13.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 507

Ba’de Harabi’l-Basra (Basra harap olduktan sonra)

Size kısa bir olay anlatayım. Anlatımdaki kabalıktan dolayı beni bağışlayın; ama durum tam da bu:

Büyük bir hastanede iki doktor yemekten sonra yürüyüşe çıkarlar, önlerinde paytak paytak yürüyen yaşlı bir adam ile ilgili aralarında şu yorumu yaparlar. Birincisi “Kalça çıkığı var.”, ikincisi “Hayır, adamın bel fıtığı var.” der. Aralarında anlaşamayınca, “Gel, adama soralım” derler ve yaşlı adamın yanına giderler. İçlerinden biri “Amca, ikimiz de doktoruz, baktık, paytak paytak yürüyorsun. Senin rahatsızlığın üzerinde farklı değerlendirme yaptık. Sende kalça çıkığı mı var, bel fıtığı mı?” Adam, “Evladım, ikiniz de bilemediniz, ben de yanıldım.” deyince doktorlar hayretle “Biz yanıldık, tamam, senin yanılgın nedir?” diye sorarlar. Adam biraz mahcup vaziyette: “Ben gaz çıkaracağım zannettim, maalesef belden aşağıyı pislettim, onun için böyle yürüyorum.” 

Covid-19 adı verilen hastalıkla ilgili son durum maalesef bu. Sebep olarak gösterilen coronavirüsle ilgili herkes bir şeyler söylüyor. Söylenenler bazen birbirini tamamlıyor, bazen birbiriyle çelişiyor. Tıpçılar doğal yolla ürediğini, sosyal teorisyenler üretildiğini söylüyor. Materyalist düşünceye sahip olanlar bilimin önemine, sosyal olaylara dini perspektiften bakanlar, bunun ilahi bir terbiye olduğuna vurgu yapıyorlar. Konuşan bilmiyor, bilen konuşmuyor. Ortada bir tek gerçek var: Birileri ortalığa, kolay temizlenemeyecek bir pislik çıkardı. Adı, koronavirüs.

Olay ve olgulara iki soruyla yaklaşmak lazım: Niçin ve nasıl? Niçin, felsefenin daha genel ifadeyle  teoloji veya dinin; nasıl, bilimin çalışma alınana giriyor. Bu iki soruyu isabetle soramayanlar, sapla samanı karıştırıyor, bazen birbirlerini tahkir eden, ötekileştiren ifadeler kullanıyorlar. Bilim; yaratıktır, araçtır. Din, Yaratan’ın hayat ve kâinatla ilgili varlık felsefesidir. Amaçla aracın karıştırılması, kaostan çıkmayı da zorlaştırmaktadır. Bu iki alanın sınırlarını tam bilmeyenlerin hezeyanları toplumda, özellikle bir ve beraber olmamız gereken bu dönemde ayrışmaya neden olmaktadır.

Sevinç ve keder, sıra dışı duygulardır, aşırılığı ifade eder. Bunlar, kişilerin ve toplumların hafızalarında yer alır ve önemli günler olarak ya anılır ya kutlanır. Bu günler, bizim için ayrışma değil, birlikte olma günleridir. Covid-19, bize sıkıntılı günler yaşatıyor. Bu süreci dayanışma, birbirimizi anlama, ortak ülkü tesis etme dönemi olarak değerlendirmek varken din ve bilim çatışması temelli kavga zemini şeklinde kullanmak, ya tam bir cehaletin ya da tam bir ihanetin neticesidir.

Her şey; hareket etmek, evrilmek zorunda. Niçin, çünkü Allah evreni bu yasa üzerine kurmuş. Bu, dinin alanı. Bunun nasıl olması gerektiği bilimin konusu. İnsanın imtihanı burada başlıyor. İnsanlar, bu yasayı doğru kullanan iyiler, yanlış kullanan kötüler diye ikiyi ayrılır. Şu an, kötülerin terör estirdiği bir dönemi yaşıyoruz. Bu terör silahı virüs, üretilmiş de olabilir, doğal bir süreçle yetişmiş de olabilir. Önemli olan, bunun nerede ve kime yönelik olarak kullanıldığıdır.

Allah, yaratıp dünyaya gönderdiği insanın, yarattığı yasalara uymasını ister. Bu yasalar, birer ayettir. Evrenin, insanın varlığı, onun uyduğu fizik ve biyolojik yasalar, birer ayettir. Allah’ın sözleri de birer ayettir. Yasalara uyulmaması, anarşiye, kaosa yol açar. Rabbim En’am suresi 6. ayetinde“Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz onca imkânı kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmur indirip (evlerinin) altlarından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller meydana getirdik.” diye uyarır. Buradan anlaşılan şudur: Günah, bir helak sebebidir. Eşyanın işleyiş yasasına aykırı her uygulama günah kapsamındadır. Sözü edilen günahı işleyenin arkasından yeni bir nesil getirmek de yine Allah’ın yasasıdır. İnsana düşen, kendine verilen imkânları kendi sınırları, ölçüleri içinde kullanmak, günaha girmemek, geçmişten ders almaktır. Bunun nasıl yapılacağını bize bilim öğretecektir. Var olan yolda arabayı kazasız kullanmak, bilimin yani şoförün işidir.

Yöneticilerin şımarması, doğanın yapısını ve işleyişini bozma, insan türüyle oynama, insana ve doğaya zulmetme; insanoğlunun kendi felaketini hazırlamasıdır,  birer helak sebebidir. Allah (C.C.) Taha suresi 128. ayette“Kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları hâlâ yola getirmedi mi? Oysa onların yurtlarında dolaşıp duruyorlar! Kuşkusuz bunlarda akıl sahiplerinin çıkaracağı dersler vardır.” diyerek bunu yapanları görmemizi ve akıl sahibi olarak bunlardan ders çıkarmamızı emreder.

Bu dönemde yapmamız gereken, yaratılış ve varlıktaki neden-sonuç ilişkisini tefekkür etmek, hikmeti anlamak, işin künhüne vakıf olmaktır. Düşünmek, kavramak kazançtır, fırsattır; kavga etmek, ayrışmak zarardır, kayıptır. Şairin dediği gibi: “Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.”

Hayatın tekrarı yok, dünyaya bir daha gelecek değiliz. Akıllı adam odur ki “Varlığa sevinmez, yokluğa yerinmez.” İnsanların, milletlerin birbirlerine güvenmediği, her şeyin toz duman olduğu bu dönem, bize “zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin” olabilme eğitimi vermeli, yeteneği kazandırmalıdır.

Ba’de Harabi’l-Basra (Basra harap olduktan sonra) dememek için…

Gıda ve Su İmparatorluğu

Ajda Pekkan’ın
ömr ü hayatındaki tek sosyal içerikli şarkısı “Aman Petrol, Canım Petrol”den bu yana tam 40 yıl geçti. Yani Korona’dan Önce (K.Ö.) – 40’da katıldığımız Eurovision Şarkı Yarışması’nda Petrolün
onca önemine ve ‘Artık dizginlerimizin onun elinde’ olmasına rağmen “0” (yazıyla sıfır) çekmiştik. Ki o
zamanlar Türkiye; “Yerli malı kullanan
/ Yurdun üç tarafı denizlerle çevrili”,
kendi kendine yeten bir ülke idi. Hatta “Herkesin
bir yıldızı vardı
”, İbrahim Sadri’ninki Mehlika’ydı meselâ. “Mehlika
Sultan’a Âşık Yedi Genç
” şiiri gündemdeki yerini 7 bölgede koruyordu meselâ.

            Gündem deyince Koronaya
6 kala’dan beri Petrol fiyatlarıyla Jerry’nin
(fare) Tom’la (kedi) oynadığı gibi oynuyorlar. Neymiş, Kırım’a çöken ve Doğu Ukrayna’yı çökerten Rusya’ya
ekonomik bedel
ödetilecekmiş; şuna askerî
olarak ‘gözüm yemiyor’ desene! Bir de koskoca Batı Bloku olacaksın; hani İvan
Drago
’yu yenen Rocky Balboa gibi
91’de kesin zaferini ilân
etmiş idin?

