13.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 506

“Hâkimiyeti Nerede Aramalıyız?”

İÜ İktisat Fakültesi İçtimaiyat Enstitüsü’nde eser veren, hem
yazan, hem de hitabeti iyi olan, milli endişe sahibi öğretim üyelerinin
bulunduğu bir kürsüye asistan girdiğim için kendimi hep şanslı görmüşümdür. Çok
şükür ki böyle değerli insanlarla muhatap oldum. Birçok kitap ve makale
yazabildiysem bunu onlara borçluyum. Akademik hayat bilimsel bir çevredir. Başarı
ve verim çevre ile değerlendirilir. Hocalarım; başta diğergam, halk adamı ve
egosuz bir insan olan Ord. Prof. Dr. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu’nu, görüştükçe
ufkunuzu açan Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven’i, değerli milliyetçi, dürüst
ve yiğit insan Prof. Dr. Mehmet Eröz’ü rahmet ve saygıyla anarım. Hocalarımız
Allah’ın verdiği ömrü iyi kullandılar. Onlar asla unutulmamalı,
unutturulmamalı, eserleri bugün de bize ışık tutabilmelidir.

            Bu değerli
hocalarımızdan Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven’in bir makalesi bugün de
bize yardımcı olmaktadır. 21. 01.1993 tarihli Ortadoğu Gazetesinde çıkan
“Hakimiyeti nerede arayacağız?” makalesi benim de bir makale yazmama sebep
olmuştu. Bu makaleye Yeni Türkiye ve Etnik Pazarlama isimli kitabımda da
ilavelerle yer vermiştim.

            Doktora
giden bir hasta ameliyat olacak ise; önce Allah’a ve ondan sonra Allah’ın
yarattığı, bilgi ve ilimle mükâfatlandırılmış doktora teslim olmaktadır.

            Bu bakımdan
cüz’i irade ile külli iradeyi rakip gibi görmek veya göstermek bazı
siyasetçilerin ve sözde aydınların yanlışlarıdır. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız
milletindir” derken milletin kendi geleceğinin iyi veya kötü olması konusunda
kullanabileceği cüz’i irade kastedilmektedir. İnsanlarımızı kamplaştırma ve
çatıştırma arzusu içinde olanlar bazı değerleri istismar etmeden kaynaştırmaya
çalışmış olsalardı; çok mesafe alırdık. Son günlerde virüs dolayısıyla kolonya
kullanılması bazılarınca kabullenilmemektedir. Gerekçe olarak da kolonyada
alkol bulunduğu ileri sürülmektedir. Bunlara tavsiyemiz; kolonyanın bir içki
olmadığıdır. Bizim yaşama tarzımızda kolonya içmek için değil; temizlik ve
mikrop kırmada başvurulan bir sıvıdır. 

Milli Mücadele Ruhundan, Milli Dayanışma Ruhuna…

Dünyanın hiçbir coğrafyasında türlü felaketler karşısında böylesine kenetlenen, böylesine büyük bir dayanışma ruhu ile hareket eden ne bir ülke vardır? Ne de bu dayanışma ruhunu destekleyen bir millet…

Tarih boyunca milli mücadelemiz de dâhil, ülkemizin yaşadığı türlü felaketler karşısında bir ve beraber olmayı başarabilen, bu süreçlerde yaşanan her zorluğu dayanışma ruhu ile aşabilen Türk Milleti:

Korona salgınının ülkemizi etkilemesiyle birlikte yine aynı duyarlılıkla hareket etmekte, büyük bir dayanışma örneği sergilemektedir.

Bundan bir asır önce düşmanlarımızın işgal salgınına karşı bayrak açarak Milli Mücadele Ruhunda birleşen Büyük Türk Milleti, bugün Korona salgınına karşı bayrak açmış, bu defa Milli Dayanışma Ruhunda birleşmiştir.

Böylesine büyük bir dayanışma ruhunda birleşen milletimiz nasıl ki milli mücadele yıllarında düşmanı yerle bir edip, Ege’nin serin sularına döktü ise; bugün de aynı dayanışma ruhu ile Korona cenderesini de paramparça edecektir.

Bu ölümcül salgın karşısında başlatılan yardımlaşma kampanyalarına küçüklü, büyüklü ayni, ya da nakdi milyonlarca yardım yapılmakta; milletimizin alicenap ruhu, bir kez daha böylesine büyük bir salgına karşı mücadele etmenin coşkusunu yaşamaktadır.

Korona belasının ülkemizde de görülmesiyle birlikte, en küçüğümüzden, en büyüğümüze, sokaktaki sade vatandaştan, her sektördeki görevlisine herkes yekvücut olmuş, bu ölümcül salgına karşı mücadele etmektedir.

Bu önemli mücadele; tabii ki, devletimizi yönetenler tarafından yönlendirilmekte, insanlarımızın bu salgından korunabilmesi için pek çok tedbir peş, peşe alınmaktadır.

Alınan tedbirlerin en başında sağlık önlemleri gelmekte, salgının önlenebilmesi için en çok çabayı sağlık çalışanları göstermektedir.

Başta doktorlarımız olmak üzere, tüm sağlık çalışanlarımızın bu salgını önlemek için göstermiş oldukları insanüstü çaba her türlü takdirin üstündedir.

Gece, gündüz demeden, kendi hayatları pahasına, her türlü riski göğüsleyerek hastalarının hayatını kurtarmayı görev bilen bu müstesna insanlarımızı Türk Milleti asla unutmayacaktır.

Unutulmasın ki, yaşadığımız bu felaket karşısında sergilediğimiz dayanışmaya vereceğimiz en büyük destek evde kalarak salgının yayılmasını önlemektir.

Her gün açıklanan Korona sonuçları göstermektedir ki, henüz bu ölümcül salgının yayılma hızı kesilmiş değildir Yazılı ve görsel basınımızda takip ettiğimiz gelişmelere bakıldığında:

Kimi insanlarımızın devletimizin açıklamış olduğu önlemlere uymadığı, kendilerinin uymazlığı yetmezmiş gibi, çocuklarını dahi riske attıkları üzüntüyle izlenmektedir.

Bir Koronalı hastanın, bu hastalığı yüzlerce insanımıza bulaştırabileceği gerçeği ortadayken, hiçbir mazereti olmadan sokağa çıkmak nedendir?

Sokaklarımızda sırf gezmek, spor yapmak için dolaşan insanlarımız şunu bilmelidirler ki; bu sorumsuzluk milli dayanışma ruhumuzu zedelediği gibi,  gecesini gündüzüne katarak, bu salgınla mücadele eden tüm görevlilerimizin çabalarını da olumsuz etkilemektedir.

Hiç şüphesiz bugünlerde geçecek, sağlık ve mutluluk dolu günler yine gelecektir. Güzel günler yol hazırlıklarına başlamıştır. Ama önemli olan bu güzel günlerin yolunu açmaktır.

İnanınız Milli Mücadele Ruhu ile düşmanını alt eden atalarımız gibi; bu defa da bizler Milli Dayanışma Ruhu ile bu salgını en az zayiatla bertaraf edeceğiz.

Güneş her gün olduğu gibi yine doğacak ama daha parlak olacaktır. Kırları süsleyen çiçekler yine açacak ama daha da renkli olacaktır…

Hayatımız mutlaka yeniden canlanacak, eve sığdırdığımız hayat; bu defa sokaklara dahi sığmayacaktır.

