17.9 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 506

Örfe Dayalı Ayetler, Riba ve Faiz

Günümüzde bir ayet hükmünün uygulanmaması gerektiğini söyleyen bir siyasetçi veya bilim adamı çıksa, kâfir ilan edilmekten kurtulamaz.

Öyle ya, mademki Yüce Yaratıcımız Kur’an’da emredici bir cümle ile bir buyruk vermişse biz Müslümanlara düşen o emri uygulamaktan ibarettir.

Fakat kaynaklarda gerek Hz. Peygamber döneminde ve gerekse ilk halifelerin farklı uygulamaların olduğu görülüyor.

“Kâbe yanındaki Hz. İbrahim’in ayak izi olarak bilinen yer ile ilgili ‘Makam-ı İbrahim’i namazgâh edinin’ (Bakara,125) ayeti nazil olmuştur. Kur’an’da emir sigasıyla verilen bu buyruğun Hz. Peygamber tarafından uygulanmaması ve hac farizaları arasına dâhil edilmemesi dikkatle düşünülmelidir.” (Prof. Dr. Mehmet Azimli)

Kur’an-ı Kerim’de, Müslüman erkeklerin Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmesine izin verilmişti. (Maide, 6)

Fakat Hz. Ömer Müslüman erkeklerin Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmesini yasakladı.

Taha Akyol bu uygulamayı “Tıpkı modern çağda Medeni Kanun’la ve Ceza Kanunu ile evlenme yaşlarının belirlenmesi ve çok eşliliğin yasaklanması gibi bir “devlet tasarrufu”ydu bu” diye değerlendiriyor ve şu bilgileri de veriyor:

“İkinci Meşrutiyet döneminde bu konular çok tartışılmış, o zamanki açık fikirli İslamcılar devletin yasama yetkisini savunmuşlardı.

Darülfünun’da fıkıh profesörü olan Mansuri-zade Sait Bey sosyal ihtiyaçları esas alarak ve aynı zamanda fıkıhla birlikte modern hukuktan gerekçeler getirerek “devletin yasama yetkisini” savunanların o devirde öncüsüdür.

Hatta o dönemde “örfe dayalı ayetler”in, örfte meydana gelen değişmeleri dikkate alarak yorumlanacağı bile yazılmış, çizilmişti.”

“Hz. Ömer, yine ‘şartlar değişti’ gerekçesiyle ganimet ayetini de uygulamadı.

Hz. Ömer’in gerekçesinin başka bir ayet ya da hadis değil, ‘değişen şartlar’ gibi tamamen ‘dünyevi’ bir olgu olmasına özellikle dikkat etmek gerekir.”

Günümüzde ise bırakın ayetlerde emir kipiyle bildirilen buyrukların yorumlanmasını, bir kısmının uydurma olduğu açık olan hadisler üzerine bile yorum yapanları ve “değişen şartlar” gibi gerekçe sunanları kâfir ilan ettiği bir atmosferde yaşıyoruz.

*************************************

Riba ve Faiz Farkı

Kur’an-ı Kerim’de yasaklanan “Riba” tercümelerde genel olarak “Faiz” olarak çevrilmektedir. Esasen Riba’nın yasaklanmasının sebebinin zengin olanın fakiri sömürmesinin, adalet ve hakkaniyete aykırı tefecilik uygulamalarının sona erdirilmesidir.

Mustafa Çağrıcı’nın ifadesiyle “ulemanın, şimdiki faiz kavramıyla Kur’an’daki ‘riba’nın nerede birleştiğini, nerede ayrıştığını bilmeden ‘riba’yı mutlak ‘faiz’ anlamında tanımlaması, Müslüman toplumlar için -ayet ve hadiste gösterilen hedefin aksine- bir zulüm mekanizması üretmiştir.”

“Riba/faiz meselesinde din âlimlerine düşen esas görev, konunun teknik yanlarını ekonomi ve para uzmanlarına bırakıp, ilgili ayet ve hadisin dikkat çektiği asıl ilkeye yoğunlaşmaktır. Yani sistemin zulüm ve mağduriyetler doğuracak şekilde uygulanmasına karşı mücadele etmektir.”

“Cahiliye dönemi” denilen İslam öncesi Arap toplumlarında riba bugün tefecilik dediğimiz anlamda bir merhametsiz bir sömürü aracı olarak kullanılıyordu. Bu bakımdan riba ile ilgili ayetlerin de “örfe dayalı ayetler” olduğunu kabul edebiliriz.

Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da bu anlamda “riba/faiz” yasaktı. 1789 Fransız ihtilali sonrasında kanunların belirlediği sınırlar içinde faizli işlemlere resmen izin verildi.

Büyük tarihçi Halil İnalcık, “İslam toplumlarında faizle para işletme ve diğer kredi şekillerinin hem çok eski hem çok yaygın olduğunu, Osmanlılarda gayrimüslimler gibi, Müslümanların ve bu arada din adamlarının ve vakıfların da faizle para işletmede ileri gittiklerini” bildiriyor.

“Kanuni döneminde Şeyhülislam Ebussud Efendi yüzde 12’yi geçmemek kaydıyla para vakıflarının faizle ‘muamele’ yapmasını, ‘kamu yararı’  gerekçesiyle, onayladı.”

Ben ayetlerden ve diğer kaynaklardan günümüz meselelerine dair hüküm çıkarma yetkisini kendinde görmeyen sıradan bir Müslüman’ım. Ancak bu meselenin çözülmemesinin İslam dünyasına ve Müslümanlara zarar verdiğini düşünüyorum.

İnsanın insanı sömürdüğünü görmek ve buna karşı çıkmak için illa da din bilgini olmak gerekmez. Dünyada da buna karşı çıkan temiz vicdanlı ve ahlaklı milyarlarca insan var.

Öyleyse her kesimden insanın temel ilkeye odaklanarak günümüzde bankacılık hizmetlerinden haram/ hukuka ve vicdana aykırı olan ve olmayanların iyice tanımlanması gerekir.

Modern bankacılık cahiliye dönemi tefeciliğinden çok farklıdır ve ekonomik sistem bankasız olamaz hale geldi.

Taha Akyol’un ifadesiyle, “kişiler arası tefecilik ayıptır, günahtır, hukuken suçtur. Genel ekonomideki faiz ise sermaye birikimi, verimlilik, döviz, enflasyon gibi birçok faktörün ‘netice’sidir. Onun için modern devlette faiz oranları piyasada oluşur, kararı bağımsız merkez bankaları verir.”

Öyleyse, bu sistemin olumlu yanlarını göz ardı etmeyelim. İnsan sömürüsü için araç olmayan, bilakis dar gelirlinin sıkıntısını gideren, tasarruf sahibinin birikimini güvenli bir şekilde saklayan veya iş yapanlara kredi sağlayan bankaların bu hizmetlerini inancımıza uygun olarak tanımlayalım ve düzenleyelim.

Bu hizmetlerden yararlanan Müslümanlar sömürülmedikleri ve kimseyi sömürmedikleri halde “günah işledim” korkusu içinde yaşamasınlar.

İnançlı vatandaşlarımızın, “faiz haram” korkusuyla birikimlerini döviz ve altına yatırmasına, böylelikle Türkiye ekonomisi yerine yabancı ekonomilere destek vermesine de bir çare bulalım.

Din – Felsefe İlişkisi (V)

Ben ve Benliğin bir yönünü Peygamberlik tutmuş gidiyor; diğer yönünü Felsefe ve Hikmet tutmuş geliyor, demiştik.

     Din ve Diyanete yani Peygamberler zincirine itaat etmeyen, boyun eğmeyen Felsefe ve Hikmet; yolunu şaşırmıştır.

     Bunun içindir ki, Ben ve Benlik; dizginini eline almış. Dalâlet ve sapkınlığın her bir çeşidine koşmuş.

     İşte şu yüzdeki Benliğin başı üstünde bir Zakkum ağacı büyüyüp gelişerek insanlık âleminin yarısından fazlasını kaplamış.

     İşte, o ağacın hayvan gibi şehvet duygusu / şehvetine düşkünlük / her türlü aşırılık ve hırs gösterme dalında insanın nazar ve bakışlarına verdiği netice ve sonuçlar ise, putlar ve bâtıl / sahte ilâh ve tanrılardır. Zaten bir şeye lüzumundan fazla ilgi ve alâka göstermek; bir bakıma o şeyi tanrı edinmektir kendine.

     Çünkü Felsefe ve Hikmet’in esasında ve aslında kuvvet beğenilir ve güzel bulunur. Yani kuvvet asıldır. Hak ve haklı oluş değil; kuvvetli oluş nazara alınır. Kuvvete hak tanınır.

     Hattâ “El-hükmü li’l-galip.” “Hüküm yani söz sahibilik galibindir.” Bir düsturdur. Onlarca en geçerli bir prensip ve kuraldır.

     “Galebe edende, üstün gelende, yenende bir kuvvet, bir güç var. Kuvvette hak vardır. Yani kuvvetliyse haklıdır. Haklı sayılmalıdır.” der.

     Oysa Peygamberler ve onların izinde gidenlerin düsturu, kuralı şudur:

     “Kuvvet haktadır. Hak; kuvvette değildir.” Yani bir kişi haklıysa kuvvetlidir. Kuvvetli olduğu için haklı sayılmamalı.

     Böylece zulmü keser, adaleti temin eder, adaleti sağlar.

     Evet Felsefe ve Hikmet “El-hükmü li’l-galip.” bir düstur bir kuraldır. Yani “Galebe edende, üstün gelende gâlip olanda bir kuvvet, bir güç var; kuvvette hak vardır.” diyerek; zulmü mânen alkışlamış, zalimleri, zulüm yapanları cesaretlendirmiştir. Zorba ve zalimleri ilâhlık davasına yöneltmiştir.

     Hem birer sanat eseri olarak yaratılmışlardaki güzelliği; yaratılmışın kendine yani sanat eserine mal eder.

     Hem nakıştaki güzelliği nakışa, nakış ve desenin kendisine verir. Nakışın güzelliğini nakışın kendisinden bilir. Öyle sanır. Öyle düşünür.

     Bu güzellikleri; her şeyi sanatla yaratan Allahtan bilmez.

     Bu güzellikleri; her şeyi nakış nakış işleyen Allahtan beklemez.

     Evet Felsefe bu güzellikleri; Allahın saf ve kutsal güzelliğinin yansıma ve görüntüsüne bağlamaz.

     Felsefeciler “Ne güzel yapılmış.” yerine “Ne güzeldir!” der. Yaratılmışı; kulluk ve ibadete lâyık bir put hükmüne getirir.

     Hem Felsefeciler herkese satılan sahte, kendini beğendirmeye çalışan, gösterişçi bir güzelliği beğenmiş!

     Bunun için Felsefeciler; riyakârları alkışlamış; put ve benzerlerini, kendine ibadet edenlere, ibadet ve tapınak yeri yapmıştır.

     Yani o put benzerleri / o put gibiler; kendilerine ibadet edenlerin heva ve heveslerine, nefsin gelip geçici arzu ve isteklerine karşı hoş görünmek ve alâkalarını çekmek istiyorlar.

     Bunun için riyakârca, gösteriş ile ibadet gibi bir durum alıyorlar.

     O zakkum ağacının öfke kuvvesi / öfke duygusu dalında; çaresiz, zavallı insanın başında küçük büyük Nemrutlar, Firavunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş.

