinlerce iş yeri kapalı…

   Yaşlısı, genci, çocuklarımız, milyonlarca insanımız evlerine kapandı. Önümüzde ki süreç çok sıkıntılı geçecek.

   Ev kirasından, elektrik, su, doğalgaz faturasına, ekmek parasından, çocuklarının cep harçlığına, okul taksitine kadar, yüzlerce kalem yaşam standardımızı bir kalemde siliverdi ‘’Korona’’ denilen bu illet…

   Analar, babalar, gençler, dedeler, nineler, hele ki işsizler yarınlarının ne olacağını kestiremiyor. Ama hiçbir şey yaşam hakkımızdan, sağlığımızdan daha önemli değildir.

   Ülkemizin yöneticileri, ülke olanaklarını seferber etmiş, hem bu salgını, hem de salgının neden olduğu ekonomik olumsuzlukları yok etmek adına her gün yeni, yeni destek tedbirleri açıklıyorlar.

   İş dünyası, ekonomimizin lokomotifi finans çevreleri bu tedbirlere destek olmak adına ellerinden geleni açıklamaya başladılar.

   Her geçen gün bu salgının yarattığı tüm olumsuzlukları çözmek adına ülkemizde yeni adımlar atılıyor.

   Alınan bu tedbirler belki yetersiz olabilir. Ancak böylesi tedbirleri dahi alamayan nice ülkeler olduğunu da unutmamak gerek.

   Yine unutmayalım ki; bu önemli süreçte bize, bizden başka yardım eden olmayacaktır. Çünkü tüm dünya aynı salgın belasıyla uğraşıyor. Her ülke kendi başının çaresine bakacak.

   Yaşanan her olumsuzluğa rağmen bizlere düşen; bu salgına karşı her türlü önlemimizi alarak hareket etmek, ülke yöneticilerinin tüm açıklamalarına harfiyen uymak ama en çok da umudu kaybetmemektir.

   Yaşamımızın tam da orta yerine bilimle yoğrulmuş aklımızı, geleceğimizin hedeflerine umutla yoğrulmuş mücadelemizi de koyarsak:

    İnanınız, ‘’Yaşam’’ her birimiz için sağlıklı ve daha güzel olacak.     

   Yaşamımızın yeni adı, ‘’Korona’’ olmayacaktır.  

Kimdir Bu 65-80 Yaş Arasındaki Nesil?

       Hiç düşündünüz mü acaba?

       Korona virüsü nedeniyle hatırlanan, bugünlerde evlerine kapatılan/kapanan bu yaşlılar kimdir?

       Hani son günlerde televizyon ekranlarından izlediğimiz; sokaklarda hastaneye gidenini dahi yolda çevirip de korona nedeniyle yüzüne zorla maske takılan, sırf yaşları nedeniyle otobüslere dahi alınmayanlar, kimdir bunlar?

       Korona nedeniyle parklarda oturdukları bankları dikenli tellerle çevrilen, balkonlardan üzerlerine su dolu balonlar atılan, hadsizce çevrilip başlarına kolonya dökülen, adeta potansiyel korona taşıyıcısı gibi görülen bu yaşlı nesiller kimdir?

      Evet, haklısınız sokağa çıkmak bu yaş grubu için büyük bir risk. Bu riski göze alıp da hala sokağa çıkan var ise; en büyük cezayı onlar hak ediyor. Ama korona denen illetin sadece bu yaşlılara değil, gençlere bulaştığını da iyi anlatmak gerekiyor mu?

     Ben de bu yaş grubuna girenlerdenim.

     Şimdi gelin biraz da bizim nesillerden söz edelim, bizi bizden dinleyin; sonra da ne derseniz deyin…

     1940-1960 yılları arasında dünyaya gelmişiz…

      2’nci dünya savaşı ortamının ne olduğunu bilen, 50’li yıllarda Amerikan peyniriyle, süt tozuyla beslenen ama vatansever öğretmenlerimizin ‘’yerli malı Türk’ün malı, herkes bunu kullanmalı’’ öğüdüyle büyüyen. O yılların salgını tüberküloz, kızamık, suçiçeği hastalıkları ile mücadele edenlerin aşılarıyla sağ kalan direnç abidesi bir nesiliz biz…

      Harpleri de, darbeleri de, muhtıraları da, ayaklanmaları da görmüş ama yılmamış. En az 10 ekonomik krizden fazlasıyla nasibini almış. Nice yokluklarla terbiye edilmiş, her birisinden ayrı bir tecrübeyle çıkmayı başarmış bir nesiliz.

        Bu neslin her bireyi karşılıksız, hesapsız bu cennet vatanı sevmiştir. Gün gelmiş türlü kışkırtmalarla ikiye bölünen bizim nesillerin sağcısı da solcusu da, haklı ya da haksız ‘’vatan uğruna’’ demiş, birbirini katletmiştir, doğrudur.

         Ama bizler anamızın yaktığı mangal ateşiyle ısınmış, gaz lambalarıyla ders çalışmış, babalarımızın aldığı kara lastikleri surat ekşitmeden giymiş, günü gelmiş sıcak suya ekmeği tirit yaparken de Allaha şükretmiş, neyimiz varsa vatan için feda etmeyi de bilenlerdeniz.

        Ne ailesine, ne devletine yük olmamak adına ellerinden ne geliyorsa onu yapmış; yüz binlercesi Almanya’da, Avusturya’da, Fransa’da, Hollanda’da aş uğruna çalışıp, oradan oraya savrulan bir nesiliz biz…

       1940-1960 arasında doğan bu nesillere iyi bakın!

       Onlar, bu ülkenin geçmişidir…

       Onlar, ülkemiz için hiçbir mücadeleden yılmayan, el etek öpmeyen, günü geldiğinde kan kusup da kızılcık şurubu içtim diyebilen, her daim Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinin ebedi nöbetçileridir.

      Hayat bu!

      Kimi nesiller bizler gibi yukarıda sıraladıklarımla, kimi nesiller yakın geçmişimizde yaşananlarla, ya da bugün olduğu gibi ‘’korona’’ ile sınanır…

      65-80 yaş arasındaki bizler ömrümüz boyunca yaşadığımız tüm acılara karşı koyduk. Ülkemizin menfaatlerini her şeyden üstün tuttuk; önce şükretmeyi, sonra tevekkülü, en nihayetinde paylaşmayı da, sadakati de, vefayı da bildik…

       Bizim nesillerin yaşarken öğrendikleri bilgi, kaybederken edindikleri tecrübe, en değerli hazinemiz ise ülkemizin bugünkü genç nesilleri oldu.   

      Bugünkü nesiller; yakın geçmişimizde ülkemize kast eden her türlü belayı, vatan ve vazife uğruna gerektiğinde hayatlarını seve seve feda ederek, birlik ve beraberlik içinde nasıl defetmişlerse, çağdaş bilimle yoğrulmuş ortak aklı taşıyan bilim insanlarımızın da, bu uğurda çaba sarf eden gençlerimizin de, bu salgın belasını def edeceklerine olan inancım tamdır.

       Bugün aranızda yaşayan bizlerden ne kaldıysa; ana, baba, amca, teyze, hala, dayı, anneanne, babaanne, dede…

       Onların hepsi, sizin son değerli hazinelerinizdir.

        Evet, bugün her birimiz eve kapandık. İşte bu durum siz gençlerimiz, yeni nesiller için en büyük şans!

        Varsa yanınızda yaşayan bu yaşlılarla bir araya gelin, hatırlarını sorun, o yaşayan tarih efsanelerine ülkemizin geçmişini, o geçen yıllarda yaşanan olayları, benzer salgınları anlattırın; bu salgınlarda aldıkları önlemleri öğrenin; bilgilerinden, tecrübelerinden istifade edin. Çünkü onların her birisi ayaklı kütüphane, son yüzyılın canlı tanıklarıdırlar.

          An gelir zaman geçmişi sorgular, insan kendisiyle hesaplaşır, pek çok şeyi aynı anda düşünür, hatırlar!

         İlk nefes ile son nefes arasında geçen zamana sayısını bilemediğimiz nice yıllar, nice olaylar sığar. Alınıp verilen her nefes, hayatın canlılığını taşır. O canlılıktır ki, adına sağlık deriz. Her vedanın sonuna bizim nesiller daima: ‘’sağlıklı günler’’ cümlesini de ekleriz. Hiç şüphesiz bu salgın günleri de geçecek, sağlık dolu günlere yeniden kavuşacağız.

        Gün gelecek, günümüz gençleri de yaşlanacak!

         Onlar, bu salgın günlerini çok çok geride bırakmış, o sürecin 65-80 yaşlı nesilleri olarak çok daha güzel günleri aile bireyleriyle paylaşıp, o günlerin tadını çıkaracak.

        Ama Unutulmasın ki!

        Bu günlerde her ne yaşandıysa, tarihin unutmaz hafızasında saklı kalacak…

Salgına Karşı Çözüm Önerilerim

Dün web sitemizde yayınlanan “Salgınların İşyeri Tipi Modern Sanayi Esirleri” başlıklı denememi şöyle sonlandırmıştım: “Evet, İtalya yolunda hızla ilerlediğimiz muhakkak, kesin zecri tedbirler almalıyız. Ancak sanayiyi tamamen durdurup bu zayıf ekonomimizi ya da sağlık koşullarımızı daha da çökertmeden, sadece gıda, sağlık ve temizlik ürünlerinin üretildiği ama buralarda çalışanların da kesin korunduğu, daha düşük yoğunluklu bir endüstriyel hayat tasavvur edebilir miyiz? Bunun üzerine siyasi partiler, meslek örgütleri, sendikalar, diğer toplumsal örgütler ve kişiler olarak kafa yormalıyız. Ben yoracağım.”