Yeter ki, bu kritik günleri atlatıncaya kadar ‘’Evde Kal Türkiye’’ çağrısına uygun davranalım…

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i ve Mareşal Fevzi Çakmak’ı Rahmet ve Şükranla Anıyoruz

“Milli Şehit” Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i
şehadetinin 101. yılında (10.4.1919) rahmet ve şükranla anıyoruz. Kaymakam
Kemal Bey, İşgal döneminde “Ermeni tehciri sırasında Ermenilere eziyet
ettiği” iddiasıyla Kürt Mustafa Divanı’nda yargılanmıştır. Mahkeme sırf
Ermenileri ve onların destekçisi ve Fransızları memnun etmek için kendisini idama mahkûm etmiştir. Kaymakam Kemal Bey Beyazıt Meydanı”nda kurulan darağacına
giderken “Fertler ölür, millet yaşar” demiştir. Kaymakam Kemal Bey
1922’de TBMM’nce “Milli Şehit” olarak kabul edilmiştir. Aydınlar
Ocağı ve birçok milliyetçi STK her yıl 10 Nisan’da Kaymakam Kemal Bey’i Kadıköy
Kuşdili’ndeki mezarı başında anıyorduk. Bu yıl virüs salgını nedeniyle bu anma
törenini yapamadık. Bu kahraman Türk evladını bu yıl da hayır dualarla
anıyoruz.

Ayrıca 10 Nisan 2020 İstiklal Harbimizin Milli
Kahramanlarından Türk ordusunun ikinci ve son Mareşali, ilk Milli Savunma
Bakanı ve Türkiye Cumhuriyetinin ilk Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın
vefatının 70. yıldönümüdür.

Yokluklar içinde İstiklal Harbi’ni zaferle taçlandırarak
Türkiye Cumhuriyetini kuran başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk,  Mareşal Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir ve
İsmet İnönü olmak üzere bütün komutanlarımızı, şehit ve gazilerimizi rahmet ve
şükranla anıyoruz.

Vatan size minnettardır.

Prof. Dr. Mustafa Erkal

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

COVID-19 Salgını Üzerine Düşünceler

0

Üç aydır dünyayı tehdit eden Korona (Covid-19) virüsü ile
ilgili gelişmeleri geriye doğru giderek değerlendirdiğimde kafamda bazı
düşünceler oluştu. Bu konudaki komplo teorilerini de okudum. 1. 1961 yılında
yazılan bir çizgi romanın ağzı maskeli kahramanının adı Koronavirüs.

2. Güney Kore’de birkaç yıl önce çekilen bir dizide bu
virüsün adı, nerede çıkacağı açıkça belirtilmiş.

3. Bill Gates bir pandemik virüs salgını olacağını, savaşlar
için nükleer silahlara ihtiyaç olmayacağını, bundan sonra savaşların biyokimyasal
silahlarla yapılacağını belirtmiş.

4. ABD’de iki gün önce bir bilim adamının ürettiği Korona
virüsü Çinli bir ajan vasıtasıyla Çin’e sattığı için  tutuklandığı iddiası medyaya düştü.

5. Bir başka iddia da, Korona virüsünün Wuhan’daki bir laboratuvarda
üretilip oradan sızarak insanlara bulaştığı yönündedir.

Bir yıl önce Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) bütün ülkeleri
pandemik saldırıya karşı uyarmış. Türkiye bile 2019 yılının başlarında toplantı
yaparak Pandemi Planı hazırlamış.

Fakat bunlara takılarak değil, somut verilere ve tespitlere
dayanarak çıkardığım bazı sonuçları sizlerle paylaşacağım.

Korana virüsü ile ilgili ilk vaka Ocak 2020’de Çin’in Wuhan
eyaletinde görüldü. 1.5 milyarlık Çin’de sadece bu bölgede görüldü. Buraya çok
yakın olan Başkent Pekin ve ekonomi merkezi Şanghay’da görülmedi. Çin bütün
doktorlarını Wuhan’da görevlendirdi, eyaleti de karantinaya aldı. Üç ayda
virüsün etkisini bitirdi, ölü sayısını sıfırladı. Çin ekonomisi büyük bir kayba
uğramadı. Ama bu arada virüs bütün dünyaya yayıldı.

Geçenlerde ABD’nin bu konuda dünyayı uyarmadığı için Çin’den
tazminat isteyeceğini söylemesi de dikkate değerdir.

Bence bu kadar belirtiye rağmen dünya bu virüse hazırlıksız
yakalandı. Birçok ülkenin sağlık alt yapısının yetersiz ve sağlık çalışanlarının
vasıfsız olduğu ortaya çıktı.

Bütün dünya evlere kapandı. Bu virüs karşısında birçok ülke
aciz kaldı. Bazı ülkeler yetersizlikten 80 yaşın üzerindeki ve hastalığı had
safhada olan vatandaşlarını tedavi dışında bıraktılar. Türkiye yine de sağlık
alt yapısı ve yetişmiş sağlık çalışanları ile bu salgına hazırlıklı yakalandı.
Fakat bazı tedbirlerin alınmasında gecikildiği düşüncesindeyim.

Bu virüs salgınının küresel ısınmanın dünyayı tehdit ettiği,
termik santrallerin kapatılarak dünyanın soğutulmaya hazırlanıldığı bir döneme
rastlaması da oldukça ilginçtir. Şimdi gelişmiş ülkeler, uzaydaki binlerce
uyduları ile dünyanın tabiatını, kaynaklarını ve insan davranışlarını takip
ediyorlar.

Bence dünya bir testten geçiyor.

25-30 yıldır (Yeni Dünya Düzeni)nin kurulacağı söyleniyordu.
Galiba bu düzen bu virüs salgınından sonra kurulacak. Kısacası dünyada bir
şeyler oluyor, ama biz ne olduğunu anlayamıyoruz. Allah hakkımızda hayırlısını
versin. 

Sevenler Öldüğünde, Yüreklerindeki Sevda Nereye Gider?

Özellikle
her konunun Korona salgını ile anıldığı bu günlerde, zihnimizi biraz da farklı
konulara yoğunlaştırmanın önemli olduğuna inanıyorum.

         Çünkü
bu ölümcül salgını; bilimsel tedavilerle olduğu kadar; eve kapandığımız bu
günlerde acılara odaklanarak değil tam aksine duygu ve düşünce yoğunluğumuzu
türlü güzelliklerle doldurarak, geçmiş günlerde yaşadığımız mutluluklardan güç
alarak yeneceğiz.

         Bu
nedenledir ki, yazı başlığımı belki de düşünmediğimiz, düşünemediğimiz bir
konuya odakladım!

        
Hiç düşündünüz mü?

         Gerçekten
de sevenler öldüğünde, yüreklerindeki sevda nereye gider?

         Bu
çok anlamlı soruya verilebilecek pek çok cevap bulunabilir tabii ki!

         Ya
sevgiyle dolu bakışlarda, kalplerde yaşar kimi sevdalar… Ya, kimi zaman aşk
dolu, sevgi dolu şiirlerin dizeleri olur, sevdalı yürekleri anlatırlar.  Ya da, yazılara dökülür kitapların
sayfalarında klasikleşir unutulmaz olurlar.

