Felsefenin esasları bozuktur. Sonuçları vahîm ve tehlikelidir.
Nitekim İslâm filozoflarından İbn-i Sina ve Farabî gibi zekâ ve deha sahibi dâhiler bile Felsefenin görünüşteki bu parlaklığına meftun olup, kapılmışlar.
O mesleğe aldanmışlar. O yola girmişler. Bu yüzden sıradan bir mümin derecesini ancak kazanabilmişler.
Hatta İmam-ı Gazalî gibi bir Hüccetü’l-İslâm onlara, o dereceyi de vermemiş.
Hem inanç ve kelâmda derin bilgi sahibi bilginlerden olan Mutezile imamları / âlimleri Felsefenin süslü görünüşüne düşkünlük göstermişler. O mesleğe temas etmişler. O yola girmişler.
Akla hâkim, akla hükmedici bir rol vermişler. Bu yüzden ancak günahkâr, ehl-i sünnet yolundan ayrılan sıradan bir mümin, bir müslüman derecesine çıkabilmişler.
Hem İslâm ediplerinin, İslâm yazarlarının ünlülerinden kötümserliğiyle tanınan Ebu’l-Alâ-i Maarrî’yi hepimiz biliriz. Yine İslâm edebiyatçılarından olup da yetim gibi ağlayışıyla vasıflanan Ömer Hayyamı da biliriz.
İşte o gibi şair ve yazarlar Felsefe mesleğinin, o inanç yolunun; kötülüğe sevkeden, nefsi okşayan zevkiyle zevklenmişler.
Bu yüzden hakikat ehli ve mükemmellik sahibi kişilerden hakaret tokadı yemişler. Küfürle yani dinden çıkmakla itham edilmişler:
“Edepsizlik ediyorsunuz, dinsizliğe giriyorsunuz, zındık ve dinsizleri yetiştiriyorsunuz!” diye sakındırıcı edeplendirme tokatlarını almışlar.
Hem Felsefe yolunun bozuk esaslarındandır ki, Ben ve Benlik kendi zâtında, kendi başına hava gibi zayıf bir özelliği vardır.
Böyle olduğu halde, Felsefenin uğursuz bakışıyla yani kendisine bakan yönü olan mana-yı ismiyle bakar.
Böyle baktığı için sanki buhar gibi o Ben ve Benlik sıvı hâle dönüşür. Sonra alışkanlık ciheti ağır basar. Maddî şeylerle fazla meşguliyet ve uğraşma sebebiyle sanki katılaşıyor.
Sonra gaflet ve inkârla o Benlik donar. Sonra isyanla bulanıklaşır. Saydamlığını kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. İnsanoğlunun fikirleriyle şişer.
Sonra diğer insanları hatta sebepleri kendine ve nefsine kıyas eder. Onlara -kabul etmedikleri ve kaçındıkları halde- birer firavunluk verir.
İşte o vakit büyüklük sahibi Yaratıcı Allahın emirlerine karşı savaş durumunu alır:
“Men yuhyi’l-izame ve hiye remîm?” / “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” (Yasin: 78) der. Meydan okur gibi, sınırsız kudret sahibi olan Kadîr-i Mutlakı yani mutlak, tam bir güç ve kudret sahibi Yüce Allahı âcizlik ile itham eder. Töhmette bulunur. Damgalar.
Öyle ki Büyük Yaratıcı’nın vasıf ve niteliklerine karışır. İşine gelmeyenleri ya ret veya inkâr eder. Yahut da değiştirir.
Kötülüğe sevk eden nefsin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri yine ya ret ya inkâr eder. Ya da bozar.
Meselâ Felsefecilerin bir grubu, Cenabı Hakka “Mucib-i Bizzat” yani “İradesiyle değil de, varlığı icabı her şeyi yapmaya mecbur olur!” demişler. İradesinin varlığını reddetmişler.
Allah’ın tercih sahibi olduğunu ispat edip kanıtlayan bütün kâinatın sonsuz şahitliklerini yalanlamışlar.
İnsanın “Ey onların bu yakıştırmasından son derece uzak olan Allah!” diyesi geliyor.
Oysa şu kâinat ve evrende atomdan güneşe kadar tüm varlıklar; kendileri için tercih edilen şekil ve düzenleriyle Sanatkâr Yaratıcı’nın irade ve dileme sahibi olduğunu gösteriyor.
Atomdan güneşe her şey intizam, hikmet ve ölçülü oluşlarıyla Allah’ın irade sahibi olduğunu gösteriyor.
Gerçek böyleyken şu kör olası Felsefe’nin gözü görmüyor!
Hem bir kısım Felsefeciler de şöyle demişler:
“Küçük şeylere Allahın ilmi geçmiyor! Onlarla Allah ilgilenmiyor!”
Böyle diyerek, İlahî ilmin büyük kuşatıcılığını inkâr etmişler. Bütün varlıkların doğru şahitliklerini reddetmişler.
Hem Felsefe; sebeplere tesir verir. Tabiatın eline icat ve yaratıcılık bahşeder. Her şeyde, her şeyin yaratıcısına has, parlak mührü görmez!
Âciz, donuk, bilinçsiz, kör ve iki eli tesadüf ve kuvvet gibi; iki körün elinde olan tabiat ve doğadan kaynaklık umar.
Binlerce yüce hikmetleri ifade eden ve her biri birer Samedanî / İlahî mektup hükmünde olan varlıkların bir kısmını Tabiat ve Doğa’ya mal eder.
Oysa Allahın bütün isimlerinin gösterdikleri ölümden sonra diriliş ve ahiret kapısını bulamamışlar.
Kâinat ve Evren’in bütün gerçekleriyle gösterdikleri haşir ve ahiret kapısını bulamamışlar.
Arka arkaya gelen Peygamberlerin bütün araştırmalarıyla gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulamamışlar.
Semavî / Göksel kutsal kitapların bütün âyet ve delilleriyle gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulamamışlar.
Bu yüzden haşri / yeniden dirilişi inkâr etmişler. Ruhlara bir ezeliyet vermişler. Varlıklarının başlangıcı yok demişler!
İşte Felsefecilerin dayattıkları bu hurafe bâtıl, sapık inançlara diğer mesele ve sorunlarını kıyas edebilir. Karşılaştırabilirsin.
Evet şeytanlar, sanki Ben ve Benliğin gaga ve pençesiyle; dinsiz filozoflarının akıllarını havaya kaldırmışlar. Dalâlet / sapkınlık derelerine atıp dağıtmışlar. Böylece küçük âlem hükmünde olan insanla Benlik; tapılan put halini almış. Büyük âlem hükmünde olan kâinat ve evrende ise Tabiat, Doğa; tapılan Tagut yani Put durumuna getirilmiş. Oysa:
“Kim Tagutu / Putu reddeder de, Allaha iman ederse, Allaha inanırsa; işte o, kopmaz ve kırılmaz, sapa sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah ise her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara: 256)
Kurban bayramlarında, biraz da organizasyonsuzluktan ya da ciddiyetsizlikten, ortalığı, abartılı olarak kan götürmesi üzerine, bazı dernekler vb, bu görüntüye haklı olarak itiraz ederken, bu arada, sokaklarda, çocukların, gözü önünde kurban kesilmesini, çocukların ruh sağlığı açısından son derece sakıncalı bulduklarını da, araya sokuşturuyorlar.
Acaba öylemi? Kırsal alanlarda kurban kesilirken, küçük çocukların alnına kan sürerler ve hatta kümes hayvanlarını küçük çocuklara kestirirler.
Peki, nereden geliyor bu?
Orta Asya’da, o zamanlar bir Türk obası düşünelim. Oba erkekleri ve kadınları topluca bir ava gitmiş, yaşlılar, çocuklar ve birkaç nöbetçi obada kalmış, çocuklar da yedek güç, boyuna uygun kılıçları kuşanmışlar.
Kılıçlarla yapılan bir savaşın kanlı görüntülerini gözümüzün önüne getirelim. Bir haydut saldırısı oluyor. çocuklar da savaşıyor elinden geldiği kadar, ok atıyor, kılıç sallıyor. Ama küçük savaşçılar daha önce hiç kan görmemiş, kan tutuyor çocukları, donup kalıyorlar.
Olur mu hiç, olmuyor da çünkü kan tutmuyor küçük savaşçıları. Çünkü küçücükken alınlarına kan sürülmüş. İşte o günlerden, bu güne kadar gelen bir gelenek, bir töre.
Şimdi denilecek ki, o günler çooook gerilerde kaldı.
Acaba? medeniyet içinde bile halen süren savaşlar yok mu. Örneğin trafik savaşı.
Eşinizle, özel aracınızla yoldasınız. Bir çarpışma oluyor, bayılıyorsunuz karı, koca. Siz ayılıyorsunuz ve bir bakıyorsunuz eşiniz kanlar içinde. Sizi kan tutuyor ve tekrar bayılıyorsunuz.
Eee, ne olacak şimdi. Keşke tutmasaydı değil mi?
Bizim memlekette, aileler, yakınları, mahallelileri, köylüleri, askere, belki de ölüme giden evlatlarını, garajdan davulla zurnayla uğurlarlar. Hem de, PKK’nın Türkiye ile kırk yıldır sürdürdüğü savaşta, verdiğimiz binlerce şehide rağmen.
Demek ki şahadet, gazilik halen değerini sürdüren asil bir makammış.
PKK ve yandaşı liberaller, hasedinizden çatlayadurun.
Bu da, taa o şanlı mazimizden, bu güne kadar gelen, bir gelenek, bir töre.
Yapacak bir şeyiniz yok, çaresiz, kabulleneceksiniz, hesabınızı buna göre yapacaksınız.
Bizim memlekette, halen “at, avrat, silah” kutsal değerlerimiz olarak yaşar durur.
Bizim memlekette, köy düğünlerinde, havaya silahla ateş edilir. Bu sırada insanlar yaralanır ve hatta ölür. Bizim memlekette, Galatasaray takımı, UEFA şampiyonu olduğunda, balkonlardan, havaya silahla ateş edilmiş olup, yaralananlar olmuştur.
Bizim memlekette, sağda ve solda, militanlar, o dönemin en idealist gençleri, karşısındakinin, bir işgal kuvveti üniforması içindeki, gerçek bir düşman olmadığını bilmelerine rağmen, kıyasıya vuruşmuşlardır. Bunda, kaçakçılıkla ellerine tutuşturulan bol miktarda silaha ilaveten, tarihten gelen gelenekle, vuruşkan savaşçılar olmalarının payı yok mu idi?
Yukarıdakilerin hepsi alt alta toplandığında neredeyse kötü bir manzara değil mi.
Ama bir de şuradan bakalım.
Yaklaşık 20 yıl önce, İzmir, 4. Sitedeki atölyeme, komşu, ortak iki kardeş gelmişti. Büyük olanı Almanya’dan yeni dönmüş olan bir döküm teknisyeni idi. Şunları anlatmıştı özetle, ilk zamanlarına ilişkin olarak. Alman, dazlak faşistler, Türklerin mekânlarını basıp taciz ettiğinde, Türklerin hepsi karşı saldırıya geçip bunların mekânlarını başlarının üzerine yıkıyorlarmış. Eninde sonunda korkmuşlar tırsmışlar, saldırıları bırakmışlar.
Şuraya gelebiliriz artık. Nazi Almanya’ sı döneminde, aşırı medenileşmiş, barbarlığını sıfırlamış Yahudiler, biner biner sıraya girerek gaz odalarında, fırınlarda, kuzu kuzu kendilerini katlettirmişlerdi. İşte Türkler, bunu kendilerine asla yaptırmazlardı.
