12.7 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 509

65 Yaş Üzerindeki Vatandaşlara Konulan Sokağa Çıkma Yasağı

0

 Hatırladığım kadarıyla, Memleketimiz de ilk defa sivil bir idare tarafından kısmi de olsa sokağa çıkma yasağı konulmuş bulunmaktadır. Bilindiği üzere geçmiş dönemlerde bu nevi sokağa çıkma yasakları ancak Sıkı Yönetim Komutanları tarafından ilan edilir, vatandaşlarda homurdana homurdana bu yasakla uymak mecburiyetinde kalırdı. Tabii ki, bu arada da masum vatandaşlara haddi hesabı olmayan zulüm ve işkenceler yapılırdı Bu durumu  27 Mayıs 1960  İhtilali  ile 12 Eylül 1980  İhtilalinde  yaşadık ve gördük.  O günlerin acı hatıraları aradan uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, halen hafızalarımız da tazeliğini muhafaza etmektedir.

            Şimdi ise,  ilk defa sivil bir idare,  kısmi de olsa 65 yaşın üzerinde bulunan vatandaşlara sokağa çıkma yasağı koymuş bulunmaktadır Her ne kadar bu yasak, sağlık sebepleri ile alınmış olsa da, netice itibariyle yasak, yasaktır. Bilindiği üzere yasakların yüzü soğuk olur.  Bu sebeple de yasaklar pek sevilmez. Konulan bu yasağın faydalı mı yoksa zararlı mı olduğu hususuna temas etmeden önce önemine binaen, şu hususu ifade etmek istiyorum ki, o da şudur. Bundan bir ay kadar önce, kendilerine inandığımız ve güvendiğimiz iktidara yakın bazı köşe yazarları, yazılarında Koronovirüs sebebiyle, isimlerini de vermek suretiyle bir takım dış mihrakların ısrarla Türkiye de sokağa çıkma yasağı koydurmak için azami derecede gayret sarf etmekte olduklarını ifade ederek, AK PARTİ İktidarının asla bu oyuna gelmemesi gerektiği  uyarısında bulunmuşlardı  Bizde  o zaman herhalde  bir bildikleri vardır diyerek yazdıklarına inanmıştık.  Şimdi kısmi de olsa sokağa çıkma yasağı konulmuş olmasına rağmen, daha dün,  aman ha, sakın ha oyuna gelip,  zinhar sokağa çıkma yasağı kararı almaya teşebbüs etmeyin diyenlerden bu gün hiçbir ses seda çıkmamaktadır. Bu husus ise, benim hayretime mucip olmuştur.. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Ancak ne var ki, bu nevi köşe yazarlarının durumları not edilmiş bulunmaktadır.

            Sokağa çıkma yasağının faydalı mı zararlı mı olduğu meselesine gelince. Hemen şu hususu ifade edeyim ki, sokağa çıkma yasağı kararı faydalı olmakla beraber, bazı hususların gözden kaçmış olduğu kanaatinde bulunmaktayım. Şöyle ki,

Ben halis muhlis bir köy çocuğuyum.( Denizli’nin Çal Kazsının Mahmut Gazi Köyünden) Ziraatın her türlüsünü  bil fiil yaptım. Halen de köyümden kopmuş değilim. Bu sebeple, köylerin durumunu çok yakından biliyorum diyebilirim. Bu gün köylerde 65 yaşın altında ziraatla uğraşan pek fazla kimse bulunmamaktadır. Hatta öyle ki, köylerde genç nüfus  kalmadığı için birçok köyün İlkokulu kapanmış olup, taşımalı eğitim yapılmaktadır. Bu cümleden olarak, şu hususu ifade edeyim ki, bu sıralar mevsim itibariyle köylerde bağ ve ağaçların budama zamanı olup, bu budamaların en geç Mart Ayı sonuna kadar mutlaka yapılması zarureti bulunmaktadır.  Diğer taraftan ekinlere de gübre verilmesi icap etmektedir. Bazı yerlerde de sarımsak ve soğan dikimi zamanıdır.  Diğer bölgelerde de kendi iklim şartlarına göre bazı tohum ve bitkilerin ekilip dikilmesinin gerektiği hususu izahtan varestedir.  Bir diğer mesele de koyun ve sığırları bulunan ve kimi, kimseleri de bulunmayan 65 yaşın üstündekiler bunları nasıl otlatacaklar. Diyelim ki, bir şekilde otlattılar. Bunlardan elde ettikleri süt, yoğurt ve peynirleri çarşı ve pazarlar da nasıl satacaklar. Takdir edersiniz ki, bu nevi işleri,  İç İşleri Bakanlığı’nın genelgesinde bildirilen, 112- 155- 156 No.lu telefonları arayarak halletmekte mümkün değildir. Genelge de bu hususlar ile alakalı olarak istisnai bir hüküm bulunmamaktadır.  Ayrıca, öyle tahmin ediyorum ki, 65 yaşın üzerinde bulunan bazı meslek sahipleri de mesleklerini icra edememektedirler.

Bir haftadan beri Balıkesir de buluyorum. Denizli den gelirken uğramıştım. Niyetim burada bulunan oğlumun yanında birkaç gün kaldıktan sonra ikamet etmekte olduğum İzmit’e gitmekti. Fakat sokağa çıkma yasağı sebebiyle burada mahsur kaldım. Her ne kadar Valilik den yazılı izin almak suretiyle gitme imkânı var ise de izin kâğıdını, teste tabi tuttuktan sonra veriyorlarmış. Bu sıralar üzerimde hafif bir soğuk algınlığı kırıklığı bulunması sebebiyle, test neticesinde çok ufak bir ihtimal de olsa, menfi bir durum çıkar da 14 gün karantinaya alırlar korkusu ile bu yola da tevessül edemiyorum. Velhasıl kelam Balıkesir de resmen mahsur kaldım.  Şimdilik Sokağa çıkma yasağının kaldırılmasını beklemekten başka çarem yok.

Sokağa çıkma yasağı konulalı henüz bir hafta olmasına rağmen, evde oturmaktan hantallaştım hareket kabiliyetimi kaybettim. Benim İzmit’ de oturduğum evin Camiye uzaklığı tam 500 M.dir. Bu sebeple her gün camiye gidiş gelişlerde 5 km. yürüyordum. Bu mesafe, doktorların insanlara her gün yürümeyi tavsiye ettikleri ideal yürüme mesafesidir. Şimdi bu imkânım olmadığı için evde oturmaktan psikolojim bozuldu. Daha önce gideceğim yerlere adeta koşarak giderken, şimdi hiç yürümek canım istemiyor. Evvelce gündüzleri uyuma âdetim olmadığı halde şimdi ise, devamlı olarak bütün gün uyumak istiyorum. Gözüm hep yatakta oluyor.  Sanki uyku hastalığına yakalanmış gibiyim.  Bu itibarla, şu anda bütün temennim,  şartlar müsait olduğu takdirde, maddi ve manevi mağduriyetlere sebep olan sokağa çıkma yasağının en kısa zamanda kaldırılmasıdır.

Diğer taraftan, sokağa çıkma yasağına uymayanlara verilecek olan 3150 TL. Para cezası da çok yüksektir. Bu miktar, birçok emeklinin aldığı aylıktan daha fazladır. Bu kadar yüksek para cezası, alkollü olarak araba kullananlara dahi verilmemektedir.

Burada mecburi ikametim devam ederken, vatandaşlardan bazı şeyler duydum. Anlatılan hususlar konumuz ile alakalı olduğu için anlatmadan geçemeyeceğim. Söylendiğine göre tarlada sarımsak dikmekte olan 65 yaşın üzerinde olan kadınlara jandarma müdahale etmiş. Şayet bu haber doğru ise, korkunç bir şey.  Zira Bizim siyasi tarihimizde jandarma ile alakalı çok kötü hatıralar bulunmaktadır. Ben yaşım itibariyle tek parti döneminde jandarma zulmünün ne olduğu çok yakından biliyorum. Köylü jandarmayı gördüğü zaman fellik fellik kaçacak yer arardı. Bu itibarla, o acı hatıralar henüz köylülerin hafızalardan silinmemiş iken, sebep her ne olursa olsun tekrar jandarmayı köylünün karşısına çıkarmak son derece hatalıdır. Şayet böyle bir şey varsa derhal bertaraf edilmeli, icap eden lüzumlu tedbirler alınmalıdır. Köylü sarımsak, soğan dikemez ise, önümüz deki mevsimde sarımsağın kilosunu herhalde 100 TL. Ya alırız, belki bu fiyata da bulamayıp, ithal etmek mecburiyetinde kalabiliriz.  Açık havada tarla da çalışmanın kime ne zararı olabilir ki?

