16.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 509

Gerçek Bir Beka Meselesi: Kanal İstanbul

Yeni yıla 2 gün kala sosyal medya ağlarında 2010’lu yılların özeti tadındaki derlemelerle karşılaşıyoruz, eminim en az bir tanesine siz de rast gelmişsinizdir. Kimisi 2010’lu yıllara damga vuran sosyal medya fenomenlerini, kimisi 2010’lu yıllara damga vuran şarkıları kimisi de 2010’lu yıllara damga vuran akla zarar olayları içeriyor. İddia ediyorum ki 2010’lu yıllar Türk siyaseti ve Türkiye için epey alengirli günler oldu, incelenmesi icap eden günler oldu. ‘’How can I get to Taksim ?’’ sorusuna bilişsel sürecinin nadir bir örneği olan o nadide tümceyle yanıtlayan amcamız zannımca Türk siyasetinin 2010’lu yıllardaki özeti olarak kayıtlara geçebilir. Konuşanın ne konuştuğunu bilmediği, dinleyenin neyi dinlediğini bilmediği trajikomik yıllar…

Bildiğiniz gibi 24 Haziran ve 31 Mart’a giderken memleketin başta ekonomi olmak üzere epeyce bagajı vardı. Bu bagajları sırtından atmayı beceremeyen iktidar, bagajların nasıl hafifleyebileceğine dair en ufak bir fikri olmayan iktidar, koltuğunun istikbalini milletin istikbali olarak gören iktidar kampanyasını beka söylemi üzerine inşa etmişti. İktidar, demokrasinin şöleni olan seçimleri sanki cihan harbine giriyormuşçasına manipüle etmeye çalışıp vatandaşları oy verdikleri adaylardan yola çıkarak milli ve hain ilan etmişti. Millet İttifakı adaylarını desteklemenin bu memlekete ihanet olacağını ve bu adayların seçilmesi takdirde teröristlerin kentlerde kol gezeceğini ciddi ciddi iddia etmişti. Bu kampanyaları büyük üzüntüyle takip ediyor ve siyasetimizin ne denli ucuzladığından yakınıyordum, beka söyleminden iğreniyordum.

Ne zaman ‘’Daha kötü ne yapabilirler ki ?’’ diye sorsam bin beterine şahitlik ediyorum. Ne zaman bundan sonra bu zihniyete hiç şaşırmam desem, tüylerim diken diken olmuş şekilde kalıyorum. Bu iktidar beka söyleminden tiksinen beni, bir beka meselesini, hakiki bir beka meselesini yazmak zorunda bıraktı ne denir ki helal olsun. Bu sefer bundan kötü ne olabilir ki demeyeceğim, demeyeceğim ki Allah esirgesin daha beterlerini HD kalite, 1080p izlemeyelim. Zavallı kaymakam Ali Rıza Bey bile, dengesiz evlatlarından bizim bu iktidardan çektiğimiz kadar çekmedi.

Tüm samimiyetimle söylüyorum, bazen ciddi ciddi bu düşünceler, bu projeler nasıl bir halet-i ruhiyenin ürünü diye sorgulamaktan kendimi alamıyorum. 17 Senedir 2-3 seçim hariç girdiği tüm yarışlardan istediği neticeyi elde ederek çıkan, ülkedeki rejimi değiştirecek güce erişen bu iktidarın içinde bir yerlerde hiç mi sağ duyulu birileri yok ? 17 Senedir memleketi idare eden bu kadronun kıyısında köşesinde hiç tarih bilen, fen bilen, coğrafya bilen, uluslararası hukuk bilen, uluslararası ticaret bilen, bilişim çağının gereklerine ayak uydurmuş birileri yok mu? Meselelere oya odaklı popülist bir anlayışla bakmaktan öteye geçebilecek birileri yok mu? İnanın bu sorularıma ‘’Yok !’’ cevabını almayı temenni ediyorum. Eğer bu yapılanlar bilinçli ve planlı şekilde hayata geçiriliyorsa işte bu, vaziyet çok daha vahim demektir.

Millet açlıktan kırılırken, işsizlik ve enflasyon tarihi rekorlara koşarken iktidar kafayı Kanal İstanbul’la bozmuş durumda, Kanal İstanbul ile yatıp Kanal İstanbul ile kalkıyorlar. Çünkü millet %50 küsür oyu bu iktidara sorunları çözmesi için değil, çılgın yatırımlarla coşsun diye verdi. Çünkü millet %50 küsür oyu bu iktidara asgari ücreti 2,324 lira yapsın, vatandaşını açlığa terk etsin diye verdi. Çünkü millet %50 küsür oyu bu iktidara, Atatürk’ün bundan 83 sene elde ettiği boğaz egemenliğimizi çılgın projelerle uluslararası arenada tartışmaya açsın diye verdi.

 

 

 

Kanal İstanbul’a nereden yaklaşırsak yaklaşalım bu memlekete atılacak kallavi bir kazık olmanın ötesine geçemeyeceğini görebiliriz. Kanal İstanbul’un maliyetinin yaklaşık 80-90 milyar lira olduğu iddia ediliyor, bu para ile yoksulluğun pençesindeki kaç insanın hayati iyileştirilebilir, bu para ile yokluktan bir baraka gözünde donup yiten kaç bebeğin kaderi değiştirilebilirdi farkında mısınız ? Farkında olamazsınız, çünkü sizler itibardan tasarruf olmaz diyerek altından saraylarınızda otururken, duyamazsınız evladının karnını doyuramadığı için intihar eden anaların ve babaların feryadını. Çünkü sizler yandaşlarınızın evlatlarını yağlı ballı makamlara oturtmaktan zerre utanmıyorken duyamazsınız, kardeşini giydirmek için çalışmak zorunda kalan ve çalışmak zorunda kaldığı için hayallerinden içi yana yana vazgeçen gençlerin çığlığını.

Kanal İstanbul senelerdir türlü eziyetlere maruz kalan güzel İstanbul’un hançer dolu sırtına bir hançer daha indirmektir. Ona buna peşkeş çekebilmek için ekosistemin canına okumanın nelere mal olduğunu hala göremiyor musunuz? Elbette göremezsiniz, bir gün İstanbul’u yanınıza binlerce koruma almadan gezin lütfen, gezin ki görüşünüz engellenmesin ve görün bu kenti ne hale getirdiğinizi. İnsanların betondan, demirden yığınların içine hapsolduğu, çocukların gövdesine başını yaslayacağı ağaçları bulamadığı İstanbul’u bir görün. Daha sonra da oturup Kanal İstanbul’un doğada meydana getireceği tahribatı düşünün, Karadeniz ile Marmara sularının karışarak yer altı su kaynaklarını nasıl etkileyeceğini düşünün, buna paralel olarak doğacak kirlilik sorununu düşünün, kanalın açılması ile etrafındaki yerleşim patlamasının demografik yapıyı nasıl zedeleyeceğini düşünün. Düşünün, lütfen bu kez oturun ve atmaya niyetlendiğiniz adımın sonuçlarını bir düşünün.

En beteri ise Kanal İstanbul’un ülkemizi dış politikada ve milli güvenlik sahasında dara düşürebilecek potansiyeli taşıması. ABD’nin senelerdir sinsice yürüttüğü Büyük Ortadoğu projesinin son rötuşlarını yapabilmesi için Karadeniz’e yerleşmiş olması gerekiyor, ABD’nin dünya egemenliğini kudretle perçinleyebilmesi için boğazlarımızdan geçip hedefinde olan devasa bölgenin kuzeyini kontrol ederek bölgeyi boyunduruğu altına alması gerekiyor. Kanal İstanbul’un hayata geçmesi boğazlarımızdaki hakimiyetimizin tapusu Montrö Sözleşmesi’nin kritik bazı maddelerinin veya tamamının tartışmaya açılmasına neden olabilir. Proje doğrudan Montrö Sözleşmesi’nde revizyona yol açmasa dahi yine ABD’nin yeni kanaldan faydalanarak kanını emmek için senelerdir beklediği coğrafyaya konuşlanmasını sağlayabilir. Böyle bir durumda yalnızca ülkemizin değil, ABD’nin karanlık projesine dahil ettiği toprakların tamamının geleceği fevkalade olumsuz etkilenebilir.