Diyelim ki bir toplama kampında binlerce Türk esiri var.Bir manga mitralyöz, vb. ne varsa üzerlerine yürür, belki yarısı ölür, ama ölüleriyle o Nazileri boğarlar ve bunu kendilerine asla yaptırmazlardı.
İşte şimdi burun kıvırdığımız barbar geleneklerimiz, o zaman neslimizi kurtarırdı.
Osmanlı adaletli, eşitlikçi Dirlik düzenini kurmuş bu topraklarda.
Avrupa’ nın çürümüş, zalim, sömürücü, derebeyliklerine yaşayan halkların çok ilgisini, özlemini çekiyor bu düzen.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, “Fetih ve Medeniyet, Derleniş Yayınları sayfa 35-36” da neler diyor.
“”Bizans’ın neden o kadar çabuk yıkıldığını merak edip soran Orhan Bey’ e, Bursa Tekfurunun akıllı veziri şu cevabı verdi: “Tekfur denilen Bizans derebeyleri, şahsi servet yığmak için halkı soyuyorlardı. O yüzden Osmanlı’yı gören köylü, yeni düzeni hemen benimsedi ve Hristiyan Bizans’ı bir daha ağzına almadı”
Servet delisi Tekfurlara karşı, Türk İlblerinin ne olduklarını en iyi gösteren misal, Osman Gazi’nin öldüğü gün bıraktığı servettir. Bu mirası tarih şöyle sıralıyor.
* Bir sarıklık bez,
* Bir yancuk (ata mahsus zırh)
* Bir kılıç, bir okluk, sadak, bir mızrak
* Kırmızı sancaklar.
* Birkaç küheylan, birkaç çift yabani kısrak
* Ve üç sürü koyun
İşte Ali Osman Saltanatının kurucusunun bütün dünya malı. Kayıhan oymağının, ihtimal Altay’ lardan getirdiği üç koyun sürüsü bir tarafa bırakılırsa, Osmanlı İmparatorluğu’nun atası, bütün manasıyla.
“ Tigü teber Şahı merdan” dedikleri bir züğürt Şövalye (İlb) dir.”” ………………………………………………………………………………………………………………
Levent Ünsal’dan adı geçen kitaptan çok özet ek cümle: İznik’in fethinden yaklaşık 120 yıl sonra Fatih, Bizans’ı kuşattığında, üretici güçleri yok edildiği için İstanbul’da, fakirlik içinde, zulüm altında yaşayan Hristiyan halktan, hatta din adamlarından, yani içeriden büyük yardım almıştır. Bu yüzden Osmanlı nizamnamesine göre, İstanbul yağmalanmamıştır.
Evet, Türk atalarımız, mala mülke değer vermeyen, özü sözü doğru, yalan dolan bilmeyen, eşitlikçi, adaletli, gözü pek, korku nedir bilmez, yani barbar, yılmaz savaşçılar idi. Bu topraklar daha çok şeye gebe. Levent Ünsal
Not: * Barbarlık, son derecede bir yanlış olarak, vandallıkla karıştırılmaktadır. Barbarlık, Toplum Bilim tanımlamalarına göre, insanlığın “Köleci Toplum” lardan önce yaşadığı bir konağın adıdır. İnsanlık bu konakta, henüz köleleşmemiş, köleleştirmemiş, kirlenmemiş ve kendine yabancılaşmamıştır.
Kimi toplumlar, köleci toplum konağında fazlaca oyalan
madan, ya da fazlaca benimseyip toplum yapısını, ruhunu, buna göre şekillendirmeden, bu konağı atlamışlardır. Türkler gibi Japonlar da böyledir.
Bizim Gazi’ lerimizin karşılığı onlarda Samuray’lardır.
Böyle bir kötü tarafımız var: Her değişikliğe tepki veriyor, olaylara olumsuz yönde yaklaşıyor, beynimizi buna göre kurguluyoruz. Düşüncelerimizdeki olumsuzluk, davranışlarımıza yansıyor, alışkanlığımız ve karakterimiz oluyor. Tam tersi de mümkün: İyi düşünmek, iyi görmek, iyilerden olmak…
Şu bir gerçek: İnsanlar, olaylar, şartlar eskisinden daha iyi ya da daha kötü değil. Her iyi ve kötünün kendi içinde bir tutarlılığı ve mantığı var. Hiçbir yeni kötü eskisinden, hiçbir eski iyi yenisinden farklı değil. İyi ve kötü, önceden vardı, yine var, hep olacak. Hayat, iyi ve kötü çarpışmasından, dengesinden ibaret. Sizin neye, nereden baktığınız ve kendinizi nerede konumlandırdığınız önemli.
Şükretmek varken küfretmek, takdir etmek varken aşağılamak, sevmek varken dövmek, kucaklamak varken ötekileştirmek; sizin insan sevginiz, olaylara yaklaşımınız, hayat algınızla ilgili.
Elimde bir karikatür, iki farklı sahne. Birinci bölümde iki kardeş, genç annelerinin ellerinden çekiyor, “Benim annem, benim annem…” haykırışlarıyla… Anne gayet mutlu görünüyor. İkinci bölümde, yılların yorgunluğunu taşıyan, bir elinde bastonuyla, ayakta durmakta zorlanan anne…Büyümüş, irileşmiş, yıllar önce “Benim annem” diyen dünün çocukları, bugünün değerbilmez, vefasız adamlardan her biri ortalarına aldıkları annelerini “Senin annen, senin annen…” diye sağdan ve soldan birbirlerine itiyor.
Ne oldu da dün “benim” denen anne veya baba bugün “senin” oluyor? Dün kendisine ihtiyaç hissedilen annenin biyolojisi çöküyor, anne vericiyken alıcı, tüketici oluyor. Çocuklar, dün kendisine muhtaç oldukları annelerini bugün fazlalık olarak görüyor. Faydacı ve maddeci zihnin eseri olarak büyükler toplumun kamburu diye değerlendiriliyor. Anne ve babaya “Öf!” demenin bile yasaklandığı, sevginin, vefanın, değerbilirliğin güçlü olduğu bir inanca sahip iklim olsaydı bu sahneler yaşanır mıydı? Hele, “yaşlıların tuğlada gördüğünü, gençlerin aynada göremediği” hakikati idrak edilseydi, yılların güngörmüşlüğünü yaşamış bu insan, sağdan ve soldan itilir miydi? Bu konudaki karnemiz nasıl, iyi mi, kötü mü? Yaratan’ın tecelligâhı olan vicdanınız sizi iyiler ve kötüler cephesinden hangisine yerleştiriyor? Zor soru değil mi?
Elinizde cep telefonuyla özçekim yaparak sahilde yürüyorsunuz, denizden gelen “İmdat!” çığlıkları kulağınızda yankılanıyor. Bakıyorsunuz, biri,eli dışarıda boğulmak üzere ve yardım istiyor. Yüzmeyi biliyorsunuz. “Az rastlanacak, ilginç bir sahne.” deyip haberleştirmek üzere fotoğrafını mı çekersiniz, kişiyi kurtarmak üzere denize mi atlarsınız? Yoksa özçekiminize devam mı edersiniz?
Savaş muhabirisiniz, elinizde kamera ile bombaların düştüğü, yaralananların feryat ettiği alanda geziniyorsunuz. Ölmek üzereyken sizden yardım isteyen bir savaş mağduruna yardım mı edersiniz, yoksa “meslek aşkı” deyip son görüntüleri almak için çekim mi yaparsınız?
Bir doğrusu olmayanın, hiç doğrusu yoktur veya pek çok yanlışı vardır. Zaman, mekân, dönem, çağdaşlık, arkadaş, teknoloji düşkünlüğü gibi olgular; bizim iyi ve kötü olmamız için birer sebep değil. “Zaman kötüydü, mekân yanlıştı, çağdaş değerler bozuktu” gibi gerekçelerle kendimizi savunamayız. İyilik ve kötülük ilk insanla beraber vardı, son insanla beraber var olacaktır. Rol modelimiz Habil mi Kabil mi olsun?
Gök kubbe altında söylenmemiş söz, sosyolojik olarak yaşanmamış olay yoktur, söylenen her yeni söz, yaşanan her yeni olay öncekinin tekrarıdır. Sözler ve olaylar, su moleküllerinin birbirine benzerliği kadardır. Firavunlar, Nemrutlar, Cengiz Han, Hülagu, Hitler, Trump; hep vardı, gene var olacaktır. Yusuf da, Musa da, İsa da, Aliya da, Gandi de olmuştur ve olacaktır. Bunlara kızarak teselli bulmanın veya bunları severek övünç duymanın bize bir katkısı olmayacaktır. Sorumluluk ve hesap bireyseldir, vicdan kişiseldir. Biz neredeyiz?
Nasrettin Hoca’ya “Kışı mı seversin, yazı mı?” diye sormuşlar. Hoca “Bahar’a ne oldu?” diye cevap vermiş. Hayat, Hoca’nın dediği gibi “bahar” değil. Ya iniş ya çıkış; düz değil. Ya siyah ya beyaz; gri değil. Hayat, bunların çatışma arenası. Aliya İzzet Begoviç, “Her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” diye sitem eder. Zulüm karşısında suskun, kötülük karşısında tarafsız olunamaz. Pasif iyilik, insan fıtratıyla uyuşmaz, kişinin kendini inkârdır. “Herkesle iyi olacak kadar kötü olamam.” hayat ilkesini çok onurlu bulurum.
Hangi yolun yolcusuyuz? Anne babasını son güne kadar, ilk günkü gibi sevenlerden misiniz yoksa itenlerden misiniz? Yardım isteyen çaresiz birinin görüntüsünü alma derdinde misiniz, ona yardıma koşanlardan mısınız? İnkâr, zulüm, şirk, kötülük karşısında susanlardan mısınız, iyilik yolunda sefere çıkanlardan mısınız?
Yüce Yaratan, doğru hayatın sihrini Nur suresi 26. ayette bize ne güzel dillendirmiş: “Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara lâyıktır. O temiz olanlar, iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır.”
İyi ve temiz olmak için karar verdik, anlaştık mı?
Oğuz Çetinoğlu: Mevlânâ Hazretleri, ‘sevgi’yi ‘aşk’ kıvamını özümseyen bir insandı. Dünya görüşü nasıldı?
Senail Özkan: Mevlânâ nezdinde birbirinden farklı iki dünya vardır. Bunlardan biri zâhirî* dünya ki bu duyularla algıladığımız fenomenler*dünyasıdır. Bu dünya hayâl ve vehimden ibârettir. Zaman ve mekânla kayıtlı bu fenomenler dünyası fânidir ve insan bu dünyayı bir gün terk etmek durumundadır. Zâhirî dünya geçici olduğu için ancak itibârî bir değere sâhiptir. Görünür dünya aklın ve zekânın dünyasıdır. Bir de batınî* âlem vardır ki bu kalbin dünyasıdır; aklın batınî âlemi anlaması imkânsız görünüyor. Daha çok kalbin iç mekânlarına akseden bu transandantal* âlemi duyularla algılamamız mümkün değildir. Onu ancak gönül gözüyle ve mükâşefe* yoluyla idrak edebiliriz.
Çetinoğlu: ‘Zâhirî âlem’ kavramını nasıl yorumluyorsunuz?