Koronovirüs meselesi maalesef bütün dünya da olduğu gibi Memleketimizde de büyük bir yankı uyandırmış bulunmaktadır. Bunun neticesi olarak da Yurt çapında her kesimi alakadar eden zecri tedbirler alındı. Alınan bu tedbirler meyanın da bütün  AVM.ler lokantalar , berberler ve buna benzer iş yerleri kapandığı  gibi bir çok  fabrika da  üretimlerine ara vermek suretiyle , çalışanlarını işten çıkarmış bulunmaktadır. Alınan bu tedbirlerin ileri de Memleketimiz için bir takım maddi ve manevi zararlara sebebiyet vermemesi mümkün değildir.

Gazeteler de yayımlanan bilgilerden öğrendiğimize göre Koronovirüse benzer salgın hastalıklar geçmiş de de birçok defa yaşanmış. Mesela,  1817 yılında meydana gelen Kolera salgında bir milyon kişi, 1855 de Veba salgının da 12 milyon kişi, 1918- 1 920 r yılları arasında  HINI Virüsünün ölümcül bir alt türünün yol açtığı İspanyol Gribi  18 ay içinde 50 milyon ile 100 milyon arası insanın  ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın  olmuştur. 2009 Yılında da- Domuz Gribi salgını olmuş ve bütün Dünya da 12.799 kişi ölmüştür. Bu salgın, Memleketimize de sirayet ettiği için herkes paniğe kapılarak Domuz Gribi aşısı yaptırmak için sağlık kurumlarında sıraya girmiştir. Biz de aşı yaptırmak için sıra beklerken, o tarihlerde Başbakan olan, bugünkü Değerli Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan basına bir beyanat vererek  “Ben Domuz Gribi aşısı vurdurmuyorum” demiştir. Bizde bunun üzerine aşı yaptırmaktan vazgeçmiştik. Allah’a şükürler olsun ki, herhangi bir şeyde olmadı.

Şimdi de yayılma kabiliyeti ve tesiri itibariyle büyük bir felaket olan Koronovirüs salgını çıkmış bulunmaktadır Verilen son bilgilere göre Dünyada ki ölü sayısı 15.000 civarında olup, Memleketimizdeki ölü sayısı 168,  vaka sayısı da 10.827 dir. Bu duruma göre Dünya da en iyi olan ülkeler arasında yer almaktayız. Bunda Hükümetimizin, zamanın da ve yerinde aldığı tedbirlerin büyük bir rolünün bulunduğu muhakkaktır. Temennim odur ki,  inşallah Allah’ın izniyle bu salgını da en az zayiatla atlatırız. İnancımıza göre, bütün bu olanların Allah’ın takdiri ile olduğunda da hiç bir şek ve şüphe yoktur.

          Takdir ile alakalı olarak Kuranı Kerimde karşımıza üç ayeti Kerime çıkmaktadır:  1. Ayet,.Andolsun ki, Biz sizden evvelki nice nesilleri, zulmettikleri zaman helak ettik.( Yunus: 10/13.)  2. Ayet, Rabbin, emri ile her şeyi helak eder. Nihayet o kavme, biz böyle ceza veririz.(Ahkaf: 46/25. ) 3. Ayet, Ayetlerimizi yalan sayanlara ve onları kabule tenezzül etmeyenlere gök kapıları açılmayacak ve deve, iğne deliğinden geçmedikçe onlar da Cennete giremeyeceklerdir. İşte Biz, suçlu kâfirleri böyle cezalandırırız ( A’raf: 7/40 )

Böyle bir dönemde bütün insanlığın, bu ayetlerin ışığı altında “nerede yanlış yapıyoruz” sorusuna cevap arayıp,  ibret almaya gayret etmeleri icap etmektedir.  Bilindiği üzere, Irak da, Suriye de, Libya da, Filistin de, Yemen de. Afganistan da,  Hindistan da, Keşmir de, Arakan da, Doğu Türkistan da ve Dünyanın daha birçok yerlerinde milyonlarca masum insanın insanca yaşama hakkı elinden alınarak hunharca katledilmiş, kadın ve kızların ırzına geçilmiş, Aylan bebeklerin, Ayşeler ile Ali ve Hamzaların Ege ve Akdeniz’in soğuk sularında boğulmaları, medeni olduklarını iddia eden Batılılar olmak üzere, diğer bazı İslam ülkeleri, yapılan zulümlere mani olmaya çalışacakları yerde, bilakis, yangına körükle gitmişler, milyonlarca insanın yerinden yurdundan çıkarılmasına sebep olmuşlardır. Yapılan zulümleri görmezden gelmişlerdir. Velhasıl kelam milyonlarca insanın hayatı, bir balinaya gösterilen alaka kadar dahi olmamıştır. Yapılan zulüm ve işkencelere karşı çıkan yegâne Ülke Türkiye olmuştur. Unutmayalım ki, yeryüzünde insanlara  haksız yere, zulüm ve işkence yapıldığı müddetçe, geçmiş kavimlerde olduğu gibi  başımıza muhtelif felaketlerin ve musibetlerin gelmesi mukadderdir.  Artık, tedbir bizden, takdir ve şifa Allah’tandır diyelim. ABD. Senatosunda Kuran’ı Kerim okunmasını bizlere  gösteren Yüce Rabbimiz, daha nelere kadir ve muktedir olmaz ki, diyerek yazımı  bitirtiyorum   31.03.2020

Gaflet Meslek Olursa…

Bütün ülkeler gibi biz de çok zor günler yaşıyoruz. İnşallah bugünleri de birlikte sorumluluk anlayışı içinde aşacağız. Yeter ki küçük hesaplara, devamlı nükseden eski yanlışlara hiç olmazsa bugünlerde takılıp kalmayalım.

Az da olsa kimimiz malum öldürücü virüse karşı alınan gerekli tedbirlerden rahatsız ve sözde habersiz, spora ve yürüyüşe, balık tutmaya başlamış veya tatil yapma merakındayız. Bazıları ölüm öncesi sokak özgürlüğünü oynuyor! Protesto partileri düzenliyor, sokağa inip halaylar çekiyor ve sözde tatmin oluyor. Ancak ücretsiz izinli ve işten çıkarılan işsiz ve ekmeksiz kalan vatandaşımız, ödenemeyen kredi kartları, açılamayan okullar, ödenemeyen faturalar onları pek ilgilendirmiyor. Bunlar sanki Türk Milletine mensup olma şuurunu kaybetmişler.

Kimileri Osmanlı-Cumhuriyet kavgasını körüklemekle sanki görevli… Kuruluş, Kurtuluş ve Abdülhamid filmlerinden rövanş almak için sanki “Ya İstiklal Ya Ölüm” filmi çevrilmiş ve Atatürk methediliyormuş… Bunun hesabı sorulurmuş! Milli tarihe bir bütün olarak bakamayanlara adeta Osmanlı-Cumhuriyet maçı oynatılıyor. ABD’li sözde dostlarımız ve AB çevreleri de hakem rolünde… Bunlar dün Osmanlı’nın düşmanı idiler; bugünde Cumhuriyet Türkiye’sinin… Dün Osmanlı’yı Balkanlardan çözenler bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni Ortadoğu’dan çözmeye uğraşıyor. Osmanlı’yı savunur gibi görünenler dünün işgalcileri ile iç içe, yine teslimiyetçiliği ve mandacılığı oynuyorlar. Millî Mücadele’de keşke Yunan kazansaydı diyebilen meczupların devamı bunlar… Bunların duvarlarda Atatürk resminin bulunmasından şikayetçi olan Kumkapı meraklısı AB yetkililerinden ne farkı var? Belki sadece isimleri bizden. Atatürk, Millî Mücadele ve Cumhuriyet düşmanlığında o kadar hızlılar ki; sanki Osmanlı iç ve dış ihanetle ve emperyal saldırılarda değil de; bir ihtilal ve darbe ile yıkılmış ve iktidar değiştirilmiş. Çöken bir devletimizden yeni bir milli devlet doğmuş… Üstelik bedel ödeyerek… Kan ve can vererek… izinle değil!