            Bu çağrım başta Kocaeli Aydınlar Ocağı web sitesindeki tüm yazar arkadaşlarıma.

Zihnimizi hür bırakalım ancak fazla ince eleyip sık dokumayalım; mesela ben şimdi böyle yapıyorum. Hemen sonrasında pekişen, doğrulanan ve kolektif olarak onaylanan görüşlerin KAO duyurusu olarak kamuoyu ile paylaşılmasını sevgili Başkanımız Süleyman Pekin’e buradan öneriyorum.

            Evet, önerilerime geçerken tekrar etmek istiyorum:   “Evet, İtalya yolunda hızla ilerlediğimiz muhakkak.” Bu yüzden;

1. Bu salgın en az can kaybımızla sonlanmalı ve ilim ve fen mürşitliğinde verilecek bu mücadele, yenilgiyle değil zaferle sonuçlanmalıdır. Bu zafer ayrıca, aynen Kurtuluş Savaşımızda olduğu gibi milletimize büyük bir moral ve özgüven verecektir. Aksini düşünmek ve dillendirmek bile istemiyorum.

2. Bu salgının en az can kaybıyla sonlanabilmesi için yayılma hızının en aza düşmesi şarttır. Bu ayrıca hastanelere yığılmayı önleyecek ve tedavi kalitesini arttıracaktır.

3. Yayılma hızının en aza düşebilmesi için yayıcı olan insan ilişkilerinin ve temasının, hem minimuma inmesi hem de bu ilişkilerde virüse karşı tam bir korunmanın sağlanması şarttır.

4. Yukarıdaki nedenlerle SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI hemen ilan edilmelidir.

5. Şu anda eve kapanmışlar olarak neler tüketiyorsak sadece bunlar üretilmeli ve dağıtıma çıkarılmalıdır.

6. Bunun dışında tüm sanayi ve endüstri kolları, inşaat vb. “ne varsa” hemen durmalıdır.

7. Sanayimiz büyük ölçüde ithalata dayandığına göre ve zaten dış ticaret açığımız olduğuna göre bu bir gelir kaynağı bile olabilir. Tabi ki dış ödemeler de derhal durdurulmalıdır.

8. Milyonlarca işçimiz, servis araçlarında itiş – kakış giderken ve yemekhanelerinde burun buruna yemek yerken, akşam birbiri ardına hızla duşlarını alırken, birbirlerine ve sonra da evlerine hastalığı yayma riskinden uzaklaşacaklardır.

9. Evlerine geçici olarak dönen işçilerimizin yaşam gelirleri, devlet ve çalıştıkları kurum tarafından paylaşılarak ödenecektir.

10. Binlerce iş yerinin kapanmasıyla gerek işletmenin enerji giderinde ve gerekse servis araçlarının yakıt gideri gibi hususlarda büyük bir tasarruf sağlanmış olacaktır.

11. Beşinci Maddede “Şu anda eve kapanmışlar olarak neler tüketiyorsak sadece bunlar üretilmeli ve dağıtılmalıdır” demiştik. Evet; besi hayvanı çiftlikleri, et ve ürünleri fabrikaları, süt ve ürünleri fabrikaları, sebze – meyve, un, hububat, baklagiller vb. ile üretim birimleri,  temizlik ürünleri fabrikaları (kozmetik değil) vb. bu listenin çerçevesi belli. Evimizde iken ne tüketiyorsak onlar.

Buralarda çalışmaya devam etmeleri “rica edilecek” olanlar;

* Tam tulumlu ve maskeli bir koruma altında çalışmalıdır, iş yerinde ve sosyal alanlarda tam bir dezenfekte uygulanmalıdır.

*  Bu çalışanlar evlerine gidip dönmemeli, işyeri binalarında yeniden sıkı yerleşim ile elde edilecek sosyal alanlarda vakit geçirmeli, beslenmeli ve yatıp kalkmalıdır. Hiç alan bulunamıyor ise artık düzelen havalarda dışarıda çadırlarda barınmalıdır. İşte asıl vatan görevi budur.

12. Tekrar şehir hayatına dönelim.  “Şehir-ül Emin” diye tarihi bir unvana sahip çıkan belediyelerimizin örgütlü gücüne çok iş düşmektedir:

* Otobüs seferleri yok denecek düzeye düştü ve otobüslerin büyük bir çoğunluğu boşa çıktı. Bu otobüslerin körüklü olanlarının çoğunluğuna ACİL TADİLAT yapılarak 6 – 10 yataklı Koğuş –  Hastanelere dönüştürülmelidir.

            * Bu Koğuş – Hastaneler tıpkı normal Hastanelerde olduğu gibi serum vb. ünitesi, diğer donanım ve bir doktor ile iki hemşire barındırmalıdır. Bu Otobüs – Hastaneler gezici hizmet vererek ve evlere girerek termometre ile ısı kontrol, görsel klinik kontrol ve benzeri hastalık taraması yapmalı, ayrıca yatar hasta sayısının belli bir yükünü de taşımalıdır. Havalar ısınmaya başladığı için bu ayrıca mümkündür.

            * Sokağa çıkma yasağı olunca zabıtanın iş gücü de azalır. Zabıtalara seçili mahalleler bazında hemşerilerine tedarik görevi verilmelidir. Mahalle halkı, görevli zabıtaların kişisel cep telefonlarını bilmeli ve ihtiyacı olan doğrudan sorumlu zabıtalara ulaşmalıdır. Zabıtalar yine boşa çıkmış olan belediye araçlarını bu hizmetlerde kullanmalıdır. Dikkat; yeni istihdam edilen bekçiler Belediyenin emrinde olarak yani iki başlı olmayarak bu hizmete katılabilir. Bu millete hizmet ordusuna başka kaynaklardan da destek olunabilir.

            HEMEN YETERLİ TEŞHİS KİTLERİ TEMİN EDİLMELİDİR. Sevgili dostlar, Hükümet benim kriterlerime göre bu zalim salgın karşısında hiçbir şey yapmıyor. Neslimiz kırılacak. İtalya’dan beter olacağız çünkü eninde sonunda İtalya’nın ayağa kalkacağı bir aydınlanmış gücü ve alt yapısı vardı; bizim yok. Biz cehalet istilasına uğradık, biz tarumar edildik zaten.

            Bu durumda kalan aydınlanma gücü (KAO) olarak millet adına sesimizi çıkarmamız gerekir diye düşünüyorum. Belki çok ses, çok sesler, çok çok sesler oluruz.

            Sadece zihnimi çok açık tutmaya çalışarak ve konunun aciliyetine binaen acele yazdım. Tabii ki yetmez ama sözü uzatmadan burada kesiyor ve sizlere yol açmak istiyorum. Sevgiyle ve Aydınlanma ile kalın.

Çanakkale, Adı Kanla Yazılan Destan…

‘’Tarih kitaplarında Türkler hakkında yazılı olanlar, hatta onlarla savaşanların anlattıkları, gerçekleri ifade etmekten acizdir. Mutluluk Türklerle birlikte savaşmaktır. Bu şerefi ömrümün sonuna kadar taşıyacağım. Taş üstünde yatıyor, güneşe, fırtınalara, soğuğa, yağmura karşı korumasız siperlerde çamur ve toz içinde günler geçiyor. Fakat dünyanın bütün araç ve imkânlarına sahip düşmanlarıyla aslanlar gibi dövüşüyorlardı. Bu ne sessiz ve gösterişsiz bir vatan sevgisiydi. ’’Allahın Adını Yürekten Haykırarak’’ saldırganın üzerine atılıyorlardı. Düşmanları da onlara hayrandı.’’ (Çanakkale Osmanlı Orduları Komutanı Mareşal Liman Von Sanders Çanakkale, 1916)

         Çünkü onlar Allahın adıyla şahadete koştular, tarih onları böyle tanıdı. İşte bu destanın her sayfası, o yiğitlerin kanıyla yazıldı

       Tam 105 yıl geçti ‘’kanla yazılan o destanın’’ ardından…

        Tarihten silinmek istenen bir devletin, yok edilmek istenen bir milletin; toprağını, bayrağını, namusunu, şerefini, ecdadından yadigâr her ne varsa korumak adına; canını verdiği ama bu değerlerinden, vatan topraklarından bir zerresini bile düşmanına teslim etmediği bir dönemi anlatır bu zaman…

         Çanakkale; Türk Milletinin vatanına sevdalı 213.882 yiğidinin bu aziz vatan toprakları uğruna seve, seve hayatlarını feda ettiği destanın adıdır.

        Bu destan; Çanakkale sırtlarına ‘’Allah’ın Adını Yürekten Haykıranların’’ kanlarıyla yazılmıştır. Dünya var olduğu sürece, Türk Milletini tarih sahnesinden silmek isteyen emperyalist güçler; tarih sayfalarını aralayıp, bu savaşta yaşananları hatırladıkça:

       Büyük Türk Ulusunun; vatanına, bayrağına, milletine, devletine olan sevdasını daha iyi anlayacak, vatan bellediğimiz bu gazi toprakları ele geçirmeye kalkışmanın bedelinin ne olduğunu, bir kez daha öğreneceklerdir.

