16.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 510

Neden?

Israrla söylüyorum ve söylemeye devam edeceğim.

Tarihi bilmek, yaşanmışlığı tarihi seyri içinde öğrenmek ve bu öğrenileni de anlatmak ve yazmak yeterli değildir.

Yaşanmışlığı, sorular sorarak, sorgulayarak, yani, diğer bir ifade ile Felsefe yaparak, Tarih Felsefesi yaparak, tarihi öğrenmek, anlamak, anlatmak, yazmak şarttır. Aksi halde, herkesin okuyup öğrenebileceği konuları siz de öğrenmiş olursunuz, o kadar.

Bakınız!

Şimdi, bir takım sorular soralım ve cevabını hep beraber arayalım, araştıralım, düşünelim! Yani, sorgulayalım!

Hangi konuda?

Millî Mücadele’nin başlaması ve devamı konusunda.

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandı. Mustafa Kemal ATATÜRK, o tarihte nerede? Adana’da.

 Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 7. Maddesi, galip devletlere, gerek gördüklerinde ülkemizin topraklarında istedikleri yeri işgal etme imkânı veriyordu.

Buna göre, İngilizler imzadan 3 gün sonra Musul’u işgal ettiler. Bu işgal, İngilizlerin Anadolu’yu işgale başlayacaklarının da habercisi idi.

Mustafa Kemal, bu gerçekleri, yerinde ve yaşayarak görmüştü. Bu nedenle de, işlerin daha da kötüye varacağını anlamış olduğundan, İstanbul Hükümetini telgraflarla uyarmaya başladı. Onlara: Silahları teslim etmeyin, işgalleri kabul etmeyin, askerin terhisinde acele etmeyin, kısaca, dik durun ve dik duracak bir Hükümeti kurun diye sürekli sıkıştırdı.

ATATÜRK, Adana’da işgalleri bizzat gördüğü için;

“Bende bu vekayiin ( Millî Mücadele) ilk hiss-i teşebbüsü (mücadeleye girişmenin gerekliliği), Adana’da, bu güzel şehirde vuku bulmuştur(meydana gelmiştir)” demiştir, 15 Mart 1923’te Adana’yı ziyaretinde.

Burada, bir takım hazırlıklar da yapmıştır. Bu hazırlıkların başında, bölgenin ileri gelenleri ile görüşmeler yapmış, halk ile temaslar kurmuş ve nabız yoklamıştır. Adana ve çevresinin işgalleri kabul etmeyeceğini anlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, İstanbul’a yaptığı uyarıların uygulamasını bu bölgede yapmıştır ve işgale karşı durma girişimlerinin temelini atmıştır.

Bu durumu açıkça gösteren bir konuyu ifade edebiliriz:

Anadolu’da işgalci güçlere karşı sıkılan İLK KURŞUN o zaman Adana’ya bağlı olan DÖRTYOL ilçemizde Kara Mehmet tarafından atılmıştır.

ATATÜRK, Adana’dan, 10 Kasım’da trenle İstanbul’a hareket etmiş ve 13 Kasım’da Sirkeci Garı’na indiğinde, İstanbul’un işgal edildiğini üzüntü içerisinde görmüştür.

Peki, yanındaki Salih BOZOK’a bu üzüntüsü içerisinde ne demiştir?

“Geldikleri, Gibi Giderler?”

Şimdi soralım; Adana’dan hangi güzel ve kendine güven veren duygularla gitmiştir ki, o gördüğü manzaranın üzgünlüğüne rağmen, bu ifadeyi kullanabilmiştir?

Yazdıklarımı birbirine bağlarsak cevap bulunur.

Gelelim, Nedenlere!

Dörtyol’da düşmana atılan kurşun, İzmir’in işgalinde düşmana atılan kurşun, NEDEN İstanbul’un işgalinde atılmamıştır.

Boğazda gemiler demirlemiş, toplarını Dolmabahçe Sarayı’na doğrultmuşken, NEDEN karşı konulmamıştır?

Fransız komutan Desperey, Fatih’ten, Türk Milleti’nden intikam almak için beyaz bir at üzerinde Fatih Sultan Mehmet edası ile Beyoğlu’nda gezerken, NEDEN, ölüm bile olsa karşı konulmamıştır?

Ülkenin PAY-İ TAHTI işgal edilip, düşman çizmeleri altında inim inim inlerken, NEDEN, süklüm püklüm oturulmuştur?

Yunan, Fransız, İngiliz Bayraklarına selam vermeden geçen Türkler, yaşlı, kadın demeden dayak yerken, NEDEN, feryatlar duyulmamıştır?

Uzun bir aradan sonra kurulan Meclis-i Mebusan basılıp, Mebuslar, bir suçlu gibi kamyonlara doldurulup Malta’ya sürülürken, NEDEN, göz yumulmuştur?

İstanbul Hükümetinin başına, Millî bakabilen bir tane eleman yokmuş gibi İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurucusu Damat Ferit NEDEN getirilmiştir?

İstanbul Basını içerisinde işgali destekleyen çok sayıda yazarın olması NEDEN normal görülebilir?

EN ÖNEMLİSİ DE, TÜRK MİLLETİ, İZMİR’İN İŞGALİ ÜZERİNE  ÜLKENİN HER TARAFINDA OLAĞANÜSTÜ TEPKİ GÖSTERİRKEN, PAY-İ TAHTIN, YANİ DEVLETİN KALPGÂHI OLAN İSTANBUL’UN İŞGALİNE BÖYLE BİR TEPKİ GÖSTERMEMESİ NEDEN?

Bu NEDENLERİN cevabını herkes arayıp bulacaktır.

Kıbrıs’ın Efsane Komutanı ‘’ Kod Adı Bozkurt’’

   ‘’ Onlar tarih yazdılar ve tarih onları yazdı. Bu toprakların kahramanları bitmeyeceğine göre, daha yazılacak çok tarih, tarihin yazacağı çok kahraman vardı…’’

      Aslında efsaneler hala yaşayan gerçeklerdir, asla unutulmazlar… Bu efsaneleri anlatmak için o dönemi paylaşmak, o efsanenin bir parçası olmak gerekir.

     Ben o dönemi yaşamadım ama 45 yıl önce Kıbrıs’ta; vatan ve vazife uğruna, o efsanevi dönemi yaşayanlarla, yaratanlarla birlikte omuz, omuza savaştım.

      Bu savaş, Rumlar tarafından tutsak edilemeyen, diz çöktürülemeyen, Kıbrıs Türk Halkının 50’li yıllardan beri süren adada ki var oluş mücadelesinden, 1974’e kadar yaşanan o efsane direnişidir.

      20 Temmuz 1974 Kıbrıs ‘Barış’ Harekâtı diye adlandırılan bu savaşta yaşadıklarımı, okuyucu ile pek çok kez paylaştım, kitaplarımda anlattım…

      Bu sunumumda ise 1974 öncesini, ‘Kıbrıs Türk Tarihine’ altın harflerle yazılan o efsaneler döneminin bir komutanını, ‘Efsane Teşkilat TMT’ye’ uzun bir dönem Bayraktarlık’’ yapan bir Türk subayını, büyük bir vatanseveri anlatmaya çalışacağım…

   Bu ‘Değerli Komutan; Kod Adı Bozkurt olan TMT’nin ikinci Bayraktarı Kenan Çoygun Paşa’dır.

    O; adada görev yaptığı o çok önemli dönemi hiç anlatmadı, o süreçte yaşanan efsaneler içerisinde hep vardı ama yokmuşçasına davrandı. Kıbrıs’ta verilen o şanlı direnişin yazılması, tarihin bu çarpıcı gerçeğini bizzat anlatması için yalvaranlara, o tok ve gür sesiyle hep şu yanıtı verdi:

  ‘’Mukavemetçi sırları ile ölür. Beni böyle anınız…’’ Ve öyle de oldu… ‘Efsanenin Başkahramanıydı’ ama ölünceye kadar hep mütevazı kaldı. O hep sustu. Onu, onun yarattığı efsaneleri sadece tarih sayfaları yazdı, silah arkadaşları anlattı! O Çılgın Bir Türk’tü tarih sayfalarında da öyle yer aldı…

   İşte tarih sayfalarının anlattıkları ile ‘’Kod Adı Bozkurt’’ olan O Efsane Komutanla birlikte anılan efsanelerden yalnızca birkaçı:

 ‘’Kenan Çoygun’un ailesi, Kafkasya’nın Dağıstanlı bölgesinden, 1917 Bolşevik Devrimi sonrasında ülkemize göç etmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan 1 yıl sonra, 1924 Yılında Bursa’da doğmuştur. Babasını 6 yaşında kaybetmiştir. 1930’lu yıllarda, bazı günler Bursa Ulu Cami’den gelen çağrıyla namaza koşanlar, dikkat kesilip ezanı dinleyenler, bu güzel sesli müezzinin kim olduğunu merak ederlerdi. Ezanı okuyan bir çocuktu, ama usulüne uygunluğu ve sesi, insanları huşu içerisinde dinlemeye teşvik ederdi. Bursa Ulu Cami’de ezan okuyan bu çocuk Kenan Çoygun’dan başkası değildi.

