16.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 508

Aydın, Kültür ve Toplumsal İlerleme

Dünyadaki her toplumun kendi öz benliğiyle özdeşleşmiş toplumsal yapıları ve kültürleri vardır. Felsefeyle Sosyoloji seneler boyunca bu yapıların ve kültürün ilerlemede toplumların önünde bir engel olup olmadığını tartışmış, önemli filozoflar ve bilim insanları konu hakkında çeşitli düşünceler ortaya atmıştır. Pragmatistler emele ulaşmak için her yol mubahtır diyerek faydalı sonuç dışındaki tüm ayrıntıları dolayısıyla kültürel öğretileri de bir kenara atarken, Çizgisel – İlerlemeciler ise kültürün ve toplumsal normların gelecekte varılacak yüksek insan ideasının olmazsa olmaz bir parçası olduğunu savunmuştur. Sosyolojik ve felsefi düşün faaliyetlerin yanı sıra aynı konu dünyanın her yerinde siyasi arenada da tartışma konusu olarak ele alınmış, meseleye farklı farklı bakış açıları geliştirilmiştir.

2020 Türkiye’sinde bu soru halen toplumumuzun önemli meselelerindendir diye düşünüyorum. Bugün kulak kesildiğimizde siyasilerin kullandığı dilde bu soru işaretinin yankılarını işitebiliriz. İktidarın muhalefeti vatan haini ilan etmesi, bazı grupların da iktidarı gerici olarak itham etmesi bu soru işaretinin beraberinde getirdiği ayrışmanın siyasetteki yansımasıdır. Sağ cenahtan çıkan iktidarlar genellikle işler sarpa sardığında ve toplumun önüne dişe dokunur vaatlerle çıkamadığında ahlakla, inançla ve vatanseverlikle vaziyeti toparlamaya çalışır. Buna simetrik olarak sol cenahta aynı durum yaşandığında da söylemler Atatürk, modernlik ve çağdaşlıkla etrafında dolanır durur. İşin üzücü kısmı da siyasilerin bu kavramları oraya buraya çekerken dozajı aşmaktan çekinmemesidir. Toplumumuzda belli kavramların kanalı harekete geçirici işlevi göründüğünden daha etkilidir ve belli kavramların dillere pelesenk edilmesi göründüğünden daha derin neticelere gebedir.

Toplumsal sınıflaşma olgusunun beraberinde getirdiği bir realite olarak her toplumun önde gelen rol modelleri vardır, her toplumun önde gelen aydınları vardır. Bugün dünyada devletlerin örgütlenmesinde ve toplumların yönlendirilmesinde bilim adamlarının, siyasetçilerin, gazetecilerin, yazarların arasındaki statü ayrımı önceki asırlara göre epeyce silikleşmiştir. Dolayısıyla bugün en genel çerçevede Aydın, toplum üzerinde nüfuza sahip, kitleleri etkileyebilen, düşünce ve strateji üretme becerisine sahip kafa emekçileri olarak tanımlanabilir. Toplumsal kodlar üzerinde sağlıklı değişiklikleri yapmak her ne kadar bir zümrenin çalışmalarıyla mümkün olmayıp doğal bir süreci gerektirse de ben, en başta belirttiğim soru işaretini hakiki Türk aydınlarının asgari ölçüde giderebileceğine inanıyorum.

Tabii bu önerme kimleri aydın olarak nitelendirebileceğimiz sorusunu da beraberinde getiriyor. Günümüz şartlarında, 20 Ocak 2020 itibariyle ülkemizde herkes için iyiyi isteyerek etik bilinçle hareket eden, her ne iş yapıyorsa yapsın bunu en iyi şekilde yapmaya gayret eden, entelektüel doygunluğa ulaşmış, ülkesi için hayal kuran ve bu hayallerini güce satmayanlar aydındır. Birilerinin bastığı gazla akil olduğunu zanneden ucube tipler, yaşadığı toplumda insanlar açlıktan intihar ederken gidişatta hiçbir olumsuz tablo görülmüyor diyen yazı otomatları ve işi gücü tarihi çarptırmak olan fesli soytarılar aydın değil, aydınlanmadan zerre nasiplenememiş; nasiplenemediği gibi siyasi kavgalarla kanayıp duran yaralarımızdan kan emip duran çıkarcılardır.

Peki aydınlarımız bizleri çatışmaya ve ayrılığa sürükleyen bu meseleye nasıl yaklaşmalıdır, bizleri ilerletecek nasıl bir perspektif geliştirmelidir?

 

 

 

 

Şüphesiz ki toplumu bir arada tutacak unsurların varlığı her daim zaruridir, bu unsurların varlığı çözülmenin gerçekleşmesini engeller. Tam burada ifade etmeliyim ki bu unsurlar tek başına uygar bir toplum için yeterli değildir. Hayat ve oluş değişimin ta kendisidir, değişmeyen tek şey değişimdir. Bu yüzden bu unsurların varoluş amaçlarından saparak dogmatikleşmesi normların yozlaşmasına kaçınılmaz olarak da toplumun yozlaşmasına sebebiyet verir. İşte bu unsurların en temeli ve köklüsü de kültür dediğimiz organizmadır. Kültür toplumu bir arada tutar ve dişlilerin uyumunu düzenler, kültürün ortadan kalkması halinde nesiller arası aktarım söz konusu olamaz neticede toplum has özelliklerini yitirmeye başlar. Kültürün varlığı toplum için ne kadar zaruriyse, kültürün değişen dünyanın anlayışına ve çağın şartlarına göre şekillendirilmesi de o kadar zaruridir. Hakiki aydınların hedefi yerinde sayan köhne dogmaların sığ takipçisi bir topum değil, özünü muhafaza ederken her alanda kendisini yenilemeyi başaran, çağdaşlığı anlamlandırıp içselleştirmeyi başarmış ilerici bir toplum olmalıdır.

İşte ancak o zaman vaktinde Atatürk’ün üzerinde ısrarla durduğu, devletimizin kuruluş hedeflerinden biri olan muasır medeniyetler seviyesini yakalayabiliriz. İşte ancak o zaman kadim milletimizin tarihine ve emanetçisi olduğumuz bu kıymetli mirasa icap eden muameleyi göstermiş oluruz. İşte ancak o zaman lüzumsuz kavgaları bir kenara bırakıp yekvücut halinde aydınlık ufuklara giden yolda birbirimize kenetleniriz.

Ve işte ancak o zaman başarırız, işte ancak o zaman üzerimize düşen ödevi hakkıyla yapmış oluruz.

Ben inanıyorum başaracağız, başaracağız, başaracağız!

Hep birlikte başaracağız…

Sıra Dışı Ölümler

Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın (A.Camus)

İnancım şudur ki bu ülkede ölmek, yaşamaktan çok daha kolay hale geldi. İnsanlar yaşamak için çalışır-çabalar, kendini ve yakın çevresini tehlikelerden korumak için düşünür, güzel bir hayata hayal kurar. Zaten hayatın ve insan olmanın manası da bu değil mi?

Ama günümüz Türkiye’sinde bu dediklerimizin hiç birisi maalesef gerçekleşmiyor. İnsanlar bırakın yakın çevresini korumayı aksine yalnızlaşıyor. Çünkü yaşam alanları o kadar daraldı ve zorlaştı ki, muktedirlerin haricinde ne yapsanız gidecek bir yeriniz, sığınacak bir yuvanız yok.

Bir işiniz var ve çalışıyorsanız ne ala, işiniz yok ama mesleğiniz var iş arıyorsunuz, ağzınızla kuş tutsanız iktidar partisine üye olmadan, kapısını aşındırmadan namusunuzla bir işe girip çalışmanız imkânsız. KPSS sınavına giriyorsunuz, 90 puan üzerinde not aldınız ama partili değilseniz, sizin yerinize 60 puan alan işe başlıyor.

Saray tarafından korunan iş adamlarının haricinde kamuya ait iş yerlerinden iş alabilen bir işadamı tanıdığınız var mı, belki vardı ama çoktan iflas ettirildi öyle değil mi? Maalesef içinde yaşadığımız, son yirmi seneye yakın zaman diliminde gözlemlediklerimiz bunlar.

Konumuzun başına dönecek olursak, sıradan ölümler öylesine sıradanlaştı ki, her gün yeni bir ölüm vakasıyla şok oluyoruz, her ölümün arkasından belki son olur diye ümit ederken, ertesi gün daha beter kahredici bir vaka ile tekrar kâbus yaşıyoruz.

Yaşadığımız sıra dışı ölüm vakalarının hepsi bir birine rahmet okutur cinsten. Kırıkkale’de 10 yaşındaki kızının gözleri önünde eski eşi tarafından vahşice öldürülen Emine bulut: “Ben ölmek istemiyorum!!!” diyerek aldığı bıçak darbeleriyle can veriyor.

Ordu da Üniversite öğrencisi balerin Ceren Özdemir, mapushane kaçkını bir katil tarafından kapısının önünde vahşice öldürülüyor.

En son kahredici bir ölüm haberi de İstanbul Samatya’dan. İstanbul Üniversitesi 3. Sınıf öğrencisi Sibel Ünli, yokluk, yoksulluk ve çaresizliğin sonucunda kendisini suların koynuna bırakıyor. Sosyal medyaya düştüğü şu satırlarla hayata veda eden Sibel Ünli: “Gidecek yerim yok, yaşanmaya değer bir hayatım da
Yemekhane kartında sadece 1 Lira kalmış. Yeni yıldan tek dileğim iş bulabilmek.