            Evet, Rusya
dünya ekonomi skalasında 11-12’nci
sırada amma ve lâkin caydırıcı silah
gücünde
ABD’yle, teknolojik
inovasyonda
ÇİN’le aşık atıyor. Petrol
gibi sonlu ve azaldıkça daha da kıymetlenmesi gereken bir meta 10 yıl önce 120 dolardı, şimdi 30 dolar ve geçen ay 20 doları bile gördü. OPEC zaten Küresel Finans’ın köpe.. Allah
aklını işletemeyenleri işte böyle pislik içerisinde bırakıyor
(Yunus 100). Dünyanın
en pahalı nesnesi senin topraklarından çıkıyor ama satışından keferet’ül-fecere
sorumlu
. Sudan ucuz bile gitse gık
diyemezsin ama tek namaz bile
kaçırma, Ramazan’ı ihya et, Harem’de belli bir meblâğ karşılığında
da şeytan taşlamayı unutma!

            3 haftadır Koronal
yazılar
yazdık; bu da onun zeyli olsun. Bir: Petrolün düşüşü alternatif enerjilerin devreye sokulmasını hızlandırır;
aynı zamanda alternatif araçlar ve yol alternatifleri. İki: Petrol
fiyatlarının düşüşünden ve yaptırımlardan İran
etkilendi ama Rusya beklenildiği kadar sarsılmadı.
Ve Dünya ölçeğindeki egemenlik/hegemonya ABD kefesinde de kalsa, ÇHC
kefesine de aktarılsa Rusya stratejik
eksen olarak denge unsuru
olmayı sürdürecek gibi gözüküyor.

            I.Cihan Virüs
Harbi
nedeniyle sağlıkçılar (Allah
onlardan razı olsun) ve sağlık sistemi
öne çıkmış olsa da yakın gelecekte doktorsuz, hemşiresiz ve hatta
öğretmensiz, avukatsız, memursuz, dinadamsız günler
bizi beklemekte. Yaygın eğitimsiz, binasız,
sağlık güvencesiz (çip hariç), turizimsiz, az gezmeli – az harcamalı
günler; “gıda”nın ve “su”yun altın fiyatlarına endekslendiği günler..

            ‘Su’ dedim; elin
oğlu
(Elitin el’i) dünyanın su cenneti
Kanada’nın
bile sularını
kontrolü altına alıyor. Bkz: “Kanada’nın
Su Altyapısının Özelleştirilmesi
” (Joyce Nelson, Global Research). Yine
bkz: “Yeni Su Baronları, Mega Bankalar
Dünyanın Suyunu Satın Alıyor
” (Jo-Shing Yang, Turquie Diplomatique); aç
parantez Baron Bey’e: JP Morgan,
Citigroup, Goldman Sachs, HSBC, Credit Suisse, UBS, Allianz Group, Deutsche
Bank, Barclays…

            ‘Gıda’ dedim; ta Kuzey Buz Denizi’nde Norveç’e
bağlı Svalbard Takımadasındaki bir
kayalığın 120 m. derininde 4,5 milyon tohum türü kapasiteli Küresel Tohum Ambarı/Bankası’nı kim kurdu: Rockefeller. Niye kurdu: Dünyada bir nükleer savaş, küresel bir ekolojik felâket veya benzer bir kıyamet senaryosu yaşandığında ipleri ele alarak hayatı tanzim için. Karışık tarım, GDO, tarımsal kredi alanlarında sayısız şirkete
ve bankaya sahip – II.Mahmut’tan beri
Osmanlı’yı borçlandıran
– öbür global
ortak kim: Rothschild’ler. Bence ‘evde
kal
’ıp Soner Yalçın okumak (Saklı
Seçilmişler, Kara Kutu) için bolca vaktimiz var.

            Neticede Ş. Zeki Yamanî’nin dediği gibi “Taş Devri, taş bittiği için son bulmadı,
Petrol Çağı da petrol bittiği için son bulmayacak
”. Yeni Devir su
kaynaklarının
ve gıda üretimi ile tedarik zincirinin Top-2 (Tap tu:) sayılacağı bir dönem
olacak. Bu dönemi Rusya Federasyonu 17
milyon km2 lik
alandaki su
ve tarım çeşitliliğiyle
hatta kimi bölgelerindeki yüzlerce yıl önceki ziraî alışkanlıklarla rahat aşar; petrol dip bile yapsa ve üstüne üstlük birçok iktisadî yaptırıma maruz kalsa vız gelir. Baş döndüren bir kendi iç
derinliği var. Asıl biz dertlenelim derim.  

            70’lerde
– 80’lerde söylenen “Türkiye kendi kendine yeten 7 ülkeden
biridir
” sözü şimdilerde çocuk masalı bile etmez. Acaba İ.Sadri’nin “Kuş Hatıraları” şiiri kaçımıza hitap
ediyor? 10 yıl sonra şimdikiler de ‘Dikkat
60-65!
’ levhasına konu olduğunda gıda
ve suyu betondan mı karşılayacağız?
Yada sıcak para girsin diye devir hakkı verdiğimiz ırmaklar için şirketlere metazori
mi yapacağız? Veyahut birbirimizi mi yiyeceğiz?

            Yedi deyince 7 yıl önce yazdığım yazı başlığı geldi
aklıma: AKIL, GEL PAÇAMA TAKIL! 

“Post-Modern” Büyü de Bozuldu

Türkçesi modern-ötesi olan klasik modernleşmeyi tenkit eden,
bazılarının çok şey beklediği bir kavramı sizinle görüşmek istiyorum. Gerekli
açıklamalar sosyoloji ders kitabımın ilaveli 18. baskısında ve Etnik Tuzak
Kimlik ve Açılımlar kitabımda yer almaktadır.

            Küreselleşme
gibi post-modern kavramı da uzun süre maskeli olarak ortada dolaştırılmıştır.
Bu akım modernleşmeye ve onunla özdeşleşmiş fikir akımlarına, kurumlara, sosyal
değer ve milli normlara Batı’dan yükselen tenkittir ve bir protestodur. Bazı
aydınların boşluğu doldurmaya dönük seçkinci bir tavrıdır. Bilimsellik,
rasyonellik, faydacılık, determinizm, Lâiklik ve çöken ideolojileri tenkit edilmektedir.
Önemli tarafı; bütüne karşı marjinali, parçayı, sapma davranışları
savunmaktadır. Batı’da fikri kargaşa doğuran bu hareket; sanat, estetik ve
mimaride başlasa da diğer sahalara da sıçramıştır.

            Milli
kimlikleri ve önü açılmış milli devletleri hedef alan, işbirlikçilerini kendi
devletleriyle hesaplaşmaya yönlendiren küreselleştirmenin yakın akrabasıdır. Bilindiği
gibi küreselleşme çok uluslu şirketlerin ideolojisidir. Küreselleşmenin
ideolojisi de çok kültürlülük tezleridir.

            Modernleşmeye
karşı olmak birtakım sorunları ortaya koymayı ve bunlara karşı çözüm
projelerini de getirmeyi gerektirir. Bu hareket sanayi toplumunun sosyal
hastalıklarını, ferdin yalnızlaşması ve topluma yabancılaşmasını, emeğin
istismar edilmesini, adil gelir dağılımını, yüksek intihar ve boşanma
oranlarını, uyuşturucu bağımlılığını, şiddet ve terörü, manevi tatminsizliği,
insanların sadece ürettiği ile hatırlanmasını, insanı bir makinenin maddi bir
parçası gibi görmeyi ortaya koyarak çözümler getirmemiştir.

            Asıl
çözülmesi gereken; maddi tatmine ve geniş sosyal güvencelere rağmen manevi
tatminsizliği giderici politikaların uygulanabilmesidir. Ferde toplumun bir
parçası olduğunun fark ettirilmesidir. Bu büyü de tutmamış gerçekler bütün
çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.