       Şimdi 18 Mart 1915 saat 11.30’da başlayan bu savaşın öncesine dönelim, ‘savaş denen canavarın’; Çanakkale önlerine gelmeden yaşananlara kısaca bir bakalım:

     ‘’Bazı yetersiz ve yeteneksiz devlet adamlarının, bir yerde kendi ihtiraslarına kapılarak, Türk Milletini de sürükledikleri bu acımasız savaşın başlangıcı; Birinci Dünya Savaşının fitilinin ateşlendiği tarihten iki ay sonraya dayanır.

       10 Ağustos 1914 tarihinde İngiliz Donanmasından kaçarak, Çanakkale önlerine gelen ‘Goben ve Breslaw’ adlı iki Alman savaş gemisinin Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın yazılı emriyle direklerine Türk Bayrakları çekilmesi, denizcilerine Türk kıyafetleri giydirilmesi ile Osmanlı İmparatorluğu kendisini savaşın içinde bulur.

        Bu da yetmezmiş gibi bu gemiler, yine Enver Paşa’nın emriyle Karadeniz’e açılır ve Rusların bu denizdeki limanlarını bombalar…

        Kısa bir süre önce Balkan savaşı yenilgisinden çıkan Avrupalıların deyimi ile ‘’Hasta Adam’’; Osmanlı Devleti, sırf Alman çıkarlarını savunmak, küçük bireysel tatminler peşinde koşmak uğruna:

Galiçya, Çanakkale, Kafkasya, Suriye, Filistin, Irak, Hicaz, Yemen ve İran Cephelerinde neredeyse tüm genç erkek nüfusunun yok oluşu ile noktalanacak çok acıklı bir maceranın içinde bulur, kendisini…

      Osmanlı yönetimi sırf Avrupa’da Almanya karşısında savaşan Rus güçlerini zayıflatmak gayesiyle;

22 Aralık 1914’te Sarıkamış harekâtını başlatır ve yapılan bu sözde jest karşılığında 90.000 Türk gencini Allahuekber Dağları’nda karlara, buzlara gömer.

        Yine aynı düşünce ile 20.000 askerini de Süveyş Kanalına gönderir ve sonu hüsranla noktalanır.

         İngilizler de; Süveyş-Filistin-Hicaz-Yemen gibi yerlerdeki Türk Ordusunun baskısını azaltmak gayesi ile o zamanın Denizcilik Bakanı olan Winston Churcill’in baskısı ile Çanakkale Cephesini açarlar.

        İngiliz donanmasının Çanakkale Boğazına ilk saldırıları, 3 Kasım 1914 tarihinde yapılan Seddülbahir Kalesi bombardımanıyla başlar.

       Bu saldırının ardından; Winston Churchill’in 25 Kasım 1914 tarihinde İngiliz Savunma Konseyinde yaptığı konuşma dikkat çekicidir, Der ki:

      ‘’Osmanlı İmparatorluğunun ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Daha dünkü Balkan Savaşı bozgunu bunun kanıtı değil mi? Donanmamız bir vuruşta Çanakkale Boğazı’nı ele geçirebilir. Topkapı açıklarında görülmesi bile, bu hasta adamın ellerini kaldırıp teslim olması için yeter de artar bile…’’

        Bunun üzerine 18 Mart 1915’te; dünyanın en güçlü deniz filolarını oluşturan İngiliz ve Fransız donanmaları önce Amiral Carden, hemen ardından Amiral De Robek komutasında Çanakkale Boğazını geçerek, İstanbul’u işgal etmek maksadıyla saldırıya geçerler.

          Ancak Çanakkale’de hem deniz savaşlarında, hem de kara savaşlarında büyük bir yenilgiye uğrayan düşmanın ve Bay Churchill’in karşısında hiç tahmin edemediği, aklına dahi getirmediği iki gerçek vardır:

       Birisi savaş meydanlarının yiğit askeri Mehmetçik, diğeri ise; Yarbay Mustafa Kemal’dir.

        Mevzi savaşları olarak, şanlı tarihimizde yer alan Çanakkale muharebelerinin en çarpıcı yönü; Mehmetçiğin Komutanına, Komutanın da Mehmetçiğine olan sarsılmaz güvenidir.

         Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşları sırasında vermiş olduğu şu emir; Türk askerinin Komutanına olan inancını, güvenini ama daha da önemlisi; hayatını vatanı için gözünü kırpmadan nasıl feda ettiğinin çarpıcı bir kanıtıdır:

          19’ncu Tümen Kumandanı Yarbay Mustafa Kemal Conk Bayırındadır. Kıyıya çıkan düşmanın gücü karşısında, cephanesi biten birliklerimiz geri çekilmektedir. Yarbay Mustafa, çekilen birliklerimizin karşına geçerek durdurur ve yere yatırır. Bunu gören düşman da duraksar ve yere yatar. İşte bu duraksama; 19’ncu Tümen Komutanı Yb. Mustafa Kemal’in ileriye hareket ettirdiği 57’nci Alay’a, kıyıya çıkan düşmana taarruz etmesi için önemli bir zaman sağlar.

       Ve O Büyük Dahi; dünya savaş tarihine geçen şu emri verir:

     “Ben size taarruz emretmiyorum ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar gelebilir.”

        Bu emir üzerine yapılan taarruz hava kararırken sahile yakın ilk sırtlara kadar ulaşır. Böylece Çanakkale savunmasının omurgası teşekkül etmiş olur…’’

       Bu olay için Mustafa Kemal;  “57’nci Alay meşhur bir alaydır. Çünkü hepsi şehit olmuştur” der.

        Böylece Çanakkale destanı kanla yazılırken, dünya savaş tarihinde bir ilk yaşanmıştır. Çünkü hiçbir savaşta; askerlerine “size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” diyebilen bir komutan yoktur.

 Ölüm emrini de, tereddütsüz yerine getiren Mehmetçik’ten başka bir asker, Türk milletinden başka bir millet de bulunamaz.

        Mustafa Kemal’in aşağıdaki Bombasırtı taarruzunun tasviri, Çanakkale muharebeleri sırasındaki Türk taarruzlarını anlatan bir başka çarpıcı örnektir:

     “Karşılıklı siperler arasındaki mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına, hepsi düşüyor; ikincidekiler onların yerine giriyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor; Sarsılmak yok…’’

 Aynı taarruzları izleyen İngiliz kuvvetleri komutanı, General Hamilton ise yaşananları şöyle anlatmıştır:

    “Gebe dağlar Türk doğurmakta devam ediyor.’’

      Evet, o destanın yazıldığı tarihte Çanakkale savaşlarının yaşandığı boğaz bölgesini çevreleyen, dağlar, taşlar, ağaçlar hülasa vatanımıza kucak açan ‘toprak ana’ dâhil, her yer Türk doğurmuştu.

Çünkü bu vatan, düşman çizmesi altında değil,  ay yıldızlı bayrağımızın altında yaşamak isteyenlerin yurduydu.

       Çünkü o gazi topraklar, işgal edenlerin, mazluma zulmedenlerin değil, Allaha büyük bir tevekkülle iman edenlerin vatanıydı. Tabii ki, ‘Gebe dağlar Türk’ten’ başka ne doğuracaktı ki?

 Denizden geçemeyeceğini anlayan düşman; bu defa 25 Nisan 1915’de Gelibolu Yarımadası’na asker çıkararak yeniden şanslarını denerler!

       Ancak bu teşebbüsleri karşısında yine unuttukları, hesaba katamadıkları önemli bir şey daha vardır!

      Çünkü Çanakkale’deki Türk Ordusu, sadece Alman Mareşali, Liman Von Sanders’in, bir avuç Alman subayının komutasında değildir.  İşte düşmanın unuttuğu, hesaba katamadığı şey de budur.

      Çünkü onların karşısında ölümü hiçe sayarak savaşan; bu vatanın gerçek sahibi Türk Milletinin kınalı kuzuları Mehmetçikler, onların Türk Komutanları vardır.  Ve İngilizlere de, Fransızlara da, tarihin en acı yenilgisini tattırdılar.

     ‘’Çanakkale savaşlarında; 47.000 Fransız, 205.000 İngiliz/Hintli, Avustralyalı, Yeni Zelandalı (Anzak) Senegalli ölmüştür.

        Tarihe; ‘’Kanla Yazılan Destan Çanakkale’’ olarak geçen, ‘’Çanakkale Geçilmez’’ deyimini yazdıran bu savaş sonrasında, Türk Milleti İstiklal savaşını kazanacak ruh birlikteliğini ve bu savaşa önderlik edecek liderini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kazanmıştır.

        Bu destanı yaratan tüm şehitlerimizin aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

        Ey Bayrak, uğruna veremediğimiz canı gölgende yaşatmaya hakkımız yok.

Salgınların İşyeri Tipi Modern Sanayi Esirleri

Esir çünkü parasız – pulsuz,  işini bırakıp gidemez. Bu nedenle istifa edemiyor zira kıdem tazminatını almak istiyor. Belki bu parayla 1–2 ay ailesini geçindirebilir. İşveren de; Tazminatını niye vereyim, kendisi istifa edip gitsin düşüncesinde.