     Akıl kuvvesi / akıl duygusu dalında, insanlık âleminin akıl ve beynine, ahireti inkâr eden dehriyyun; her şeyi maddeye bağlayan. Maddiyyun / Materyalist ve Yaratıcı olarak tabiat ve doğayı kabul eden Tabiiyyun / Tabiatçı gibi meyve  ve neticeleri vermiş, insanın aklını bin parça etmiştir.

     Şimdi şu gerçeği aydınlatalım:

     Bunun için Felsefe ve Hikmet mesleği ve Felsefe yolunun bozuk esaslarını ele alalım. Bunlardan doğan sonuçlara bakalım.

     Aynı zamanda Peygamberler zincirinin doğru ve sağlam temellerinden doğan sonuçları görelim. Bu ikisinin binlerce karşılaştırmalarından, örnek olarak bazılarını ele alalım.

     Mesela Peygamberlik yolunun şahsın hayatındaki sistemleşmiş sonuçlarından biri şudur:

     “Tehallaku bi ahlâki’llâhi.” “Allahın ahlâkıyla ahlâklanınız.” anlamına gelen kaide ve prensibi nerede?

     “İlâhî ahlâkla vasıflanın. Allaha, kendi küçüklüğünüzü gösterir bir tarzda yönelin. Allah karşısında âcizliğinizi bilin. Fakirliğinizi anlayın. Kusurunuzun farkına varın. Bu bilinç ve şuurla huzur ve katında kul olunuz.” düstur ve prensibi nerede?

     Felsefe ve Hikmetin “Teşebbühü bi’l-Vâcib!” / Allaha benzemek! İnsaniyetin, insanlığın gayet-i kemalidir. En büyük gayesidir, kaidesi nerede?

     Yine Felsefe ve Hikmetin “Vacibü’l-Vücuda / varlığı zorunlu olan zâta benzemeye çalışınız!” şeklindeki kendini yüceltir, düstur ve prensibi nerede?

     Evet, sınırsız âcizlik, zayıflık, fakirlik ve ihtiyaçla yoğrulmuş olan insanın mahiyet ve doğası nerede?

     Sonsuz güç sahibi yani Kadîr olan, sonsuz kuvvet sahibi yani Kavî olan, sonsuz zenginlik sahibi yani Ganî olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan yani Müstağnî olan; varlığı zorunlu ve kendinden olan zâtın yani Vâcibü’l-Vücudun özelliği nerede?

Deprem Kader Değildir, Kaderciliktir

Kemalettin Kamu’nun “Ben gurbette değilim, Gurbet benim içimde” şiirindeki gibidir depremle münasebetimiz. En azından benim için öyle; ‘Deprem benim içimde.’

99 Depremi’nde İzmit Körfezi’nin güney sahilindeki Fay Hattına komşu bir binadan çıktık. Binamızın dâhil olduğu site 5 kattan 10 apartmanlı ve 20 ikiz bloklu; malzemesi kaliteli, yeni ve sağlam olmasına karşın ağır hasar aldı. En iyi durumdaki bina bile yarım metreye yakın dibe batmıştı. 7 nokta 4’ü görmüş binaların birinden amcamın kalan eşyalarını çıkarırken 5 nokta 8’lik artçı oldu ve amcamızı enkazdan çıkarmak durumunda kaldık.

17 Ağustos Salı sabahı hava aydınlandığında önce manzaranın şokunu yaşadık akabinde sandviç şeklinde yıkılan ve enkazın değişik yerlerinde cesetler öylece durduğu halde demir bloklarla eşyalar arasına sıkışmış ve inleyen yaralılara yardıma koyulduk. Neyle; elle ya da molozlardan bulduğumuz ilkel âletlerle. Bir kriko bulaydık arama – kurtarma timleri gelesiye kadar ne kadar insana faydamız olurdu diye hâlâ hayıflanırım.

Yazının başındaki ‘kamu’yu depremden sonraki 4-5 günde göremedik. Başiskele ile Seymen arasındaki yol güzergâhındaki trafik ve güvenlik eli sopalı mahalle gençlerince sağlandı: En orta şerit sadece ambulanslara tahsisli, onlara yol vermeyen araçların camlarına acınmayacak; orta şeridin iki yanındaki geliş ve gidiş şeridindeki araçlardan acil ihtiyaç maddeleri / malzemeleri alınacağından kontrollü geçiş yapılacak, durup dinlemeyenlerin camlarına acınmayacak.

Acılarımızla birlikte acınası bir haldeydik hepimiz ve dayanışmayı oturtmak durumundaydık ki Kuran’da akîm’us-salâ(t) olarak geçer. Ve atu’z-zekâ(t); imkânlarımızı paylaşıyorduk. Hiç unutmam Dr. Mehmet Ersözlü yol üzerindeki bir eczanenin önünü enkazdan çıkarılan yaralıların ilk müdahale yeri haline getirmiş ve eczanenin camını “bütün sorumluluk bende” deyip kırdırarak ilâçlarla ihtiyaç sahiplerini buluşturmuştu. Çok sonra bir trafik kazasında vefat etti, Allah rahmet eyleye.  

İzmit’te de Devlet Hastanesi ağzına kadar dolduğundan tam karşısındaki İmam-Hatip’in bahçesi açık hastane haline getirilmişti. O zamanki başhekim Dr. Metin Çömlekçioğlu’nu hâlâ sitâyişle anarım. Uzun zaman enkazda durduktan sonra çıkarılan eniştemi aradan 10-11 gün sonra ağrı şikâyetiyle buraya götürmüştük. Rahmetli Maksut Ağabeyi organ ezilmesi ve iç kanama nedeniyle burada kaybettik. Elazığ’da enkazdan çıkarılanlara dikkat edilsin.

Çadır bulup önce çadırda kaldık, sonra barakamızı yaparak 2-3 aile oraya geçtik. Çadırda kış geçirilmez, hem de Elazığ’da; konteyner yada prefabrike konuta geçilmeli hemen. Devlet idarecilerinin bölgeye intikali önemli bir hususiyet fakat enkazdaki arama-kurtarma çalışmalarından uzak durmaları kaydıyla zira sekteye uğratır.

Tüm bölgeye geçmiş olsun; 6

Dr. Tümamiral Cihat Yaycı’dan 5 Adet Aktüel Kitap

1-Temel Deniz Hukuku

Tam adı, ‘Deniz Subayları İçin Temel Deniz Hukuku Barış ve Savaş Dönemi’ olan eser, sert kapaklı cilt içerisinde, kuşe kâğıda basılı; renkli haritalar, krokiler ve çizelgelerle donatılmıştır, 15 X 22 santim ölçülerinde ve 135 sayfadır. Ali Kurumahmut ile birlikte hazırlanmıştır.

Eser 3 bölümden oluşuyor: 1-‘Barış Zamanı Deniz Hukuku’ başlıklı bölümde; ‘Deniz Hukukunun Kaynakları’, ‘Karasuları Hakkında Bilgiler’,’ Boğazlardan Geçiş Rejimi’, ‘Kıta Sahanlığı’, ‘Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)’; 2-‘Savaş Zamanı’ başlıklı bölümde ‘Gemilerin Hukûkî Statüleri’; 3-‘Deniz Savaşı Hukuku’ başlıklı bölümde; ‘Savaş ve Hukuk’, ‘Savaş Sâhası’, ‘Hasthâne Gemileri’ ve alâkalı konularda sivil denizcilerin de faydalanabileceği bilgiler yer alıyor.

İstanbul’un Kasımpaşa semtinde bulunan Deniz Basımevi Müdürlüğü tarafından yayınlanan, Kıbrıs ve çevresindeki MEB bölgesinde petrol ve doğal gaz aramalarının yapıldığı şu günlerde aktüel hâle gelen ve önemi daha da artan esere ‘Önsöz’ yazan Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Uğur Yiğit, düşüncelerini şu cümlelerle açıklıyor:

Denizlerin artan siyâsî ve iktisâdî değerinin farkında olan denizci devletler, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra başladıkları denizlerin paylaşımı mücadelesi neticesinde, hukûkîleştirdikleri iç sular, karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge gibi kazanımalarını yeterli görmeyerek; kıta sahanlıklarının ötesindeki deniz yatağı ve buzulların altına yönelmişler, bu mücadelede, denize kıyısı olmayan devletler dahi, denizlerde hak ve menfaat elde etme çabasına girmişlerdir.

Biz deniz subayları, hukuktan kaynaklanan millî ve milletlerarası sorumluluk ve yükümlülüklerimizi bütünü ile bilmek, hükümranlık haklarımızın sâdece ana karamız, adalarımız ve karasuları ile sınırlı olmadığının farkına varmak, yakın deniz havzamızdaki kıta sahanlığı ve MEB’le alâkalı haklarımızı ve temel millî çıkarlarımızı hassasiyetle korumak mecburiyetindeyiz.

Bu çalışma, dünya ve insanlık açısından önemi, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar fazla olan, denizler ve okyanusların barış bölgesi olması dileğinin yanı sıra, barış zamanında ve denizdeki silahlı çatışmalarla ortaya çıkabilecek problemlerde milletlerarası hukuk kavram ve yaklaşımlarını yansıtmaktadır.

ALİ KURUMAHMUT

     1960 Of/Trabzon doğumludur.

1982 yılında Deniz Harp Okulu’ndan, 1988 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş; Yüksek Lisans Eğitimini Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamlamıştır. 1995 yılında Deniz Harp Akademisi eğitimini, Şubat 2000’de ise Silahlı Kuvvetler Akademisi eğitimini tamamlamış ve Deniz Kurmay Yarbay rütbesinde iken kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır.

     Temmuz 2003 yılında tâyin edildiği Deniz Ulaştırması Genel Müdürlüğü görevi, istifa ettiği Ekim 2005 tarihine kadar devam etmiştir. Kuvvet Harp Akademileri, Silahlı Kuvvetler Akademisi, Millî Güvenlik Akademisi ve Deniz Harp Okulu’nda dış konferansçı olarak dersler veren Kurumahmut’un; *Türk-Yunan İlişkileri, *Türk Boğazları ve Karadeniz, *Deniz Hukuku, *Türk Denizciliği ve *Denizde Silahlı Çatışma Hukuku konularında yayınlanmış kitapları ile çok sayıda makalesi mevcuttur.

 

 

 

2-Orta Doğu’nun Önemi ve Irak’ta Yaşanan Savaşlar (1990 – 2003)

Tümamiral Dr. Cihat Yaycı’nın, telif ettiği eser, 12,5 X 20 santim ölçülerinde ve 70 sayfadır. Kitapta; Orta Doğu kavramı ve Orta Doğu’nun önemi, hâkim güçlerin Orta Doğu’daki mücâdelelerinin târihi ve Irak’ın stratejik önemi, Arap milliyetçiliği hakkında bilgiler verildikten sonra  1990-2003 yılları arasında cereyan eden Birinci ve İkinci Körfez Savaşları ve Türkiye’ye Etkileri hakkında her kesimden insanın bilmesi gereken hususları açıklıyor. Eserin sonuç bölümünde; Bölgedeki istikrarsızlığın sebepleri, bölgedeki anlaşmazlıkların çözümü, Irak’ın kuzeyindeki gelişmeler ve Saddam rejiminin yıkılışı hakkında efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüler içinde bilgi verildikten sonra şu kanaate varılıyor: ‘Türkiye bölgedeki haklarını korumak mecburiyetindedir.’