Kanal İstanbul lüzumsuz, manasız ve son derece riskli bir projedir. Bu projeden ancak milleti söğüşlemeye doyamayan rantçılar, ABD’nin çıkarlarını savunanlar ve bir de Araplar karlı çıkabilir; kesin kaybedense Türk milleti olur. Kanal İstanbul, memleketin ve milletin daha da zora girmesi dışında hiçbir zerre vadetmiyor. Bu gerçekler ve olası bu sonuçlar pek çok insan tarafından anlatılıyor, pek çok insan tarafından dillendiriliyor. Bugüne kadar bildiğinizi okumaya kalktınız, her defasında bizi daha beter bir ateşin içine attınız. Ben milletimizin bekası, Türk ulusunun istikbali için siz saygıdeğer yetkililerimizi ikaz ediyorum, kuru muhalefet etmenin peşine düşmüyorum. Ne olur, bir kez olsun söylediklerimize kulak verin. Bir kez olsun meseleye devlet ciddiyetiyle, devlet adabıyla yaklaşın. Bir aile şirketinin önüne süs havuzu yaptırmıyorsunuz veya parti genel merkezinizi boyatmıyorsunuz. Türkiye’nin gözbebeğiyle oynamaya kalkıyorsunuz, yapmayın, yapmamalısınız.

Nasıl ki 2 sene önce başkanlık sistemini öve öve bitiremeyenler, ülkenin şahlanışını sadece bu sistemle mümkün görenler iş işten geçtikten sonra bugünlerde o ucube sistemi desteklediğine pişman olduğunu dillendiriyorsa, şimdi bu proje için kampanya yapanlar maazallah projenin hayata geçmesi durumunda üzerinden 2 sene bile geçmeden pişmanlıklarını sıralayacaklar. Bu millete mahcup olacaklar, insanların yüzüne bakamayacaklar lakin olanlar olmuş olacak. Ve mahcup olanlarla beraber biz de mecburen ‘’Son pişmanlık neye yarar, olmadı yar !’’ diyen şarkıyı dinleyeceğiz. Ama bilmenizi isterim ki bu millet arabeskten bıktı artık, bıktı yav, illallah etti. 

2020 Herkese sağlık, mutluluk, huzur, şans, bereket, sevgi ve aşk; memleketimize de aydınlık günlerin müjdesini getirsin diyorum. Herkese İzmit’ten selamlar ve mutlu yıllar!

Kanal İstanbul, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Arkasından Dolanma İmkânı Getirmiyor

Uluslararası hukuk diye bir alanın gerçekten var olup olmadığı daha doğrusu uluslararası hukukun “hukuk” olarak adlandırılıp adlandırılamayacağı hususu tartışmalıdır. Sosyoloji biliminin kurucu babalarından olan (başla bir ifadeyle üç sacayağından biri olan) Max Weber Ekonomi ve Toplum kitabında devletin üzerinde ona yaptırım uygulayabilecek bir otorite var olmadığı için uluslararası hukukun hukuk olarak adlandırılabileceği görüşünün reddedildiğini ifade etmektedir.(1)

 Max Weber’in bu ifadeyi kullandığı dönemde Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği vb. kuruluşların var olmadığı ve yine bütün devletler bakımından bağlayıcı sayılacak ilke kuralların bulunmadığı için bu iddianın zamanla ortadan kalktığı ileri sürülebilir. Ancak o dönemde de bu dönemde de devletlerarası ilişkilerde asıl olanın kuvvet dengesi olduğu ve büyük balığın küçük balığı yutma imkânının söz konusu olduğu hiçbir durumda büyük balığın bir söz verdi diye bu imkândan asla vazgeçmeyeceğini bilmek gerekir.

 Devletlerarası ilişkilerin ve bittabi hukukun en temel ilkelerinden olan “pacta sund servanda” (ahde vefa ilkesi) kuvvet dengesinin kaybolduğu durumda sadece ve sadece romantik bir söylem olarak kalır. Dolayısıyla ikili veya çoklu bir uluslararası sözleşmeye taraf olan bir devletin, kuvvet dengesi kendi lehine döndüğü anda sözünden cayıp taraf olduğu bu uluslararası sözleşmeyi -kendi lehine yeni avantajlar ihdas etmek amacıyla- ihlal etmeye başlayacağı açıktır.

 Yukarıda saydığımız realiteyi bir kenara bırakarak yazının buradan sonraki kısmına uluslararası hukukun işlevsel bir dal olduğu düşüncesiyle devam edelim.

 Son günlerin en popüler tartışması Kanal İstanbul. Toplum bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Sayın Erdoğan’ın bu “çılgın (!)” projesine taraftar olanlar da var muhalif olanlar da. Uzun uzun kim niye taraftar kim niye muhalif diye yazmayacağım. Sadece taraftar olanların Kanal İstanbul’un Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin arkasından dolanacağı ve bu şekilde sözleşmenin kadük kalacağı iddiasını değerlendirmek istiyorum. Şimdi tam da burada sorumuzu sorup cevabını arayalım; Kanal İstanbul projesi tamamlanırsa gerçekten Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin arkasından dolanma imkânı olur mu, Montrö Boğazlar Sözleşmesi kadük hale gelir mi? Peşinen hayır cevabını verip gerekçelerimizi ifade edelim.

 Cevap vermeye başlamadan önce girizgâh olarak şu konuyu belirtmekte fayda var. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ilga edilmesi veya delinmesi Türkiye’ye ne kazandırır ne kaybettirir. Çünkü Türkiye sözleşmeyi ilga ederek veya delerek daha avantajlı bir konuma geçmeyecekse ve hatta elindeki avantajları da kaybedecekse Montrö’yü ilga etmeye veya delmeye çalışmanın hiçbir manası bulunmamaktadır. Zira pirince giderken evdeki bulgurdan olma riskiyle baş başa kalma durumu söz konusu olabilir. Şimdi asıl cevaplarımıza geçelim.

 Öncelikle, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin başlangıç kısmında “Boğazlar” ifadesinden hangi bölgenin kast edildiğini bilmek gerekmektedir. Sözleşmede “Boğazlar” ifadesi şu ifadelerle tanımlanmıştır; “”Boğazlar” genel deyimiyle belirtilen Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve Karadeniz Boğazı’ndan geçişi ve gemilerin-gidiş gelişini (ulaşımı), ..“ Yani Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin konusu olan “Boğazlar” Çanakkale Boğazı’nın giriş kısmından başlayıp İstanbul Boğazı’nın çıkış kısmına kadar devam eden bölgeyi yani Marmara Denizi’nin tamamını kapsamaktadır. Yani sözleşmede “Boğazlar” olarak adlandırılan bölüm Çanakkale Boğazı’ndan başlayıp İstanbul Boğazı’nın çıkışına kadar devam eden uzun bir koridoru ifade etmektedir. Bu manada bizim hep bir “iç deniz” olarak ifade ettiğimiz Marmara Denizi, Montrö Sözleşmesi bağlamında “Boğazlar” denilen bölgenin ortasına tekabül eden bir parçasıdır. Hâlbuki Kanal İstanbul projesini savunanlar Boğazlar bölgesinin sadece İstanbul Boğazı’ndan ibaretmiş gibi bir yanılsama veya yanıltma hali içerisindedirler. İstanbul’da yeni bir kanal açılınca Montrö’nün ilga olacağı ve delineceği iddiası sözleşmedeki bu “boğazlar” tanımı nedeniyle asılsız kalmaktadır.

 İkincil olarak, Kanal İstanbul projesini savunanlar gemilerin İstanbul Boğazı’ndan değil kanaldan geçeceklerini İstanbul Boğazı’ndan geçerken hiçbir şekilde vergi vs. ödemediklerini ve böylelikle kanaldan geçerek Türkiye’ye ödeme yapacaklarını ve Türkiye’nin kanal geçişlerinden gelir elde edeceğini iddia etmektedirler. Bu da kocaman bir yanılsamadan ibarettir. Çünkü sözleşmenin 2. maddesinde yer alan “Barış zamanında, ticaret gemileri, gündüz ve gece, bayrak ve yük ne olursa olsun, aşağıdaki 3. madde hükümleri saklı kalmak üzere, hiçbir işlem (formalite) olmaksızın, Boğazlardan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler, Boğazlar ‘in bir limanına uğramaksızın transit geçerlerken, Türk makamlarınca, alınması işbu Sözleşmesinin I şayile Ek’inde öngörülen vergilerden ve harçlardan başka, bu gemilerden hiçbir vergi ya da harç alınmayacaktır.” hükmü bu iddianın hiçbir şekilde uygulanabilir olmadığını ortaya koymaktadır. Yine sözleşmenin EK.I başlıklı kısmının 1. maddesinde Türkiye’nin boğazlardan geçen gemilerden hangi oranlarda vergi ve harç alacağı düzenlenmiştir. Dolayısıyla Kanal İstanbul ile birlikte yabancı gemilere İstanbul Boğazı’nı kapatıp onları Kanal İstanbul’a yönlendirme ve bu yabancı gemilerden geçiş ücreti alma iddiası da suya düşmektedir. Tabi ki bizim yerli ve milli hükümetimizin Türk gemilerine bu uygulamayı yapmasının önünde hiçbir engel yok!