Millî Mücadeleyi kırmak için ellerine İngiliz silah ve mühimmat verilerek savaştırılıp kullanılanların torunları bunları anlayamaz. Onlar, 1299’da Osmanlı’yı kuran irade ile 1923’de Millî Mücadele ile Cumhuriyeti kuran iradenin aynı olduğunu fark edemezler. Bunlar Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamayacağını da kavrayamazlar.

Kimilerimiz ise şahsi kapris, menfaat ve sorunları uğruna birbiri ile uğraşma hastalığını terk edemiyor. Üniversite yönetiminde sayıları azalan değerli bazı yöneticilerle uğraşılıyor. Türkiye’ye dönüp burada yaşamaktan şikayetçi olanlarımız ve vatanını küçümseyenlerimiz görülüyor. Hayal etmek fena değildir ama onlara fazla kapılmamak da gerekir.

Bugün çöken, kan kaybeden küreselleştirme afyonunu tekrar canlandırma çabaları var. Güçlenen rakipler dünya egemenliği peşinde… Öldürücü virüs bir bakıma uysallaştırılamayan milli devletlere, milli menfaatlere ve milliyetçiliğe sıkılan bir silahtır. Tıkanan küreselleştirme tezgahının yolu zorla açılmak isteniyor. Dünya küresel hükümeti tasarıları bunun için ortada dolaştırılıyor. Türkiye’de sığınmacılara vatandaşlık verilmesi tuzak ve baskıları sebepsiz mi? Milli devletlerin içi boşaltılmalı ve milli direnç kırılmalı… Dünyaya patronluğa soyunmuş eski ve yeni patron adayları nelerle uğraşıyor; biz ise nelerle meşgul oluyoruz. İşin üzücü tarafı ve gerçeği budur.

Gerçekler Neden Kabul Edilmez

Covid-19 hastalığının yayılması sürecinde yapılan bazı hataları yazınca iktidar yanlısı bazı kişiler fena bozulmuş. Sosyal medyada “Böyle bir zamanda muhalefet yapıyorsun” diye bana ve diğer eleştirenlere ayar vermeye çalışıyorlar.

Esasen bu tepkileri anlayışla karşılıyorum. Çünkü insan psikolojisine dair okuduklarım bu tepkilerin altında başka sebeplerin olduğunu bana öğretti.

Daha önce de yazmıştım. “Emret Bakanım” adlı, 80’li yılların efsane bir TV dizisi vardı. Bu dizinin bölümlerinden birinde Bakan ile Müsteşar arasında şöyle bir konuşma geçiyordu:

Bakan:             Demokraside vatandaşın bunu bilme hakkı var!

Müsteşar:        Hayır, Sayın Bakanım. Bilmeme hakkı var. Bilmek sadece suça ortaklık duygusu verir onlara. Bilmemenin bir saygınlığı var.”

Anlaşılan dünyanın her yerinde insanlar kendi seçtikleri kişilerin / partilerin yaptıkları yanlış işler sonucu yaşadıkları kötü sonuçları duymak istemiyor.

Çünkü “suça ortaklık duygusu” içlerini kemiriyor.

*******************************

Semmelweis Refleksi

Tarihte ilk defa doğum ve ameliyatlarda “ellerinizi yıkayın” diyen doktora gösterilen tepkiler ve doktorun başına gelenler tam bir trajedidir.

Bu Doktor, Ignaz Philipp Semmelweis (1818 – 1865) Viyana’da çalışan Macar kökenli bir “kadın hastalıkları ve doğum uzmanıdır.”

O dönemde henüz mikroplar, bulaşıcı hastalıklar, el yıkamanın önemi bilinmiyor. Cerrahi eldiven keşfedilmemiş, doğum ve ameliyatlar çıplak elle yapılıyor. Bu şartlarda enfeksiyonlardan ölümler had safhada ama kimse sebebini bilmiyor.

Dr. Semmelweis 1846’da çalıştığı Viyana’daki doğumhanede loğusa humması denilen hastalıktan ölümlerin sebebini araştırınca, “insandan insana bulaşan küçük canlılar olmalı” düşüncesine varır. Hastalığı azaltmak için doktorlara ellerini iyice yıkamalarını ve tıbbi gereçleri, hazırladığı klorlu bir dezenfektan solüsyonla yıkamaları talimatı verir. Vaka sayısı ile hasta ve doktorlarda ölümler bir anda keskin şekilde azalır.

Dr. Semmelweis çalışmalarını ve sonucunu Viyana Tıp Cemiyetine sunduğunda ise meslektaşlarından sert eleştiriler ve tepki görür. Doktorlar, bu açıklamayı “kendilerinin temiz insanlar olmadığını ima ettiği” ve o günlerde kabul gören “geleneksel hijyen kurallarına saldırı” gibi algılar. “Doktorlar nasıl ölümün sebebi olabilir ki?” diye tepki gösterirler. Semmelweis şarlatanlıkla suçlanarak kovulur. Hatta Semmelweis’in bulgularını tıbbi yayınlarda yayınlamasına bile izin vermezler.

Tam bir mobbinge maruz kalan Dr. Semmelweis memleketi Macaristan’a dönmek zorunda kalır. Aynı uygulamaları orada da yapar. Yine ölümleri azaltmasına ve başarılı olmasına rağmen, o günkü tıp dünyasına el yıkamanın ve hijyenin önemini kabul ettiremez. Bunun derin üzüntüsü ve hayal kırıklığı ile sinir krizleri geçiren doktor bir akıl hastanesinde can verir.

Dr. Semmelweis’in ‘ellerin yıkanması’ tezinin özellikle de meslektaşlarından reaksiyon görmesi ilginçti.  Sonraki yıllarda bu şekilde yerleşik normlara, kabullere uymayan yeni bir görüşü, bilimsel bir gerekçe olmadan, anlamaya çalışmadan hemen reddetme eğilimine Semmelweis Refleksi adı verildi.

*******************************

Salgın Sürecinde Yapılan Eleştiri ve Teklifler

Covid-19 salgını sürecinde iki alanda eleştiriler ve teklifler var: Tıbbi alanda alınan karar ve uygulamalar ve idari kararlar için.

Tıbbi alanda Bilim Kurulunun teklifleri doğrultusunda alınan kararların çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Ancak en iyisinin yapıldığını söylemek mümkün değil.

Salgında en başarılı ülkeler Japonya, G. Kore, Singapur ve Almanya’da yapılan test sayısı bizim yaptığımızdan kat kat fazla. Bu ülkelerin test yapma kriterleri uygulansa bizde de test sayısının çok artması gerekirdi. Mesela bizde hasta olup tedavi görmüş hastaların temaslısı olan yakınlarına test yapılmadığı görülüyor.

İkinci ve esas eleştiri alanı ise kısmi sokağa çıkma yasağı, umre izni, seyahat kısıtlaması gibi idari kararlar.

“Evde kal” denilen dar gelirli ve gelirinden mahrum kalmış halkımızın elektrik, doğalgaz faturalarını devletin ödemesi, bu kişilere nakit yardım yapılması isteniyor. Ama bunlar yapıl(a)mıyor.

Ayrıca umreden dönenlerin çoğunun kontrolsüz bir şekilde evlerine dönmesi; Bakanlığın kontrolünde kullanılması gerekirken bazı zenginlerin keyfi test yapabiliyor olması gibi uygulamalar eleştiriliyor.

Hasta ile temaslı olanların takibi ile test sayısının artırılmasındaki eksikliğimizin çok hayati sonuçları olabilir.

Bu aşamada dahi “Çin’den alınan hızlı testlerin faydası olmadığı, hastanelerimizde mevcut PCR (denilen testi yapabilen) cihazlarımızın bir kısmının hala kullanılmıyor” oluşunu duymak beni dehşete düşürüyor.

****

Bu eleştirilere yetkililerin ve yandaşların suçluluk duygusu veya Semmelweis Refleksi ile tepki göstermemesi lazım.

Her eleştiri bir hediyedir. Kıymeti bilinmeli.

Üstelik gerçekler çok kısa bir zaman sonra ortaya çıkacak. Halen ülkemizde süreç Uzakdoğu ve Avrupa ülkelerinden 10-15 gün gecikmeli devam ediyor. Ölüm sayısı bu yüzden şimdilik o ülkeler kadar değil. Ancak Türkiye’nin vaka sayısı artış grafiği İtalya’nın grafiğine benzer bir gelişme gösteriyor.