KOZMOSTAR YAYINCILIK: Harbiye Mahallesi, Sokullu Mehmet Paşa Caddesi Nu: 63/B Çankaya, Ankara. Telefon: 0.312-231 81 31, Belgegeçer: 0.312-231 81 32 e-posta: info@kozmostar.com.tr  //  www.kozmostar.com.tr 

   

3-Libya Türkiye’nin Denizden Komşusudur

13,5 x 21,5 santim ölçülerinde, 150 sayfalık eser, Avrasya-Bir Vakfı Başkanı Şaban Gülbahar’ın ‘Sunuş’ yazısıyla 2019 yılında yayımlandı. Kitapta; Doğu Akdeniz’de, son dönemde yaşanan gelişmeler, bölgede deniz alanlarının sınırlandırılmasında Libya’nın rolü, ‘Türkiye’nin Libya ile Karşılıklı Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlarının Belirlenmesine Yönelik Anlaşma’ ve Anlaşmanın Yunanistan’daki yankıları müfit ve muhtasar ifâdelerle veriliyor.

Sonuç ve Öneriler’ bölümünde, haritalama çalışmalarındaki hatâlara, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin gayri hukûkî durumuna dikkat çekiliyor ve eserde yer alan renkli haritalarla, çizimlerin yeniden yapılması mecbûriyetine, anlaşmanın yeniden düzenlenmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.  

Son cümle: ‘Bedelini gelecek nesillerin ödenmesine sebep olacak benzer hataların tekrarı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de telâfisi mümkün olmayan egemenlik kayıplarına sebep olabilecektir.’

Türk askerinin vatan müdafaasında vazifesini ifa etmekle yetinmediğini, sulh dönemlerinde ülkenin hak ve menfaatlerini koruduğunu belirten eser, her Türk’ün ve özellikle, seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilerimizin gururla ve heyecanla okuyacağı başucu kitabıdır.

AVRASYA-BİR VAKFI: Fatih Mahallesi, Kızılay Sokağı Nu: 19/A Küçükçekmece, İstanbul. Telefon: 0.212-541 99 44, Belgegeçer: 0.212-541 99 44, e-posta: asam@avsam.org.tr   // www.avsam.org.tr    

 

4-Sorular ve Cevaplarıyla Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Kavramı

Dr. Tümamiral Cihat Yaycı, sert kapak içerisinde kuşe kâğıda basılı, iplik dikişle ciltli, renkli haritalarla zenginleştirilmiş 15,5 X 22 santim ölçülerinde 72 sayfalık, muhteşem bilgiler ihtiva eden eserinde; Kıta sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge, Belirtilen bölgede askerî ve iktisâdi sâhalardaki hukûkî statü ile hak ve yetkilerle sorumluluklar, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, GKRY’nin imzaladığı MEB anlaşmaları ve belirtilen sâhalardaki son yıllarda cereyan eden bütün gelişmeler, Türkiye’ye yapılan haksızlıklar, Türkiye’nin yerinde ve cesur müdâlaleleri, aklî ve hukûkî delillerle gözler önüne seriliyor.

Libya Türkiye’nin Denizden Komşusudur isimli kitapla alakalı yazının son iki paragrafı, 2019 yılında 13.000 adet basılan bu eser için de geçerlidir. Eser, İstanbul’un Pendik ilçesinde, Deniz Basımevi Müdürlüğü’nde basılmıştır.

Eser aynı zamanda İngilizce olarak 14,5 X 20,5 santim ölçülerinde aynı kalitede ve 60 sayfa hacimli olarak da okuyucuya sunulmuştur.  

 

Dr. Tümamiral CİHAT YAYCI

     1966 yılında Elazığ’da doğdu. 1984 yılında Deniz Lisesi’nden, 1988 yılında Deniz Harp Okulu’ndan mezun oldu.

     Deniz Kuvvetleri Komutanlığının çeşitli gemilerinde branş subaylığı, bölüm âmirliği ve TCG YAVUZ ile TCG KEMALREİS’de İkinci Komutanlık görevlerinde bulunmuş, 2005-2006 yıllarında TCG KEMALREİS Komutanı, 2011-2012 yılları arasında 5’inci Muhrip Filotillası Komodoru olarak görev yapmıştır.

     Bu süre zarfında 2000 yılında Deniz Harp Akademisi’nden, 2003 yılında ise Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun olmuş, Donanma Komutanlığı karargâhında Konsept Şube Müdürlüğü, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhında Yönetim Analiz ve Denetleme Şube Müdürlüğü, Strateji ve Prensipler Şube Müdürlüğü ve müteakiben Strateji ve Antlaşmalar Daire Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur.

     Marmara Üniversitesi İngilizce İşletme İnsan Kaynakları Yönetimi Ana Bilim Dalında, Naval Postgraduate School (NPS) California/ABD’de Fizik Mühendisliği ile Elektronik Mühendisliği dallarında yüksek lisans eğitimi ve İstanbul Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler ana bilim dalındaki doktora eğitimini tamamlamıştır.

     30 Ağustos 2012 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere Tuğamiralliğe terfi eden Dr.Tümamiral YAYCI, 2012-2014 yılları arasında Moskova Silahlı Kuvvetler Ataşesi, 2014-2015 yılları arasında Güney Görev Grup Komutanı ve Çok Uluslu Deniz Güvenliği Mükemmeliyet Merkezi Direktörü, 2015-2016 yılları arasında Çok Uluslu Müşterek Harp Merkezi Komutanı görevlerini deruhte etmiştir.

     29 Temmuz 2016 tarihinde Tümamiralliğe terfiini müteakip, 2016-2017 yılları arasında Dz. K. Komutanlığı Personel Başkanı görevlerini icra etmiştir. 20 Ağustos 2017 tarihinden itibaren Dz.K.K.lığı Kurmay Başkanı görevine tâyin edildi.        

      Yayınlanmış kitapları: *Deniz Subayları İçin Temel Deniz Hukuku Barış ve Savaş Dönemi, *Orta Doğu’nun Önemi ve Irak’ta Yaşanan Savaşlar (1990-2003), *Libya Türkiye’nin Denizden Komşusu, *Sorular ve Cevaplar İle Münhasır Ekonomik Bölge, *Maritime Exlusive Economic Zone (EEZ) In Eastern Mediterranean. Ayrıca yerli ve yabancı akademik dergilerde yayımlanmış makaleleri ve tebliğleri bulunmaktadır.

     Dr. Tümamiral Cihat YAYCI, Bayan Müşerref YAYCI ile evli olup, bir erkek çocuk babasıdır. İngilizce ve Rusça bilmektedir.

 

 

 

KUŞBAKIŞI:

ANTİKACI

Bahadır Yenişehirlioğlu’nun 13,5 X 21 santim ölçülerinde 256 sayfalık romanı, Kasım 2019’da yayımlandı.

Romanları ve oyunculuğu ile tanınan yazar şaşırtıcı romanında çok farklı bir üslûp kullanıyor.

 Her şeyi geride bırakıp çekip gitmek kolay mı? İnsan, kurmak için yıllarca uğraştığı düzeninden bir çırpıda vazgeçebilir mi? Geride bıraktıkların ne olacak? Sorumluluklarını ne yapacaksın? Gözünün içine muhabbetle bakanlar sensiz ne yapacak?

Peki ya hayallerin? Gerçekten yaşadığın hayatı istiyor musun? Bu kısacık ömrünü başkalarının istediği gibi mi devam ettireceksin? Benliğini bulmak için hiç mi uğraşmayacaksın? Gidebilirsen eğer, gittiğin yerde seni neler bekler? Gidemezsen sorumlusu kimdir?

 Üsküdar’ın sırtlarından İstanbul’u sessizce seyreden o ev, içinde Antikacı Cemil Bey’in hikâyesiyle birlikte neler barındırır?

Devrik cümleli edebiyattan hoşlananlar zevkle okuyacaklardır…

TİMAŞ YAYINLARI:

 Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00

e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

 

BEYİNDEKİ İKNA METODU

İlim adamları, akademisyenler ve araştırmacılar bugüne kadar ikna başlığında sayısız teori geliştirdi. Ancak dikkat çekemeyen, insanları harekete geçiremeyen, tüketiciyi motive edemeyen reklâm kampanyalarına hâlâ büyük kaynaklar harcanıyor.

Dr. Christophe Morin ve Patrick Renvoise, Beyindeki İkna Metodu isimli kitapta sinir sisteminin araştırılması ile alakalı çalışmalar, medya psikolojisi ve davranış ekonomisi alanlarındaki en yeni araştırmalara dayalı ilk kapsamlı ikna modelini sunuyor. Nobel ödüllü iktisatçılar Daniel Kahneman ve Richard Thaler’in açtığı yolda ilerleyen yazarlar, insanlara verdiğimiz mesajların ikna sürecinde hâkim rol oynayan ilkel beyne ulaşması gerektiğini ortaya koyuyor.

14,5 X 21,5 santim ölçülerinde 364 sayfalık kitap, beyindeki ikna kodu ile en yeni ilmî tespitlere dayalı, başarısı ispatlanmış ve basit bir süreç sâyesinde sıra dışı bir ikna ustası olmanın yollarını öğretiyor. Eylül 2019’da yayımlandı.

MARMARA ÜNİVERSİTESİ KİTAPLARI: Marmara Eğitim Köyü. Maltepe, İstanbul. Telefon: 0.216-626 10 50 e-posta: maltepeuniversitesi@hs01.kep.tr  //  www.maltepe.edu.tr 

 

 

AYDINLIKTA KARANLIĞI YAŞAMAK

Şâhin Duman’n 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 400 sayfalık romanının kahramanı Âdem, Türkiye’de makine mühendisi olarak yüksek tahsilini tamamlamıştır. Yüksek lisansını İngiltere’de yaptıktan sonra doktora çalışmalarına başlar. İngiltere’deki başarıları sebebiyle hocası, doktora çalışmalarından sonra O’nu, araştırma görevlisi olarak üniversite bünyesine alır. Sıra, doktora tezi konusunun tespitine gelmiştir. Fakat hocası bir türlü tez konusunu söylemez. Süre uzayınca kendisi talepte bulunur. Hocası tez konusunu birlikte çalışacaklarını, özel ve gizli bir mesele olduğunu, akşam yemeğini hâne halkıyla birlikte yedikten sonra bu meseleyi konuşmak istediğini söyleyerek Âdem’i evine dâvet eder.

Yemekten sonra hocası, Âdem’e tez konusunu açıklar: Çizmiş olduğu özel bir silah projesinin üretimini sağlamak… Bu iş için kendisine ücret de ödenecektir. Söz konusu silah, dünya barışını ve huzurunu bozan terör gruplarının tesirsiz hâle getirilmesinde kullanılmak üzere imal edilecektir.

Görüşmeler, yemek masasında ve kahve molasında sohbet, ardından çalışma odasında hoca ve öğrencisi arasında işin teferruatı hususunda, sonraki günlerde de devam eder.  

Bu ziyâretler ve sohbetler sürecinde kitabın sayfaları, ‘roman’ libasını giymek üzeredir. Âdem ile hocasının kızı Lynda arasında yakınlaşma olur. Yakınlaşma zamanla sevgiye dönüşür. Artık onlar, aynı yere bakmakla yetinmiyorlar, baktıkları yerde aynı şeyi görüyorlardı.

 Bunun adı ‘aşk’ mıydı?

Neden olmasın?

Netice itibâriyle ‘Aydınlıkta Karanlığı Yaşamak’ isimli kitap,  bir romandır.

Fakat Lynda, İngiltere’yi çok sevmektedir. Âdem ise Türkiye’yi, Elazığ’ı ve 4000 yıllık târihi geçmişi olan

Din – Felsefe İlişkisi (IV)

     Ene denilen Ben ve Benliğin bir yönünü Peygamberler tutmuş gidiyor, diğer tarafını Felsefe tutmuş geliyor demiştik.