            Çözüme
gidecek olan yol küreselleşmenin yarattığı sorunları aşabilmek, etnik taassup
ve federalleşme değil; milletleşme sürecinde mesafe alabilmektir. Farklılıklar
yaratmayı zorlamak ve onları kutsallaştırmak kimseye yaramaz. Tekrar
emperyalizmi besleyici ve iç bünyede kavga ve çatışmalarla milletleri
zayıflatıcı bir yol çözüm olamaz. Bu gerçekler hesaba katılmadan içten içe
çöken Batı’nın modern toplumunu tenkit etmenin ne anlamı kalır ki? Bu hareket,
sadece lokomotifi değiştirip aynı yanlış hatta israrla devam eden bir trenden
farksızdır. Günümüzde çözümü eski ve pratiği olamamış ideolojilerde aramak da
zaman kaybetmektir. Soyut ve gerçeklememiş iddialı tezler, izim’ler sadece
gençlik döneminde insanları oyalayabilmiş; gençlik hastalığı olarak
değerlendirilmiştir.

            İnsanlık
tarihi içimize sindirsek de sindirmesek de, milli menfaat çatışmalarının
tarihidir. Milletleşme, millet düşmanlığı olan etnik ve mezhep taassubunu ve
ırkçılığı da aşmadır. Miletleşmeyi zayıflatacak açılımlar, o coğrafyayı emperyal
amaçlara daha da açık hale getirmektir. 

İki Yabancı

Kan ter içinde
köpüre köpüre dörtnala koşan ve çatlamak üzere olan bir küheylanın sırtında
zıvanadan çıkmış bir hâlde amansızca yol alan aceleci hayata inat
yavaşlamalıydı bir müddet insan. Bir makine dişlisi gibi durmadan işleyen
eller, kollar, bacaklar, biyolojik saatine uymayan uyanışlar, son dakikada
hatırlanan anahtarlar, tam anlamıyla tadına varılmadan ayaküstü yenen yemekler…
Durması gerekenden bir dakika bile fazla beklemeyen metrobüsler, otobüsler, tüm
gün çekiç sesleriyle dolup taşan Bakırcılar Çarşısı ve elinde simit tablasıyla
koşturan çocuklar artık durağanlaşma zamanı. Durup çoktandır unuttuğumuz özümüze,
bakir evlerimize dönme zamanı. Ve kapının eşiğinde bekler seni sen. Pencere
pervazında geç kalmış evlat yolu gözleyen ana misali içi özlem doluyken
kırgınlığı kızgın, sitemkâr bir çehreye dönüşür. Hesap soran bakışları üzerinde
gezinir usulca. Söyleyeceği, eleştireceği ve tartışacağı çok şey vardır. Bir
mahkeme kurulur uzun süredir kendine yabancı olan zihnin nizamında. O müşteki
sen ise sanık. Günübirlik telaşlara harcayıp unuttun beni diyecek. Var olma
amacın ben iken sen beni benim olmadığım tüm hâllerde aradın. Hâlbuki ben sana
ve materyalleşmiş zihnine çöreklenen koyu karanlık sise rağmen her daim
seninleydim. Bazen çaresizliğin verdiği sessizlikle bazen de duyulabilmek adına
feryat figan bir çığlıkla izledim seni. Ama hep oradaydım. İçinde, duvarlarından
oluk oluk yalnızlık akan uğramayı unuttuğun o küf kokulu mahzende. Gözlerini
açtığında ilk gördüğün şey saatin telaşla dönen yelkovanı olurken gün hayat
veren ışığıyla, şen şakrak mavisiyle, toprağıyla, yeşiliyle çoktan uyanmış
coşkuyla seni selamlıyordu. Sen ise görmedin, duymadın ne o sesleri ne de yanı
başındaki mülteci beni. Artık seninle eteğine küsmüş dağlar, kıyısından ayrı kalmış
denizler, suya yüz çevirmiş çöller gibiyiz. Şimdi söyle bana aramızdaki uçsuz
bucaksız onca mesafeye rağmen tekrar biz olabilir miyiz?

Çiftbozan

Osmanlı Devleti tarım arazilerini üç yıl üst üste, mazeret bildirmeden, ekim için kullanmayan çiftçilerden “Çiftbozan Vergisi” denilen bir vergi alırdı.

Bilindiği gibi, Osmanlı Devletinin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıydı. Bu yüzden vergiler halktan daha çok bu mal varlıkları üzerinden alınırdı. Tarım vergilerinden biri de çiftbozan vergisi idi.

Bu verginin maksadı sadece devletin bütçesine katkı değildi. Birinci hedef halkın gıda maddesi sıkıntısı yaşamaması, ikincisi ise şehirlere göçü önlemekti.

Bu arazilerin ekilmemesinin temel sebebi çiftçilerin tembelliği değildi. Devletin doğru dürüst bir üretim planı yapmaması, üretici ile pazar arasında yeterli ulaşım ve ticari ağın olmaması idi. Tarımla uğraşan köylü, bol ürün alınan yıllarda ürün para etmediğinden, kurak yıllarda da kıtlık gerekçe göstererek ekim yapmaz, şehirlere göçerlerdi.

Kaynaklarda “Ev Göçü” olarak geçen bu hareketlilik, bir yandan gıda üretiminin azalmasına yol açarken, diğer yandan göç alan şehirdeki düzeni de sıkıntıya sokardı. Devlet bu durumu önlemek için, ekonomik plan ve programlar ile gerekli yatırımları yapmak yerine, kolay olanı seçmiş ve Çiftbozan Vergisi koymak zorunda kalmıştı. (Günümüzde köyden şehre göç için alınan hiçbir tedbir yok. Osmanlı Devletini yönetenlerin en azından böyle bir derdi varmış!)

Fakat daha Sultan 1. Ahmed (1590-1617) döneminde bile yoksul köylüler çiftini bozar, “çiftbozan” olurlar. Vergi ödeyecek hatta karınlarını doyuracak durumları da olmadığından, Büyük Tarihçi Halil İnalcık’ın ifadesiyle “büyük kaçgunlara veya asilere katılır, Celali olurlar.” 

Yani asker kaçakları ve işsiz medrese öğrencisi gibi isyancılara dâhil olurlar veya “dağlara, ormanlara, imparatorluk güçlerinin ulaşamayacağı yerlere, İran’a doğru kitlesel kaçışlara katılırlar.”

Bu tarihi olayların arkasında 1500’lü yılların ikinci yarısından itibaren Doğu-Batı ticaret yollarının güney güzergâhlara kayarak, Osmanlı hâkimiyetinin dışına çıkmış olmasının yarattığı etki çok önemlidir.

Ayrıca aynı dönemden itibaren denizaşırı ülkelerin sömürgeleştirilmesi ve oralardan getirilen kölelerin üretimde kullanılması Avrupa ekonomisinin öne çıkmasına sebep oldu.

Değişen şartlara göre yeni üretim modelleri ve ticari ağlar oluşturmayı başaramayan Osmanlı devlet maliyesi daha 2. Beyazıt (1447-1512) döneminde dahi iflasın eşiğine gelmişti. Devlet çareyi hep vergiye yüklenmekte bulmuştu.

*******************************

En Az Kendine Yetecek Kadar Gıda Üretimi

Halen Türkiye’de ekilmeyen iki Trakya büyüklüğünde tarım arazimiz var. Köyden şehirlere göç sebebiyle tarım ve hayvancılık yapan insan sayımız gün geçtikçe azalıyor.

Salgın döneminde gördük ki, tarımsal üretimde kendi kendine yeterli olmak hayati derecede önemlidir.

Zannetmeyin ki bu şartlarda çiftbozan vergisi benzeri bir tedbir alınmasını isteyeceğim. Hayır.

Bunun çaresi vergi vb zorlamalarla insanları sefalet içinde de olsa köyde tutmak değildir.