Hâlbuki bu durumda “Kendi İsteğiyle İşten Ayrılan İşçinin Tazminat Hakkı”na uygun koşullardan biri var sayılabilir. İşçi, istifa dilekçesinde, ‘Canım tehlikede’ diyerek ve aşağıdaki ‘iyi niyet’ (işverenin işyerinde iyi niyet ve ahlâk kurallarına aykırı davranması) gerekçesini ekleyerek istifasını verebilir ve işi bırakabilir. Ama parayı işverenden zorla alacak hali de yok. Bu durumda çözüm ne?

İşçi bu dilekçenin bir kopyasını İş ve İşçi Bulma Kurumu’na götürür, kıdem tazminatını buradan tahsil eder. Bu artık Devletle işveren arasında alacak – verecek sorunu olur. Ama Devlet de buna evet diyemez; diyebilseydi çoktan Sokağa Çıkma Yasağı ilan edebilirdi. Edemez çünkü tüm işçi ücretleri başına yıkılır. 

Katiyen istemez çünkü parası yok. Bu nedenle işçiler canı pahasına işlerine gidip gelecekler ve eve döndüklerinde, eve tıkılmış büyüklerine ‘Korona’yı muhtemelen bulaştıracaklar.

Korona virüsünün istilası altında değiliz. Cehalet, yiyicilik ve israf istilası altındayız. Yazık “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen Atatürk’ün güzelim Türkiye’sine!

  

Gelelim B şıkkına yani kendi isteği ile işten ayrılan işçinin tazminat hakkına. Bazı durumlarda çalışanlar kendi isteğiyle ve kusuru dışında işten ayrılsa bile kıdem tazminatı hakkı elde edebilmektedirler.

Kendi isteğiyle ayrılıp kıdem tazminatı alınabilen durumlar şunlardır:

– Askerlik sebebiyle işten ayrılma

– Emeklilik sebebiyle işten ayrılma

– Malûlen emeklilik sebebiyle işten ayrılma

– Normal emeklilik sebebi ile işten ayrılma

– Evlenen kadınların resmi nikâh tarihinden itibaren bir yıl içerisinde işten ayrılması

– Sağlık nedenleri sebebiyle işten ayrılma

– İşverenin işyerinde iyi niyet ve ahlâk kurallarına aykırı davranması sebebiyle işçinin işten ayrılması

– Ölüm

Evet, İtalya yolunda hızla ilerlediğimiz muhakkak; kesin zecri tedbirler almalıyız.

Ancak sanayiyi tamamen durdurup bu zayıf ekonomimizi ya da sağlık koşullarımızı daha da çökertmeden; sadece gıda, sağlık ve temizlik ürünlerinin üretildiği ama buralarda çalışanların da kesin korunduğu, daha düşük yoğunluklu bir endüstriyel hayat tasavvur edebilir miyiz? Bunun üzerine siyasi partiler, meslek örgütleri, sendikalar, diğer toplumsal örgütler ve kişiler olarak kafa yormalıyız. Ben yoracağım.                                          

Corona Hakkında Uyarılar ve Yeni Yaklaşımlara Dair Notlar

Bir kez olsun bizi şaşırtın, bir kez olsun işinizi doğru düzgün yapın

COVID-19 ve salgın vaziyeti eve kapanıp içimize döndüğümüz günlerde dünyanın ana gündem maddesi olmuş durumda. Dünyada enfeksiyon hastalıkları konusundaki birikimiyle adından söz ettiren bilim insanlarının tahminleri gösteriyor ki bu salgın en iyi ihtimalle birkaç ay daha tüm dünyanın ana gündem maddesi olmaya devam edecek ve en iyi ihtimalle ölü sayısı 50,000’in üzerine çıkacak. Geçen haftaki yazımda bu salgının yayılacağı gerçeğini kabul etmenin gerekliliğinden bahsetmiştim, ‘’Önlem alalım, panik yapmayalım ve gerçeği kabul edelim.’’ demiştim. Bunu söylerken yanında sürece dair yanlış bulduğum noktaları da oldukça dostane bir dille sıralamıştım. Bilmenizi isterim ki insanlar canıyla uğraşırken, toplumun aktörlerine ve kurumlarına olan bağlılığı böylesine hassas durumdayken iş son raddeye gelmedikçe sert bir eleştiri yazısı kaleme almayı cidden istemiyorum. Söyleyeceğim, kafalara vura vura ifade edeceğim detaylar var fakat şu anda bunları yazmanın zamanı olmadığını düşünerek ve toplumumuzun bütünlüğünü her teferruatın üstünde tutarak şimdilik bazı şeyleri dillendirmemeyi seçiyorum.  Ama diyorum ki bizleri şu günlerde birbirimize tahammül edemez hale getirmeyin, Allah aşkına bir kez olsun işinizi doğru düzgün yapın. Devleti yönetenler, bu devletin sosyal bir devlet olduğunu rica ediyorum bir an önce hatırlasın! İnsanlara evde kalmayı tavsiye edebilmenin ötesine geçsin, dışarı çıkmaya evlatlarının karnını doyurmak için mahkûm olanları bu devlet artık bir zahmet hatırlasın! Devletin vatandaşına böyle bir zamanda el uzatmasını beklemekten daha tabii ne olabilir ki? Uçak biletlerinin fiyatlarını düşürmeye yönelik adımları bu ulusa istikrar kalkanı diye göstermeye çalışanlar bilsinler ki bu ulus, böyle bir zamanda kendisini yüzüstü bırakanları affetmez! Ulusu kandırmaya çalışmaktan vazgeçin, insanların aklıyla alay etmeyin ve yaraya merhem olacak planlarla karşımıza çıkın artık! İnsanların sabrını da, bu devlete inancını da bugünlerde sınamaya kalkmayın. Ben işler daha kötüye gitmeden önce üzerime düşeni yapıyor ve süreci yönetmeye çalışanlara sesleniyorum;

1)      Test sayılarını behemehâl artırın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarına sağlık hizmetlerinde mutlak öncelik verin ve eldeki ekipmanları kendi vatandaşlarınızı refaha kavuşturmadan önce oraya buraya yardım niyetiyle göndermeyin!

2)      Vatandaşı vakaların ülkedeki dağılımına dair detaylıca bilgilendirin!

3)      Süreci sabote ederek devletin en basit hizmetlerini bir seçim kampanyası unsuru haline getirmeyin!

4)      Gerçekten sorunu çözmeye ve vatandaşın aldığı darbeleri iyileştirmeye yönelik bir eylem planı oluşturun, bunu yaparken siyasi partilerle ve bilim insanlarıyla istişare etmeyi ihmal etmeyin!

5)      Kurduğunuz Bilim Kurulu’nu vereceği kararlarda özgür bırakın, onları vitrin süsü haline getirmeyin ve ikinci bir Akiller travmasının müsebbibi olmayın!

6)      Sosyal medyada çalışıyoruz fotoğrafları vermekten evvel vatandaşın devletine güvenmesini sağlayın! Bir kez olsun bizi şaşırtın ve bir kez olsun başladığınız işi sapıtmadan bitirin!

 

 

 

 

 

 

Meselelere Yeni Yaklaşımlar geliştirmek konusunda yetersiziz

Tabii tüm bu olumsuzluklara, fenalıklara rağmen bizleri sevindiren gelişmeler de olmuyor değil, size biraz da iç açıcı bir hadiseden bahsetmek istiyorum, her ne kadar şahsi bir mesele olsa da anlatınca sizi de sevindireceğini umut ediyorum. Bundan hemen hemen 11 gün önce benim için önemli bir gelişme yaşandı. Yaklaşık 2 senedir içinde Kocaeli temsilcisi olarak bulunduğum ve sosyal medyada 100 bine yakın takipçisi olan Haberasi adlı haber sitesinin Facebook ve Youtube üzerinden yayın yapan internet televizyonunda kendi programıma başlamak üzere davet aldım. Son 3-4 senede benim için çocukluk hayali olarak sayılabilecek pek çok işe el atma fırsatım oldu, işte kendi programımı yapmak da bunlardan biriydi. İnanır mısınız sanki CNN’de kanal yapacakmış gibi sevindim ve heyecanlandım. Çünkü iyi biliyorum ki bir işe nasıl başlarsanız, öyle gidecektir. Ben eğer kalem çevirmeye başladığım günlerde Kocaeli’mdeki yerel bir gazeteden ret cevabını aldığımda kalemi bıraksaydım ne şu anda 2 tane ulusal haber sitesinde yazarlık yapıyor ne de 100 bin takipçisi bulunan bir internet televizyonundan program teklifi alıyor olurdum. Yayınlarımız 10 ile 20 bin arasında izlenmelere ulaşıyor ki bunlar da internet üzerinden yayın yapan bir kanal için ciddi rakamlar demek oluyor. Programı yapacağım kesinleşir kesinleşmez hemencecik hiç düşünmeden adını koyuverdim. ‘’Yeni Yaklaşımlar’’ Olacak dedim, peki bu ismi koymayı neden bu kadar istemiştim? Bu ismi ileride çıkaracağım ve içinde 14 ile 21 yaş arasındaki köşe yazılarımı toplayacağım derlem içerikli kitabım için 2-3 senedir aklımda tutuyordum dolayısıyla benim için anlamı ve öyküsü vardı. Ben bir genç olarak bugün Türkiye’de yaşadığımız sorunların çoğunun ve mustarip olduğumuz sıkıntıların çoğunun ardında meselelere yeni yaklaşımlar geliştirmedeki yetersizliğimizin yattığını düşünüyorum.