Ümmetin liderliğine soyunanlar, saraylarında ejder meyveleriyle beslenenler, birazda mensubu oldukları milletin çocuklarının sorunlarıyla ilgilenselerdi belki bu gencecik ölümler olmayacaktı.

Çok şey istemiyoruz aslında;

Sadece diğer modern çağdaş milletlerin mensupları nasıl yaşıyorlarsa bizim de tek istediğimiz öyle yaşamaktı.

Sağlıcakla kalın.

Provokasyon mu, Pişman mı Oldu, Korktu mu?

Şimdi benim de içinde bulunduğum bir grup arkadaşıma sosyal medya üzerinden yapılan tehdit ve hakaretin hikâyesini anlatacağım.

İstanbul Belediye seçimlerinin hemen öncesiydi. Millet İttifakı’nın İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu‘na destek veren bir grup arkadaşımız, ‘Demokrat Ülkücüler’ imzalı bir bildiri ile görüşlerini kamuoyu ile paylaştılar. Bu bildiriye Kocaeli’den kamuoyunun çok yakından tanıdığı üç saygın arkadaşımız, Ahsen Okyar, Zekai Kahyaoğlu, Halil Konuşkan ve ben imza verdik.

Bu bildirinin açıklanmasından sonra, Ahmet Yiğit Yıldırım adına kayıtlı Twitter hesabından, bizim isimlerimizin de bulunduğu, içinde çok sayıda değerli ismin yer aldığı bir liste “hainler listesi”  tanımlamasıyla yayımlandı.

Devamında da, bu listede bulunanlar şu ifadelerle tahkir ve tehdit edildi:

“Milliyetçi- Ülkücü hareketin ismini kullanarak pkk işbirlikçilerine destek arayan bu HAİNLERİ unutmayacağız. YA TAM SUSTURACAĞIZ, YA KAN KUSTURACAĞIZ.” 

Yetmedi.

Aynı şahıs, aynı hesaptan ve aynı tarihte ikinci bir tweet mesajında da hakaret ve tehditlerini sürdürdü:

Sözcü Gazetesinde yayımlanan bir haber resminin üzerine,  “Kendisini ülkücü olarak tanımlayarak PKK SEVİCİ EKREM PAPAZOĞLU’NA destek arayanlar er ya da geç ÜLKÜCÜ ADALETLE TANIŞACAKTIR. Demokrat Ülkücüler adı altında namussuzluğa imza atanların sonu bellidir. Çakallara haddini bildiren Bozkurtlara bin selam…” yazarak paylaştı.

Bu paylaşımın altında verilen resimde, “İYİ Parti’nin kurucularından Metin Bozkurt İstanbul’un Beylikdüzü ilçesinde 8 kişilik bir grubun saldırısına uğradı” metni ve saldırıya uğrayan Metin Bozkurt’un darp edilmiş, kan revan içindeki hali vardı.

Yani şahıs bu cümlelerle aynı zamanda işlenmiş olan suçu ve suçluları alenen övdü.

Bu hakaret, tehdit ile suçu ve suçluyu öven ifadelerin yayımlanmasından iki gün sonra da 22 Haziran 2019’da, şüphelinin “hainler listesi” diyerek tehdit ettiği listede yer alan isimlerden biri daha (Zihni Pamukçu) saldırıya uğradı.

**************************************

Ahmet Yiğit Yıldırım Kim?

Bu hakaret, tehdit, suçu ve suçluyu övmek suçlarının işleyen twitter hesabının sahibi kimdi?

Twitter hesabı Ahmet Yiğit Yıldırım  adına kayıtlı idi. Araştırınca öğrendik ki, Ahmet Yiğit Yıldırım,  Ülkü Ocakları İstanbul Şube Eski Başkanı ve Milliyetçi Hareket Partisinin halen MKYK üyesiydi.

Twitter hesabında profil resmi olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile bir resmini tercih etmiş ve mhp.org.tr” ye link koymuştu.

Kanaatimizce bu şahıs mensubu olduğu bu organizasyonların gücünden faydalanarak, korkutmaya yönelik tehdit ve hakaretler yapıyordu. Bizleri bu organizasyon üzerinden korkutma amacını taşıdığı ve kullandığı “ülkücü adaletle tanışacaklardır” ifadesi ile “korkutucu bir suç örgütü” gibi gösterdiği ülkücü organizasyonların gücünden yararlanarak tehdit suçunu işlediği kanaatine vardık.

Ve hukuk devletine inanan her vatandaşın yapması gerekeni yaptık. Haziranda Savcılığa suç duyurusunda bulunduk.

Dün de Savcılığın kararı bana tebliğ edildi.

**************************************

Ben Değilim Demiş!

Kocaeli C. Başsavcılığından gelen “Karar”da, hakkında suç duyurusunda bulunduğumuz Ahmet Yiğit Yıldırım “atılı suçu kabul etmediğini, adına kayıtlı twitter hesabının kendisi dışında birden fazla kişi tarafından kullanıldığı, yorumları kendisinin yapmadığını beyan ettiği” yazıyordu.

“Mevcut teknoloji ve imkânlar dâhilinde internet üzerinden yayın yapan sitelere kimin hangi IP numarasını kullanarak ulaştığının tam olarak takip edilemediği, Twitter şirketinin de, öldürme ve çocuk pornografisi gibi suçların dışında, bilgi paylaşımında bulunmadığı” gerekçeleriyle “Kovuşturma Yapılmasına Yer Olmadığına” karar verilmişti.

Öncelikle şüpheli şahsın dediklerinin doğru olmasını temenni ediyorum.

Çünkü MHP gibi köklü bir partinin MKYK üyeliğini yapmakta olan bir şahsın külhanbeyi ve hatta mafya tarzı bir üslupla siyaset yapması bana ancak üzüntü verir.

Çünkü siyasetçilerin mücadelesini hukuk ve ahlak normları içinde yapması gerekir.

**************************************

MHP’nin Görevi

Eğer şüphelinin ifadesi doğru ise, toplum kesimlerini birbirine düşürmek için yapılmış profesyonel bir provokasyon/ kışkırtma olayı söz konusu olmalıdır ki, bu şahsımıza yapılan hakaret ve tehditten daha önemlidir.

Bu olay “provokasyon” ise bunu yapanı bulmak her şeyden önce şüpheli şahsın ve MHP’nin görevi olmalıdır.

Bu konuda MHP yetkililerinin bir araştırma/ soruşturma yaptığına dair hiç bir duyum almış değilim.

Adı geçen “şüphelinin” hesabı kendi bilgisi dışında kullanılmış bile olsa, yapması gerekenler vardı:

Ya hesabından, ya basına bir açıklama yapar, bu çirkin paylaşımların bilgisi ve iradesi dışında yapılmış olduğunu kamuoyuna duyurabilirdi. Veya en azından bizleri arar, kendi adının böyle bir “provokasyona” karıştırılmış olmasında duyduğu üzüntüyü paylaşabilirdi.

Bunu yaptı mı? Hayır!

Peki, kullandığı ve ele geçirildiğini iddia ettiği Twitter hesabını kapattı mı? Twitter şirketine şikâyetini iletti mi? Hayır!

Bu hesaptan hala “MHP’nin ilkeli, sorumlu, ahlaklı siyasi duruşundan taviz vermediğinden” bahsediyor. Bu mu ilkeli olmak, bu mu sorumlu olmak, bu mu ahlaklı siyaset?

Acaba korkmuş olabilir mi? Bir “ülkücünün”, hele de adı “Yiğit” olan bir “ülkücünün” korkmuş olacağına da ben ihtimal vermek istemem.

Peki, size göre ne oldu?

Şehitlikteki Mezar Taşında 16 Günlük Yazıyordu…

      ‘’Selden koymuştu anacığı adını. Şehitlikte o’nun adını ilk kez okuduğumda; tüylerim diken, diken olmuş, insanlığımdan utanmıştım. Çünkü o henüz bir bebekti. Ne olduğunu dahi anlayamayan o küçücük bedeni diri, diri toprak olurken; bunu yapanların, EOKA terör örgütüne mensup Rum canileri olduğunu sezemeyecek kadar küçücüktü… ’’

         Kıbrıs adasında yaşanan öylesine tarihi bir gerçek var ki! Bu gerçeği hiçbir güç, hiçbir çaba değiştiremeyecektir.

         Bu gerçeğin adı; Kıbrıs adasında Kıbrıs Türk Halkına uygulanmak istenen soykırım, bir nevi jenosit’tir.

        Bu insanlık suçunu işleyenler; adada o dönemde EOKA’yı Kuran Rum yöneticileri, bu terör örgütünün eli kanlı eşkıyaları, bu oluşumu destekleyen Yunanistan’daki cunta yönetimidir.

          Her 21 Aralık geldiğinde; tarihin derinliklerinde kalan acılı bedenlerin adalet isteyen feryatları yükselir adadan…

          Her 21 Aralık; 1963 yılı Noel’inde Kıbrıs’ta yaşanan Rum’un acımasızlığını, o gece Kıbrıs Türk Halkının topyekûn nasıl yok edilmek istendiğini, Rum çetelerince gerçekleştirilen cinayetleri anlatır.

         Her yıl Aralık ayının son haftası, KKTC’de ‘’Şehitler Haftası’’ olarak anılır. Bu zaman diliminde bu katliamlara kurban gidenlerin acılı ailelerinin feryatlarıyla yankılanır ada…

        Dünya var oldukça da; ‘’1963 Kanlı Noel’inde’’ yaşanan bu katliamlar, bu insanlık ayıbını gerçekleştiren Rum canilerin alnında kara bir leke olarak kalacaktır.