Duygusal refleks göstermek yerine vakit kaybetmeden eleştirileri de dikkate alarak en doğru kararların alınmasına ve uygulamasına önem verilmelidir.

Görünür Ak mı Ak Kapkara Tumturak (II)

     “Rusların, Gürcülere nasıl cevap verdiğini de merak ettim. Gaşelşiladze’ye bu konuyu sordum. ‘Siz, gelin askerlerinizi bu dönem içinde çekin!’ dediğinizde nasıl karşılık veriyorlar? Gazelşiladze şöyle cevapladı:

     “ ‘Siz ne diyorsunuz?’ diyerek görmezden, duymazdan geliyorlar. Bir çekilme takvimi yapalım dediğimizde de peki deyip hiçbir zaman bu konuda masaya oturup net bir cevap vermiyorlar!” (a.g.m.)

     Türkiye de; Kuzey Irak’ta olup bitenlere ABD’nin her dikkatini çekişte; ABD’i aynen Rusların Gürcülere verdiği cevaplar türünden aynı yanıtları vermiyor mu?

     “Her türlü farklılığı ayrışma sebebi sayarak, bölünmüş parçalanmış ve her birinin kendi kaderini tayin hakkı adına özgürlük talebinde bulunarak, Türk Devleti’nden ve Milleti’nden kopma arzusuna girmiş ve birbirine düşman topluluklara dönüşmüş bir Türkiye hâline geldiğimiz zaman AB, bizi ancak kabul çizgisine yaklaşabilir, gözükebilir!” (Ahmet Çakar, Ortadoğu, 7. 10. 2004)

     AB’nin de istediği böyle bir Türkiye değil mi?

     Uyuyan fitne yılanını, bunun için uyandırmıyorlar mı?

     Niyet bozuk olduktan sonra, bahaneler bulmak çok mu zor?

     Nitekim o gibiler, köşeye sıkıştıkça öküz altında buzağı aramıyorlar mı?

X

     AB hakkında can alıcı bir tespit ve teşhis ise şöyle:

     “Biz bir yerde Cumhuriyet tarihinin çapakları ile hesaplaşmayı AB üyeliğine endekslemek gibi bir yanlış hesabın içine girdik. Hesaplaşma lüzumu açık da, bu işi AB aracılığı ile yapmak yanlış. Meselâ…’Türbanı AB çözecek!’ yaklaşımını ele alalım; AB’nin çözdüğü bir yasak…Türkiye’nin problem algılama ve çözme gücünü sekteye uğratır. Millî hayatınızı AB mevzuatı ile idame ettirebilecek misiniz? ‘AB’nin mevzuatı liberal, içine bizim dinî ve millî hayatımız haydi haydi sığar’dan bir gelecek vizyonu çıkmaz. O zaman adama ‘Biz bu millî mücadeleyi vaktiyle niçin yapmıştık?’ diye sormazlar mı?

     “…Bizi topyekün bir kütle olarak kendi aralarına asla kabul etmeyeceklerdir ve kuvvetle muhtemeldir ki, üyeliğe kabul ettiklerinde biz en az üç-beş parçaya bölünmüş; hazmı kolay, gelecek vizyonunu kaybetmiş ve kimliğini ‘Türk’ kelimesine nisbetle tariften kaçınan bir yığın hâline gelmiş olacağız! Mazallah!” (A. Turan Alkan, Zaman 11. 10. 2004)

     Nitekim: “Berlin’de düzenlenen bir toplantıda Türkiye’deki federasyon tartışılıyor!” (Hikmet Çetinkaya, Cumhuriyet 6. 10. 2004)

     “Aslında ‘Federasyon tartışması’ Kamu Reformu’nun getirdiği ‘Bölge Meclisleri’ öngörüsüyle örtüşüyor!” (a.g.m.)

X

     Velhasıl AB’nin:

 

     Görünür yüzü, ak mı ak!

     Bir de görünmeyen arka yüzüne bak!

     Kapkara, tam bir tumturak!

 

     Ne dersiniz, Türkiye’de sevgili okur;

     Menfî Batı’nın bu sinsi, gizli ve plânlı;

     Gelişmelerine, yok mudur diyecek: “Dur” ?

Sabret

Vefa bilmeyene eyleme minnet,
İsyankâr olursan uzaktır cennet.
Şu dünya olsa da kıymetli ziynet,
O ziynet külfettir, bunu bil sabret!
*
Bak kâinat sustu, geldi de mihnet!
Kapandık odaya, ona da şükret.
Kulunum Eyy Tanrım, eyle merhamet,
Saye sarıl sabret, yaradana dua et…
*
İnsanlık kin dolu, vefaya hasret,
Eyy Tanrım dilersen, bizleri affet,
Bu Nas da kulundur, ona yardım et,
İsyan etme gönül, şükreyle sabret!

Görünür Ak mı Ak, Kapkara Tumturak (I)

     AB’nin bir görünen zahirî / dış yüzü var. Bir de görünmeyen / batınî / iç yüzü. Görünen yüzü ak mı ak, öylesine parlak! Ki bakanın gözleri kamaşıyor. Görünmeyen yüzü ise, kapkara tam bir tumturak! Ki gören dehşete düşüp şaşıyor.

     Yaptığımız alıntılar AB’nin gerçek yüzünü görmemizi sağlıyor. Asıl hedefini anlamamıza yardımcı oluyor: “Gürcistan’da bölgesel sorunlar uzmanı Profesör Revaz Gaşel Şiladze, (diyor ki): Sovyetler Birliği kurulurken milletler esasına göre kurulmuş bir komünizm yaratmaya çalıştı. Her yerde etnik esasa uygun devletlerin gelişmesini sağladı. Hattâ yer yer olmayan özerk cumhuriyetler yaratıldı etnik temelde. Aslında bu örgütlenme biçimi dağılmanın da temelini yaratmış oldu. Nitekim ufak bir liberalleşme çabası anında dağılmayı beraberinde getirdi.” (Oral Çalışlar, Cumhuriyet 5. 10. 2004)

     AB de Türkiye’de etnik esasları ele almıyor mu? Türkiye’de etnik temellere dayalı çıkışlar olsun istemiyor mu?

     Türkiye’de Özerk Cumhuriyetler doğuracak adımların atılmasını söylemiyor mu?

     Bunları ileride sosyal patlamalara yol açacak şekilde tanzim etmiyor mu?

     Kısaca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temeline dinamit yerleştirmiyor mu?

     Bunun uğursuz ve sinsi gayreti içinde değil mi?

     “Revaz, ilk tartışmaların başladığı zaman Moskova’da Sovyetler’in önde gelen bir yöneticisiyle yaptığı ilginç bir konuşmasını şöyle aktarır: Kendisine, çok partili sisteme neden izin vermiyorsunuz diye sordum. Mümkün değil diye cevap verdi. Böyle bir izin çıktığı an her ülkede milliyetçi partiler kurulur ve onlar anında ülkenin yönetimini ele geçirirler ve bağımsızlık iddiasıyla ortaya çıkarlar. Nitekim onun dediği gibi oldu, onlar milliyetçi partilere izin vermediler ama, her ülkede bağımsızlık hareketiyle milliyetçilik yükseldi ve kopuş başladı.” (a.g.m.)

     Türkiye’yi küçük bir Rusya kabul edin. Türk Milletini meydana getiren unsurları da ayrı birer ulusçuk sayın. Onların birer birer benlik dâvâsı güttüklerini, sonra da çıkarılacak sürtüşme ve çatışmalar sonucu ayrılık-gayrılık dâvâsı gütmeye başladıklarını düşünün. Bu uyuyan fitnenin uyandırılması değil midir? Hz. Peygamber boşuna mı “Fitne uykudadır, uyandırana lânet olsun.” dedi. Türkiye’de kopuşları doğuracak adımlar atılmak isteniyor. Nitekim atılmadı değil.

     “Profesör Gaşelşiladze, Rusya-Gürcistan ilişkilerini ise şöyle yorumladı: Ülkemizin dört bir yanında Rusya’nın askerî birlikleri ve çeşitli askerî üsleri var. Bu birlikler özellikle etnik sorunların olduğu bölgelerde yoğunlaşmış durumda. Biz askerin çekilmesi talebini dile getirdikçe onlar da etnik sorunları kaşıyorlar. Örneğin eskiden yalnızca Osetya vardı, şimdi de Güney Osetya çıktı. Bunun yaratıcısı Rus yönetimi. Güney Osetya denen bölgede topu topu 60 bin insan yaşıyor. Bunun 35 bini Oset, 25 bini Gürcü. Orada bir kargaşalık neden çıkarılıyor ki?” (a.g.m.)