Ne yazık ki bir tarafı tutan, diğer tarafın ne anlatmaya çalıştığına dönüp bakmıyor. Bir ideolojiye kendisini saplantılı şekilde adayanlar, diğer düşünce sistemlerinin işlevsel yönlerini anlamlandıramıyor. Bu durum sadece Türkiye’ye mahsus değil pek çok ülkede de bu kökten kaynaklı problemler yaşanıyor ama bu durum Türkiye’de daha can sıkıcı hal almış durumda. Özellikle iktidarın kullandığı kutuplaştırma dilinin insanları birbirinden uzaklaştırmasıyla birlikte neredeyse birbirine tahammül edemeyen, birbirini utanmasa bir kaşık suda boğacak bireylerle doldu toplumumuz. Eskimiş dilden, eskimiş söylemlerden, insanları birbirinden iten tutumlardan uzak durup çağın gereklilikler ışığında, bilimin rehberliğinde bakış açımızda revizyonlar yapmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Her birey farklı düşüncelere, farklı inanışlara ve farklı adetlere sahip olabilir ama bu kimseye diğerlerini ötekileştirme hakkını tanımıyor. İşte ben tam da bu yüzden programıma Yeni Yaklaşımlar dedim. Farklı görüşleri savunan, farklı doğruları olan, farklı hedefleri olan farklı farklı konuklarımız olsun hepsi düşüncelerini aktarabilsin istedim. Kolay kolay sorulamayan sorular artık sorulabilsin ve konuşulmayanlar konuşulsun istedim. Ünlü, tanınmış, tecrübeli konuklarımızın yanı sıra; toplumun içinde inanılmaz çalışmalar yapan ama sesini duyuramayan konuklarımız da gelsin kendisini tanıtabilsin istedim. Gençlerin durumu, gençlerin geleceği hakkında herkes atıp tutarken gençler de bir vesileyle bir araya gelip kendileri hakkında konuşabilsinler istedim. İstedim ve bir serüvene daha başladım, bu cumartesi akşamı 3.bölüme gidiyoruz. İlk hafta Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ile beraberdik, ikinci hafta DSP Genel Başkanı Önder Aksakal ile beraberdik konuk listemizde daha pek çok kaliteli isim yer alıyor, haftalar ilerledikçe sizler de göreceksiniz.

Umut ediyorum ki Yeni Yaklaşımlar isminin gereğini yapabileceğim nice güzel programlara imza atabilirim, umut ediyorum ki bu işin hakkını verebilirim. Ben müthiş keyif alıyorum, sizi de sohbetlerimize katılmaya davet ediyorum. Bakalım sizler de keyif alacak mısınız, bakalım sizler ne diyeceksiniz bu işe?

Salgının Ekonomik Tahribatını Azaltmak

Koronavirüs (Kovid-19) salgını için alınan sağlık tedbirleri kadar ekonomik destek tedbirleri de önemli.

Çünkü sağlık tedbirleri yüzünden daha ilk günden zarar gören hatta aç kalma riski taşıyan milyonlarca insanımız var.

Salgının kontrol altına alınması için okullar tatil edildi. Kafeler, restoranlar vd insanların biraraya geldiği işyerleri kapatıldı. “Evde kal” kampanyası yüzünden iş yapamayan AVM, mağazalar ve diğer işyerleri de kendiliğinden kapandı. Buralarda çalışanların bir kısmı işinden oldu, çoğu ücretsiz izne çıkarıldı.

Türkiye’de 6 milyon civarında insan simitçi, ayakkabı boyacısı, işportacı, günübirlik çalışanlar vb sokak ekonomisinin bir parçası olarak evine ekmek götürmekte.

Bu insanlarımızın içinde bir gün dahi evine para götüremezse aç kalacaklar var. Bazıları da en fazla bir hafta, bir ay veya birkaç ay dayanabilecekler. Bunlar için çok acil ekonomik destek lazım.

Diğer ülkelerden bizim nüfusumuza yakın büyüklükteki olanlar, bizim devletimizin açıkladığı destek paketinin 40 katı, 50 katı ekonomik destek paketleri açıkladı. Bazıları herkese 1000’er dolar verdi.

Almanya, Fransa, Kanada Başbakanları vatandaşlarına garantiler verdiler. “Siz evde kaldığınız sürece her türlü maddi ihtiyacınızı devlet karşılayacak, hiçbir şirket iflas etmeyecek, kimse işsiz kalmayacak, hiçbir temel ihtiyaç malzemesinde kıtlık olmayacak” dediler.

*****************************

Ekonomik Güce Göre Destek

Türkiye’nin ekonomi paketinde vatandaşa doğrudan yardım olarak iki kalem destek açıklandı.

Birincisi, 2 milyon kişiye 1000’er TL’den toplam 2 milyar TL sosyal yardım yapılacak.

Bu yardım zaten daha önce de periyodik olarak yardım yapılan 2 milyon kişiye verilecek. “Evde kalma” sürecinde gelir kaybına uğrayan kitleler için doğrudan bir nakit yardım yok.

İkinci destek, “Nisan ayından itibaren en düşük emekli maaşı 1500 TL’ye çıkarılacak.” Böylece emekli maaşı 1000-1500 TL arasında kalan az sayıda vatandaşımızın maaşları bir parça iyileşecek.

Bunun haricinde vatandaşlarımıza yapılacağı açıklanan destekler devlete ödenecek vergilerin ertelenmesi, ödemelerin elektronik ortamda yapılması gibi kolaylıklardan ibaret.

Tabii bunun sebebi ekonomik yapımızın zayıflığı. Bütçedeki “kefen parası” tabir edilen ihtiyat kalemi dahi harcanmış durumda.

Dahası ekonomik faaliyetler durunca devlet mevcut vergileri dahi toplayamayacak. Akaryakıt, otomotiv satışları ve diğer tüketim malzemelerinden alınan (toplam vergilerin %65’ini teşkil eden) dolaylı vergiler de düşecek. Bir kısım vergilerde yapılan indirimlerin de bütçeye etkisi olumsuz olacak.

Geçici süreyle kapatan işyerlerine yapılacak kısa çalışma ödeneği de bütçe açığını artıracak.

****

Kaynak Bulunmazsa…

Böyle olmakla beraber devletimizi yönetenler dar gelirli hatta geliri sıfırlanmış vatandaşlarımız için mutlaka bir kaynak yaratmak zorunda.

Bu kaynak yaratılamazsa aç bilaç yaşayan, bağışıklık sistemi zayıflamış bu vatandaşların salgın hastalığa yakalanması ve bulaştırma riski artar. Ekmek derdindeki bu kişileri evde de tutamazsınız.

Şimdi bu kaynaklar neler olabilir, ilk aklıma gelenleri açıklamaya çalışalım.

*********************************

Hazine Garantili Ödemeler Askıya Alınsın

Devletin giderlerinde önemli bir kalem olan petrol ve doğalgaz fiyatları dünyada çok sert düştü. Brent Petrolün varil fiyatı Ocak ayında 70 Dolar mertebesinde iken güncel fiyatı 27 Dolar civarına indi. Doğalgaz da buna bağlı değişiyor.

Bu sert fiyat düşüşünün Türkiye’ye etkisi tedricen oluyor. Ancak gidişat belli olduğuna göre bu inen fiyatları vatandaşlarımıza hemen yansıtmak gerekir. Yani akaryakıt, doğalgaz ve elektrik fiyatlarında ciddi bir indirim yapılmalı.

Ekonomik faaliyetlerin askıya alınmasıyla petrol ve doğalgaz giderleri azalacak diye bekleyebilirsiniz. Ancak bu sözleşmeler yapılırken asgari bir miktar alım garantisi ile yapıldığı için kullanmadığımız petrol ve doğalgazın bedelini de ödemek zorunda kalacağız.

Bir diğer konu da Hazine Garantili (Yap- İşlet- Devret modeliyle) yapılan dev yatırımlar (otoyollar, havalimanları, şehir hastaneleri vd) için garanti edilen rakamlar tutturulamayacak. Aradaki farklar devlet bütçesinden ödenecek. Bu yatırımların arkasında dünyanın devletten en çok ihale alan beş büyük müteahhit var.

Devletimiz bu sözleşmelerle verdiği garantiyi, Kovid-19 krizi bitinceye kadar, kaldırdığını bildirmeli ve fiili ile garanti edilen arasındaki rakamları ödememelidir.

“Mücbir sebep” veya “force majör” uluslararası hukuk bakımından da geçerli bir sebeptir. “Tarafların kendi kontrolleri dışında gelişen ve öngörülemeyen durumlardan dolayı  sorumlu tutulamayacaklarına ilişkin hükümler” bütün sözleşmelerde yer alır.

Umarım devletimiz petrol ve doğalgaz konusunda özellikle Rusya ile diğer inşaat yatırımları için de özellikle kendilerinin kolladığı 5 müteahhitle yaptığı sözleşmelerde mücbir sebebe dayalı revizyon yapabilir.