         Harp okulundan 1942 yılında, dönem 5’ncisi olarak mezun oldu ve T.S.K’de göreve başladı. 1948 yılında Erzurum’da görevli iken Sn. Behice Çoygun ile evlendi, iki oğlu ve bir kız evladı oldu…

       Kenan Çoygun henüz Yarbay iken, 1962 yılında, TMT lideri olarak Kıbrıs’ta görev alıp almayacağı sorulduğunda, yaşamını tehlikeye atacak bu vatan görevini, tereddütsüz kabul etti…

        Kenan Çoygun, Kıbrıs’a ilk gelişinde durumu bütün çıplaklığıyla gözlemleyebilmek için, ailesini getirmedi. Rum kesiminde bir ev tutarak yaklaşık 6 ay boyunca burada yaşadı. Bu süre içerisinde sonraki yıllarda çok işine yarayacak irtibatlar oluşturdu, Rumlar hakkında bilgi sahibi oldu. Hatta günlerce EOKA’nın başı Grivas’ı adım, adım bizzat kendisi izledi. Daha sonra eşi ve küçük oğlu Gültekin’i Kıbrıs’a getirdi. Kıbrıs’a gelişinden 5 yıl süreyle hiç Türkiye’ye gitmedi, büyük oğlu İskender’i ve kızı Lale’yi 5 yıl boyunca hiç görmedi.’’

        Rumlarla ilk tanışması, sanki bundan sonra yaşanacak sürecin de habercisi olur:

        ‘’O günler Türk ve Rumların karışık olarak yaşadığı dönemlerdi. Kenan Çoygun eşiyle lokantaya gitmişti. Yemeklerini yedikleri sırada, Rumlar tarafından ailesine saygısızlık yapıldı. Rumlar karşılarındakinin Türk ordusunun şerefli subaylarından Kenan Çoygun, TMT’nin Bayraktarı  ‘’Bozkurt’’ olduğundan habersizdirler. Ama bu habersizlik onlara pahalıya mal olmuştu. Hemen oracıkta Rumlar için can yakıcı bir tanışma faslı gerçekleşti, hırpalanan Rumlar kaçarak lokantayı terk ettiler. Kenan Çoygun, Rumların arkadaşlarını da alarak geriye dönebileceklerini düşünerek, önce eşini eve bırakır, sonra tekrar lokantaya geri döner. Amacı buradayım mesajını vermektir. Kim olduğunu bilmedikleri bir Türk’ün, Rumlara haddini bildirdiğini duyan Kıbrıs Türk’leri lokantaya geri dönen bu adamı yalnız bırakmak istemezler. Hızla etrafa yayılan bu haber üzerine, birbirlerinden habersiz Türkler lokantaya müşteri gibi doluşmuşlar, farklı masalara müşteri gibi oturarak, bu yiğit adama gelebilecek saldırıya karşı destek vermek istemişlerdi…’’

          Rumlar o gün gelmediler. Ama 21 Aralık 1963 günü, bütün ağır silahlarıyla, Türklerden onlarca kat fazla savaşçılarıyla geldiklerinde de, tam tamına 24 saat içerisinde Ada’nın tamamını ele geçireceklerini umuyorlardı!

      21 Aralıkta Rum çetelerinin başlatmış olduğu Kanlı Noel saldırıları tüm acımasızlığıyla devam etmekte; kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden Türkler vahşice katledilmektedir. Rum silahlı güçleri 24 Aralık günü Lefkoşa ve diğer Türk bölgelerine saldırıya devam etti. O gün Kumsal bölgesine saldıran Rumlar, Kıbrıs’taki Türk Alayı’nda görev yapmakta olan Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ile üç çocuğunu da vahşice katlettiler.

       Saldırılar sonucunda 18.667 Kıbrıs Türk’ü yaşadığı 103 köyü terk etmek zorunda kalmıştı. İşte Kanlı Noel saldırılarının başladığı ve Türklere yönelik katliam girişimlerinin bütün Kıbrıs’a yöneldiği ve Türkler her yandan sarıldığında, Bayraktar Kenan Çoygun:

       ‘’ Ölmek var, teslim olmak yok. Rumlar benim cesedimi çiğnemeden Türk kesimine giremezler. Eğer her taraftan yarılırsak, herkesin toplanacağı yer Lefkoşa’daki Atatürk Heykelinin altıdır. Son kurşunlarımızı burada atacağız. Rumlar gelince, cesetlerimizi Atatürk Heykelinin dibinde bulacaklar’’ emrini verir.

      Saldırılar, 5 gün 5 gece sürer, Türkler inanılmaz bir direniş gösterirler. Rumlar büyük bir şaşkınlık içerisindedirler. Saldırılarını şiddetle sürdürdükleri 25 Aralık günü artık bütün cephelerde Türklerin mühimmatları bitmek üzeredir. Rumlar Türk mahallelerine hoparlörle ‘’ Türk kuvvetleri her taraftan sarıldılar, teslim olun çağrısını durmadan tekrar ediyorlardı. İnsanüstü direnişe, bütün yokluklara rağmen devam eden kahramanca mücadeleye rağmen Lefkoşa artık düşmek üzeredir.

         İşte bu şartlar altında, Kenan Çoygun Anavatan’a son bir mesaj gönderilmesine karar verir. Mesaj en yüksek ivedilik derecesi ile gönderilir ve aynen şöyledir:

          ‘’Her taraftan sarıldık. Eğer yardım gelmezse, bunun farklı bir nedeni olduğunu düşüneceğiz, VATAN SAĞOLSUN.’’ Saat 14.00 civarında Türkiye’den mesaja cevap gelir. ‘’Milletçe sizlerle beraberiz. Dayanın. Jetlerimiz yoldadır’’ Biraz sonra Girne kapısı tarafından iki Türk savaş uçağı, evlerin çatısını yalarcasına, bir mızrak gibi Lefkoşa semalarında görünür. Bu Türk uçakları, tek mermi atmadan Kanlı Noel saldırılarını durdurmaya yetmiştir.

          Kenan Çoygun inanç, karar ve cesaret ile en şiddetli saldırılara yardım gelene kadar karşı koyabilmesinin yanında, en zorlu anlarda bile kararlılığını yitirmemesi kadar, Türkiye’ye çektiği mesajdaki onurlu duruşu da dikkate değerdir.

         TMT Efsanesinin ve Efsane Lideri Kenan Çoygun’un bu şanlı direnişte, Lefkoşa’da, Küçük Kaymaklı’da, Arpalık’ta, Yenişehir Bölgesinde, Erenköy’de, Baf’ta, Beşparmak dağlarında yazdıkları destanlar, Mücahitlerin kahramanlıkları, Kenan Çoygun’un savaş dehası, bizzat katıldığı çatışmalarda gösterdiği kahramanlıklar bu yazı ile anlatılamayacak kadar muhteşemdir. Bilinmesi gereken en önemli şey, o günlerde o direniş gösterilmemiş olsaydı, bu gün Kıbrıs’tan, en fazla Girit kadar söz edebileceğimiz gerçeğidir.

       Yıllar, yılları kovalamıştır. 1967 yılının başında Türk Hükümeti tarafından Kenan Çoygun’un adadan geri çekilmesi kararı alınmıştır.

       Şimdide o günleri, çok değerli vatansever, KKTC eski bakanlardan rahmetli Sn. İsmet Kotak’tan dinleyelim:

      ‘’TMT’nin bu efsane komutanının başarıları emperyalizmin temsilcilerini rahatsız etmişti, o yıllarda başlayacak BM görüşmeleri zemininde alınmış olan bu kararı Kıbrıs Türk’ü bir türlü kabul edemiyordu. Haber adada bomba etkisi yapmıştı. Ve o günlerde yayınlanan ‘’Zafer Gazetesinde’’ ilk kez komutanın resminin basılması kararı alınmıştı. Oysa TMT yeraltı örgütü olarak yer üstüne çıkmış da olsa ‘’Komutan’’ her zaman gizli kalırdı. Zafer gazetesi sorumluları olarak herkes boynunu alta koymuştu. Resim basılacak ve TMT’nin Efsane Komutanına karşı son görev yerine getirilecekti.

