13.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 505

Keder Adam Öldürmez

(Dikkat; bu yazıda yanal reklam uygulaması bulunmaktadır ama kafaya takmayın)

 

            Bir aydır bir milimin 0,000125 büyüklüğündeki bir virüsün ev bazlı toplama kamplarındayız. Bu tecrit ne kadar sürer diyenler için dört ayrı stratejik analiz yazısı yazdık; bu bir korku ve endişe üzerinden zihniyet değişikliği istihsali stratejisi olduğu için..

            Gayri hafta içinden bir haftasonu yazısı yazalım; madem bu cumartesi – pazar da sokağa çıkma yasağı var. Geçenkine hazırlıksız yakalanmıştık amma bu defa cephaneyi bol tutacağız🙂 Malûm, evdeki cepheyi muhkem kılmak için..

            38-40 yıllık Öğretmenim olan ve 7’den 77’ye ‘oku’maktan, ‘öğren’mekten ve ‘yaz’maktan milim şaşmadan ilerleyen Sabahattin Gencal’ın 12 Nisan tarihli “Mutluluğa Uçuran Sevinç Kanatlarının Balmumu Kederdir” yazısıyla birkaç yaşıma daha girdim.

            Demiş ki Kierkegaard: “Anksiyete en iyi öğretmenimizdir. Gereğince endişeli olmayı öğrenmiş olan kişi en önemli şeyi öğrenmiş demektir.” Ya Rollo May:

  • “Keder sevincin doğumunun ön koşuludur.” 
  • “Sağlıklı kederi hissedebilenler, çoğunlukla aynı zamanda en yoğun haz ve sevinci de yaşayanlardır.”
  • “Mutluluğa uçuran sevinç kanatlarının balmumu kederdir.”

    Ben de “O kadar Müslüm dinlediğim halde hep niye gelecekten bu kadar umutluyum diye

    düşünürdüm. Heyecanın ve endişenin motive edici yönlerini duymuştum ama kederi hiç. Neka ilginç! Ki hazretin ‘Ölüyorum Kederimden’ şarkısını dinledikçe şarj oluyor ve acayip oranda doluyordum” diyerek teşrihe çalıştım. Burdan damar aramayı sürdürelim.

                ‘Kulaktan alınan narkoz’ olarak tariflenen Müslüm Baba şarkılarının “Ölüyorum Kederimden” gibi 80 öncesi olan modelleri ciddiyet ve derinlik olarak ölümcüldür. 90’ların ikinci yarısına kadar da bu isyan tınıları Müslümcü Hareket’in örgütlenmesinin kilometre taşlarını oluşturmuştur. Sonrasını saymıyoruz.

                Kocaeli Türk Ocağı Başkanıyla TV 262’de “Huzur-u İsyan” programları yaptık. Arabaların arka camına “Huzur İsyandadır!” çıkartmaları asma kampanyası bile başlattık. Niçin: Direniş için.. Kime: Hayata.. Neyine: Acılarına ve sıkıntılarına, haksızlık ve adaletsizliklerine.. Neden: İnsan olduğumuz ve insanlığa yüklenen ilâhi misyona aykırı davrananlara isyanla vazifelendirildiğimiz için..

                İnsan kötülüğün içinde iyiyi murat eder. Rahatlığın ziyadeleşmesinin ardından başımıza bir felâket gelir. Fakat “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır2” (İnşirah 5). Çok neşeli bir günün ardından ağlamak, dert ve kederi bol bir günün arkasından gülümsetici bir olaya denk gelmek yüksek ihtimaldir.

                Keder sizi öğütmez, sağaltır. Ve Müslüm Gürses de bir müsekkindir.[1] Onu dinlemekle arınırsınız; dertlenmez tam tersine içinizdeki kederi bir şekilde ifadelendirebildiğiniz için kendi kendinizi zehirlemekten kurtulursunuz. Yüzleşmek herkese iyi gelir ve sonrası için cesaret verir.

                Halka hizmet meyanında isterseniz bir haftasonu buketi sunalım: İtirazım Var, Ne Fayda, Beterin Beteri Var, Maziden Biri, Tanrı İstemezse, Benim Kaderim, Kalleş Dünya, Aşklarda Pazarda Satılır Oldu, Vefasız Alem, Ben Senin Kulun muyum? Efkârlıyım, Kalbine Sor, Gözünden Tanırım Dertli İnsanı, Unutamazsın, Anlasana, Bu Şehirde Yaşanmaz.

                Müslüm dinlemekle dinden çıkmazsınız, zaten yaşantınıza bakılırsa ortaya karışık. Din, akıl işidir; sorgudur, eleştiridir. Hem herşeyi hem kendini.. Dünyaya oyun oynamaya geldiğini düşünenler yavaş yavaş misketlerini toplayabilir. Çömlek patladığında şaşırmayın ha; tam da filmin en heyecanlı yerinde.

                İnsan niye var ve İmalâtçısından ne kadar haberdar? “Her gün isyanım var kadere” diyen bir adam aslında bizi eve tıkan ve ölümsüzlük hariç her işe yarayacağı söylenen bir çip karşılığı yapay zakâ gibi yaşatan / yaşatacak olan bir kader Allah’ın hükmü müdür, Allah rolündeki kulların diğer kullara kader üretmesi midir? Kader mi imanın şartıdır yoksa ölçü ve dengeyi yahut yasayı (Kamer 49), Furkan 2, Mürselât 23,  bozanlara karşı duruş mu?   

                Ne denmişti şarkının altındaki yorumda: “İçimden yanık kokuları geliyor Babaaa!”

Şuralarda Yerli İlaç ve Aşı Konusu…

Son günlerde Dünyanın üstüne kara bir bulut gibi çöken, binlerce insanı öldüren Kovid-19 ‘a karşı önleyici ve tedavi edici ilaç ve aşı ihtiyacının tartışılır olması, beni Aydınlar Ocakları Şura sonuç bildirgelerini gözden geçirmeye sevk etti. Sonuçları itibariyle Dünyaya yeni bir düzen getirmeye aday olan bu biyolojik savaş ve büyük tehlikenin genç veya yaşlı demeden herkesi öldürebileceğini yeni yeni fark ediyoruz. Hala fertler arasındaki -sosyal mesafe değil- fiziki mesafeyi bile ayarlayamadık.

Son yapılan şuralarda; yerli ve milli ilaç sanayinin geliştirilmesi, yabancıların eline geçmemesi, aşı geliştirici kapatılmış veya fonksiyonlarını yitirmiş sağlık kuruluşlarının canlandırılması konularına sonuç bildirilerinde yer verildiğini memnuniyetle gördüm. İlaç ve aşıda dışa bağımlılığın giderilmesi üzerinde bilhassa durulmuştur. Bunun yanı sıra, GDO’lu ürünlerin açıkça satışlarının önlenmesi, kanser ve gıda zehirlenmesi, çevre sorunları, yolsuzluk, sanayi kuruluşları ile bankaların özelleştirilmesi daha doğrusu yabancılaştırılması, ithalat yerine üretime destek verilmesi, tüketim eğilimdeki davranış bozuklukları ve israf, tarım ve hayvancılığın sorunları, bu alanların yabancıların eline geçmesi, tohum ve betonlaşma, varlık fonu ve fonların yanlış kullanımı, gençliğe yönelik uyuşturucu terörü, sığınmacı sorunu, İHA ve SİHA üretimindeki başarılar, yerli ve milli harp sanayii ürünlerinin çeşitlendirilmesi, milli güvenlik ve bölücü ırkçı terörle ve terör örgütleri ile mücadele, çocuklarımıza yönelik internetteki saldırılar ve 142’yi bulan intiharlar, aile yapımıza yönelik saldırılar ve sorunlar, kadına şiddet, artan boşanmalar, işlenen cinayetler, eğitimin sorunları ve eğitimin milliliği, yap-işlet-devret şeklinde Türkiye’ye kurulan tuzaklar, milli davalarımız, dış politika sorunlarımız, haksız ve belgesiz Ermeni iddiaları, Ortadoğu’da önümüze çıkaran tuzaklar, Türkçeye saygı ve yer adlarımız, Türk Dünyası, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, hukuk devleti, kooperatifçiliğin desteklenmesi, geçmişteki başarısız terörle barış ve açılım süreçleri gibi birçok konuda tespit ve teklifler ortaya koymuş olmaktan mutluluk duyarız. Böylece alışılmış, basmakalıp birtakım ezberler ve soyut ifadeler aşılarak somut gerçekleri ele almaktan çekinilmemiştir. Şuralarımız; saatler süren salon toplantıları olmamış, sosyal ilişkilerin geliştirildiği, değişik sorunların ele alındığı, sohbet fırsatlarının doğduğu, fikir alışverişi ve bilgilenmenin öne çıktığı, çevrenin tanıtıldığı, ziyaretlerin yapıldığı, zaman zaman musiki ziyafetlerinin de yer aldığı birliktelikler olmuştur. Bugüne kadar 49 şura düzenledik. 50.Şurayı malum virüs saldırısı dolayısıyla Giresun’da yapamadık ve Ekim ayına tehir ettik.

Bugüne kadar düzenlenen şuralarda üstün gayret gösteren, ev sahipliği yapan bütün Ocaklarımızın değerli yöneticilerine ne kadar teşekkür etsek azdır. Onlarla daima gurur duyuyoruz. Bu vesile ile Allah’ın rahmetine kavuşan dost ve arkadaşlarımızı, hocalarımızı da saygı ve rahmetle anıyoruz.