     Ben ve Benliğin ikinci yüzünü ise, Felsefe tutmuştur.

     Felsefe ise Ben ve Benliğe mana-yı ismiyle nazar etmiş. Yani bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan manasıyla bakmış.

     Yani Felsefe; Ben ve Benlik için “Kendi kendine delalet ve işaret eder.” der. Mana ve anlamı kendindedir, diye düşünür. Kendi hesabına çalışır, bilir. Öyle hükmeder.

     Varlığı; aslî ve asıl olduğunu sanır.

     Varlığı “Zatında / kendisinde bizzat bir varlığı vardır.” der.

     Ben ve Benliğin bir hayat hakkı vardır diye tutturmuş gider.

     Tasarruf etme, kullanma hususunda gerçekten söz sahibidir, düşüncesinde bulunur.

     Ben’i değişmez bir gerçek addeder.

     Görevini, kendini sevmesine verir.

     Kendi kendine geliştiğini tasavvur eder.

     Ben ve Benliği kendi kendine olgunlaşan, mükemmelleşen bir şey olarak bilir.

     Oysa Ben ve Benliğe bu çeşit bakışlar; asılsız bir iddia ve savdan başka bir şey değildir.

     İşte Felsefe ve Felsefeciler ve onların peşinde gidenler; meslek ve görüşlerini bunun gibi çok bozuk temeller üstüne kurmuşlar.

     Oysa o esaslar, o temeller o kadar çürüktürler ki, Felsefe zincirinin en yetkin fert ve bireyleri o silsile ve zincirin en zeki ve deha sahibi olanlarından Eflatun, Aristo, İbni Sina ve Farabî gibi adamlar şöyle demişlerdir:

     “İnsanoğlunun gayelerinin son noktası, asıl hedefi (hâşâ) Allaha benzemektir. Yani varlığı zorunlu olan, varlığı olmazsa olmaz olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allaha benzemektir!”

     Bu deyişleriyle Firavuncasına yani onun gibi Tanrılık iddia ve savında bulunmuşlar. Firavun gibi bir hüküm vermişler.

     Ben ve Benliği kamçılamışlar.

     Allaha ortak koşulan şirk derelerinde serbestçe at oynatmışlar.

     Sebeplere tapan, putlara tapan, tabiata tapan ve yıldızlara tapanlar gibi Allaha ortak koşan bir çok gruplara meydan açmışlar.

     İnsanlığın esasında var olan acizlik, zayıflık, fakirlik, ihtiyaç, noksanlık ve kusur kapılarını kapamışlar. Kulluğun yoluna set ve engel olmuşlar.

     Tabiata, doğaya yani kâinat ve içindekilere saplanıp kalmışlar. Allaha ortak koşmak denen şirkten; tam olarak çıkamamışlar. Şükrün geniş kapısını bulamamışlar.

     Peygamberlerin ve onların izinden gidenlerin yolu ise, insanlık gaye ve maksadıyla, insanlık göreviyle, ilahî ahlâk ile ve güzel huylar ile ahlaklanmaktır.

     Allah’ın ahlâkıyla ahlaklanmak demek; Allah’ın bin bir isimlerinin gerektirdiği biçim ve anlayış içinde hareket etmektir. Kısaca Allah’ın boyasıyla boyanmaktır.

     Bununla beraber acizliğini ve güçsüzlüğünü bilip, ilahî kudrete sığınmaktır. Zayıflığını görüp ilahî kuvvete dayanmaktır.

     Fakirliğini -tabii ki Allah karşısında- görüp ilahî rahmete itimat edip güvenmektir.

     İhtiyacını görüp, Allah’ın sınırsız zenginliğinden yardım istemektir.

     Kusurunu görüp, Allah’ın affına yönelerek istiğfar etmek yani ondan bağışlanmasını dilemektir.

     Eksikliğini görüp, Allah’ın mükemmelliğine tespih edici olmaktır; yani Allah’ı noksan sıfat ve niteliklerden uzak tutmaktır.

     Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak, şanına lâyık ifadelerle onu anmaktır.

     İşte Peygamberler böyle diyerek kulluğa yakışır şekilde hareket edilmesi lâzım geldiğine hükmetmişlerdir. 

Bir Yıl Lale Ekmezseniz Neler Olur?

Elazığ’da yaşanan 6,8 büyüklüğündeki depremden sonra yer bilimleri alanındaki uzman bilim adamlarını yeniden hatırladık.

Prof. Dr. Naci Görür ve Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un aylar öncesinden TV programlarında, Doğu Anadolu Fayı’nın deprem olan kısmını ismen belirterek uyarıda bulundukları anlaşıldı.

“Kendisi de Elazığlı olan Prof. Naci Görür, daha önce Elazığ için projeler hazırladıklarını ancak TÜBİTAK ve DPT tarafından reddedildiğini” üzüntüyle açıkladı.

Habertürk canlı yayınında, Jeoloji Profesörü Prof. Dr. Cem Yaltırak, muhtemel İstanbul depremine hazırlık bakımından tavsiyelerini belirtirken, “Bir projemiz var Gelibolu Yarımadası fayı üzerinde. Eften püften bir nedenden kabul edilmedi” dedi. 

Cem Yaltırak’ın “Bu projenin maliyeti ne kadar?” şeklindeki soruya verdiği cevap, vicdanı olanlar için, çok ürpertici idi:

“İstanbul’a bir yıl lale ekmezseniz bütün yer bilimleri projelerini finanse edersiniz.”

*************************************

Öncelik Sıralamasını Doğru Yapmak

Gelişmiş ülkeler ile geri kalmışlar arasındaki en önemli fark, ihtiyaçların öncelik sıralamasını yapmakta görülür.

Ekonomistlerin çok sık kullandıkları bir ifadeye göre “insan ihtiyaçları sınırsız, ancak bu ihtiyaçları karşılamak için gerekli kaynaklar sınırlıdır.”

Geçen hafta kaybettiğimiz, “Toprak Dede” olarak anılan, Hayrettin Karaca gibi “bilgelik” mertebesine erişmiş nadir insanlar hariç, hemen hepimiz bu tanıma uygun davranıyoruz. Yani ihtiyaçlarımız sınırsız gibi gözüküyor. Hayrettin Karaca –zengin olduğu halde- aralıksız 20 sene giydiği kırmızı kazakla sembolleşen, çok az tüketim malzemesiyle yetinen bir kişiydi.

Oysaki imkânı olan hemen hepimiz, kapitalizmin “daha çok tüketin” buyruğuna uyduk. Dolaplarımız hiç giymediğimiz onlarca giysi ve ayakkabı ile dolu. Hiç kullanmadığımız veya nadiren kullandığımız aletler, eşyalar alıyoruz. En temel işlevlerini kullansak bile en gelişmiş özelliklere sahip, en pahalı telefon, bilgisayar vd cihazları satın alıyoruz.

Bireysel olarak bu tercihlerimiz bizi ve ailemizi ilgilendiren sonuçlar üretir. Sürekli borç ödemek, yeni “ihtiyaçları” alamadığımız zaman hissettiğimiz “yoksunluk duygusu” ve “mutsuzluk” gibi kendi tercihlerimizin yarattığı sonuçlarla boğuşuruz.

Fakat devleti yönetenlerin tercihlerinde öncelik sıralaması doğru yapılmadığında, toplumun kalkınması, ülkenin bağımsızlığı ve güvenliği; bireylerin sağlıklı, huzurlu ve mutlu olması tehlikeye girer.

Birey olarak herkesin en güvenli ve konforlu otomobil alma ve kullanma hakkı vardır. Ama bir memur maaşı ile bu özelliklere sahip pahalı bir otomobil almaya kalkmazsınız. Bu ihtiyacınızı karşılayan asgari özelliklere sahip, uygun fiyatlı bir araç almayı tercih edersiniz.

Dünyada bütün insanların –Türkler’in de- sağlıklı, güvenli bir çevrede, huzur ve refah içinde yaşamaya hakkı vardır. Ancak herkesin temel haklara erişmesi pratikte mümkün olmuyor. Öncelikle toplumun bunu hak edecek davranış türünü tercih etmesi gerekiyor.

Ekonomik açıdan ürettiği, tükettiğinden fazla olan toplumlar tasarruflarıyla toplumun refahını artırıcı yatırımlar yapabiliyor. Almanya, G. Kore ve Japonya cari fazla verirken, Türkiye sürekli cari açığını dış borçlarla kapatıyor. Hep başkalarının tasarrufunu harcıyoruz.

Almanya, G.Kore ve Japonya’yı yönetenlerin saraylarda oturmaya, en lüks uçaklardan oluşan filolar kullanmaya hakları vardır.

Türkiye gibi ülkelerin yöneticileri ise bu ihtiyaçları sağlayan asgari özelliklere sahip mekân ve araçları kullanmalıdır.

Ama Almanya, G. Kore ve Japonya’nın tepe yöneticileri bizimkilerden çok daha sade bir hayat tarzı içindeler.

*************************************

Lale ve Kanal İstanbul’a Değil, Deprem İçin Harcayın

Az gelişmiş ülkelerin yöneticileri genellikle yatırım harcamalarında da öncelik sıralamasına uymazlar.

Prof. Dr. Cem Yaltırak’ın “İstanbul’a bir yıl lale ekmezseniz bütün yer bilimleri projelerini finanse edersiniz” sözü bu tercih hataları için çarpıcı bir örnektir.

Yer bilimcilere göre, İstanbul uzak olmayan bir zamanda, çok yıkıcı bir deprem yaşayacak. Ama 1999 Marmara Depreminden beri alınan tedbirler, sadece yeni yapıların yeni deprem yönetmeliğine göre yapılması zorunluluğunun getirilmesi ve bazı binalar ile altyapıların güçlendirilmiş olmasından ibaret.

Üstelik yanlış tercihlerle, şehircilik açısından berbat uygulamalarla İstanbul’a ihanet ettiler. İmar işlerini şeffaf ve denetlenebilir olmaktan çıkardılar. İmar rantları yüzünden, 2000 yılında 9 milyon olan İstanbul nüfusunun 2019’da 15 milyona çıkmasına göz yumdular. Rant ihtirasıyla deprem toplanma alanlarını bile imara açtılar.

Elbette lale güzel bir bitki ve bu güzellikten nasiplenmek bizim de hakkımız. Ama lalenin bütün getirisi, sadece 20 gün görsel bir güzellik katmak için ekilen bir çiçek.

Buna karşılık, “beklenen büyük deprem” öncesi yapılacak yer bilim çalışmaları hayati derecede önemli olduğundan, öncelikli olmalı idi.

AKP Türkiye’sinin tercihi laleler oldu.

Hiç olmasa bu safhadan sonra doğru bir tercih yapsalardı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, çılgın projesi “Kanal İstanbul’un, dış finans bulunamasa bile, kendi kaynaklarımızla yapılacağını” söyledi. Bu projenin, diğer sakıncaları bir yana, maliyeti için telaffuz edilen rakamlar 75-100 Milyar TL.

Bu para ile İstanbul’da depreme dayanıksız bütün yapıların yenilenmesi ve bunca insanımızın ölmemesini sağlamak mümkündür.

Gerekli tedbirler alınmazsa, İstanbul depreminde on binlerce vatandaşımız ölecek, sakat kalacak, Türkiye ekonomisi derinden sarsılacak.

Bu yüzden siz olsanız, eminim kaynaklar tahsis edilirken “büyük depreme” karşı tedbirler alınması için öncelik verilmesini isterdiniz.