        Bundan 56 yıl önce adanın her yerinde yaşanan bu insanlık ayıbı, işlenen bu cinayetler yıllardır Rum yönetimince inkâr edilmiş, uluslararası arenada konu dahi edilmesi istenmemiştir.

       Hatta bir ara (Annan Planı süreci…) GKRY, Rum çetecilerin işledikleri bu suçları; kuruluş amacı Kıbrıs Türk’ünün adadaki maddi,  manevi varlığını, namus ve şerefini korumak olan TMT’ye dahi yüklemeye çalışmıştır!

        Ama her defasında tarihi gerçekler, katledilen masum insanlarımızın kayıp mezarları, uydurdukları bu yalanlara galebe çalmış. Yaşattıkları o acıları, yaptıkları katliamları, bir tokat gibi Rum tarafının suratına çarpmıştır.

         O ‘Kanlı Noel Gecesinde‘, insanlık tarihinin hiçbir döneminde yaşanmamış bir vahşet yaşanmıştır. Zira Rumlar; inançlarına göre kutsal saydıkları o gece! Sadece Türk oldukları için yüzlerce insanımızı katletmişlerdir.

          Aslında o gecenin hazırlığı, nasıl uygulanacağı ‘Akritas Planı’nda’ yıllar öncesinden yapılmıştır.  O gece, uygulamaya konulan bu imha planın hedefinde; ‘Kıbrıs Türk’ünün’ etnik katliamı, topyekûn katledilmesi vardır.

           Ancak, öncelikle Kıbrıs Türk’ünü korumakla görevli TMT işte tam da bu dönemde yeraltından çıkarak, Rumların bu alçak saldırılarına kahramanca karşı koymuştur.

           Türkiye’de bu katliamlara tepkisiz kalmamış, Garantörlük anlaşması gereğince, tıpkı 20 Temmuz 1974’te olduğu gibi uluslararası siyasi caydırıcılığı da kullanarak, adaya yapılan bir hava harekâtı ile bu jenosit uygulamasını önlemiştir.

         Şimdi bu yazım aracılığı ile seslenmek istiyorum:

          Siz; bu katliamları yapan eli kanlı Rumları bugüne değin yargılamayan, bırakın yargılamayı, bu insanlık suçunun işlenmesi nedeniyle Kıbrıs Türk’ünden bir özür dahi dilemeyen Rum yönetimi,

         Siz; ‘’Kıbrıslıyız’’ kimliğinin ardına saklanıp, KKTC’de Rumlarla yeniden bir arada yaşamanın heveslileri, ‘’Birleşik Kıbrıs’’ senaryosunu yazanlar,

        Siz; Rumlarla, tek devlet, tek egemenlik, tek kimlik adı altında iç, içe yaşayabiliriz yazıları ile halkımızın beynini bulandıranlar,

        Siz; Türkiye’ye, Türk askerine kabul edilemez suçlamalarla saldıran kimi sendika yöneticileri, dernek temsilcileri; cepleri, mideleri Eurolarla şişirilmiş bilinen vakıf, platform üyeleri!

       Siz; Beyler!

        Kıbrıs Türk Halkının adada ki var oluş nedenlerini, tüm kazanımlarını müzakere masasında pazarlık konusu yapmaktan çekinmeyenler!

       Siz; Rumlarla yol arkadaşlığı yapanlar!

       Tarihi belgelerle kanıtlı bu ‘insanlık suçu’ hakkında söyleyeceklerinizi duyalım!  Bu yaşananlara, ‘’Kıbrıs Türk Halkına karşı girişilmiş bir ‘Soykırımdır’ ’’ demek cesaretiniz var mı?

        1955 – 1974 yılları arasında Kıbrıs Türk’ünün yaşadığı o acılı yıllarda; yüzlerce yakılıp yıkılmış Türk köyü, hayatta kalabilmek için emniyetli bölgelere göç etmiş on binlerce insanımız, hunharca katledilmiş, hala kayıp binlerce masum vatandaşımız varken!

       Biz bu katliamları unuttuk, bu gerçekler tarihin derinliklerinde kaldı demeye hakkınız var mı?

       O insanlarımızın adalet isteyen çığlıklarını da mı unutacaksınız?

       Ama ne yazık ki unuttuk!

        Anlatabildik mi EOKA’CI katillerin yaptığı bu insanlık ayıplarını? Yeterince duyurabildik mi o insanlarımızın acılı çığlıklarını? Uluslararası mahkemelere taşıyabildik mi onların insan haklarını?

       Hala adanın tek sahibiymiş gibi davranarak, Kıbrıs Türk’üne azınlık haklarından fazlasının verilmeyeceğini savunan, kalıcı bir çözüm adına uzatılan dostluk elini görmezden gelerek; türlü Bizans oyunlarıyla Kıbrıs Türk Halkının milli iradesini dayalı, 36 yıldan beri dimdik ayakta duran KKTC devleti gerçeğini görmezden gelenler…

    Yunanistan destekli yarı buçuk haliyle, Türkiye’nin önünü AB’de, Doğu Akdeniz’de tıkamaya çalışan GKRY:

      Bize tarih sayfalarını karıştırtmayın!

      Karıştırdıkça sabıkalarınız, alınlarınızdaki kara lekeler çoğalır! Yıllar öncesinde acımasızca katlettiğiniz soydaşlarımızın çığlıkları Girit’ten, Rodos’tan, Batı Trakya’dan, Anadolu’dan duyulur. Kıbrıs’ta diri, diri toprağa gömdüğünüz; 80’lik Hasan Dede’nin, gelin kız Melek’in, o yiğitler yiğidi Mehmet’in, 16 günlükken katlettiğiniz Selen Bebeğin çığlıklarına karışır.

     Tarihin yazıldığı bazı defterler vardır!

     O defterlere konu olan gerçekler, günü geldiğinde onları yaşayanlarca sorgulanır, sonuç alınır ve o defter bir daha açılmamak üzere kapanır.

    Ama bazıları ise hep açık kalır!

     Hele, hele o defterin başında, ’21 Aralık 1963 Kıbrıs Türk Halkına uygulanmak istenen soykırım’’ yazılı ise.

    Ve bu güne kadar, bu insanlık suçunu işleyen, hala adanın güneyinde yaşadığı bilinen eli kanlı Rum çetecileri, uluslararası yargı karşısında değil hesap vermek, en azından bu utançlarını kabul ederek, Kıbrıs Türk’ünden özür dahi dilememişlerse; hep açık kalacaktır… ( Bk. Atilla Çilingir Tarihten Gelen Çığlık-2010 )

Aydın Olma Sorumluluğu

       İçinde yaşadığımız 21. yüzyılda veya başka bir ifade ile “ Enformasyon Çağı’nda “ , Türkiye ve dünyada sosyal olaylar ve toplumsal değer yargıları çok hızlı bir şekilde değişmektedir. Hedeflerini belirlemiş, sosyo- ekonomik ve sosyo – kültürel dayanışmasını sağlamış ülkeler bile bu değişmelerden ister istemez  etkilenmektedir. Bu değişim ve sapmaların önüne geçebilmek için, yaşadığımız sosyal çevrenin meselelerine çözümler bulabilmek için, öncelikle tespitlerin

 doğru yapılmasına ihtiyaç vardır. Bu yöndeki çalışmalar milletler seviyesinde ele alındığı gibi, artık milletlerarası zeminlerde de değerlendirilmekte ve tartışılmaktadır.

       Meseleye Türkiye açısından bakacak olursak; Türkiye’de topluma yön vermeye çalışan ilim, fikir, düşünce ve siyaset adamlarının çok hassas davranarak, topluma yol gösterici olmaları gerekir. Bu bakımdan; ülke insanlarını bu dalgalanma ve sapmalardan korumak için, siyaset ile uğraşanlar, siyaseti şahıs ve zümre hakimiyeti için değil, milletin ve ülkenin geleceğini aydınlatmak için yapmalılar. Sanat faaliyetlerinde bulunan sanatçılar, sanatı sanat için değil,  toplumu biliçlendirmek ve yönlendirmek için yapmalılar. İlim, fikir ve düşünce adamlarının topluma milli kültürün, milli tarih şuurunun ve İslam’ın bütün vecibelerini doğru olarak öğretmeleri gerekmektedir.

       Şayet,  ilim, fikir ve düşünce adamları aydın olma özelliklerini kaybederlerse eğer;  hem kendilerine ve hem de içinde yaşadıkları topluma yabancılaşmış olurlar. Bu durum da; toplumun çözülmesi ve sonunda da yok olması anlamına gelir.

       Meselelere yabancı entelektüel gözüyle bakan bazı çevreler tarafından, milliliğe ait ne kadar değer yargısı varsa yozlaştırılıp evrenselleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu çevreler; ülkede doğru söylemeyi, namuslu olmayı, ülke ve dünya meselelerinde milli çıkarlar doğrultusunda tavır almayı kendilerine ilke edinememişlerdir. Yalan ve yanlış tarih tezleriyle Türkiye’de mozaik ırkçılığı yaparak Türk’e cephe almışlardır. Onlara göre; Türk Milliyetçisi olmak, tutsak olmuş ve zulüm gören soydaşların özgürlüklerini savunmak suç teşkil etmekte ve bu şekilde düşünenleri de şovenistlik ve ırkçılıkla suçlamaktalar.