 Üçüncü olarak Kanal İstanbul’un ABD’nin Karadeniz’e donanma göndermek amacıyla yapıldığı iddiası da çok zayıf iddialar arasında yerini almaktadır. Şöyle ki; sözleşmenin 18. Maddesinin 1. fıkrasının (d) bendinde “Karadeniz kıyıdaşı olmayan bir ya da birkaç Devlet, bu denize, insancıl bir amaçla deniz kuvvetleri göndermek isterlerse, toplamı hiçbir varsayımda 8.000 tonu asmaması gerekecek olan bu kuvvetler, işbu Sözleşmenin 13. maddesinde öngörülen ön- bildirime gerek duyulmaksızın, aşağıdaki koşullar içinde Türk Hükümetinden alacakları izin üzerine, Karadeniz’e girebileceklerdir: Yukarıdaki a) ve b) paragraflarında öngörülen toplam tonaj dolmamışsa ve gönderilmesi istenilen kuvvetlerle bu toplam tonaj asılmayacaksa, Türk Hükümeti, kendisine yapılmış olan istemi aldıktan sonra en kısa süre içinde bu izni verecektir; sözü geçen toplam tonaj daha önce kullanılmış bulunuyorsa ya da gönderilmesi istenilen kuvvetlerle bu toplam tonaj asılacaksa, Türk Hükümeti, bu izin isteminden, Karadeniz kıyıdaşı Devletleri hemen haberli kılacak ve bu Devletler, haberli kılındıklarından yirmi-dört saat sonra bir karşı görüş öne sürmezlerse, ilgili Devletlere istemlerine ilişkin olarak verdiği kararı en geç kırk-sekiz saat içinde bildirecektir.” denilerek Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelere Karadeniz’de savaş gemisi bulundurma hakkı tanımaktadır.

Yine sözleşmenin 18. maddesinin 2. fıkrasında “ Karadeniz’de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan Devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamayacaklardır.” denilerek bu hakkın süre yönünden sınırlandırıldığı görülmektedir. Yani ABD veya Karadeniz’e kıyısı olmayan başka bir ülkenin Montrö’ye dayanarak Karadeniz’de savaş gemisi bulundurma imkânı zaten vardır. Daha da önemlisi Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin bu maddesindeki açıklardan faydalanarak bu imkânın sürekli hale getirilmesi ihtimali de bulunmaktadır. Dolayısıyla ABD’nin Karadeniz’e savaş gemisi sokmak için Kanal İstanbul’u yaptırıp Montrö’nün arkasından dolanma imkânı bulunmamaktadır.

 Dördüncü olarak; sözleşmenin 20. maddesinde “Savaş zamanında, Türkiye savaşan ise, 10. maddeden 18. maddeye kadar olan maddelerin hükümleri uygulanamayacaktır; savaş gemilerinin geçişi konusunda Türk Hükümeti tümüyle dilediği gibi davranabilecektir” denilerek Türkiye’ye savaş durumunda savaş gemileri yönünden sözleşmeyi askıya alma hakkı tanınmıştır. 21.maddede ise “Türkiye kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karsısında sayarsa, Türkiye’nin, işbu Sözleşmenin 20. maddesi hükümlerini uygulamağa hakki olacaktır.” denilerek Türkiye’nin bu hakkını kullanma imkânı genişletilmektedir. Yani Türkiye konjonktürü zorlayarak en azından savaş gemileri yönünden Montrö’yü zaten askıya alabilir.

 Tüm bu anlatılanlardan şu sonuç çıkmaktadır. Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden rahatsızsa ve bu sözleşmeyi tamamen askıya almayı düşünüyorsa öncelikle sözleşmeyi askıya almanın Türkiye’nin gerçekten menfaatine olması lazım. İkincil olarak, uluslararası sözleşmelerde pacta sund servanda (ahde vefa ilkesi) kuvvet dengesi devam ettiği sürece işleyen bir ilkedir. Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden doğan ahde vefa ilkesine aykırı davranmak istiyorsa her şeyden önce sözleşmenin bütün taraflarına karşı stratejik bir kuvvet üstünlüğü sağlaması lazım. Stratejik kuvvet üstünlüğünü sağlayabilirse Montrö’yü hukuken (de iure) ortadan kaldırmasına gerek olmadan fiilen (de facto) ortadan kaldırabilir. Böyle bir stratejik üstünlük söz konusu değilse değil Kanal İstanbul’u, Anadolu’nun her tarafına Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan kanallar yapsa Montrö’yü yine ortadan kaldıramaz. Peki, iktidar bunu bilmiyor mu, biliyorsa Kanal İstanbul’da neden bu kadar ısrar ediyor? Bu sorunun cevabını da daha Kanal İstanbul projesi açıklanmadan önce projenin planlandığı bölgeden ucuza arsa toplayan kişilerde aramak lazım.

 Vesselam…

 

 (1) WEBER, Max, Ekonomi ve Toplum, Yarın Yayınları, İstanbul, 2012, C. I, s. 144.

Dimitri Kitsikis ve Yunan Propagandası

Yüz yıldan beridir süren Osmanlı’da Saltanatın ortadan kalkması, Cumhuriyet’in kuruluşu, Halifeliğin kaldırılışı, I. Dünya Savaşı ve sonuçları, Millî Mücadele gibi konularda tartışmalarımızda, karşı tarafın neler yaptığını, neler söylediğini pek umursamıyoruz galiba. Yani, adı geçen konularda tartışmalarımız, genelde ve çoğunlukla, iç dünyamız, kendi çapımız, dünya görüşümüz ve maalesef tam olmayan bilgilerimizle olmaktadır.

Oysa, o günün şartlarında dünya basını neredeyse tamamen bu konularla uğraşıp gündemi oluşturuyordu.

Nitekim, o günün şartlarını en yakından takip edip kitaplaştıran bir Yunanlının kitabına bakmak, sanırım, söylediklerime dayanak oluşturması için iyi bir örnek olacaktır.

Dimitri KİTSİKİS adında bir Yunanlı, Yunan Propagandası adında bir kitap yazıyor. O dönemde dünyanın gündemini, dünya basınından ve kendi ülkesindeki gelişmeleri de yakından takip ederek kitabını hazırlıyor. Zaman zaman biz de bu kitaptan bazı alıntılarla insanımıza bilgiler aktarmaya gayret edeceğiz.

I. Dünya Savaşı’nın bitmesinin arkasından galip devletlerin olduğu Barış Konferansı adında bir çalışma ortamı kuruluyor. Bu grubun dört üyesi, Abd, İngiltere, Fransa ve İtalya. Bir de, bu ülkelerin yaptıkları toplantılarda kapının dışında bekleyen Yunanistan Başbakanı Venizelos, sürekli onların atacağı eti bekliyor.

Şimdi, KİTSİKİS’e kulak verelim:

“17 Mayıs 1920 günü Amerikan Senatosu, Başkan Wilson’un muhaliflerinden Senatör Henry Cabot Lodge’un sunduğu şu karar suretini kabul etmiştir: “Senato, Ege’deki Oniki Adalar’ın ve Anadolu’nun batı kıyılarının, Barış Konferansı’nca Yunanistan’a verilmesi gerektiğini kabul eder”. Buna Senato’nun 21 Ocak 1920’de Trakya’nın da Yunanistan’a bağlanmasına dair aldığı karar da eklenirse, Amerikan Senatosu’nun, Yunanistan’ın bütün isteklerini, eksiksiz olarak kabul ettiği anlaşılır.