Ama Cumhurbaşkanının önceliği “çılgın proje- Kanal İstanbul.”

Bu yanlış tercih ve önceliklere destek veriyorsanız, günahsız olduğunuzu kendi vicdanlarınıza bile kabul ettiremezsiniz.

Türk Birliği Kurulabilir mi – I Bir Türk Dünyası Var mı?

“Bir Türk dünyası var mı?” sorusuna hayır cevabını vererek başlayalım. Türk dünyası inancı tıpkı İslam dünyası inancında olduğu gibi sadece bir ütopyadan ibarettir ve bizim anladığımız ve/veya arzu ettiğimiz manada bir Türk dünyası bulunmamaktadır. Türk dünyası dediğimiz kavram bugün itibariyle dünyada yaşayan Türk nüfusunun aritmetik toplamından daha öte bir anlam taşımamaktadır. SSCB’nin dağılmasının ardından Türkî cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını ilan etmelerinin ardından Türkiye, Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Azerbaycan her ne kadar ortak bir siyasi platformda buluşmuş olsalar da bugün beklenildiği gibi bir işbirliğinin varlığından söz edilemez.

            Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi, Türk Devletleri Kurultayı, TÜRKSOY, Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı, Türk Dünyası Belediyeler Birliği, TÜRKPA, ECO gibi organizasyonların varlığı şu aşamada sadece iyi niyetli teşebbüslerden ibarettir.

            Hali hazırda bir Türk dünyasının var olmadığı görüşünü ortaya koyduktan sonra “peki bir Türk birliği kurulabilir mi?” sorusunu da cevaplamak gerekmektedir. Bu soruya da yekten “evet kurulabilir” deyip şu şerhi düşmemizde fayda var; kurulabilir ancak gerçekleştirmesi son derece zor olan bir takım şartların yerine getirilmesi gerekmektedir.

            Aşağıda birinci bölümde “Türk dünyası” diye bir dünyanın neden var olmadığı izah edildikten sonra ilerleyen bölümlerde Türk birliğinin kurulabilmesi için hangi koşulların meydana gelmesi gerektiğine dair görüşler ileri sürülecektir.

 

Soydaşlık Tek Başına Yeterli Değildir

 

            Bugün Türk Birliği ütopyasına inanan kişilerin temel argümanı, Türkî Cumhuriyetin vatandaşlarıyla Türkiye vatandaşlarının soydaş olduğu ve dolayısıyla bu ülkeler arasında “doğal” bir birlik bulunduğu düşüncesidir. Bu düşüncenin tamamıyla yanlış olduğunu söyleyemeyiz ancak tek başına soydaşlığı nazara alarak böyle bir birliğin varlığına inanmak fazlasıyla romantik bir anlayış olur.

            Kanaatimizce Anadolu Selçukluları zamanında Moğol akınlarının, Osmanlı zamanında Timur’un Anadolu seferinin etkisiyle Orta Asya bölgesi tarih boyunca soydaşların yaşadığı bir bölge olmaktan ziyade potansiyel bir tehlike kaynağı olarak görülmüştür. Bu düşüncenin etkisiyle olsa gerek Osmanlı’nın genel siyasetinde Orta Asya’nın yer işgal etmediğini söylemek hata olmaz. Sokollu’nun Hazar Denizi ve Karadeniz’i kanalla birleştirip Orta Asya’ya açılma düşüncesi istisnadır. Zaten bu plan bir devlet politikası haline gelemediği için Sokollu’nun ölümünden sonra akim kalmıştır. Yine Orta Asya ile Osmanlı coğrafyası arasında İran’ın yer alması ve Fatih-Uzun Hasan, Yavuz-Şah İsmail mücadelelerinin sonucu olarak Kasr-ı Şirin Anlaşmasına kadar İran’ın da kategorik düşman statüsünde yer alması Osmanlı’da Orta Asya ile bağ kurma düşüncesinin oluşmasına mani olmuştur.

            Cumhuriyet döneminde bölgenin SSCB’nin yani komünist rejimin hâkimiyetinde olması nedeniyle Türkiye ile Orta Asya arasında bağ kurulması imkânı olmamıştır. Ta ki SSCB yıkılana kadar…

            İşte yaklaşık bin yıldır aralarında siyasi olarak etkileşim bu toplulukların bin yıl aradan sonra sadece soydaşlık düşüncesi gibi duygusal bir nedenle birlik olduklarını düşünmek hata olur.

 

 

 

Soydaşlarına Vize Uygulayan Türk Devletleri

 

            Bugün arzu edilen anlamda bir Türk dünyasının var olmadığının en somut göstergesi soydaş devletlerin bir kısmının o ülkelere turizm, iş, eğitim vb. gerekçelerle yapacakları seyahatler için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize uygulamalarıdır. Örneğin Tacikistan’a gitmek isteyen umumi (bordo) pasaport sahibi Türk vatandaşları vize almak zorundadırlar.

            Türkmenistan’da ise vize konusunda daha katı bir uygulama söz konusudur. Umuma mahsus (bordo) pasaport hamilleri vizeye tabidir. Hizmet (gri), hususi (yeşil) ve diplomatik (siyah) pasaport hamili vatandaşlarımız 30 güne kadar vizeden muaf olmakla birlikte, resmi ziyaretler için pasaport örnekleri ile birlikte, geliş amacına ilişkin Büyükelçiliğimizce bildirim yapılması kaydıyla Türkmenistan’a kabul edilmektedirler. Ülkede 3 günden fazla kalınması durumunda, Türkmenistan makamlarına ikamet kaydı yaptırılması zorunludur. Hizmet, hususi ve diplomatik pasaport hamili vatandaşlarımız 30 güne kadar vizeden muaf olmakla birlikte, özel ziyaretleri için, Türkmenistan’da bulunan yakınları/tanıdıkları tarafından gönderilecek davetiye üzerine veya seyahat firmaları aracılığıyla Türkmenistan’ın ülkemizdeki temsilciliklerine başvuru yapılmasını müteakip, olumlu yanıt alınması halinde, ülkeye girişlerine izin verilmektedir. Ülkede 3 günden fazla kalınması durumunda, Türkmenistan makamlarına ikamet kaydı yaptırılması zorunludur. Özel ziyaret/seyahat kapsamında Türkmenistan’a gelişinin uygun bulunduğuna dair belgesi bulunmayan tüm resmi pasaport hamili vatandaşlarımız (Diplomatik pasaport hamili vatandaşlarımız dahil) Türkmenistan kara ve hava sınır kapılarından geri çevrilmektedirler. Türkmenistan’a özel seyahatlerinde, Hususi, Hizmet ve Diplomatik pasaport hamili vatandaşlarımızdan kişi başı 14 ABD Doları “ayak bastı parası” alınmaktadır. (Kaynak; http://www.mfa.gov.tr/turk-vatandaslarinin-tabi-oldugu-vize-uygulamalari.tr.mfa)

            Umuma mahsus (bordo) pasaport sahipleri Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan yapacakları seyahatlerde 30 güne kadar, Kırgızistan’a yapacakları seyahatlerde 90 güne kadar vizeden muaftır.

            Görüldüğü üzere Türkiye ile soydaş ülkeler arasında, Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi bir serbest dolaşım söz konusu olmadığı gibi Türkiye-KKTC veya Türkiye-Ukrayna arasında olduğu gibi pasaportsuz olarak sadece kimlikle seyahat etme imkânı da söz konusu değildir. Bu durum bile “Türk Birliği” kavramının hali hazırda var olmadığını tek başına göstermektedir.

 

Türk Birliğini Tesis Etmek İçin Neler Yapmak Lazım?

 

            Peki, Türk birliği hiçbir şekilde tesis edilemeyecek midir veya farklı bir şekilde soracak olursak Türk birliğini tesis etmek için neler yapmak lazım? Bu sorunun cevapları aşağıda başlıklar altında verilecek ve her bir başlık ilerleyen bölümlerde detaylı olarak izah edilecektir. Bu bağlamda Türk birliğini tesis edebilmek için şu adımların atılması gerekmektedir;

            1) ICC benzeri bir Türk Dünyası Ticaret Odası kurularak ticaret ve ekonomi alanında ortak hareket edilmeli, Türk devletlerinin girişimci ve yatırımcıları ticari/ekonomik faaliyetlerini birlikte yapmaya teşvik edilmeli. Ülkeler arasında özellikle hammadde, enerji, teknoloji, pazar ve know-how konularına ağırlık verilmelidir. Yine Türk Dünyası Ticaret Odası bünyesinde bir tahkim organı oluşturularak doğabilecek ticari uyuşmazlıklar bu tahkim organında çözüme bağlanmalı.

            2) Yalnızca Türk devletlerinin hissedarı olduğu bir Türk Kalkınma Bankası kurulmalı. Gerek üye devletlerin gerekse organizasyon dışı devletlerin yatırımları Türk Kalkınma Bankası vasıtasıyla finanse edilmeli.

            3) Bir sonraki adım olarak Türk Dünyası Merkez Bankası kurulmalı, Türk devletlerinin ekonomi politikaları ortak bir şekilde belirlenmeli ve nihai olarak ortak para birimine geçilmeli.

            4) Türk dünyasını birbirine fiziki olarak bağlayacak karayolu, demiryolu, denizyolu bağlantı alt yapıları kurulmalı. Bu bağlamda Türkiye-Çin arasındaki İpek yolu projesine alternatif teşkil edecek Pakistan-Tacikistan-Kırgızistan-Kazakistan-Özbekistan-Türkme- nistan’ı dolaşıp İran üzerinden Azerbaycan’a ve oradan da Türkiye’ye bağlanacak bir demiryolu hattı (hızlı tren) inşa edilmeli. Yine mevcut kanala alternatif olarak Karadeniz ve Hazar Deniz’ini birbirine bağlayan yeni bir kanal inşa edilerek Türkmenistan, Kazakistan ve Azerbaycan’la deniz ulaşımı bu kanaldan sağlanarak bu ülkeler arasındaki ticaretin lojistik alt yapısı kurulmalı.

            5) Türk devletleri arasında bir gümrük birliği tesis edilmeli, bu ülkelerin birbirleri, arasındaki mal ve hizmet transferleri gümrüksüz olarak gerçekleştirilmelidir.

            6) Türk devletleri arasında ortak anayasa veya bunun mümkün olmaması halinde Anayasa, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, Ticaret Kanunu gibi kanunlarda bir ortak mevzuat uygulamasına gidilmeli ve bu şekilde Türk devletleri arasında bir hukuk birliği tesis edilmelidir. Yine Türk devletleri arasındaki hukuk birliğinin denetlenmesi ve uygulama kabiliyetinin artırılması amacıyla Türk Birliği Yüksek Mahkemesi (AİHM benzeri) kurulmalıdır.

            7) Okul öncesi eğitimden lisansüstü eğitime kadar gerek müfredat gerekse usul olarak ortak bir eğitim sistemi belirlenmelidir. Yine ülkeler arasında öğrenci ve öğretmen değişimi sayısal olarak artırılmalı ve vatandaşların birbirleriyle entegre olmaları sağlanmalıdır. “Özel” bir takım eğitim kurumları oluşturularak belli seviyenin üzerindeki çocukların lise ve üniversite düzeyinde birlikte eğitim almaları sağlanmalıdır. Bu “özel” okullar vasıtasıyla Türk birliğinin kendi “eliti” yetiştirilmelidir.

            8) Türk devletlerinin vatandaşlarına serbest dolaşım imkânı getirilmelidir.