       Fakat şurası önemle bilinmelidir ki, Türkiye Cumhuriyetini kuran milli irade Türklüktür. Dolayısıyla, Cumhuriyet Türklüğün asli unsurudur ve sonsuza kadarda öyle olacaktır. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 Türk Devletini temsil eden yıldızlar da elbette tesadüf değildir.

       Siyasi ve ekonomik çıkarların, millet ve ülke çıkarlarının üstünde tutulduğu günümüzde, gerçek Türk aydınlarına çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Bu da birlik, beraberlik, dayanışma ve aydın sorumluluğu içinde hareket ederek, milli ve manevi değerlere sahip çıkmayı gerektiriyor. Bu bakımdan; Türkiye’nin sağlıklı, huzurlu ve başarılı yarınlara ulaşması hepimizin en büyük ideali olmalıdır.

Ermeniler ’den Sonra Rumlar mı? Prof. Dr. Kenan Erzurumlu’nun Açıklamaları

Oğuz Çetinoğlu: Sizinle yaptığımız bir röportajda; ‘Rumların sosyal hayatımızda önemli yeri vardır.’ Demiştiniz… Nereden gelen ve nasıl bir önem söz konusudur?

Prof. Dr. Kenan Erzurumlu: Türkiye’deki Rum hareketlerinin ciddîye alınmasını gerektiren konular; Fener Rum Patrikhanesi, Heybeliada Ruhban Okulu, Pontusçuluk ve Rum dönmeleri başlıkları altında incelenebilir.

Fener Rum Patrikhanesi’nin kuruluşu Bizans dönemine kadar uzanmaktadır. Siyasî faaliyetleri ise, 1453’ten sonra, Fatih Sultan Mehmed Han’ın, Rum-Ortodoks cemaatini teşkilâtlandırıp başlarına patrik seçtirerek, ‘millet başkanı’ statüsüyle hem ruhani, hem de sosyal alanda yetkiler vermesiyle başlar.

Patrikhane, Doğu Roma İmparatorluğu zamanında bile böylesine geniş imtiyazlara sâhip olmamasına rağmen; özellikle Osmanlı Devleti’nin duraklama ve gerileme devirlerinde kendisine sağlanan bu imtiyazları devlete karşı bir silâh olarak kullanmıştır, kilise cemaatinin millî duygularını sürekli körükleyerek, Yunan-Rum milliyetçiliğinin temsil odağı olmuştur. ‘Megalo Idea’ fikri, temel dünya görüşü olmuştur.

Çetinoğlu: Lozan Antlaşması’ndaki boşluktan mı?

Prof. Erzurumlu: Fener Rum Patrikhanesi, tek başına bir kurum olarak Lozan Antlaşması’nda yer almamıştır. Yâni; Lozan Antlaşması’nda, Patrikhane’yi ilgilendiren özel bir madde yoktur. Kısaca, Patrikhane’nin tek hukukî ve sosyal dayanağı, Türk devleti ve Türk milletinin hoşgörüsüdür. Ancak Patrikhane, bunu, sonuna kadar istismar etmiştir ve etmeye devam etmektedir.

Türk Devletini oluşturan bütün kurum ve kişiler, TC. Devleti’nin kanunlarına uymak mecburiyetindedir. Patrikhane, T.C.’nin bir kurumu olarak- bu devletin kanunlarına uymak mecburiyetindedir. Kendisini millî kanunlarımızın üstünde görmek gibi bir lükse sâhip değildir.

Çetinoğlu: İkaz edilmemiş mi?

Prof. Erzurumlu: Patrik seçimi konusunda, Patrikhane’ye iki tebligat yapılmıştır. İlki 1923 yılındadır.  İkinci tezkere ise 1970’de verilmiştir: ‘Patrik seçiminde bir aksaklık olduğu kanaatine varılırsa, Vali, patriği tayin edebilme hakkına sâhiptir.’ kararını içermektedir. Bu ikinci tezkere maalesef hiç uygulanmamıştır.

İstanbul Valiliği’nce hazırlanan 1092/6-12 sayılı ve 1923 yılına ait birinci tezkereye göre; Patriğin T. C. vatandaşı olmasının şart olduğu gibi Ortodoks olmasına rağmen Türkiye’deki metropolitliklerde görev yapmayan papazların Patrik olarak seçilmeleri de engellenmiştir.

Çetinoğlu: Hangi idari ve hukuki makamlara bağlı oldukları da tespit edilmiştir…

Prof. Erzurumlu: Fener Patrikleri, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre, idari açıdan, Eyüp Kaymakamlığı’na, Fatih Savcılığı’na ve İstanbul Valiliği’ne bağlıdırlar. Çoğu cemaatsiz 18 metropolit tarafından yapılan seçimin onayını İstanbul Valiliği verir. Buna göre, patriğin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içindeki en yüksek dereceli muhatabı İstanbul Valisidir.

Çetinoğlu: Meselenin tarihî geçmişine kısa bir göz atabilir miyiz?

Prof. Erzurumlu: 1820-1821 Mora İsyanı, Balkanlar’ın Memalik-i Osmanî’den ayrılmasını sağlayan en önemli hareketlerden biridir. Sultan İkinci Mahmud Han’ın dönemindedir. Sadrazam, Benderli Ali Paşa’dır. Fener Rum Patriği koltuğunda Gregorius oturmaktadır devletin yaptığı araştırmalar, isyandaki Rum ve Patrikhâne parmağını ortaya koydu. Benderli Ali Paşa’nın emriyle yapılan Patrikhane’deki aramada, Mora İsyanı ile ilişkilerini ortaya koyan belgelerin bulunması üzerine, Patrik Gregorius tevkif edildi. Yapılan muhakemesinde suçlu bulunarak Patrikhane’nin orta kapısı önünde idam edildi. Olaydan sonra, gizli olarak toplanan Patrikhane yönetimi, aynı yerde bir ‘Türk devlet adamı asılana kadar kapının kapalı tutulmasına’ karar verdi. Söz konusu kapı, Cumhuriyet dönemine kadar zincirlenmiş olarak tutuldu. Daha sonra kaynaklanarak, kapalı hâlde tutulmaya devam etti. (Hâlen, bu kapı Patrikhane çevrelerinde ‘Kin Kapısı’ olarak anılmaktadır.)

Çetinoğlu: Bu hâdise üzerine bazı düzenlemeler yapılmış olmalı… 

Prof. Erzurumlu: Lozan Antlaşması’nda, hakkında hüküm olmaması dolayısıyla, Patrikhane’nin çalışmaları ile ilgili olarak, Atatürk tarafından bir dizi kaideler belirlenmiş ve yürürlüğe konmuştur. Bu kurallara göre, ‘Patriğin T.C. vatandaşı olması, Türkiye’de ikamet ermesi’ bağlayıcı şart olmuştur. Atatürk’ün koyduğu bu kaideleri bozmak isteyen güçler, 1925 yılında yabancı uyruklu Konstantin Araboğlu’nu patrik seçtirmişlerdir. Ancak devletimizin başında Atatürk vardı. Çakma patrik Araboğlu, 29 Ocak 1925’te sınır dışı edilerek yeni patrik seçilmiştir.

Çetinoğlu: Sonrasında durum nasıl değişti?

Prof. Erzurumlu: 1930’a kadar ‘başpapaz’ olarak anılan Patrikhane başkanı, bu tarihten itibaren ‘patrik’ unvanıyla anılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nın çalkantılı döneminde ve hemen sonraki yıllarda, Patrikhane’nin ve 1946’da seçilen patrik Maksimos’un Sovyet taraftarı olduğu iddiaları yaygınlaşmıştır. ABD’nin de etkisi ile yeni aday aranmaya başlamış ve sonunda Kuzey ve Güney Amerika Başpiskoposu Athenagoras üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Ancak, Athenagoras’ın T.C. vatandaşı ve Türkiye doğumlu olmaması tayinine engel görülmüştür. Patrik Maksimos, 1948’de istifa ettirilerek, yerine bir gecede Türk vatandaşı yapılan Athenagoras tayin edilmiştir. Kendisi, Atatürk’ün nutuk’ta anlattığına göre: ‘Anadolu’daki Rum azınlıkları kışkırtmak üzere kurulan Pontusçu ‘mavri mira’ teşkilâtının kurucusudur.’

Çetinoğlu: Athenagoras mı?

Prof. Erzurumlu: Evet!

Çetinoğlu: Dost kazığı… Sonra Efendim…

Prof. Erzurumlu: Fener Rum Patrikhanesi’nin, Hıristiyan dünyası ile ilişkileri, Athenagoras döneminde sıklaşmıştır. 1972’de ölümünden sonra yerine 16 Temmuz 1972’de seçilen Gökçeada ve Bozcaada Metropolidi Dimitrios’un patrikliği döneminde, Patrikhâne’nin Hıristiyan dünyası ile ilişkileri daha da artarak devam etmiştir. Bu gelişmede, değişen dünya dengelerinin yanında, Türkiye Cumhuriyeti’nin başında, maalesef, Atatürk gibi bir devlet adamının olmaması da rol oynamıştır.

Dimitros’un 1990 yılında ABD ziyareti, Patrikhane açısından bir dönüm noktasıdır. Bu ziyarette patriğe, -hiçbir hukukî dayanağı olmamasına rağmen- ‘Ekümenik Cihan Patriği’ unvanı verilmiştir. Bu unvan, Fener Rum Patrikhanesi’ne, ne yazık ki, cihanşümul boyut kazandırmıştır. Zira Ekümenizm, Fener Rum Patrikhanesi’nin bütün dünya Ortodoks Hıristiyanlarının merkezi olması, T.C. kanunlarının üstüne çıkarak milletlerarası hüviyet, sonuçta özerk bir statüye kavuşması anlamına gelmektedir.