Özkan: Zâhirî âlem aklın dünyasıdır; akıl, gün boyu bu renkli dünya ile oyalanır, fakat akşam olunca bütün bu görüntüleri renkli ve korkutucu maskeler gibi çıkarıp bir tarafa bırakmak ve kendi hakîkatine dönmek durumundadır. Eğlence esnasında maskeler işe yarar yahut satranç oyununda figürler gereklidir; fakat oyun sonunda bu maskeler, bu figürler, bu renkli görüntüler yâni kozalitenin* dünyası zaman ve mekân işe yaramaz olur.
Çetinoğlu: Neden?
Özkan: İşe yaramaz olur, çünkü transandantal bir çekirdeğe sâhip olan insan, ruh dünyasıyla zaman ve mekânın ötesindedir. İnsan özü, cevheri itibâriyle batınî dünyaya aittir. Felsefî terminolojiyle söyleyecek olursak, insan cevheri itibâriyle transandantal âleme ait bir existenz’e* sâhiptir. Transandantal âlem bir senfonidir; onu ancak bütünüyle varlığımıza doldurduğumuzda, bütün mevcudiyetimizle hissettiğimizde daha doğrusu varlığımızı onun içinde erittiğimizde duyabiliriz. Transandantal dünyayı algılamak isteyen insanın bütün duyularından sıyrılması ve saf soyut bir varlık hâline gelmesi gerekmektedir. Meister Eckhart*, ‘Allah’ı temaşa etmek isteyenin kör olması şarttır’ der.
Mevlânâ fâni dünyayı geçici bir hayâl olarak görür. Bu dünyanın bütün gerçekliği bir gölge mesâbesindedir. Mevlânâ, ‘Bizbir hiçiz, tıpkı gölgeler gibi’ diyor. Bu gölgelere kimin sebep olduğu ortadadır. Mesnevî’nin başka bir yerinde Mevlânâ aslî ve fâni varlık arasındaki tezadı ve bu arada bizim pozisyonumuzu şöyle bir metaforla* ortaya koymaktadır:
Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle bak sen.
Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete getirir. Fakat sen ne şaşılacak şey, köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun!…
Biz, gemilere benziyoruz. Aydın denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz
Asıl varlık zaman ve mekânın ardında tecelli etmektedir. Bizim âli varlığımız, cevherimiz batınî dünyadadır. Bu dünyadaki varlığımız zayıf bir gölgedir.
Haddi, hududu olmayanın yanında mahdut olan şey, yok demektir. Tanrı’dan başka her şey fânidir.
Onun bulunduğu yerde ne küfür var, ne iman. Çünkü o içtir, küfürle imansa deri.
Bu yokluklar, yüze perdedir. O, leğen altında gizli ışığa benzer.
İmdi güneşe karşı gölgenin bir varlık iddiasında bulunması mümkün müdür? Gerçek ve ebedî olan güneştir, gölge ise bir illüzyon. Dolaysıyla, aslında iki varlıktan söz etmek bile doğru değildir. Çünkü varolan güneştir, gölgelerse güneşin sebep olduğu soluk görüntüler.
Çetinoğlu: Mevlânâ, akıl ile aşkın varoluş gerçekliklerini ve mertebelerini nasıl kıyaslıyor?
Özkan: Akıl ve zekâyı sat da hayranlığı satın al; akıl ve zekâ zandır; hayranlıksa bakış ve görüştür.
Akıl, Tanrı gölgesidir; Tanrı ise, güneş. Hiç gölge güneşe dayanabilir mi?
Çetinoğlu: Bu sözlerden, Mevlânâ’nın aklı hafife aldığı mâniası çıkaranlar olabilir mi?
Özkan: Mevlânâ’nın akıl konusunda yukarıda söyledikleri okuyan, O’nun akıl düşmanı olduğunu ve aklı hiçbir işe yaramaz bir şey, hatta bir düşman olarak gördüğünü zannedebilir. Bu yanıltıcı bir düşüncedir. O, hiçbir zaman aklın işe yaramadığını söylemiyor; tam aksine akılla metafiziğin kavranamayacağını vurguluyor. Mevlânâ diyor ki: Bu bahisler buraya kadar söylenebilir. Bundan sonra ne zuhura gelirse gizlenmesi gerektir.
Söylersen de faydasız. Yüz binlerce cehdetsen* de anlatmaya çalışsan yine açığa çıkmaz.
At ve üzengi, deniz kıyısına kadar gider. Ondan sonra sana tahtadan bir at gerek.
Demek oluyor ki akıl, dünyayı anlama ve yorumlama konusunda iyi bir enstrümandır; ancak aşk bahsine gelince işi zorlaşmaktadır
Çetinoğlu: Mevlânâ aşk için ne diyor?
Özkan: Aşkı şerh etmek ve anlatmak için ne söylersem söyleyeyim, asıl aşka gelince o sözlerden mahcup olurum.
Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır.
Çünkü kalem, yazmada koşup durmaktadır ama aşk bahsine gelince; çatlar, âciz kalır!
Aşkın şerhinde akıl, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı. Aşkı, âşıklığı yine aşk şerh etti.
Akıl, zaman ve mekânın ötesine geçemiyor; çünkü orada sır başlıyor. Akıl bu sırra eremiyor; oysa transandantal varlığımızın kökleri o âleme uzanmaktadır. Mevlânâ, Mesnevi’nin birçok yerinde akıl ile aşkı karşı karşıya getirir ve aklın metafizik sırları çözmede gösterdiği aczi vurgular. Her defasında akla yeni dersler verir, önündeki tehlikelere işaret eder ve onu sürekli aşkla karşılaştırır.
Çetinoğlu: Ne der?
Özkan: Şöyle der:
-Aşk kasırgasına karşı akıl, bir sivrisinekcik; orda mecal mi var akıllara?
-Aşk, geceleri gönüllerde tek başına gezen bir hırsızdır. Yalnız aklı çalar, tek olarak onu yağmalar gider.
-Akıl ve zekâ denizde yüzgeç olmaya benzer; bundan az insan kurtulur; en sonunda bir gün gelir, yüzgeç batar gider.
Çetinoğlu:Peki, Mevlânâ’ya göre aşk nedir?
Özkan: Bu soruyu defaatle soran Mevlânâ, şaşırtıcı bir şekilde existansiyalist* filozoflara has bir cevap verir:
Yokluk deryası! Aklın ayağı, orada kırıktır!
Çetinoğlu: Neden yokluk deryası?
Özkan: Evet, Mevlânâ’ya göre aşk bir yokluk deryasıdır, bir ateş denizidir; çünkü sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar, yok eder. Aşk; negasyonun* negasyonu, nefyin* nefyidir. Bütün varlık âlemi aşkın yakıp kül ettiği bir cüruftur; hatta cüruf bile değildir. Geriye kalan sadece ‘yokluk deryası’dır; zamandan ve mekândan münezzeh olan ve ‘İllâ’ ile varlığı mutlaklık kazanan Tanrı’dır. Gelgelelim, negasyonun negasyonu marifetiyle Hiç’ in Küllî Varlık kesp ettiği bu alana
aklın girmesi mümkün görünmüyor.
Çetinoğlu: Neden görünmüyor?
Özkan: Görünmüyor çünkü aklın ayağı, orada kırıktır! Aklın nüfuz edemediği bu transandantal alanın sırlarını ancak aşk bilir; çünkü Aşk, Tanrı sırlarının usturlabıdır*.
-Âlem evi, karanlıksa aşk, tam altmış tane pencere açar o eve.
-Aşk, engel tanımayan bir güçtür; sevgiliyle arasında perde olsun istemez.
-Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır.
-Aşk, dağı kum gibi ezer, eritir.
-Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar.
-Aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir.
Ve nihayet
-Aşk, ayı gizleyen bulutu yakan bir yıldırım değil midir?Ebedî güzellikle arasına giren bütün perdeleri yakan bir yıldırım…
AÇIKLAMALAR:
Zahirî: Görünen
fenomenler: Somut, beş duyu ile varlığı anlaşılabilir varlıklar.
batınî: Görünmeyen, içe ait, sır ve gizlilikle alâkalı.
transandantal: Deneyüstü, deneme yolu ile bulunamayan.
mükâşefe: Perdeyi kaldırmak, meydana çıkarmak, açık ve görünür hâle getirmek.
kozalite: Etkileşim, sonuç-sebep ilişkisi.
existenz: Mevcudiyet
metafor: Bir şeyi başka şey ile benzetmeye, kıyaslamaya, anlatmaya yarayan mecazlar.
Meister Eckhart: 1260-1328 yılları arasında yaşamış Alman ilâhiyatçı ve filozoftur. Hayatının sonlarına doğru Papa 22. Yuhannes tarafından sapkınlıkla suçlandı. Eckhart ya hatâ ettiğini kabul ettiği veya yazılarının arkasındaki mantığı açıkladığı için yakılmamış ancak mahkemesi sonuçlanmadan ölmüştür.
cehdetmek: Olanca gücüyle, bütün gücüyle çalışmak ve gayret etmek.
existansiyalist: Varoluşçuluk. Fertlerin tecrübesini ve bu tecrübenin insan tabiatını anlamanın temeli olarak gören bir felsefe akımıdır.
negasyon: Olumsuzluk.
nefy: ‘Nefiy’ olarak da kullanılır. İnkâr etme, olumsuzluk.
usturlab: 800’lü 900’lü yıllarda astronomi problemlerini çözmek, gök cisimlerini veya herhangi bir dağın-tepenin yüksekliğini ölçmek, gündüz ve gece saatlerini belirlemek, şehirlerin enlem ve boylamlarına göre kıble yönünü belirlemek, tablolar çıkarmak gibi teorik ve pratik birçok maksatla kullanılan astronomi âleti. Mucidi; Abbasi dönemi astronomi âlimlerinden Ebu’l- İshak el Fezârî’dir.
MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN-İ RÛMÎ HAZRETLERİ (1207-1273)
Bütün dünyada aşkın, sabrın ve hoşgörünün sembolü olan Mevlânâ, tasavvufu ileri bir noktaya götürmüş, dansı, müziği, şiiri dinî törenlere dâhil ederek İslâm rönesansını gerçekleştirmiştir.
Günümüzde Afganistan sınırları içerisinde bulunan Belh şehrinde dünyaya geldi. Yaşadığı dönemde Anadolu’ya Diyârı-ı Rum denildiği için Rûmî mahlası, zaman içinde de kendisine duyulan büyük saygının ifadesi olarak ‘Efendimiz’ mânâsına gelen ‘Mevlânâ’ adı ile anıldı.
Dönemin kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan, Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanı) lakabıyla anılan din bilgini ve hukukçu Bahaeddin Veled‘in oğluydu.
Bahaeddin Veled, ailesi ve müritleriyle birlikte şehirden 1212-1213’de ayrıldıktan sonra Hacca gitmeye niyet ederek Nişabur’a sonra Bağdat’a,ve Kûfe yoluyla Mekke’ye gitti. Hac dönüşü, Şam üzerinden Anadolu’ya geçerek Erzincan, Akşehir, Larende’de (günümüzde Karaman) konakladı.
3 Mayıs 1228 târihinde Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat’ın ısrarlarıyla Bahaeddin Veled ve Mevlânâ Selçukluların başkenti Konya’ya yerleştiler.Bahaeddin Veled, 24 Şubat 1231 târihinde ardında ona yürekten bağlı binlerce müridini ve ‘Maarif’ adlı eserini bırakarak hayata gözlerini yumdu. Müritlerinin ısrarlı ricaları ve sultanın emri üzerine Mevlânâ, ölümünden sonra Bahaeddin Veled’in yerine geçti.
Mevlevilerin bir toplantısında kendilerine ait bir kitap bulunması ihtiyacı otaya çıkınca, Mesnevî’yi yazmaya başladı. İlk 18 beytini yazdığı kağıtları Çelebi’ye uzattı ve şunları söyledi: ‘Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim.’
Mesnevi’nin yazılması çalışmaları yıllar boyu sürecek ve Mesnevi, İslam âleminde Kur’an ve Hadis’ten sonra üzerinde en çok durulan eser olacaktı. Eser, 25.700 beyitin oluşturduğu 6 ciltlik bir çalışmayı kapsıyordu.
Tasavvuf öğretisini alâka çekici hik^Ğayeler aracılığıyla anlatan, olayları yorumlarken tasavvuf ilkelerini açıklayan Mesnevi tamamlandığında Mevlânâ, oldukça yaşlanmış ve yorgun düşmüştü. Cenazesine sadece Müslümanların değil, Hıristiyan ve Yahudilerin de katıldığı bilinmektedir.
Mevlânâ ölüm gününü kötü, ümitsizlik verici bir şey değil de yeniden doğuş olarak kabul etmekteydi, Çünkü öldüğünde sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Bu yüzden Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi mânâsına gelen ‘Şeb-i Arûs’ demişti. Konya’da her 17 Aralık gecesi ‘Şeb-i Arus / Düğün Gecesi’ törenleri yapılmaktadır.olarak kutlanmaktadır.
ESERLERİ:
1-Mesnevi; 2-Divan-ı Kebir, 3-Fih-i Ma Fih, 4-Mektubat, 5-Mecalis-i Seb’a
SÖZLERİNDEN SEÇMELER:
*Suyun susuzu kandırması gibi, doğru söz de kalbe temizlik getirir.
*Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır.
*İyi dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur.
*Bir mum diğer mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.
*Bütün cihanı araştırdım, iyi huydan daha iyi bir liyakat görmedim.
*İçteki kiri su değil ancak gözyaşı temizler.
* Fikir ona derler ki bir yol açsın, ona derler ki bir gerçeğe ulaşsın. .
*Duâ ve ibâdet Allah ile olmaktır, Allah ile olan kimse için ölüm de ömür de hoştur.
*Muhabbet ve merhamet insanlığın, hiddet ve şehvet de hayvanların sıfatlarıdır.
*Su ateşe galiptir, ancak bir kaba girerse ateş suyu kaynatır, yok eder.
SENAİL ÖZKAN:
1955 yılında Gümüşhane’de doğdu. 1974 yılında başladığı Hacettepe Üniversitesi Elektronik Mühendisliği bölümünden 1978’de ayrılarak Almanya’ya gitti. 1979-1985 yıllarında Bonn Üniversitesinde Felsefe, Alman Edebiyatı ve Sosyoloji okudu. Almanya’da ticâret ve tercümanlık yaptı. 1998 yılında Türkiye’ye döndü. Hâlen İstanbul’da ikamet etmekte, mütercim ve yazar olarak çalışmalarına devam etmektedir.
Eserleri genel olarak Türk ve Alman felsefesini sentezlemektedir.
Senail Özkan’ın Tamamı Ötüken Neşriyat A.Ş. tarafından yayınlanan eserlerinden bâzıları:
Aşk ve Akıl / Doğu ve Batı: (Felsefe) 2006, Schopenhauer Paradokslar Üzerinde Raks: 2006, Mevlana ve Goethe: (Felsefe) (2006),Nietzsche Kaplan Sırtında Felsefe: (Felsefe) 2004, Söz Bir Yelpazedir: (Felsefe-Edebiyat) 2010.
Her devletin bir temel eğitim müfredatı olur. Müfredatsız devlet ya yoktur, varsa da yakında yok olacaktır.
Devleti millet kurar… Devlet, milletin teşkilatından ibarettir. Fakat milletin kurduğu devlet, o milletin çocuklarına ilk eğitimlerini verir ve hem milletin hem de devletin sürekliliğini sağlar. Nedir bu eğitim? O milleti o millet yapan değerlerdir. Bu temel eğitimdedir ki çocuk, mensubiyetinin şuuruna varır. Ben bu milletin insanıyım der.
Modern toplumun, bürokrasinin kan dolaşımını sağlayan standart Türkçe de bu ilköğretimde verilir. Bu eğitim olmasa, dil dil olmaz, lehçeler hâlinde kalırdı. Temel eğitim, temel müfredat yokluğunda Denizlili, Gaziantepli’yi anlayamazdı. Ne devlet daireleri arasında, ne de özel sektörde iletişim sağlanabilirdi. Özetle devlet çalışamazdı. Sosyolog Gellner’in “bağlamdan bağımsız dil” dediği standart lisan budur. Yani el kol hareketi yapılmadan, yazanın ne demek istediğini anlatabildiği; daha de önemlisi okuyanın onun kastini tıpkı onun kastettiği gibi anladığı dil: “Lisan, ordusu ve donanması olan bir lehçedir!” İsterseniz devleti olan deyiniz. …
Ve devletin şekli
Nihayet ülkenin rejimine bağlılık da temel eğitimde öğrenilir. Türk çocukları cumhuriyeti, demokrasiyi, kanunlara niçin itaat edilmesi gerektiğini, hangi hareketlerin meşru, hangilerinin gayrı meşru olduğunu da ilköğretimde öğrenirler.
Geçen Cumartesi, 21. Yüz Yıl Türkiye Enstitüsü’nün tertiplediği “Türkiye’de Tarikat- Cemaat Yapılanması ve Tehditler” panelinde dinleyiciydim. Panelde iki ilahiyatçı, Prof. Dr. Nusret Çam ve Prof. Dr. Sönmez Kutlu vardı. İki de yazar: Rıza Zelyut ve Saygı Öztürk. Keşke orada olabilseydiniz. Ben yukarıda anlattıklarımın ışığında bir başka panelistin, Prof. Dr. Esergül Balcı’nın anlattıklarını nakletmek istiyorum. Prof. Balcı, Türkiye’de eğitim sektöründe mevzilenmiş tarikat ve cemaat yapılarını incelemiş. Onların özel okullarını, yurtlarını, Kur’an kurslarını. Bir de kanun dışı, fakat herkesin görüp de görmezden geldiği medreseler ve gayrı resmî yurtlar ve kurslar var. Prof. Balcı, bunlar, bir milyondan fazla öğrenciyi kapsıyor diyor.
Sizin toplum hangisi?
Birinci sorum şu: Bu tarikat ve cemaatlerin bu çocuklara aktardığı değerler, telkin ettiği rejim ve devlet sistemi Türk milletinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve demokrasinin değerleri midir? Onların öğrettiği meşru ve gayrı meşru, Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru ve gayrı meşrusu ile aynı mıdır? O çocuklar bu ilk basamağın sonunda kendilerini Türkiye Cumhuriyeti’ne mi, yoksa falan şıha, falanca gavsa mı bağlı hisseder?
Hiç kimse, hele bugünkü iktidarımız bu sorulara, “Ne önemi, ne anlamı var?” diyemez. Niçin diyemez? Çünkü başlarından bir FETÖ geçti.
“Ne telkin ederlerse etsinler, çocukları kime mensup kılarlarsa kılsınlar, beni sokmayan yılan bin yaşasın; hatta onlarla menzilimiz birdir… Ama beni sokmaya kalkarlarsa, işte o saldırdıkları güne ‘milat’ der ve ondan sonra hesaplarını görürüm.” diyemezler. Bir ülkenin sınırları içinde iki egemenlik yan yana yaşayamaz. Aksi takdirde… Aksi takdirde yepyeni FETÖ’ler çıkar ortaya.
Belli bir yaşa kadar!
Peki, fikir hürriyeti? İnsanlar tek tip olmak zorunda mı? Hayır. Tek tip olmak zorunda değil. Ama iş devletse, belli bir yaşa kadar, siz tek tip değerleri vermeğe, tek tip müfredat uygulamaya mecbursunuz. Tevhidi tedrisat tam budur işte. Modern devletin temelinde bu vardır. Bir devletin bir müfredatı olur.
Belli bir yaşa kadar. Lütfen cevap veriniz: Televizyonda hangi yaşa hangi filmin, görüntünün, konuşmanın yayımlanacağını belirlemiyor musunuz? Alkol, sigara almaya yaş sınırı getiriyor musunuz? Fikir hürriyeti var. Tek tipçi olmayın, bırakın altı yaşındakiler şiddet, dokuz yaşındakiler cinsellik seyretsin, sekiz yaşında alkol, yedi yaşında sigara çeksin diyor musunuz? Buluğa ermemiş çocukları şıha, gavsa, FETÖ’ye mi yoksa Türkiye Cumhuriyeti’ne mi mensup olacakları seçiminde hür bırakmak çıplaklık veya alkolde serbest bırakmaktan daha mı tehlikesiz?
Bir cemiyete mensubiyet insanın genetiğinde var. Fakat genetiğimizde bir şey daha var. Harvard’ın emekli psikoloji Profesörü Robert Kegan’ın “Sosyal Safha”sı var. Bu gencin sorgulamadan, sırf mensup olma şehvetiyle mensup olduğu, bağlanacak bir cemaat, bir cemiyet, bir kimlik aradığı safha. Hani stadyumlarda seyrettiğiniz “Ölmeğe, ölmeğe, ölmeğe geldik!” safhası. İşte bu safhada çocuklarımızı tarikata, şeyhe, gavsa bırakamazsınız. Bırakırsanız, onlar Türkiye’nin değil onların adamı olurlar. “Varlığım şeyhin, seydanın, gavsın varlığına armağan olsun” diyen nesiller çıkar karşınıza. Menziliniz aynı değilse, yol yakınken durdurmak zorundasınız. Bu defa milat alarmı gecikebilir.
KKTC’de Nisan ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde bir kez daha aday olacağını açıklayan ve halen cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Sn. Akıncı’nın 6 Şubatta İngiliz gazetesi ‘’The Guardian’a’’ vermiş olduğu beyanatta kullanmış olduğu sözler gerçekten de yenilir yutulur cinsten değildir.
Sn. Akıncının yapmış olduğu açıklamalarda kullanmış olduğu ifadeler; olsa, olsa ‘’skandal sözler’’ olarak nitelenebilir..!
Aslında Sn. Akıncı böylesi söylemleri ilk kez de kullanmamıştır!
Seçildiği günden bugüne Türkiye’ye olan yaklaşımının, Rumlarla yürüttüğü çözüm sürecinde yapmış olduğu taviz dolu açıklamalarının, aynı misyonu taşıdığı şüphe götürmez 2’nci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’tın söylemlerinden bir farkı yoktur!
Pekiyi, Sn. Akıncı en son yapmış olduğu yazılı açıklama ile söylediklerinin arkasında olduğunu belirttiği bu sözleriyle neleri ifade etmiştir, bir bakalım:
‘’İkinci bir Tayfun Sökmen (Sn. Sökmen: Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması için Fransızlara karşı 1918’den 1939’a kadar emsalsiz bir bağımsızlık mücadelesi veren Atatürk’e bağlı bir vatansever, bir devlet adamı ve 19 yıl boyunca vatan diye haykıran Hatay’ın ilk ve tek cumhurbaşkanıdır.) olmayacağım. Federal çözüm için acele etmemiz lazım. (Rumlarla) Birleşme başarılamazsa, Kuzey Kıbrıs daha fazla (Türkiye’ye) bağımlı hale gelir. Ankara tarafından yutulabilir ve de facto Türkiye iline dönüşebilir. Kıbrıslı Türkler laik, demokratik ve çoğulcu kimliğini korumak istiyor. Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye bağlanması korkunç olur. Mesele nettir: Kıbrıs Türk Halkı çok büyük bir oranda Rum tarafına azınlık olmayı, ya da Türkiye’ye sürekli bağımlı ilişkiler içinde yaşamayı istemiyor. Kendi kendini yöneten, yeten bir yapıyı özlüyor. ‘’Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacaktır’’ siyaseti ve sloganı 1950’lerde kaldı. Kıbrıs’ta yaşayan farklı toplumlar vardır ve barış içinde yaşayacakları federal bir düzen arayışı sürmektedir.’’
İşte bu skandal sözler gerek Türkiye’de, gerekse KKTC’nin genelinde büyük bir öfkeyle karşılanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hükümet sözcüsü ve Cumhurbaşkanlığı iletişim başkanı tarafından yapılan açıklamalarla; ‘’Türkiye’ye yönelik saygısız sözlerinden dolayı Sn. Akıncı özür dilemeye’’ çağrıldı. Ama Sn. Akıncı hemen akabinde yapmış olduğu yazılı açıklama ile sözlerinin arkasında olduğunu açıklamıştır!
KKTC Cumhurbaşkanı böylesine kabul edilmez, aslı astarı olmayan açıklamaları neden yapmıştır?
KKTC Başbakanı Sn. Ersin Tatar’ın ifade etmiş olduğu gibi Nisan ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde taraftarlarından oy almak için mi yapmıştır?
Aslında bu açıklama yeniden adaylığını açıkladığı cumhurbaşkanlığına bir kez daha seçilmek adına yapılmamıştır. Sn. Akıncı’nın yapmış olduğu açıklamalar, siyasete atıldığı ilk günden buyana yürüttüğü politikalarına uygun söylemleridir.
Çünkü Lefkoşa Belediye Başkanlığı döneminden beri tanıdığım Sn. Akıncı hiç değişmemiştir. Kıbrıs adasının Rumlarla birlikte ortak vatanı olduğunu, bir arada yaşama isteğini her platformda savunan ama Rumların Kıbrıs Türk’ünü bu ortaklıkta istemediğini görmezden gelmeyi yeğleyen, ‘’Birleşik Kıbrıs’’ uğruna verdiği mücadeleyi çözüm masasında gerçekleştirememesinin sebebini Türkiye’nin dik duruşunda gören, bu nedenle çözümü gerçekleştiremeyen başarısız bir cumhurbaşkanı görünmektense:
Seçim öncesi yapmış olduğu ‘’Rumları sevindiren’’ bu kabul edilmez skandal dolu açıklamasıyla hem adada, hem de Akdeniz enerji havzasında pay kapmanın peşinde olan emperyalist güçlere net bir mesaj vermiş, yeniden seçilmesi için adeta destek istemiştir.
KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın Tayfur Sökmen benzetmesi hiç de şık olmamıştır. Çünkü Hatay Cumhurbaşkanı Sn. Sökmen’i yeterince tanımadan yapılan böylesine içi boş bir tanımlamaya bakıldığında; Sn. Akıncı bir kez daha cumhurbaşkanı seçilirse; devletinin kurucusu Sn. Denktaş’a ve Kıbrıs milli davamızın ilk mücadele lideri Sn. Dr. Küçük’e de aynı saygısızlığı yapabilir mi? Sorusunu akla getirmiştir!
Halen KKTC Cumhurbaşkanlığı gibi devletinin en yüce makamında oturan bir kişinin özellikle İngiliz gazetesine böyle bir açıklama yapabilmesi için adada yaşanan tarihi gerçekleri de görmezden gelmesi, o yaşananların tarihin derinliklerinde kaldı düşüncesini de taşıması gerekir.
Sn. Akıncının; ‘’Kıbrıs Türk’tür, Türk Kalacaktır’’ söyleminin 1950’li yıllarda kaldı açıklaması, aslında bu düşüncesinin de ta kendisidir.
Ancak Sn. Akıncı bilmez midir ki?
Kıbrıs konusu bu söylemle Kıbrıs Türk Milletinin milli davası olmuştur. Davanın liderleri Sn. Dr. Küçük ve Sn. Denktaş; bugün kendisinin de oturmuş olduğu KKTC Devletinin Cumhurbaşkanlığı makamını kurabilmek adına Anavatanımız diye belledikleri Türkiye’den asla vazgeçmemiş, 1950’li yıllarda yaşadıkları onca acıya rağmen her defasında Türkiye demişler, Türk askerinin adaya gelişini dört gözle beklemişlerdir.
Kıbrıs Türk Halkının adada vermiş olduğu o muhteşem direnişin ardında anavatan Türkiye’ye hasret, Türkiye’nin desteği, KKTC’yi vatan yapmak adına bu uğurda verilmiş onca can ve kan bedeli vardır. Sn. Akıncı bu gerçekleri de unutmuş olamaz!
Kaldı ki, anavatanın can insanlarının canlarını seve seve feda ettiği Kıbrıs adasında kurulu bu son Türk devleti, Türk Milleti için hala yavru vatandır. Bu gerçeği ne Akıncının söylemleri, ne de başka bir gerçek değiştirebilecektir.
Yarım asırdan beri adada çözüm uğruna verilen mücadele nedendir? Türkiye böylesine önem verdiği bir vatan parçasını isteseydi bundan 46 yıl önce ilhak eder kendisine bağlardı. O zaman ki, dünya siyaseti Türkiye’nin bu hamlesine çok da müsait idi.
Ama Türkiye’nin tercihi hiçbir şekilde bu yönde olmamış, her seferinde anavatan olarak adada yaşayan soydaşlarımızın adadaki yaşamlarının müreffeh geleceği yönünde destek olmuş, olmaya da devam etmektedir. Bu nedenledir ki, Sn. Akıncı ‘’KKTC’nin Türkiye’ye bağlanması korkunç olur’’ demekle büyük bir haksızlık yapmıştır.
Akıncı’ya göre Rumların azınlık haklarından bir fazlasını vermediği Kıbrıs Türk’ü ‘’Federal Çözüm’’ için acele etmeliymiş! Neden?
Rumların istediği çözüme ‘’evet’’ diyecek olan Kıbrıs Türk’ü; kurulacak olan ‘’Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’’ içinde kısa bir süre içinde asimile olacağını bilmemekte midir?
Sn. Akıncı görmüş olduğu ‘’Federal Çözüm’’ rüyasından uyanmalı, adanın gerçeklerini görmelidir. Bundan sonra adada yaşanacak olan yegâne çözüm iki ayrı kesimde yaşayan iki ayrı devletin kalıcılığı olacaktır. Bu gerçek ister taraflarca kabul görsün ister görmesin, esas olan adadaki iki toplumun bu yaşam biçimini çoktan kabullenmiş olmasıdır. Zamanı geldiğinde dünya devletleri de bu gerçeği kabul edecektir.
Sn. Akıncı; Kıbrıs adası üzerinde ve Akdeniz’de karanlık hesaplar yapan emperyalist ülkelerin değirmenine su taşımak yerine, etmiş olduğu yeminin gereğini yerine getirmeli, Kıbrıs Türk Halkının tarihsel hak ve çıkarlarını savunmalıdır.
Sn. Akıncının hala arkasında durduğu açıklamalarının oturduğu koltuğun yüceliği ile hiçbir ilgisi yoktur, işgal etmiş olduğu koltuğa layık olmadığı da açıktır. Ya o koltuktan kalkarak istifa etmeli, ya da cumhurbaşkanlığı adaylığından çekildiğini açıklamalıdır!
Bir zamanlar KKTC Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturup da; ‘’Egemenlik uğruna ölünecek leyla değildir!’’ söylemini ifade eden 2’nci Cumhurbaşkanı M.Ali Talat ile yol arkadaşı olan Sn. Akıncı’ya söyleyeceğim son sözüm şu olacaktır.
‘’Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir.’’
Türk Milletinin ayrılmaz bir parçası olan Kıbrıs Türk Halkı da egemenliği uğruna seve, seve hayatını feda etmiş olup, hiçbir neden uğruna egemenliğinden vazgeçmeyecektir.
Elazığ’da 24 Ocak 2020 Cuma akşamı, bütün yurdu üzüntüye boğan; 6,8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Evler yıkıldı canlar kaybedildi. Türk milleti nefesleri tutulu gözleri yaşlı ve kalbi buruk şekilde TV kanallarına kilitlendi.
17 Ağustos 1999 Gölcük depremi düşünüldüğünde bu hüznümüzü hafifleten en büyük teselli can ve mal kaybının nispeten az olmasıdır.
Gölcük depreminde, çekilen acıları daha da üzücü kılan, zamanında gerekli müdahalenin ve yardımın yapılamamasıydı. Bu yüzden kayıplar büyük, yürekler buruk ve acılar kalıcı oldu.
Elazığ depremi ile ilk anda yaşadığımız korkularımız ve akan gözyaşlarımız, zaman zaman tebessüme, rahatlatan iç çekişlere dönüştü. Bunun sebebi de gıpta edilecek, gurur duyulacak yardımlaşma ve dayanışmanın en nadide örneklerini görmek olmuştur.
Türkiye Elazığ depreminin ardından tek yürek oldu. Türk milleti duada depremzedelere hayırlar, sağlıklar yardımlar diledi. Bununla birlikte kimi maaşını bağışladı, kimi çevresini organize ederek yardım topladı. Anneler bacılar kazak ve çorap örüp gönderdi, kimi de orada olamadığı için özür diledi…
Kimi canını hiçe sayarak enkaza daldı, kimi darda kalanlara bir soluk nefes, yaşama tutunması için sıcacık el oldu. Herkes seferberdi, herkes tek soluktu. Herkes oradaydı, kimi bedeniyle, kimi de kalbi ile.
Bunları yaşlı gözlerle izlerken tebessüm ettik, göğsümüz kabardı. Gurur duyduk, kenetlendik. Millet olmanın hazzını yaşadık, hüzünde de sevinçte de. İşte yüreğimize dokunanörnek gelişmelerden bazıları:
“Adı Emine Kuştepe, O kahraman bir UMKE görevlisi. Enkaz altında kalan Azize ile telefonla irtibat kurdu. Sakin olmasını, ne yapması gerektiğini anlattı. Arada Kürtçe konuşup talimatlar verdi. “Herkesi konuştur, sakın susmayın” dedi. Azizenin ve diğerlerinin yerini öğrendi. Ekipler Azize ile beraber birçok kişiyi çıkarmayı başardı…”
“Tokat’ın Reşadiye ilçesinden 75 yaşındaki Hayriye KAYA yaptığı anlamlı bağışla gözleri yaşlandırdı. Üç ayda bir aldığı; “yaşlılık maaşı” ndan depremzedelere battaniye alınması için 100 TL bağışta bulundu.”
“Antalya’da bir bayan, kalbinin en derin yerinden satırlara döktüğü; “burada hiç kullanmadığım bir yorgan var. Çeyizimden çıkardım. Kime ulaştıysa onu sıcacık ısıtsın…” ifadelerini yazarak yorgana iliştirip gönderdi. Okuyanları duygulandırdı.
“Gölcük’ten bir aile gönderdiği yardım malzemelerinin üzerine; “Yıkanmış ve ütülü kıyafetler vardır. Depremi en ağır şekilde yaşayan insanlar olarak yanınızdayız. Acınız acımız, geçmiş olsun.” Notunu iliştirdi. Belli ki gönlüyle Elazığ’a gitmişti…
“Düzce’de yardım toplanırken, 6 yaşındaki Muhammet montunu çıkartıp depremzedelere gönderilmesi için görevlilere uzattı. İçi alev alevdi, üşümek aklına gelmiyordu. Üzüntülü ve samimiydi…”
“Elazığ’ın Çevrimtaş köyünde, içleri ısıtan bir olay yaşandı. Askerler depremzedelere yardıma koşmuştu. Bir asker ateş önünde ısınan depremzede Ramazan Ermek’in ayağında çorap olmadığını fark etti. Ayağındaki çorabı çıkartıp depremzedeye kendi elleriyle giydirdi. Askerin küçük ama anlamı büyük hareketi nedeniyle duygulanan Ermek gözyaşlarına hâkim olamadı.”
“Van’ın Erciş ilçesinden ilkokul 2’inci sınıf öğrencisi Eyüp Ömür Dindaroğlu, Elazığ’a anlamlı bir yardım kolisi gönderdi. Biriktirdiği harçlıklarıyla oyuncak ve kırtasiye malzemesi alarak yetkililere teslim etti. Yardım kolisine, “Elazığlıların derdini en iyi bilen Ercişliler olarak yanınızdayız ve elimizde olan imkânları sizinle paylaşmak istedik. Biz kocaman bir aileyiz. Çünkü biz Türkiye’yiz. Ben 2/A öğrencisi Eyüp Ömer Dirdaroğlu olarak sizleri Alah’a emanet ediyorum. Erciş’ten kucak dolusu sevgiler” yazılı bir mektup bıraktı.
“Yardım poşetlerinden birisinin içerisinde öyle bir mektup vardı ki “işte Anadolu insanı bu” dedirtti. Ordu’dan gönderilen mektupta: “Elazığ’daki depreme çok üzüldük. Bizleri sarsıntısı bile çok korkuttu, siz ise yıkım yaşamışsınız. Canınız yanarsa canımız yanar. Keşke orada olup size kendi ellerimizle yardım edebilsek. O zaman içimiz daha rahat ederdi. Ama havalar soğuk diye hem battaniye koyduk hem de kardeşliğimizle içiniz ısınsın diye size bunu yazmak istedim. Umarım kaybolmaz ve okursunuz. Bizi yanınızda hissedin. Allah sizi çok korusun. Ordu’dan sizler için dua ediyoruz…” ifadeleri herkesi duygulandırdı.
“Lüleburgaz’dan, Elazığ’a gönderilmek üzere küçük bir kız çocuğu tarafından verilen pakette 15 lira ve “Harçlığımdan veriyorum. Size çok üzüldüm. Çok geçmiş olsun. Siz hiç üzülmeyin. Sevgilerle…” yazılı not bulundu.”
“İzmir’den Elazığ’a gönderilen yardım paketlerinde Çocuk bezlerinden birinin üzerine iğnelenmiş, “Yeni alacak başka param yoktu. Kızıma aldığım paketi gönderdim. Geçmiş olsun kardeşim. Allah, sizlere sabır ve şifalar versin…” yazılı isimsiz not, okuyanları duygulandırdı.”
“Edirne’nin Keşan ilçesinde toplanan yardım kolilerinin içinden depremzedelere yazılmış ‘geçmiş olsun’ notları çıktı. Bir çocuğun oyuncağını koyduğu zarfın üzerine ise ‘Sen de paylaş, ben oynadım, sen de oyna’ yazdığı görüldü.
Başka bir notta; “Keşke daha fazla imkânım olsaydı da çok çok şey gönderebilseydim. Özür dilerim… Yüreğim ruhum kalbim sizinle…Hepsi geçecek emin ol…Hiçbir şey olmazsa sabah olur…” notu yazılmıştı.
Ne güzel, ne güzel… Daha yazamadığımız yüzlerce gurur duyacağımız paylaşımlar var. Kuruluşların, iş adamlarının, sanatçıların, sporcuların yardım ve desteğini de ayrı ayrı zikretmek gerek… Hepsine minnettarız, gurur duyduk onur duyduk. İşte Türkiye ve Türk milleti bu… Daha ne söylenebilir ki… Bu güzellikler hep devam etsin. Hüzünlerimize silgi mutluluklarımıza katkı olsun…
Depremde emeği geçen devlet yetkililerine, görevlerini özveriyle, üstün başarıyla icra eden Türk Kızılay’ına AFAD’a,AKUT’a vb. kuruluşlara yürekten teşekkürler…
Tüm depremzede kardeşlerime geçmişler olsun dileklerimi gönderiyor,hayatını kaybedenlere rahmetler, yaralılara acil şifalar ve yakınlarına sabırlar diliyorum. Yüreğimiz sizinle. Çok geçmiş olsun. Mevla’m sabırlar versin. Hepsi geçecek emin olun… Hepsi geçecek…
Tarihin diyalektiğine baktığımızda insanoğlu, evrensel kardeşlik idealiyle, ilk ilkel animik dinlerden, kabile totemlerine oradan uzun bir yolculuk sonunda tek tanrılı Semavi din düşüncesine nasıl ulaşmışsa, sosyal biçim olarak da kabilelerden, federasyona oradan konfederasyona, oralardan ulus devlete sadece ortak bir üst kimlik idealiyle evirilmiştir. Burada, aslında, savaşlara karşı bir duruş ve insanlığın üretici güçlerinin, savaşla yok olmadan gelişmesi ideali söz konusudur. Esasen AB sonuçta Avrupa, devletlerinin üst kimlikli yeni bir ulus devleti olacaktır. Yani Ulus devlet insan aklının en son, en gelişmiş en modern bir ürünüdür.
Evet Ulus devlet mükemmel ama hassas bir oluşumdur aynı zamanda.
Ulus; süt gibi, heterojen bir karışım değildir. NaCl (ev tuzu) örneği kimyasal bileşik gibi, yepyeni ve başka bir şeydir.
Ve Na (sodyum) Cl’ a (klor’ a) sen yoksun, yok ol, ben tek başıma tuz’ u temsil ederim, diyemez.
Bileşik, bileşenlerini temsil etmez. kendi bütünlüğünü temsil eder. Bir bileşik olan ulus, süt gibi, fiziksel yöntemlerle bileşenlerine ayrılamaz. Elektrokimyasal yöntemlerle ayrışabilir ama o zamanda ortada bileşik kalmaz yani artık yok olur. Bu nedenle, Ulus devletler, bu elektro erezyon olamasın diye bu bilinç ve özenle, anlayışlarını, evriltip yüceltmişlerdir. Örneğin anayasal vatandaşlık kavramı, Alman Anayasasına da yakın tarihlerde yerleşmiştir. İngiltere, Fransa dan sonra Almanya ulusal futbol takımı da siyahi oyuncuları oynatmaya başlamıştır. Yine Almanya ulusal futbol takımında Türk kökenli oyuncular çok uzun bir zamandır oynamakta idiler. Demek ki bileşenler (oyuncuların kökenleri) ayrı ayrı kendini temsil ediyor ama hiçbir bileşen tek başına bütünü (Ulusu) temsil etmiyor, edemiyor. Ulus ta ( bileşik) ayrı ayrı bileşenlerini değil sadece kendi bütünlüğünü temsil ediyor.
Ulus devletlerde tek bir ulus vardır ve bizim devletimizde bu tek ulus, Türk Ulusudur.
Türk Ulusunun bütün yurttaşları, etnik kimliği ne olursa olsun anayasal olarak eşittir. Türkiye Cumhuriyeti kimliğimizde,
etnik kökenimizin ne olduğu yazmaz. Kimliğimizin biçimi ve içeriği, etnik kökenimiz ne olursa olsun tamamen aynıdır. Dolayısı ile farklı etnik kimliklerin, ekonomik ve sosyal statüleri farklı değildir, olamaz. (azınlıklar başka bir konudur)
Bu; tüm yurttaşlarımızın zaten en ideal eşitliğidir.
Kürt etnik milliyetçilerinin, bunun üzerine “eşit yurttaşlık” talebi ve anayasada ulusun tüm etnik bileşenlerinin kurucu unsur olarak belirtilmesi talebi, Ulus Devletlerin, insan, mekan, zaman öznesinden ve keyfinden bağımsız olarak, tarihin biçimlendirdiği nesnel yapısına ters, absürt uyduruk bir taleptir ve bunun gerçekleşmesi ihtimali, Ulus Birliğimizin ,
geriye, federasyona doğru, yıkılma ihtimalini beraberinde getirir. Diyalektik olarak, ulus devletler, bir üst birlik olarak, federasyonlardan sonraki bir aşamadır. Atatürk büyük bir öngörüyle bu sancılı konakta oyalanmadan, ulus devlet konağına geçmiştir. Dolayısı ile federasyon konağına geri dönüş, tarihin diyalektiğine ters, bir geriye dönüştür.Ve bu nedenle bu geri dönüş, nerede sonlanacağı bilinmeyen, çok sancılı, çok kanlı bir parçalanma olacaktır. Anadolu paramparça olacak ve Sevr’e geri dönülecektir. Zaten istenen de budur.
Bu nedenle “eşit yurttaşlık talebi” “ne var canım bunda, eşitlik işte, ne güzel” diye bilinçsizce karşılanacak bir konu değildir.
Dolayısı ile biz yurtseverler de, bu tehlikeli talebi, hiç de hoş karşılamadan, hiç de boş geçmeden, her mecliste reddedip, yerin dibine sokmalıyız.
Ulus Birliğindeki bir grup halkın, ki bunların hepsinin birden aynı etnisiteye sahip olması gerekmez, ulusa aidiyetlerinin azalması bir vatan hainliği sorunu değildir. Yani bir grup halk “ey ulus devletimiz, biz üretiyoruz, vergilerimizi veriyoruz ancak sen bizim yüzümüze bakmıyorsun, hiç eğitim sağlık yatırımları yapmıyorsun, böyle giderse bizim neslimiz kuruyacak, o zaman bırak bizi, biz başımızın çaresine bakalım” demesi teknik, sosyal bir sorundur. Böyle bir olayın karşısında ciddi ciddi düşünülmesi gerekir. Unutmayalım ki, Amerikan bağımsızlık savaşı, İngiliz kolonileri tarafından İngiltere İmparatorluğuna karşı verilmiştir. Savaşın kumandanı Washington da İngiltere İmparatorluğunun bir generali idi.
Demek ki zaten, uluslar bir etnisiteye göre kurulmuyorlarmış.
Şimdi yine Kürt meselesine gelelim. Kürtler, Türk Ulus Birliğindeki bir halktır ve bu, hiç de sorun edilmemesi gereken, sadece bir adlandırmadır. Ve halk kavramı ile millet kavramını birbiriyle karıştırmamak gerekir. Ama buna rağmen, kardeşim Türkiye’de kürt falan yoktur, kürt halkı da hiç yoktur, olamaz, hiç olmadı zaten, denilirse o zaman benim diyecek bir şeyim kalmaz, bu konu da burada biter. Ama şunu unutmayalım, yukarıda değindiğimiz gibi, Ulus devletlerin kuruluş ve işleyiş yasaları vardır. Türkiye’miz Ulus devleti de bu tarihsel diyalektiğe göre yürümek zorundadır. Ve yukarıda önerdiğimiz gibi, ulus devlet mükemmel ama hassas bir oluşumdur aynı zamanda.
Yani sen, kürt etnik kimlikli vatandaşımızdan, hem “adı Türk olan bu ulusun bir bireyi olmasını” isteyeceksin, hem de “sen yoksun aslında” diyeceksin. Bu olamaz işte. Ama buna rağmen “yok kardeşim, bizim keyfimiz nasıl isterse, öyle olacak bizim Ulus Devletimiz” denilirse, olur ama “ben yaptım oldu olur” ve sonuçta Ulus Birliğimiz erezyona uğrar ve zayıflar.
Demek ki kaba milliyetçiliğin de, Ulus Devletimizi zedeleme ihtimali var olabilir.
Bütün bunlardan sonra diyebiliriz ki, büyük Atamızın dehasıyla, kurduğu, Modern Ulus Devletimizin, Türk Ulus Birliğinin mayası tutmuştur. Paradigmamız, (Paradigmanın İflası-Fikret Başkaya) iflas etmemiştir. Tersine çok güçlü olarak devam etmektedir. Lozan anlaşması, belki de altında en çok sayıda devletin imzasının bulunduğu çok sağlam bir tapudur.
PKK nın kırk yıldır sürdürdüğü savaş, halen lokal kalmış olarak sürmekte olup, bir iç savaşa dönüşememiştir.
Kürt köy korucuları, vatan olarak seçtikleri bu topraklar için, PKK ile savaşmaktadır. PKK ile savaşta şehit düşen kürt etnik kimlikli, Türk Mehmetçiklerinin cenazeleri, kürtçe ağıtlarla kaldırılmaktadır. Sadece bu inanılmaz örnek bile tek başına, Türk Ulus birliğini ifade etmeye yeter. Bizim mahalle kahvemizdeki kürt garsonla birlikte, hemen karşımızdaki camiden bir şehidimizi uğurlarken, birlikte saf tuttuğumuzu hatırlarım.
Türk Ulus birliğimiz, bence geri federasyon konağında, yanlış kurulmuş olan Yugoslavya örneğindeki gibi, bırakalım parçalanmayı, asla yıkılmamak üzere önümüzdeki yüzlerce yıla, tutunmuştur.
“Ulus devletlerde tek bir ulus vardır ve bizim devletimizde bu tek ulus, Türk ulusudur” diye önermiştim. Türkiye coğrafyasında bir federe otonom veya başka Kürt devleti olmadığı için, bu coğrafyada bir Kürt Ulusundan, milletinden bahsedilemez, Hangi ulustansın, millettensin? Sorusu milliyetin ne? Sorusuyla eş anlamlıdır. Bu durumda coğrafyamızda bir Kürt milliyetinden de bahsedilemez. Ama coğrafyamızda ordulaşmış ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile savaşa girişmiş ve Türk Ulusu ile aidiyeti sıfırlanmış ve uluslaşma aşamasında, ayrılıkçı şoven milliyetçi kürtler’ in ülkemizle bir savaşı vardır ve bu savaş halen sürmektedir.
Ancak ben nesnel bir durum olarak baktığımda, yani, sanki başka bir ülkeye dışarıdan bakar gibi baktığımda, bu ayrılıkçı kürtlerin, on binlerce insanımızın canına mal olmuş ve ekonomimizi perişan duruma sokmuş, demokrasimizi geriletmiş olan bu savaşında, kendileri açısından bir gram milli haklılık göremiyorum. Çünkü ülkemizde bir kürt milli sorunu, yok idi.
Çünkü, kürt nüfusa, milli ekonomik bir ayrımcılık hiç yapılmıyordu. Eşitsiz ekonomik gelişmeden dolayı Orta Anadolu’da birçok ilimiz, doğu ve güneydoğu Anadolu’daki birçok ilimizden, her zaman daha geri kalıyordu.
Kürt nüfusa milli zulüm yapılmıyordu. Yani işkence hanelerde sen Türk’sün, sen Kürt’sün ayırımı hiç yapılmıyordu.
Bu savaş Empeyalizmin taşaronu PKK nın çıkardığı, zorla sürdürdüğü HAKSIZ bir savaştı. Ve 40 yıldır canımıza okudular.
Bütün bu süreçte bunların HDP gibi partileri, STK ları, basını, yandaşları, gerçek dışı, yalan, barış ve demokrasi talepleri ile bizleri aptal, sersem suçlular ve az gelişmiş,teşne aydınlarımızı da keriz yerine koyarak yıllar yılı beynimizi yıkamaya, yeltendiler. Bu hazin durum halen sürüp gitmekte, savaş uzamakta ve Mehmetçiklerimiz kırk yıldır kırılıp gitmektedir.
Hâlbuki TEK gerçek şudur ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile PKK arasında askeri bir durum vardır ve çözüm net olarak askeridir. Bundan sapan her şey yanlıştır. Mehmetlerimiz taş yarığından mı çıktı, ayıptır, günahtır yahu.
Peygamberler ve onların izinde gidenlerin belirttikleri gibi kâinatta, dünyada ve sosyal ve toplum hayatında yardımlaşma, cömertlik ve ikram kanunları vardır.
Kâinatın düzeni, saat gibi işleyişi bunlara bağlıdır.
Bitki, hayvan ve insanların yaşamları ancak Peygamberliğin sosyal hayattaki bu prensibe dönüşmüş neticelerinden olan kanunlarla imkân dâhiline girmiş. Yaşanılır hale gelmiş, hayat olanaklı olmuştur.
Nitekim Güneş ve Ay’ın belli yörüngelerde belli zamanlarda, belli hızlarla hareket etmeleri ancak yardımlaşma, cömertlik ve imkân kanunları sayesinde mümkün ve olanaklı olmakta.
Hem kendi varlıklarının varlığı ortaya çıkabilmekte, devam etmeleri sağlanmakta. Bu şekilde bitki, hayvan ve insanlara yararlı olabilmektedirler.
Nitekim bu kanunlar sebebiyle bitkiler; hayvanların yardımına koşturulmakta. Bu kanunlar sayesinde hayvanlar; insanların yardımına sevk edilmekte.
Hatta yediğimiz şeylerdeki atomlar; beden hücrelerinin yardımına ancak bu kanunlar vesilesiyle gönderilmektedir.
İşte bütün bunlardan sonra düşün!
Felsefecilerin ve onların takipçilerinin tuttuğu; karanlık ve çıkmaz yolları nerede?
Peygamberlerin ve onların izinde gidenlerin ışıklı yolu olan yardımlaşma, cömertlik ve ikram kanunları nerede?
X
Felsefe ve Hikmetin sosyal hayattaki prensiplerinden biri de şudur:
Hayat bir kavgadır. Hayat bir mücadeledir.
İşte Peygamberlerin her şey birbirine yardım ediyor. Her şey birbirinin yardımına koşturuluyor ilahî kanunu nerede?
Zalim ve canavar insanların, vahşi hayvanların yaratılışlarını kötüye kullanmalarından kaynaklanan mücadele prensibi nerede?
Evet, Felsefeciler; cidal düsturunu / mücadele prensibini o kadar esaslı ve kapsamlı kabul etmişler ki, “Hayat bir cidal ve mücadeleden ibarettir. Hayat bir cedelleşmedir!” diye cahilce hükmetmişler.
Peygamberlerin nazara verdiği bir yüce prensip de şudur:
Ki Allah’ın birliği hakkındadır:
“El-Vahidü la yasduru illâ ani’l-vâhid.”
“Her birliği bulunan yalnız Bir’den, Bir olandan meydana gelir.
“Madem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var. Demek bir tek Zatın icadıdır.”
Öyleyse düşün, Felsefecilerin tuttuğu karanlık ve çıkmaz yol nerede?
Peygamberlerin yürüdüğü ışıklı yol olan Allah’ın birliğini dile getiren düstur ve prensibi nerede?
Eski Felsefenin bir inanç prensibi şudur:
“El-Vahidü la yasduru anhü ille’l-vahidü.”
“Bir’den, bir olan şeyden, bir olandan; bir meydana gelir.”
Yani “Bir Zattan bizzat bir tek şey meydana gelebilir. Diğer şeyler, aracılar aracılığıyla ondan meydana gelir.”
Felsefeciler bu hükümleriyle Allah’ı; âciz, ellerinden bir şey gelmeyen vasıta ve aracılara muhtaç göstermişlerdir.
Oysa o Allah ki, kesin şekilde hiç bir şeye ihtiyaç duymaz. Mutlak kudret sahibidir.
Bu hükümleriyle Felsefeciler, tüm sebepleri, aracı ve vasıtaları Rab lığa ortak etmiş oluyorlar. Haşa Allah aracısız bir şey yapamaz, bir şey yaratamaz sanıyorlar.
Böyle sandıkları için, büyüklük sahibi Yaratıcıya da “akl-ı evvel” / “ilk akıl” denen bir mahlûku vermişler.
Bu şekilde diğer mülkünü sebeplere ve aracılara paylaştırmışlar. Yani Allah’ın yaratıcılığı gibi onlara da yaratıcılık vermişler. Böylece büyük bir şirke yol açmışlar.
İşte böyle şirkle karışık ve sapıklığı meslek ve yol edinmiş o Felsefecilerin prensibi nerede?
Kesin şekilde hiçbir şeye ihtiyaç duymayan sınırsız kudret sahibi Allah’ın koyduğu kanunlar nerede?
Filozofların yüksek kısmı olan yani bilginin kaynağının manevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan İşrakiyyun; işte böyle halt ederler. Böyle karıştırırlar.
Artık sen Maddiyyun / Materyalistler, Tabiiyyun / Tabiatçılar gibi Felsefecilerin aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini, işi ne kadar karıştıracaklarını kıyas edebilirsin.
Peygamberlerin hikmetli prensiplerinden biri de şudur:
“Ve in min şey’in illa yüsebbihu bihamdihi.”
“Hiçbir şey yoktur ki,O’nu hamd ile tesbih etmesin. Noksan sıfatlardan uzak tutmasın.” (İsra: 44)
Bu âyetin sırrı şudur: “Her şeyin, her canlının neticesi, hikmeti; kendine ait bir ise, Sanatkârına ait sonuçları, benzersiz, harika şekilde yaratan Fâtırına bakan hikmetleri, gaye ve faydaları binlercedir.
“Her bir şeyin, hatta bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri gaye ve faydaları, sonuçları bulunur.”
İşte gerçeğin ta kendisi olan bu hikmet prensibi nerede?
Felsefenin çıkmaz yolları nerede?
Felsefe der: “Her bir canlının sonucu kendine bakar. Yahut insanın menfaat ve yararlarına aittir.”
Böyle diyerek koca dağ gibi bir ağaca hardal gibi, hardal taneciği kadarcık bir meyve, bir netice takar.
İşte Felsefenin gayet manasız bir faydasızlık içinde gördüğü hikmetsiz, yaldızlı hikmet prensipleri nerede? Peygamberlerin gösterdiği ışıklı yol nerede?
Yani görünüşte güzel ve süslü, gerçekte ise içi boş ve çürük olan hikmetsiz Felsefenin düstur ve kanunları nerede? Peygamberlerin gösterdikleri ışıklı yol nerede?
İşiyle yoğun boğuşan bir teknik eleman olarak, kalan fukara zamanlarımda, yıllardır kafama takılan Ulus konusunu, düşünmeye, okumaya, öğrenmeye ve anlamaya, çalıştım. Ortada çok fazla spekülatif bilgiler, önermeler vardı.
Sonra da adının, kapsamının, birçok yerde referans olarak önerildiğini bildiğim, “ Ulus Nedir” adlı yapıtı okudum.
Bu okuma sonrasında öğrendiklerimle, daha önce biriktirdiklerimi tekrar analiz edip, saf bir akıl ve mantıkla (matematik) doğru ilişkilendirme çabasıyla, toparlamaya çalıştım. Sonuçta kendimce, tutarlı olduğunu kabul ettiğim önermelere ulaştım.
Bilimsel felsefede, bir önermenin tutarlı olabilmesi için ilk ve en önemli koşul, tartışılabilir ve yanlışlanabilir nitelikte olabilmesidir. Bu durumda, önerme yanlışlandıkça, yanlışları elendikçe doğruları artar, başka doğrulara gider vb.
“Dam üstünde saksağan”, “yok devenin başı” gibi nitelemeler, halkımızın, tutarsız önermeler hakkındaki farkındalığını gösterir. İnançlar, tartışılamaz ve yanlışlanamaz, zaten inançlar da bilimin sınırları içine girmezler.
Ben de en önce, önermelerimin tutarlı olmasını umuyorum.
Her şeyden önce Ernest Renan’ın “Ulus Nedir” yapıtını okumanızı öneriyorum. (Pinhan Yayınları)
Ernest Renan kimdir:
(1823-1892) Fransız filozof, tarih-sosyal bilimci, yazar, Dr. 1878 de Fransız Akademisi üyesi.
Meslektaş ve dönemdaşı, Alman Strauss, kendine göre, Almanya’ya ait olması gereken ancak Fransız bölgesinde kalmış olan Alsas – Loren’ in, barışçı bir yolla Almanya’ya geri verilmesi gerektiğini ileri sürer ve Almanya’ da
“Gazette d’Augsbourg” da bu konuda makaleler yazar.
Ernest Renan da Fransız gazetelerinde yayınlanan bilimsel makalelerde bunun aksini ileri süren bilimsel yanıtlar verir. Ernest Renan bu çerçevede Ulus Nedir konusuna, araştırarak girer ve tüm sonuçları bir bütün olarak, 1882 de Sorbonne’ de “Ulus Nedir” başlıklı bir konferansta tüm dünya ile paylaşır.
Ernest Renan’ın bu konferansı, Ulus üzerine ilk ve en büyük bir önermedir ve döneminde ve sonraları, hep bir referans olarak ele alınmıştır. Ancak burada göz önünde tutulması gereken çok önemli bir nokta şudur: Ernest Renan, tezinde kendine ait bir Ulus Devlet özü, biçimi önermemiş, ancak, doğmuş ve doğmakta olan Ulusların ortak karakterlerinin ve kendiliğinden, doğal kuruluş yasalarının, ne olduğunu incelemiş ve“Ulus herhalde böyle bir şey olmalı” diyerek önermelerini ileri sürmüştür.
Ernest Renan’ın Ulus Nedir kitabından seçmeler.
Tabi ki Renan, buradaki seçmeleri, atasözü gibi söylemiyor, bir konuda düşüncelerini anlatıyor, altını dolduruyor ve sonra bir sonuçla bitiriyor. Ben burada, bu vurucu sonuç fikirlerini sunuyorum. Dedim ya kitabı okuyun.
S37: * Unutmak, hatta tarihsel hata da diyebilirim, bir ulusun yaratılmasında çok önemli bir etkendir ve bu nedenle tarih araştırmalarındaki ilerlemeler genelde ulus için tehlikelidir.
* Birlik her zaman vahşice gerçekleştirilir. Kuzey ve güney Fransa’nın birleşmesi ………..*
S38:* Oysaki ulusun özü tüm bireylerin ortak bir çok şeye sahip olması ve aynı zamanda hepsinin bir çok şeyi unutmuş olmasıdır. * tüm Fransız vatandaşları Aziz Barthelemy Gününü ve XIII. Yüzyıl Güney katliamlarını unutmak zorundadır.** S45:* Etnografya bayrağını en yükseklere çıkaran Almanlar……….Othonların atalarına yaptıkları katliamın ve müsaderelerin hesabını sormayacaklarından emin olabilirler mi? Unutmayı bilmek herkes için daha iyi olabilir.***
S42:* Demek ki etnografık tasavvurların modern ulusların kuruluşunda hiç bir önemi yoktur.Fransa Kelt, İber ve Cermendir. Almanya Cermen, Kelt ve Slavdır. İtalya etnografyanın en kararsız olduğu bir ülkedir. Britanya adaları Kelt ve Cermendir. S49:* Ulus tarihin derin karışıklıklarından doğan ruhani bir ilkedir.
S50:* Ulus birey gibi, uzun bir gayret, fedakârlık ve özveri geçmişinin sonucudur. * Geçmişte ortak zaferlere, şimdi ortak bir iradeye sahip olmak, hep beraber büyük işler yapmak ve daha da yapmak istemek.
S51: * Bu durumda ulus, yapılan ve daha da yapmaya hazır olunan fedakârlıkların duygusuyla oluşan büyük bir dayanışmadır.
S51: * Bir ulusun varlığı her gün yapılan bir referandumdur.
S52: * Özetliyorum Beyler, İnsan ne ırkının ne dilinin ne dininin ne nehirlerin akışının ne sıradağların kölesidir.
Sağlıklı bir akla ve sıcak bir kalbe sahip büyük bir insan topluluğu ahlaki bir bilinç yaratır, bu bilince ulus nedir.
Benim çıkarımlarım ve Türkiye’miz ile ilgili yorumlarım.
Önce yukarıda sözü edilen “Unutma” ile ilgili olarak söyleyeceklerim var.
Kılıçdaroğlu’ nun bir devlet adamı adayı olarak, Dersim olaylarını kaşıması, Ulus Devletimizin bağrına sokulmuş bir hançerdir. Feodal eşkıya, buraya tapu, kadastro giremez diyor ve hemen oracıkta 33 askerimizi katlediyorlar.
Devlet, belki de, başka hiçbir askerimizin burnu kanamasın diye anlaşılabilir olarak, orantısız bir güç kullanıyor.
Peki ama ondan sonra Tunceli halkı niye hep CHP ye oy verip, 17 seçimde de CHP yi açık ara birinci parti yapıyor.
Niye acaba, acaba şundan mı? Belki de, Tunceli halkı, ağa zulmünden, kölelikten kurtulup, özgür bir yurttaş olmuştur. Cumhuriyet; belki de Tunceli halkı kimsesizken, onların da kimsesi olmuştur. Her şeye rağmen, bir romancı, hikâyeci, bir tarihçi, orada yaşanan trajediyi anlatmak, insanoğlunun yüzüne vurmak isteyebilir ve bu anlaşılabilir. Ama sen devlet adamı adayı Kılıçdaroğlu, sen bunu yapamazsın.
Devam edelim. Ulus birliği, kapsamındaki halkların gönüllü birliğidir. Seçtikleri güvenli bir kaledir. Örneğin, bana göre, Suriye halkları, yaşadığı vahşet ve sahip olduğu uygarlığın yok oluşu karşısında, arabıyla, türküyle, kürdiyle, kıptisiyle, diğer kavimleriyle, Müslümanıyla, sunnisiyle, şiisiyle, Hristiyan’ıyla, şimdi gerçek bir ulus olmuşlardır ve bu ulus bilinciyle vatanlarını savunmaktadır.
Türkiye’miz, Türk Ulus Birliği de, 150 yıllık parlamenter demokrasi deneyimi ve kurumları ve sanayi gücü ile savaş gücü ve savaş sanayi gücü ile, kürt etnik kimlikli vatandaşlarımızın seçtikleri, pekala güvenli bir kale olabilir. Ve Kürt etnik kökenli vatandaşımız da, kendini, adı Türk olan bu ulusun bir bireyi olarak pekâlâ hissedebilir. Zaten öyle olmaktadır da.
Kürt etnik kimlikli vatandaşlarımız, BOP projesi ile oluşacak, sanayisiz, sadece petrolü olan ve bu nedenle emperyalizm ile kucak kucağa, ilkel kavim demokrasisi ve kurumlarıyla yola çıkacak olan, yeni bir macera-Kürt devletinde yaşamayı ve bu devletin vatandaşı olmayı hiç te istemeyebilir.
Hasip Kaplan, Hendek savaşlarında PKK ya destek vermeyen kürt vatandaşlarımıza resmen küfür etmişti.
Küfür etmek tabi ki büyük bir terbiyesizlik, ama birisi “kardeşim bu seni zerre kadar ilgilendirmez” dese yeridir, haklıdır. Çünkü bu, her etnik kimliğin varoluşu ve geleceği ile ilgili sosyal-teknik bir tercihtir
Ulus birliği, adını Coğrafyasında, tarihi, belirleyici ve sürükleyici bir halktan, kavimden alır.
Mesela Franklar, Cermenler, Anglo lar gibi.
Türk Ulus birliğinin adı Türk’tür ve bu ad Türklere anasının ak sütü gibi helaldir.Çünkü bu topraklarda tarihi belirleyici ve sürükleyici halk, kavim Türkler olmuştur. Bakınız, İbni Haldun, Mukaddime adlı eserinde ne diyor. Kaynak Yayınları sayfa 22.“Türkler, savaşçı karakterleri ve kahramanlıkları nedeniyle İslam’ın kurtarıcısı olmuşlardır”
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, ”İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere adlı eserinde,(Diyalektik Yayınları) Fransız tarihçi, Foucher de Chartres’in (1058-1127) Haçlı Savaşlarını anlatan kitabından alıntı yapıyor, bakalım ne var? Tarihçimiz de, yakın tanık tarihçisi Guibert de Novagent’ ten alıntı yapıyor:
S51,52; “”” Daha ilk karşılaşmalarında, Türklerle Franklar birbirlerinin kıymetini anlamayı öğrendiler. Frankların kendileri, ruh inceliği ve savaşta yiğitlik bakımından, Türklerinkiyle kıyaslanabilecek, hiçbir insan ırkı tanımadıklarını teslim ettiler.
Hele, Türkler, Franklarla dövüşmeye başladıkları zaman, hasımlarına karşı kullandıkları ve bizimkilerin hiç tanımadıkları silahların verdiği şaşkınlıklar, hemen hemen umutsuzluğa düşmelerine sebep oldu.
Franklar, hasımlarının atlara yaptırdıkları manevralardaki olağanüstü beceriklileri, bir taarruza uğrayınca ondan sakınışlarındaki çabuklukları ve kaçarken ok atarak savaşmaya alışkın vuruşları üzerine, en ufak bir bilgi olsun edinemiyorlardı. Kendi yönlerinden Türkler de, kendilerini, Franklarla aynı kökten gelmiş sayıyorlar ve bütün milletler arasında askerce üstünlüğün, hak olarak, bu iki ulusa düştüğünü düşünüyorlardı “””
Bu anlamda Kürt milliyetçileri ve yandaşlarının ileri sürdüğü gibi, Kurtuluş Savaşımızı Türkler ve Kürtler birlikte başarmıştır tezi yanlıştır. Emperyalizmin tehdidi karşısında bir kısım kürt nüfusu, diğer halklar gibi, müstakbel Ulus devlet kalesi içinde kalmak istemiş ve bir nefer olarak savaşmış olabilir. Ama bu birlikte yapmış olmaya yetmez.
Kurtuluş savaşımızı başarıya götüren güç, Orta Asya’dan başlayıp bu günlere kadar, Türklerin biriktirdiği,Askeri-Teknik Üretici güçtür. Dünyada sayılı meydan savaşlarının bir kaçı bu topraklarda verilmiş olup, ders olarak Harp Akademilerinde okutulmaktadır.