     Bu gerçekler ışığında Türkiye’ye bakacak olursak:

     ABD’i Güneydoğu’ya yerleşmek istemedi mi? Özellikle Diyarbakır’ı kendisine üs ve merkez olarak seçmedi mi? Dışarıdan kışkırtması yetmiyormuş gibi, ta içimizden bizi vurmak istemedi mi? Zaten vuruyordu. Ama bu sefer can evimizden vurmayı denemedi mi? Çekiç Güç bölücü örgütü alenen desteklemedi mi? Geceleri havadan atmak suretiyle ihtiyaçlarını karşılamadı mı? Hâlen de karşılamıyor mu? Kandil dağlarında kümelenen teröristleri, sırasında maşa olarak kullanmak üzere elinin altında tutmuyor mu? Bu suretle Türk Dış Politikası’na istediği şekilde yön vermeyi kurmuyor mu? Bu teröristleri elinin altında tutarak Türkiye için daimî bir tehdit unsuru olarak kullanmıyor mu?

     Böylece Türkiye’ye karşı “Tavşana kaç, Tazıya tut.” şeklinde iki yüzlü bir politika uygulamıyor mu? Yüzümüze gülerken, Türkiye’yi arkasından hançerlemiyor mu? Bu nasıl müttefiklik anlayışıdır ki, gayesi için her şeyi mübah görebilmekte, menhus ve uğursuz gayesi için, dün olduğu gibi bugün de Türkiye’yi kana bulamak istemektedir. Yeniden terörü harekete geçirdiğinin belirtileri; her gün şehitler verdiğimizden anlaşılmıyor mu? Bu nasıl dostluk a canlar? Doğrusu anlayan beri gelsin.

Sığınmacılara Bak ve Şükret…

  Bozkırın ortasında bir çadır kent…

  Binlerce çadır…

  Her çadırın içinde paramparça olmuş hayatlar…

Suriye’de yaşanan savaştan, yerle bir olmuş yurtlarından kaçarak Türkiye’de hayata tutunmaya çalışan milyonlarca sığınmacı…

   Yaşam mücadelesi verdikleri yeni yerleşim bölgelerinde her birisinin çaresizliği gözlerinden okunuyor…

      Çadırlar, çadırlar, çadırlar…

       Çadırların önünde çaresizce bekleşen, korkulu gözlerle etrafını süzen analar, babalar, nice yaşlılar…

       Ya o çocuklar?

       Soğuktan çatlamış elleriyle, çıplak ayaklarıyla, çevresinde neler olup bittiğini anlamaya çalışan acı dolu gözleriyle etrafı inceliyorlar…

        Bu çaresiz insanlar yaşadıkları onca acı yetmezmiş gibi bir de Korona denen salgınla karşı karşıyalar…

       Suları yetersiz, yiyecekleri kısıtlı, temizlik malzemeleri yok denecek kadar az. Sığındıkları çadırlarda iç içe, yüz yüzeler. Adeta koyun, koyuna yaşıyorlar.

       Sığınmacıların bu yokluklarına, bu olumsuz şartlarına baktığımızda; şimdi de Korona illetine nasıl karşı koyacaklar?

        Tüm dünya Korona salgını ile kırılırken, salgının ülkelerine verdiği zarar ile mücadele ederken, hangi ülke çıkıp da bu insanların yaşadıkları acılara merhem olacak?

       Kaldı ki, şimdiye kadar hiçbir ülke başını çevirip de bu insanların nasıl yaşadıklarına bakmadı bile!

        Kısa bir süre önce televizyonlardan izlediğimiz, Avrupa ülkelerine gitmeye çalışan bu insanların Yunanistan sınırında, Egenin serin sularında yaşadıkları zulüm, Yunan mezalimi hala devam ediyor…

        Ülkemiz milyonlarcasına kucak açmış, elden gelebileceğinin en fazlasını yapmaya çalıştığı bu kritik süreçte, sığınmacıların yaşadığı bölgelerde de ortaya çıkmaya başlayan korona ile nasıl mücadele edilecek?

        Ekranlara yansıyan görüntülerde sığınmacı kamplarının bulunduğu yerlerde çadırlar ilaçlanıyor ama bu insanların yapması gereken o 14 maddelik korunma şartlarının hiçbirisine uyulamıyor; çünkü böyle bir imkânları yok!

      Şimdi bu noktada duralım ve düşünelim!

       Hangi şartları yaşarsak yaşayalım; özgürce havasını soluduğumuz, birlik ve beraberlik içinde yaşadığımız cennet bir vatanımız var.

        Her birimizin başını sokacağı bir yuvası, olmayanlara sahip çıkan bir devlet babamız, ocaklarımızda kaynayan sıcak bir aşımız, olmayanına olduran bir aş kapısı ama hepsinden de önemlisi dünyayı kasıp kavuran ‘’korona’’ belasına karşı her türlü koruyucu önlemi alan bir devletimiz var.

        Özellikle devletimizin aldığı tüm tedbirleriyle, bilim insanlarımızın çok önemli katkılarıyla, hastanelerimizle, doktorlarımız ve sağlık çalışanlarımızla, eczanelerimiz ve eczacılarımızla, ekonomiye yön verenlerle ve tüm katmanlarca, yerel yönetimlerin aldığı tedbirlerle, kısacası insanlarımıza hizmet veren her bireyin, her kesimin cansiperane katkısıyla ‘’Korona’’ salgınını önlemek adına ülkemizde büyük bir seferberlik var.

       Ve bizler…

        Devletin koruyucu uyarılarına riayet eden, evlerine kapanarak korona belasının yayılmasını önleyen milyonlarca insanımız var…

       Hastalığın pençesine yakalandığımızda koşa koşa gidebileceğimiz, bizlere her türlü tedavinin sunulduğu her şey hazır…

       İhtiyacımız olduğunda alabileceğimiz her türlü gıda, salgından korunabilmek için ihtiyacımız olan her türlü temizlik malzemesi,  gerekirse ilaç ülkemizde bolcasına mevcut.

         Musluklardan akan suyumuz, aydınlanma için elektriğimiz, ısınma için doğalgazımız ama hepsinden de önemlisi umudumuz var.

         Biliyorum ki, yukarıda sıraladıklarım için maddi imkân da gerek. Ancak bu imkân olmasa da tüm eksikliklerin tamamlanması için her an uzanacak bir yardım eli de mevcut. Yeter ki ihtiyaçlar öğrenilsin.

       Ve Sığınmacılar…

        Bizim halen sahip olduğumuz imkânların hiçbirisine sahip değiller. Hepsinden önemlisi bir vatanları yok, umutları ise hiç olmayacak! Bütün bu yokluklara ilaveten bir de ‘’Korona’’ belasıyla karşı karşıyalar…

        Bir insanın vatanı yoksa kimliği olsa neye yarar?

         Şükürler olsun ki, bizim hem cennet gibi bir vatanımız, hem de büyük bir gururla taşıdığımız ay yıldızlı kimliğimiz var.

         Ülkemizin gelecek günleri mutlaka daha sağlıklı olacak. Vatan topraklarımız güneşin sıcaklığını coşkuyla hissedecek, Anadolu’muzun bereketli topraklarından ekinler fışkıracak, yarınlarımızın teminatı çocuklarımızın şen kahkahaları sokaklarımızı yeniden dolduracaktır…

         Evet, belki de uzun bir süre ekonomik yönden sıkıntılar çekeceğiz ama bizler hem bu sıkıntıları, hem de Korona denen illeti mutlaka yeneceğiz.

      ‘’Hiç ama hiç umudum kalmadı’’ diyenlere sesleniyorum:

         Doğuşumuzdan bugüne vatanımız diye bellediğimiz; Ay Yıldızlı Al Bayrağımızın sarıp sarmaladığı, atalarımızdan bize emanet bu Gazi topraklar, dağlarıyla, taşlarıyla, ovaları ormanlarıyla, kurtları, kuşları, şırıl şırıl akan sularıyla bu vatan bizim.

        Çevirin, hadi bir kez daha çevir başınızı, bu cennet vatana uzun, uzun bir kez daha bakın.