Devletimiz bunu başarırsa Rusya’ya ve müteahhitlere kullanmadığımız mal ve hizmetler için para ödemeyiz. Bu parayı dar gelirli veya gelirsiz vatandaşlarımız için kullanabiliriz.

İnşallah uzmanlar başka kaynaklar da bulurlar.

Virüslü Genel Manzara

Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Dikkatli olmaya mecburuz. Maalesef AB ve uluslararası kuruluşların çoğu kayıpları oynuyor. Her ülke kendini düşünüyor. Bu durumda herşeyi yönetenlerden ve kamu görevlilerinden bekleyemeyiz.

            Maalesef yıllardır koruyucu, kollayıcı ve destekleyici sosyal devlet anlayışından uzaklaştık. Devletten de baba mı olurmuş dedik. Herşeyde şahsi çıkar ve kârı ençoklaştırmayı düşündük. Topluma dönük sosyal faydayı ve sosyal adalet kavramını unuttuk. Halkın çıkarının yerini çoğu zaman belirli sermaye çevrelerinin, yakın çevrenin ve bilhassa müteahhitlerin çıkarları aldı.

            Kimse hastalığı kendine layık görmüyor. Koruma altında olduğunu zannediyor. Genci yaşlısı virüsü hafife alıyor. Olup bitenlerden ders çıkarmıyor. Acaba neden?

            Genelde keyfine ve zevkine çok düşkün olduk. Aristokrat ruhlu vatandaşlar ortaya çıktı. Kibir, gurur ve çevreyi küçümseyici davranışlar arttı. Tevazu kayboldu. Şükretmek unutuldu. Borç harç, her alanda gösteriş tüketimi ve israf patladı. Hemen ve kolay isyan eder olduk. Evinde kütüphanesi olmayanların elinde pahalı telefonlar, altlarında son model arabalar var. Marka merakı her konuda statü sembolü oldu. Davranış ve algılamalarımız kültürel yapı özelliklerimizle çelişti. Moral değerlerimiz aşındı; maddi-manevi tatmin dengesi bozuldu. Meşru-gayri meşru ayırımı zayıfladı. Davranış bozuklukları ve sapma davranışlar normalleşti. Ayağımızı yorganımıza göre uzatma anlayışı terkedildi; doyumsuzluk ortaya çıktı. Komik ve garip bir tüketim yarışı başladı. Fertçilik, faydacılık, maddecilik ve benmerkezcilik öne çıktı. Dayanışma ve Türk milletine,  bütüne mensubiyet yerini parçalara aidiyete bıraktı. Bundan dolayı fedakârlıkları ve kuralları dışlayan gençler ve yaşlılar, uyarılara rağmen ölüme meydan okur gibi ortada dolaşıyor. Cehalet de bazılarını cesur yapıyor.

            Bazı tedbirler şunlar olabilir:

–         Ücretsiz izin ve özel sektörde işten çıkarmalar önlenmelidir. Mağdur olanların ev kiraları ve ücretleri Fransa’da olduğu gibi büyük oranda devletçe karşılanmalıdır.

–         Büyük fedakârlıklar yapan sağlıkçılara yeni bazı imkân ve hakların getirilmesi isabetlidir. Üç aylık ikramiye verilmesi uygun olabilir. Sadece alkış yetmiyor.

–         Zaruri bir tüketim maddesi olan ekmeğin fiyatı aşağı çekilmelidir.

–         Umreden dönen son kafilenin (11.000 kişi) 14 günlük karantina işlemleri acaba nasıl yürütülüyor? Daha önce dönen yaklaşık 10.000 kişi ne durumdadır bilemiyoruz. Keşke son kafileler gönderilmemiş olsaydı.

–         Elektrik, su ve doğalgaz borçları sadece ertelenmemeli; indirime de gidilebilmelidir.

–         En düşük emekli maaşı asgari ücretin altında olmamalıdır.

–         Havaalanı, köprü, altgeçit gibi yap-işlet-devret şeklindeki yatırımların müteahhitlerine yapılan ve hazineye aşırı yük olan ödemeler bir yıl ertelenmelidir.

–         Türkiye için önceliği olmayan İstanbul Kanalı gibi projelerde erteleme ve tekrar gözden geçirme yapılmalıdır.

–         Sağlık Bakanlığı, sağlıkçılar ve diğer kamu kuruluşlarının başarılı hizmet ve gayretleri takdir edilmelidir.

Türk Kültür Coğrafyası Halk Bilimleri ve Edebiyat Araştırması

Prof. Dr. Bayram Durbilmez’in, Türk Dünyâsı Kültürü isimli üçlemesinin 1. cildi bu sayfada yayınlanan 288 numaralı bölümde, Türk kültüründe önemli bir yeri olan efsânelere, destanlara, hikâyelere, bilmecelere, bayram kültürüne, âşık edebiyatına tahsis edilen 2. Cildi, ise 366 numaralı bölümde tanıtılmıştı. Kasım 2019’da yayınlanan 3. cilt, 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde ve 334 sayfadır. Türk Kültür Coğrafyasının Ana Kaynakları, Fütüvvet Kültürü ve bu Kültürün Kökenleri, Manzum Söz Varlığı ve Türk Kültürü, Coğrafyayı Vatanlaştırma ve Ad Verme Kültürü başlıklı konular ele alınmıştır.

1. cildi Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Kurucusu ve Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Merhum Turan Yazgan’ın aziz hâtırâsına, 2. cildi Türklük bilimine ve Türk Dünyası kültürüne öncü çalışmalarda bulunan Prof. Dr. Tuncer Gülensoy’a ithaf edilmişti. 3. Cilt ise Türklük ilmine ve Türk Kültür Dünyasına öncü çalışmalar yapan Prof. Dr. Fikret Türkmen’e ithaf edilmiştir.

Birinci ve ikinci ciltlerde olduğu gibi üçüncü ciltte de deryâ mesâbesinde engin Türk kültürü’nün derinliklerine inilmiş, köşe bucak taranmış, el emeği-göz nuru ürünü bir külliyat meydana getirilmiştir. Eseri hazırlayan Prof. Dr. Bayram Durbilmez’e ve Ötüken Neşriyat’a gönüller dolusu teşekkürler…

Milletleri diğer milletlerden ayıran unsur kültürdür. Siyâsî ve askerî anlaşmalar, ticârî ve iktisâdî işbirlikleri, iletişim ve ulaşımdaki büyük kolaylıklar, kültürler arasında etkileşimlere, benzeşmelere zemin hazırlasa bile, kadim milletlerin kültürleri, som mermer külteleri gibi öz ve şekillerini korumaya devam etmektedir. Bu ifâde Türk millî kültürü için, diğer milletlere nazaran daha büyük ve kesin mânâ ifâde eder. Biz Türkler, Orta Doğu, Avrupa ve Afrika’da yaşayan milletler gibi sun’i bir yapılanmanın ürünü değiliz. Osmanlı Cihan Devleti târih sahnesinden çekildiğinde, hükmettiği topraklarda tam 44 adet devlet kuruldu. 1991-1992 yıllarında dağılan Yugoslavya ile bu sayı, 51’e çıktı. Her bir devlette yaşayan insanlara ayrı bir millet adı verildi.    Bu durum, meselenin yalnızca bir yönüdür. Osmanlı, bu 51 ülkede yaşayan birbirinden farklı kültürlere mensup tam 22 milleti, barış ve huzur içerisinde, tek bir ferdinin burnunun kanamasını önleyecek şekilde 300 seneden fazla süre ile bir arada yönetti. 1918’den günümüze kadar geçen bir asırdan fazla müddet içerisinde Osmanlı’nın terk etmek mecburiyetinde kaldığı topraklar, kan gölü hâlindedir.

Onlara bir arada barış ve huzur içerisinde yaşama şartlarını hazırlayan Türk kültürü idi. Yel, granit kayadan ne alabildiyse, yüzyıllar da Türk millî kültüründen ancak o kadarını eritebilmiştir. Osmanlı coğrafyasında yaşayan insanlara, paylaşılan bölgelere göre millet isimleri verildi. Onlar henüz millet olma vasfını kazanamadılar. Kazanamayacaklar da… Çünkü vahşi batı buna imkân vermemekte kararlı. Libya’nın, Suriye’nin, İran’ın, Irak’ın her birini 3’e 5’e bölme gayreti içerisinde…  Çünkü hiçbiri köklü ve güçlü bir kültüre sâhip değil, millet olma vasfına sâhip değil, vatanını koruma şuuruna sâhip değil.

***

Yazdığı ve yayımladığı eserlerle sâhasında ‘âlim’ sıfatına hak kazanan Prof. Dr. Bayram Durbilmez’in ‘Söz Başı’ başlıklı yazısından birkaç satır:  

*Bir topluluktaki fertlerin ve sosyal grupların çoğunluğunu, benzer duygu ve ülküler çevresinde birleştirerek o topluluğu millet hâline getiren, diğer milletlerden farklı kılan maddî ve mânevî her türlü bilgi, beceri, kabul ve davranış birliğine ‘kültür’ adı verilir.