Ege’nin Efeleri

0

Gürbüz Azak, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 154 sayfalık eserinde; İstiklal Savaşı’na milis kuvvetleri olarak katılan efeleri anlatıyor. Kitapta; gerek vatan müdafaasındaki kahramanlıkları, gerekse ahlâk abidesi olarak mertlikleriyle, hizmet aşkları ile sayılan ve sevilen, kâmil insan karakterine sâhip örnek alınacak 7 kişinin hayat hikâyeleri var. Fevkalâde duygulu, nefes kesici heyecanlarla dolu bölümler okuyucuyu sayfalara, satırlara bağlıyor. Kahramanlarımız: Adnan Menderes, Demirci Mehmet, Çakıcı Mehmet, Gökçen Efe, Gümüş Diş, Emir Ayşe ve Yörük Ali’dir. 

Adnan Menderes, insanlarımızın büyük bir ekseriyeti olarak siyaset ve devlet adamı, başbakan olarak bilinir. Gürbüz Azak, mazlum ve mağdur şehidimizin, toprak, vatan ve millet sevgisini, okuyanın yürek tellerini inleten duygularını ve hazin vedasını, mermere yazar gibi, unutulması mümkün olmayacak bir ihtişamla okuyucuya aktarıyor.

Yaşı, 70’ten az olanlar Adnan Menderes’in haşmetini ve dramını kitaplardan veya kendilerine anlatılanlardan öğrenmişlerdir. Yazılanların ve anlatılanların pek azı, Gürbüz Azak’ın kaleminden çıkanlar kadar yürektendir, tesirlidir.  Gürbüz Azak, kelimelerle adeta Menderes’i ete kemiğe büründürüyor, karşımıza oturtuyor ve konuşturuyor:

“Ben Adnan Menderes!

Öksüz ve yetim büyüdüm. Babam beni doya doya sevemedi. Ben daha çok küçükken verem illetinden kurtulamadı. Hemen ardından annemi de aynı hastalıktan yitirdim. Kız kardeşim Melike’nin alın yazısı da aynıydı. 5-6 yaşında iken körpe vücudunu toprağa teslim ettik. ‘Baba’ diye koşacağım zaman babam yoktu. İleride belki dertlerimi, sızılarını paylaşacağım kız kardeşim pek küçükken göçtü. Çaresiz bir ana, bütün dallarımı koparır benim. Hemen tenha köşelere sığınır, orada bir başıma ağlar, ağlarım…

Babam öldüğünde ağlayamadım. Annem öldüğünde de… Kardeşimin yokluğunu nice sonra fark etmişimdir.

Ben Adnan Menderes…

Ben, insanları severdim.

İnsanların sevdiklerini, hem de yurdumu…

Daha da sevmeğe artık zaman yok.

 Dışarıya darağacı kurdular.

 Altı kişi yakınında durdular.

 Belli ki vakit tamam…

Şimdi bir daha anlıyorum:

Bu vatanı sevmek kolay değildir.

 Ama bu toprağın sevenleri hep olacaktır…

***

‘Harp ve Sulh’, ‘Anna Karenina’ ve ‘Diriliş’ gibi eserleri dünya kültürüne armağan eden Rus yazar Tolstoy (1828-1910) diyor ki: ‘Romanlarımı yazarken, kalemimi mürekkep kabına batırmak yerine, ruhumun karanlıklarına daldırır ve oradan aldığım duyguları kâğıda geçiririm.’

Günümüzde mürekkep hokkası yok, divit yok… Sessiz gariban klavyeler, gürültücü ve çığırtkan daktilo tuşlarını mahzenlere, tavan aralarına attı. Yazı âletleri değil, insanlar bile mekanik hâle geldi, makineleşti. Nâzım Hikmetov, ‘Trum trak, turum trak makinalşmak istiyorum’ demişti. O’na inat tsunami gücündeki duyguları yüreklerine sağmayan insanlarımız var. Duygularını, nerede nasıl çoğalttıkları, zenginleştirdikleri bilinemeyen Gürbüzler, Azaklar… beyin ve yürek sancılarını sayfalara, sayfalardan okuyucuya başarı ile aktarabiliyorlar. Ege’nin Efeleri,  böyle bir başarının bercestesidir.

Siz hiç 5 metrekarelik hücrede, yıl uzunluğundaki günleri 30 santimetrekarelik demir parmaklıklı pencereden denizi ve gökyüzünü ve nadiren de olsa pencere önünden geçen martıları seyretmekle teselli buldunuz ve bu teselliyle mutlu oldunuz mu? Sizi oraya tıkan kuvvetin pencerenin camını siyaha boyatmak suretiyle bu teselliyi de elinizden alma zulmetine maruz kaldınız mı?

Ve daha niceleri…

Ölmeden ölüme mahkûm edilmiş, milletin sevgilisi bir başbakan… ve aynı milletten olmakla utanç… utanç ne demek, tiksinti duyulacak zalim kumandan ve başsavcı bozuntuları…

Gerçek güç sâhipleri, bulundukları makama güç verirler. Zâti güçleri Lût gölü, egoları Himalayalar seviyesinde olan zavallılar ise hasbelkader işgal ettikleri mevkilerden güç alırlar ve ancak Marpuis de Sade* taklitçisi olabilirler.

Bayrak taşıyanların geriye bakmaya vakti olmuyor.

Ve Adnan Menderes’in son dakikaları, son sözleri ve arşa yükselen asil duyguları… Kendi el yazısıyla Arap harfleriyle yazılmış veda mektubu:

‘Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes, hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme karar-ı metanetle gittiğimi silâhların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz?

Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendilerinizi yine de 1950’de kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek, Adnan Menderes’in ölümü sizi ebediyete kadar takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen merhametim sizlerle beraberdir.’

Eserin diğer sayfalarında Adnan Menderes’le alakalı belge ve fotoğraflar, Ege’nin diğer efelerinin efsanevî hayatlarından destansı bölümler yer alıyor.

………………………..

*Marpuis de Sade: 1740-1814 yılları arasında yaşamış Fransız yazar. Zamanının ahlâk anlayışına aykırı davranışları sebebiyle toplam 30 yıl hapiste yatı. Kitaplarını hapishanede yazdı. Kitaplarında insanoğlunun içindeki çarpık duyguları ve kötülüğü, fazilet ve iyilik duygularıyla çarpıştırdı. Yazdıklarıyla birçok filozof ve edebiyatçıyı etkiledi. O’nun başkalarına acı vermekten zevk alma duyguları, sonraki yıllarda Sade isminden hareket edilerek ‘sadizm’ olarak adlandırıldı.   

MİHRÂBAD YAYINLARI:

 Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28

Belgegeçer: 0.212-528 24 01 bilgi@mihrabadyayinlari.com  www.mihrabadyayinları.com

 

     

 

GÜRBÜZ AZAK:

     1938 yılında Denizli’nin Acıpayam ilçesinde doğdu. İstanbul’da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden Yüksek Mimar olarak mezun oldu. 

     Meslek olarak gazeteciliği ve yazarlığı seçti. 1961 yılında Hür Vatan gazetesinde ressam ve grafiker olarak çalışmaya başladı. Yeni İstanbul ve Bâbıâl’de Sabah gazetelerinde,  Büyük Doğu Dergisi’nde, Yeni Asya, Doğuş, Tercüman ve Türkiye gazetelerinde ressam, grafiker, köşe yazarı ve çeşitli kademelerde idareci olarak çalıştı.  Yazı ve kitaplarında Gürbüz Azak, Nedim Gürbüz, Oğuz Akalan ve Alış imzalarını kullandı. 1969-1974 yılları arasında atölye kurarak serbest ressamlık yaptı. Birçok dergide yazdı.

     Çok yönlü sanatkârdır: Katikatür çizdi, roman, şiir, hikâyeler ve mizahî eserler yazdı, hazırladığı çizgi roman film olarak TGRT’de gösterildi.

     Pek çok armağana lâyık görüldü, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ESKADER işbirliği ile adına saygı programları tertip edildi.

     Yayınlanmış eserleri: Deneme: Dostlara Mektup (1977, Nedim Gürbüz adıyla), Sizi Biri Arıyor (1985), Atlar Hazır mı? (1990), Dünyayı Ölüler Yönetir (1997).

<

Sarımsak ve Korona Virüsü

Birinci ders: Eğer bir maddenin yararları inanılmayacak kadar çoksa, muhtemelen inanmamakta haklısınız. Sarımsak, zencefil anlatanlara sorun. Kaç yüz hastaya sarımsak ve zencefil verdiniz?

Sarımsak? Soğan? Zencefil? Çare ve tedavi yağıyor.

Çocukluğumun İzmir’indeki sokak satıcılarını hatırlıyorum. Onlar sanatkâr mıydı ne? Yoksa insan ömrüne göre uzunca bir zamanın ötesinden bakmanın nostaljisi mi öyle hissettiriyor? Gece karanlığında bozacının sesi: “Kaymak bozaaaa”. Sihirli bir sesti. Ağaçlardan yansıyınca yerden değil, gökten gelirdi. Her gün dana taklidi yaparak geçen yoğurtçu: Muuuuu. Şu satıcının her cümlesi hafızama kazınmış: Nane suyu var, kekik suyu var, filiskin suyu var. Karnındaki gazları dağıttırır, yemekleri hazmettirir.

Gayet mutedil iddialarmış demek. Şimdi olsa sadece sindirimde durmaz, kansere iyi gelir, boy uzatır, saç dökülmesini engeller ve haftada on kilo verdirirdi.

Birinci ders: Eğer bir maddenin yararları inanılmayacak kadar çoksa, muhtemelen inanmamakta haklısınız.

İlla sarımsak, illa soğan

Başka biri anlatıyor: Çin virüsten kıvranırken, bakmışlar bir köye hiç virüs girmemiş. Bir heyet incelemeye gitmiş. Ne görsünler, köy evlerinin her odasında bir soğan asılı. Sonra izah ediyor: Soğan asıldığında bütün mikrop ve virüsler soğana gidiyor ve insanlara zarar vermiyormuş. Bu mahlûkatın bacağı, kanadı yok. Nasıl gidiyorlar acaba? Onun için biz de evin her odasına kocaman bir soğan asarsak, Covid-19’un işi bitermiş. Çinliler bunu biliyor mu?

Şimdi sarımsak ve kardeşlerine dönelim. İnsanlar niçin sarımsağa bu kadar yüklenir. Tamam, Fransızlar her şeyin içine koyarlar ve iyi de ederler. Biz de yemeklerde bol bol kullanırız. Yoğurtla yendiğinde tansiyonu düşürdüğü folklorumuzda var. Şimdi bir video dolaşıyor. Sözde Bilim Kurulu Başkan Yardımcısı konuşuyor. Özeti şu: Süt, su ve tabi sarımsak. Sonra zencefil ekliyoruz ve galiba içiyoruz.(Sonuna kadar seyretmedim.) Bir şeyciklerin kalmaz, Korona morona da bulaşmaz. Yakında bu tavsiyeyi İlber Ortaylı ve Mevlana’dan da duyarsınız.

Kontrollü

Herhangi bir şeyin iyi geldiğini söylemek için tıp biliminde “kontrollü” deneme yapılır.

Kontrollü ne demek?

Bir grup hastaya yeni bulduğunuz ilacı verirsiniz. Mümkün mertebe ilaç verdiğiniz gruba benzeyen bir ikinci gruba da vermezsiniz. Sonra hastalığın seyrini izlersiniz. Birincide, ikinciye kıyasla anlamlı bir iyileşme varsa, tamam, o ilaç ilaçtır dersiniz. Bu deney bir değil bir sürü yerde, hastanede, üniversitede yapılır ve sonuçlar bir birini desteklerse hüküm daha da kuvvetlenir. Şimdi yan etkiler, tedavi sonrasında olup bitenler, hamileler, çocuklar, ihtiyarlar üzerinde etkileri gibi konulara yönelinir. Ama şu ilaç şu hastalığa iyi geliyor hükmü böyle verilir.

Tıp bilimdir ve bilim hüküm verirken muhafazakârdır. Genellikle “A ilacı B hastalığını tedavi eder” bile demezler. “A ilacı B’nin iyileşmesinde yardımcı olabilir” gibi cümleler kullanılır. Aslında bütün bu hükümlerin sayıya dayanan istatistik ifadeleri vardır.

…ve çift kör

Anlattığım, işin biraz basitleştirilmiş hâli. Bir maddeyi denemenin teorik sebebi vardır. Hatta deneyeceğiniz molekül, tasarlanmış ve üretilmiştir. Deney önce tüpte, laboratuvarda yapılır. Başarılıysa hayvanlarda denenir. Yine başarılıysa yukarda anlattığım kontrollü deneye gidilebilir.

Kontrollü deney bir gruba ilaç verirken diğerine yalancı ilaç (genellikle nişastadan yapılmış hap) vermekten ibaret değildir. Yalancı ilaca “plasebo” denir. Hasta, ilaç mı, plasebeo mu aldığını bilmez.  Bunu sadece ilacı dağıtan hekim bilir. Böyle deneye kontrollü, kör deney denir.

Ya ilacı veren hekim bildiğini hissettirirse? Veya deneklerden birinin iyleşmesini istiyor ve ona gerçek ilacı veriyorsa? Bunu engellemek için bir kişi ilaç dağıtımını belirler; mesela gerçek veya uyduruk hapları kutulara koyar ve üzerlerine hasta numaralarını yazar. Sonra bu kutular ilacı dağıtacak hekime verilir. Dağıtan da hangisinin gerçek, hangisinin plasebo olduğunu bilmez. Buna çift kör denir.

Sonuçlar alınır. Dünyanın başka laboratuvarlarından da sonuçlar gelir ve karar verilir. A maddesi B hastalığının tedavisinde yüzde şu kadar (şu hata sınırları içinde) etkilidir.

Maske iyi de bir de dedektör takın

Söylemesi kolay. Yapması zor. Düşünün, ilacın ölümcül bir hastalığa iyi gelebileceğine dair elinizde kuvvetli deliller var. Şimdi hangi hastalara kıyıp da ilaç yerine plasebo vereceksiniz?

Sarımsak, zencefil anlatanlara sorun. Kaç yüz hastaya sarımsak ve zencefil verdiniz? Yakın sayıda hastaya sarımsak ve zencefil verir gibi yapıp vermediniz ve sonuçlar sayı olarak ne çıktı? Bu deney kaç tıp merkezinde tekrarlandı? Sarımsak verdim deyip de vermediğiniz hastaları nasıl kandırdınız? Sarımsağın plasebosunu yapmak kolay değil!

Mucize tedaviler anlatanlara lütfen bu soruları sorun.

Ancak bir husus var ki deney yapmağa gerek yok: Sarımsak, sosyal mesafenin korunmasında yararlı olabilir!

Isaac Asimov, “Bilim adamının burnunda bir gayeta dedektörü vardır!” diye yazmıştı. Siz de takın.

IMF’den Borç Almak

Türkiye ekonomisi zaten çok kırılgan bir halde iken salgına yakalandık. Covid-19 salgını sebebiyle hem ülkemizde ve hem de dünyada alınan tedbirler ekonominin çarklarını birçok sektörde durdurdu.

Devletlerin işsiz kalan, işyerleri kapanan, işleri bozulan veya ücretsiz izne çıkarılanlara yapmak zorunda olduğu destekler çok büyük meblağlarla ifade ediliyor.

Ekonomisi güçlü, tasarrufları yeterli olan devletler milli gelirlerinin yüzde 10-25’ i oranında destek paketleri açıkladılar. Türkiye’nin yapabileceği açıklanan sosyal destek paketlerinin toplamı milli gelirimizin yüzde 2’sini bile bulmuyor. Ama uygulamada bu kadar destek bile verilemiyor. Çünkü Hazine tamtakır.

Bu durumda devletin gelirleri azalırken giderlerinin artacağı bir dönemde yeni kaynaklar bulmak gerekiyor.

Kredibilitemiz kötü (CDS primimiz yüksek) olduğundan uluslararası bankalardan borç bulmak zor veya çok pahalı.

Hükümetin Amerika Merkez Bankası (FED) veya IMF’den dolar borçlanmak için görüşmeler yaptığı yazılıyor. Amerika iç destekler için bol bol para basacak, bu arada dünya ticaret çarkının dönmesi için zor durumda olan ülkelere de borç verecek.

Ancak ABD borç verdiği ülkelerden karşılığında siyasi taleplerde de bulunur. Mesela Türkiye’ye S-400’leri devreye almama taahhüdü isteyebilir.

IMF koronavirüsle mücadele için kredi programını 1 trilyon dolara yükseltecek. Bundan yararlanmak için Türkiye henüz başvuru yapmadı.

Çünkü normalde IMF kredi verdiği ülkelerle stand-by denilen anlaşmalar yapar ve bu kredinin vaat edildiği gibi kullanılıp kullanılmadığını denetler. Oysaki Cumhurbaşkanı Erdoğan bu tür bir denetimden çok rahatsız oluyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan IMF kredisinin muhtemelen şartsız bir borç olup olmadığını netleştirmek istiyor. Ancak basında yer alan bilgilere göre bu defa IMF kredisi şarta bağlı olmayacak.

Uzmanlara göre, ihracat ve turizm gibi dolar yaratan sektörlerde ciddi bir aksama olması nedeniyle, Türkiye ekonomisi bu imkânlardan faydalanmak zorunda.

Hem de 3-5 milyar dolarlık değil, hayli yüksek (50-80 milyar dolar mertebesinde) bir meblağa ihtiyacımız var. Böyle bir borç alınırsa doların yükselişi de hız kesecektir.

****

IMF bir para fonudur. Yani bir yardımlaşma sandığı, bir kooperatif gibi üyelerinden aidat toplar, talep eden üyelerine de kredi verir.

Türkiye IMF’ye üye 189 ülkeden biridir. IMF’ye 1947 yılında üye olan Türkiye o zamandan beri fona aidat ödemektedir.

Türkiye’nin ihtiyacı olan 50-80 milyar dolar krediyi hem de en ucuz faiz oranlarıyla ve uzun vadeli olarak alabileceği tek yer IMF gibi gözüküyor.

Erdoğan ve AKP, IMF’den borç alınmasına karşı çok sert söylemlerde bulunmuştu. “İnsanın ayıpladığı mutlaka başa gelir” derler.

AKP ilk iktidara geldiğinde IMF’den borç almış ve iki stand-by anlaşmasını birlikte yürütmüştü. (IMF ile 19’uncu ve son stand-by anlaşması, 2005’de imzalandı. Bu anlaşma 2008’de sona erdi.) Galiba AKP hükümeti yeniden IMF kredisi almak zorunda kalacak.

Peki, zaten gırtlağa kadar borçlu olan Türkiye bu yeni borçları alınca düze çıkacak mı?

*******************************

YENİ BİR EKONOMİK PROGRAM ŞART

Ekonomist olmasam da okuduklarımdan çıkardığım sonuç şu: Tek tek tedbirlerin hiçbiri yeterli olmayacak.

IMF’den borç alınması, para basmak, israf ve yolsuzlukların azaltılması, Hazine Garantili Yap- İşlet- Devret yatırımlarının ödemelerinin mücbir sebep gerekçesiyle ertelenmesi vd tedbirlerin hepsine birden başvurulmak zorunda.

Bunun için yeni bir ekonomik program uygulamak şart. Ancak bu program son açıklanan YEP (Yeni Ekonomik Program) gibi “dostlar tedbir görsün” kabilinden olmamalı.

Bu tedbirler büyük bir ekonomik programın parçaları olarak birlikte ve birbiriyle uyumlu olarak uygulanırsa başarılı olabilir.

********************************

YOLSUZLUK VE İSRAFIN SONU FELAKET

Uluslararası Şeffaflık Örgütünün 2019 yılı değerlendirmesine göre Türkiye 180 ülke arasında yolsuzluk indeksinde 91. sıraya geriledi. Yani 90 ülke bizden daha iyi durumda.

Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya gibi Baltık ülkeleri; Katar, BAE, Suudi Arabistan, Tunus gibi orta doğu ülkeleri; Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti gibi eski Sovyet Bloku doğu Avrupa ülkeleri bile Türkiye’den çok daha iyi durumda ve üst sıralarda.

Türkiye, 1995 yılında yolsuzluk algı endeksinde 29’uncu sırada yerini alıyordu. Yani sadece 28 ülke bizden daha iyi durumda idi. 14 sene içinde bu kadar arka sıralara düşmek ürkütücü.

2019’da Türkiye’nin sırası G20 ülkeleri arasında 16’ncı. Yani dünyanın en büyük 20 ekonomisi içerisinde yolsuzluk algı sıralamasında alt sıralara düşmüş durumdayız. Avrupa Birliği’nin 28 ülkesi sıralamasına baktığımızda Türkiye en son sırada.

O kadar kritik bir dönemdeyiz ki bir TL dahi boşa harcanmaması gerekir.

Bu yüzden devleti yönetenlerin öncelikle 

Kanunlar Yumağı

    Madem sanat ve hikmetle yaratıcı olan Allah; her şey için o şeye münasip, o şeye uygun bir mükemmellik noktası, erişmesi gereken bir durum tayin ediyor. Her şeye ona lâyık ona göre, bir varlığa verimli olacak şekilde bir mertebe tayin ediyor. O şeye, o mükemmellik noktasına doğru çalışıp gitmek için, bir yetenek vererek onu oraya doğru yönlendiriyor.

     İşte bütün bitki, hayvan ve canlılarda; bu Rablık yani terbiye ediş, yetiştiriş kanunu geçerlidir.

     Bununla beraber bu Rablık, yani terbiye edicilik kanunu, cansız varlıklarda bile yine geçerlidir.

     Nitekim basit toprağa, elmas derecesinde ve değerli taşlar mertebesinde bir yükseliş veriyor.

     İşte bunda; gerçekte çok büyük bir Rububiyet, Rablık yani terbiye edicilik ve yetiştiricilik kanununun ucu görünüyor.

     Madem o cömert Yaratıcı; canlıların üreme, çoğalma gibi büyük kanununda hayvanları hizmet ettirip çalıştırıyor. Bunun için hayvanlara bir çeşit ücret veriyor. Tabii ücret olarak, birer maaş gibi, her birine az bir lezzet veriyor.

     Arı ve Bülbül gibi, diğer Rabba ait hizmet ve işlerde hizmet ettirilip çalıştırılan hayvanlara da birer ücret veriyor. Onların mükemmel edilişlerini; onlara verilmiş ücret sayıyor. Onlara bu iş için, onları şevke getirecek, lezzet almalarına vesile olacak birer makam veriyor.

     İşte bunda yine Allahın bir büyük Kerem ve Bağış Kanununun ucu görünüyor.

     Madem her şeyin gerçeği; Hakkın ta kendisi olan Yüce Allah’ın bir isminin yansımasına, görüntüsüne bakar. Ona bağlıdır. Ona aynadır.

     O şey ne kadar güzel bir durum alsa, o ismin şerefinedir. O ismi şereflendirir. Çünkü o isim öyle ister. O şey bilsin bilmesin fark etmez. O güzel durum hakikatin gözünde istenilen bir özelliktir.

     İşte bu gerçekten ise, Yüce Allah’ın son derece büyük bir “Güzellik Kanunu”nun ucu görünüyor.

     Madem, cömert olan ve eşsiz, Sanatla Yaratıcı Allah’ın “Cömertlik ve İkram Prensibi” vardır.

     Bu kerem, düstur ve prensibinin gerektirmesiyle, bir şeye verdiği makamı ve kusursuzluğu geri almıyor. Çünkü bu, O’nun yüce şanına yakışmıyor. Cömertliğiyle bağdaşmıyor.

     O şeyin hayatta kalış süresi ve ömrü bitmesiyle, o mükemmelliği ondan geri almıyor.

     Tam tersine o mükemmellik sahibinin, kendisine mükemmellik verilmiş olanın meyvelerini, sonuçlarını, manevî hürriyet ve özgürlüğünü ve mânâsını kalıcı kılıyor. Şayet o şey ruhlu ise, ruhunu devamlı hâle getiriyor.

     Meselâ dünyada insanı birçok mükemmelliklere mazhar eder, kavuşturur. Mazhar ettiği, sahip kıldığı bu mükemmelliklerin mânâlarını, meyvelerini kalıcı kılıyor.

     Hattâ şükreden inançlı birinin yediği geçici meyvelerin şükrünü, hamdini bile somutlaştırıyor. Elle tutulur bir hâle getiriyor. O şükür ve hamdleri cisimleşmiş bir cennet meyvesi suretinde tekrar ona veriyor. Ona iade ediyor. Ona döndürüyor. İnsanın her şeyi Kendinden bilmesini, anlamasını kolaylaştırıyor. Anlama kapısını aralatıyor.

     İşte bu hakikatte, Allahın büyük bir “Rahmet Kanunu”nun ucu görünüyor.

     Madem eşi benzeri bulunmayan Yüce Yaratıcı israf etmiyor. Boş ve anlamsız işler yapmıyor. Hattâ güz mevsiminde görevi bitmiş, ölmüş yaratıkların maddî yıkıntılarını baharda, yine birer sanat eseri olarak yaratacağı varlıklarda kullanıyor. Onların yapılarında yerleştiriyor.

     Öyleyse “Yeryüzünün başka bir şekle çevrileceği gün.” (İbrahim: 48) mealinde olan âyetin sırrıyla, ilahî hikmeti gör. “Asıl hayata mazhar olan, asıl hayat sahibi ise âhiret yurdudur.” (Ankebut: 64) anlamındaki âyetin işaretiyle ilahî hikmeti, hedefi gör. Dünyada cansız, bilinçsiz olduğu halde, önemli işler gören yeryüzünün en küçük yapıtaşlarının sonlarını gör.

     Ve bil ve anla ki, elbette öteki âlemin taşı, ağacı, her şeyi canlıdır. Şuur ve bilinç sahibidir. İşte dünyadaki zerre ve atomlar böyle bir âhiretin; bundan sonraki öteki âlemin bazı yapılarında yerleştirilecekler, bu yolda kullanılacaklar.

     Bunun ilahî hikmet gereği olduğunu anla. Çünkü harap olmuş, yıkılmış dünyanın zerre ve atomlarını dünyada bırakmak israftır. Veya bu zerreleri, bu atomları yokluğa atmak israftır.

     Öyleyse anla ki şu hakikatten; Yüce Allahın pek büyük bir “Hikmet ve Faydalılık Kanunu”nun ucu görünüyor.

     Hem madem dünyanın pek çok eserleri âhiret pazarına gönderiliyor. Manevî âleme ait olan şeyleri, sonuçları âhiret pazarına gönderiliyor.

     Hem madem cinler ve insanlar gibi, Allaha karşı yükümlü olanların iş ve davranışlardan dokunan şeyleri âhiret pazarına gönderiliyor.

     Hem madem fiil, eylem ve işlerin yazıldığı sayfalar âhiret pazarına gönderiliyor.

     Hem madem cinlerin ve insanların ruhları, cesetleri âhiret pazarına gönderiliyor.

     Elbette o sonuçlara, o mânâlara hizmet eden ve arkadaşlık eden, yerin en küçük yapı taşlarını da ihmal etmeyecek, onlara boş vermeyecek, kendi başlarına bırakmayacaktır.

     Göreceği vazife bakımından onlar da kendine göre olgunlaştıktan, istenen kıvama geldikten sonra, elbette onları ihmal ve gözardı etmeyecek.

     Onları hayat ışığına çok defa hizmet ettikten ve hayat sahibi olduktan sonra, elbette Yüce Allah onları unutulmuşluğa terk etmeyecek.

     Hayat sahibi olarak gereken tesbihleri yaptıktan, Allah’ı noksan sıfatlardan yüce tutan mânâyı ifa ettikten sonra, onları şu harap olacak, yıkılacak dünyanın yıkıntıları içinde bırakmayacak.

     Zerre ve atomları da öteki âlemin yapısına yerleştirecek. Çünkü bu Yüce Allah’ın hikmet ve adaletinin gereğidir. İşte bu hakikatten yine Yüce Rabbin pek büyük bir “Adalet Kanunu”nun ucu görünüyor.

Kanagava’nın Büyük Dalgası

Düşman bulunamazsa virüsün Allah’tan geldiği söylenir.
Gerçi Müslümanlar hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanır. Ama hepsi değil.
Mesela popülist size, hayırların şahsından, sadece şerlerin Allah’tan geldiğini
söyler.

Popülistler Covid19’dan hoşlanmaz.

Bir kere popülizm düşmansız yaşayamaz. Salgında, virüsün
kendisinin dışında bir düşman bulmak, bulunamazsa icat etmek kolay değildir.
Kolay değildir ama imkânsız da değildir.

Mesela salgının çok tehlikeli olduğunu söyleyen muhalifleri
terörizmle suçlayabilirsiniz. Salgının ekonomiye kötü etki yapacağını
söyleyenleri de.

İnsanlar yaratılan düşmanlara inanır mı? Araştırmalar sosyal
veya asosyal medyada en çok paylaşılan, en çabuk yayılan yalanların nefret
haberleri olduğunu gösteriyor. Hani şu tavırdaki haberler: Coronavirüsü’nün
Çin-ABD rekabetinin zirvesinin yaşandığı bir zamanda çıkması sizce tesadüf mü?
Salgın başlamadan yurt dışından gelenler arasında muhalif X, Y, Z’nin bulunması
da mı tesadüf?

Veya: Bunlaaar! Şu zor günlerde millî birlik ve beraberliğe
kast etmenin bedelini ödeyecektir. Bunlaaaar! İyi de, kim bunlar? Bu eğer hâlâ
müsaade ediliyorsa muhalefet partisi, muhalif basın ve televizyonlar, muhalif
belediyeler olabilir. Hatta salgın, bunlardan bir kısmının ortadan kaldırılması
için bir fırsat da sunabilir.

Covid-19 çok hain

Düşman bulunamazsa virüsün Allah’tan geldiği söylenir. Gerçi
Müslümanlar hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanır. Ama hepsi değil. Mesela
popülist size, hayırların şahsından, sadece şerlerin Allah’tan geldiğini
söyler.

Popülizmin en sık kullandığı “dış güçler” de bu sefer
çalışmaz. Çünkü o dış güçler de salgının pençesindedir. Mevcut şartlarda onları
itham etmek pek inandırıcı olmayabilir.

Kahrolsun rakamlar

Popülizmin Covid19’dan hoşlanmamasının bir sebebi de olan
bitenin rakamlarla takip edilebilmesidir. Artış hızı… Mücadelede başarılı
ülkelerdeki artış hızı ile sizinki… Bunlar açıklansa bir türlü, saklansa bir
türlüdür. Saklarsanız dedikodu öyle bir başını alıp gider ki, ortalıkta en kötü
gerçeğin iki, üç, on katı rakamlar dolaşır. Açıklarsanız bu sefer başarılı
ülkelerle hemen karşılaştırma yaparlar. Çok haindir rakamlar. Laf dinlemezler.

Devletlerin ekonomiyi tehdit eden tehlikelere karşı
yaptıkları para desteği… Bu da bir rakamdır. Mesela ABD’de bu rakamın 2,2
trilyon dolar olduğunu biliyoruz. Hesaplayalım:  ABD nüfusu 331 milyon.
Bir dolar, bu yazı yazılırken 6,7 TL… Adam başına yaklaşık 44 000 TL düşüyor.
Aile başına değil, adam başına. Tabi bunun içinde doğrudan insanlara yapılacak
yardım ve zora düşen işletmelere yapılacak yardım da var. Diyelim ki ABD pahalı
ülke, sayıyı yarıya bölelim. 22 000 TL eder. 83 milyona çarpın: Kabaca iki
trilyon TL’nin altında bir rakam çıkıyor. Bu rakamın muadili bizde bağış
kampanyasıyla toplanacaktır. Şimdiden yüz milyona yakın para toplanmış. Sadece
20 bin misli daha lazım.  Yok, biz neden ABD’nin yarısı kadar verecekmişiz
derseniz 40 bin misli eder.

Bu rakamlara karşı nasıl tedbir alınabilir? Aritmetik
öğretilmez… Hesap makineleri yasaklanabilir. Pek makul şeyler yazamadım galiba…
Bir de vakaların seçilerek rapor edilmesi var. Rusya’da bir hekim öyle
yapıldığını söylemiş, tutuklamışlar.

Kanagava’nın büyük dalgası

Dünya rakamlara bakıyor ve salgının ardından bir ekonomik daralma
(resesyon) beklendiğini hesaplıyor.

Bugün bir karikatür gördüm. Önde dünya, arkada büyük bir
dalga. Hani şu Japonların üstad ressamı Hokusai’nin Fuji Yama’nın otuz altı
görünümü serisinden en meşhur çizimi vardır: Kanagava’nın Büyük Dalgası. Dev
dalganın üstü tepeden püskül gibi öne sarkmıştır, önünde kalanın vay hâline;
arkada, uzakta mukaddes Fuji dağı görülür… İşte öyle bir dalga. Dalganın
üstünde Covid19 yazıyor. Fakat arkadan onun birkaç katı daha büyük bir dalga
geliyor, aynı biçimde ve bu ikincinin üstünde ‘Daralma’ (Recession) yazıyor. (
Karikatür ektedir..)

Dünya Bankası, IMF gibi, Fitch, Moody’s, Standart and
Poor’s, JCR gibi bize karşı ön yargılı kuruluşlar dünyanın ne kadar küçüleceği
tahminlerini yayımlıyor. Fakat çok şükür, bizim maliye bakanımız, birkaç gün
önce 2020 için tahmin edilen %5 büyüme hedefini değiştirmek için bir sebep
görmediğini açıkladı. Ben katiyen sayın maliye bakanımız kadar iktisat bilmem.
Fakat dünya çapında kriz tahmini yapılan bir dönemde yukarda saydığım kuruluşların
da sayın bakan kadar ekonomi bilmediği anlaşılıyor. Yoksa o haince küçülme
tahminlerini yapıp insanların içini karartmazlardı. (Laf aramızda çoğunda
Yahudilerle Masonlar hâkim bunların.) Gerçi onlar henüz Türkiye hakkında bir
tahmin yayımlamadılar. Belki de dünya küçülürken Türkiye büyümeye devam edecek.
Şu bağışlarla toplanacak paranın da buna yararı olacaktır sanırım.

Her zaman söylüyorum. İyi ki bizi popülist bir iktidar
yönetmiyor.  Onun için sen Türkiye’m, dünya küçülürken bile büyürsün.

Uyuyan Dev!

     Önceki yazımda “AB ve ABD, korku içindeler!” diye yazmış “Türkiye ve İslâm âleminden yana endîşe içindeler.” demiştim.

     Görünen köy kılavuz istemez. Kadere fetva verdirildi. Olacağa çare yok. Olan olacak, korkulan başa gelecek. Duyulan endîşe gerçekleşecek. Çünkü korkunun ecele faydası yok.

     Öyleyse ABD bir şeyler yapmalıydı. Gidişatın önüne set çekemeyeceğini biliyordu. Yine de elinden bir şeyler gelmeliydi. Çünkü bir şey, bütün bütün elde edilmiyor diye, bütün bütün caymak doğru değildi. Bir şeyler yapabilirdi ve yapmalıydı.

     Hiç olmazsa olacağı, doğal mecra ve akıntısından saptırabilirdi.

     Bu kararla, kendilerini Irak’ta buldular. Etrafa dehşet saçtılar. Binlerce Iraklıyı öldürdüler. Yakıp yıktılar. Ne kadın dediler ne çocuk; ezip geçtiler. Kimilerine insanlık dışı işkenceler ettiler.

     Ve tabii büyük infiale ve tepkiye sebep oldular. Saddamın zulmünden kurtulacağız diye işgale pek direniş göstermeyen Iraklılar; felâketin dehşetli boyutlarını görünce, yağmurdan kaçarken doluya tutulduklarını geç de olsa anladılar. Akılları başlarına gelen Iraklılar, ancak o zaman büyük direnişlerini başlattılar.

     Görünüşte ABD’yi pek desteklemeyen AB; durumunu değiştirmiş, ABD’ye destek olmaya başlamıştır. Çünkü Türkiye ve içinde yer aldığı İslâm âleminin kendine gelmeleri hem AB hem ABD’yi acı acı düşündürüyor. Petrol ve diğer yer altı servet ve kaynaklarını kaybedeceklerini görüyorlar. Çünkü vatandaşlarına sağladıkları her türlü sosyal refah imkânları, yavaş yavaş kurumaya başlıyor. Artık halklarına eskisi gibi güven veremiyorlar. Refah ve rahatlık sağlayamıyorlar. Özellikle emeklilere eski imkânları veremeyeceklerini açıkça dile getiriyorlar. Zor günlerin onları beklediğini çekinmeden söylüyorlar.

     Çünkü Doğudaki uyuyan dev uyanmaya başlamış. Eskisi gibi kendisini sömürtmek istemediğinin işaretlerini verir olmuştu. Ortadoğu, Âlemi İslâm artık birlik ve beraberliğin kapısını çalması gerektiğini anlamıştı. Ne yapıp edip bunu gerçekleştirmeliydiler.

     İşte ABD’nin Irak işgali. Ortadoğu’ya ayak basması. Kendi isteğinin tersine; bölge ülkelerinin daha sık bir araya gelmelerini sağlamış. Birbirlerine yüzlerini döndürmüş. Kader birliği yapmaları gerektiğini, her biri daha çok derk eder / algılar olmuştu.

     Nitekim yüksek rütbeli bir subayımız, “Milletlerarası arenada İranı da aramıza almaktan.” bahsetmişti. Evet bazen hayırdan şer / kötülük, şerden hayır çıkıyordu. ABD’nin kötülüğünden; onun beklemediği ve hattâ anlayamadığı hayır ortaya çıkmaya, yüzünü göstermeye başlamıştı.

     Türkiye ve İslâm âlemi kendine geliyordu. ABD ve AB’ye rağmen, hızla bir toparlanış oluyor. Batının çirkin yüzü Doğuyu, Doğuya çekiyor. Batıdan yüz çevirmesi lâzım geldiğini, geç de olsa artık farkediyordu.

     Bundan böyle Batıyla münasebet ve ilişkiler sürecekse bu; Batıya bel bağlamadan gerçekleşecek  bir ilişki olacaktı. Çünkü artık maske düşmüş, Batı’nın sömürgeci yüzü, bütün çirkinliğiyle kendini bir daha gösterir olmuştu.

     Doğunun bu noktaya geleceğini, AB ve ABD sezer gibiydiler.

     İslâm âlemi uyanmamalıydı. Dizginleri ellerinden kaçmamalıydı.

     Petrol ve yer altı zenginlikleri, ABD’nin elinde kalmalıydı. Yoksa kapıda bekleyen kaos, ABD’yi bir anda sarabilirdi.

     Ne yapıp edip hedef saptırılmalı. Laçkalaştırılmalıydı.

     Şayet İslâm âlemi arasında İttihad-ı İslâm / İslâm Birliği olacaksa; bu ABD’nin eşgüdümünde olmalı, ABD’nin görünmez yüzü buna yol göstermeliydi.

     İslâm Birliği ancak ABD’nin gölgesinde, onun çizdiği belli rotalarda yol almalıydı.

     Böylece İslâm âlemi; idealinin gerçekleştiğini sanacak. ABD ise İslâm âlemini uyutarak her zamanki emeline ulaşmış olacaktı.

 

          Ancak müslümanlarca: Dört gözle beklenen İttihad-ı İslâmı,

          Gerçekleştirecekler için; ediyoruz milyonlarca selâmı. 

Sokağa Çıkma Yasağı

0

Bir kaç aydan beri ve bilhassa son günler de Koronovirüs Hastalığı bahanesiyle bazı dış mihraklar ile İBB. Başkanı Ekrem İmamoğlu ısrarla sokağa çıkma yasağı ilan edilmesini talep ediyordu. Buna mukabil olarak da Hükümet yetkileri tarafından, hiç bir zaman sokağa çıkma yasağı konulmasının düşünülmediği hususu gayet açık bir şekilde ifade ediliyordu.  Biz de, Hükümetimize ve AK PARTİ İktidarına güvendiğimiz için bu düşünce tarzına samimiyetle inanıyor ve destek veriyorduk.

 Fakat hiç hesapta, kitapta yokken, bir de baktık ki, 10 Nisan 2020 Cuma günü akşamı saat 21.50 de, hem de 31 İl de birden iki günlük sokağa çıkma yasağı ilan edilivermiş. Tabii ki, bu yasak kararına şaşırıp kaldık. Amiyane tabirle, Hükümet bizi ters köşeye yatırmıştı.  Üstelikte Sokağa çıkma yasağı fikri, ne kadar makul olursa olsun ilan ediliş saati bakımından, kanaatime göre hiçte uygun olmamıştır. Bu durum bazı köşe yazarları tarafında da tenkit edilmektedir.   Bu husus ile alakalı olarak iç işleri Bakanı, bugün bir açıklama yaparak, erken saatlerde açıklasaydık.  Vatandaşlar marketlere hücum ederdi demiş ise de, Ben şahsen bu düşünce tarzına iştirak etmiyorum. Sanki 21.50 de ilan edilince izdiham olmadı mı? Hem de daha fazlası ile oldu. Hatta öyle ki, Memleketin muhtelif yerlerinde marketlerin önün de yer yer üzüntü veren kavgalar dahi oldu.  Daha erken bir saatte ilan edilmiş olsaydı, belki vatandaşlar daha sakin bir şekilde alış veriş yaparlardı. Benim acizane kanaatime göre, madem ki sürpriz bir şekilde sokağa çıkma yasağı konulacaktı, bunun en uygun ve makul saati gece saat 12.oo ye çok yakın bir saat olabilirdi. Bu arada şu hususu ifade edeyim ki, sokağa çıkma yağsı ilan edildikten sonra markete filan gidip bir tek çöp dahi almadım.

İki günlük sokağa çıkma yasağından beklenen fayda, son derece sınırlı iken, meydanagetireceği menfi durumların daha fazla olacağı kanaatinde bulunmaktayım Bilindiği üzere, Memleketimiz de milyonlarca vatandaşımız günlük kazandığı para ile yine, kırsal kesimde yaşayan milyonlarca köylü vatandaşımız da günlük amele olarak çalıştığı işten aldığı yevmiye ile zar zor hayatlarını idame ettirmektedirler. Bu itibarla, sokağa çıkma yasağı sebebiyle, günlük kazançlarından mahrum kalan vatandaşlarımızın geçim sıkıntısına maruz kalacakları hususu, izahtan varestedir.

 Bu husus ile alakalı olarak, bugün fesbuk da bir arkadaşınız enteresan bir paylaşımda bulunmuş.  Arkadaş diyor ki, “ Açlıktan ve yoksulluktan duyulan korku, Koronovirüsten duyulan korkuyu geçmiş bulunmaktadır” Yapılan bu tespite iştirak etmemek mümkün değildir. Zira,  tarihte milyonlarca insanın ölümüne sebep olan muhtelif felaketler, nasıl gelip geçmiş ise, bu gün de bütün dünyanın başına bela olan bu KORONOVİRÜS belası da elbette bir gün Allah’ın izniyle başımızdan def olup gidecektir. Fakat buna mukabil, sebep olduğu ekonomik sıkıntıları bertaraf etmek belki, muhtemelen uzun yıllarımızı alacaktır. Haliyle bunun sıkıntısını da vatandaşlarımız çekecektir.

Geçen gün CNN. TÜRK de SDÜ. İnden Prof. Dr. Kemal Aydın’ı dinledim Hoca, kendine göre bu menfur hasalığı anlattıktan sonra konuşmasını sonunda aynen dedi ki,  Biz  elimizden gelen bütün tedbirleri alalım. Fakat buna rağmen, bu virüs, bize musallat olacaksa, biz yatağın altına da saklansak, saraylarda da otursak bizi arar bulur” diyordu. İşin püf noktası da burasıydı.  Takdiri ilahi diye bir şey vardır. İnancımıza göre,   bir İnsanın nasıl ne zaman ve nerede öleceğimizi ancak Cenab-I Allah bilir. İngiltere Başbakanı Boris Jonson’un durumu meseleye çok güzel bir örnek teşkil emektedir. İngiltere  Başbakanı temizlik kaidelerine  riayet  edip icap eden tedbirleri herhalde almıştır, muhtemelen de Başbakanlık Sarayında oturuyordu.. Fakat, bilindiği üzere, buna rağmen, menfur hastalığa yakalanmaktan kurtulamamıştır.

Hz. Mevlana’nın çok bilinen meşhur bir sözü vardır. Hz. Mevlana diyor ki, “Eli görmeyen kişi, yazıyı kalem yazdı sanır. Allah’ın kudretini bilmeyen kişi de meyveyi ağaç verdi zanneder”. Her gün bütün Dünya virüsten bahsediyor. Hatta öyle ki, akşam virüsle yatıp, sabahta virüs ile kalkıyor diyebiliriz. Fakat buna rağmen, bir türlü bu virüsü başımıza musallat eden gücü ve kudreti halen görmüyor, görmek de istemiyor.

Halen, Afrika da binlerce çocuk açlıktan ölürken. Dünyanın birçok yerlerin de oluk oluk milyonlarca Müslüman’ın kanı akıtılırken Kimsenin kılı kıpırdamamıştır. Elbette ki, bu kadar yapılan zulme, Yüce Rabbimiz razı olamazdı. Nitekim bütün Dünyada olanları gördükçe de, razı olmadığı açıkça görülmektedir. Son zamanlarda her ne kadar ABD. de dualar edilip,  Cumhuriyet  Senetosun da Kuranı Kerim okunması., Ermeni Kilisesinde Ezan okunarak İlahiler söylenmesi, İtalya da Hıristiyanların, Müslümanlar ile beraber Namaz kılmaya başlamaları memnuniyet verici bir husus olmakla beraber, tabii ki, kafi görülmemektedir. İnşallah devamı gelir.

 Bu arada ehemmiyetine binaen şu hususa da temas etmeden geçemeyeceğim. O da şudur. ABD. Irak da, Suriye de PPK.ya, ve YPG. ye, masum insanları öldürmeleri için binlerce Tırlık silah yardımı yaparken, hiçbir şekilde zorlanmadığı halde, ne calibi dikkat bir husustur ki, bugün hastanelerindeki sağlık personeline maske ve tıbbi malzeme  temin etmekte zorlamaktadır. ABD.nin bu gün maruz kaldığı  bu durum , takdiri ilahi değilse, başka türlü  nasıl izah  edilebilir ki.

 Ben hayatın içinden sade bir vatandaş olarak samimi duygu ve düşüncelerimi yazdım. Tabii ki, takdir Saygı Değer Okuyucularımındır. 

‘Türk Dilinin En Az Beş Bin Yıllık Geçmişi Bulunmaktadır.’ Prof. Dr. AHMET BİCAN ERCİLASUN Açıkladı.

‘Türkçe, Son Derece Gelişmiş Bir Dildir.’

Oğuz Çetinoğlu: Türk bengü taşları*
hakkındaki değerlendirmenizle mülâkatımıza başlayabilir miyiz Hocam?

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun: Türk bengü taşları, şu anda yüz
milyonlarca Türk’ün konuşup yazdığı dilin bilinen ilk metinlerinin yazılı
bulunduğu taşlardır. Türk Kağanlığı* döneminde, 8. yüzyılın birinci yarısında
Orhun ve Tola ırmakları* kıyılarında dikilmiş bulunan anıtlardan oluşur.

Çetinoğlu: Tonyukuk*, Kül Tigin* ve Bilge Kağan*… Türk bengü
taşlarında öne çıkan üç isim… Türk tarihindeki yerleri ve değerleri hakkında
neler söylemek istersiniz?

Prof. Ercilasun: Tunyukuk, 682 yılında Türkleri Çin tutsaklığından
kurtaran iki kişiden biridir. İlteriş Kağan*’la birlikte verdikleri çetin fakat
akıllı mücadelenin sonunda Türk Kağanlığını (Kök Türk hanedanını) yeniden
canlandırmışlardır. Kutsal Ötüken bölgesini yeniden ele geçirerek devletin
sınırlarını Çin Denizi* ve Kadırkan Dağları*’ndan Seyhun kıyılarına ve daha
güneyde Ceyhun kıyılarına dek uzatmışlardır. Ülkenin kuzey sınırları Baykal
Gölü*’ne, güney sınırları Sarı Irmak ve Tibet’e ulaşmıştır. Tunyukuk; İlteriş
ve Kapgan Kağan*’la birlikte, bu başarının en önemli üç isminden biridir.

Hatıralarını ve yaptıklarını 720
yılında iki taş üzerine yazdırmış, böylece Türkçenin bilinen ilk tarihçisi ve
hatıra yazarı unvanını da almıştır.

İlteriş zamanında ve Kapgan’ın
ilk yıllarında devletin baş veziri, başdanışmanı, ordu komutanı olan Tunyukuk
aynı zamanda istihbarat teşkilatının da başıdır. Çin sarayında ve diğer komşu
ülkelerde görev yapan geniş bir istihbarat ağına sahipti.

Bilge Kağan, Kapgan’ın son
yıllarında dağılmaya yüz tutmuş devleti yeniden toparlayan ve 716-734 yılları
arasında Türk Kağanlığı’nı 18-19 yıl başarıyla yöneten büyük hükümdardır.
Gerektiği zaman savaşarak, gerektiği zaman ittifaklar kurarak Çin tehlikesine
karşı ülkeyi başarıyla yönetmeyi bilmiştir.

Bilge Kağan’ı tarihe mal eden ise
kardeşi Köl Tigin adına diktirdiği anıttır. 732 yılına ait anıt, hükümdarane ve
coşkun üslubuyla dikkati çeken önemli bir tarih kaynağıdır. Özellikle anıtın
metnindeki millî ruh önemlidir. Metinde geçen birçok satırlar, Türk
milliyetçilik tarihinin en önemli belgeleri arasındadır. Bilge Kağan,
Tunyukuk’la birlikte Türk dilinin bilinen ilk metinlerinin yazarıdır.

Köl Tigin, Türk kahramanlığının
sembol isimlerinden biridir. Amcası Kapgan’ın ölümü üzerine, Kapgan’ın
çocukları tahta oturunca bir darbeyle onları devirmiş ve kendisinden bir yaş
büyük ağabeyi Bilge’yi tahta oturtmuştur. Bilge’nin ısrarlarına rağmen tahtı
kabul etmeyen Köl Tigin aynı zamanda bir feragat örneğidir. Ağabeyi Bilge’nin
onun adına diktirdiği taşta, Köl Tigin’in savaşçılığı destanî bir üslupla
anlatılır.

Tunyukuk’un ölümünden az önce,
725 yılında Türk Kağanlığı’na gelen bir Çin elçilik heyeti, Köl Tigin’in
kahramanlığına, Bilge Kağan’ın sakin ve akıllı bir hükümdar olduğuna,
Tunyukuk’un kurnazlığına dikkat çeker.

Çetinoğlu: Türk bengü taşlarındaki Türkçenin ifade gücü ihtişamına
kısa zamanda ulaşılamayacağı söyleniyor. Tahminlerinize göre, Türkçenin o
ihtişama ulaşması için ne kadar zaman geçmiş olmalı?

Prof. Ercilasun: Evet. Bengü taşlarda son derece gelişmiş bir dil
vardır. Dil bilimci Doğan Aksan*’a göre anıtlarda geçen kelimelerin % 33’ü
soyut kavramların karşılıklarıdır. Söz gelişi “kaos” kavramı için bulgak kelimesi vardır. İl (devlet), törü (kanun) gibi kavramlar hep soyut kavramlardır. Bir kavram da
ben söyleyeyim: urugsıratmak. Bu
kelime “uruksuz bırakmak, kökünü kurutmak” demektir; yani bugünkü jenosit*
teriminin tam karşılığıdır. Çin’in Türklere karşı soykırım uyguladıklarını
anlatmak için kullanılmıştır.

Metinlerde epik* ifadeler de
çoktur. Köl Tigin’in ölümü üzerine Bilge Kağan’ın ağzından verilen cümleler,
trajik bir durumun lirik* ifadeleridir.

Anıtlardaki ifade tarzına
ulaşabilmek için benim tahminime göre Türklerin en az üç dört yüz yıldan beri
yazılı bir dil kullanıyor olmaları gerekir. Esasen 4.-5. yüzyıllarda hüküm
süren Toba Türk hanedanının* Türkçeyi devlet dili olarak kullandığına dair
emareler vardır.

Çetinoğlu: Bengü taşların söz varlığı konusunda elde edilen
bilgiler nelerdir? (Gerek kök ve yalın, gerekse türetme kelimelerin sayısı
tespit edilebilmiş midir?) Rakamlara veya tahmine dayalı olarak ‘ecdadımız o dönemde şu kadar kelime ile
konuşuyordu
’ Diyebilir miyiz?

Prof. Ercilasun: Bengü taşlardaki metinler belli bir konuya aittir.
Konu, devlet için yapılan işlerdir. Dolayısıyla kelime hazinesi bu konuyla
sınırlıdır. Anıtlarda birbirinden farklı 900 kadar kelime kullanılmıştır. Ama
günlük hayata ait yüzlerce, hatta binlerce kelime konu dışında oldukları için
bu metinlere girmemiştir.

Anıtlardan 340 yıl kadar sonra
yazılmış Dîvânu Lugâti’t-Türk’te 9.000 civarında kelime vardır. Bence bu
sözlükteki kelimelerin en az % 90’ı Türk Kağanlığı döneminde de vardı.

Hatice Şirin’in “Eski Türk
Yazıtları Söz Varlığı İncelemesi” adlı eseri bu konudaki en son ve en temel
kaynaktır. Eserin genişletilmiş baskısı, 2016’da Türk Dil Kurumu tarafından
yayımlanmıştır.

 

 

AÇIKLAMALAR:

Türk bengü taşları: Bengü taş, Ebedî taş, abide demektir. Türkler arasında bu kelimeler Türklerin
ilk yazılı eseri olan Orhun Abideleri’ni ifade eder. 

Türk Kağanlığı: Göktürkler, Hunların Orta Asya’daki vârisleridir.
Çin kaynaklarında “Tu-kiu” olarak geçerler. Birinci Göktürk Devleti,-
552-630, İkinci Göktürk Devleti 682-745 yılları arasında hüküm sürdü. En
önemli özellikleri Türk adını ilk kullanan devlet olmalarıdır. Aynı zamanda
günümüze kadar ulaşan Göktürk Yazıtları yani Orhun Âbideleri ile Türklüğün
köklü târihini tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaları, bir
diğer önemli özellikleridir.

Tola Irmağı: Günümüzde Moğolistan Sınırları içerisinde
bulunmaktadır.

Tonyukuk: ‘Bilge
Tonyukuk’ olarak anılır. 663-725 yılları arasında yaşamıştır. Göktürk
Kağanlığında vezirlik yapmış müktedir bir devlet adamıdır. Aynı zamanda tarihçi,
şâir ve yazardır.

Kül Tigin: İlteriş
Kağan’ın küçük oğludur. 685 yılında doğdu, 27 Şubat 731 yılında şehit edildi.
Kül Tigin, bir şahsın ismi değil, sıfattır. ‘Kül’, ‘Kuvvet / güç’, ‘Tigin’
ise  Hakanın erkek çocuğuna verilen
unvandır. Amcası zamanında Batı Türkistan askerî vâlisi, ağabeyi zamanında
hakanlığın başkumandanlığını üstlendi.

Bilge Kağan: Göktürkleri 50 yıllık Çin esâretinden kurtaran ve
Göktürk Devleti’ni ikinci defa kuran büyük Türk’tür. 683 yılında doğdu, 26
Kasım 734 tarihinde 51 yaşında iken Çinlilerin satın aldığı bir hain
tarafından zehirlenerek katledildi.

İlteriş Kağan: Bilge Kağan ile birlikte 683 yılında Göktürk
Devleti’ni kurdu. Göktürk hükümdârıdır. Türk töresini ülkede hâkim kıldı. 682
yılından sonra, on yıl içinde, on yedisi Çin’e olmak üzere kırk yedi sefer
tertip etti, yirmisine bizzât katıldı, hepsinde muzaffer oldu, hiç yenilmedi.
692 yılında vefat etti.

Çin Denizi:
Çin’in Tayland sınırından Güney Kore sınırına kadar uzanan sâhil şeridi ve
açıkları, Güney Çin Denizi olarak anılır. Büyük Okyanus’a bağlıdır. 

Kadırkan Dağları: Asya’nın orta kesiminde, Hazar Denizi, Altay
Dağları, Baykal Gölü ve Hindikuş Dağları ile çevrili bölge.

Baykal Gölü:
Doğu Sibirya’da dağlar arasında bir göldür. Yüzölçüme 31.722 km
2, deniz yüzünden yüksekliği 462
metredir. Toplam su hacmi 23.615.39 km
3 ve en derin yeri 1.642 metredir.
Dünyanın en büyük tatlı su hazinesidir. Kışın, gölün yüzü, kalınlığı 1
metreyi geçen buz örtüsü ile kaplanır. Bu durum Mayısa kadar sürer. Kışın buz
örtüsünün üstünden bütün taşıt araçları geçer, yazın da vapurlar işler.
Baykal Gölü çevresi, Türklerin kadim yurdudur.

Kapgan Kağan: Doğum târihi bilinmiyor. Göktürk Devleti’ni kuran
Kutluk Kağan’ın kardeşidir. Ağabeyinin vefatı üzerine hakan oldu, ülkesini
691-716 yılları arasında yönetti. Çinlilerin başlattığı bir iç isyanı
bastırdıktan sonra, tedbirsizliğini fırsat bilen bir isyancı tarafından şehit
edildi. Başı, mızrak ucuna takılarak Çin’e götürüldü.

Doğan Aksan:
(1929-2010) Türk dili ve edebiyatı profesörü. Şiir, hikâye, makale, fıkra ve
deneme türünüde yazılar yazdı.

jenosit:
Soykırım. Bir ırka, bir millete karşı girişilen topyekûn öldürme hareketi.

epik ifâdeler: Kahramanlık olaylarını anlatan sözler.

lirik ifâdeler: Aşkla ilgili, romantik sözler.

Toba Türk Hanedanı: Toba Türklerinin Çin’in kuzeyinde kurdukları devleti
yöneten sülâle. 400 yıl hüküm sürmüştür.

 

 

DERKENAR

 

BENGÜ TAŞLAR:

 

     Türk edebiyâtının ilk yazılı örnekleri,
Gök-Türkler tarafından taşlar üzerine yazılarak bırakılmış eserlerdir.

     Bu dikili taşlara Gök-Türkler ‘bengü taş’ diyorlardı. Bengü taş,
ebedî taş, âbide demektir. Bu âbideler, bu gün, ‘Orhun Abideleri’ diye anılmaktadır. Bunun sebebi, bengü taş’ların
şimal doğu Moğolistan’da Koşu Çaydam gölü civârında, Orhun (Orkun) adlı
ırmağın eski yatağı yakınma dikilmiş olmasıdır.

     Gerek bu bölgede gerek Yenisey çevresinde
irili ufaklı, daha birçok taşlar varsa da, bu taşlar içinde yüksek bir dil,
târih ve edebiyat değeri taşıyanlar, bugün Gök-Türk Kitabeleri veya Orhun
Âbideleri denilen üç büyük kitâbedir.

     Bu kitâbelerde Çinliler’e karşı istiklâl
savaşı yapmak ve Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için, içte, dışta savaşan
Gök-Türklerin hikâyesi yazılıdır.

     Taşların ilki Göktürk’lerin dört
hâkanına vezirlik yapan Bilge Tonyukuk tarafından yazdırılmıştır. Kitâbe bu
vezirin ölümünden önce, M. S. 720 de bizzat Tonyukuk tarafından
diktirilmiştir. Kitâbedeki hâtıraların yazan da vezirin kendisidir. Tonyukuk,
taşın üzerine, devrinin târihini, kendi hâtıraları şeklinde, düzgün bir halk
diliyle ve yurdunu çok sevmiş, onun için çok çalışmış, başarılı bir devlet
adamı ifâdeleriyle yazmıştır. Diğer iki kitâbe, birinciden daha güzel bir
dille, daha zengin bilgi ile yazılmıştır. Bunların da yazarı Yollug Tigin
isimli, büyük Türk edibidir. O’nun yazdığı taşlar, Çinliler’e karşı açtığı
istiklal savaşıyla Gök – Türk devletini yeniden kuran Kutluk Han’ın çocukları,
Kül Tigin ile Bilge Kağan adına dikilmiştir. Kül Tigin âbidesinin dikilişi,
M. S. 732 de, Bilge Kağan âbidesinin dikilişi de M. S. 735 dedir. Âbideler,
sâhiplerinin ölümlerinden birer sene sonra dikilmiştir.

(Kaynak: Nihat
Sâmi Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Târihi.)

 

Prof. Dr. AHMET BİCAN ERCİLASUN:

     8 Şubat 1943 tarihinde İzmir’de dünyaya
geldi. Büyükbabasının vefatı üzerine 1946’da âilece Kıbrıs’ın Gazi Magosa
şehrine bağlı Büyükkonuk Köyü’ne yerleştiler, 1951 yılında İzmir’e döndüler.
İlk ve ortaokul ile İmam Hatip Lisesi’ni İzmir’de okudu.  Fark imtihanı vererek 1963 yılında klasik
lise diploması aldı.

Aynı
yıl, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde yüksek
tahsile başladı.  Ali Nihat Tarlan,
Abdülkadir Karahan, Zeki Velidi Togan, İbrahim Kafesoğlu, Fahir İz, Prof. Dr.
Mehmet Kaplan, Ömer Faruk Akün, Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, Faruk
Kadri Timurtaş, Muharrem Ergin, Kemal Eraslan, İnci Enginün ve Mertol Tulum …
gibi profesörlerden dersler alarak 1967 yılında mezun oldu.

Ercilasun,
1967 yılında Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü’de açılan asistanlık imtihanını kazandı. 

     1967-1971 yılları arasında, bir yandan
Atatürk Üniversitesi’nde öğrencilere Türkiye Türkçesi, Osmanlı Türkçesi,
Orhun Türkçesi dersleri verirken; Kars ve ilçelerinde derlemeler yaptı.

1971
yılında Dr. ünvanını aldı, aynı yıl, Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdarî
Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak
tâyin edildi.

     Haziran
1976- Ağustos 1977 döneminde Amerika Birleşik Devletleri’nde Washington
Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundu.

     Doktora sonrasında çalışmalarını daha
ziyâde Türk lehçeleri, eski Türk dili ve Türkiye Türkçesi’nin problemleri üzerinde
çalıştı. 1979 yılında Doçent unvanını aldı.

     1980 yılında Türk Kültürünü Araştırma
Enstitüsü aslî üyeliğine seçilen Doç. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, 1983 yılında
(ek görevle) Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı
Eğitimi Bölümü Başkanlığına tâyin edildi. Bu görevi 1985 yılına kadar devam
etti. 1983 yılında Yüksek Öğretim Kurulu tarafından Türk Dil Kurumu Aslî
Üyeliği’ne seçildi.

     1984 yılında “Dilde Birlik” adlı
eseriyle, Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın ‘Fikir Dalı Armağanı’na lâyık
görüldü.

     1986 yılında Gazi Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi’ne Profesör olarak tâyin edildi. Bu fakültenin Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kurdu. 1986-1991 yılları arasında Gazi
Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulu’nda müdürlüğü yaptı.

     1991 yılında, dönemin Kültür Bakanı
Namık Kemal Zeybek’in isteği üzerine Türk Cumhuriyetleri’nden gelen bilim
heyetine başkanlık edip, Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nü hazırladı.
1992 yılında Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri
ve Edebiyatları Bölümü’nü kurdu ve bölüm başkanı oldu. 1993 yılında Yüksek
Öğretim Kurulu’nda Türk Dünyası Müşâviri olarak görev yaptı.

03.11.1993
târihinde vekâleten; 24.04.1994 târihinde ise, Üçlü Kararname ile asaleten
Türk Dil Kurumu Başkanı olarak tâyin edildi. 06.11.2000 târihinde Türk Dil
Kurumu başkanlığından kendi isteğiyle ayrıldı. 20.01.2001 – 20.01.2002 târihleri
arasında Türkiye-Kırgızistan Manas Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı;
fakültenin dekanlığını ve Türkoloji Bölümü’nün başkanlığını üstlendi. Hâlen
Gazi Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde
öğretim üyesidir.

     Türk Cumhuriyetleri’ni, ata dede Türk
yurtlarını araştırma, inceleme, belgeleme ve görüntüleme maksadıyla defalarca
dolaştı, Türk dünyasının problemleri üzerinde çalıştı,  şiir, deneme, hikâye, roman yazdı. Türk
Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı ve Azerbaycan
Kültür Derneği üyesidir.

    
Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

Arpaçay
Köylerinden Derlemeler, Bugünkü Türk Alfabeleri, Kars İli Ağızları-Ses
Bilgisi, Kutadgu Bilig Grameri-Fiil, Dilde Birlik, Uygur Halk Masalları
(Şekür Turan’la), Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri (Ortak), Moğolistan ve
Çin Günlüğü, Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, Türk Dünyası Üzerine
İncelemeler, Türk’ün Kayıp Kitabı, Atsız, Türkçülüğün Mistik Önderi, Atsız’ın
Hikâyeleri (Yayına hazırlayan)