İtalya’nın tutumuna gelince: Tittoni ile Venizelos’un 29 Temmuz 1919 günü vardıkları gizli anlaşmaya göre, İtalya, Yunanistan’ın bütün toprak taleplerini peşinen kabul ve Rodos hariç Ege’deki adalarını Yunanistan’a bırakmayı vaat ediyor, buna karşılık, 8 maddelik anlaşmanın 4. Maddesi’nde yer alan şu isteklerini Atina’ya benimsetiyordu:

Madde 4: Trakya ve Kuzey Epir’deki (Güney Arnavutluk) istekleri kesin olarak gerçekleştiği takdirde, Yunan hükümeti, Anadolu’da, …… nehrinin denize döküldüğü noktadan başlayacak bir çizginin güneyinde kalan topraklar üzerindeki taleplerinden, İtalyan hükümeti hesabına vazgeçmeyi kabul ve taahhüt eder. (Bu çizgi, Kuşadası’nın biraz kuzeyinden başlayarak doğuya doğru, kuzeyde İzmir Sancağını Yunanistan’a, güneyde Aydın Sancağını İtalya’ya bırakmak üzere devam etmektedir. ” Demek ki, Yunanistan, İtalya hesabına Menderes vadisinden, Aydın şehrinden ve Kuşadası Limanı’ndan vazgeçmektedir. İtalyan kuvvetleri sözü geçen bölgenin bir kısmını zaten işgal etmiş olduklarından, 29 Temmuz gizli anlaşmasının imzalanmasından önce 18 Temmuzda gene Venizelosla Tittoni arasında bir ön anlaşma yapılmış ve Yunan ve İtalyan kuvvetlerinin elinde bulunan topraklar arasında askerî bir bölüşme çizgisi kabul edilmişti. Gizli anlaşmaya dayanan ve 29 Temmuzdan sonra da uyulan bu askerî çizgi, siyasî çizgiyle eş değildi. Askerî işgal durumuna saygı gösterilerek, çizginin Yunanistan hesabına biraz daha güneyden geçmesine göz yumulmuştu.)

Ama sonradan, ne Barış Konferansı’nda, ne de sözü geçen işgal bölgelerinde bu anlaşamaya uyuldu. İtalya, Anadolu’da ve Bulgaristan’da olduğu gibi Epir Bölgesi’nde de yerli halkı Yunan işgaline karşı ayaklandırmaktan geri durmadı.”     

Yunanlı yazarın bu yazdıklarından, gerek o gün için, gerek bugün için ve gerekse yüz yıldan beri süren tartışmalar için ne çıkarabiliriz, kamuoyunun dikkatine sunuyorum.

Tabii, aklın kılavuzluğu, her konuda olduğu gibi bu konuda da temel unsurdur.     

Dost ve Dostluk Üzerine

        Dostu kısaca, sevilen ve güven duyulan, çok yakın kişi veya iyi ilişki içinde olan, dürüstlüğü kendine şiar edinen, erdem sahibi kimse olarak tarif edebiliriz.

       Hayatta parayla, pulla, bir takım menfaatlerle satın alınamayacak en değerli şey; derdinizi kendi derdi gibi gören dosttur. Gerçek dost, yanlış yaptığınızda sizi uyaran ve sonrasında da sizi koruyan kişidir. Yaşadığımız hayatın hangi döneminde olursa olsun mutlaka bir dost ile karşılaşırsınız. Türkiye’nin pek çok yöresinde, insanlar muhtelif zamanlarda, diğer insanlarla değişik isimler altında kardeşlik bağları kurmuşlardır. Bu bağların en önemlilerinden birisi   “ahretlik “ bağıdır. Bu söz konusu bağ,  dost anlamında özellikle hanımlar arasında telaffuz edilmektedir. Günümüzde yok denecek kadar azalan ahretlik, ölüme kadar uzanan bir dostluk bağıdır.

       İnsanların; samimi, çalışkan, yüreği çağlayanlar kadar temiz ve berrak, fedakâr, yolunuza ışık tutabilen, güneş gibi ısıtan, ay gibi aydınlatan, kar fırtınası gibi havayı temizleyen, su gibi ferahlatan, insanları seven, yüreği vatan ve bayrak sevgisiyle dolu dostları olmalı.  Samimi bir dost bir takım küçük hesaplar içinde olmaz. Size kırgın bile olsa, ona ihtiyacınız olduğunda kırgınlığını arka plana atar ve sizin yanınızda olmaya çalışır.

       Dostlar; aralarında kan bağı olmadığı halde birbirlerine öz kardeş muamelesi yaparlar ve hatta kendilerini kardeşlerinden daha yakın ve üstün görürler. Dostluğa ve dostlara mutlaka sahip çıkmak gerekir. Çünkü insanların hayatına güç ve enerji kazandırır, kişiler mutlu olur. Dostluk hayatın çileli ve zor yönlerini aydınlatarak insanlara yaşama gücü ve sevinci kazandırır.

       Gerçek dostlar gökyüzündeki yıldızlara benzer, onları zaman zaman göremezsiniz. Fakat sizin için her vakit var olduklarını ve sizi düşündüklerini hissedersiniz. Bu bakımdan; dostluklar unutulmayacak kadar güzel ve insanlarla yaşanacak kadar özeldir.

       Dost kavramı arkadaşlıktan biraz daha farklıdır. Gerçek bir dost, sizin hakkınızda arkadaştan çok daha fazla şeyleri bilir ve bildiklerini sonuna kadar saklar. Dost bildiğiniz kişiler kötü günlerinizde sizin yanınızda olan kimselerdir. Arkadaşlar ise; çoğu zaman eğlence günlerinde sizinle beraber olan kişilerdir.

       Kendilerine dost edinemeyip yalnız yaşayan kişiler için Bayrak Şairi Arif Nihat Asya şunları söylüyor: “ Ben bir garibim anlatacak kıssam yok; Tattan, kokudan ve renkten hissem yok! Kaldım yarı çıplak, yarı aç yollarda; Dünya’da benim “ gel! “ diyecek kimsem yok…” Bu bakımdan; İnsanların bu olayları yaşamamaları için daima dostları olmalı.

       Hem yüzü gülen, hem de yüzümüzü güldüren ve Ahde Vefayı bilen gerçek dostlar hayatımızdan eksik olmasın. En büyük mutluluk nedir diye sorulursa; İnsanların dostlarıyla kederde, kıvançta ve tasada birlikte yaşamalarıdır.

Soğukkanlı ve Bilimin Işığında Dış Politika

Devlet aklına akademik çalışmaları ile destek verecek bilim adamları, bürokratları ve bu çalışmaları diplomaside tatbik edecek basiretli yöneticileri olan devletler dış politikada başarılı olurlar.

Bu açıdan, son dönemde çok az bulunan, olumlu bir örnek vermenin mutluluğunu yaşıyorum.

Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yapılan deniz yetki sınırlandırma anlaşması Türkiye’nin son yıllarda yaptığı en akıllı diplomatik atak olarak değerlendiriliyor.

Cihat Yaycı’nın uzun yılların çalışmasıyla hazırladığı anlaşma metni ve sınırlandırma haritaları ilk olarak 10 yıl kadar önce Türkiye Başbakan’ının Libya ziyareti sırasında Kaddafi ile yapılan görüşmelerde gündeme gelmiş ama devamı getirilmemiş.

Şimdi Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı olan Tümamiral Cihat Yaycı’nın yıllar önce yaptığı teknik çalışması nihayet değerlendirildi. Siyasi iradenin projeyi uygulaması çok önemli sonuçlar verdi.

Tümamiral Cihat Yaycı’nın ifadesiyle, “Doğu Akdeniz’de Libya ile yapılan anlaşma, Yunanistan ve GKRY’nin savunduğu, AB’nin desteklediği Türkiye’yi 41 bin kilometrekarelik bir deniz alanına hapsetme gayesiyle yapılan siyasi oyunları bozdu. Bu anlaşma ile Türkiye’nin 4’te 1’i kadar bir denizalanı ülkemize katılmıştır…

Tümamiral Yaycı’ya göre, bu anlaşma ile ayrıca şu kazançları elde ettik: “Siyasi üstünlük ele geçirilmiştir. Uluslararası kamuoyuna hukuk ve diplomasi araçlarını kullandığımız mesajı verilmiştir. Meşru haklarımızın hukuki alt yapısı daha sağlam hale getirilmiştir. Deniz yetki alanlarımızın batı sınırı uluslararası hukuka uygun belirlenmiştir. Türkiye ile Libya arasında sınırlandırılan deniz yetki alanı şeridi, Yunanistan ile GKRY-Mısır arasında bir kalkan şeklinde yer almıştır.”