Çetinoğlu: O dönemde batıcı mikrofon ve kalem erbabı, bu statünün Türkiye’ye de itibar kazandırdığını iddia ederek Amerika ve Yunanistan’ın ekmeğine yağ sürmüşlerdi… 

Prof. Erzurumlu: Evet! Dimitrios’un, 1991’de ölümü ile patrik seçilen T.C. uyruklu Kadıköy Metropolidi Bartholomeos’un dönemi, Patrikhâne’nin hızla dışa açıldığı çok hareketli bir dönemdir. Bartholomeos, milletlerarası konjonktürün de sağladığı imkânlarla popülaritesini gittikçe artırmaktadır.

Çetinoğlu: Neler oldu?

Prof. Erzurumlu: Örnek olarak, 1994 Nisan ayında Avrupa Parlamentosu’nun dönem açılış konuşmasını teamüllere aykırı olarak gerçekleştirdi. O güne kadar bütün açılış konuşmaları devlet başkanları tarafından yapılmıştı. Patrik’in, ‘dinî lider’ olarak konuştuğunu söylediği parlamentoda, ‘Bizans Devlet Başkanı’ gibi ağırlandığı ortaya çıktı.

Çetinoğlu: O günlerde kapı meselesi de gündeme gelmişti…

Prof. Erzurumlu: Evet! Doğru Yol Partisi – Refah Partisi koalisyonunun hükümet sözcüsü, dinler arası diyalog açısından, ‘kin kapısının açılmasının olumlu bir jest olacağını’ ifade etti. 

Çetinoğlu: Bu ifade bir mâniada T.C. Hükümetinin talimatı, hiç değilse teklifidir. Neticesi hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Erzurumlu: Bartholomeos 16.12.2006 tarihinde, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’le yaptığı röportajında şöyle demiştir: ‘Buna, kin kapısı demek yanlış. Bizler bunu hiçbir zaman kin kapısı olarak görmedik. Türkler de görmüyordu, ama son zamanlarda bir kişi bu kelimeyi icat etti. Bizim asıl cemaatimiz Yunanistan’da. Bu kapıyı açarsak orada çok tepki alırız. Ayrıca bu kapının açılması da mümkün değil. Çünkü betonla yere gömülmüş.’

Çetinoğlu: Bütün bu işler olurken Pontulusçuluk çalışmaları da devam ediyor…

Prof. Erzurumlu: Dünyadaki gelişmeleri kendi arzuları doğrultusunda yönlendirmek durumunda olan güç odakları, ülkemizin parlak geleceğini de kendi istedikleri doğrultuda şekillendirebilmek için yeni problemler ortaya çıkarmaktan çekinmemektedirler. Batıdan Yunanistan, Almanya ve ABD’nin desteklediği; son derece hareketli olan Kafkasya ile tarihî ve coğrafî yakınlığı, Karadeniz bölgemizin hedef alınmasına vesile olmuştur.

Şüphesiz ki Pontusçuluk çalışmaları henüz ciddî boyutlara ulaşamamıştır. Unutulmaması gerekir ki, 1960’1ı yıllarda Doğu ve Güneydoğuda başlayan Kürtçülük çalışmalarına dikkati çeken büyük dava adamı Hüseyin Nihal Atsız, 141 ve 142. maddeden hapse mahkûm edilmiştir.  1970’lerde Abdullah Öcalan’ın etrafındaki 3-5 kişiyi ciddiye almayan ve hatta devlet kurumlarında (?) görevlendiren anlayış, 1984’te Şemdinli ve Eruh baskınlarını da ciddiye almamış, ‘gösteriler 3-5 eşkıyanın işidir’ denilerek küçümsenmiştir. Bütün bu gelişmeler, yâni olayları ciddiye almamak, yüce devletimize ve aziz milletimize çok pahalıya mal olmuştur. Pontusçuluk çalışmalarına dikkat çekmek isteyen bütün çalışmaların maksadı ise, bu devletin ve milletin yeni bir 20-30 yılının, 30.000 canının, 110 milyar dolarının kaybolmamasını sağlamak, geleceğinin engellenmemesini bugünden temin etmek içindir.

Çetinoğlu: Türkiye’ye gelen 5.300.000 Suriyelinin sebebiyet verdiği ve de vereceği zararlar yanına yeni ve büyük problemler tezgâhlanıyor. Pontusçuluk çalışmalarının arka plânından da bahseder misiniz?

Prof. Erzurumlu: Pontusçuluk çalışmalarının arkasında gözüken ilk ülke Yunanistan’dır. Batının şımarık çocuğu konumundaki komşumuzda, hâlen yüzlerle ifade edilen sayıda devlet kontrolünde-desteğinde sivil toplum örgütü bu konuda faaliyet göstermektedir.

Öte yandan Almanya, gizli servisi ve değişik vakıflar aracılığıyla, Pontusçu faaliyetleri desteklemekte ve hatta plânlayıp yürütmektedir. Bu cümleden olarak, Bundesnachrichtendienst (BND- Batı Alman Gizli Servisi) üyesi olan Wolfgang Feurstein,  Laz varlığının ve kültürünün Türk millî kimliğinden ayrı olduğunu ispatlamaya ve bu görüşünü yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. İleri sürdüğü ‘Koçkar Kültür Halkası’ teorisi çerçevesinde etnik ayrımcılık gayreti içerisindedir. Türkiye’ye sayısız kereler gelip-giden söz konusu kişinin 20 yıl önce ülkeye girişi yasaklanmış olmasına rağmen; çevresine aldığı çok az sayıda kişi ile çalışmalarına devam etmektedir. Önder Soysal, Neal Ascherson, Cengiz Kibaroğlu ve Ali İhsan Aksamaz’ın aktif olarak katıldığı bu çalışmalarla Laz dili ve alfabesi inşasına çalışılmakta; Almanya’da basılan kitaplar ve periodikler gizli olarak Türkiye’ye sokulup dağıtılmaktadır.

Öte yandan; söz konusu ekip, Türk diye bir milletin olmadığını, ‘Türk varlığını (milletini) Atatürk’ün içki sofralarında meydana getirdiği’ ifadelerini tahkir ve tahrik edici bir üslupla ifade etmektedir.

Çetinoğlu: Yalana dayalı iftiralarını kendi ifadeleriyle nakleder misiniz?

Prof. Erzurumlu: Şöyle diyorlar: ‘… Bu arada bir sıradan katil diktatör çıkıp, içki sofrasında uydurduğu ve o ülkenin hiçbir halkının dili, dini, genel olarak kimliği ve tarihi ile hiçbir alâkası olmayan bir uydurma ulus tasarlasın. Bu ulusa gerçek dışı bir tarih uydursun. Bir dil uydursun… Bu uydurmalar, içki sofrasında uydurulan bu ulus zırvasına dayanan proje, önce Kürt ulusal mücadelesinin yükseldiği 1984 sonrası dönemde yerle yeksan oldu…’

Çetinoğlu: İddia sâhipleri hakkında tahkikat, takibat açılmadı mı?

Prof. Erzurumlu: Bu konuda hiçbir açıklama yapılmadı. Tahkikat, takibat açıldı ise kamuoyuna bilgi verilmedi.

 

Çetinoğlu: ABD Türkiye aleyhindeki komploların neresinde yer alıyor?

Prof. Erzurumlu:  ABD, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Yakın Doğu ve Asya’ya açılmanın kapısı olarak gördüğü Türkiye’ye yoğun bir kültür saldırıları uygulamıştır. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Anadolu’daki Amerikan kolejlerinin sayısının 250 civarında oluşu dikkati çekmektedir. Bunların içinde 3’ü ayrılıkçı faaliyetlerde son derece önemli roller üstlenmişlerdir. Harput Amerikan Kolejinin Ermeni ve Kürt ayrımcılar, Merzifon Amerikan Koleji’nin Pontusçular, Robert Koleji’nin ise Bulgar ayrımcılar konusundaki faaliyetleri inkâr edilemez gerçeklerdir. Bu noktada, 1904’te ilk defa İnebolu Pontus Kulübünün Amerikan Rum göçmenlerden rahip Klematyos tarafından kurulması; Merzifon Amerikan Koleji müdürü White’ın, kulüplerin kurulması ve gelişmesine yaptıkları yönlendirici katkıları, bilinen tarihî gerçeklerdir.

1999’da, ABD büyükelçisinin Karadeniz’deki vatandaşlarının durumunu görmek maksadı ile Trabzon’a yaptığı gezide (bölgede, sadece 2 ABD vatandaşı vardı) sorduğu: ‘Karadeniz’de Hıristiyan var mı?’, ‘Bölgede Müslümanlaşmamış Rum ve Hıristiyan var mı?’ sorularını iyi niyetle bağdaştırmak mümkün değildir. Bölgede, Avrupa ve ABD kaynaklı, ilmî araştırma kisvesi altında antropolojik-stratejik çalışmalar yapılmaktadır.

Çetinoğlu: Bir de ‘Rum dönmeleri’ meselesi var.