      Zafer yayınlanıp dağıtıldı. Ve çakmak, çakmak gözleri, tarihin içinden çıkıp gelen Komutanların bir eşi olan Kenan Paşa, bir anda fark edilen bıyıkları, çatık kaşları ile Kıbrıs Türk Halkının karşısına çıktı.  Zafer gazetesi kapışıldı. Kenan Paşasına veda eden halk büyük üzüntü duydu…’’

      O yıllarda adada görev yapanlar ise; Kenan Çoygun’un adadan ayrılışını şöyle anlatıyor:

     ‘’ Adadan ayrılırken BM Barış Gücü, Kıbrıs Rum kesiminde bulunan Lefkoşa Hava Alanına kadar silahsız seyahat etmesini istediğinde, Kenan Çoygun:

    ‘’ Bir Türk subayı silahını asla vermez. Rum polisi veya askerleri herhangi bir barikatta beni durdurup yoklamaya kalkışırsa, hiç tereddüt etmez çeker vururum’’ diyerek bu talebi reddetmiştir.   

        Onun bu kararlı tutumu karşısında BM Barış Gücü; Kenan Çoygun’u Rumlarla muhatap etmeden havaalanına kadar götürmüştür.’’

      Aynı zamanda Kenan Çoygun Rumlara da el altından haber gönderdi. Havaalanında çıkacak en ufak bir terbiyesizlikte ortalığı dağıtacaktı. Sözünü tuttuğunu karşı taraf iyi biliyordu. O gece, Onun başına ödül bile koymuş olan Rum Milli Muhafız Ordusu’nun, O’nu korumakla görevlendirilmiş olması, ibret alınacak bir olaydır…

      TMT’nin efsane lideri Türkiye’ye döndükten sonra 1969 yılında, Tuğgeneralliğe terfi etti, 1973 yılında da Tuğgeneral rütbesi ile emekli oldu.

     Aslında bu rütbe, O Büyük Komutana, o şanlı direniş yıllarında, bizzat Kıbrıs Türkleri tarafından çoktan verilmişti…

       ‘’Kenan Çoygun TMT’ye liderlik yaptığı dönemde, sadece askeri görevleri yerine getirmediği, açıkta kalanlara yatacak yer, aç kalanlara aş temini için didindiği, yokluklar içinde, bir nizam tesis ettiği bilinen hususlardır. Öte yandan, komutanlık yaptığı her yerde, askerlerini kendisine emanet olarak görmüş, onlara her zaman evlat, oğul diye sevgiyle hitap etmiş ve buna uygun davranmıştır. Kıbrıs’ın en zor günlerinde tiyatro açılmasına öncülük yapacak kadar sanatçı dostudur. Saz çalan, resim yapan, Türk sanat müziği eserlerini usulüyle icra eden, zeybek oynayan sanatçı ruhlu bir kişidir. Çocuklarına iyi bir baba, karısına iyi bir eş olmuştur.

      Ömrü boyunca, kendisini kahraman olarak sunma gereği hissetmemiş, medyatik olma gayretine girmemiştir. Gazete, televizyonlarda görünmemiş, anılarını yazmamış, hatta anlatmamıştır. Yaptıklarından rant elde etme peşine düşmemiş, asla maddiyata değer vermemiş, ihtiyaç sahipleri için harcama yapmaktan çekinmemiştir. Kıbrıs yıllarında kendisine emanet edilmiş örtülü yardımları adaletle sarf etmiş, ömrü boyunca çalışarak biriktirdiği 30.000 liranın üzerine, Ordu Yardımlaşma Kurumundan 50.000 lira kredi çekerek, 80.000 liraya, giriş katta bir apartman dairesine sahip olabilmiştir.’’

        Kıbrıs Türklerinin şanlı direnişine damgasını vuran ‘’O Kahraman Bozkurt’’ Anlatılan ve anlatılmayan neleri yaptıysa, inandığı bir dava, yüz binlerce Kıbrıs Türk’ünün onurlu bir gelecek sahibi olması uğruna, şerefli bir Türk Subayına yakışanları yapmıştır.

        O kendisine emanet edilen bayrağı yere düşürmemiş, ‘’Mustafa Kemal’in Trablusgarp’ta taşıdığı meşaleyi söndürmeyerek, Çılgın Türklerin asla bitmeyeceğini göstermiştir…’’

       12 Ekim 2005 tarihinde hayata veda eden bu efsanevi komutanı en derin sevgi ve saygı duyguları ile anar, aziz hatırası önünde saygı ile eğilirken;

       Hala kamp ateşlerinin yanmaya devam ettiği, Türklük ateşinin daima var olacağı vatan topraklarımız Kıbrıs’ta; eminim ki, sadece her 12 Ekim geldiğinde değil, Kıbrıs Türk Halkı her dara düştüğü dönemde; O Büyük insanın, O Efsane Komutanımızın ruhu daima Kıbrıs adasında bizlerle birlikte olacak, önderliğini yaptığı tüm silah arkadaşları ile birlikte yarattıkları kahramanlık destanları, o efsaneler nesillerden, nesillere anlatılarak; bizlere daima güç verecektir.

      ( Yazımın içeriğinde tırnak içerisine aldığım paragraflar; Değerli Cüneyt Öztürk’ün çalışmasından alınmıştır. Bu çalışma için kendisine teşekkür ediyor, sevgiyle selamlıyorum…)

İstanbul Kanalı

Çılgın projeler çılgın isimlerle anılır ama biz yine de “Kanal İstanbul” yanlışına Türkçemize hürmeten “İstanbul Kanalı” diyelim. Gömleğinizin düğmesini bir defa yanlış iliklediniz mi, o yanlış son düğmeğe kadar devam eder.

İşte, İstanbul kanalı projesi de neresinden bakarsanız bakın yanlış bir proje. Gerek ilim adamlarının konuşmalarından gerek sosyolojik açıdan bakıldığında öğreniyoruz ki, bu proje akla, mantığa ve Türkiye gerçeklerine aykırı bir projedir.

Yeniçağ Gazetesinden araştırmacı yazar Arslan Bulut, yıllardır yazıyor. ABD, 1936 Montrö anlaşmasını anlaşmaya karşı olduğu için imzalamadı. Karşı olmasının en büyük sebebi, bu anlaşmaya göre ABD savaş gemilerinin Karadeniz’e boğazlardan geçememesi. Gene rahmetli araştırmacı yazar Aytunç Altındal’ın açıklamalarına göre, ABD deniz kuvvetleri Karadeniz’e çıkmak istiyor fakat Montrö anlaşmasının 16 ve 17. Maddeleri bu geçişe engel olduğu için, maddelerin kaldırılmasını istiyor.

Dünyanın doğusundan batısına kadar birçok eserde imzası bulunan Prof. Doktor Ahmet Vefik Alp, Projenin yanlışlığından bahsederken, Trakya’nın tamamen susuz kalacağını ve onca suyun telafisinin mümkün olmayacak derecede kanala boşalacağından bahseder. Ayrıca deprem açısından da büyük sakıncalarının olduğunu, risk taşıdığını söyler.

Ama bütün bunlara inat, televizyon kanallarında ne kadar ilim ve irfandan yoksun yandaş gazeteci varsa saatlerce İstanbul Kanalını tartışıyorlar.  

Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanlığına geldiğinde: “İstanbul’un nüfusu çok kalabalık, buraya göçü durdurmak için vize koymayı düşünüyoruz” demişken, bu gün ne oldu da nüfusun 20 binleri zorladığı bir zamanda İstanbul kanalının etrafına 3-5 milyon daha göç yığılmasına yol açmaya çalışıyor. Bu olay gerek sosyolojik açıdan ve gerekse kültürel açıdan İstanbul yaşantısını daha büyük risklere taşıyacak.

İşin bir de rantiye kısmı var ki, hayretler içinde kalmamak mümkün değil. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun açıklamalarına göre: “tam otuz milyon metre kare arsa 2011 yılından sonra el değiştirmiş. 3 Tane Arap şirketi büyük ölçüde bu alanda toprak sahibi olmuş.” Katar’lısından tutun, Kuveyt, Alman, İngiliz ve yandaşlara kadar bu bölgeyi parsellemişler. İster istemez insanın aklına pis kokular geliyor.

Konu bu kadar açık ve net iken hatada ısrar etmenin mantığını anlamak gerçekten çok güç görünüyor. Ayrıca bu kanala harcanacak para 50 ile 75 milyar lira arasında bir maliyet hesaplanıyor ki, Türkiye’nin bu günkü ekonomik şartlarında bu parayı oraya gömmesi akıl kârı değil. 8 milyon işçi toplu sözleşme görüşmelerinde hükümetten bir cevap beklerken, yüzde ondörde dayanan işsizler ordusunun aileleri aç, sefil ve perişan haldeyken, üniversitelerden mezunların işsizlik oranı yüzde 27 ye çıkmışken böyle bir projeye bu kadar yatırımı gömmek gerçekten kelimenin tam manasıyla büyük çılgınlık. Düşünün bir kere siyanürle toplu intiharlar, sizlere bir şeyler hatırlatmıyor mu, vicdanlarımız bu kadar mı köreldi?