*Sözlü kültürle oluşan ve gelişen Türk kültürünü ‘anonim kültür’ olarak adlandırmak ve ‘anonim’ sözünün ‘ortak’ anlamına geldiğini unutarak sâdece ‘oluşturucusu bilinmeyen (lâ-edrî) / unutulan kültür’ şeklinde tanımlamak yanlış değerlendirmelere yol açmaktadır. Sözlü kültür ve edebiyat kaynaklı Türk kültürü ‘oluşturucusu bilinmeyen / unutulan’ değil, yüzyıllar boyunca Türk milleti tarafından benimsenen ve oluşumuna az / çok katkıda bulunulan ortak kültürdür. Bu kültür ürünlerinin ilk söyleyicileri değil, Türk milleti tarafından sâhiplenilişi ve her söylenişte az / çok katkıda bulunuluşu vurgulanılırsa çağdaş halk bilimi yaklaşımlarına da uygun davranılmış olur.

*Türk kültür coğrafyasında sözlü kültür mirası yanında, yazılı kültür ürünleri yer alır. Yazılı kültür ürünleri de genellikle sözlü kültür mirasından beslenir. Yazılı ve sözlü kültür mirasının iç içe olduğu eserler arasında fütüvvet-nâmeler de bulunmaktadır. Fütüvvet ehlinin uyması gereken kaideleri, uygulamaları vs. anlatan fütüvvet-nâmeler,Türk halk kültürünü oluşturan maddî ve manevî pek çok bilgi, beceri, kabul ve davranışlar hakkında önemli birer kültür hâzinesidir. Bu eserler dil, töre, gelenek, görenek, tören, duygu, ahlâk anlayışı, sanat, din, târih, ekonomi, teknoloji vb. gibi konularda birer kültür taşıyıcısı durumundadır.

*Türk kültür coğrafyası ile diğer kültür çevreleri arasında çeşitli zihniyet ve algı farklılıkları ortaya çıkar. Farklı kültür ve medeniyet çevrelerine mensup kitlelerde oluşan bu algılar, bu kitleler arasındaki sosyo-kültürel ilişkileri de büyük ölçüde belirler. Bu kültür çevrelerine mensup kitleler arasında birbiriyle ilgili çeşitli tutum ve davranışlar ortaya çıkar. Başka kültür çevrelerine karşı Türk toplumunda oluşan algıların yansımalarını çeşitli edebiyat ürünlerinde görmek mümkündür. Türk milletinin ‘gözcüsü’ ve ‘sözcüsü’ durumundaki âşıklar da söyledikleri türkülerde / şiirlerde bu algıyı özlü olarak yansıtır.

*Coğrafyayı vatanlaştırmak için yalnızca can vermek, kan vermek yeterli değildir, millî kültür mührünün de vurulması gerekir. Sözlü kültür mirası kazanılan coğrafyaya ne zaman uyarlanırsa ve coğrafya ile birleştirilirse millî kültür mührü de o zaman vurulmuş olur. Coğrafyaya kültür mührünü vurmada ‘ad verme kültürü’ önemlidir.

Bizler, kültürümüzün enginliğini, derinliğini ve zenginliğini ne kadar bilip öğrenirsek, gücümüz o kadar artar. Türk Dünyası Kültürü ile alakalı araştırmalar işte bu sebeple takdire şâyandır. Bu hizmetleri gerçekleştirenlere ve gerçekleştirilen eserleri kitaplaştırıp milletimize sunanlara selâm olsun…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

Prof. Dr. BAYRAM DURBİLMEZ:

1968 yılında Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Taşpınar köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu Sorgun’da, liseyi Yozgat’ta, yükseköğrenimini Kayseri Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. 1991’de araştırma görevlisi, 1999’da öğretim görevlisi, 2009’da yardımcı doçent, 2010’da doçent, 2018’de Profesör oldu. Hâlen Türk Halk Bilimi öğretim üyesi olarak Niğde Üniversitesi’nde görev yapmaktadır.

 

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın desteğiyle Azerbaycan’ın başşehri Bakü’de bulunan Azerbaycan Nâzırlar Kabinenti Halk Tasarrufatını İdare Etme Enstitüsü’nde (1993-1994) ve Ahmet Yesevi Vakfı’nın desteğiyle Kazakistan’ın Türkistan, Kentav ve Çimkent şehirlerinde bulunan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk- Kazak Üniversitesi’nde (1999- 2000) misâfir öğretim üyesi olarak çalıştı.

 

Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, KKTC, Tataristan, Yakutistan, Altay Cumhuriyeti, Kırım, Romanya, Almanya, Polonya, Rusya gibi pek çok ülkede de araştırmalar, incelemeler yaptı. Yurt içinde ve yurt dışında 50’den fazla ilmî makalesi yayımlandı. Yurt içinde ve değişik ülkelerde yapılan millî ve milletlerarası kongrelerde 100’e yakın bildiri sundu. Âşık Edebiyatı, Tekke / Derviş Edebiyatı, Türk Dünyası Halk Bilimi ve Türk Dili konularında 12 araştırma-inceleme kitabı, 14 ortak kitap / kitap bölümü yayımlandı.

 

Kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları:

*Gelenekli Türk Anlatıları, *Türk Dünyası Kültürü, *Âşık Edebiyatı ve Taşpınarlı Halk Şairleri, *Âşık Hasretî’nin Şiir Sanatı, *Âşık Hasretî’nin Atışma Sanatı Üzerine Bir İnceleme, *Karslı Âşık Murat Çobanoğlu / Hayatı, Sanatı ve Eserleri, *Âşık Türkmenoğlu / Hayatı ve Şiir Sanatı Üzerine Bir İnceleme, *Sorgunlu Sıdkı Baba Dîvânı: İnceleme – Metinler, *Kayserili Halk Şâirlerinin Şiirlerinde Kıbrıs, *Âşık Meydanî / Hayatı, Sanatı, Şiirlerinden Örnekler, *Vefatının 15. Yıldönümünde Yozgatlı Âşık Türkmenoğlu, *Ozan Gürbüz Değer, Hayatı, Sanatı, Şiirlerinden Örnekler, *Üniversiteler İçin Dil ve Anlatım: (H. Yeniçeri, U. Çakır, S. Koç ve K. Deniz ile) *Türk Dilinin ve Edebiyatının Yayılma Alanları / Bilgi Şöleni Bildirileri (N. Özkan ile) *Destanlarla Erzincan (B. S. Özsoy ve N. Aslan ile).

 

Evli ve iki evlat babası olan Prof. Dr. Bayram Durbilmez’in, akademik çalışmalarından başka kültür ve sanat ağırlıklı çeşitli kitapları ve makaleleri de mevcuttur. Araştırma-inceleme çalışmalarından dolayı pekçok ödüle lâyık görülmüştür.

 

 

KUŞBAKIŞI

DÜŞTÜĞÜNDE KALKARSIN

Eserin yazarı Uzman Psikolog Esra Ezmeci, Yaşanmamış bir hayattan daha üzücü bir şey olamayacağını söylüyor. 13,5 X 19,5 santim ölçülerindeki 200 sayfalık eserinde şu soruların cevaplarını veriyor:

-Hayatın size ne getireceğini bilemezsiniz.  Sizden ne götüreceğini bilmenin yöntemini biliyor musunuz?

 -Neden yanlış kişiye âşık oluruz?

 -Neden gerektiğinde ‘hayır’ diyemiyoruz?

 -Bağlanmaktan niçin korkarız?

 -Dostluklarda kaybettiren davranışlar nelerdir?

 -Nasıl kendiniz olursunuz?

 -Travmalarla nasıl başa çıkılır?

 -Hayatınızı nasıl değiştirirsiniz?

DESTEK YAYINLARI:

 Harbiye Mahallesi Maçka Caddesi Nu: 24 Narmanlı Apartmanı Kat: 5 Daire: 33 Nişantaşı, Şişli-İstanbul.

 Telefon: 0.212-252 22 42 Belgegeçer: 0.212-252 22 43 e-posta: info@destekyayinlari.com // www.destekyayinlari.com

 

TAŞA KAZINAN TARİH

Prof. Dr. Erhan Aydın, Bozkır Türklerinin târihine ait ilk yazılı belgelerinden bilgiler aktarıyor. 

Batıda Hazar Denizi’nden başlayıp doğuda Çin Seddi’ne kadar uzanan, kuzeyde Sibirya’ya güneyde İran, Hindistan ve Çin’e komşu olan uçsuz bucaksız, görkemli topraklar… Göktürkler işte böylesine muazzam bir coğrafya ve iklim içinde, Ötüken’de doğdu. Kuruluş günlerinden itibâren dağları, ırmakları ve nice büyük ovaları hâkimiyet sahalarına katan Göktürkler; Türk adını târihte ilk defa kullanan bir devlet olarak kendilerinden sonrasına çok büyük bir miras bıraktılar. Bu miras, birçok büyük devletin ve medeniyetin doğması için de kaynak oldu.

Eski Türk yazıtları, Türk adının taşlara yazıldığı ve dolayısıyla Türklerin pusulası olmuş anıtlardır. Türk runik harfleri denilen alfabeyle taşlara, kayalara ve diğer sert cisimlere yazılan her şey Türklerin yazılı ilk belgeleri olarak değerlendirilmiştir.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki 368 sayfalık eserinde yazar, Türklerin ağır bozkır şartlarında vücuda getirdiği ilk yazılı belgelerinde yer alan duygularını, düşüncelerini, sevinçlerini ve hüzünlerini Türk okuyucusuna sunuyor.