Konya Ovası büyüklüğünde bir ülke olan Hollanda gibi yapmak yani gıda üretimini bilimsel yöntemlerle, verimli bir şekilde, çeşitlendirerek ve ucuza üretmek, marka değeri oluşturarak pazarlamaktan geçiyor. Bunun için devletin vergi kolaylıkları, planlama ve bilgi desteği de şart.

Öyleyse, şimdi Koronavirüs salgını sebebiyle evimize kapandığımız ve bütün dünya ekonomileri gibi bizim ekonomimizin de ciddi daralma beklentisinde olduğu bir dönemde neden çiftbozan vergisini anlatıyorum?

Büyük kırılma yaratan böyle olaylarda öncelikle mevcut hatalarımızla yüzleşerek yeni bir yol çizmemiz lazım. Sonra da olacakları önceden kavrayıp, devlet ve bireyler olarak üzerimize düşen görevleri tam yapabilirsek, bu değişimlerden ayakta ve güçlenerek çıkmak mümkün.

Yoksa geçici ve meselenin özünden uzak kolay çözüm yolları ile bu badireden çıkmamız mümkün olmaz.

*******************************

Sağlık Sektörü

Koronavirüs salgını sonrası en önemli değişimin sağlık sektöründe olacağı öngörülüyor. Mevcut sistem insanların hastalanması sonrası tedavi süreçlerini esas alıyor.

Yani insanlar hastalandıktan sonra gidebilecekleri hastaneler, bu hastanelerde tedavi yapacak hekimler ve diğer sağlık personeli ile ilaçların, tıbbi teşhis ve tedavi cihazlarının planlanması, yatırımları ve hizmetin sunulması zinciri esas alınmakta.

Bu zincir çok büyük meblağlı ekonomik bir değer yaratıyor. Dünyada sadece ilaç sektörü bile toplam silah sektörü harcamalarından çok daha fazla.

Sistem insanların hastalanması, sürekli ilaç kullanıcısı olacak şekilde kısmen tedavi edilmesi, dev ilaç firmalarının gelirlerinin artarak devamı için sentetik gıdaların teşvik edilmesi şeklinde bir zincir oluşturuyor.

Yapısı tam bilinmeyen bir virüsün yarattığı bu salgında en gelişmiş ülkelerin bile sağlık sistemleri çökme noktasına geldi.

Bundan sonra koruyucu hekimlik, halk sağlığı, aşılar gibi hastalanmayı önleyici tıbbi hizmetlerin öne çıkması bekleniyor.

Bir de genel sağlığın korunması için çevrecilik, temiz su, temiz hava, doğal ve organik ürünlere, temizlik, hijyen ve mahremiyet mesafesine verilen önem artacak gibi. 

Ama bakalım ilaç sektörü ile tıbbi teşhis ve tedavi cihazları üreticileri böyle bir değişime ayak uyduracaklar mı?

Aydınlar, Salgınlardaki Resme Nasıl Bakıyor?

Yahya Kemal deyince aklınıza İstanbul ve Münevver Ayaşlı gelir. Fatih semti deyince de Mehmet Akif Ersoy gelir. Bu isimler şehirleriyle örtüşmüştür. Hele hele “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri Yahya Kemal’i adeta Mimar  Sinanlaştırır. Yavuz Bülent Bakiler ismini duyunca Sivas’ı hatırlarız, Ahmet Hamdi Tanpınar Bursa ile özdeşleşmiştir. O kadar çok örnek var ki saymakla bitmez.

Batıda da öyle.. natüralizmin öncülerinden Emile Zola (1840-1902) Nana, Germinal ve Meyhane, yeryüzünce onca yoksulluk ve cehalet oldukça böylesi romanların yazılacağını anlatan Victor Hugo(1802-1885) Sefiller ile dönem Paris’ini o çok güzel anlatır. Notre Dame Katedralini meşhur eden de yine aynı adlı romanıdır. Tur operatörleri yazarların anlattığı mekanları programına alarak yabancılara gezdirirler. Avrupa’nın zindanları da öyledir. Artık hep turistik mekanlar olmuştur. Tiyatrocular da orada bulunur, söz konusu yılların tarihi giysileriyle ücreti karşılığında turistlerle resim çektirirler. Şahsen batıda çok zindan gezdim tur programları çerçevesinde.

Ama bizde Yedikule Zindanları tur programına alınmaz da sadece yılda birkaç kez konser verilir. Kadınlar hapishanesi olan Baba Cafer zindanları maalesef depo olarak kullanılır. Haliç’te Blokhermal Sarayı’nın bir parçası olan Anemos Zindanlarından orada oturanlar bile farkında değildir .

Dünya tarihinde başta veba ve kolera olmak üzere çok salgın hastalık vardır. Avrupa’ya Asyalı tacirlerin Çin’den aldığı vebalı kürklerin batıya pazarlanmasıyla yayılıyor. Londra’nın Liverpol Street Semtinde tren yolu inşaatı yapılırken veba(1665) salgınında  hayatını kaybeden ve kayıt tutulmadan gömülen 3500  kişinin cesedine rastlandı. Dünyaca meşhur ve hala okunan bir roman Robinson Crusoe yazarı Daniel Defoe’nin (1660-1731)  Veba Yılı Günlüğü olayı anlatır.

Veba salgınının(1679) Avrupa’yı kasıp kavurduğu günlerde Avusturya’nın Başkenti Viyana’nın Graben Semti’nde İmparator 1. Leopold korkup şehri terk ediyor. Ancak bir sözü vardı “Tanrı salgını bitirince vebadan ölen 76 bin kişinin anısına bir anıt yaptıracağım.” Yaptırdı da. Burası turistlerin uğradığı ve tur programlarında olan bir yer halen.

Dünya sadece Çin’den yayılarak bugün için merkezini Amerika’ya taşıyan, en fazla ölümün ise Avrupa’da olduğu koronavirüs salgını ile sarsılmadı. Daha önce de hatırlattığımız gibi veba, kolera, İspanya nezlesi tehlikesi ve frengi hastalığını yaşadı. Ardından AIDS, kuş gribi, tavuk gripleri geldi. Bu salgında Amerikalı oyuncu Rock Hudson gibi bir çok ünlü hayatını kaybederken, bazıları da bir sonraki nesle ders çıkarır diye  günlük tuttu, notlar çıkardı, sonra da yayınladı. Salgınlar Hollywood sinemasına da konu oldu. Türkiye’de bu filmler; Kolera Günlerinde Aşk ve Veba ismiyle gösterime girdi, kapalı gişe oynadı bu prodüksiyonlardan ikisi.

 

 Magarada Ölmesi Beklenilen Hastalar

Önemli bir asker olan Almanya Genelkurmay Başkanlarından Orgeneral Helmut Karl Bernherd Von Moltke(1800-1891) aynı zamanda Osmanlıya askeri uzman ve danışman olarak hizmet verdi. Alim olarak da bilinen bu asker Türkiye’de General Moltke veya Moltke Paşa olarak da tanınır. Osmanlı yurdunda epeyi süre kaldı ve hizmet verdi. “Türkiye Mektupları” adıyla da anılarını yayınladı(Remzi Kitapevi-2. Baskı 2017).

Halep, Gaziantep ve Kilis’te bulunduğu zaman diliminde Kavalalı İbrahim Paşa Mısır ordusunun başında Konya’ya yürüyordu. General Moltke, İbrahim Paşa ile Kilis Ovasında savaştı ve yenildi.