Belki de Türkiye bu projeye 5 kuruş harcamayacak diyecekler. İyi ama daha evvel de yap işlet devret modeliyle yollar, köprüler, şehir hastaneleri yapıldı ancak kendi kendisini çevirmiyor, her gün yapılan köprüden, yoldan geçmeyen, şehir hastanelerinde yatmayan vatandaş buralara para ödüyor. Bütün bu yanlışlara tekrar tekrar düşmekteki ısrarın sebebi ne ola ki?

Kalın sağlıcakla

“Ki Aldatmadır Dinleri / ve Gurrehum fî Dînihim”

 – “Mâ Kânu Yefterûn / Uydurdukları İftiralarla” (Âl-i İmran 24)

 

“Ve örttüler dinlerinin üzerini” (En’am 137)

“Dinlerini parça parça edip her biri bir şeyin taraftarı oldular” (En’am 159)

“İnsan şeytanları her Nebiye düşman” (En’am 112)

“Halka riyakârdırlar” (Nisâ 142)

“Âyetlerimi azıcık menfaat karşılığı pazarlamayın!” (Mâide 44)

“Uyar onları; O’ndan başka veli ve şefaatçi yok!” (En’am 51)

“Oysa iyiliğe nail olamazsınız, sevdiğiniz şeyleri paylaşmadıkça..” (Âl-i İmran 92)

“Kuşkusuz benim velim Allah” (A’raf 196)

“Allah’la aranıza koyup yardım istediklerinize kul olmam bana yasaklanmıştır.” (En’am 56)

“Allah’tan başkasına dualanma; ne fayda verebilir, ne zarar verebilir.” (En’am 71)

“Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’tan gayrısını mı veli ittihaz edeyim? Bana, barışçıl olanların öncüsü olmam ve ortaklar koşanlar arasında olmamam emredildi.” (En’am 14)

“Hayır, sizin mevlânız / koruyucunuz Allah’tır.” (Âl-i İmran 150)

“Göklerin, yerin ve içindekilerin mülkiyeti Allah’ındır” (Mâide 120)

“Muhammed, bir elçiden başkası değildir.” (Âl-i İmran 144)

“Bir Nebinin kamu malından çalması olacak şey değildir. Ki kim çalarsa Kıyamet Gününde çaldığı şeyle birlikte getirilir.” (Âl-i İmran 161)

“Şüphesiz Allah, sorumlulukları yetkin olanlara vermenizi ve insanlar arasında yargıda bulunduğunuzda adaletle davranmanızı buyruk veriyor.” (Mâide 58)

“Kuran’ı derinlemesine düşünmüyorlar mı?” (Mâide 82)

“Ey iman edenler! Öz benliğiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhine de olsa adaleti dimdik ayakta tutarak Allah için tanıklık edenler olun.” (Mâide 135)

“Allah’ın aydınlattıkları; aydınlanmayla yürüyün” (En’am 90)

“Ey inananlar, siz kendinize bakın; aydınlanma yolundaysanız saptıranlar size zarar veremez.” (Mâide 105)

“Ve kim birini yaşatırsa / ihya ederse bütün insanlığı yaşatmış gibi sayılır” (Mâide 32)

“Ve onları yeryüzünde topluluklara ayırdık; içlerinde erdemli kimseler de var ve alçaklar da..” (A’raf 168)

“Toplumda benim yerimi al ve barışçı ol. Sakın bozgunculuk modasına tâbi olma!” (A’raf 142)

“Ve yılgınlığa kapılmayın, ve kederlenmeyin. Ki mutlaka üstün gelirsiniz, eğer inanıyorsanız” (Âl-i İmran 139)

Yenilendiler Allah’tan nimetle ve erdemle, kötülük dokunmaksızın” (Âl-i İmran 174)

Beynimdeki Girdap, Vicdanımdaki Kâbus; Memleket Meselesi

“Milli” kelimesinin, resmi kumar “piyango”nun nitelenmesinde kullanılmasından hep rahatsız olmuşumdur.  Buna rağmen, konunun anlaşılması için kullanmak zorundayım:

Bursa İnegöl’de yaşayan bir mobilya işçisi çocuğunun ısrarı üzerine bir “Milli Piyango” bileti alır. Aldığı andan itibaren huzursuzdur. Biletine 20.000 TL çıkar. Parayı almaz, “Bu, hak etmediğim paradır, haramdır.” der ve bileti yakar. Çalıştığı iş yerindeki patronu da onu bir maaş ile ödüllendirir. Haber, medyada biletin yakılış görüntüsüyle yer alır.

Aynı bülten içinde ikinci bir haber dikkatimi çekti: Babası savcı, annesi hâkim olan bir delikanlı, kız arkadaşıyla özel arabasının içinde tartışır. Bu öfkeyle, bindiği lüks arabayı kalabalığın üzerine sürer ve altı kişinin yaralanmasına yol açar. Olay, İstanbul Bakırköy’de yaşanır, mahkemeye intikal eder. Kamu davası açılır. Anne, oğlunu savunmak için hâkimlikten istifa eder, avukatlığa döner. Bir yıllık yargılamadan sonra mahkeme delikanlının tahliyesine karar verir. Delikanlının annesi, avukat sıfatıyla: “Çok sevinçliyiz; oğlumun, geçen süredeki tutukluluğu cezası için yeterli görüldü ve mahkeme tahliyesine karar verdi.” cümleleriyle yüce adaletin(!) tecellisini gazetecilerin mikrofonlarından dünyaya ilan eder.

Bu iki olaydaki kişilerin davranışlarını, tepkilerini, sosyal konumlarını, eğitim süreçlerini ve düzeylerini, yetiştikleri çevrelerini düşündüğümde beynim allak bullak oluyor. Hani, kelin biri berbere gider. Üç tel saçını kısalttırır. Berber, “Ne tarafa tarayayım?” diye sorar. “Fark etmez.” cevabını alan berber, önce sağa tarar, saçın bir teli kırılır, sonra sola tarar, diğeri kırılır. Bunun üzerine kel öfkelenir: “Bırak kardeşim dağınık kalsın.” der.

“Bırak dağınık kalsın, inceldiği yerden kopsun.” diyemeyiz. Devletin, kendi halkına kumar oynatması, mahkeme kararlarının adalet algısını kirletmesi ve vicdanları rahatsız etmesi, bir işçinin, piyangodan çıkan yirmi bin lirayı günah korkusuyla almaması aynı ülkede ve aynı zamanda yaşanıyor. Burası, Türkiye.

Milli Piyango, devletin ahmaklardan topladığı vergidir. Piyangodan gelecek paraya bu toplumun ihtiyacı yoktur. Piyangonun manevi götürüsü, maddi getirisinden çok çok fazladır. Devlet, kumar işinden derhal çekilmelidir. Bu ismi taşıyan bir spor tesisinde veya eğitim kurumunda kumarın kötülüğünü, aileleri ve toplumu yıktığını nasıl anlatacaksınız, anlatsanız bu ne kadar inandırıcı olur? Bir taraftan, ideal insan yetiştirmek, huzurlu toplum inşa etmek için içkinin, sigaranın, kumarın zararlarından bahsedeceksin, bir yandan da aslı kumar olan Milli Piyango’yu cezbedici törenler, reklamlar yapacaksın. Deveye, “Neden boynun eğri?” demişler. Deve, “Nerem doğru ki?” demiş.

“Bu kadar cehalet, eğitimle mümkündür.” sözünü duyar ve bu sözü hep incitici bulurdum. Şimdi “adaletin katledilmesi, vicdanların kirletilmesi ancak hukukla mümkündür.” diyorum. Avukat anne, istifa etmeden önceki gibi, hâkim olsaydı, karşısına her istediğini kolayca elde eden, öfke kontrolünden yoksun olduğu için lüks arabasını her birinin ölmesi muhtemel altı kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan insanların üzerine süren bir delikanlı gelseydi aynı kararı verir miydi, başka bir hâkimin vereceği böyle bir karara sevinebilir miydi? Vicdanları kanatan bu karar; ancak, birtakım kabullenilemez ilişkilerin, fıtratı bozan bir eğitim sisteminin, yoğun duygusal baskının, tefessüh etmiş bir ahlakın ürünü olabilir.