            9) Güvenlik konusunda da ortak hareket edilmeli; iç güvenlik, askeri ve istihbari konularda işbirliği yapılmalıdır. Bu amaçla Türk Birliği Ordusu’nun kurulması sağlanmalıdır.

            10) Her şeyden önce diğer Türk devletleri yukarıdaki eylemleri hayata geçirme konusunda ikna edilmelidir.

 

            Sayılan maddelere ilişkin detaylı açıklamalar ilerleyen bölümlerde yapılacaktır.

 

Din – Felsefe İlişkisi (II)

Din ve Diyanet silsilesine, Peygamberler zincirine itaat etmeyen, boyun eğmeyen, onların izinden gitmeyen Felsefe zinciri yani Felsefeciler; zakkum ağacı biçimini alırlar. O ağacın şeklini andırırlar.

     Görünüşlerinde fikir ve düşünceleri âdeta şekillenmiş olarak ortaya çıkmış olur. Fikir, düşünce ve inançları lâyık olduğu şekle bürünmüş olur.

     Şirk yani Allaha ortak koşma karanlığını etrafına dağıtır. Dalâlet yani hak yoldan sapkınlık ve inançsızlık karanlıklarını çevresine saçar.

     İnsan aklının eline öyle acı meyveler vermiştir ki, insanlık onların acı tatlarını hâlen damaklarında hissedip durmaktadır.

     Vahiy ışığından mahrum aklın insanlığa sunduğu acı meyvelerden bazıları şunlardır: Dehriyyun, Maddiyyun, Tabiiyyun.

     Dehriyyun grubunu oluşturan insanlar; dünyanın sonsuz olduğuna inanırlar. Ahireti, ölümden sonraki hayatı inkâr ederler. Böyle bir yaşantıya inanmazlar.

     Maddiyyun dediğimiz kimselerden kastımız; materyalistlerdir. Her şeyi maddeye bağlayanlardır.

     Oysa her şeyi maddede bulmaya çalışanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.

     Maddeyi görür, taşıdığı manayı göremez. Maddeyi görür; buna bir anlam veremez. Maddenin tenteneli bir perde olduğunu anlayamaz. Hikmet icabı arkasında gizlenen gerçeği fark edemez.

     Tabiiyyun dediğimiz insanlar ise, tabiatçılardır. Yaratıcı olarak tabiatı, doğayı kabul ederler. Gördüklerini ya sebepler yapmıştır derler. Ya kendi kendine meydana gelmiştir derler. Ya da tabiidir.  Tabiat gereği oluşmuştur derler.

     Gördükleri her şeyin aslında bir ve yekta olan, eşi benzeri olmayan cisim ve mekândan münezzeh ve uzak bir yaratıcı tarafından yaratıldığını yazık ki, akıl edemezler. Daha doğrusu akla; aklın işlevini yerine getirebilecek imkânı vermezler.

     Evet, mana kanadını bir kenara iterek; yalnız madde kanadıyla uçmaya çalışan Felsefe; şirk, dalâlet ve Hak yoldan sapkınlık karanlıklarını yayan bir menfi kaynak olur.

     İnsanlığın başına olmadık belâları musallat eder. İşitilmedik belaları başına çullandırır.

     Felsefeciler gadap / öfke denen duygu ve potansiyel dalında ise insanlığın başına Nemrutları, Firavunları, Şeddadları yetiştirip atmıştır.

     Nitekim tarihte Nemrutlar, Firavunlar yetişmiştir. Bunların yetişmesi için onları emziren ise eski Mısır ve Babil’in eski felsefeleridir.

     O eski felsefeler ki, ya sihir derecesine çıkmışlardır. Ya da özel olduğu için etrafında sihir kabul edilen eski felsefeleridir.

     Bunun gibi Yunan kafasına da bâtıl ilâhlar, bâtıl tanrılar yerleştirilmiştir. Bunu da sağlayan; her şeyi tabiata, her şeyi doğaya dayandıran Tabiat Felsefesi bataklığıdır. Bu bataklık aynı zamanda eski Yunan kafasında, çeşit çeşit putların da doğmasına yol açmıştır.

     O kadar ki, her yapılanın bir yapanı olması lâzım geldiği mantığından hareketle; her fiil ve eylem için kafalarında o isimde bir tanrı oluşmuştur.

     Böylece eski Yunan kafası; yarısı doğru bir hakikate yapışmış sonrasının mantık dışı olduğunu düşünememiştir.

     Bilememiştir ki, herkes her şeye karışırsa; o işten hayır gelmez.

     Tıpkı bir askeri on komutanın emrine vermek gibi. Bu şekilde şaşkın tavuğa dönecek askerin bir şey yapamayacağı açıktır.

     Oysa on asker bir komutanın emrine verilirse, gerekenin yaptırılabileceği meydandadır.

     Evet, tabiat ve doğanın perde olmasıyla Allahlın nurunu görmeyen insan; her şeye bir ilahlık ve tanrılık verir. Kendi başına musallat eder. Kendi başına sataştırır.

     Hikmet ve Felsefe; hayvanî şehvet, his ve duygu dalında; bâtıl ilahları, bâtıl tanrıları, çeşitli putları ayrıca ilahlık ve tanrılık dava edenleri netice vermiş, bu gibilerin yetişmesi için gerekli ortamı sağlamıştır.

     O zakkum ağacının kökü ile Peygamberler zincirinin -ki, kulluğun Tuba ağacı hükmündedir- kökü bir ve beraberdir.

     İşte bu iki husus; Ene denilen vehmi bir varlık olan Benliğin iki cihetini, iki yönünü göstermektedir.

     O iki ağacın da kaynağı, esası bir çekirdek olan Ene, yani Ben ve Benliktir.

     Peygamberlik zinciri; yeryüzü bağında mübarek ve uğurlu dallar şeklinde kendisini göstermiştir.

     Meselâ akıl duygusu denen Kuvve-i Akliye dalında Nebîler, Peygamberler ve Resulleri yetiştirmiştir. Velileri yani Allah dostlarını, Sıddıkları yani daima doğruluk üzere olan ve Allah ve Peygambere sadakatte çok ileride gidenleri meyve olarak vermiş ve yetiştirmiştir.

     Peygamberlik silsilesi; zararlı şeyleri def’eden, savan Kuvve-i Dafia duygusu dalında âdil ve adaletli hâkim ve yargıçları, melek gibi melik ve hükümdarlar meyvesini verip yetiştirmiştir.

     Peygamberlik halkası; faydalı şeyleri çeken Kuvve-i Câzibe duygusu dalında güzel ahlâklı, günahsız ve masum insanları meyve vermiştir. Güzel yüzlü ve görünüş güzelliğine sahip insanları yetiştirmiştir. Cömert ve iyi insanların ortaya çıkmasını sağlamıştır.

     İnsan şu kâinatın, şu âlemin en tam, en mükemmel, en olgun bir meyvesidir.

     Bunun nasıl böyle bir hâl aldığını yine Din ve Diyanet zincirini oluşturan kulluk ağacı hükmünde olan Tuba ağacının meyvesi olması göstermiş ve kanıtlamıştır.

     Evet, o iki ağaca kök ve kaynak ve esaslı bir çekirdek olarak benliğin iki yönünü anlatmak gerek.  Evet, benliğin bir yönünü Peygamberlik tutmuş gidiyor. Öteki tarafını ise Felsefe tutmuş geliyor.

‘Cesur Bir Ses Irak Türkmenlerine Sâhip Çıkıyor’ Dost – Düşman, Mahutlar ve Gafiller Bu Sese Kulak Vermeli. Emekli Büyükelçi Dr. Bilal N. Şimşir ile Irak Türkleri Hakkında Görüştük.

(Birinci Bölüm)

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Röportajımıza Irak Cumhuriyeti hakkında lütfedeceğiniz genel bilgilerle başlayabilir miyiz?

 

Dr. Bilal N. Şimşir: Irak, 434.000 kilometrekarelik bir ülkedir. Türkiye topraklarının yarısından biraz geniştir. Osmanlı döneminde Irak üç vilâyete ayrılmıştı: Güneyde Basra, ortada Bağdat ve kuzeyde Musul vilâyetleri. Tabii bunlar Osmanlı vilâyetleri veya eyaletleriydi. Her biri bugünkü cumhuriyet illerine kıyasla kat kat daha genişti.

 

Musul vilâyeti, Kıbrıs adasının on katı kadar genişliğinde, 91.000 kilometrekare idi ve üç sancaktan oluşuyordu: Kerkük, Musul ve Süleymaniye. Türkmenler, çoğunlukla Musul ve Kerkük sancaklarında yaşıyordu. Bugün de oralarda yoğunlaşmışlardır. Türkmenlerin yaşadıkları o topraklara ‘Türkmeneli’ adını verenler de vardır. Kerkük şehri, Türkmeneli’nin kalbidir ve Irak Türkmenleri denince önce Kerkük akla gelir. Kerkük’ün sembolik anlamı da vardır: Bir bakıma Kerkük,  Irak’taki Türk varlığının simgesidir.

 

Komşumuz Irak 8,5 yıldır işgal altında kaldı. Ordusu ve polisi dağıtıldı. Üniter Irak Devleti tarihe gömülüyor. Onun yerine federal yapılı yeni bir Irak Devleti kurma hazırlıkları devam ediyor.

 

Irak kan içindedir. Amerikalıyı, İngiliz’i Irak’ta ‘kurtarıcı’ diye çiçeklerle karşılayıp kucaklayanlar, Amerikan askerlerine karşı silaha sarıldı. Sünni şehri Felluce’de kan gövdeyi götürdü. Orada Sünniler ile Şiiler el ele verdiler. 4 Nisan 2004’te başlayan ayaklanma, Irak’ın güneyini sardı. Necef, Nasırıye, Amara, Kerbela, Kut ve Basra’da haftalarca çatışmalar devam etti. Telafer’de Türkmenler katledildi. Irak’ta kan durmuyor. Irak’ta tarihi bir dönem yaşanıyor ve yeni tarih kanla yazılıyor; bizler de buna uzaktan şâhit oluyoruz.

 

Çetinoğlu: Türkiye’nin Irak politikasını yorumlar mısınız?

 

Dr. Şimşir: Türkiye’nin Irak politikası öteden beri iki esas sütun üzerine oturur:

 

1- Türkiye’nin güvenliği.

 

2- Irak Türklerinin güvenliği ve geleceği. Bunlar birbirine bağlı Türkiye’nin iki büyük endişesidir. Irak’ın kuzeyi, Türkiye’nin güneydoğu komşusudur. Güneydoğu, Türkiye’nin yumuşak karnı, en hassas bölgesidir. Cumhuriyetin ilk yıllarından beri de bu özelliğini korumaktadır ve Türkiye’nin bu konudaki hassasiyeti de devam edip gitmektedir.

 

Son yirmi yılda Türkiye Cumhuriyeti Devleti hep güneydoğudan saldırıya uğradı. Bu saldırılarda Türkiye, 40.000 can verdi. Sınırlı bütçesinden yüz milyar dolar eritti. Dolayısıyla Irak’ta olup bitenler öncelikle Türkiye’yi ilgilendirir. Oradaki gelişmeler Türkiye için hayatî önemdedir. Nihayet bu coğrafya bizim coğrafyamızdır. Orada olanlar, herkesten ziyade Türkiye’yi ilgilendirir… Gelişmeleri uzaktan uzağa izlemeye çalışıyoruz.

 

Irak’la ilgili olarak Türkiye’nin ikinci büyük endişesi veya Türkiye’nin Irak politikasının ikinci temel sütunu Türkmenlerin güvenliği ve geleceğidir. Türkmenler, Türk-Irak ilişkilerini hem etkiler, hem de bu ilişkilerden etkilenir. Yâni Türkmenler, Türkiye’nin Irak’la ilişkilerinde öteden beri önemli bir faktördür.