General Molkte hatıralarında, İbrahim Paşa’nın askerlerinden bölgeye trahom salgını başlatdığını ve hızla yayıldığını anlatır. Bulaşıcı bir hastalık olan trahomdan bölge halkının çocukları gözlerini kaybetmeye başlar. Kilis’in ve bölgenin yöneticileriyle ileri gelen maruf aydınları, trahom salgını dolayısıyla din adamlarının “caiz değil” veya tehaffuzhane (karantina)  tartışmalarının “kader” yahut “vacip” olduğu görüşünü değerlendirirken tedbiri de ihmal etmiyor. Özellikle çocuklar korunmaya alınıyor. Görme özürlü olanlar için önce hafızlık eğitimi veriliyor, motive ediliyor, hayatın devam ettiği anlatılıyor. Daha bir yetişkinler için ise Arasa’da “Körler Çarşısı” kuruluyor. Görme özürlüler sazlıklardaki ince kamışlarla hasır, zembil, kova örüyor, meslek sahibi olarak hayata tutunuyor, namerde değil merde bile muhtaç olmamak için çalışıyorlar. Tarihe meraklı olan ve kentlerinde bir mantık mektebi bulunan Kilis’in maruf ve arif insanları maziden de biliyorlar ki Sultan İkinci Mahmut’un (1785-1839) son zamanındaki kolera salgınında en iyi ilaç ve tedbir “sirke” olmuştu. Salgın büyümeden bitirilmişti. Avrupa’da ise aynı dönemde batıyı sarsan ve 4 yıl süren kolera tehlikesi(1835-1839) bölgeyi sarsmış, onlarca insan hayatını kaybetmişti.

General Moltke’nin hatıralarına göre; Kilis’teki Körler Çarşısı’na dikkat çekilerek; Avrupa’daki  kolera salgınında hastalar ise hepsi bir araya toplanarak bir mağaraya sıkıştırılmış ve ölmeleri beklenmiş.

 

Dünü Hatırlamak

Trahom ve verem hastalığı salgınını benim neslim çok iyi tanır. 1950’li yıllarda Kilis’te Trahom Merkezi kurulmuş ve neredeyse her mahallede bir Trahom Dispanseri faaliyete geçirilmişti. Ben dahil bütün çocuklar her gün mahallemizdeki dispansere varıp, gözlerimize ilaç damlattırırdık.  O günlerde yerel bir tabir mi bilmiyorum “gözlerimizi sıkılattırırdık, sıkıcıya gittik” diye anlatırdık. Benim neslim içinde görme özürlü arkadaşım olmadı. Alınan tedbirler başarılı oldu. Hafız Kamil Kıdeyş gibi ünlü görme özürlü hafızlar yetişti. Hafız Kamil aruz ile şiirler yazar, talebeleri bunu kağıda dökerdi. Şiirlerden bir Divan-ı Kamil oluşmuştu . Sebilürreşat, Büyükdoğu, Serdengeçti ve Hüradam gibi dergi ve gazetelere aboneydi. Tek gözü sağlam Nihat Ferah gibi Safahat hafızıydı aynı zamanda.

Körler Çarşısındaki görme özürlülerin hasırları, zembilleri ve kovaları dışarıya da satılır, Halep’e kadar pazar bulurdu. Kıymetli Dr. Mustafa Tekçe’nin anlattığı kadarıyla hasırların içine “dayramak” diye yerel tabirle mini boncuklar yerleştirilerek, onun dağılmaması ve uzun ömürlü olması sağlanırdı. Verem’in tedavisinde ise hastalar oksijenin bol olduğu, sürekli rüzgarın estiği Kilis’in Kalleş Tepesine de çıkarılarak temiz hava aldırılır, sağlıklı beslenmesi sağlanırdı.

 

Bir Anıt Münevverimiz Diyor ki;

İstikbalimizin şairi Mehmet Akif Ersoy İstanbul’daki kolera salgını dolayısıyla Habertürk’te Murat Bardakçı’nın sadeleştirdiği yazıda özetle şunları söylüyor; “Aldığımız mektuplardan birinde Bir zamanlar memlekette kolera gibi, veba gibi salgın bir hastalık çıkınca fedakarlık yapılarak para ile hafızlar tutulur ve memleketin etrafında dolaştırılırdı. Bugün İstanbul’da ve çevresindeki vilayetlerde koleradan epeyce kayıplar olduğu rivayet edilirken, böyle bir teşebbüste bulunmak kimsenin aklına gelmiyor. Hükumete “bu eski, fakat dindarca usulün  canlandırılması tavsiye edilse de büyük bir hayır işlemiş olacak” deniyor. Evet öyle bir usül vardı. Lakin hiç bir vakit dindarane değildi. Sabık hükümet, mevkiini güçlendirebilmek için millete bütün gücüyle saldıran felaketlerden bile istifade etmek isterdi, yoksa bulaşıcı hastalıklara karşı tedbir olamayacağını pek ala bilirdi…. İyice bilmeliyiz ki gerek şahsi, gerek bulaşıcı ne kadar hastalık varsa, ortadan kaldırılması için tıbbın tavsiye edeceği karantina ve tedavi tedbirlerinden başka yapılacak bir şey yoktur.

Esasen bir köylünün bile yakından bilmesi icap eden bu basit gerçek, bizi öteden beri aldattıkları için, hala olanca açıklığı ile gözümüze çarpmıyor. İslam şeriatının tıbba ne büyük yer mevki verdiğini hepimiz biliyoruz da, sonra iki üç riyakarın sözüyle yine şeriata dayanarak en açık hakikatlere karşı gözlerimizi kapatıyoruz. Hazreti Peygamber, “Cenab-ı Hak hiç bir hastalık vermemiştir ki, devasını da vermemiş olsun. O halde, o devayı aramalısınız” duyuruyor.

Tıbdan baka bir şeyi olmayan beden ilmi, din ilmini takdir buyuran Peygamberden o devanın dua kitaplarında aranması lazım geleceği gibi bir işaret yahut bir açıklama asla vaki olmamıştır…Geçmişteki büyük adamların hayat hikayelerini ve eserlerini okurken çoğunun tabip olduklarını, zamanlarındaki tıbbı gelişmeleri tamamıyla kavradıklarını görmüyor muyuz? Müslüman hekimlerden tıpla uğraşan sadece İbn-i Sina ile Ebubekir Razi değildir. Ümmetin pek çok büyüğü aklın, naklin bu büyük san’atta gösterdiği hürmeti hakkıyla takdir ederek fevkalade çalışmışlar, yaşadıkları asra göre fevkalade yararlıklar göstermişlerdir. Herkesçe bilinen bu gerçekleri tekrardan maksadımız okumakla, üflemekle hastalık tedavisine kalkışmanın zannedildiği gibi dindarane bir usül olmadığını, bizim dinimize asla böyle bir şey sığmayacağını söylemektir. Kur’an-ı Kerim, hastalara ve ölülere okunmak için inmemiştir. Kur’an’daki şifa, cahillerin anladığı gibi değildir.. Meşhur fıkradır.. Arap’ın biri uyuza tutulmuş develeri için Hazret-i Ali’den dua istemiş! Hazreti Ali de uyuza karşı en etkili duaların, katran kadar tesirli olamayacağını söylemiştir.

İşinin ehli tabiplerimiz “koleraya karşı en faydalı şahsi tedbir, yemeye-içmeye dikkatten ibarettir” diye bağırıp dururken, hala bir çoğumuz Allah’a tevekkül ederek pis boğazlıktan geri durmuyor. Allah aşkına olsun dinin esası ile riyayı birbirinden ayıralım; hayatın gerçeği olan İslam Şeriatının cehaletimize, tembelliğimize, aptallığımıza delil gibi gösterip durmayalım. Şeriatın aslını Allah’ın kitabından; peygamberin davranışlarını ve ahlakını hadisten alamayacaksak; Kur’an’ı, peygamberin sünnetini uygulayan gerçek Müslümanları önder kabul edelim. Yoksa, din ile aralarındaki mesafe çok çok uzak olan cemaatlerin cahillerine yahut ümmetin rezillerine uyacak olursak koleralar, vebalar hakkımızda rahmetin ta kendisidir. 17 Kasım 1910-Sırat-ı Müstakim”

 

Günümüze Bakınca

Küresel bir tehlike olarak büyüyen Koronavirus salgını hatırlattı bana bütün bunları. O günün şartları düşünülürse tek iletişim aracı telgraftı. Telefon yok denecek kadar azdı. Doktor ve sağlık personeli sayısı yeterli değildi. Yollar toz topraktı. Bir başka şehre vasıta bulmak pahalı ve çok güçtü. Ama her şey organikti, çevre bakımlıydı, insanlar dayanışma içinde ve yönetimler toplumu için vardı. Yöneticiler galiba en iyisiydi.