Halkımızın “Tahsilli adamdan zarar gelmez.” söylem ve inancı, maalesef, temenni düzeyine inmiş durumda. İlkokul üstünde tahsili olmayan mobilya işçisindeki hak edilmemiş kazançtan kaçınma hassasiyeti, günaha girme korkusu niçin kılavuz olması gereken insanlarda bulunmaz? Her insanın fıtratına işlenmiş, vicdanına kazınmış olan bu insani kıymetleri zamanla alıp yok eden nedir? Hücrelerimize kadar kirlendiğimiz, bozulduğumuz gerçeğini niçin görmüyoruz? Kâinatın yaratılma sebebi olan insan, gerçekten bu mudur? İnsan olarak doğduysak niçin insan olarak kalamıyoruz?

Rabb’im, insanı ve evreni belli bir ölçü ve güzellik üzerine yaratmış. İnsana, ayrıca bu ölçü ve güzelliğe müdahale iradesi ve yeteneği vermiş. Bir ayrıcalık ve imtihan sebebi olan bu gücü insan, nedense çok kere iyiden, güzelden yana kullanmamakta. İnsanın kendisiyle, yaratanıyla, türdaşlarıyla, doğayla olan ilişkilerinde olması gereken samimiyet gitmiş, yerine menfaat üzerine ticarileşen ilişki düzeni gelmiş.  Kazandırarak ve hizmet ederek büyüme anlayışının yerine çok kazanma ihtirası ve kaybetme korkusu yerleşince ticaret kirlenmiş,  insanoğlu yaşamı, kendisi için kâbusa dönüştürmüş.

Böyle gelmiş böyle gider, biz atalarımızdan böyle gördük, diyemeyiz. Şikâyetçi olduğumuz düzeni nasıl bir bozan varsa, düzelten biri de olmalıdır. Her iki durum da insan eseridir. Yanlış anlaşılma ihtimaline rağmen söylemek durumundayım: Eğitim sistemimiz, bozuktur, bozulmuştur. Sistemin ürünü insanların varlığı, bunun delilidir. Kişinin, kendisini yetiştiren coğrafyaya ihanet etmesi, bir geçinme aracı olan ticareti bozması, temel amacı hizmet etmek olan siyaseti ranta çevirmesi, sosyal düzeni sağlamak iddiasındaki adaleti kendi çıkarlarına yönelik kullanması, eğitim mecrasını ideolojik yapılanma alanı yapması birer bozukluk örneğidir. Zorunlu eğitim, okuma-yazma oranını artırsa da ideal insan yetiştirme adına bekleneni verememiştir, bir daha gözden geçirilmelidir. Bu şartlarda, insanın doğal hali, eğitimli halinden daha zararsızdır, dense yeridir.

Burası Türkiye; bozanların kahramanlaştırıldığı, güzellik yapanların unutulduğu ülke, diyebilirsiniz. Amacınız dünyada bilinmekse işiniz kolay, malzeme bol. Derim ki: “Yap bir iyilik, at denize; balık bilmezse Halik bilir.”

Öfke Kontrolü ve Motivasyon

Bir elinde neşter, bir elinde kalem bulunan Beyin Cerrahı Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın bir düzine kitap telif eden velût bir yazardır. 13,5 X 21 santim ölçülerindeki, 325 sayfalık Öfke Kontrolü ve Motivasyon isimli eserinde en nörotik bünyeli Karadenizlileri bile sükûnet denizi hâline getirebilecek tavsiyelerle öfkeyi kontrol altına almanın sihirli formüllerini veriyor.

Öfke, hayatımızın en tehlikeli duygusudur. Bir ucu içeni, diğer ucu birlikte olduğu kişiyi zehirleyen sigara gibi, hem sâhibini hem de onun muhatabının hayatını karartabilir, bâzen de söndürür. Mutlaka kontrol edilmesi gerekir.

Mümkün mü?

Aydın Hoca’nın kitabındaki bilgilere göre… Elbette…

Öfke, Asr-ı Saadet’te de varmış ki Peygamber (sav) Efendimiz, tavsiyelerde bulunuyor: ‘Öfkelendiğinizde ayakta iseniz, oturunuz; oturuyorsanız uzanın; yine öfkeniz geçmediyse, gidin abdest alın. Zira su, nasıl ateşi söndürürse, abdest de öfke ateşini söndürür.’ Buyuruyor. Teknoloji çağının insanları daha ilmî yöntemlere ihtiyaç duyabilir, su bulamayabilir (?!) öfkesine mağlûp olup cinâyet mi işlesin? Ne münasebet? Öfke gelmeden çok önce hazırlık yapabilir, ‘Öfke Kontrolü’ isimli kitabı okuyabilir.

Orada, Öfkenin ne olduğu; öfkeyi anlamanın yöntemleri, kolayca uygulanabilecek testlerle gösteriliyor.

Bilinmeli ki, öfke ile yapılan her iş, haklıyı suçlu durumuna düşürür.

Çağımız insanları belki televizyon dizilerinden etkilenerek, belki de meramını, his ve düşüncelerini ifade edemedikleri için; konuşarak değil tartışarak anlaşmaya çalışıyorlar. Her tartışma, öfkeye çıkarılan bir davetiyedir. Öfke belâsı çok arsızdır; davetiyenin ucunu gördüğünde hemen geliverir.

Prof. Aydın’ın ‘Öfkesavar’ diyebileceğimiz eseri;

Öfke kontrolünün nasıl yapılacağını, öfkenin kontrolü ile elde edilecek kazançları, ‘önyargı’ denilen peşin hükümlerin zararları, hoşgörülü olmanın faydaları, kendini keşfetmenin yolları,  bilgili olduğunu zannetmenin doğuracağı tehlikeler, ‘sevgi’nin paha biçilemez değeri ve daha pek çok konuda bilgiler sunuyor.

Eserden tadımlık bölümler…

Başarmak için kararlılık gerekir. Kararlılık, genetik olmaktan ziyade, sonradan edinilen bir özelliktir. Kararlı insan yetiştirme konusunda anne ve baba, çok ama pek çok önemli bir faktördür.

***

Hayata şöyle bir baktığımızda ne kadar çok problemle karşılaştığımızı görürüz. Bazılarını çözdük, bazılarını çözemedik. Çözdüklerimize sevindik ve övündük; çözemediklerimizin altında ezildik. Oysa hepsini çözmek istedik. İnsan yaptıklarından mutluluk duyduğu gibi, pişmanlık da duyabilir. Kaldı ki, insan zaman zaman pişmanlık duymalıdır. Pişmanlık hep olacaktır.

Kendini tanıma konusundaki soruların soruluş maksadı, sadece bu kitapta cevaplandırılmak için değildir. Bu soruları çalışma hayatınız boyunca her gün kendinize sormalısınız. Ancak o zaman eksikliklerinizi görebilir ve kendinizi eğitebilirsiniz.

***

Öfke hayatımızın en güçlü eğitimcisidir.

Öfke; hayatımızın en tehlikeli duygusudur. 

Ancak bu tehlikeli duygunun farkında değiliz veya önemsemiyoruz.

Üstelik şiddet içeren bu duygunun neler yaptıracağını bilmiyoruz. 

Ne yaptıracağı belli olmayan bu tehlikeli duygu karşısında ne yapmamız gerektiğini hiç düşündünüz mü?

Araştırmalara göre cevaplar:

-Hayır. 

   -Peki neden? Öfke kontrolü konusunda neler yapmamız gerektiğini neden araştırmıyoruz?  

-….. 

Öfke kontrolünde başarılı olmak istiyorsanız doğru düşünüp doğru karar vermeniz gerek. 

Aslında hayatınızdaki yerinizi belirlemeniz için buna mecbursunuz. 

Ancak; karar yine de sizindir. 

Çünkü

Öfke kontrolündeki en önemli değer sizsiniz.

Bunu siz yapacaksınız. Başkaları sâdece bilinç aşılayabilir.

Eğer öfke kontrolü konusunda doğru karar verdiğinize inanıyorsanız kişisel gelişim ve farkındalık bilinciniz başta olmak üzere her şeye yeniden başlamanız gerekir. 

Ne zaman mı?

 Hemen.

 Şimdi.

*** 

Sayfalar arasına serpiştirilmiş özlü güzel sözler:

*Gönlüne kin koyan, karşısında bir düşman bulur. Aşk koyan ise sevgili…

*Allah’ın dünyada yarattığı en muhteşem varlık insandır. İnsan için yarattığı en mükemmel varlık da başka bir insandır.

 *Birisinin size anlatmaya çalıştıklarını anlayabilmek için sakın ölümünü beklemeyin.

 *Gönül kazanmanın en kolay yolu, ölçülü iltifatlardır

*Hayaller, gerçeklerden daha önemlidir. Çünkü hayal etmeyen hiçbir şey yapamaz, yaratamaz.

*Her şey olabilirsiniz, ancak ne olduğunuzu anlatamıyorsanız hiçbir şey değilsiniz.

 *Güzel konuşmak insanın dışına yansıyan sesli görüntüsüdür.