 

Şunları hatırdan çıkarmayalım: Bugünkü Irak’ta büyük bir Türkmen topluluğu vardır: yaklaşık 25.000.000 milyon nüfuslu Irak’ta 2,5-3.000.000 kadar Türkmen yaşadığı sanılıyor. Orada yıllardır resmî nüfus sayımı yapılmadığı için kesin rakamlar bilinmiyorsa da Türkmenler, tahminen, Irak’ta toplam nüfusun yüzde 10-13’ü kadardır. Irak’ın Türkmen nüfusu, Arap ve Kürt nüfusundan sonra üçüncü sıradadır ve Kürt nüfus miktarına yakındır.

 

Irak Türkmenleri, 95 yıl önce Osmanlı vatandaşı olan soydaşlarımızdır ve onların çocuklarıdır. Osmanlı Cihan Devleti’nden miras, en büyük Türk kitlesi bugün Irak’ta yaşamaktadır. Irak’ın kuzeyinde yoğunlaşmış olan bu kardeş kitle, asla küçümsenemeyecek, ihmal edilemeyecek ve vazgeçilemeyecek bir Türk varlığıdır. Türkiye bunu böyle görür ve böyle görmek durumundadır.

 

Türkiye, Atatürk zamanından beri komşu Irak’la dostluk ilişkilerine önem verir; ancak, Türkmenleri ihmal ederek veya arka plana iterek sağlıklı bir Türk-Irak dostluğu kurulamaz.

 

Çetinoğlu: Irak’ta Türkmenlerin gerçek durumu nedir?

 

Dr. Şimşir: Son dönemde sınır komşumuz Irak’taki gelişmeleri takip etmeye çalışırken, Türkmenler üzerinde özellikle zihin yormaya başladık. Irak krizinin başından beri karamsar sorular zihnimizi kurcalayıp durmaktadır. Orada, gelen gideni aratır mı, soydaşlar yağmurdan kaçarken doluya tutulur mu? Gün bugündür diye dağdan inen bağdakini kovmaya yeltenir mi? Üniter Irak devletini bitirenler Türkmenleri de bitirmeye kalkışır mı? ‘Şu Türkmen kitleyi de Irak devletiyle birlikte toprağa gömüverelim de bitsin gitsin.’ Diyen haddini bilmezler çıkar mı acaba?

 

Türkmeneli, Irak içinde upuzun ve nispeten dar bir bölgedir. Zakho’dan başlayıp Dicle boyunca Duhok-Musul-Altunköprü-Kerkük-Diala diye Bağdat’a doğru uzayıp gidiyor. Zengin, güzel bir yerdir. Fakat stratejik derinlikten mahrumdur. Bölgenin orta yerinde açgözlü peşmergenin göz diktiği Kerkük şehri var. Dişine tırnağına kadar silahlanmış peşmerge dağdan inip Kerkük’e yürüyüverse, oradaki Türkmen acaba ne kadar dayanabilir? Türkmenlerin savunma gücü var mıdır, varsa bugünkü durumu nedir?

 

Türkmenler, ‘Biz Irak’ın harcıyız, çimentosuyuz.’ Diyorlar. Teorik olarak doğru, normal zamanda geçerli olabilir. Çünkü Türkmen bölgesi; barışta, Kürt ve Arap bölgeleri arasında köprüdür, iki etnik grubu birbirine yaklaştırır. Kavgada veya savaşta ise, Araplarla Kürtleri birbirinden ayıran, kavgayı engelleyen bir tampon bölge konumundadır. Yani barış ve huzura hizmet eder. Ayrıca Türkmenler Arap-Kürt çatışmalarında hep tarafsız kalmışlar, hiçbir zaman, hiç kimseye hainlik, kötülük etmemişlerdir. Bu dürüst ve güvenilir kitle yeni Irak devletinin pekiştirici harcı olabilir. Ama bunlar normal zamanda olabilecek şeylerdir. Bugün ise üniter Irak devleti Amerikan füzeleriyle toprağa gömülürken, koskoca devlet binası toptan çökerken, ‘harcın’, ‘çimentonun’ esamisi pek okunmaz. Bugünkü olağanüstü dönemde tozdan dumandan pek ferman da okunmuyor ve Türkmenin efendice sesi yeterince duyulmuyor.

 

İyi vatandaşlar olarak Irak devletine sadakatini her zaman ispat etmiş olan Türkmen, 95 yıldan beri sürekli haksızlığa uğramış ve hem saldırgan komşusundan hem de Bağdat’tan çok çekmiştir. Gelen vurmuş, giden vurmuş ve Türkmen darbeler altında ezilmiş, kırılmıştır. Irak’ta devlete isyan etmek prim yaparken sadakat cezalandırılmıştır. İkide birde silahını kapıp Bağdat’ın otoritesine isyan bayrağı açan, sırtını dağlara dayayıp acımasızca masum insan kanı döken Kürt aşiretlere yeni yeni haklar verilirken; etliye sütlüye hiç karışmamış, ömründe bir karınca bile ezmemiş ve devlete hep sadık kalmış olan uysal Türkmenden aynı haklar esirgenmiştir. Mesela silahlı Kürtlere anadilde eğitim-öğretim hakkı verilirken, silahsız Türkmen bu haktan mahrum bırakılmıştır. Irak vatandaşları arasındaki eşitlik göz göre göre bozulmuştur.

 

95 yıldan beri ve özellikle son çeyrek yüzyılda Türkmenlerin çektiklerini dünyada bilen de yoktur. Dünya medyası ağır başlı ve sessiz Türkmenleri hep ihmal etmiştir. Ağlamayan çocuğa meme veren olmaz. Kürtlerin uğradığı sözgelimi Halepçe katliamı bire bin katılarak dünya çocuklarının bile hâfızalarına kazınmıştır da, Türkmenlere karşı yapılan mesela Kerkük katliamını, Altunköprü katliamını hatırlayan, Telafer katliamını bilen yoktur. İran savaşından bugünkü Amerikan işgaline kadar geçen çeyrek yüzyıl içinde gerçi bütün Irak halkı çok acı çekmiştir. Fakat Türkmenlerin çektikleri iki kat fazla olmuştur. Onlar hem Iraklı olarak, hem de Türkmen olarak perişan edilmişler, tarifsiz acılara katlanmışlardır. Irak’ta bir Türkmen kuşağı kırdırılmıştır. Cephelerde ateş hatlarına ilk sürülenler, içerlerde peş peşe idam sehpalarına yollananlar, acımasız Araplaştırma politikasına en fazla kurban edilenler, sürülenler, süründürülenler en çok Türkmenler olmuştur. Ateş düştüğü yeri yakar.

 

Yalnız kalan soylu Türkmen; ‘Kol kırılır yen içinde kalır.’ Diye acısını içine atmış, kan kusup ‘Kızılcık şerbeti içtim.’ Demiş, çektiği çileyi dışa vurmamış ve bugüne kadar bütün acılarına hep tek başına katlanmıştır.

 

Türkmenler bugün de Amerikan işgal güçlerinden ağır haksızlıklara uğramaktadırlar. Kuzey Irak’ta Kürt gruplara sakalını kaptırmış görünen Amerikalı, bu defa demokrasi adına Türkmenleri ezmektedir. Yeni Irak hükümetinde ve öteki bazı kuruluşlarda âdil temsil hakkı tanınmamaktadır. Silahsız Türkmenlere karşı silahlı saldırılara göz yuman, silahlı Kürtlere ise her fırsatta kanat geren işgalci Amerikalı, Türkmen şehri Kerkük’e de Kürt vali tayin etmeyi bir marifet saymıştır. Amerikalı sanki peşmergeye mesaj vermekte, sanki ‘Türkmen’in eti senin, kemiği benim’ demektedir.

 

Irak’ta Türkmenler diken üstündedir. Kerkük’te tansiyon yüksektir. Bir Kerküklü Türkmen ‘Barut fıçısı üstünde oturuyoruz.’ Demiş. Fıçı bir infilak ederse Kerkük’ün alevi, tüm bölgeyi sarabilir; söndür söndürebilirsen.

 

Türkmen yurdu Kerkük’ün altında koskoca bir petrol deryası yatar. Irak petrolünün % 40’ına denk bir petrol denizidir. İnfilak etmeye görsün; Kerkük, ne Filistin’e benzer, ne de Kosova’ya, Bosna’ya. Kerkük yangını da öteki yangınlarla kıyaslanamayacak kadar korkunç olabilir.

 

Çetinoğlu: Türkmenler böyle bir cehennem ateşinin içine itilirse o zaman Türkiye ne yapacaktır?

 

Dr. Şimşir: Kritik bir soru.

 

Türkiye daha dün Kuzey Irak’a istediği zaman girip çıkabiliyordu; ne zaman, nereye kadar gireceğini ve orada ne kadar kalacağını da kendisi tayin ediyordu. Gerçi Türk askeri Musul’a, Kerkük’e kadar uzanmıyordu ama yine de o operasyonlar Türkmenlere moral veriyordu; Türk askeri işte oracıkta, hemen yakınındaydı Türkmenlerin. O zamanlar Irak’ın kuzeyinde otorite boşluğu vardı ve Türkiye’nin işi nispeten kolaydı.

 

Bugün ise durum değişmiş, otorite boşluğu doldurulmuştur. Kuzey Irak’ta artık Amerikan kuvvetleri vardır. Türkiye, sınırın berisinde, Irak’taki gelişmelerin uzaktan seyircisi durumunda kalmıştır. Bir zamanlar Asya’nın ta öbür ucuna asker gönderip Kore savaşına katılmış olan Türkiye, bu defa kapı komşusu Kuzey Irak’a asker gönderememiş, kendi kendisini sahneden dışlamıştır.

 

Çetinoğlu: Irak’a asker gönderememek Türkiye için iyi mi oldu, kötü mü?

 

Dr. Şimşir: Türkmenler bakımından kötü bir talihsizlik olduğu apaçık ortadadır; Türkmenler kendi başlarına kalmışlardır, şimdilik…

 

Kara günde, ha koptu kopacak kıyamet gününde Türkmenler kime güvenecek? Türkmen Cephesi, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na ve Arap Birliği’ne başvurup yardım istemiş. Güzel de, beri tarafta çaresiz Kıbrıs Türkünü ‘ENOSİS’çi Ruma kurban eden Kofi Annan’dan medet mi umulur? Kendisi himmete muhtaç Arap Birliği’nden Türk’e hayır mı gelir? Kelin ilacı olsa başına çalar. İşte dünya, işte küre-i arz. Kerküklü Türkmen, Araptan, Acemden mi medet umacak; yoksa İngiliz’den Almandan mı? Kara günde gözlerini Ankara’ya çevirmeyecek mi? ‘Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak!’ Elbette, ‘Senden başka kimim var?’ diyecek ve haklı olarak Türkiye’den yardım bekleyecektir.

 

Sorumluluk taşıyan hiçbir Türk Hükümeti Kerkük’ten gelecek haklı bir imdat çağrısına kolay kolay sırt çeviremez, kulaklarını tıkayamaz, sanırız. Öyleyse bunları şimdiden ciddiyetle düşünmek gerekir…

 

Çetinoğlu: İzniniz olursa, bir ara soru sorup eskiye döneceğim: Türk ve Türkmen kelimeleri aynı milleti ifade ediyor. Neden farklı isimlendirme var?