Prof. Erzurumlu: Rum dönmelerinin Türkiye’deki nüfusu 16-20 bin arasında değişmektedir. Bu kadar az sayıdaki Rum için azınlık mücadelesine girilmesi ve hele hele Rum katliamı ve dönmelerinden bahsedilmesi fazlaca anlam taşımamaktadır. Olay, Yunanistan-Almanya-ABD ve İngiltere destekli Pontusçuluk çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Bu çalışmalarda, Türklerin, 1916-1923 yılları arasında 350 bin Pontusluya soykırım uyguladığı iddia edilmektedir. Ayrıca, Türkiye’de yaşayan 700 bin Pontuslu’dan 350 bininin katliam ve sürgün yoluyla yok edildikleri ve ancak 180 bininin Yunanistan ‘a dönebildiği belirtilmektedir.

Bu iddialara göre; Osmanlı’nın son dönemlerinde, Doğu Karadeniz bölgesinde 250-260 bin civarında Rum yaşamaktaydı. Justin McCarthy’e göre, bu rakam 260 bin 313’tür. Dolayısıyla, 260 bin Rum’un yaşadığı bir bölgede 350 bin kişinin soykırıma uğradığını iddia etmek, hayâl ürünü olmaktan ileriye gitmemektedir. Öte yandan, mübadele yoluyla Yunanistan’a giden Pontusluların sayısı, 1928 Yunanistan nüfus sayımı istatistiklerine göre 182 bin 169’dur. Bu rakama, 1922’den itibaren 1928’e kadar ölenlerin sayısı da eklendiğinde miktar 200 bin civarında olmaktadır. 1922-1928 yılları arasında ABD, Kanada ve Avustralya gibi ülkelere göç edenler de eklendiğinde rakam 210 bin civarına ulaşmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı ve onu takip eden Kurtuluş Savaşı süresince içimizde bulunan Rum nüfus, Batılı devletlerin de kışkırtmaları ile Türk ahaliye karşı soykırım düzeyinde eziyetler, baskılar ve cinayetler işlemişlerdir. Bu vicdansızlığa ve zulme karşı koymaya çalışan Türk milleti, uzun süre çete savaşlarını yürütmüş; daha sonra millî ordunun kurulmasıyla Rum ve Ermeni eşkıyanın kökünü kazımıştır. Bu arada, Batı’ya kaçanlar olmuştur. O yıllardan günümüze kadar yürütülen Pontusçuluk ve misyonerlik çalışmaları hakkında daha geniş bilgiye 2001 tarihli çalışmamızdan ulaşmak mümkündür.

Çetinoğlu: Meselenin günümüze kadar gelen boyutu hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Erzurumlu: Meselenin günümüze kadar gelen boyutu, 20. yüzyılın başında gelişen olayların akabinde meydana gelen Rum dönmeleri meselesidir. Hemen belirtelim ki, o zamanlar, memleketimizde yaşayan Rumlar, sebep oldukları acı olayların faturasını ödemek mecburiyetinde kalacakları korkusuyla Türkiye’yi terk ederek başta Yunanistan olmak üzere Batılı ülkelere göç etmişlerdir. Kalanların tamamı ise, mübadele kapsamında Türkiye’den ayrılmışlardır. Kısacası, yaşanan olaylardan sonra, Rum nüfusta ‘dönme olayı’ yok denecek seviyededir. Olanlar, ancak bir-iki hanelik rakamlarla ifade edilebilirler. Bunlar abartılmakta ve özellikle Karadeniz’in, İstanbul’un, Adaların en iyi kıyı şeridindeki bazı yerleşim yerlerinin Rum bölgeleri oldukları iddiasında bulunulmaktadır. Bu iddiaların, tarihî açıdan hiçbir değeri ve dayanağı yoktur. Öte yandan özellikle Karadeniz Bölgesi için ileri sürülen, bölgenin tarihî sakinlerinin Pontus-Rum oldukları; Osmanlı döneminde din değiştirerek Müslüman oldukları iddiası, saptırmadan ibarettir.

 

 

Prof. Dr. KENAN ERZURUMLU:

     Amasya İli’nin Suluova İlçesi’nde 1952 yılında doğdu. 1962 yılında Merzifon’da Cumhuriyet İlkokulu’ndan, 1968 yılında Merzifon Lisesi’nden, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden diploma aldı. 1981 yılında Genel Cerrahi Uzmanı, 1991 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör oldu.

     1976’dan 1981 yılına kadar ABD’de Genel Cerrahi alanında çalıştı. Tokat’ın Turhal İlçesi Devlet Hastanesi’nde Başhekim olarak tayin edildi. 1991 yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Genel Cerrahi Uzmanı olarak göreve başladı. 1996 yılında aynı üniversitenin Uygulama Hasta hanesi Baştabibi oldu. 2011 yılından itibaren Cerrahî Bölüm Başkanı olarak çalışmaktadır.

     Prof. Erzurumlu, evli, 2 evlat babasıdır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

Yayınlanmış kitapları:

     Koca Reis Fahri Uzun, Mustafa Kafalı, Devlet, 21. Yüzyılda Türk Cihan Hâkimiyetinin Jeopolitiği, Geçmişten Günümüze Mistisizm ve tasavvuf, Türklüğe Bakış, El Neştere Değince, Gerçeğe Hu diyelim / Alevilik ve Bektaşiliğe Farklı Bir Bakış, Ne Amerika, Ne Rusya, Ne Çin / Her Şey Türklük İçin.   

 

“Beyefendi Gidecek” / Siyasetin Tükenmişliği…

Türkiye’de gündemi inanılmaz bir şekilde döndürüyorlar. Sanki görünmeyen bir gizli savaş var. Bu savaşın bir tarafının Türkler olduğu kesin!
Her şey birbirine karışmış durumda… Bu karışıklık tamamen Türklerin aleyhine!
Bazı şeyleri öyle bir anlatıyorlar ki; sanki yeni bir İstiklal Harbi kazanılmış sanıyorsunuz… Eski düşmanlar bugün inanılmaz bir dostluk içindeler… İnsan ister istemez bunlar eskiden de dosttu da bize karşı rol ile kayıkçı kavgası mı, yapıyorlardı diye kendi kendine soruyor…
Herkes tarafından bırakın eskiyi daha dün yapılan hatta ihanet olarak değerlendirilebilecek şeyler unutulmuş! Bugünkü dostlukların ve ittifakların gerekçeleri ise çok uydurma nedenler. Birileri “beka” diğerleri de “beyefendi gidecek” diyor.
Bu artık gayrı milli ve gayrı Türk siyasetin tükenmişliğinin bir göstergesidir. Söyleyecekleri bir şey kalmamıştır. Türkiye ve Türkler inanılmaz zor sorunların içine itilmiştir.
Türkler yakın bir gelecekte bu sorunlarla yüzleşecek ve faturaların bedelleri Türkler ve kendini Türk gibi görenlerden tahsil edilmek istenecektir.
Olan bitenlerin halka izah edilmesi noktasında kesif bir aydın ihaneti vardır. Ancak bu ihanet öyle bilmeden yada farkında olmadan değil bilerek ve isteyerek yapılan bir ihanettir.
Osmanlı 1774’te yapılan Kaynarca Anlaşmasından 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’ne kadar yaklaşık 150 sene adeta can çekişmiş ve ülkeyi uçurumdan itenlerin faturasını ise masum halk ödemiştir. Benzer olaylar ve tavırlar günümüzde de, aynı ağırlıkta yaşanmaktadır.
Günümüzde halkın çoğunluğu fakir ve bitap düşmüştür. Kişisel borçlar gırtlağı aşmıştır. Üretim durmuş ve işsizlik rekorlar kırmıştır. Suriyeli ve diğer sığınmacılar nedeni ile demografik yapı bozulmuş milli güvenliğimiz birçok nedenle olduğu gibi bu nedenle de, tehlikeye düşmüştür. Ülkenin toprakları ve sanayi ve de finans kuruluşları yabancıların eline geçmiştir. Beyin göçü yürek yakıcı bir şekilde artmaktadır… Yani anlayacağınız saymakla bitiremeyeceğimiz yaşamsal sorunumuz vardır.
İktidarın hatalarının sevaplarından çok fazla olduğunu düşünen bir muhalif insanım… O sebeple daima yanlış gördüklerimin karşısında bulundum.. Muhalif partilerde bu nedenle siyaset yaptım hatta parti kurucularından biri oldum.
Ancak muhalif olmama rağmen iki kutuplu siyasete ve açık veya gizli ittifaklara karşı çıktım. Milletvekili transferleri ile seçime girmeyi bir ilkesizlik olarak gördüm. Böyle bir şeyin hem millet iradesine hem de milletvekillerine saygısızlık olduğunu belirttim.
Şimdi yine ayni şeyleri duyuyorum. Birisi kalkmış iktidarın bütün yanlışlarının müsebbibi olmuş insanların kurduğu bir partiyi seçime sokmak için milletvekili veririm diyor. Biz o zaman iktidarın yanlışlarına niye karşı çıktık? Niyetimiz Türkiye’yi yönetmek miydi yoksa sadece beyefendiyi mi göndermekti?
Benim muhalefet anlayışım Türk Milletinin iradesi ile seçilmiş olan birini her ne olursa olsun seçildiği makamdan göndermek değil, Türk Milletine sunacağımız programla iktidar olmaktı!
Bugün iktidar yanlışlarına devam ederken muhalefetin de ilkesiz bir şekilde sadece beyefendiyi göndermekle uğraşmasını siyasi bir tükenmişlik olarak görüyorum.
Esas problem Türkler açısından bu durumdan kurtulabilmek için zamanın azalmış olmasıdır. Çözüm bu sorunu ortadan kaldıracak iradeyi gösterecek olan yerli, milli, bağımsız ve şuurlu Türklerin siyasete damgalarını vurmalarından geçmektedir.