 *Çalışmada kaliteyi yakalamak istiyorsanız, planlı çalışmak mecburiyetindesiniz.

 *Soruyu anlamak, cevabın yarısıdır.

 *Bol bol hayal kurun fakat hayalci olmayın. 

GİRDAP KİTAP

Maltepe Mahallesi, Dâvutpaşa Caddesi, Yılanlı Ayazma Yolu Nu: 8 Kat: 2 Zeytinburnu, İstanbul.

Telefon: 0.212-438 19 81 e-posta. info@girdapkitap.com  //  www.girdapkitap.com 

 

Prof. Dr. İSMAİL HAKKI AYDIN

     1954 yılında Trabzon’da doğdu. İlkokulu Maçka’da, Orta ve Lise tahsilini Trabzon’da tamamladı. Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Beyin Cerrahisi Kürsüsünde Asistanlığa başladı. Bilâhare İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Kürsüsü’nde ihtisasına devam ettikten sonra, Zürich Üniversitesi Nöroşirurji Kliniğinde,  Prof. Dr. Mahmut Gazi Yaşargil’in yanında mikronöroşirurji çalışmalarınI tamamladı. Zürich Mikronöroşirurji Araştırma Merkezinde, Instraktör Öğretim Üyesi olarak görev yaptı ve aynı zamanda, serebro-vasküler mikro-cerrahi alanlarında araştırmalarda bulundu.

     1984 yılı sonunda Türkiye’ye dönerek, Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Anabilim Dalı Başkanlığı’na tâyin edildi. 1985 de, Türkiye’de ilk olarak, Üniversite’de Mikronöroşirurji Araştırma Laboratuvarını, kurdu. İsviçre’nin yanında, Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya, Belçika, Hollanda, İtalya, İspanya, Yugoslavya, Kanada, A.B.D. ve Japonya’da, değişik zamanlarda araştırmalarda bulundu.

     1988 de, Beyin-Damar tıkanıklıklarının operasyonlarında kullanılan ve Dünyada ilk defa kendi adı ile literatüre geçen yeni bir ameliyat tekniği geliştirmesi sebebi ile 1990 yılında TÜBİTAK ödülü aldı ve zamanın Cumhurbaşkanı tarafından taltif edildi.

      Beyin Kanamaları ve Anevrizmaların cerrahî tedavisinde yaptığı milletlerarası araştırma ve katkılarından dolayı, 1991 yılında, ABD’de, Congress of Neurological Surgeons’un Internatıonal Fellow’u ve F.C.N.S. unvanı ile ödüllendirildi. Aynı yıl, rektörlük ve dekanlık tarafından da ödüllendirilen Dr. Aydın, 1992 de Türk Nöroşirurji Araştırma Ödülü’nü kazandı. Yine aynı yıl, Avrupa Strok Bilim Konseyine seçildi. Amerika Strok Konseyince, kendisine Milletlerarası Bilim Adamı ve F.I.C.A. pâyesi verildi.

     1992, 1993, 1994 ve 1995 yıllarında ABD Nöroşirurjide Sürekli Tıp Eğitimi Kredi Ödülleri’ni aldı. Ayrıca 1993 de, ABD’deki, Beyin Tümörleri Konseyi, Cerebrovascular Surgery Section ve diğer birçok ilmî ve idârî kurul üyelikleri yanında, Congress of Neurological Surgeons’un Milletlararası Yönetim Kuruluna seçilerek, bu Kurula giren ilk Türk ve ilk Müslüman ilim adamı oldu.

     Dâvetli Konferansçı olarak, bir çok milletlerarası toplantıya katılan ve ilmî dergilerin yayın kurullarında yer alan Profesör Aydın, New York Bilimler Akademisi’nin Aktif, AANS’un International Üyesi ve 1994 yılı Milletlerarası Skull Base Cerrahisi Kongresinin Resmî Lecturer’i olup, ayrıca 1995 de CNS’in Milletlerarası İlim Konseyine seçilmiştir.

     1996 yılında ABD çok yüksek kredi ile Nöroşirurjide Sürekli Eğitim Ödülünü aldı. 1997 de yaptığı bir araştırması sebebiyle bir Milletlerarası Nöroşirurji Dergisine kapak oldu. 1999 ta Türk Nöroşirurji Ödülü aldı. ABD Beyin Cerrahisi Birliği (CNS) tarafından 2000 yılı Milletlerarası Konferansçısı seçildi. Yurtdışında ve Ülkemizde, değişik kurum ve kuruluşlarca ödüllendirildi.

     2001 yılında Hidistan’da, Düya ilmine katkıları sebebi ile, Kristal Küre ile taltif edildi. 2002 de Yemen’e dâvet edilerek, orada birçok dersler ve konferanslar verdi, eğitici ameliyatlar yaptı. 2004 yılında Pakistan Beyin Cerrahsi Kongresine şeref misâfiri olarak katıldı ve çeşitli konferanslar verdi. Burada Annual Awar 2004’ ile taltif edildi. Milletlerarası seviye, yerli ve yabancı 200’ü aşkın ilmî çalışması olan      Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın, bu güne kadar birçok Doktor, Beyin Cerrahı, Yrd. Doç., Doçent ve Profesör yetiştirmiş, dünyanın önde gelen bilim adamlarınca, yurt dışında gerek kitaplarda ve gerekse makalelerde bir çok defa, kaynak olarak gösterilmiş, geliştirdiği cerrahî teknikler klasik kitaplarda yer almıştır.

     Profesör Aydın, ABD’de CNS’in Milletlerarası Büyükelçisi ve Sinir Sistemi Cerrahisi Derneğinin Başkanı olarak da faaliyet göstermekte, evli, üç çocuk babası, üç torun dedesi olup, dört yabancı dil bilmektedir.

     Yayınlanmış Kitapları: *Beynin Sırları – Uzay ve Zaman, *Rabbim Beni Doktorlardan Koru, *Ah Bu Doktorlar, *Ya Hayy (Rubâiler), *Beyin Tanrısal Parçacık (Can H. Değirmenci ile), *Aforizmalar, *Düşünce Sizsiniz, *Bir Beyin Cerrahının Anıları, *Yapay Zekâ (Can. H Değirmenci ile), *Ah Bu İnsanlar, *Rubâiyat, *Beynin Şifresi (Can H. Değirmenci ile), *Beyin Fırtınası.

 

 

 

CAN HİKMET DEĞİRMENCİ                                                                                                                                        Uzun süre milletlerarası şirketlerde yöneticilik ve danışmanlık yapmıştır. ‘Eğitimcinin Eğitimcisi’ sıfatı ile şahsî gelişim alanına giren birçok konuda danışmanlık ve eğitmenlik yapan uzman bir araştırmacı yazardır. Aynı zamanda bu çalışmalarına devam etmektedir. Öfke yönetiminden stres yönetimine, güzel konuşma tekniklerinden beden diline kadar birçok konuda firmalara eğitim vermektedir. Radyo programcılığı da yapan Can Hikmet Değirmenci, uzun bir süre ‘radyonun romantik sesi’ olarak tanınmış ve çok geniş kitlelere ulaşmıştır.

Yayınlanmış kitapları: *Seretonin ile Mutlu Olma Sanatı, *Beden Dili ve Güzel Konuşma Sanatı, *Stresle *Başa Çıkmanın Yolları, *21. Yüzyılda Liderlik ve İş Dünyası, *İçimizdeki Dev, *Ben Hiç Sizsiz Kalmadım, *Hadi Bana Seni Anlat,* Mutluluk Üniversitesi, *Seni Seviyorum, *Pembe Kelebek, *Bir Psikologun Anıları, *Satış Teknikleri ve Maksimum Başarı, *Stres Empati Özgüven, *Bir Psikiyatrın Anıları, *Beyin *Tanrısal Parçacık (İsmail H. Aydın ile), *Yapay Zekâ (İsmail H. Aydın ile), *Beynin şifresi (İsmail H. Aydın ile).

“Üç B Projesi”

     Almanya “Üç B Projesi”ni hep canlı tutuyor. Hiç gündemden düşürmüyor.

     Berlin – Bosfor (İstanbul) – Bağdat güzergâhıyla Ortadoğu’ya inmek istedi ve istiyor.

     Petrolün merkezine konmanın plân ve programlarını yaptı ve yapıyor.

     Örtülü olarak uyguluyor. Kanlı Terör Örgütüne yan çıkması bundan.

     Çok iyi biliyor ki, kuvvetli Türkiye buna ilk engel. Türkiye bu tasavvuruna imkân vermez.

     Öyleyse nüfuzu altına alabileceği, etkisini yürütebileceği devletçikler oluşmalı Anadolu’da.

     Uydu, peyk, kukla devletçikler oluşsun ki, özellikle Güneydoğu’ya hâmi olarak ayak basabilsin.