 

Dr. Şimşir: Türk ve Türkmen kelimelerini eşanlamlı olarak kullanıyoruz. Doğrusu da budur. Bizler, Dışişleri yazışmalarımızda hep ‘Irak Türkleri’ diyorduk. Son yıllarda Türkmen kelimesi yaygınlaşıyor ve tutunuyor. Onu da kabul ediyoruz. Lozan Konferansı’nda Lord Curzon, hınzırlığından, ‘Türk ile Türkmen farklıdır.’ Demeye kalkışınca, İsmet Paşa; ‘Hadi canım sen de, arada hiçbir fark yoktur.’ diye geri püskürtüvermişti. Biz de arada hiçbir fark görmüyoruz; tarihî olarak da, ilmî olarak da fark görmüyoruz.

 

Çetinoğlu: Determinist düşünce sistemine göre; bugün, dünün sonucudur. Irak Türklerinin bu gününü anlayabilmek için, tarihe dönmemiz gerekir. Irk’ın tarihini özetleyebilir misiniz?

 

Dr. Şimşir: Türkmenlerin yaşadığı eski Musul vilâyeti toprakları, 1918 Mondros Mütarekesi’nin yapıldığı tarihte Türk ordusunun kontrolü altındaydı. İngilizler bu yerleri Mütarekenin imzalanmasından sonra işgal ettiler. Türkiye, bu işgali tanımadı ve Misakı Millî ‘de Musul vilâyetini Türkiye sınırları içinde saydı.

 

Lozan Barış Konferansı’nda Musul vilâyeti konusunda çetin bir diplomatik savaş yaşandı. Türkiye, bütün Musul vilâyetinin Türkiye’ye katılmasını talep etti. İngiltere bunu reddetti. Türk talebi kabul edilmiş olsaydı, bugün Kerkük, Musul ve Süleymaniye dâhil bütün Kuzey Irak, Türkiye sınırları içinde olacaktı. Türkmenler, Kürtler, Barzani ve Talabani gibi politikacıların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olacak, güneydoğu bölgemizde bir güvenlik problemi yaşanmayacak; PKK/KADEK, Kandil dağında barınamayacaktı. Esas güvenlik düşüncesiyledir ki Türkiye, Musul vilâyetini topraklarımıza katmak için ısrarlıydı. Fakat barış konferansında Türkiye’nin talebi kabul edilmedi.

Bütün Lozan barış sistemini bloke edeceği anlaşılan Musul problemi, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın dışında bırakıldı. Daha sonra Türkiye ile İngiltere masaya oturdu. Bu ikili görüşmelerde de bir anlaşmaya varılamadı. Türkiye, ‘Halka sorulsun, Musul vilâyetinde referandum yapılsın.’ Dedi. İngiltere, ‘Halka sorularak problem çözülmez.’ Diye karşı çıktı.

 

Çetinoğlu: Özür dilerim Efendim, bir ara soru daha kaçınılmaz oldu: 24 Nisan 2004 tarihinde Kıbrıs’ın kaderini belirlemek için referandum yapıldı. Müthiş bir çelişki değil mi?

 

Dr. Şimşir:  Evet, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak maksadıyla Kıbrıs’ta referandum diye dayatanların ve bunu içlerine sindirenlerin kulakları çınlasın!

 

Çetinoğlu: Yüzleri de kızarsın diyelim ve tarihe dönelim…

 

Dr. Şimşir: İngiltere, Musul konusunu Milletler Cemiyeti’ne götürmek istiyordu; Türkiye ise bu kuruluşa henüz üye bile değildi, teklife karşı çıkıyordu. Buna rağmen İngiltere, 6 Ağustos 1924 günü Milletler Cemiyeti’ne başvurdu ve Türkiye-Irak meselesinin gündeme alınmasını istedi.

 

Çetinoğlu: İngiltere âdil bir çözüm konusunda samimi miydi?

 

Dr. Şimşir: Rastlantıya bakınız ki, İngiliz başvurusunun ertesi günü, Türkiye’nin Hakkâri yöresindeki Nasturiler, çiçeği burnundaki Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırıldı! Milletler Cemiyeti’ne başvuru 6 Ağustos, Nasturi ayaklanması 7 Ağustos! Cenevre ile Hakkâri arasında bir günlük haberleşme farkı! İlgi çekici ve düşündürücü. Hem İngiliz diplomasisi, hem Nasturi ayaklanması Türkiye’yi adeta kıskaca almaya yöneldi. Bu baskılar, Türkiye’nin Milletler Cemiyeti seçeneğini kabul etmesinde etkili olmuştur.

 

Çetinoğlu: Milletler Cemiyeti ne yaptı?

 

Dr. Şimşir:  Musul vilâyetine üç kişilik bir komisyon gönderdi; güya halkın fikri alınıyor, nabzı tutuluyordu. Halk, Türkiye’de kalmak mı istiyordu, yoksa İngiliz mandası altına girmek mi? İşte tam bu sırada, yâni Milletler Cemiyeti Komisyonu Musul vilâyetinde inceleme yaparken, Doğu Anadolu’da Şeyh Sait ayaklanması patlak verdi. 22/23 Şubat 1925’te Genç’te başlayan ve çabucak çevreye de yayılan bu ayaklanma, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini aylarca uğraştırdı.

 

1924’te Nasturi ayaklanması ve 1925’te Şeyh Sait ayaklanması Musul davasında İngiltere’nin ekmeğine yağ sürmüş; gencecik Türkiye Cumhuriyeti’ni ise zayıf düşürmüştür. Sonunda Musul kaybedildi. Milletler Cemiyeti bugünkü Türkiye-Irak sınırını çizdi. Türkiye bu sınırı kabul etti. 5 Haziran 1926’da Ankara’da, Türkiye-İngiltere ve Irak arasında ‘Sınır ve İyi Komşuluk Antlaşması’ imzalandı ve bu antlaşma ile Musul vilâyeti ve orada yaşayan Türkmenler Irak’a bırakıldı.

 

Irak Türkmenleri, anavatan Türkiye’den en son ayrılan soydaşlarımızdır. Hukuken 1926 yılına kadar Türk vatandaşı idiler. Ondan sonra Irak vatandaşı olmuşlardır.

 

 

 

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU. İKİNCİ VE SON BÖLÜM YARIN VERİLECEKTİR.)

Din – Felsefe İlişkisi (III)

Ene denilen Ben ve Benliğin bir yönünü Peygamberler tutmuş gidiyor. Diğer tarafını Felsefe tutmuş geliyor demiştik.

     Peygamberlerin yüzü olan birinci yüz, birinci yol; tam bir kulluğun kaynağıdır. Yani Ben veya Benlik kendini kul bilir. Başkasına hizmet ettiğini anlar.

     Böyle bir Benliğin özelliği harfiyedir. Harfîdir. Yani tek başına bir manası yoktur. Başkasının manasını gösterir. Başkasının mana ve anlamını taşıdığını anlar.

     Bu durumda varlığı; başka bir şeye tâbi olmuş, ona uymuş demektir. Çünkü başka birisinin varlığı ile var olmuş ve onunla ayaktadır.

     Başka bir varlığın var etmesiyle ancak varlığının sâbit ve mevcut olduğuna inanır.

     Malikliği ve sahipliği vehimden öte geçemez. Bir varsayımdan ibarettir. Kendi sahibinin izni ile görünüşte, o da geçici bir sahipliğinin varlığını bilir.

     Evet Benliğin gerçek ve asıl içyüzü gölge oluşudur.

     Doğru, gerçek ve hak olan; varlığı zorunlu olan; olmazsa olmaz olan, gerçeğin Benlik üzerinde yansımasından başka bir şey değildir.

     Evet Ben veya Benlik; varlığı Allahın var etmesine bağlı olan bir Mümkindir. Miskin, zayıf bir gölgedir.

     Böyle bir Ben’in görevi ise kendi yaratanına hizmettir. Tabii bu hizmeti Allahın sıfat ve vasıflarına mikyas ve ölçek olmak şeklindedir.

     Allahın zatına ait kutsal özelliklerine mizan ve ölçü olmak suretiyledir. Kısaca Benliğin bu görevi, bilinçli bir hizmettir.

     İşte bütün nebîler ve nebîler / peygamberler zincirinde yer alan ilim ve takva sahipleri ve Allah dostu velîler Ben ve Benliğe bu şekilde bakmışlar. Böyle görmüşler. Ben ve Benliğin gerçek boyutlarını anlamışlar.

     Bütün varlığı, asıl mülk sahibi olan Allaha teslim etmişler. Ve şöyle hükmetmişler ki:

     O her şeyin sahibi olan Allahın ne hükmettiği varlıkta, ne Rablığında yani her şeyi terbiye edip yetiştiriciliğinde, ne ilahlığında ortağı, eşi ve benzeri vardır! Yani yoktur.

     Aynı zamanda Allahın ne yardımcısı ne de veziri vardır! Yani yoktur. Allah, bunların hiçbirine muhtaç değildir.

     Her şeyin anahtarı O’nun elindedir. Her şeye mutlak kadirdir. Yani Allahın her şeye gücü yeter. Sınırsız güç ve kudret sahibidir.

     Sebepler görünen birer perdedirler. Tabiat yani madde âlemi bir fıtrî / yaratılıştan gelen kanunlar bütünüdür. Bütün varlıkların uyduğu ilahî kanunları kapsar.

     Evet Tabiat; tüm ilahî kanunların toplandığı, içinde yer aldığı bir platformdur.

     Evet Tabiat; Allahın güç ve kudretinin bir şablonudur. Kudretinin kol gezdiği bir alandır. Kudretinin bir mistarıdır. Cetvelidir. Bir çeşit âlettir. Her hangi bir şeyin kaynağından çıkmasına yarayan bir âlet. Bir şeyin çıktığı yere ise masdar ve kaynak denir.

     Su kaynağına masdar; aktığı mecra ve yatağa ise mistar denildiği gibi.

     Varlıkların ve fiillerin yaratıcısı Allahtır. Yani her şeyin masdarı Allahtır. Yaratılmaya sebep olanlar ise mistardır.

X

      İşte Ben ve Benliğin şu parlak, aydınlık ve güzel yüzü; canlı ve anlamlı bir çekirdek hükmüne geçmiştir.

     Bundandır ki, yoktan yaratıcı olan Allah, kulluğun nurlu Tuba ağacını ondan yaratmıştır.

     Onun mübarek ve uğurlu dalları insanlık âleminin her tarafını nurlu meyvelerle süslemiştir.

     Bütün geçmiş zamandaki karanlıkları dağıtır.

     O uzun geçmiş zamanın -Felsefenin gördüğü ve gösterdiği gibi- çok büyük bir mezar olmadığını gösterir.

     Büyük bir mezar sayılan geçmiş zamanların; bir yokluk ülkesi olmadığını gösterir.

     O uzun geçmiş zamanların; aslında istikbal ve geleceğe atlama taşı olduğunu gösterir.

     O uzun geçmiş zamanların; aslında ebedî saadete, sonsuz mutluluğa göçüp giden ruhlar için bir nur kaynağı olduğunu gösterir.

     O mazi denen geçmiş zamanların aslında ebedî saadete kavuşmak için çeşitli basamakları bulunan bir aydınlık merdiven ve nurlu yükselişlere birer vesile olduğunu gösterir.

     O mazi denen geçmiş zamanların aslında; ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden ruhlara; nurlu bir ışık ülkesi olduğunu gösterir.

     O mazi denen geçmiş zamanların aslında; dünyadan göçüp giden ruhların bir bostanı olduğunu gösterir.