Bugün koronavirüs salgını tedbirin dışında bize çok şeyi düşündürüyor. Artık refah, zenginlik, lüks hayat, konfor, ulaşım ve iletişim en üst seviyede. Maddi imkanlarımız arttı ama buna paralel olarak vefa, dostluk, arkadaşlık, komşuluk azaldı, kin, nefret, ahlaksızlık, inançsızlık, hasetlik, merhametsizlik, aç gözlülük, kanaatsizlik, fuhuş, alkol, uyuşturucu, insani ve ailevi değerler, boşanmalar, psikolojik  hastalıklar arttı. Makul olmayan hırs çoğaldı.

Bu salgın, temizliğin ne kadar önemli, tedbirin ne kadar gerekli, dünyanın ne kadar fani, bizi yaratan Yüce Rabbimizin ne kadar büyük olduğunu yeniden fark ettirdi. Acaba yeniden İslami, ilmi, bilimi önde tutan, insani, medeni ve ahlaki değerlerimize dönebilecek miyiz?

 

İbret ve Ders İçin

Tedbiri tatil olarak gören cehaleti yenmek gerçekten zor bir iş. Bir zamanlar Kilis’teki trahom salgınına kader diyerek savunanlara, bir başka grup alim karantina(tehaffuzhane)  “vacip” diye fetva veriyor. Salgın için karantina “vacip” diye fetva verenler sayesinde kontrol altına alınıyor, üstelik hastalar durağan olmayan hayata kazandırılıyor. Galiba günümüzde hatırlanması gereken, yerine getirilmesi zorunlu olan “vacip” ekolünün alimlerini, yöneticilerini, temsilcilerini yetiştirmekte çok geç kaldığımız anlaşılıyor. Ata dedelerimiz ne güzel söylemiş ve kelam-ı kibar olarak günümüze kadar gelmiş; Bu Da Geçer Ya Hu. Zaten birinin ülkesini ve toplumunu sevmesi eylemleriyle ve tasarruflarıyla ölçülüyor.

Ders ve ibret alınması için Soma’daki maden ocağı kazasında(2014) şehit olan 301 insanımız için bir anıt yapamadık ama, hiç olmazsa bu defa koronavirüsten hayatını kaybedenler için bunu bir düşünelim.

İkiz Durum (III)

Bizler beğendiğimiz bir eseri taltif etmek,

     Kutlamak istediğimiz zaman o eserdeki harflere değil,

     Yazarına yönelir. Ancak yazarını tebrik eder.

     Ancak yazarını takdir eder kutlarız.

     Çünkü yazar; kitaptaki ilmiyle, bilgisiyle,

     Harfleri kullanış tarzıyla, dimdik ayakta

     Ve manen eserinin yanındadır.

     Tabii görene göre be dostlar! Köre ne?

     X

     Bir gökdelenin inşasında, inşaat mahallinde onlarca,

     Belki yüzlerce işçinin çalıştığını görsek.

     Biliriz ki bu eseri onlar yapamaz!

     Onlar ortaya koyamaz! Bu iş onları aşar.

     Yine biliriz ki, bu işin arkasında;

     Orada bilgi ve plânlarıyla bulunan mühendis ve mimarlar vardır.

     O çalışanlar orada çalışan işçilerdir sadece.

     Yoksa binanın yapımı onların kafasından çıkan bir şey değildir.

     Aynen bunlar gibi; bitkiler, ağaçlar, çiçekler ve meyvelerin her biri

     Birer Samedanî, İlâhî mektuptur.

     Birer Rabbanî antika sanat eseridir.

     Birer Kudret mûcizesidir.

     Birer Hikmet harikasıdır.

     Böyle olan bitki, ağaç, çiçek ve meyvelerin

     Her birinde hava zerreleri hareket halindedir.

     Onların her birine hizmet götürmekte, hizmet vermektedir.

     Hava zerreleri bu hareket ve hizmetlerini ululuk sahibi,

     Sanatla yaratıcı Allahın emriyle yapmaktadır.

     Güzellik sahibi, keremli, üstün sanatla yaratıcı

     Allahın iradesiyle yerine getirmektedir.

     İşte tomurcuk ve çekirdeklerin her biri de:

     Birer ayrı makine,

     Birer ayrı tezgâh,

     Birer ayrı matbaa,

     Birer ayrı hazîne,

     Birer ayrı antikadır.

     Ve ululuk sahibi, sanatla yaratıcı Allahın güzel isimlerini ilan eden

     Birer ayrı ilânname / ilân panosudur.

     Ve Allahın mükemmelliklerini söyleyen ve konuşan

     Birer ayrı kasîde ve şiir hükmündedir.

X

     Nitekim toprağın zerreleri de o tomurcuk ve o çekirdeklerin sümbüllerine,

     Ağaçlarına kaynaklık etmekte ve sebep olmaktadır.

     İşte toprağın zerrelerinin bu kaynak ve sebep oluş keyfiyetleri: “Kün feyekûn.”

     Yani “Ol deyince olur.” buyruğuna mâlik, her şey emrine boyun eğmiş

     Bir ululuk sahibi sanatkâr yaratıcının fermaniyledir.

     İzniyle, iradesiyle, kuvvetiyle olmaktadır.

     Bu husus, iki kere iki dört eder derecede kesindir.

     Buna inandık.

Biz Kimiz?

“Fransa da herkes Fransız’dır, Almanya’da Alman… Ama Türkiye mozaiktir.”

Yukarıdaki sözü sosyal medya Facebook’ta paylaştım ve tartışması üç gün devam etti.  Belki daha da devam edecekti fakat imdadımıza kendisine ve mesleğine saygı duyduğum tarihçi Prof. Dr. Özkul Çobanoğlu son noktayı koydu.

İtalyan, İngiliz, İspanyol ve Portekizli göçmenlerin 4 Temmuz 1776 yılında kurdukları Amerika Birleşik Devletleri’nin mensupları, Amerikan milleti oluyor ama Türkler olarak biz, bin yıldır bu topraklardayız. Çağ açıp çağ kapatmışız, yenilgilerimizden daha çok zaferlerle taçlandırmışız tarihimizi. Üç kıtaya mührümüzü vurup, üç kıtaya Türk dilini yaymış, topraklarımızın genişliğini yedi milyon metrekareye çıkarmışız. Geçmişi beş bin yıl öteye dayanan bu milletin isminden hala tereddüt duyuluyorsa;

O halde bu milletin adı ne… kim bu millet?

Tarih bilgilerini, birçoğu yabancı kaynaklı aslı, astarı olmayan internet sitelerinden alıntı yaparak edinen bir kısım ortalıkta dolaşan bilgiçler, gerçek Türk tarihini Türk bilim adamı ve tarihçilerinden öğrenmiş olsalardı bu günkü hallerinden utanır olmaları gerekirdi.

Sadece sokaktaki adam olsa insan gam yemez ama anlı şanlı Profesörler ve tarihçilerin: “tarihte Türk diye bir millet yoktur” demeleri, miladın başlangıç yıllarına dayanan, Türk ordusunun kuruluş yıllarını 1750 sene öteye götüren Orhun Abidelerini nasıl görmezden gelirler, bir türlü insanın aklı ve havsalası almıyor. Aslında Asya’daki abideler sadece Orhun abideleriyle sınırlı değil. “745 Yılında Göktürk hanedanına son veren Uygurların 2. Kağanı Bayan Çor, Moğolistan’ın Tes, Taryat ve Şine Us bölgelerinde o da kendi adına üç tane anıt diktirmiş ve bugün bunların hepsi okunuyor.”(alıntı: Prof Dr.A.BEercilesun)

Bir de sadece Osmanlıcı olanlar var. 600 Sene üç kıtada hüküm sürmüş bir imparatorluğun, öncesi ve sonrasının kimler olduğu bilinmez mi? Gökten zembille indiler de, sonra buharlaşıp uçtular mı bunlar?

TRT de yayınlanan bir diziyi dahi, sırf Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Türkiye cumhuriyeti devletini konu edindiği için hesap sormaya kalkan sözde tarihçi bedbahtlar, güya ülkücü camia ile olan kardeşlik bağlarından söz ediyor. Sormak gerek bunlara; Türklüğü ve Türk devletini reddeden birileriyle Ülkücülerin kardeşlik bağları nasıl olabilir?

Şurası hiçbir zaman unutulmamalı ki: Oğuz boylarının Başbuğu Metehan da Türk’tü, Avrupa’yı titreten Hun imparatoru Attila da, Çi-çi Kağan da Türk’tü, Bayan Çor da, Anadolu’nun kapısını Türk Milletine açan Sultan Alpaslan da Türk’tü, Osmanlının kurucusu Osman Bey ve çağ kapatıp yeni bir çağ açan Fatih’te Türk’tü.

 Osmanlının küllerinden yeni bir devlet(Türkiye Cumhuriyeti Devleti) kuran Mustafa Kemal Atatürk’te tıpkı ataları gibi Türkoğlu Türk’tü.

Kalın sağlıcakla. 

Sigorta Sektörünün Yumuşak Karnı..! Özel Sigorta Dedektifi Attila Çilingir Anlatıyor

 ‘İnsanların yaptığı sahte paralar kadar, sahte insanlar vardır…’

                                                                         ( S.J.Harris )

 

Oğuz Çetinoğlu: Klasik tarife göre; ‘Sigorta, beklenmedik kayıplara karşı sigortalıyı koruma prensibine dayalıdır. Belli bir prim karşılığında istedikleri teminatı sigorta kapsamına aldıran ve bunun karşılığında sigorta poliçesi satın alan sigortalılar; oluşan hasarlarını sigorta şirketlerinden tazmin ederler.’ Sigorta sektörü bu prensipler dairesinde sağlıklı işliyor mu?

Atilla Çilingir: Her zaman böyle işlemeyebilir! Bazı insanlar veya kurumlar; olmamış hasarı olmuş gibi göstererek, ‘suiistimal’ diye tabir edebileceğimiz bazı usulsüzlüklere başvurarak, haksız kazançlar elde etmektedirler.

Çetinoğlu: Neler oluyor?

Çilingir: Sigorta suiistimalleri, gerçek kayıpları karşılamak üzere birçok dürüst sigortalı tarafından ödenen primlerle oluşan fonların; sahte hasar başvuruları ile tüketilmesi sonucunda sisteme büyük zararlar vermektedir.

Çetinoğlu: Hangi sigorta dallarında suiistimallere rastlanıyor?

Çilingir: Sigorta suiistimalleri hayat, hayat dışı ve sağlık sigortası ayırt etmeksizin her türlü sigorta dalını etkilemektedir.

Çetinoğlu: Neler yapıyorlar, nasıl yapıyorlar?

Çilingir: 1-Sigorta teminatı almak için yapılan başvurularda; asılsız ve eksik bilgi vermek veya sigorta teklifinde sorulan sorulara asılsız veya eksik cevaplar vermek;

2-Gerçek bir talebin abartılması da dâhil, yanıltıcı veya asılsız kayıpların öne sürülerek, tazminat başvurusunda bulunmak;

3-Sigorta sözleşmesine dayanarak, bu sözleşmeden fayda sağlamak için sigortacı ile yapılan anlaşmada; yanıltıcı ve gerçek olmayan tavırlar sergilemek!

 

Çetinoğlu: Bütün bu hareketler suç unsuru değil mi?

 

Çilingir: Sigorta suiistimalleri, birçok dürüst sigortalının mağdur olmasına sebebiyet veren ve dikkatle incelenmesi gereken bir suçtur. Bu suç, 1 Haziran 2011 tarihinde yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’nun 158’nci maddesine göre, ‘nitelikli dolandırıcılık’ olarak sayılmış olup; ‘bu suçu işleyenlere, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılırlar’ hükmü getirilmiştir.

 

Çetinoğlu: Genel olarak bu suçu kimler işliyor? 

Çilingir: Sigorta suiistimalleri, poliçe sâhibi veya tazminat talebinde bulunan üçüncü bir şahıs tarafından yapılabilmektedir. Sigorta suiistimalleri, hayalî yolcu hasarları, gerçek olmayan trafik kazaları ile birlikte fırsatçı tazminat taleplerinden, beyan edilmeyen kritik hastalıklara ve profesyonelce planlanmış organize suç zincirlerine kadar geniş bir alana yayılabiliyor.

Çetinoğlu: Eskiden beri var mıydı?

 Çilingir: Tarihin ilk sigorta suiistimali hakkında şu bilgilere ulaşılmıştır: ‘Yunanlı tüccar Hegestratos’un M. Ö. 300 yılında gemi ipoteği diye adlandırılabilecek, geminin ve içindeki mısırın sigorta teminatı kapsamındayken yapılmıştır! Olayın özü; tüccarın borç ile almış olduğu mısırın gemi ile taşınması ve kargo-mısırın müşterisine teslimatı yapıldığında, paranın faizi ile birlikte geri ödenmesiydi. Borcun ödenmemesi durumunda alacaklı gemiye kargosuyla birlikte el koyabilecekti. Hegestratos’un suiistimal planı; boş gemiyi batırarak, aldığı borcu ödememek ve mısırı da satarak, haksız kazanç sağlamak üzerine kurulmuştu! Fakat bu planı yürümemiş. Geminin diğer yolcuları onu iş başında yakaladığında, kaçmaya çalışırken boğularak ölmüştür…’

 Ticaretin doğuşundan itibaren hilenin de başladığını bize gösteren ve bilinen bu ilk olay gibi buna benzer, şeytanın dahi aklına gelmeyecek, pek çok suiistimal olayları yaşanmış, yaşanmaya da devam edecektir. (‘Sigortalı Hayatın Gerçekleri’ isimli kitabımda bune benzer pek çok olayın hikâyesi vardır.)

 Çetinoğlu: Suiistimallerin boyutunun anlaşılabilmesi için suiistimallerinin sigorta şirketlerinde sebebiyet verdiği zararlar hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Çilingir: Sigorta suiistimallerinin sigorta şirketlerinde sebebiyet verdiği zararların bir kısmı şöylece sıralanabilir.

–Sigorta şirketlerinin kârlarında azalma olur.

–Hasar prim oranlarının artırılmasına, sigorta şirketlerinde finansal sıkıntıların oluşmasına sebebiyet verir.

-Sigorta primlerinin yükselmesi ve küçük şirketlerin ödeme iş hacimlerinin azalmasına yol açar.

-Tazminat ödemelerinde aksamalar olur.

–Sigorta şirketlerinin kredi derecelendirilmelerinde düşüşler meydana getirebilmesidir.

 

Çetinoğlu: Geniş kapsamlı bir etkilenme söz konusu. Önlenmesi için ne gibi tedbirler alınıyor?

 

Çilingir: Türkiye sigorta sektöründe giderek artan suiistimal artışının, dürüst sigortalılar ve sigorta şirketlerine yüklemiş olduğu olumsuz maliyetin fazlasıyla büyümesini önlemek amacıyla Hazine Müsteşarlığı, Sigorta Bilgi ve Gözlem Merkezinin (SBM) bünyesinde; Sigorta Suiistimalleri Bilgi Sistemi (SİSBİS) projesini hayata geçirmiş, 2011 Haziran’ından itibaren yürürlüğe giren yönetmelikle de desteklemiştir.

 Bu uygulama, sigorta şirketlerinin tespit ettikleri suiistimal olaylarını SİSBİS’E raporlamalarıyla yürütülen bir sistemi içermektedir.