     Yerleşebilsin. Ortadoğu’ya boynunu uzatabilsin. Ortadoğu’ya burnunu sokabilsin.

     Anadolu’da köprübaşı kurabilsin. Petrol alanında söz sahibi olabilsin.

     Ama bütün bunlar için önce Anadolu bölünmeli! Bölük pörçük olmalı!

     Eyalet, Federasyon, Ademi Merkeziyet / Özerklik / Otonomi / Yerinden Yönetim velhasıl;

     Her ne adla olursa olsun; yeter ki olsun! Ama Anadolu önce bölüm bölüm bölünsün.

     Anadolu parçalanmalı! Türkiye’de devletçikler oluşmalı!

     Klâsik tabirle Tavaif-i Mülûk! Yani her zaman onları birbiriyle kapıştırmak imkânını

     Doğuracak olan küçük küçük devletçiklere kapı açmalı!

     Bunları istenebildiğinde birbiriyle boğuşturmalı ki,

     Leş kargaları hükmünde olan Batılı devletler konacak yer bulabilsin.

     Akbabalar hükmünde olan emperyalist devletler pike yapabilsin.

     Didikleyecek parçalar görebilsin.

     Hem önlerinde tarihten örnek aldıkları olaylar da var:

     Büyük Selçuklu Devleti de, Şanlı Osmanlı Devleti de böyle böyle yıkılmamışlar mıydı?

     Tarih sahnesinden çekilmeden önce; evvelâ

     Küçük küçük Beyliklere / Devletçiklere ayrılmamışlar mıydı?

     Tarihte bunun örnekleri çoktu. Nitekim Abbasîler, Emevîler

     Ve muhteşem Endülüs Emevî Devleti de aynı yoldan, aynı şekilde yıkılmamışlar mıydı?

     İşte tarihi tekerrür ettirmenin, tekrarlatmanın tam sırasıydı.

     Türkiye engeli ortadan kaldırılmalıydı.

     En kolay, en ucuz yol ise kaleyi içten fethetmekti.

     İşte Türkiye’ye saldıkları teröristler; bu istek ve hayallerinin gerçekleşmesi yolunda

     Gönüllü taşeronlardan başka bir şey değiller.

     Onlara oradan üflüyorlar! Onlar burada oynuyor!

     Haksız davalarına haklı metot uyguluyorlar.

     İki kardeşi vuruşturarak bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlar.

     Çünkü biliyorlar ki, iki pehlivan kavga ederken; bir çocuk ikisini de dövebilir!

     Nitekim iki kardeşi kızıştırdıklarına devam ettiklerini,

     Bu günlerde cürmü meşhut hâlde, suçüstü yakalamış bulunuyoruz:

     AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen’in

     Türkiye’yi teftişe / kontrole gelişinde sarf ettiği ince anlamlı sözler;

     Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla kabîlinden ettiği lâflar;

     İddia ve savımızı doğrular mahiyet ve içeriktedir.

X

     Verheugen’in Kürtlere -sanki onlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değilmiş,

     Sanki vatandaşlar arasında ayrılık gayrılık varmış gibi-

     Daha fazla haklar verilmesi gerektiğini ifade etmesi.

     Kürt halkına -sanki aynı kültürü paylaşmıyor muşuz gibi-

     Kültürel ve sosyal hakların verilmesini söylemesi.

     Üstünde çok düşünülmesi gereken kasıtlı ve dolaylı sözlerdir.

     Günter Verheugen’in Sn. Haluk Koç’un da dediği gibi (8 Eylül 2004, Yeniçağ);

     Ayrımcılık yapması, bazı noktaları körüklemesi.

     Bu şekilde Türkiye’nin bütünlüğüne, Türkiyedeki Türklerin, Kürtlerin

     Ve bütün etnik kökenden gelen insanların arasına ayrımcılık sokması.

     Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bütün olduğunu görmezden gelmesi.

     Yine üstünde ciddiyetle durulması gereken hususlardır.

     Sn. Hasan Demir’in değindiği gibi (8 Eylül 2004, Yeniçağ);

     Verheugen’in Diyarbakır Belediye Başkanına çok şeyler sorması.

     Hele hepsinin üzerine tüy diken: “Türk Devleti ve Hükümetinden bir şikayetin var mı?” sorusu.

     Mahut Belediye Başkanı’nın hemen: “Olmaz olur mu?” diye

     Böyle bir cevaba teşne olduğunu belirtmesi.

     Tekrar tekrar üzerinde kafa yorulması gereken; can alıcı noktalardır.

     Ki, Alman Devleti’nin Türkiye hakkında beslediği,

     Gizli ve sinsi emellerin ip uçlarını ele verir mahiyet ve niteliktedir.

     Yazımızı Sn. Hasan Demir’in yerinde tesbitiyle bitirelim:

     Verheugen Diyarbakır’dan özetle şöyle sesleniyor:

     “Kürt halkının taleplerinin takipçisi olacağız!”

     Yani resmen bölücülük yapıyor.

     Çünkü bu ifadeler üniter yapıya ters düşmektedir.

     Türk Milleti’ni, “Sen millet değilsin! Halklarsın!” diye Lozan’dan uzaklaştırıp;

     Sevr sürecine sokmaktır.

Türk Düşmanları!

0

Bu ülkede, Kurtuluş Savaşı’nın tiyatro olduğunu söyleyenler var. Bu it oğlu itler Türk değiller, bunlar yurdumuz işgal edildiğinde gavurun ekmeğini yiyenlerin çocukları hepsi. Ninemin deyişi ile bildiğiniz gavur o hainler. Osmanlı topraklarında, Cumhuriyetin ilanına kadar refah içinde yaşamış bu gavurlar. Lozan Anlaşması imzalandığı an, evlerinin pencerelerinden, iş yerlerinden kendi bayraklarını hemen indirdiler. Bunların çoğu Türk ismi kullanıyor ama bu adiler dini de kullanan haramzadelerdir. Cumhuriyete bu yüzden düşmanlar ve Atatürk’ümüzün kurduğu Cumhuriyete zulüm diyorlar.
*
Çünkü Cumhuriyetle bu ülke Türkleşmiş, Türkçeleşmiştir. Atatürk’e, Cumhuriyete dil uzatanların, İngiliz’e, Yunan’a dil uzattığını gördünüz mü? Göremezsiniz, genlerinde soysuzluk Türk’e düşmanlık, Türk’e hainlik var! Eğer Atatürk bu hainlerle boğuşup Cumhuriyeti kurmasa idi, şimdi bu ülke Yunan, İngiliz veledi ile dolu olacaktı. O veletlerin yerine şimdi bu beyni veletleşmişler var ve Cumhuriyeti, Atatürk’ü, Türk Milliyetçiliğini silip atmanın mücadelesini veriyorlar. Allah önlerini tıkasın inş…
*
Sözde İslam Birliğini savunuyor birileri. Ama Müslüman ülkelerin hepsi de (Uçak hibe eden, neye karşılık etmişse, hariç )son Suriye savaşında da eski savaşlarda olduğu gibi, yine Türkiye’den yana olmadılar. Araplar geçmişte de şimdi de
hep Türk Milletine düşmanlar ve düşman olmaya devam ediyorlar. ABD ve onun gibilerinin uşağı oldular, her zaman olduğu gibi yine Emperyalistleri tuttular…
Kim oldu Türkiye’den yana ; (Hristiyan Türk olan )Macaristan ve Can Azerbaycan gibi ülkeler.

Hadi şimdi yeni kanal açın İstanbul’da, etrafını da zaten Araplara sattılar, savaşa gerek yok artık, toprakları sata sata ülkeyi düşmanla doldurdular. Zaten 7-8 milyon Suriyeliyi ki içleri hain dolu, bu milletin başına bela ettiler. Anadolu çocukları aç ve işsiz gezerken, açlıktan, sefillikten, parasızlıktan intihar ederken, bu ülkelerini savunmayan hainleri ( Kadın ve çocuklar hariç) bedavadan bakın bakalım! Bakalım dananın kuyruğu ne zaman kopacak!

Hani şu geberen Kadir M. demişti ya ”Kurtuluş Savaşı’nı keşke Yunan kazansa idi!” işte bugün Türk ve Atatürk, Cumhuriyet düşmanlarının hepsi bu geberen Kadir haininin müsveddeleridirler. Ve onların kuyruğuna yapışmış olan, ben Milliyetçiyim diyen, kafayı çalıştırmayanlara ne demeli, akıllanmayacaklar mı? Yazık!
Türk Milleti var olsun, Türk’e düşman kimler varsa kahrolsun!