        Bugünlerde ekonomik sıkıntılarımızla, korona denen belayla karşı karşıya kalmış olabiliriz. Ama iki bin yıllık o muhteşem tarihimize de bir bakın, orada yaşanan benzer sıkıntıları yaşayan ecdadımız nasıl ki bu süreçlerle başa çıkıp atlattıysa; biz de başa çıkıp, atlatacağız. Yeniden sağlıklı ve sıkıntısız günlere kavuşacağız.

        Varsın olmasın ne sarayımız, ne hanımız!

         Varsın olmasın ne yatımız, ne de katımız!

         Her şeyden önemlisi vatanımız, geleceğimizin teminatı pırıl, pırıl gencecik bir nüfusumuz var.

          Yeter ki, eksik olmasın ne gönderdeki al bayrağımız, ne minarelerdeki ezan sesimiz, ne de imanımız.

         Onun içindir ki;  şükret Türkiye’m.

         Sığınmacılara bak ve şükret…

‘MİLLİYETÇİLİK, IRKÇILIK DEĞİLDİR!’ Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı öğretim Üyesi Prof. Dr. ABDÜLKADİR DONUK ile Türkçülük-İslâmiyet İlişkisi Hakkında Konuştuk.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliğinin dayanağı sizce nedir?

Donuk: Her insan mensup olduğu milletin tarihini, kültürünü ve medeniyet hamlesi olarak ortaya koyduğu yenilikleri bilmek mecburiyetindedir.

Kültürün tarifi içerisinde yer alan ve milleti millet yapan değerler Türk milliyetçiliğinin hem asıl dayanağı hem de yaşatmak, ayakta tutmak ülküsü olmuştur. Nedir bunlar derseniz, başta dil, din, tarih, edebiyat, musiki, örf ve âdet, töre, ahlâk, vatan sevgisi, hâkim olma duygusu vb. gelir.

Çetinoğlu: ‘Irk’ ve ‘ırkçılık’ kavramlarını yorumlar mısınız?

Donuk: Adına ister ırk, ister kavim, ister millet denilsin, Allah’ın insanoğlunu bu şekilde yarattığı kesindir.

‘Irkçılık’ nazariyesi ise Avrupa’da ilk defa Fransız Comte de Gobineau tarafından ortaya atılmıştır. Buna göre Cermenler ve Cermenlerden Teuton kavmi doğuştan yüksek vasıfta ve diğer soylara nazaran üstün kabiliyette olup, dünyayı idare etmek hakkına sâhip telakki edilmekte idi. Hatta bu

İddiaya göre, Türk soyu aşağı seviyede idi. 1940’lı yıllarda Hitler’in de ‘üstün ırk’ teorisi hatırlanmalıdır.

Allah’a şükür ki, Türk milleti olarak bugüne kadar ırkçı bir düşünce içinde olmadık. Biz Türk kültürü ile yetişmiş, Türkçe konuşan ve kendini Türk hisseden herkesi Türk kabul etmekteyiz.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliği ile Arapçada ‘kavmiyetçilik-asabiyet’ olarak ifade edilen ırkçılık arasında bir bağ söz konusu mudur?

Donuk: İkisi arasında herhangi bir bağın söz konusu olamaz.

Çetinoğlu: Bazı çevrelerde ‘Batı tipi milliyetçilik ’ten söz ediliyor. Bu kavramın sizde çağrıştırdıkları nelerdir? Türk milliyetçiliği ile batı tipi milliyetçilik arasında bir bağ veya benzerlik bulunabilir mi?

Donuk: Bu hususta da bir benzerlikten söz etmek mümkün değildir. Batıda milliyetçilik duyguları 18. asırda ortaya çıkmıştır. Bu fikirlerin yayılmasında Almanya, İtalya ve Fransa’da vuku bulan hareketlerin rol oynadığı kabul edilir ve bize de oradan geldiği söylenir. Milliyetçilikte Avrupa görüşünün batı dünyası bakımından doğruluğu belki mümkündür. Fakat Türk Tarihi yönünden isabetli olmadığı açıktır. Çünkü Türklerde milliyetçiliğin bundan 2100 yıl öncesine ait izleri bizzat Avrupalı bilginler tarafından tespit edilmiştir. Tanınmış Alman Sinolog Fr. Hirth eski Çin

Yıllıklarında araştırmalar yaparken Asya Hun hükümdarlarından Çi-çi’nin halka yaptığı konuşmaları tespit etmiş ve hayretle görmüştür ki, bu ünlü Türk başbuğunun devlet anlayışı doğrudan doğruya millî duygulara dayanmaktadır.

Çi-çi’nin atalarından kalan yadigârlar arasında, geniş ülkelerle birlikte, hürriyet ve istiklalin de bulunduğunu ve bu en kıymetli emanetlere ehemmiyet verilmemesinin millî ihanet sayılacağını açıklayan sözlerini, ‘dünya edebiyatında milliyet fikirlerinin ilk dile gelişi’ olarak yorumlayan Fr.

Hirth şu neticeye varmıştır; ‘Tarihte milliyetçiliği devlet siyasetinde temel yapan ilk devlet adamı

Çi-çi’dir.’ (bk. İ. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 234, 281 n. 378)

Demek ki, her milletin kendine göre bir milliyetçilik anlayışı vardır.

Gelelim rahmetli hocam Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun Türk-İslâm Sentezi ile ilgili görüşlerine. Hoca özetle şu fikirdedir:

‘Türkler, bilindiği üzere, tarihleri boyunca, zaman ve bulundukları mahallerin icapları dolayısıyla, eski aslî inanç sistemlerini korumakla birlikte çeşitli dinlere de girmişlerdir. Asya Hunlarının çocukları olan Tabgaçlar Budizm’e (m. 5. asrın 2. yarısı), Uygur Hakanlığı’nın çökmesi üzerine

(840’dan sonra) yeni göçtükleri İç Asya’daki küçük Uygur devletlerinde, o bölgede yaygın Maniheizm’e (762) ve Budizm’e (8. yy. sonları), Batı’da Hazar hakanları ve devletin idareci zümresi Museviliğin bir kolu olan ‘Karay’ mezhebine, Balkanlarda Bulgar Devleti Ortodoks Hıristiyanlığa (864), Orta Avrupa’da, Türk kültür çevresine bağlı Macarlar, Katolik mezhebine (1000) resmen dâhil olmuşlar, diğer taraftan İç Asya’da Nesturîlik ve Yakubîlik gibi bazı Hıristiyanlık kolları Türkler arasında da görülmüştür. Hatta aynı Türk imparatorluğu içerisinde yer alan çeşitli kütlelerin türlü itikatlara sâhip oldukları (Zerdüştlük, Brahmanizm, Şamanlık vb…) da

tespit edilmiştir. Bu hususlarda elde seyahat notları, hatıralar, elçi raporları ve nihâyet diplomatik belgeler mevcuttur. Fakat adları geçen bu dinlerin hiçbirinde tutunamadıkları bellidir. Zira bir kısmında millî seciyelerini kaybederek ya Çinlileşmişler (Tabgaçlar gibi) ya Hıristiyanlaşmışlar (Tuna Bulgarları, Macarlar gibi), yahut uzunca bir müddet yabancı itikat içinde yaşamışlarsa da sonunda din değiştirmek ihtiyacı duymuşlardır (İç Asya Uygurları gibi). Ancak İslâmiyet’tir ki, Türkleri candan tatmin edici bir iman sistemi olarak görünür. Zira Türklerin İslâmiyet’teki kadar başka hiçbir dinde kendilerini mutlu hissetmediklerini, bu dine hayatları boyunca sıkı sıkıya sarılması ve hatta bu dinin mübeşşirlerinin hizmetlerinin çok üstünde bir enerji ile koruyuculuğunu ve yayıcılığını yapmaları göstermektedir.