          Anna Karanina’da, Kerem ile Aslı’da,
Leyla ile Mecnun’da, Aşk-ı Memnu’da, olduğu gibi daha pek çok kitaplarda yaşamaya
devam ederler…

      
  Çünkü gerçek sevdalar ölümsüzdürler…

         Tıpkı birbirini tamamlayan iki gönlün,
coşku dolu sevgisiyle oluşan, son nefese kadar süren sevdalarını anlatan, ömür
boyu aynı duygu yumaklarını taşıyan hayat arkadaşlıkları gibi…

          Tıpkı ilk aşkı tadan gönüllerde açan sevgi
tomurcuklarıyla zenginleşen sevdaların unutulamadığı, kimi zaman ortak
şarkılarda, kimi zaman ortak renklerde, kimi zaman gönül tellerinde her daim
canlı kaldığı, kalacağı gibi…

          Bazen de uzak diyarlarda yitip giden
canların,  vatan topraklarına
hasretliğini anlatan sevdalar gibi…

         
Bir Kızılderili Ata Sözü derki:  

      
‘’Ölüler güç ve bilgilerini beraberinde götürmez; yaşayanlara ilave
ederler…’’
(Cheyenne
kabilesi…)

         
Evet, sevdalar ölülerle birlikte gitmez!

          Kimisi gönlümüze, kimisi şiirlere,
kimisi kitaplara, kimisi vatan topraklarımıza kazınırlar. Yaşayanlarla, yaşanan
her şeyle kaynaşır, kaynak olur bu sevdalar…

         
Aslında insanoğlu yüreğindeki sevgiler kadar yücelir, etrafıyla
paylaştıkça çoğalır sevgi yumaklarımız.

          Sevginin gücüne hiçbir engel set
çekemez, sevgiyle çarpan yürekler hiçbir engeli tanımaz. Yeter ki sevgiyle
çarpan yürekler, hoşgörü ile buluşabilsin!

           Ülkemizin son dönemine baktığımızda;
sevgiyi, hoşgörüyü unutan gönüller, gönüllerimiz o kadar çoğaldı ki!

          
Sevgiyle bakan gözler, hoşgörüyle çarpan yürekler, bu güzellikleri
anlatan sözler karşımıza çıktığında; neye uğradığımızı şaşırıyoruz adeta!

          
Ama böylesine duyguları bize hatırlatan, ancak göremediğimiz, yazılmayan,
yazılamayan o kadar çok olay var ki çevremizde…

            Sevgi ve hoşgörü!

        
   Bu iki
sihirli kelimeyi, günlük yaşamımıza uyarlasak; ülkemizde çözülmeyen,
çözülemeyen hangi sorun olabilir ki?

           Sevgiyi ve hoş görüyü öne
çıkararak;  kimseyi ötekileştirmeden,
inanç özgürlüğüne saygılı, kimlikler üzerinden insanlara ayrımcılık yapmadan,
hukuku siyasallaştırmadan, ‘dindar nesil, kindar nesil’ ayrımcılığına sapmadan,
inançlar üzerinden siyaset yapmadan, demokratik özgürlüklere saygılı kalarak,
cumartesi annelerinin feryadına da, şehit analarının yanık yüreklerine de
duyarlı, dürüstlüğün, hak ve hukukun öne çıktığı, adaletli vicdanların sesinin
yansıdığı bir ülke ortamı yaratmak çok mu zordur?

             Çok zor mudur, sevmek ve hoş görmek?

             Yunus
Emre’nin ilahi aşkla söylediği:

         
’’ Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü…’’ sözünde olduğu;

             Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammet’in (S.A.V);

        
  ‘’Hoşgörülü Ol ki Sana da Öyle Davranılsın.’’
Hadisi Şerifinde buyurdukları gibi; birbirimize hoş görüyle davranmak, sevgi
dolu gözlerle bakmak, gerçekten de zor mudur?

             Hiç sanmıyorum. Çünkü Türk Milletinin yapısal
nitelikleri, duygusal özellikleri; bu iki güzel kelimeyle yoğrulmuştur. Bizler;
sevgiyi ve hoşgörüyü, bu güzellikleri, tarih sayfalarına nakış gibi işleyen
atalarımızdan devir almış, özümsemiş nesilleriz.

             Yıllar önce büyük usta Kayahan’ın cenaze
töreninde hazır bulunan cemaate hitap eden imamın, yapmış olduğu konuşmasında;
aşağıdaki cümle özellikle o günlerde sosyal medyayı adeta sallamış, çok dikkat
çekmişti…

             Neydi o cümle?

          ‘’Koca
kalelerin içine korumalarınızla saklansanız da ölüm bir gün sizi bulacak…’’
Çok
anlamlı olan bu cümle aslında bir ayet, bir hakikat…

        
    Bu mesaj; ‘’Her canlı ölümü
tadacaktır.’’
(Al-i
İmran Suresi, Ayet 185)
gerçeği ile tam
olarak örtüşmektedir.

             O
halde, sevgiyi, hoşgörüyü öne çıkarmak varken; günümüzün Türkiye’sinde yaşanan
onca sevgisizlikler, hoşgörüsüzlükler nedendir? Sadece yaptıklarımız kalmayacak
mıdır ardımızda? Sevgiyle, hoşgörüyle anılmak varken; tam tersiyle anılmak niye?

             Ama yine de;

     
    ‘’Vicdan gecikmiş olsa da bir gün sevgiye
dönüşebiliyorsa, bir gün borcunu ödemeye amade hale gelebiliyorsa, bu dünyada
hala umut vardır.’’

(Danny Collins, filminden…)

         

Aaah Güzel İstanbul!

     İstanbul dünyadaki şehirlerin birincisi,

     Dünya Cenneti denen, çok kıymetli tek incisi.

 

     Sende doğdum, sende yaşamak istedim hep, ömrüm boyunca.

     Çeyrek asır ayrı kaldım; kader, plânı önüme koyunca.

 

     Yıllar sonra, kavuştum kavuşmasına İstanbula amma;

     Çözemedim sırrını aaah, oldun benim için hep muamma!

 

     Bir başkadır senin havan, suyun, taşın, toprağın, tarihin;

     İmrenir sana dünya, çünkü hep yüzüne gülmüş talihin.

 

     Her köşeden karşı çıkar, zarif ince minareler.

     Bunu görmek için, sokakları arşınlar âvâreler.

 

     Boğazında süzülür sülün gibi, güzelim Şehir Hatları.

     Her kıyının bir başka olur; seyrine doyum olmaz tatları!

 

     Her köşesi, alır götürür insanı, tarihin esrarlı bucağına.

     Ne de çok bilmiş, asır-dîde şehrin, sessiz sâkin kucağına.

 

     Dünyanın gözü senin üstünde, bıkmadan durdukça duruyor!

     Ele geçirmek için seni, kimbilir ne hülyalar kuruyor!

 

     “İstanbul güzel bir şehir ama bir de Türklerin elinde olmasa!”

     Dememiş miydi, bir Amerikalı tarihçi duyup tasa?

 

     Ne demeli hırs içinde kıvranan, Fener Patrikhanesine?

     Ekümenlik sevdası güden, dinmeyen dünyalık yaresine!

 

     AB’nin bile gözleri, İstanbul denince, bir hoş oluyor ışıl ışıl!

     Vatikanlaştırmak için, çareler düşünüyor; uyurken biz mışıl mışıl!

 

     Alabiliriz demeye getiriyorlar İstanbulu AB’ye!

     Çünkü biliyorlar ki, eşit İstanbul tek başına Türkiyeye.

 

     Elbette yektadır güzel İstanbul, dünya bilsin yekta.

     Kaldıkça, Türkiye Cumhuriyeti dünyada ayakta.

 

     İstanbulu övmeye tâkat getiremez diller!

     Sana emîn ol, gıptayla bakıyor bütün iller.