Tümamiral Cihat Yaycı, “Şimdi bundan sonra atmamız gereken çok önemli bir adım daha var. Libya ile yaptığımız bu deniz anlaşmasının aynısını en kısa sürede İsrail ile de yapmalıyız…” diyor.

Birçok uzman bu anlaşmanın benzerinin Mısır ile de yapılması gerektiğini vurguluyor.

Bütün bunların yapılması için diplomaside ideolojik tutumlar yerine akılcı ve bilimin ışığında politikalar üretmek gerekiyor.

Tümamiral Cihat Yaycı’nın akademik çalışması gecikmeden doğru zamanda değerlendirilseydi, Libya’da dengeler şimdi farklı olacaktı.

“Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatleri, bu hakların hukuki temellerini” bilimin ışığında ortaya koyan bu çalışmanın tam olarak değerlendirilmesi çok çok önemli.

Mısır ve İsrail ile de gecikmeden deniz yetki sınırlandırma anlaşması yapma basireti gösterebilirsek Doğu Akdeniz’de dengeler tamamen lehimize oluşacak.

*******************************************

Asker Göndermek Başka

Türkiye Libya Ulusal Mutabakat Hükümetinin çağrısı ile Libya’ya asker göndermeye başladı. Bu stratejik kararın alınmasında deniz anlaşmasının yapılmasındaki gibi bilim temelli araştırmalar ve devlet aklının müzakerelerle olgunlaştırdığı fikirlerden yararlanılmadığını sanıyorum.

Esasen “Türkiye üniversitelerinin tamamında bugüne kadar Libya hakkında yapılan doktora tezinin sayısının sadece altı adet olması” bölge hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımızın bir göstergesi olsa gerek.

Hele hele Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Libya’ya asker gönderme gerekçesini açıklarken söylediği “Hayır şimdi bizim buradaki hareket tarzımız şu; bir defa biz petrole, doğal gaza muhtaç mıyız? Muhtacız. Şu anda Libya’da bize böyle bir teklif var mı? Var, öyleyse gideriz” sözlerinden kararın stratejik bir arka planı olduğunu göremiyoruz.

Sanki Libya bizi “gelin petrolümüze, doğalgazımıza ortak olun” diye anlaşma yapmaya çağırmış gibi bir anlam çıkan bu sözler Suriye politikasındaki romantizme benziyor.

“Şam’da Cuma namazı kılma” hayali ile başlayan maceranın sonucunda üstlendiğimiz maliyetten ders çıkarılmamış gibi.

Bu aşamada asker gönderme işleminin boyutunun “BM tarafından tanınan hükümete diplomatik ve askeri eğitim desteği verilmesi” ile sınırlı kalması gerekir.

Muhalefetin vurguladığı gibi, “TSK alanda muharip güç olarak herhangi bir askeri angajman içinde olmamalı ve iç savaşın tarafı haline gelmemelidir.”

Ancak “Hükümetin yaptığı açıklamalardan, TSK’nın Libya’da askeri eğitim desteği ile sınırlı kalmayacağını, Suriye’deki bir yöntemle muharebelere destek vereceğini, hatta gerekirse doğrudan muharebeye gireceği” anlaşılıyor.

Bu çok tehlikeli.

Çünkü bugünlerde başımızda yeterince bela var. ABD İran’ın ikinci adamını öldürdü. İran, Irak’taki ABD üslerine füze saldırısı yaptı. İran ile ABD savaşın eşiğindeler. Irak ve Suriye’deki kaostan sonra yeni ve ciddi riskler bizi bekliyor.

En hafifinden başlarsak özerk Barzani devletinin bağımsızlık ilanı ilk muhtemel gelişmelerden biri. Çünkü Irak merkezi hükümeti ABD güçlerinin çıkmasını isteyen bir karar aldı. ABD güçlerini Barzani’nin kontrol ettiği bölgeye kaydırmak için bağımsızlık kararına destek verecektir.

Libya’da askeri çatışmaların içine girersek, savaş bölgesinin ülkemize uzaklığı sebebiyle askeri başarı kazanmamız çok güç. Ayrıca bizim desteklediğimiz Merkezi Hükümetin çok zayıf olması, arkasında bizden başka destekçisinin olmaması yüzünden diplomatik başarı şansı da düşük.

Vekalet savaşı yaptırabileceğimiz özel ordu veya paralı ordu arayışı varsa ve bunun için Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’na veya SADAT’a güveniliyorsa bu da ayrı sıkıntılar yaratacak birer seçenektir.

Türk ve İslam Dünyası Kan İçinde!

0

Batı, yıllarca din baronlarından kurtulmak için çok zorluklar yaşadı, kilisenin çıkarcı bağnaz tutumundan kurtulmak için çok kayıplar verdi ve sonunda kendilerine has kurdukları demokrasileri sayesinde tam olmasa da kurtuldular. Türkiye ve İslam Dünyası, batının da art niyetli olarak desteklediği, onlara el altından akıttığı para kaynakları sayesinde, İslam dünyasındaki mezhepleri ve tarikatları kaşıyarak birbirlerine düşman etti. Devletin içten çökmesi için Emperyaller dini art niyetleri için çok iyi kullandılar. İçteki kiralıklar sayesinde devletimiz çok zararlar gördü. Şeyh Said isyanları ve diğer bazı isyanlar, son kalkışma hareketleri gibi ihanetler çokça yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir!
*
Ve bugün bakın; sahte din baronlarının liderleri sıkışınca ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya vb Türk ve İslam düşmanı ülkelerde ikamet edip, etmeyenleri ise el altından bu ülkelerden ve misyonerlerden büyük yardımlar görüp, ülkemizin temiz Müslümanlarını işleyip parçalara ayırmaktadırlar. Bugün ülkemizde 120 küsur tarikat faaliyettedir. Bunların birbirini tasvip etmemeleri, kendilerini diğerlerinden üstün görmeleri, emperyalist ülkelerin de tesiri ile birbirlerine ve özellikle Türk Devleti’ne düşmanca tavırları ülke bütünlüğümüze zarar vermekte, insanlarımız birbiri ile olan bağlarını koparmaktadırlar.
*

İslam Dünyasına saldırılar son hızı ile devam ediyor. Şeytan ABD ve Siyonizm hiç durmuyor. İran hava alanında ABD
tarafından İran’ ın en gözde komutanı ve yanındakilerinin
bir suikast girişimi ile öldürülmeleri ortalığı iyice karıştırmış, Ortadoğu’nun ve bu bölgelerin savaş içine girmesi iyice kaçınılmaz olmuştur! Rusya sıcak denizlere inme hedeflerini son Suriye Savaşı ile iyice perçinlemiştir!
ABD, Rusya ve PKK -PYD gibi örgütler Suriye Savaşı ile yeni mevziler kazanmışlar, ABD ve Rusya petrol akışı kazançlarını daha da çoğaltmışlardır. Suriye Savaşı ile milyonlarca Suriyelinin ülkemize gelmesi ve gelmeye devam etmesi, ülkemizi hayli bir zora sokmuştur! Türkiye görülen o ki bilinçli biçimde tamamen kıskanç altına  alınmıştır! Yetmezmiş gibi şimdi patlak veren ABD, İran restleşmeleri, Türkiye’nin Libya ya asker gönderme kararları, ileri ki günlerde  savaş  çığlıklarının   iyice görüne görüne gelmesini açıkça göstermektedir! Çin  mezalimi  Uygur  Türklerini  katlederken, Türk İslam Dünyası  Japonlar  kadar  dahi  tepkisini  koyamamıştır!  Türk ve  İslam Dünyası açık açık tehdit altında olmasına rağmen, İslam ülkelerinde bir  olma çabası görülmemektedir. Ve  kısaca   BOP projesi  adım  adım  hedefine  yürümektedir!
*
İslam Dünyası, geçmişte  olduğu  gibi  bugünde kan revan içindedir. Görülen o ki; din baronlarından, kendi çıkarları veya başka ülkelerin aramıza  soktuğu ajanlar ve dini kullanan sahte dindarlardan kurtulmak için,  galiba  bizim  akıllanmak ve gerçek bir demokrasi ile yönetilmek  için  daha bir  kaç  yüzyılımız  var gibi! Ülkemiz, daha da gelişmiş bir  demokrasi  ile  yönetilsin  beklerken, maalesef dünya da eşi ve  benzeri  olmayan  garip  bir  tek adamlık yani başkanlık sistemine girdi. Bakalım gelecek ne gösterecek!
*
Çünkü açıkça görülüyor ki, ülkemizin düşmanlarınca kullanılan, dini çıkarları için kullanan bir gruptan kurtulduk derken onun yerine başka bir grup devletin iç organlarına çörekleniyor. Bu ülkeyi ve Türk Milleti’ni, İslam Dünyası’nı Allah korusun İnş. İnsanımıza, Müslümanlara Allah zihin açıklığı ve idrak etme bilinci versin İnş…

Saygılarımla…

Beyin Erozyonu

“Öğretmenin emeklisi olmaz, rahmetlisi olur.” denir. Keza hekimler için de aynısını söyleyebiliriz.

Uzun yıllar severek yapmışsanız öğretmenliği, kendinizi toplumun namus bekçisi olmaktan kurtaramazsınız. Çevrenizdeki, toplumdaki her güzelliği sahiplenip takdir ettiğiniz gibi her yanlışlığa müdahale mecburiyeti duyar bütün kötülüklerden kendinizi sorumlu zannedersiniz. Bana ne, diyemezsiniz. Kurallara uymadığı için kazaya sebep olan sürücüden yanlış politikalar sebebiyle halkı birbirine düşman eden, memleket hizmetinde kusur yapan politikacıya veya yöneticiye kadar siz sorumlusunuzdur. Hakarete maruz kalma ihtimaline rağmen yola tüküren veya sigara atan kişiyi, vatandaşa kötü davranan güvenlik görevlisini uyarmaktan, belki de vicdanınızın dürtüsüyle, ona ders vermekten kendinizi alıkoyamazsınız.

Şu haber beni çok rahatsız etti, üzdü: İstanbul Erkek Lisesinin 135 yıllık tarihinde bir ilk yaşanmış. Yurt dışına üniversite eğitimine gidenlerin oranı, Türkiye’de kalanları geçmiş. Tarihi lisenin, 2019 mezunlarının %52.6’sı Avrupa’ya gitmiş. Alman Lisesinde oran yüzde 94.7’ye çıkmış.

Mete Hanı’ın, “Benden eyerimi isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim, fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin vermem, veremem.” sözünü hatırladım.

Son yüzyıla kadar, milletler için en önemli büyüklük ölçüsü, topraktı. Artık, milletleri millet yapan, bilim, sanat gibi yeni ölçütler oluşmaya başladı. Toprak genişliği değil bir milleti büyük ve önemli yapan; yetişen beyinler, ortaya konan eseler, icat ya da keşifler milletlerin saygınlığında daha belirleyici olmaktadır.

Ter ve kan dökerek aldığı topraklarından “bir karış” vermeyen Mete Han, bu çağda yaşasaydı “beyin göçü” için ne derdi acaba? Kıymetli bir beynin yetişmesinde üç nesillik bir zaman, yirmi yıllık bir süreç, yüz binde bir ihtimal, yüzlerce kişinin verdiği emek, yoksul insanların tasarrufu, vatanseverlerin ümidi, yarınların mirasçısı ve sahibi çocukların kaliteli hayat, onurlu yaşam beklentisi var. Bu kadar ağır yüke rağmen, genç ve kıymetli beyinler, öğrenim için niçin yurt dışına gitmeyi tercih ederler?

Bizde eksik olan nedir, yurt dışında öğrenimi hangi nitelikteki öğrenciler tercih ediyor, gidenlerin ne kadarı geri dönüyor, sorularını sormalıyız.

Robert Lisesi, Alman Lisesi, Avusturya Lisesi gibi, farklı müfredatla eğitim-öğretim yapan liselerden mezun olan öğrencilerin hemen tamamına yakınının, yükseköğrenim için öncelikle yurt dışındaki üniversiteleri tercih ettiklerini istatistiklerden ve gözlemlerimizden biliyoruz. Maddi durumu iyi, seküler kültürle yetişen aileler, genellikle çocuklarını bu okullarda okutmaktalar. Sözü edilen liseler, ülkemizdeki zeki çocukları devşirip yurt dışına aktarmak amacıyla kurulduğu için, hakkıyla bu görevini eğitim yoluyla yerine getirmektedir. Ailelerin beklentisi de bu doğrultuda olduğundan alan da veren de memnundur. Her şeyiyle bu toprağa bağlılığından ödün vermeyen vatansever gençler, konforlu yükseköğrenimi tercih etmemenin bedelini severek ödemeye devam etmektedirler.

Dil öğrenmek, dünyadaki farklılıkları, icatları, yenilikleri görmek amacıyla yurt dışına çıkanları hem anlarım hem desteklerim. İlerlemek, yükselmek, lider olmak ve lider kalmak bunu gerektirir. Bilgi, güçtür. Ancak, yurt dışına öğrenim için gidip, içinden çıktığı coğrafyanın insanına hizmet idealinden yoksun bir ruhla,  orada kalanları hiç anlayamam, kabullenemem. Bunu, ülkemize haksızlık, Milli Eğitim’in gafleti, bu milletin zenginliğiyle ihya olmuş insanların hem vefasızlığı hem ihaneti olarak görürüm.

Bu, bir beyin erozyonudur. Toprak erozyonu için mücadele eden, kaynak aktaran devlet, beyin erozyonu için ne yapmaktadır? Yüksek puanla öğrenci alan ve yabancı müfredatla eğitim-öğretim yapan lise öğrencilerinin ne kadarının yükseköğrenim için Türkiye’deki üniversiteleri tercih ettikleri araştırılmış mıdır? Bu, bir özenti midir, küçüklük kompleksi midir, yanlış algı mıdır yoksa daha iyiyi arama çabası mıdır?

Eksiklik, liselerdeki eğitimde midir, üniversitelerimizin kadrolarında veya donanımında mıdır? Beyin erozyonunun sorumlusu; ailelerdeki egemen seküler dünya görüşü müdür, vahşi kapitalist ahlak mıdır, milyonlarca vatan evladını teslim ettiğimiz Milli Eğitim’in yönetimi ve öğretmenleri midir, yükseköğrenimdeki beklentileri tam karşılayamadığını düşündüğümüz Yükseköğretim Kurulu mudur yoksa hayatımızın her alanında kendini hissettiren siyaset baronları mıdır?

Sorun belli: Beyin erozyonu. Sorunun sahibini arayarak vakti israf edemeyiz. Bu, gevezelik olur. Çözüme yoğunlaşmalıyız.

Üniversiteler, zeki öğrencilerimizi cezbetmeli. Özel ve devlet ayrımı yapmaksızın, bütün dünyada tanınan, kabullenilen marka üniversiteler oluşturmalıyız, var olanları yaşatmalı ve güçlendirmeliyiz. Eğitim kurumlarını ayakta tutan, eğitim-öğretim kadrolarıdır. Ufku geniş, vicdanı hür, yüreği ve iradesi güçlü, aidiyeti, insan ve vatan sevgisi sağlam, maddi sorunlarını aşmış, tahakkümlere karşı dirençli, irfanı yüksek, kendi branşında donanımlı akademisyenleri istihdam etmeli, yetiştirmeliyiz.

Moda düşüncelerle, popüler kültürle bu iş olmaz. Kurumlarda, kalıcılık ve sürerlilik esastır. Âlimin, amirden daha itibarlı ve kıymetli olduğunu herkes bilmeli ve kabullenmelidir. Yoksa havanda su döveriz, beyin erozyonu sebebiyle tarihin karanlık sayfalarına gömülürüz.

Diyanet ve Cemaatler ile İslam’ın Güncellenmesi

Yaklaşık iki sene önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İslam’ın güncellenmesi gerektiği”ne dair beyanatı tartışmalara yol açmıştı. Hatta ben de İSLAM’I BUNLAR GÜNCELLERSE başlığı ile bir yazı yazmıştım.

Diyanet İşleri Başkanlığı ile en tutucu cemaatlerden olan İsmailağa Cemaatininkonut kredisi kullanırken ödenen faizin haram olmadığına” dair fetvaları peşpeşe açıklandı. Bunlar Cumhurbaşkanının “İslam’ın güncellenmesinden” kastının ne olduğunu anlamamız açısından önemli birer örnek sayılmalı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan o konuşmasında “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız.

“Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kuran’a ters değilse mesele bitmiştir” demişti.

Erdoğan’ın ifadesinde kullandığı “İslam’ın güncellenmesi” ibaresini doğru bulmuyorum. Bunun yerine “İslam’ın yorumlarının güncellenmesi” denilmesi gerekiyordu.

“İslam’da güncelleme” kavramıyla kastedilenin tecdit (yenileme) olduğunu sanıyorum. Tecdit, Hıristiyanlıktaki reformdan tümüyle ayrı bir anlam taşır. İslami hükümlerin çeşitli görüş açılarıyla yorumlanması çeşitli içtihatların, dolayısıyla mezhep farklılıklarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. İçtihadın (yorum) önü daima açıktır.

Yorumların kendisinin herhangi bir kutsallığı söz konusu değildir. Kutsal olan Kur’an’da mevcut olan kurallardır. Onların değiştirilmesi söz konusu olmaz. Onların yeniden yorumlanmasının önü ise açıktır…

Reform, dine karışmış olan bidatleri dinde içselleştirme maksadına yöneliktir.

Mesela dinde haram olan bir eylem yaygınlaşmışsa dinin kuralını değiştirip haram olmaktan çıkarmak reformdur. 

“İslam, dinin hükmüne göre insanın kendini değiştirmesini öngörüyor, yoksa dinin hükmünü kendine göre değiştirmeyi değil…”

Şimdi bu bilgiler ışığında Diyanet’in ve İsmailağa Cemaatinin fetvalarının “reform” anlamına mı yoksa “tecdit” anlamına mı geldiğini anlamaya çalışalım.

*************************************

Bu Fetvalar Neden Şimdi Verildi?

Diyanet’in fetvasında Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) sosyal konut projelerinde ev satmak için kredi kullandıran kamu bankalarının amacının “faiz getirisi elde etmek amacı taşımadığı”, söz konusu projeden yararlanmanın “caiz” olduğu ifade edildi.

İsmailağa cemaatinin fetvasında da Bahsedilen iki kamu bankası kredi vermeyecekler. Bunlar sadece TOKİ’nin tahsildarlığını yapacak. Bu işlemi yaptıklarından dolayı sabit bir komisyon alacaklar. TOKİ “Bu vadeyi git falan banka üzerinde öde” diyor çünkü TOKİ’nin bir veznesi bulunmuyor. “Bu durumda fıkhen herhangi bir mahsur lazım gelmeyecektir. O kurumun faizli bir kurum olmasının bir önemi yok” denilmekte.

Bu fetvaların doğru olup olmadığından önce aklıma gelen ilk soru şu:

TOKİ bu tür sosyal konut projelerini de, lüks konut projelerini de uzun seneler öncesinden beri yapıyor. Bu konutların tamamına yakını banka kredisi kullanarak satıldı.

Bugüne kadar Diyanet veya CEMAATLER neden buna benzer bir fetva verip, kredi kullanan Müslümanları rahatlatmadı?

*************************************

Dinde Reform mu?

Bu fetvaların verilmesinin “zamanlaması manidar” bulunabilir. Diyanet teşkilatının artık AKP’nin arka bahçesi olarak kabul edildiği, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsmailağa cemaati önderlerini ziyaret ettiği bir zaman dilimine denk gelmesi tesadüf olabilir mi?

Erdoğan’ın ekonomik krizden çıkış için tek reçetesi yeniden konut sektörünü canlandırmak. Böylece bugüne kadar yandaş müteahhitlerle sürdürdüğü düzenin devamını sağlamak istiyor.

Toplu konut piyasasında doygunluğa erişildiğine göre, bugüne kadar faiz korkusuyla kredi kullanmaktan sakınan kesimlerden bir konut alım talebi yaratmak istenmiş olabilir.

Böyleyse, “dinin hükmünü bu maksada göre değiştirmek istediler” diyebilir miyiz?

Veya “dinde haram olan faiz toplumda çok yaygınlaşmış olduğundan, dinin kuralını değiştirip haram olmaktan çıkarmak” yani “fıkhi durumu fiili duruma uydurmak” istenmiş olabilir mi?

Böyleyse, bu tür güncellemenin adı “dinde reform”dur.

Bu fetvalar iktidar etkisinden bağımsız, günümüz meseleleri karşısında İslam’ın emirlerinin yorumlanması niyetiyle, bir başka deyişle “asrın idrakine İslam’ı söyletmek” amacıyla mı verildi? Amaç bu ve yorumlar İslam’a ve akla uygun ise reform değil, içtihat sayılabilir.

*************************************

Kur’an’daki Bir Hüküm Fetva ile Kalkmaz

Bugüne kadar Diyanet ve cemaatler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kuran’a ters değilse mesele bitmiştir” sözünün aynısını ve benzerini söyleyenleri “reformcu” olarak suçladılar.

Ayrıca aynı kesimler, Kur’an’da riba olarak geçen kavramın faiz anlamına geldiğini söylediler. Faiz almayı Allah’ın açık hükmüne aykırı davranmak olarak nitelediler.

“Riba haram değildir” demek dinde reformdur.

Ancak “acaba faizin her türü riba kavramı içinde değerlendirilir mi?” diye düşünmek; “Riba olarak nitelendirilemeyecek faiz türleri haram değildir” diye yorum yapmak reform değil, içtihattır.

****

Şimdi anladılar ki, faizin her türlüsü riba değilmiş. Bu iki kavramı ayıran “Enflasyon oranını aşan kısmı” gibi, “zayıf olan tarafın sömürülmüş olması” gibi ölçütler ortaya konulmalı.

Diyanet’in ve İsmailağa cemaatinin fetvaları olayı bu yorum usulü çerçevesinde değerlendirmiyor. “Yolsuzluk hırsızlık değildir” diye yolsuzlukları sevimlileştiren, vakıflar üzerinden yürütülen rüşvet mekanizmasına kılıf olsun diye üretilen fetvaları hatırlatıyor.

Ben Diyanet’ten ve cemaatlerden mevduat karşılığı bankaların verdiği faizin haram olmadığına dair yeni fetvalar bekliyorum.

Böylece parasının değerini kaybetmeden muhafaza etmek isteyen vatandaşların, dövize ve altına yatırım yapacağına, ekonomiye katkı sağlayacak TL hesabına yatırmalarını teşvik edebilirler.

Garp Kurnazlığı

“Şark kurnazlığı” deyimini severiz… çok da kullanırız… “Garp kurnazlığı” henüz dilimize yerleşmedi. Oysa Garplılar, şarklılardan çok daha kurnazdır. Rahatça aka kara diyebilirler. Kendi çıkarlarına olanları bizim çıkarımıza imiş gibi göstermenin ustasıdırlar… Kardeşi kardeşe kırdırıp keyifle seyrederler. Zavallı şarklılar da kardeşlerini öldürerek vatanlarını kurtaracaklarını zannederler. Garplılar, önce kardeş kavgasını icat eder, kızıştırırlar. Sonra da kardeş kavgasını önlemek üzere, elde ettiklerine  “Müdahale için ortam olgunlaştı, yönetime el koyun” talimatı verirler. İstedikleri tavizleri ihtilalcilerden fazlasıyla alırlar. Kardeş kavgasını kızıştırmak için harcadıklarını misliyle götürürler.

 Tarih bunun örnekleri ile dolu. Merhum Mehmet Niyazi Özdemir’in 1915 yılında kaleme aldığı makalesinde rastladığım garp kurnazlığı örneğini bir kenara not ekmekte fayda var:

“Bundan yıllar önce bir Alman profesörü ile Filistin maslahatgüzarı televizyona çıkmışlardı. Alman profesör uzun uzun Arap milletini övdü, geçmişte ilimde büyük hamleler yaptıklarını,

Avrupalıların, bilhassa Almanların Araplarla çok yakın ilişkileri olduğunu, fakat Türklerin Arap coğrafyasını işgal etmesinden sonra onları sömürdüğünü, bu yüzden de Arapların geri kaldığı iddiasında bulundu.

Filistin maslahatgüzarı sıra kendisine gelince şunları söyledi: “Biz tarihte Almanlarla Arapların ilişkisinin sadece Şarlman’ın Harun Reşit’e hediye ettiği saatle sınırlı olduğunu biliyoruz, bundan başka da bir ilişkiye şahit değiliz. Türkler Arapları sömürdü diyorsunuz, onlar Arap dünyasındayken vatanımız çöllerle kaplıydı; ne bulup ne sömüreceklerdi. Türkler bize Sürre alaylarıyla yiyecek ve giyecek gönderiyor, biz de giyiyor ve yiyorduk.

Meğer bizde petrol ve gaz varmış; Batılıların yardımıyla Türkleri kovduk, ondan sonra sömürünün ne olduğunu anladık; fakat iş işten geçti.” Bunun üzerine Alman Profesör, “Biz konumuza dönelim.” dedi. İlk defa bir entelektüel Müslüman’ın veya Arap’ın Avrupalılara karşı Osmanlı’yı savunduğuna şahit olmuştum.”

Köpeğe sitem edilmez…

Sıkışınca pişkin pişkin “konumuza dönelim” derler. Tabii köpek köpekliğini yapacaktır. O ancak ısırır.  Fakat onların oyunlarını, senaryolarını yıllar sonra anlayan veya halâ anlamayan bizim aydın zannettiğimiz, istihbaratın başına geçirdiğimiz, ülkemizi yönetsin diye seçtiklerimize ne diyeceğiz?

Mesela komünizm ve faşizm diye tehlikeleri var mı imiş?

Mesela Celal Bayar’a “Bu kış Türkiye’ye komünizm gelebilir” diye kim söyletmiş?

Mesela eyaletlere bölünsün diye, “Türkiye, Ankara’dan yönetilemeyecek kadar büyük” dedirten hangi istihbarat kuruluşudur?

Mesela milliyetçilere “Komünizm görüldüğü yerde ezilmelidir” sloganını kimler söyletmiştir? Kimler bu sloganı saf saf Türk çocuklarına tekrar ettirmiştir?

Duvarlara  “kahrolsun faşizm” yazmak gerektiğini solcularımıza kim öğretmiştir?

Mesela Mehmet Ağar “12 Eylül’den önce, solu Sovyetlerin silahlandırıp kışkırttığını zannediyorduk, bir de gördük ki iki tarafın içinde de Batının ajanları cirit atıyormuş, iki tarafı da kışkırtan Batılı istihbarat kuruluşları imiş. Batılı kışkırtıcıların yanında Sovyetler çok masum kaldı. ” diye söyledi de kimse bunun üzerinde niye durmadı?

Hiç şüphe etmiyorum ki,  Irak’ta, Libya’da, Suriye’de bugün, 27 Mayıs 1960 öncesi, 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’de olup bitenlerin arkasında “Garp Kurnazlığı” vardır. 15 Temmuz Fetö darbesinin arkasında kimin olduğunu sağır sultan bile duydu… Çünkü stratejik (!) müttefikimiz olduğu rivayet edilen ABD bu sefer kabak gibi açıkta kaldı…

Görülüyor ki şark, kurnaz değil saf (daha ilerisini söylemeye terbiyem müsaade etmiyor), garp ise daima kurnaz…

Neden?

Israrla söylüyorum ve söylemeye devam edeceğim.

Tarihi bilmek, yaşanmışlığı tarihi seyri içinde öğrenmek ve bu öğrenileni de anlatmak ve yazmak yeterli değildir.

Yaşanmışlığı, sorular sorarak, sorgulayarak, yani, diğer bir ifade ile Felsefe yaparak, Tarih Felsefesi yaparak, tarihi öğrenmek, anlamak, anlatmak, yazmak şarttır. Aksi halde, herkesin okuyup öğrenebileceği konuları siz de öğrenmiş olursunuz, o kadar.

Bakınız!

Şimdi, bir takım sorular soralım ve cevabını hep beraber arayalım, araştıralım, düşünelim! Yani, sorgulayalım!

Hangi konuda?

Millî Mücadele’nin başlaması ve devamı konusunda.

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandı. Mustafa Kemal ATATÜRK, o tarihte nerede? Adana’da.

 Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 7. Maddesi, galip devletlere, gerek gördüklerinde ülkemizin topraklarında istedikleri yeri işgal etme imkânı veriyordu.

Buna göre, İngilizler imzadan 3 gün sonra Musul’u işgal ettiler. Bu işgal, İngilizlerin Anadolu’yu işgale başlayacaklarının da habercisi idi.

Mustafa Kemal, bu gerçekleri, yerinde ve yaşayarak görmüştü. Bu nedenle de, işlerin daha da kötüye varacağını anlamış olduğundan, İstanbul Hükümetini telgraflarla uyarmaya başladı. Onlara: Silahları teslim etmeyin, işgalleri kabul etmeyin, askerin terhisinde acele etmeyin, kısaca, dik durun ve dik duracak bir Hükümeti kurun diye sürekli sıkıştırdı.

ATATÜRK, Adana’da işgalleri bizzat gördüğü için;

“Bende bu vekayiin ( Millî Mücadele) ilk hiss-i teşebbüsü (mücadeleye girişmenin gerekliliği), Adana’da, bu güzel şehirde vuku bulmuştur(meydana gelmiştir)” demiştir, 15 Mart 1923’te Adana’yı ziyaretinde.

Burada, bir takım hazırlıklar da yapmıştır. Bu hazırlıkların başında, bölgenin ileri gelenleri ile görüşmeler yapmış, halk ile temaslar kurmuş ve nabız yoklamıştır. Adana ve çevresinin işgalleri kabul etmeyeceğini anlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, İstanbul’a yaptığı uyarıların uygulamasını bu bölgede yapmıştır ve işgale karşı durma girişimlerinin temelini atmıştır.

Bu durumu açıkça gösteren bir konuyu ifade edebiliriz:

Anadolu’da işgalci güçlere karşı sıkılan İLK KURŞUN o zaman Adana’ya bağlı olan DÖRTYOL ilçemizde Kara Mehmet tarafından atılmıştır.

ATATÜRK, Adana’dan, 10 Kasım’da trenle İstanbul’a hareket etmiş ve 13 Kasım’da Sirkeci Garı’na indiğinde, İstanbul’un işgal edildiğini üzüntü içerisinde görmüştür.

Peki, yanındaki Salih BOZOK’a bu üzüntüsü içerisinde ne demiştir?

“Geldikleri, Gibi Giderler?”

Şimdi soralım; Adana’dan hangi güzel ve kendine güven veren duygularla gitmiştir ki, o gördüğü manzaranın üzgünlüğüne rağmen, bu ifadeyi kullanabilmiştir?

Yazdıklarımı birbirine bağlarsak cevap bulunur.

Gelelim, Nedenlere!

Dörtyol’da düşmana atılan kurşun, İzmir’in işgalinde düşmana atılan kurşun, NEDEN İstanbul’un işgalinde atılmamıştır.

Boğazda gemiler demirlemiş, toplarını Dolmabahçe Sarayı’na doğrultmuşken, NEDEN karşı konulmamıştır?

Fransız komutan Desperey, Fatih’ten, Türk Milleti’nden intikam almak için beyaz bir at üzerinde Fatih Sultan Mehmet edası ile Beyoğlu’nda gezerken, NEDEN, ölüm bile olsa karşı konulmamıştır?

Ülkenin PAY-İ TAHTI işgal edilip, düşman çizmeleri altında inim inim inlerken, NEDEN, süklüm püklüm oturulmuştur?

Yunan, Fransız, İngiliz Bayraklarına selam vermeden geçen Türkler, yaşlı, kadın demeden dayak yerken, NEDEN, feryatlar duyulmamıştır?

Uzun bir aradan sonra kurulan Meclis-i Mebusan basılıp, Mebuslar, bir suçlu gibi kamyonlara doldurulup Malta’ya sürülürken, NEDEN, göz yumulmuştur?

İstanbul Hükümetinin başına, Millî bakabilen bir tane eleman yokmuş gibi İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurucusu Damat Ferit NEDEN getirilmiştir?

İstanbul Basını içerisinde işgali destekleyen çok sayıda yazarın olması NEDEN normal görülebilir?

EN ÖNEMLİSİ DE, TÜRK MİLLETİ, İZMİR’İN İŞGALİ ÜZERİNE  ÜLKENİN HER TARAFINDA OLAĞANÜSTÜ TEPKİ GÖSTERİRKEN, PAY-İ TAHTIN, YANİ DEVLETİN KALPGÂHI OLAN İSTANBUL’UN İŞGALİNE BÖYLE BİR TEPKİ GÖSTERMEMESİ NEDEN?

Bu NEDENLERİN cevabını herkes arayıp bulacaktır.