El Bombası

Yaşadığımız topraklar, Anadolu’muz dünya kamuoyunda geçerliliği olan kadim bir uygarlık merkezidir. Anadolu yalnız bugün değil asırlar boyunca dünyanın göz bebeği merkezlerinden biri olmuş, toplumların rüyalarını süslemiştir. Tarih boyunca dünyaya bambaşka izler bırakan medeniyetlerin önce çatısı daha sonra da istirahatgâhı olmuş bu yönüyle de dünya tarihinin detaylarıyla ortaya koyulabilmesi için farklı manalara sahip bölgelerin başında yer almıştır. Bunun yanı sıra jeopolitik konumu, sahip olduğu doğal zenginlikleri ve hususiyetleri dolayısıyla da her daim emperyalistlerin hedefinde olmuştur.

Cumhuriyetimiz, devletimiz işte bu özel toprakların üzerinde vücut bulmuştur. Türk milletinin en büyük kazanımı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı sıra, tarihin gidişatına oyun değiştirici etkide bulunan pek çok kudretli devlet de bu toprakların üzerinde vücut bulup, bu toprakların üzerinde sönmüştür. İşte Cumhuriyet’in evlatları olan bizler böylesine görkemli bir mirasın varisleriyiz. Bizler onlarca farklı etnik kökene sahip insanın yüzlerce yıl huzurla yaşamlarını sürdürdüğü bu evin varisleriyiz.

Köşe yazarlığı yapmaya başladığım 2016’dan beri belki yüzlerce kez bir hususun altını çizdim, çizdim ve çizdim. Israrla dedim ki bu topluma yapılacak en büyük fenalık, bu topraklara edilecek en vahim ayıp günlük siyasi çıkarlar uğuruna insanları farklılıklardan faydalanarak birbirine düşürmektir. İnsanları inançlarına göre, düşüncelerine göre, giyimine göre, görünüşüne göre ve tercihlerine göre yaftalamak, farklılıkları şeytanlaştırmak bu topraklara ihanettir. Bugün bir kez daha belirtmek istiyorum ki bunu her kim yaparsa yapsın, hangi amaçlarla yaparsa yapsın bir çukurun içine düşmüş orada debeleniyor demektir.

Bu canım ülke, bu edası zor il, bu nazlı vatan, kökleri öylesine kudretli bir çınardır ki nefesinde kuşların uyuduğu gölgesi herkese yeter hatta artar. Lakin dikkatinizi çekerim ben vatandan bahsediyorum bu vatanın gölgesi her renkten, her görüşten dosta yeter ama gücü elinde tutmak için zihinlere zincir vurmaya kalkanlara haşin gelir. Gücü elinde tutmak için kendisinden başka ufuklara inanları ateşlerde yakmak isteyenlere zemheri gelir. Aldığı seçim zaferlerinin sarhoşluğuyla rehavete batan, battıkça yolunu daha çok şaşıran, şaşırdıkça gözleri kör ve kulakları sağır olan iktidar kendisine destek verip kendisini baş tacı etmiş bu millete senelerdir bu zalimliği reva görüyor.

İktidarda bulunanlar ne zaman ki liyakati terk ettiği için yeni ve akılcı projeler üretmekten mahrum kaldı, ne zaman ki oportünist adımların neticesinde eriştiği kısa süreli sahte baharın kışa döndüğü gerçeğiyle karşı karşıya kaldıysa işte o zamandan beri siyasetlerini toplumu birbirine düşürmek temelinin üzerine dizmeye başladı. Kendi açıklarını, kendi zayıflıklarını ve kendi başarısızlıklarını başkalarının doğrularıyla veya yanlışlarıyla örtbas etmeye çalıştı. İnsanların giydiklerini, bireylerin özel hayatındaki tercihlerini meclis kürsülerindeki oy hesaplarına alet etti, ‘’Başı açık kadın perdesiz eve benzer, ya satılıktır ya da kiralıktır.’’ demekten geri durmadı. Topluma ait olan siyaset üstü değerleri oraya buraya çekerek insanları birbirine düşürmekten geri durmadı, ‘’İki tane ayyaşın yaptığı yasa !’’ diye bağırmaktan geri durmadı.

Tüm bunların neticesinde bugün bağları gittikçe zayıflamış ve değerlerinin içi boşalmış bir toplumla karşı karşıyayız. Canım yanarak söylüyorum ki iktidarda bulunanlar bu anlayışı artık siyasi ahlak olarak benimsemiştir. İktidarda bulunanlar toplumun birliğini, dirliğini, bütünlüğünü ve refahını bir kenara bırakarak kendi istikballeri uğuruna hırstan taşlaşmıştır. İktidarda bulunanlar gündemleri sıkışır sıkışmaz nefret dili kullanıp toplumu galeyana getirenlere meydan verdikten sonra, vuku bulan skandalları da kınamaktan öteye geçememiştir. Geçemediği gibi 17 yılda yaşadıklarından zerre ders de alamamıştır.

AKP’yi ve icraatlarını övmeyenlerin kendisine ana akım medyada yer bulamadığı, vatandaşların başıma bir iş gelir korkusuyla fikir dahi beyan etmekten çekindiği Türk milletinin ilkinden 120 sene sonra maruz kaldığı bu ikinci istibdat günlerinde iktidarın sığ, iktidarın tetikçi ve iktidarın ahlaksız medya uzantılarından birinde geçen gün kan dondurucu bir yorum yapıldı. Türk basının amiral gemilerinden Cumhuriyet’te ‘’Şeriat Çalıştayı’’ manşetini gören, AKİT TV sunucusu Fatin Dağıstanlı, ‘’Madem şeriata meydan okuyorlar gidip hepimiz Cumhuriyet Gazetesi’nin önüne bir el bombası atalım.’’ dedi. İnanın haberi gördüğümde tıklanma almak için abartılmış olmasını umut ediyordum, videoyu izleyene kadar da ‘’Bu kadar olamaz.’’ diyordum. Ne yazık ki bu kadar olmuş. Toplumu nefrete ve kine sevk ederek orada burada kıyak makamlara seçilenler umarım bu olanları gördükçe biraz olsun utanıyor, biraz olsun sıkılıyordur.

Ben başta Fatin Dağıstanlı olmak üzere, toplumu bu garabet dille bölmeye gayret edenlere iki çift söz söylemeyi vatanıma borç biliyorum. Merak etmeyin el bombasını attınız, hem de o el bombasını Cumhuriyet’in önüne değil bu milletin göğsüne attınız siz. Bu ulu çınarın altında senelerce birbirini kardeş bilmiş insanların dost meclislerine attınız o bombayı. Senelerce aynı acılarla gönlü ağrıyanların birbirine açtığı kucağa attınız o el bombasını. Karlı akşamlarda mutfağında kaynayan tarhana çorbasını komşusuna götürenlerin tencerelerine attınız o el bombasını. Bayramlarda hasretle kurulan, vuslatlara vesile olan kahvaltı sofralarına attınız o el bombasını. Harabe bir sınıfta Atatürk’ün portresini ve Türk bayrağını seyre dalıp giden gittikçe memleketi için hayal kuran çocukların düşlerine attınız siz o el bombasını.

Topla, tüfekle, mermiyle başarılamayanı başardınız ve bu memleketin evlatları arasındaki muhabbete attınız siz o el bombasını. İnsanları kutuplaştıra kutuplaştıra birbirinin yüzüne bakamaz, birbirine el uzatamaz hale getirdiniz, insanları birbirinden tiksinir hale getirdiniz. Bir ekmeği bölüşemez, bir bardak suyu paylaşamaz hale getirdiniz.

Dolayısıyla hiç kaygılanmayın, hiç de canınızı sıkmayın. Cumhuriyet’teki manşete falan da kafa yormayın. Çünkü siz çoktan yaptığınız yapacağınızı.

Çoktan attınız o el bombasını, çoktan…

Güçlüye Ayrı Zayıfa Ayrı Tavır

Yıllar önce bir grup işadamı ile iş toplantısı yapmak üzere gittiğimiz şehirde, turistik hediyelik eşyalar satan bir dükkâna girdik. İşadamı olan arkadaşlarımızın hepsi hali vakti yerinde insanlardı. Ama dükkândan aldıkları birkaç yüz liralık eşyalar için sıkı pazarlık yaptılar, belli miktarlarda indirim yaptırdıktan sonra bu hediyeleri satın aldılar.

Oysaki aynı işadamları ile birlikte yediğimiz iş yemeklerinden sonra, oldukça yüksek meblağlarda ücret yanında garsonlara, hediyelik eşya satan dükkânda yaptırdıkları indirimlerden kat kat fazlasını, cömertçe bahşiş verdiklerine şahit olmuştum.

Bu “psikolojiyi” yansıtan tavırları, farklı kesimlerde, sık sık gözlemliyoruz. Açık pazarda birkaç kilo sebze veya meyve aldığı köylü ile kıyasıya pazarlık yapıp, bir iki lira indirim yaptırmaya çalışan bazı kişilerin çok lüzumlu olmayan lüks tüketim harcamalarına şahit oluruz. Aynı kişilerin lüks bir kuaförde, pahalı bir restoranda bir defada bu köylünün aylık geliri kadar ödeme yaptığını ve üstüne de cömert bahşişler verdiklerini görürüz.

Bu tavır, zayıf olana karşı gücünü hoyratça kullanırken, güçlüye karşı alttan alan ve hatta O’na yaranma gayretkeşliğine dair davranışlarla tam bir benzerlik gösteriyor.