Sanat ve Hikmet İş Başında

Atom ve partiküler; maddenin en küçük yapı taşlarıdır. Bir hâlden başka bir hâle dönüşürler. Zerre ve atom hareketlerinin binlerce hikmetleri, onlarda tecellî edecek sayısız güzellikleri vardır. Bunlardan beklenen bir fayda da şudur: Zerre ve atomları nurlandırmak, ışıklandırmaktır. Onların ahiret âlemlerindeki yapılarına lâyık zerre ve atomlar hâline gelmeleridir. Bunun için canlı ve anlamlı bir hâl almalarıdır.

     Sanki atomların; hayvanların / canlıların bedenlerini teşkil etmeleri, insan vücudunda yer almaları, hatta bitkilerin cisimlerini meydana getirmeleri, oralarda görevlendirilmeleri; onların oralarda terbiye olunmaları, oralarda bir öğrenci gibi ders görmeleri içindir. Böylece hayvanlar, canlılar, insanlar ve bitkiler; bünyelerinde yer alan atomlar için bir misafirhane, bir konukevidirler. Atomların içinde yer aldıkları varlıklar, canlı cansız maddeler; onlar için eğitim gördükleri birer okuldur. Talim ve terbiye gördükleri birer kışladır.

     Nitekim cansız atomlar onlara girerler. Âdeta oralara kaydolurlar. Nurlanıp ışıklanırlar. Sonraki sonsuz âlem için burada bir güzel hazırlanırlar. Eğitim görürler. Sanki talim ve eğitime nail olup erişirler. İncelik, güzellik ve letafet edinirler. Buralarda birer görevde bulunmakla Beka / Kalıcı âleme uygun bir durum alırlar. Bütün cüz ve parçalarıyla, canlı olan ahiret ülkesinin zerre ve atomları olmak için liyakat ve uygunluk kazanırlar.

     Atomların hareketleriyle şu amacın bulunması ne ile anlaşılır? Bu nasıl bilinir? Denirse, deriz ki: Önce, bütün sanat eserleri hükmünde olan varlıkların hepsinin, düzgün oluşlarıyla anlaşılır. Sanat eserleri yerinde olan tüm varlıkların, faydalı oluşlarıyla bilinir. Sanatlı bir şekilde yaratıcı olan Sanatkâr Allah’ın gözettiği gayelerin saptanmasıyla bu gerçek sezilir. Çünkü en küçük bir şeye, kapsamlı fayda ve gayeleri takan bir hikmet var.

     Bu hikmet; kâinatın sel gibi akışı içinde, en büyük faaliyet ve hareketlilik gösteren zerreleri başıboş bırakmaz. Hikmetli, gayeli nakışların ortaya çıkmasına vesile olan zerre ve atomların hareketlerini hikmetsiz ve amaçsız kılmaz. Hem en küçük yaratıkları görevlerinden ötürü ücretsiz, maaşsız, gelişmeden mahrum ve yoksun etmez. Böyle bir hikmet, bir hâkimiyet; sayıca en çok olan, asıl memurlarını, hizmetlilerini; elbette nursuz, ücretsiz duruma sokmaz.

     İkinci olarak: Her işi hikmetle ve sanatla yapan Allah; unsur ve elementleri harekete geçiriyor. Onlara görev veriyor. Böylece mükemmellik ücreti olarak, onları madenler derecesine yükseltiyor. Madenlere mahsus, onlara has tespih yapmalarını; yani hâl diliyle yaratıcılarını övmelerini onlara bildiriyor. Madenleri harekete geçiriyor. Onları görevlendiriyor. Bu suretle onlara bitkilere ait hayat mertebesinin makamını veriyor. Bitkileri rızık ediyor. Harekete geçiriyor. Görevlendiriyor. Böylece hayvanların güzellik derecelerini onlara ihsan ediyor, veriyor. Hayvanlardaki yani canlılardaki zerreleri görevlendiriyor. Rızık yoluyla insan hayatı derecesine çıkarıyor.

     İnsan vücudundaki zerreleri süze süze saflaştırıp arıtıyor. Bu şekilde onlara lütufta bulunmuş oluyor. Böylece onları dimağ, beyin ve kalbte yerleştiriyor. Onlara buralarda yer aldıkları gibi en ince, en zarif ve en hoş yerlerde makamlar veriyor. İşte sanat ve hikmetle yaratıcı olan Allahın bütün bunları yapmasından bilinir ki, atomların hareketleri anlamsız değil. Şüphesiz kendilerine göre bir çeşit mükemmelliğe doğru koşturuluyorlar.

     Üçüncü olarak: Canlı cisimlerin atomları içinde bazı zerreler, parçacıklar vardır. Çekirdek ve tohumdaki gibi, bu bir kısım parçacıklar manevî bir nura, ışığa, bir güzelliğe, bir üstün özelliğe kavuşturulmuşlardır. Bu öyle bir mazhariyet, nailiyet ve eriştirilmişliktir ki; bu diğer zerrelere ve meselâ o koca ağaca bir ruh, bir sultan hükmüne geçer. Büyük bir ağacın bütün zerreleri içinde bir kısım zerreler böyle bir mertebe ve dereceye çıkarlar. Bu çıkışları, bu yükselişleri ancak o ağacın hayat tabakalarında çok devirler ve ince vazifeler görmeleriyle olur. Bu oluşları da gösteriyor ki, sanat ve hikmetle yaratan Allah’ın emriyle, yaratılış görevi içinde olan atomların, çeşitli hareketlerine göre, onlarda ilahî isimler tecelli etmiş ve görünmüş oluyor. İşte bu da gösteriyor ki, zerre ve atomlar; ilahî isimlerin hesabına, onlar adına ve ilahî isimlerin şerefine olarak, birer manevî letafet, birer manevî güzellik hâlini alıyorlar. Birer manevî nur hâline dönüşüyorlar. Birer makam sahibi oluyorlar. Birer manevî ders almış bulunuyorlar.

Salgın Ortamında Ekonomi

Dünya Ticaret Örgütü,
koronavirüs salgını nedeniyle küresel
ticaretin bu yıl yüzde 13 ila yüzde 32 arasında düşmesinin
beklendiğini
bildirdi.

En büyük tehlike tedarik zincirinin kırılmasıdır. Bunun
için devlet müdahalesi şart. En liberal
ekonomistler bile reel ekonominin ayakta kalması ve bu zincirin kırılmaması
için devletin piyasaya müdahalesini şart görüyor.

Bütün dünya ekonomilerinde
salgınının ağırlığına uygun tedbirler alınmaya çalışılıyor. Kapitalist sistemin
en acımasız uygulandığı ülkelerde bile devletin
büyük ölçekli müdahalelerini
görüyoruz.

Mesela ABD Merkez Bankası bilançosu son
yıllarda 4,5 trilyon dolar iken,
2019 ortalarından itibaren 4 trilyon doların altına düşmüştü. 2020 Mart ayında
uygulamaya başlanan yeni politika ile 5,9
trilyon dolara
kadar çıktı. Bunun 8-9
trilyon dolara kadar
çıkacağı bekleniyor. Yani ABD para basmaya devam
edecek.

Bu paralarla hem işsiz,
geliri olmayan veya salgın nedeniyle gelirini kaybeden kişilere doğrudan nakit yardım yapılacak. Ve hem
de salgın sonrası üretimin devamı için işletmeler
ayakta tutulacak.

Bu ortamda ekonomik
tedbirlerin normal dönemlerde alınan benzer kararların yarattığı etkiyi
yapmayacağı veya yapsa bile göze alınması gerekli olduğu düşünülüyor. Mesela ABD bu bastığı paraların enflasyon
yaratmayacağını öngörüyor.
Enflasyon yaratacak olursa şartlar
normalleştikçe fazla parayı piyasadan çekerek olumsuz etkileri en aza indirmeyi
planlıyor.

ABD doları
rezerv para olduğu için bu planını
uygulama şansı yüksek. Zaten bu kadar para bastığı halde doların değeri
düşmedi, yükseldi. Fakat TL rezerv para
değil
, TL basmak çok daha riskli ve tek başına yeterli olmayacak.

Sonuçta yüzyılda bir
görülen böylesine bir küresel krizde büyük ekonomiler de zarar görecek. Ama asıl zararı bizim gibi ve daha fakir
ülkeler görecek.

Felaket tellallığı değil
bu. Hatırlayınız, ABD merkezli 2008
krizinde bile
dünya ekonomisi yüzde 1 küçüldü. ABD yüzde 2,7 daraldı, Türkiye teğet geçti denilmiş olsa da 4,7 daraldı.

2008’de dolar/TL
1,1 -1,2 seviyelerinde iken bugün dolar
kuru 6,73 TL’ye kadar çıktı. Yani TL değeri dolara göre yaklaşık 6 kat düştü.

Bu defa fırtına çok daha
sert esiyor. Bakalım bizden neleri alıp götürecek?

*******************************

Dar Gelirliler İçin Alınan Tedbirler Doğru Ama Yetersiz

Kapanan veya geçici olarak
faaliyetine ara verilen işletmelerde çalışanların bir kısmı artık işsiz, bir kısmı ücretsiz izinde. Diğer yandan günübirlik çalışma ile sokak ekonomisini oluşturan 6 milyon
vatandaşımız evine ekmek götüremez oldu.

Bu insanlarımızın da salgından korunması ve başkalarına da
bulaştırmaması için
evde kalması ve mümkün olduğu kadar iyi beslenmesi
gerekiyor. Bu yüzden devletin bu
kesimlere destek olması şart.

Ancak salgın başladığında Türkiye Hazinesinde ihtiyat akçesi dahi kalmamıştı. İsraf,
yolsuzluk, gösteriş yatırımları ve hovardalığın bedelini ödeme zamanımız gelmişti.

Üstelik para basmak da çok riskli idi. Bunun
için CB Erdoğan ve hükümeti
vatandaşa doğrudan yardım konusunda çekimser kaldı. Ama gördü ki tedarik zinciri koparsa telafisi mümkün
olmaz.
Yani birbirine dayalı dizilmiş domino taşları gibi birbiriyle
irtibatlı olan işletmeler ve sektörler çöker. Bunun için devlet sosyal yardımları artırmaya başladı.

Kısa çalışma ödeneği uygulamasını, geçici olarak işçi
çıkarmaların yasaklanmasını, ücretsiz izne çıkarılan çalışanlara devletin ayda
1.177
TL ödeyeceğini
açıklamasını kesinlikle olumlu buluyorum.
(15
Mart’tan itibaren işten çıkarılan ve işsizlik maaşı alamayan kişiler de bu
haktan faydalanabilecek.)

Keşke işsiz kalan ve
ücretsiz izne çıkarılanlar ile yaklaşık 5
milyon dar gelirli hanenin
belli bir
meblağa kadar elektrik, su ve doğalgaz ücretlerini de devlet ödeyebilse.

Ama bunların bir maliyeti var. Hazine nakit açığı Mart ayında 40,4
milyar TL
’ye ulaştı. Uzmanlar yılsonuna kadar bu açığın 10 katına
çıkacağını
tahmin ediyorlar.

Bu yüzden Hazine ve Maliye
Bakanı Berat Albayrak’ın açıklamasına göre, “orta ve düşük gelir grubunda
olanların elektrik, doğalgaz ödemelerini yapabilmeleri için” 3 ay
ödemesiz yüzde 8 faizli kredi/borç
verilebilecek.

Bu sebepten devlet vatandaşa yardımdan önce IBAN numaraları verdi.

*******************************

Belirsizlik Çok Kötü

TÜİK’e göre, zaten Türkiye’de ayda kişi başına 835 TL’nin
altında geliri olan 16 milyon 888 bin kişi vardı.
Yine TÜİK 2018 rakamlarına göre, Türkiye’de
1 milyon kişiden 704 bininin borcu vardı. Her bin kişiden 396’sı ısınamıyordu.

(2019 rakamları henüz bilinmiyor. 2019 rakamlarının daha kötü çıkacağı malum
ama ne kadar kötü bilemiyoruz.)

Türkiye’de zaten her 3 kişiden
biri (9,5 milyon insan) kayıt dışı
çalışıyordu. 2019’da resmi rakamlara
göre 658 bin kişi işsiz kalmıştı.
Korona
sonrası
rakamlar nereye kadar çıktı bilmiyoruz.

Devlet azalan gelirleriyle, artan giderlerini nasıl
karşılayacak?

IMF’den borç alma, para
basma ve hatta Tekalif-i Milliye benzeri diğer konuşulan tedbirlerden hangileri
hayata geçecek? Hiçbirini bilmiyoruz.

Bizler azalan gelirlerimizle, azaltamadığımız
giderlerimizi nasıl karşılayacağız?

Bilemiyoruz.

İrfan Sohbetleri

İnsan şahsiyeti, karakteri ve fikrî yapısı gençlik yıllarında şekillenir. İyiye, güzele doğruya yönlendiren sohbet meclislerine katılma imkânı bulanlar çok şanslıdırlar. Millî-manevi değerlerimize saygılı bir neslin yetişmesi, oralarda yetişenlerin üniversitelerde ve devlet idaresinde vazife yapmaları, Türkiye için büyük kazanç olmuştur. Abdülaziz Bekkine ve Mehmet Zâhid Koktu gibi hocaefendiler, ve diğerleri ile yurdun dört bir tarafındaki Türk Ocakları, Aydınlar Ocağı Şubeleri ve çok sayıdaki vakıflar büyük hizmetler gerçekleştirmişlerdir. Bu kurumlar, herkes için değilse bile azımsanmayacak ölçüdeki gençliğe; bilgili, müeddep, topluma hitap edebilen, eli kalem tutanlardan olabilme şansını sunmuşlardır.

İrfan Sohbetleri isimli, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 247 sayfalık eserin yazarı Prof. Dr. Cihan Okuyucu da bu tür meclislerden nasiplenen münevver bir ilim adamımızdır.  20 yaşında iken bir arkadaşının teklifiyle katıldığı sonra da müdavimi olduğu irfan meclisinden edindiği bilgileri naklediyor. Kitabın değil sayfaları, satırları ve kelimeleri bile insanın içini ferahlatan, yolunu aydınlatan, geleceğini şekillendiren irfan cevherleriyle dolu. Hocaefendinin tevazuu, yumuşaklığı, ders verir gibi değil, arkadaşı ile sohbet ettiği intibaını uyandıran konuşmalarındaki samimiyeti, kitabın yazarına aynen intikal etmiş. Prof. Okuyucu, meclisten almasını bildiği kadar, irfan sofrası olarak kullandığı kitabında daha geniş kütlelere sunmasını da biliyor. Böylece hem hocasının hem de kendisinin âmal defterinin açık olmasını sağlıyor.

Hemen belirtilmeli ki; ‘Hocaefendi’ olarak anılan herkesten aynı faydayı temin etmek mümkün değildir. Gücünü yalnızca sakalından, sarığından ve cübbesinden alan; İslâmiyet’i ve Cenâb-ı Allah’ı sevdirerek değil, korkutarak anlatmaya çalışan, her vesile ile maddî beklentilerini dile getirenlerden mutlaka uzak durmak gerekir. Bu kadar sathî bilgi, elbette irşatlarından faydalanılacak kişinin tespiti için kâfi değildir. Daha derin araştırmalara ihtiyaç hissedilmelidir.

İrfan sohbetleri isimli eserin arka kapağında, kitap hakkında şu bilgiler veriliyor:

‘93 yıllık hayat hikâyesi ‘Hayatım İbret Aynası’ isimli hatıratında kendisi tarafından tafsilatlı olarak anlatılan günümüzün önemli âlimlerinden merhum ve mağfur Ahmet Muhtar Büyükçınar’m (1920-2013) bir dizi sohbetiyle, yine O’nun, hastalığı sebebiyle başlayıp bitiremediği ‘Huzur ve Güven İçinde Verimli Yaşama Yolları’ isimli yarım kalmış bir çalışmasını ihtiva etmektedir.

Okuyucu, her türlü belagat ve söz sanatlarından uzak olan bu metinleri okurken dil ve ifade sadeliği karşısında muhtemelen şaşıracaktır. Bu beyan tarzı, her seviyeden insana ulaşmayı murad edinmiş olan Hocaefendinin bilinçli bir tercihidir. Yine de okuyan herkesin bu sadelikteki gizli hikmeti takdir edeceği ve ondan kendi hayatına katacak bir şeyler bulacağını ümit edilir.’         

Eserden tadımlık birkaç paragraf:

Bir araya geldiğimiz zaman pek çok şey konuşuyoruz. Arada lüzumsuz şeyler de söyleniyor. Bu durumda yapılacak şey, lâzım olan sözleri almak, lüzumsuz olanları atmaktır. Nasıl ki cevizi kırınca içi boş ise atıyoruz, doluysa yiyoruz. Bunun gibi sözlerin de bir hakikate istinad edeni var, etmeyeni var. Bunlar arasında iyi olanı almalı, faydasız olanı terk etmelidir. Nitekim demişler ki: ‘Safa vereni al, keder vereni bırak.’

İnsanlar da böyledir. Bazıları dolu, bazıları ise boş ceviz gibidirler. Dışarıdan dolu ile boş olanı ayırt etmek biraz zordur ama kabuğunu kırınca içinde ne olduğu anlaşılır. Biz de tanıdığımız insanların boş ve dolu olanlarını ayırır; doluyu bırakıp boşu atarız.

***

İnsanda üç şey var: Duygu, akıl ve irade. Bunların üçü de çalışmalı. Duygusuzluk merhametsizliktir. Fakat duygu aşırı olsa bu da zararlıdır. Meselâ leziz yemekler var. Zararlı olduğunu biliyorsun ama bırakamıyorsun. Duygu aşırı istektir. Orada irade devreye girmeli. Diyelim ki eve geldin, hoşuna gitmeyen bir şey görünce afallarsın. Eğer duygularına kapılırsan bu kötü olur, kalp kırabilirsin. Hâlbuki kalp kırmak çok günah… Duygusuzluk ise robot gibidir. Robot sevemez. O hâlde üçü dengede olmalı. Aşk ruhîdir. Meselâ kokuyu burun alır ama hoşlanan ruhtur. Kötü kokudan iğrenen de o. Ruh kral, beyin irade merkezi, akıl danışmanı. Akıl ve beyin, ruhun isteğine göre çalışır. Allah ise içten geçeni de bilir.

***

İnsanlar, daima cisimlerinin sağlığını düşünürler. Hâlbuki bir de ruh sağlığı var ki onu düşünmezler. Ruh nasıl hasta olur? Meselâ bir insan ki namaz kılmıyor, o ruhen hastadır. Yahut kılıyor da namaz esnasında aklına bin türlü şey geliyor, o da ruhen özürlüdür. Bedence sıhhatli olan insan, nasıl bir işi isteyerek ve hazla yaparsa ruh da sağlıklı olunca öyle istekle, şevkle işlerini görür.

***

İnsan daima bağışlayıcı olmalı. Tenkit etmemeli. Rahmetli hocamız Vehbi Efendi derdi ki: ‘Bir adamın 100 huyundan 99’u kötüyse, birini görün, 99’u görmeyin.’

Her insanda da mutlaka iyi bir haslet vardır. İnsan o iyiyi görünce tenkit etmez, beğenir. Beğenince de karşıki sana dost olur. Bizi diğer insanlardan ayıran, onları tenkit değil mi? Bu da onların ayıbını görmekten ileri geliyor. O hâlde biz kimsenin ayıbını görmeyeceğiz.

Kimseyi asla hor görmemeli; ‘biz iyiyiz, şunlar kötü’ dememeliyiz. Başkasını hor görmek, kibir ve kendini beğenme alâmetidir. Bu ise Allah’ın en sevmediği şeylerden biridir.

***

Kur’ân, her derde deva bulan büyük bir eczanedir. Meselâ O üzüntüyü yasaklıyor. Zira en tehlikeli hastalık üzüntü…

***

İmtihan olmadan cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?

***

Dindar insanlar genellikle içine kapanık, soğuk, çekingen insanlar oluyorlar. Sanki hayata, dünyaya küsmüş, bütün nasipleri gam ve kederden ibaret imiş gibi… Hâlbuki hakîki Müslüman, bunun tam tersi olmalı. Hayat ve enerji dolu, neşeli… Çünkü ibadetlerden kasıt, insanı Allah’a yaklaştırmaktır. Allah’a yaklaştıkça ne gam kalır, ne üzüntü. Ona yakınlığın bir ölçüsü de insandaki neşenin miktarıdır.

***

Biz farzları; oruç, namaz, hac gibi birkaç bilinen ibadetten ibaret sanıyoruz. Hâlbuki Kur’ân’da yüzlerce, binlerce emir ve yasaklar vardır. Bunlardan biri de ‘üzülme’ emridir. Allah, namaz kıl, oruç tut, dediği gibi ‘üzülme’ diyor. Bu emre muhalefet etmek bir emre itaatsizlik olur. Bazıları, ‘üzülmemek elimde değil’, derler. Eğer üzülmemek elimizde olmasaydı Cenab-ı Allah böyle bir emir vermezdi…

Kitapta bunlardan binlercesi var… Gerek mevzu, gerekse anlatım tarzı ve kullanılan dil ile sayalarındaki bilgiler, okuyucuya doyumsuz hazlar sunuyor.

MEVSİMLER KİTAP:

Balabanağa Mahallesi, Büyük Reşitpaşa Caddesi Yümni İş Merkezi 16-B/49 Fatih, İstanbul.

Telefon: 0.212-514 44 26 e-posta: info@mevsimlerkitap.com  

 

 

Prof. Dr. CİHAN OKUYUCU

     1959 yılında Sakarya’nın Hendek ilçesinde dünyaya geldi. 1980 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi ve Süleymaniye Kütüphanesi’nde yazma eserler uzmanı olarak göreve başladı. Kayseri Erciyes Üniversitesi’nde 1985 yılında Dr., 1986’da Yrd. Doç. Dr., 1990 yılında Doç., 1996 yılında Prof. unvanlarını aldı.  Çeşitli üniversitelerde görev yaptıktan sonra, 2013 yılında Yıldız Teknik Üniversitesinden emekli oldu.

     Araştırma, proje ve turistik amaçlı olarak birçok ülkede bulunan yazar, gezi yazılarını topladığı ‘Göz Gördü Kalem Yazdı’ isimli kitabıyla 2006 Türkiye Yazarlar Birliği Armağanına lâyık görüldü. 2012-2016 yılları arasında Yunus Emre Enstitüsünün Balkan ülkelerindeki Osmanlı yazma eserlerle ilgili, uzun süreli bir projede görev aldı.

     Evli ve beş çocuk babası olan yazarın yayımlanmış 25 kadar kitabı ve çok sayıda makale ve tebliği bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli radyo ve televizyon kanallarında Mesnevi sohbetleri yayınlanmıştır. Fransızca, Farsça ve orta seviyede Arapça bilmektedir. 

     Yazarın yayımlanmış kitaplarından bazıları: *Konyalı Muhyî, Tercüme-i İbtidanâme: TDK 2018; *Cevelannâme: Ülkeler, Şehirler, İnsanlar: Büyüyen Ay Yayınları 2017; *Ahmet Muhtar Büyükçınar: Ensar Yayınları 2018; *Mevlâna Konuşuyor: Bilge Yayınları 2006; *Dîvan Edebiyatı Estetiği: Kapı Yayınları 2011; *Nâbi: Timaş Yayınları 2001; *Cinanî Divanından Seçmeler: Kültür Bakanlığı 1996; *Cinanî, Hayatı, Eserleri, Dîvânının Tenkitli Metni: Türk Dil Kurumu Yayınları 1994; *Eyüp Sabri Paşa / Mir’ât-ı Haremeyn: İSAV 1986.

 

 

 

KUŞBBAKIŞI:

DEDE KORKUT DESTANI

Oğuz Türklüğünün günümüze ulaşabilen en önemli destanlarından biri olan Dede Korkut Destanı bizlere; Türklerin Müslümanlıktan önceki inançları hakkında pek çok bilgi sunar. Eski Türklerin tek tanrıya inandıklarını buradan öğreniyoruz. Türk Tanrısı olduğuna inanılırdı. Kağan ve katunları o yükseltir, onlara kut ve ülüşü o verirdi. Çocukları koruyan ‘Umay Ana’ vardı. Türk yaşayışında ‘ahlak’ın da çok önemli olduğunu anlıyoruz. Yalnız cinsî ahlâk değil, her türlü ahlâk… Eski Türklerde içki, kımız idi. İnsana zevk verir, neşelendirir fakat kendini kaybettirmezdi.

Prof. Dr. Necâti Demir, sert kapaklı lüks ciltli 14 X 21,5 santim ölçülerinde 388 + 36 sayfalık eserinde okuyucuya pek çok yeni bilgiler veriyor: Köktürk yazıtlarından önce yazılan Ulu Han Ata Kitabı, Berlin Kraliyet Kütüphânesinde bulunan Kitâb-ı Oğuznâme-i Türkî, Reşidettin Oğuznamesi, Cem Sultan’a sunulmak üzere Bayatî tarafından yazılmış Câm-ı Cem-âyin isimli eserde yer alan Dede Korkut’la alâkalı bölümler ve Oğuznamenin Kazan nüshasında yer alan Dede Korkut’la alâkalı üç bölüm… bu bilgilerin belli başlılarından bir kaçıdır.

Kuşe kâğıda basılı 36 sayfalık ‘Ekler’ bölümünde Kitâb-ı Dede Korkut’un bazı sayfalarının tıpkıbasımları vardır.

Dede Korkut Kitabı; tarih, sosyal hayat, Türklerin mertliği, dürüstlüğü ve adâleti, kahramanlığı hakkında bilgiler verdiği gibi yaşadığı coğrafya hakkında da bilgiler sunuyor. Necati Demir bu bilgileri, güzel bir Türkçe ile okuyucuya aktarıyor. Bilindiği gibi Dede Korkut kitabı kısmen nesir, kısmen de nazım tarzında yazılmıştır. Prof. Demir’in günümüz Türkçesine çevirdiği şiirler de son derece akıcı ve tabîidir.

Dede Korkut aynı zamanda didaktik bir eserdir.  Öğretici cümlelerinden bir kaçı:

*Allah Allah demeyince işler yoluna girmez. Yüce Tanrı vermeyince er zengin olmaz.

*Kibirlik edeni Tanrı sevmez.

*Kül tepecik olmaz, güveyi oğul olmaz.

*Lapa lapa karlar yağsa, yaza kalmaz.

 *Kız, anadan görmeyince öğüt almaz. Oğul, atadan görmeyince sofra açmaz.

*Oğul neylesin baba ölüp mal kalmasa, baba malından ne fayda başta devlet olmasa.

*Konuğu gelmeyen kara evler yıkılsa daha iyi.

*Ağız açıp över olsam üstümüzde Tanrı güzel. Tanrı dostu din sevgilisi Muhammed güzel.

Nesirlerde de aynı öğütleri, eğitici-öğretici sözleri görmek mümkün:

*Evinin direği odur ki yakından uzaktan eve bir misâfir gelse, evin eri evde olmasa, o onu yedirir, içirir, ağırlar, azizler, gönderir. İşte o Ayşe Fatma soyundandır. Onun bebekleri yetişsin, Ocağına bunun gibi kadınlar gelsin.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr

 

KÖSEM SULTAN:

Kösem Sultan (1595-1651), Osmanlı târihinin hakkında en çok kitap yazılan, en çok konuşulan vâlide sultanıdır. Sultan Birinci Ahmed Han’ın (saltanatı: 1603-1617) eşi, Sultan Dördüncü Murad Han’ın (Saltanatı: 1623-1640), Sultan İbrâhim Han’ın (Saltanatı: 1640-1648) dönemlerinde vâlide sultan olarak 25 yıl hüküm sürdü.

Üç şehzâde annesi olarak 22 yaşında dul kaldı. Büyük oğlu Şehzâde Murad, Birinci Ahmed Han’ın 3. Oğlu idi. Tahta geçemezdi. Bunun üzerine Kösem Sultan, entrika ile tahta geçmesi gereken üvey oğlu 2. Osman’ı tahttan mahrum ederek, Birinci Ahmed Han’ın aklî dengesi bozuk olan kardeşi Mustafa’yı pâdişah ilân ettirdi. 3 ay sonra 1. Mustafa tahttan indirilerek 2. Osman, pâdişah ilân edildi. Bu suretle Osmanlı verâset sistemi bozuldu ve üvey oğlunun saltanat yıllarında karanlık ve sinsi bir rol oynadı. 1623 yılında 11 yaşındaki büyük oğlunu, ‘Dördüncü Murad’ unvanıyla padişahlık tahtına oturttu ve kendisi de vâlide sultan olarak nâibesi oldu. 9 yıl sonra, oğlu tarafından nâibelikten uzaklaştırıldı ve oğlunun çok ağır, aşağılayıcı muâmelelerine mâruz kaldı. 4. Murat Han, 1808 yılında, 29 yaşında iken beklenmedik bir şekilde vefat edince yerine Kösem Sultan’ın oğlu İbrâhim, pâdişah oldu. Sultan İbrâhim Han, annesini devlet işlerine müdâhil olmaktan menedince, yine entrikalara başvurup oğlunun tahttan indirilmesini sağladı. Hemen akabinde de öz oğlunu katlettirip, Sultan İbrâhim’den doğmuş 7 yaşındaki torunu 4. Mehmed, 1648 yılında pâdişah ilân edildi. Kendisi ‘Büyük Vâlide Sultan’ olarak devletin idâresine el koyacaktı ki… Pâdişahın annesi, Kesöm Sultan’ın torunundan gelini, çok akıllı bir kadın olan Hadice Tarhân Vâlide Sultan devreye girdi…

O dönemde Osmanlı Sarayı’nda entrikalar bin bir gece masallarını andırıyordu. Hiç sonu gelmeyecekmiş gibi devam ediyordu. Sonunda akl-ı selim galip geldi ve Kösem Sultan’ın öbür dünyaya bileti kesildi.    

13,5 X 21 santim ölçülerindeki 272 sayfalık eserinde Can Alpgüvenç, Kösem Sultan’ın bilinen hayatının bilinmeyen derinliklerini, bin bir gece masallarını andıran edebî bir üslûpla anlatıyor.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com  //  www.ketebe.com 

 

 

İNSAN NE DE ÇABUK UNUTTU

Unutmak, her insanın başında olan bir illet… İnsanı zillete düşüren bir illet… Bu illetten kurtarması için, Allah insanoğlu’na Peygamber göndermiş, kitap indirmiş, sözü dinlenir, davranışları taklit edilir kâmil insanlar, mürşidler yollamış…

 İnsanın unutma illeti ile mücâdele etmek, her insanın en önemli vazifesidir. İnsanın sık sık kendini teftişten geçirmesi, nefsiyle yüzleşip yaptıklarıyla hesaplaşması, unutma illeti ile baş etmenin en etkili formülüdür.

Mehmet Dikmen’in,  13,5 X 21 santim ölçülerindeki 168 sayfalık eserinde, unutma probleminin en aza indirilmesi mücâdelesinde okuyucuya faydalı olacak bilgiler sunuluyor.

Korona’dan Önce, Korona’dan Sonra…

 Yaşadığımız yüzyılı bundan böyle ikiye ayırıp; bu yüzyılda yaşananlara Korona’dan önce, Korona’dan sonra diye bakacağız…

            Çünkü asrın felaketi olarak nitelendiren Korona salgınının dünyayı etkisi altına aldığı tarihten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır!

            Yaşadığımız bu salgın felaketi öncesinde ülkemizde, dünya genelinde yaşananlara bir bakın!

           O yaşananlardan bugüne kalan ne var?

            Dünyanın pek çok bölgesinde yaşanan savaşlardan, teröre odaklı acılardan, ülkelerin paramparça olmasıyla ortaya çıkan göçlerden, acılarla dolu insan manzaralarından, ekonomik güç çatışmalarından, enerji odaklı gerilimlerden günümüzde hiç söz ediliyor mu?

            Ülkelerin gündemini meşgul eden tek bir şey var; o da Korona denen bu ölümcül virüsün sonuçları, bu salgını nasıl önleriz çalışmaları…

            Ülkemizin 2019 yılını hangi sorunlarla kapattığı hepimizce bilinen gerçeklerle doluydu! Öncelikle bu gerçeklere yansıyan olumsuzluklara madde başlarıyla kısaca bir bakalım:

          .  Bir taraftan beli kırılmış olsa da ülkemizde hala devam eden terör olayları, bir taraftan Orta Doğu’yu paramparça eden ama bölgedeki terör örgütleri PKK-YPG ikilisine destek olmaktan vazgeçmeyen ABD ile Suriye’deki Esed Hükümetini desteklemekten vazgeçmeyen Rusya ile yaşadığımız sorunlar,

           .  Bir taraftan güney sınırımızın hemen dibinde yıllardan beri devam eden Suriye iç savaşının, bu savaşa yön veren Amerika ve Rusya’nın yaratmış olduğu krizin ülkemize yansımaları, bu iç savaş nedeniyle devletimize sığınan milyonlarca Suriyelinin getirdiği yük ve sorunları,

           . Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının paylaşımına ve Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik bilinen ülkelerin Türkiye’ye karşı kurduğu kumpaslar,

           . Ülkemizde yaşanan ekonomik sorunların giderek büyüdüğünü gösteren sonuçlar, işsizlik oranlarımızın, enflasyon sonuçlarımızın ikili rakamları göstermesi, geçim sıkıntısı yaşayan milyonlar, iş dünyasında yaşanan sıkıntılar,

           . Siyaset arenasına yansıyan, neredeyse her gün yaşanan parti liderleri arasındaki atışmalar, meclisten yansıyan kavga görüntüleri,

          .  Toplumun giderek kutuplaşması,

           . Özellikle yeni seçilmiş muhalefete mensup belediye başkanlarının, iktidar kanadı ile bir türlü diyalog kuramaması,

          .  Ve daha bir sürü sıralanabilecek türlü olumsuzluklar…

          Ülkemiz yukarıda sıraladığım olumsuzluklar yumağı ile uğraşırken, öyle bir şey oldu ki, sanki dünyanın yörüngesi kaydı, adeta bunların hepsi unutuldu!

          Bir anda her şey değişti, yaşamın rengi soldu. Aldığımız nefesten, attığımız adıma, konuştuğumuz her kelimeden yazdığımız her cümleye kadar; yaşanan her ne varsa adı Korona oldu!

           Artık ne görsel, ne de yazılı basında Korona haberlerinin, Korona odaklı görüntülerin dışında hiçbir şey yok!

           Aslında dünya genelinde de bu böyle!

            Dünya adeta kabuk değiştirdi, yepyeni bir çehreye büründü! Bu yeni çehrenin adı; Korona oldu…

              Bilim dünyası sonucu ölümle biten böylesine korkunç bir salgını önlemek adına seferber olmuş durumda. Gün geçmiyor ki, bilim dünyasından bu hastalığın tedavisine yönelik yeni bir haber duyulmasın.       

             Ancak ne yazık ki, bu salgının önlenebilmesine yönelik aşı ve ilacının bulunabilmesi için henüz çok erken. Elbette ki, insanlık âlemi bu ölümcül belayı mutlaka önleyecek, bilimin gücü Korona cenderesini paramparça edecektir.

                Ama günümüzün gerçeği; özel ve çalışma hayatımızda da, iş dünyasında da, eğitimden, seyahate, hastalıktan tedaviye, ekonomik gelişmelerden üretime, bu salgın belasını önlemek adına alınan tüm tedbirler, Korona gerçeğine odaklıdır.

                Bu hastalığın yenilmesinden sonra karşımıza gelecek çok önemli bir sorun daha vardır! O da tüm dünyayı etkileyecek büyük bir ekonomik krizin yaşanacak olmasıdır!

                Yaşanacak ekonomik krizin temelinde de Korona olacak, bu ölümcül hastalığı yenmek adına ülkeleri yönetenlerin, aldıkları ya da geç kaldıkları tedbirlerin yanı sıra, mevcut kaynakları doğru bir şekilde kullanıp kullanmadıkları da sorgulanacaktır…

              Çünkü Korona’dan sonraki dönem; insanların gelecek kaygılarını giderecek yol haritalarının çizildiği, sağlık savaşı ile eş güdümlü olarak halkın kişisel ekonomik refahının düşünüldüğü, liderler için de farklarını gösterebilmek ve ortaya koydukları çözümlerin tek alternatif olduğunu ispat edebilmeleri için çok önemli bir süreci kapsayacaktır.

              Sonuç olarak bundan böyle sadece ülkemizde değil, dünyanın her yerinde yaşanan, yaşanacak her ne varsa:

            Korona’dan önce, Korona’dan sonra diye anılacaktır…