 Ancak sektörde yaşanan sigorta suiistimallerinin tespiti için görev tanımları yasal müeyyidelerle belirlenmiş, ‘sigorta müfettişliği ya da sigorta dedektifliği’ titri olan görevliler ne yazık ki hâlâ sektörümüzde hizmet vermemektedirler.

Çetinoğlu: Sigorta sektörünün ülke ekonomisindeki yerini ve suiistimallerin hacmini rakamlarla belirlemek mümkün mü?

 Çilingir: 2018 yılı Türkiye Sigorta Sektörünün prim üretimi 54,6 milyar TL’dır. Bu meblâğın %10’luk kısmı suiistimal/eksik beyana odaklı hasar meblağı olarak değerlendirilebilir.

Tespit edilemeyen /araştırılması yeterli seviyede yapılamayan suiistimal odaklı hasarları da dikkate aldığımızda; sektörün suiistimal odaklı hasar meblağının yıl bazında %10’luk seviyenin de üzerinde olacağı çok açıktır.

Çetinoğlu: Alınan tedbirler, suiistimalleri önlemekte yeterli olabiliyor mu?

Çilingir: Sigorta sektöründe giderek artan sigorta suiistimallerinin önlenebilmesine yönelik, son dönemde Hazine Müsteşarlığının almış olduğu tedbirler, yayınlamış olduğu SİSBİS yönetmeliği ve SBM (sigorta bilgi merkezi) bünyesinde oluşturulan veri tabanı elbette ki, çok önemli gelişmelerdir. Suiistimalleri belli bir ölçüde enlemek için faydalıdır. Fakat tam olarak önlemek için yeterli değildir.

Çetinoğlu: Neden?

 Çilingir: Çünkü bu sistemde kayıt altına alınan suiistimal olaylarının tespiti için sahada çalışan / çalışacak yetişmiş ve hukuki yetkileri olan sigorta müfettişi / dedektifine ihtiyaç vardır. Bu görev tanımı, hukuki çerçevesiyle bir an önce belirlenmeli ve sektörde faaliyete başlamalıdır.

 Şu hususun altını bir defa daha çizmek gerekirse; sigorta eksper’inin göreviyle, sigorta müfettiş’inin görev tanımını birbirine karıştırmamak gerekir! Zira bir tanesi hasarın teknik analizini, diğeri ise; hasar suiistimalini ortaya koyan uzmandır.

Çetinoğlu: Sigorta şirketlerinin ve yöneticilerinin konumundan söz eder misiniz?

Orta (Çağ) Doğu Ülkesi!

Orta Çağ ve Orta Doğu denilince şunları anlamalıyız; Avrupa’nın Orta Çağı genellikle Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşü ile milli monarşilerin yükselişi, Avrupalılarca deniz aşırı keşiflerin başlaması, hümanist canlanma ve 1517’de Protestan reformasyonu arasında geçen zaman süreci olarak tanımlanmaktadır. Orta Doğu’yu coğrafi olarak tanımlayacak olursak, geniş anlamda Batı da Fas Doğu’da Pakistan arasında dar manada ise Irak, Suriye, Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan, Libya, Lübnan ve diğer körfez ülkelerini kapsayacak bir bölge olarak düşünebiliriz.

 Orta Çağ’da neler olmuştur derseniz şöyle bir bakmak lazım!

 Kim ne derse desin Orta Çağ’a cehalet hâkimdir. Yine kötülük ve vahşet geçer akçedir. Bu nedenle bir diğer adı da “Karanlık Çağ’dır. Bilim ve eğitim kilise odaklıydı. Yapılan işlerin neredeyse tamamı kilisenin menfaatlerine uygun olmak zorundaydı. Kadının kaçıncı sınıf bir mahlûk olduğu tartışma konusuydu. Kuralsız bir dönemdi ve bir uygarlığın varlığından söz edilemezdi. Emek ve emekçinin üretimi değersizdi. Çalışanlar inanılmaz zorluklar içerisindeydi ve adeta köleydiler! Buna karşılık her zaman (!) olduğu gibi beyler ve hâkim sınıflar büyük bir refah içindeydi… Orta Çağ’da kıtlık ve kuraklık hâkimdi. İnsanlar en vahşi yöntemlerle idam ediliyorlardı. İnsanlara korku ve endişe hâkimdi. Geleceklerini tasavvur bile edemiyorlardı. Yozluk, yobazlık, taassup gericilik almış başını gitmişti.

Gelelim Orta Doğu’ya!

 Hepiniz yukarıda saydığım Orta Doğu ülkelerinde ömrünüz boyunca neler olup bittiğine şahitsiniz. Kan, gözyaşı, zulüm, diktatörlük, halklarına eziyet, vahşet, hastalık, bilim dışılık, gelişmemişlik, cehalet, taassup, savaş, yozluk, yobazlık, gericilik, ölüm ve katliam; ne ararsanız bu Orta Doğu’da görüyorsunuz… Aydınlanmanın bir ışığı da yok! Küresel ve emperyal güçlerin emir komutasında yaşamak denilemeyecek bir hayat sürüyorlar.

 Şimdi gördüğünüz gibi bu Orta Çağ ve Orta Doğu sözcükleri anımsattıkları itibarı ile birbirlerine çok büyük yakınlık gösteriyorlar… Acaba günümüz Türkiye’sine baktığımızda da bizde de Orta Çağı ve Orta Doğu’yu anımsatan şeyler var mı? Herkes bu sorunun cevabını istediği gibi verebilir ama bana göre cevap “var” olur… Üzgünüm tabii! Ülkemin Orta Çağ’dan görüntüler içeren bir Orta Doğululuk içinde oluşu sizi de beni de üzer. Bazılarımız “Araf”ta olduğumuzu söyleyebilir. Ancak bana göre “Araf”ta olmak yeterli değildir.

 Siz bu Orta Doğululuğu kabul etmeseniz bile başta Avrupa (Birliği) olmak üzere gelişmiş kabul ettiğimiz dünya güçleri bizi Orta Doğulu cahil kalmış ve bu yüzden gelişmemiş bir ülke olarak görürler. Bu sebeple de AB’ye almak istemediklerini alenen her fırsatta beyan ederler. Biz ise gerçekleri bilmemize rağmen her fırsatta Orta Doğululuğu ret eder ve bir Avrupa memleketi olduğumuzu iddia edip dururuz. Zaman zamanda süngümüz düşünce, AB’ye girmenin değil o standartlara erişmenin asıl hedefimiz olduğunu söyleyerek işi kıvırırız.

 Bu salgın hastalık sebebi ile önümüze kendi kendimizle yüzleşmek için çok önemli bir fırsat geldi. Şimdi hepimizin aynaya bakma zamanı! Eğer Orta Çağı yaşayan bir Orta Doğu ülkesi olmak ve de öyle anılmak istemiyorsak yeniden bir “Aydınlanma Süreci “ne girmek ve belli hedefler koyarak reformlar gerçekleştirmek zorundayız. Yoksa kötü örnekler sayıca çoğalmıştır ve iç karartıcıdır. Sizlerde onları bu zorunlu karantina sebebiyle çokça gördünüz, görüyorsunuz ve daha da göreceksiniz…

 Gelin bu vesile ile adeta Orta Çağ’ı yaşayan bir Orta Doğu ülkesi olmaktan çabucak kurtulalım. Türk insanı böyle bir yaşamı hak etmiyor ki buna bir yaşam denirse! Açlığı, yoksulluğu, sefaleti, işsizliği, cehaleti, eğitimsizliği, yobazlık ve taassubu, ekonomik güçsüzlüğü, adaletsizliği, sosyal dengesizliği, mutsuzluğu ve huzursuzluğu hep birlikte yenelim… Türk Milletine yakışan da budur!

 Orta Çağ’ı hatırlatan bir Orta Doğu ülkesinde yaşamak bir Türk için asla kabul edilemez…