Sağlığımız ve Aşılar

Son yıllarda aşılarla ilgili zıt fikirlerle çok karşılaşmaktayız.Aşıların faydalı olmayıp bazı kronik hastalıkların sebebi  olduğuna kadar giden iddialar bunlardandır.Bu sebeple koruyucu çocuk aşılarını bile reddeden insanların olduğunu basın-yayın kuruluşlarının haberlerinden okumaktayız.

                Günümüzde her bilginin kolayca yayılabilme özelliği sebebiyle doğru veya yanlış olduğuna bakılmaksızın kontrolsüz bir bilgilenme ile karşı karşıyayız. Temel bilgilerdeki yetersizlik durumunda, bu bilgilerin yanlış yorumlanması sebebiyle, bazı insanlar yanlış davranışlar gösterebilmektedir. İşte aşı konusu da bunlardan biridir.

                Aşıların bulunması ve uygulanması tıp tarihinde devrim özelliği taşıyan bir gelişmedir. .Aşılanmanın getirdiği bağışıklık, özellikle bulaşıcı bazı enfeksiyon hastalıklarına karşı, halk sağlığı alanında çok önemli ileri imkanlar sağlamıştır. Aşılar, çiçek, çocuk felci, kızamık gibi çok bulaşıcı olduğu için salgınları ile korkutucu olan,  ölüm ve sakatlıklar bırakan; kuduz, tetanos gibi dehşetli ıstırapları ve acılar içinde ölümlere sebep olan hastalıklarla mücadele ve korunmada önemli imkânlar sağlanmıştır. İnsanlar için tehlikeli,  tıp adamları ve tüm sağlık hizmeti çalışanları için korkutucu olan bu ve diğer bazı hastalıklar aşılar sayesinde günümüzde sorun olmaktan çıkmıştır.

                Sağlığımızla ilgili birçok konuda bilgi kirliliğinin sebep olduğu yanlışlar yaşanmaktadır. Aşıların faydasız, hatta zararlı olduğu yanlış bilgisi de bunlardan biridir. Bu sebeple  bulaşıcı çocuk hastalıkları aşılarında bile aşı retlerinin görülmesi üzüntü vericidir..Bunlar telafisi imkansız sağlık sorunları ile karşılaşılmasına sebep olabilir.Kızamık,Çocuk Felci gibi ülkemiz için sorun olmaktan çıkmış hastalıkların yeniden ortaya çıkma tehlikesi sağlıkçıları huzursuz eden,endişeye sokan ihtimallerdir.

                Aşı konusunda, grip aşısı dahil, doğru endikasyonlu aşı uygulaması insan ve toplum sağlığımız için lüzumludur. Her tıbbi müdahalenin tabiî ki riskleri vardır. Uygulamayı yapan hekim veya ilgili sağlık çalışanı bu konulardaki gereken uyarıları ve bilgilendirmeyi yapacaktır. Âmâ aşı preparatı içindeki bazı maddelerin, mesela ağır metallerin varlığı ve bunların zamanla zehirlenme yapacağı gibi veya aşıların etkisiz olduğu gibi bilgiler yanlıştır. Bunlar şu anki bilgilerimizle uyuşmayan ilim dış, ciddiye alınmaması gereken bilgiler olup bu iddialar sebebiyle aşı yaptırmamak doğru değildir. Gereksiz her şeyin zararlı olmasa bile yanlış olduğu gerçeğini unutmadan hekiminizin gerekli gördüğü aşılarınızı ihmal etmeden yaptırmalı ve sağlığımızı korumalıyız.

         Sağlıklı ve mutlu günler                                                                                                                                                                          

Mondros mu? Sevr mi?

Ülkede, bugüne kadar, ne vicdanî, ne hukukî, ne tarihî, ne millî hiç bir değeri olmayan bazı tartışmalar süre gelmiştir.

Bu tartışmaların en önemlilerinden birisi; Lozan Anlaşması’nın tartışılmasıdır. Bir diğer tartışma konusu; Sevr imzalandı mı, imzalanmadı mı? Vahdettin imzaladı mı?

Bir kere Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin TAPUSUDUR! Bu anlaşmadaki eksiklikler, fazlalıklar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kabul edip benimseyenler arasında yapılabilir. Lozan’da, İngiltere’yi, Fransa’yı, İtalya’yı ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yenmiş bir ülke olarak masaya oturmadık. Kanımızın son damlasını kullanarak, onların maşası olan Yunanistan’ı yenerek oturduk. I. Dünya Savaşı’nın galip büyük devletleri, Türk Milleti’nin verdiği Millî Mücadelesi ile Sevr’i kabul etmeyeceğini anlatması yüzünden biraz yumuşatılmış bir Sevr uygulayabilmek için masaya oturdular. Bu gerçekleri ayrıntıları ile zamanı geldikçe anlatırız, anlatıyoruz. Millî Mücadele başladığı için galip devletler, 1921 ve 1922 Martlarında Sevr’i yeniden gözden geçirme girişiminde bulunmuşlar ve bu girişimlerini de İstanbul Hükümeti nezdinde yapmışlardır. Ama, bu girişimler, Ankara nezdinde ciddi bulunmamıştır ve oyunları bozulmuştur.

Sevr Anlaşması, bize sorularak, bizim fikrimiz alınarak, kabul edip etmeyeceğimiz merak edilerek hazırlanmış bir anlaşma değildir ki, senin imza edip etmemen onlar için önemli olsun! Almanya ile Versay, Avusturya ile Sen German, Macaristan ile Triyanon ve Bulgaristan ile Nöyi Anlaşmaları için o yenilen devletlerden izin  mi aldılar? Onlara, yahu bu maddeleri kabul eder misiniz diye sorarak bir incelikte mi bulundular?

Bırakın artık, bu Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Düşmanlığını!

Bırakın artık, Çanakkale’de sarsılan, Millî Mücadele ile dünya hakimliğinin sonu görünen İngiltere ağzı ile konuşmaları!

 Sevr anlaşmasını imzalasan ne olur, imzalamasan ne olur? Vahdettin imzalasa ne olur, imzalamasa ne olur?

Sevr, 433 madde olarak hazırlandı ve önümüze, UYGULANMAK üzere konuldu! Türk Milleti de, diğer yenilen devletler ve milletlerden daha büyük bir cesaret ve yiğitlik göstererek Lider Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları sayesinde SEVR’i yırttı ve tarihin çöplüğüne attı. 

Lozan’ı tartışabilmek için önce Sevr’i bir masaya yatırmak gerektir. Gerçekten, iyi niyetli bir tarihçi için Lozan ile ilgili konuşmak, ancak, Sevr ile karşılaştırması yapılarak olmalıdır. Bu karşılaştırmayı yapmadan Lozan’ı kötüleyen tarihçi, İngiliz ağzı ile konuşuyor demektir, kimse kusura bakmasın.

Ben de bugüne kadar, Lozan – Sevr karşılaştırması anlayışıyla bakmıştım. Halbuki, Mondros’u da gayet iyi biliyorduk. Ancak, EZBER BOZMA DÜŞÜNCESİ HAKİM OLMAYA BAŞLAYINCA gördük ki, Lozan’ı, zaten bu anlaşmalarla karşılaştırmaya bile gerek yok.

Esas olan; Mondros ile Sevr’i karşılaştırmaktır.

30 Ekim 1918’de Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda imzalanan Ateşkes Anlaşması maddeleri nelerdir ona bakmalıyız. Bu Anlaşma, Agamemnon Zırhlısı’nda, İtilaf Devletleri adına İngiliz Amiral Caltrop ve bizim adımıza da Bahriye Bakanı Rauf Bey imzaladı. 25 maddelik bu Anlaşma’nın bazı maddelerine bakalım:

– Boğazlarımız, galip devletler için açılacak ve istihkamlarımız işgal edilecek

– Savaşta aldığımız esirler geri verilecek

– Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması için gerekli olandan fazla asker terhis edilecek

– Savaş Gemilerimiz Limanlarda göz hapsinde tutulacak

– Galip devletler, güvenliklerinin tehdit altında olduğunu gördükleri yerleri işgal edebilecekler

– Limanlar ve demiryolları bu devletlere açılacak, ancak, başka devletlere kapatılacak

– Bu devletler isterse, Kafkasları boşaltacağız, Toros Tünellerini işgal edebilecekler

– Telsiz ve telefon hatları denetlenecek

– Hicaz, Asir, Yemen, Suriye, Irak, Bingazi, Trablus’taki Türk birlikleri teslim olacak

– Almanya ve müttefikleri ile bütün ilgimizi keseceğiz

– Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas’ta karışıklık çıkarsa bu devletler tarafından işgal edilebilecek

Silahlarımız zaten, asker terhis olacağı için gereği kadar kalacak ve gerisi teslim edilecek.

Şimdi herkes, Mondros mu, Sevr mi düşünmeye başlasın bakalım…

Gelecek hafta aynı konuya devam edeceğiz.