Acaba hangi sebeple Türk din tarihi böyle tecelli etmiştir? Bunun açıklaması son derece basittir: İslâmî itikadlarla, eski Türk dinî inanç sisteminin esasları arasında şaşılacak ölçüde bir mutabakat mevcut bulunmaktadır:

Musevîliğin Yahudilere has bir inanç vasfında olması, Hıristiyanlığın ‘üçlü kişilik / Teslîs = Trinity’ düşüncesine dayanması, Maniheizm’deki ikilik (Tensiye=Dualizm), Budistlikte Tanrı kavramının bulunmayışı Türkleri tatmin etmemiş gibidir. Hâlbuki İslâmiyet’in ilan ettiği tek ve yaratıcı Allah, eski Türk inanç anlayışını tamamıyla kavramış durumda idi. Yâni Türkler âdeta, yeni bir din değil, kendi kadim inançlarının çok daha sağlam, kitabî, inandırıcı bir sisteme girdikleri kanaatinde idiler. Şimdi eski Türk Tanrı inancı ile İslâmî itikadlar arasındaki ortak noktaları, ana hatlarıyla sıralayalım:

1- Tanrı tek’tir (zira Gökyüzü tektir) 2- Tanrı kâinatın yaratıcısıdır (İdi) 3- Tanrı kâinatın efendisidir (Çalap) 4- Tanrı kadir-i mutlaktır (Ugan) 5- Tanrı kadîmdir, ezelîdir (Bayat) 6- Tanrı ebedîdir (Türk kozmogonisi) 7- Tanrı her yerde hazır ve nâzırdır (Gökyüzü öyledir) 8- Tanrı her şeyi iradesi altında tutar (Kitabeler) 9- Tanrı âdildir, haktır (doğruluk, törenin özelliği) 10- Tanrı bilicidir (Bulgar kitabeleri, Irk-bitig) 11-Tanrı huzurunda herkes eşittir (Türk kozmogonisi) 12- Türklerde put ve putçuluk yoktur (Gökyüzü belirli bir cisim hâline getirilemez) 13- Türklerde ruh ölmez, ebedîdir. 14- Türklerde ruhban zümresi yoktur. 15- Türkler töre’yi yeryüzünün hâkim kanunu yapmak isterler (İslâm’da “cihâd”) 16- Türklerde hükümdar Tanrı bağışı (Kut) sâyesinde idare etme yetki ve gücünü kazanır (İslâm’da ilâhî inayet) vb.

İki inanç arasındaki büyük yakınlıklar daha da çoktur. İşte özdeşleşme vasfındaki bu belirtilerdir ki, İslâmiyet’i iyice tanıyan Türklerin artık kütleler hâlinde Müslüman olmaları neticesinde sosyal ve manevi hayatın bütün cephelerinde Türk-İslâm kültür terkibi (sentezi) gerçekleşmiştir (hükümranlık anlayışında bile halifelerin sağduyuları ve siyasi kavrayışları sâyesinde, ufak çaptaki ihtilaflar halledilmiş, terkip gücünden bir şey kaybetmemiştir.)

(Tafsilât için bkz. İ. Kafesoğlu, Türk-İslâm Sentezi, İstanbul, 1985, s. 159-213).

 

 

Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu Diyor ki:

     Devlet kuruculuk ve teşkilâtçılıkta kabiliyetli, bu itibarla da toleranslı, nizamperver, fütuhata yatkın fakat sömürücü değil, hakikatlere açık, gerçekçi bir millet olarak tanınan Türklerin bu özellikleri düşünce sistemlerinde temellenmektedir. Türk ne her şeyi, insana sağladığı fayda derecesinde değerlendiren maddeci eski Grek gibi, ne de kâinatı meçhuller âlemi sayıp çözemediği hâdiseleri hemen ‘Mucize’ye bağlayan Sâmî – İranlı-Hindli gibi düşünmektedir. Türk’ün mevcut düşünce tarzları arasındaki yeri, mutedil ölçüde akılcı-maneviyatçı olmaktır. Bu hususiyet İslâm felsefî tefekküründe mühim rol oynamış, dolayısıyla Türk kültür çevresine mensup şahsiyetler müspet düşünce ve ilim sahasında büyük hizmetler ifa etmişlerdir.

     Bu ortamda, iradeyi ön safa alan, İlahî emirleri akıl ve deliller ışığında kavrayan İslâmî düşünce tarzının gelişmesi, zaman ve mekân şartlarını gözeten bir hukuk nizamı, eski Bozkır Türk siyasî teşekküllerinde görülen devlet anlayışı, vicdan hürriyeti ve askerî geleneklerin İslâm’la terkibi, siyasetten ilme, sanata kadar hayatın her safhasında Türk üslûplu bir İslâm anlayışını ve uygulamasını meydana getirmiştir.

 

( Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu. Türk İslâm Sentezi. Arka kapak yazısı. Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999)

 

 

 

 

Prof. Dr. ABDÜLKADİR DONUK

1948 yılında Adana’nın Ceyhan ilçesine bağlı Kırmıt nahiyesinde doğdu. İlkokulu doğduğu köyde, ortaokulu ve liseyi Ceyhan’ da bitirdi. 1968 de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne kayıt olarak 1972 yılı Haziran ayında bu bölümün Umumî Türk Tarihi Kürsüsünden mezun oldu. Yardımcı sertifikaları Yeniçağ Tarihi ile Fars Dili ve Edebiyatı idi. Aynı yılın sonunda yapılan yabancı dil imtihanını kazanarak doktora çalışmalarına Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun yanında başladı. 1969 yılından asistanlığa tayin edildi. 1975 yılına kadar Umumi Türk Tarihi Kürsü Kütüphanesi’nde kütüphane memuru olarak çalıştı. 1975 yazında 4 aylık kısa devreden istifade ederek İzmir’in Bornova İlçesi’nde askerliğini yaptı.

1978 de doktora tezini tamamlayarak aynı yılın Haziran ayında ‘Doktor’ unvanını aldı. 1980 yılının Ekim ayında kendi imkânlarıyla Amerika’ya giderek Columbia Üniversitesi’nde 1981 yılının Nisan ayına kadar, 6 ay süre ile branşı ile ilgili konularda çalıştı.

1983 yılında doçentlik imtihanının bütün safhalarını tamamlayarak ‘Üniversite Doçenti’ unvanını aldı. 1988 yılında da ‘Profesör’ oldu. 2016 yılında hizmet süresi dolduğundan emekli oldu. Hâlen bir vakıf üniversitesinde eğitim hizmetlerine devam ediyor.

 

Evrim, Mutasyon ve Korona-19

  Korona virüsünün asıl mekânı yarasalarmış, onun için yakında insanları bırakıp yarasalara geri dönmesi beklenirmiş.

Korona virüsü mutasyon geçirip ortadan kaybolacakmış.

Korona virüsü soğana gider, bizi bırakırmış.

Bunların söylenebildiğine inanmak zor ama TV’lerdeki “uzmanlar”dan hepsini kendi kulaklarımla işitiyorum.  Yeşilçam’ın seri film ürettiği günlerde figüran kahveleri vardı. Filme figüran gerektiğinde bu kahvelerden birine gidilir, “sen, sen, sen…” diye on- yirmi adam seçilip sete getirilir ve sahneye yerleştirilirdi. Ücret belliydi; piyasası vardı bunun. Şimdi uzman kahveleri mi var? Programcı “Her zamanki uzmanları getirin” mi diyor?

Hani binlerce teoriden biri olan evrim var ya… Tıpkı binlerce teoriden biri olan yerçekimi, dünyanın güneşin etrafında döndüğü, hastalıkları mikroplar ve virüslerin yaptığı teorileri gibi. İşte o evrimi anlamadan virüsün nerden gelip nereye gittiğini anlayamazsınız.

Bir kere virüsü tek bir adammış, düşünüp taşınıp karar verirmiş gibi düşünmeyin. Milyarlarca değil, trilyonlarca değil ancak on üstü bilmem kaç diye sayabileceğimiz miktarda virüsle mücadele ediyoruz. Bu illetin ne aklı var, ne de hissi. Birbirleriyle iletişimi de yok. Tek derdi, içindeki RNA molekülünü kopyalamak. Derdi de yok aslında. Molekül malzeme bulunca bunu zaten yapıyor. Tıpkı suyun aşağı akması, dumanın yukarı çıkması gibi.

Evrim tekâmül falan değildir. Evrim bir hayvanın, bitkinin, virüsün, “hadi şöyle yapalım, daha iyi olur” kararı da değildir.

Evrim ne?

Bakın evrim nedir:

Bütün canlıların içinde, kendi kopyalarının yapılmasını sağlayan şablon molekülleri var. Bu yoksa canlı değildir zaten. Bu moleküller bir binanın inşaat planı, bir otomobilin teknik çizimi gibidir. Bu molekül gelişmiş canlılarda DNA. Şu andaki virüsümüz canlının en basitlerinden biri, onun ne hücresi var, ne de DNA’sı, bir kılıf ve şablon görevini gören RNA ile idare ediyor.

Canlıların işi bu: Kendi kopyasını yapmak. Mutasyon ne? Mutasyon, bu kopya yapılırken bazen yanlışlık olması. Yani kopya çekilirken sanki bazı harfler, bazı kelimeler yanlış yazılıyor. RNA içindeki bir sürü talimattan biri aslından değişik kopyalanıyor.  İçinde yanlış RNA ile hayata gözünü açan virüs çoğu zaman yaşayamıyor, ölü doğuyor. (Gözü olmadığı için onu hayata açması da mümkün değil ama siz anladınız dediğimi. ) Fakat pek ender de olsa, bazen yanlış kopya, aslından daha avantajlı bir yavru yaratıyor. Mesela sadece yarasaya tıkılıp kalmış bir korona virüsü ahalisinden, insanda da yaşayabilen yeni bir virüs çıkıyor. Bu avantaj işte. Düşünsenize dünyada kaç adet veya kaç kilo yarasa var; buna karşılık kaç adet insan ve kaç kilo insan var. Virüs için kilo daha önemli. O birey sayısını pek önemsemez.

Korona virüsler hep vardı

Bir başka mutasyon, yanlış kopya da şöyle: SARS, MERS diye bildiğimiz korona virüsleri bulaştıkları insanları hemen hasta ediyor ve önemli kısmını öldürüyordu. Bu virüs için iyi bir şey değil. Beslendiğiniz kaynağı öldürürseniz, hem siz aç kalırsınız, hem de çocuklarınız başkalarına bulaşamadan hayata veda eder. İnsanı hemen hasta etmek de aleyhinize. Hasta yatar, evde kalır ve başkalarına bulaşamazsınız. İşte bu sebeplerden SARS ve MERS ciddî salgın olamadı.

Evet ya. Korona virüsleri yeni değil.

Korona virüsü bunları düşünmüyor tabi. Fakat bir sürü kopyasını yaparken ve bunlardan bir kısmı da yanlış kopyalanırken bir hatalı kopya, insanı hemen hasta etmeyip bir hafta sonra öksürtüp tıksırtan tip oluveriyor. Hasta ettiklerinin de pek azını öldürüyor. O zaman ne olur? O zaman bu yeni, geç hasta edip az öldüren virüs bütün dünyaya yayılır. Pandemi olur. Covid-19 tam da bu işte. Virüs için iyi, insanlık için kötü bir yanlış kopya.

Avantajlı yanlış kopya sonsuz çoğalıyor. SARS ve MERS çoğalamıyor. Bu yüzden siz artık sadece Covid-19’u konuşuyorsunuz.

Evrim bu işte

Şimdi virüsün “mutasyona uğrayıp ortadan kalkması” mümkün mü? Kendini öldüren bir mutasyon olursa, o mutasyon ölür işte. Çoğalmaz ki.

Evrimin mekanizması da budur. Darwin’in keşfettiği de budur. DNA, RNA izahları hâriç; çünkü Darwin bu şablon molekülleri bilmiyordu. Bilim birbirinden kopuk “teori”lerden ibaret değildir. Darwin olup biteni keşfetti, daha sonra gelen bilim adamları mekanizmanın moleküllerini buldu.

Henüz bilim zihniyeti dediğimiz memetik mutasyonu geçirmemiş insanlar da buna “binlerce teoriden biri” dedi. Bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu bilenler dünyaya hâkim, “Bunu bilmek dünyada da ahrette de neye yarar? Öbür tarafta size bunları mı soracaklar?” diyenle de onların mahkûmu oldular.

Veba’dan Koronavirüs’e

Tarih bilmezsek bu günkü yaşadıklarımızı anlamamız kolay olmayacaktır. Bu yüzden bugün dünyanın yaşadığı Coronavürüs olayının, günümüzde ve ileriki hayatımızda nelere mal olacağını bize öğreneceğimiz tarihi gerçekler ışık tutacaktır.

Geçmişte dünyanın yaşadığı en büyük ölümlere sebep olan hastalık, gene bugün olduğu gibi Çin’den dünyaya İpek yolu üzerinden Veba mikrobuyla yayılmıştır. 1346 Yılında Kırım’a, 1347 Yılında ise Cenevizlilere ait bir gemideki fareler vasıtasıyla Avrupa’ya ulaşmıştır. O yıllarda dünya nüfusu, 450 milyon olarak bilinirken, vebadan kaynaklanan ölümler nedeniyle ortalama 100 milyon kayıpla 350 milyona düşmüştür. 75 Milyonluk Avrupa nüfusu: 50 Milyona, 120 Milyonluk Çin ise 65 Milyona düşmüştü.

Ogünlerdeki Avrupa’nın katı taassubu ve tıbbın bugünkü kadar ileri olmayışından, insanlar, derilerinin üzerindeki deliklerden mikrop girmesin diye yıkanmaz, halkın bir kısmı da bu şekilde pislikten telef olup gitmişlerdi. Bu günkü şartlarda halkımızın akıl almaz uygulamalarını düşündükçe o günün şartlarında insanlara hak vermemek elde değil. Çevremiz, arap sabunuyla yoğurdu karıştırıp yiyenlerden tutunda, etil alkol içip virüsü öldüreceğine inanan insanlarla çevrili.

Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, bundan sonra hiçbir şey, eskisi gibi olmayacaktır. Gelişmiş ülkelerin birçoğu belki batacak, ama krizleri fırsata çevirecek bazı ülkeler, atağa geçeceklerdir. Bugünkü Japonya ve Güney Kore’de olduğu gibi.

Alınacak Dersler: Onlar ve Biz

Koronavirüs’e Çin’den sonra en hızlı yakalanan ülkelerin başında, İran, İtalya ve İspanya var. Türkiye virüs önlemine o ülkelerden sonra başladığı için hastalık tanısı ne oranda, Türkiye genelinde kaç kişiye ulaşıldı henüz açıklanan net bir bilgi yok. Ama yetkililerden açıklanan rakamlara göre yukarıda saydığım ülkelerden hayli düşük.

Avrupa ülkelerinin içerisinde en tedbirlisi, virüsün en az yayıldığı ülke Almanya.

Almanya, her işinde olduğu gibi bu son virüs olayında da oldukça hazırlıklı ve başarılıydı. 1891 yılında kurulan Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü(Robert Koch), bütün Almanya’yı Korona’ya karşı şemsiyesi altına almış, bu gibi tehlikeler karşısında nelerin yapılacağının tespitini yapmıştı. Hatta en son gelen haberlere göre Almanya’da virüsten hastalananların oranı, dikeyden yatay duruma geçmiştir[İT1] .

Bizde öyle mazisi yüz sene öncesine dayanan kurum olmadığından, her gelen hükümet ayrı bir sağlık politikası uygulamış, böyle her acil kriz durumlarında ne yapacağını şaşırır vaziyette kalmıştır.

İtalya ve İspanya’da bu salgından ölenlerin en büyük nedeni, bütün sağlık kurumlarının özelleştirilmiş olmasından kaynaklanıyor. Sağlık ocaklarına varıncaya kadar özelleşen kurumlar gelen tehlikeye karşı yeterli tedbirleri almadılar. Her iki devlet, durumun vahametini kavrayıp önlem alıncaya kadar olanlar olmuş, iş işten geçmiştir.

Oto yol ve köprülerde olduğu gibi, sağlık kurumlarında da aynı özelleştirme hastalığına ne yazık ki, bizim hükümetimiz de yakalandı. Yap-İşlet-Devret modelli şehir hastanelerine geçiş, sağlık ve bilim otoritelerine göre birçok sakıncalarının olduğu söyleniyor. Hatta bu durumdan bir ara sağlık bakanımız dahi şikâyetçi olmuş, “bundan sonra kendi hastanelerimizi devlet olarak kendimiz yapacağız.” Demiştir.

Eski Türkiye! Dedikleri dönemlerde bugün yaşadığımız kriz durumlarında olduğu gibi, devletin bütün birimleri MGK Milli Güvenlik Kurulu başkanlığında toplanıp ortak kararlar alınıyor ve uygulamaya konuluyordu. Şimdiki süreçte ise işler, tek adam kararlarıyla: “benim bakanım, benim valim” sistemiyle yürütülüyor.

Şu yaşadığımız süreç göstermiştir ki, ortak akla, bilim ve liyakata önem verenler kazanmış, diğerleri kaybetmiştir.

Kalın sağlıcakla.


 [İT1]