KRONİK KİTAP

Şakayıklı Sokağı Nu: 8, Levent, Beşiktaş – İstanbul. Telefon: 0.212-243 13 23

Belgegeçer: 0.212-243 13 28 e-posta: kronik@kronikkitap.com  // www.kronikkitap.com 

 

TÜRK ERMENİ İLİŞKİLERİ BİBLİYOGRAFYASI

Eserin yazarı Dr. Erdal İlter, 15,5 X 23,5 santim ölçülerindeki birinci hamur kâğıda basılı 342 sayfalık eserini, Ermeni târihçilerinin, kiliselerinin ve kuruluşlarının Türkiye’ye yönelik asılsız iddialarının içyüzü hakkında çalışacaklara yardımcı olmak maksadıyla hazırladığını belirtiyor. Bu maksatla, konu hakkında bilgi ihtiva eden kitaplar, ansiklopediler, dergiler, gazeteler, kongre – sempozyum – açık oturum, seminer tutanakları, Türk – Amerikan – İngiliz – Fransız – Alman – Ermeni arşivleri, broşürler, tezler – raporlar – salnâmeler – sözlükler ve bildiriler incelenmiştir.

Ermeniler, 1890 yılından günümüze kadar dünya kamuoyunu yanıltmaya ve Türklerin zulmüne, baskılarına, soykırımına uğramış mazlum Hıristiyan bir millet olmak rolünü ustaca oynamaya, çok yönlü propagandalar ile devam etmektedirler.

Sun’i ‘Ermeni Meselesi’ konusunda, yıllardan beri Türkiye aleyhinde yürütülen propaganda tezlerine cevap verilmediği ve Osmanlı Arşivleri’nin hâlen kapalı tutulduğu çeşitli platformlarda dile getirilmektedir. Konuya vakıf olmayan yerli ve yabancı bazı şahıslar tarafından dile getirilen ve hiçbir dayanağı bulunmayan bu tür ifâdelerin konuyu saptırmaktan başka hükmü bulunmamaktadır. Burada üzerinde durulması gereken husus, konunun anlatılamaması değil, Türk ve yabancı birçok araştırmacının birinci elden arşiv belgelerine dayanarak Osmanlı Devleti tarafından tebaasına bir soykırım yapılmadığının bilgi şölenlerinde ve kitaplarda ortaya konulmasına rağmen, muhatabın meseleye siyasî bir veçhe verip, peşin hükümlü davranmakta olduğudur. Nitekim Batılı devletlerin târihî gerçekleri bilmeyen, öğrenme yol ve yöntemlerini de denemeyen politikacılarının aldıkları ancak kendilerini bağlayan haksız kararlar, Ermenistan Cumhuriyetinin Kars Antlaşması’nın hükümsüz kılınması için gösterdiği gayretler, Kars, Ardahan ve Nahçıvan topraklarının Ermenistan’a katılması için başlattığı çalışmalar mutasavver amacı göstermektedir. Aslında konu, 1923 Lozan Antlaşması sonrası Orta Doğu’daki menfaatları sarsılmış bulunan ve tekrardan petrol ve gaz kaynakları üzerinde otorite kurmaya çalışan, Ermenistan’ı bir katalizatör olarak gören devletlerin meselesi hâline getirilmiştir.

Diğer taraftan, Türk tezini işleyen kitapların, sinema ve tiyatro eserlerinin sayısının azlığına karşılık Ermeni yayınlarının çokluğu, Ermenistan’da, Ermeni tezinin aleyhinde konuşanların sayısı bir elin parmakları kadar bile değilken, Türkiye’de; batıdan yana görünmekle aydın statüsüne sâhip olabileceklerini zanneden, kelimenin iki mânâsıyla da batıcı gafiller ve mâhutlar, serbestçe konuşabilmekte, Türkiye aleyhine çalışmalar yapabilmektedirler.  O halde bizim, batılılardan önce, kendi insanımızı disiplin altına almak mecburiyetimiz vardır. İşe, ‘Türkler Ermenilere soykırım uygulamıştır’ diyen vatandaşlarımızın iddialarını belgelerle ispata dâvet etmek, ispat edeme

Atom ve Hikmet (II)

   Yüce Allah Mâlikü’l-Mülk’tür. Celâl ve azamet sahibidir. Bütün mülkün gerçek mâliki ve sâhibidir. Büyüktür. Sınırsız hâkimiyeti vardır. Çok haşmetlidir. İşte bu niteliklerle donanmış olan Allah dünyayı, özellikle yeryüzü tarlasını bir mülk yani sahip olunan ve hükmedilen yer sûretinde yaratmıştır. Gelişip büyümeye, yeni yeni mahsul ve ürünler vermeye kabiliyetli, elverişli ve yetenekli bir surette hazırlamıştır. Ta ki sonsuz kudret mucizelerini orada ekip biçsin. İşte Yüce Allah, yeryüzü tarlasında, en küçük madde parçası olan zerre ve atomları; hikmetle, her şey için belirli gayelere yönelterek; anlamlı, yararlı ve tam yerli yerinde olarak harekete geçirir. İntizam ve düzen dairesinde görevlendirir. Her asır ve yüzyılda, her mevsimde, her ayda, hatta her günde, belki her saatte kudret mucizelerinden yeni yeni birer kâinat ve âlemleri gösterir. Yeryüzü avlusuna başka başka mahsûl ve ürünler verdirir. Nihayetsiz Rahmet hazinelerinin hediyelerini, sonsuz kudretinin mucizelerinin nümûne ve örneklerini atomların hareketleriyle belli eder, gösterir. İlahî isimlerin sonsuz nakışlarının nihayetsiz tecellî ve yansımalarını gösterir. Böylelikle o isimlerin yansıma ve görüntülerini ifade eder. Bunun için sınırlı bir yerde sayısız nakış ve işlemeler gösterir. Küçük bir sayfada sayısız mânâ ve anlamları ifade eder. Bunun için varlık ve birliğinin sayısız âyet ve delillerini yazar. Bunları gerçekleştirmek üzere, her şeyi zâtına has olarak nakış nakış işler. Evveli olmayan, ezelden beri nakkâş olan Allah; zerre ve atomları tam ve mükemmel bir hikmet, gaye ve fayda gözeterek harekete geçirir. Mükemmel, kusursuz bir düzenle görevlendirir. Evet, meselâ nasıl ki, geçen senenin ürünleriyle, bu yılın mahsullerinin mahiyetleri aynıdır. Nitelik, özellik ve özleri bir hükmündedir. Fakat mânâ ve anlamları başka başkadır. İtibarî taayyünleri yani varlıkların bir kararda kalmayan; geçici, zamanla kayıtlı görüntüleri değiştirilmiştir. Böylece mânâları da değişmiş ve çoğalmış olur. Geçici teşahhusları yani varlıkların geçici olarak aldıkları belli şekil ve biçimler tebdil edilir, değiştirilir. Görünüş itibariyle fani, geçici ve yok olacakları kesin olduğu hâlde, onların güzel anlamları muhafaza olunur. Güzel anlamları korunur. Sabit ve durağanlaşır. Böylece bâkî kalır. Devamlı ve sürekli olur. Meselâ şu ağacın geçen bahardaki yaprak, çiçek ve meyvelerinin ruhları yoktur. Bu yüzden şu bahardaki emsal ve benzerlerinin hakikatçe / gerçek olarak aynısıdırlar. Yalnız İtibarî Teşahhuslarında yani varlıkların duruma göre çeşitli, geçici görünümler almasında kısaca değişken olan görüntülerinde farklar vardır. Fakat o itibarî teşahhuslar; varlıkların içinde bulundukları duruma göre geçici, çeşitli şekiller alması, şunun içindir: Her zaman tecellî ve görünümleri tazelenmekte olan Allahın; isimlerinden kaynaklanan icraatlarının mânâlarını ifade içindir. Nitekim şu bahardakiler ayrı teşahhuslar / farklı görüntülerle onların yerine geldiler. Hadsiz Misal Âlemi; bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlemdir. Bunun gibi son derece geniş Melekût Âlemi vardır. İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen mânâ âlemidir. İşte bunlar gibi sınırsız, ahiretle ilgili başka âlemler vardır. Yüce Allah ister ki, bu âlemlere lâyık birer mahsul ve ürün olsun. Veya süslemeler bulunsun. Ya da Yüce Allah ister ki gerekli şeyleri, ihtiyaç duyulan malzemeleri onlara münasip / uygun şeyleri yetiştirsin. Bunun için şu dar dünyada yeryüzü tezgâhı, iş yeri ve tarlasında; sonsuz yücelik ve heybet sahibi olan her şeyi hikmetle yapan yani celâl sahibi ve Hakîm olan Allah; zerre ve atomları harekete geçirir. Kâinatı / evreni; akıcı, akıp gidici bir hâle sokar. Varlıkları; gezici ve gezgin kılar. Tıpkı sinema perdesindeki görüntüler misali. Şu küçük yeryüzünde o pek büyük âlemlere pek çok mânevî ürünler yetiştirir. Nihayetsiz kudret hazinesinden sonsuz bir seli dünyadan akıttırıyor. Gayb Âlemine yani görünmeyen fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti / içyüzü ancak Allah tarafından bilinen başka dünyalara akıtıyor. Yine bu selin bir kısmını da âhiret âlemlerine döküyor.