Kamu kurumunda veya özel bir şirkette çalışan amir durumundaki kişilerin astlarına karşı anlayışsız, acımasız, aşağılayan bir üslubun sahibi olduğu halde, kendi üstlerine karşı son derece yumuşak, saygılı ve takdir edici bir üsluba büründüklerine dair örnekleri hepimiz görmüşüzdür.

Benzeri tavırların sahiplerine siyasi yapılarda da, devletin üst kademelerinde de bolca rastlarız. Hatta buralarda olağan sayılan bir davranış biçimi olan bu örneklerden daha da ilerisine, bir şahsiyetsizlik derecesine düşmüş örnekler de oldukça çoktur.

Adam kendilerine hizmet ederken yere göğe sığdıramazlar. Her türlü övgüyü esirgemedikleri gibi, en şerefli makamları layık görürler. Yolları ayrılır ayrılmaz aynı adamı aşağılamak, lekelemek, hakaret etmekte beis görmezler.

Adamın ikbal günlerinde, kapısındaki köpeğinden daha sadık olduğunu göstermek için her türlü yalakalığı yaparlar. Aynı kişi makamdan aldığı gücünü kaybettiğinde ilk hakareti, ilk suçlamayı onlar yapar ve ilk tekmeyi onlar vururlar.

Devlet gücünü kendi vatandaşına karşı hoyratça kullanan, onların hak, hukuk, özgürlük taleplerine karşı sert ve cimri olan muktedirler, kendilerinden daha etkili iç ve dış güçler karşısında son derece mülayim, uzlaşmacı ve bonkör bir tavır gösterirler.

Oysaki ahlaki olan davranış şekli güçlü olanın değil, haklı olanın yanında olmak ve O’nu desteklemektir.

Oysaki dürüst olan kişilerin siyasi konumuna göre değil, ilkeler ve kurallara uyumu ile ürettiği iş ve hizmetlere göre değerlendirmektir.

Oysaki iyi yönetici ve lider olmak, kendine bağlı kurumların verimli çalışmasını, kuralların uygulanmasını, her türlü eylem ve işlemlerin ana kriterinin kamu yararına olmasını sağlamayı gerektirir.

************************************

Umarım Güncel Olaylardan Kopmamışımdır

Bakın bugün gündemde hangi konular vardı, ben neler yazdım?

EYT’lilerin haklı taleplerine karşı Cumhurbaşkanının bu vatandaşlarımızın ümitlerini yok eden açıklamalarını yazabilirdim.

50 milyon TL olmadığı için Katar ordusuna verilen Tank Palet Fabrikasına para bulamayan devletimizin “Simit Sarayı” şirketini batmaktan kurtarmasını, bu şirketi 500 milyon TL verip devletin varlıkları arasına katmasını yorumlayabilirdim.

Eski Başbakan ve AKP E. Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun parti kurma aşamasında, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın Ahmet Davutoğlu’na, Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e ve E. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’a “dolandırıcı” demesini değerlendirebilirdim.

Siyanür içip intihar eden ailelere, her gün toprağa verdiğimiz şehitlerimize karşı ilgisizliğimiz için yakınabilirdim.

Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın sponsorluğunda, AKP’nin Media’sından Turkuaz Media grubundan Forbes Dergisi” tarafından Aleyna Tilki isimli şarkıcıya ilham veren genç ödülü” verilmesini eleştirebilirdim. (Aleyna Tilki kim mi? Hani daha 19’undaki şu Satanist şarkıcı kız. Çocuk yaşta verdiği pozları, mesajları biliyorsunuz.”)

ABD senatosunun Cumhurbaşkanımızın malvarlığını araştırma tehdidi sonrası Erdoğan’ın ABD ziyareti gerçekleşti. Trump’ın tarihimizde gördüğümüz en ağır hakaret ve tehdit dolu resmi mektubuna muhatap olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tepkisini gösterme şekli önemliydi. Rahip Brunson olayının devamını ve Erdoğan’ın Trump’a mektubunu geri “takdim etmesini” yazabilirdim.

Havuz medyasında her gün güncel yorumlar yapan çokbilmişlerin, saraydan esen rüzgâra göre dönen fırıldak hallerini tasvir edebilirdim.

Ama nedense yukarıdaki konuyu yazmayı tercih ettim.

Umarım güncel olaylardan kopmamışımdır. J

Buzullar Erise Bile Kıbrıs Konusu Çözülmez!

        Bundan birkaç ay önce National Geographic’in uzmanları dünyadaki bütün buzulların erimesinin neden olacağı deniz seviyesindeki 65 metre yükselmenin yaratacağı etkilerini haritaya taşıdığı çalışmasına dayanılarak Kıbrıs adasının, toprağının yüzde 22’sini kaybedeceği bildirilmişti…

       Basınımızda pek yer almayan bu haber özellikle Kıbrıs Rum basınında büyük çapta yer almış, ilgiyle karşılanmıştı. Rum basınının önde gelen gazetesi Politis bu haberi:

   “Buzlar Erirse Kıbrıs Üçe Bölünecek… Lefkoşa Dışındaki Bütün Kentler Batacak” başlığı ile vererek, buna göre Kıbrıs’ın toprağının yüzde 22’sininin kaybedileceği belirtilmişti…

        “Big Cyprus sitesi uzmanlarının National Geographic verilerine dayanarak durumu haritalandırdığını belirten gazeteye göre buzulların erimesiyle Kıbrıs üçe bölünecek. Bugünkü Kıbrıs’ın yerinde üç küçük adacık kalacak;  65 metre yüksekliğin altında kalan bütün bölgeler ise batacakmış!

           Bugünkü Kıbrıs’tan geriye kalacak parçaların en büyüğü Ada’nın orta, Batı ve Kuzey bölümleri olacak. Limasol, Baf, Poli, Mağusa, Güzelyurt, Larnaka ve Girne mazi olacak. Tek kurtulacak kent ise denizden çok uzak bulunan Lefkoşa olacakmış. İkinci kara parçası adanın burnunda Karpaz yarımadasında oluşacak. Karpaz burnundaki Apostolos Andreas Manastırı da batacak, üçüncü kara parçasını da küçücük bir adacık şeklinde kalacak Mağusa Bölgesi’ndeki Paralimni, Derinya, Sotira ve Frenaros oluşturacakmış.

       Haber içeriğine bakıldığında; buzullar eridiğinde adada yaşayanların, adanın üç parçaya bölüneceği gerçeği ile karşı karşıya oldukları belirtilmiş! Bu müthiş doğa olayının dünyada gerçekleşeceği zamanı bizler göremeyeceğiz ama o dönemde yaşayan nesiller bu doğal afeti görecek, Kıbrıs’ta yaşayanlar da etkilenecek…

      Tıpkı asırlardan beri Kıbrıs’ta yaşanan nice olayları görenler gibi!

       Tıpkı; Mısırlıların-Finikellilerin-Bizanslıların-Luzinyanlıların-Venediklilerin-Osmanlıların-İngilizlerin-KKTC ve GKRY dönemlerini yaşayanların adada ne yaşandıysa gördükleri gibi!

       Adanın özgeçmişine bakıldığında; onca medeniyetlere ev sahipliği yapmış; asırlar boyunca dünya ticaret yollarının üzerinde önemli bir liman olmuş; bizim kuşakların yaşadığı dönemde de dünyanın en önemli enerji kaynaklarını kontrol eden stratejik konumu ile öne çıkan Kıbrıs’ta dünya devleri önemli bir satranç turnuvası varmış gibi her hamleyi dikkatle izliyorlar!

      Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki zengin enerji kaynaklarının kullanımıyla ilgili hem kendi, hem de KKTC’nin hakkını savunması bakımından Libya ile imzalamış olduğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgeler ve yetki alanları iş birlikteliği anlaşmasıyla:

      Türkiye-KKTC ikilisini bu zengin enerji kaynaklarının dışında tutmak isteyen başta GKRY ve Yunanistan olmak üzere bu ikili ile işbirliği anlaşması imzalayan ülkeler önünde Türkiye yapmış olduğu bu anlaşma ile bir adım öne geçmiş, karşı blokta yer alan ülkeleri adeta Şah-Mat yapmıştır.

      Son dönemde Kıbrıs sorununun çözümünden çok Doğu Akdeniz’de yaşanan enerji kaynaklarının kullanımıyla ilgili çözümsüzlük öne çıkmakta, adanın geleceği ada çevresinde mevcut bu zengin kaynakların kullanımına odaklanmaktadır. Bu çözümsüzlüğün sonu nereye varır bilinmez! Ama görünen odur ki, Kıbrıs konusunun çözümü noktasında bundan böyle Doğu Akdeniz’de mevcut zengin enerji kaynaklarının kullanımı da çözüm masasında olacaktır.

       Yukarıda sıralamış olduğum konular analiz edildiğinde yıllardan beri bir türlü çözüme ama adaletli bir çözüme kavuşamayan Kıbrıs konusunun bundan sonra da çözülebileceğini beklemek, büyük bir hayalperestlikten öteye geçmeyecektir!

        Aslında Kıbrıs’ta yaşayan iki ayrı halk çoktan yolunu çizmiş yaşayıp gitmektedirler. Hiçbir niteliği birbirine uymayan bu iki halkı bir arada yaşamaya zorlamak, adanın yeniden karışmasından başka bir son getirmeyecektir!

        Yazımın başlığında belirtmiş olduğum gibi, ‘buzullar eriyip de ada üç parçaya bölünse’ bile Kıbrıs’ta dayatılmaya çalışılan; ‘’Birleşik Kıbrıs’’ çözümü hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir…