(Tarihe mal olmuş bir önderin, Dr. Fazıl Küçük’ün görüşleri…)
( Kıbrıs Türkünün adada ki özgürlük ve varoluş mücadelesinin önderi, Sn. Dr. Fazıl Küçük’ün aziz hatırası önünde saygı ile eğilirken, o büyük devlet adamını sevgi, şükran ve minnet duyguları ile anıyorum. Vatan ona minnettardır.)
KKTC’de 2 ay sonra Cumhurbaşkanlığı seçimi var…
Kıbrıs Türk Halkı devletinin 5’nci cumhurbaşkanını seçecek…
Ama Kıbrıs konusu hala uluslararası camianın gündeminde çözüm bekliyor!
1968’den beri süregelen müzakerelerden bir sonuç çıkmış değil, çıkacağı da yok zaten. Çünkü Rum tarafının adayı Kıbrıs Türk tarafı ile paylaşmaya niyeti yok!
Bu nedenle aşağıda okuyacağınız gerçekleri bir kez daha sizlerle ama en çok da 2020 Nisanında KKTC’de Cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklayan siyasilerin dikkatine sunmak istedim.
Aşağıda Türk ve Rum tezleri olarak okuyacağınız tarihi gerçekler;
Kıbrıs konusunu milli dava olarak görenlerin, uluslararası camiada bu gerçekleri savunanların, savaş meydanında bu uğurda hayatlarını feda edenlerin, sonucunda da KKTC devletini kuranların tarih sayfalarına yazdıklarıdır.
Kıbrıs Türkünün adada ki var oluş mücadelesine önderlik yapan, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sn. Dr. Küçük’ün, bizzat kendi yazmış olduğu makalelerinden derlenmiş olan ‘’ Mücadelemizin Görkemli Günleri ‘’ isimli kitabından alınmıştır…
Okuyacağınız bu tarihi belgenin, günümüzde öncelikle ata yadigârı o topraklarda yaşayan her yurttaşın ama özellikle tüm siyasetçilerin; o mücadele yıllarında yaşanan gerçekleri bir kez daha hatırlamaları, Kıbrıs Türk Genç’liğinin o vatan topraklarında yaşanan mücadelenin özünde neler olduğunu bilmeleri açısından önemli bir tarihi belge olduğuna inanıyorum.
1956 yılında yayınlanan ve aslı İngilizce olan kitabın önsözünün tamamını okuyacağınız bu yazı, bizzat Sn. Dr. Küçük tarafından kaleme alınmıştır.
Kitabın aşağıdaki özetini okurken; Kıbrıs’ta Türk’ün var oluş mücadelesinin önderliğini yapan bir liderin, halkının yüksek menfaatlerinin korunmasını, Yunanistan’ın ve Rum’ların hedeflerinin ne olduğunu anlatan uzak görüşüne; diğer ülkelerin ada üzerindeki emellerini irdeleyen analizine de tanıklık edeceksiniz.
Çok uzun demeyip sonuna kadar okumanızı önerdiğim bu gerçeklerle, ben sadece Kıbrıs mücadelesine önderlik yapan çok değerli liderin görüşlerini aktardım. Kıbrıs adasında lider etiketi ile dolaşarak, Türk Milletinin, Kıbrıs Türk’ünün tüm kazanımlarını pazarlık masasına getirmekten çekinmeyenlere, bağımsızlığın ne demek olduğunu görmezden gelenlere, daha da önemlisi; Kıbrıs Türk’ünün bağımsızlığını kazandığı o gün ağlamış olanlara, örnek olsun diye!
İşte tarihe mal olmuş bir önderin görüşleri! İşte o gerçekler:
Yazan: Dr. Fazıl KÜÇÜK
( Kıbrıs Türk’tür Partisi)
(Genel Başkanı)
(Kıbrıs – 1956)
‘’Rum vahşetini görüntüleyen resimlerden oluşmuş bu kitapçık, gerçeği ve yalnız gerçeği göstermektedir. Kitapçık suçlama amacıyla değil, karşı tarafın inkâr edemeyeceği Türk tezlerini ispat edecek canlı deliller içerdiği için yayınlanmıştır. (Kitabın içerisinde 1955 – 1964 yılları arasında; Rum’ların sadece Türk oldukları için acımasızca katletmiş oldukları kardeşlerimizin resimleri, köylerinin, evlerinin yakılıp yıkılma fotoğrafları vardır.)
‘’RUM TEZİ’’
Dünya kamuoyu, Kıbrıs’taki nüfusun bir bütün olarak Yunanistan’la birleşmesinden yana olduğunu düşünmektedir. Bu yanlış kanı Yunanistan tarafından yaygın bir propaganda olarak kullanılmaktadır. Kıbrıslı Rum davasının avukatı rolündeki propagandistler, son üç yıldır herkesi Kıbrıs’ta bir Rum davasının olduğuna inandırmaya çalışmaktadırlar.
Dünya çapında hisleriyle hareket eden Rumlar, bu kampanyanın devam etmesi için Ortodoks kilisesine bağışlarda bulunmaktadırlar. Fakat kötü bir dava, hesapsız para harcamasıyla iyi yapılamaz.
Bugün dünya kamuoyu, Kıbrıs sorununu gerçekte olduğu şekilde görmeye başlamıştır. Müttefiki Büyük Britanya’ya tüm bu olanlar için çok şey borçlu olan Yunanistan’ın, bu müttefikine ait bir adayı almak için pek çok masum İngiliz askerinin ölmesine sebep olan hain bir dost olduğu artık açığa çıkmıştır.
Kıbrıs’taki Rumların, bu verimli ada için Anavatanlarının sürekli artan taleplerini reddedemeyecek kadar duygusal ve bir avuç teröristin karşısına çıkıp ‘’cehenneme gidin’’ diyemeyecek kadar korkak oldukları ortaya çıkmıştır.
Bugün artık dünya, neden Büyük Britanya’nın kanunlarının gücünü kullanarak kurallara uymayan Başpiskoposu çok önceden görevden almadığını ve kışkırtmacılığa son vermediğini, sorgulamaya başlamıştır. Yine de hala Rum davasının elle tutulabilir yanı olduğuna inanan birkaç kişinin hatırı için söz konusu davanın tüm gerçekleri burada gözler önüne serilmiştir.
Cevaplanması gereken ilk soru şudur: Kıbrıs Rum toplumunun tümü, gerçekten Yunanistan’a bağlanmak istiyor mu? Cevap Hayırdır. Kıbrıs’ta yaşayan 400.000 Rum değişik gruplara bölünmüştür ve hepsi de birbirleriyle çatışma halindedir. % 65’i komünist ya da komünist yanlısı, % 10’u tarafsız ve hiçbir partiye üye olmayan, geriye kalan % 25 ise kendi içinde 3 gruba ayrılmaktadır:
-
Dava yolundaki ‘Fanatikler’ (Başpiskopos ve teröristler bu gruba girer.)
-
Oldukları yerden memnun olan ‘Milliyetçiler’.
3- Anayasal düzenlemelerdeki boşluklar var oldukça ne orada, ne burada olan ‘Liberaller’.
Rum toplumunun bir bölümü sürekli olarak şu anki Kraliyetçi Faşist Yunan yönetimi ile değil de özgür Yunanistan’la yani komünist Yunanistan’la birleşmek olduğunu, çünkü komünist Yunanistan’ın hiçbir zaman batılı güçlere üs vermeyeceğini söyleyip durmaktadır.
Yunan liderlerinin hepsinin de Rusya’nın aleti olduklarına ve ilk fırsatta cahil topluluğu tehlikeli yollara sevk edeceklerine hiç şüphe yoktur. Bu insanlar Yunanistan’da komünizmin yasaklandığını ve eğer Yunanistan adaya gelirse özgürlükleri şöyle dursun, hayatlarını kurtarabilirse şanslı sayılabileceklerini biliyorlar. Bu gerçekler karşısında insanları ( Rum’ca konuşanların % 75’ini ) Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini ikna edebilir misiniz?
Yıllarca Yunan Ortodoks Kilisesi Enosis çorbasını pişirmiş ve tüm Rum dünyasına buna katılma çağrısı yapmıştır. Sonuç gayet açıktır. Kimse buna katılmamıştır. Başka bir değişle hükümette veya yönetimde sözü geçen hiç kimse buna itibar etmemiştir. Bugünün teröristleri olan okullu gençler, ( E.O.K.A çeteleri kastedilmektedir…) belli bir ücret karşılığı Yunanistan’dan ithal edilen birkaç komandonun liderliği altında toplanmışlardır. Kendi hayal dünyalarında yaşayan bu gençler, o yaşta futbol veya hokey takımlarına alınır gibi çete alınmaktadırlar. Kilise liderleri ve yine belli bir ücret karşılığı Yunanistan’dan ‘’ithal’’ edilen öğretmenleri, onlara özgürlüğe giden yolun fedakârlık gerektirdiğini, İngiliz ‘’Boyunduruğuna’’ karşı gelmenin haklı bir tepki olduğunu, anavatanlarının onlarla gurur duyduğunu ve isimlerinin tarih sayfalarında sonsuz dek yaşayacağını öğretmiş ve öğütlemişlerdir.
Bugün işte bu gençler, bir avuç cahil ve düşüncesiz köylüyle birlik olup, çevredeki İngiliz askerlerini sırtlarından vurarak öldürmekte, sözüm ona vatan hainlerini yok etmekte ve tüm adayı teröre boğmaktadırlar. Sonuç olarak, Türk’lerden başka kimse bu zihniyeti anlatamaz.
Bu yüzden eğer soru ‘’ Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini kim istiyor?’’ sorusuysa cevap da şudur: ‘’ Kötü tavsiyelere uymuş, yanlış yönlendirilmiş bir avuç çocuğa uyan kötü yoldaki bir avuç cahil köylüden başkası değil. ’’ Kilisenin bu terörden çok büyük çıkarları vardır ve ne yazık ki bu Hıristiyan organizasyonu, gençleri terörist ve katil yapma yoluna gitmektedir. İşte bu durum karşısında Yunanistan ve Kıbrıs’taki Enosis hareketi liderleri, Kıbrıs’ın Yunan olduğunu ve çoğunluğunun isteğinin gerçekleştirilmesi gerektiğini iddia etmektedirler. Enosis için kışkırtmacılık yapanlar ve açıkça terörizme arka çıkanlar, tüm nüfusun % 10’nu bile temsil etmemektedirler. Buna rağmen haklı olduklarını ve çoğunluğun hakkının verilmesi gerektiğini söylemektedirler.
Rumca konuşan nüfusun tümü Yunanistan’a bağlanmak isteseydi bile, bu talepleri haklı çıkarılamazdı, çünkü Kıbrıs’taki çoğunluğu bu nüfustan çıkardığınız zaman Rum tezi çöker.
Yunanistan Kıbrıs’ı yönetemez, koruyamaz ve buradan çıkar sağlayamaz. Yunan yönetimi adaya adımını attığı anda, anarşi ve iç savaş başlar, komünizm canlanır ve ada Doğu Akdeniz’de bir yangın yerine dönüşür. Yunanistan ekonomik açıdan Kıbrıs’ı destekleyemez. Değişik mezheplerden ve inançlardan gelen yarım milyondan fazla insan, açlık ve sefalete mahkûm olur. Stratejik olarak da Kıbrıs, Yunanistan için gerekli değil.
Tarihi açıdan ise Kıbrıs Yunanistan’a ait değil. Self-determinasyon ilkeleri Kıbrıs’a uygulanamaz, çünkü ada, Türkiye’nin ayrılmaz bir parçasıdır. Eğer bu ilkeler çoğunluğa göre yorumlanacaksa, o zaman da bu çoğunluk adada ki değil, Türkiye ve Kıbrıs’ta yaşayan 60 milyon çoğunluğun yorumu olacaktır.
Eninde sonunda İngiltere’nin, gerek yanlış bilgilendirilmiş dünya kamuoyunun zorlamasıyla, gerek seçimi kazanan İşçi Partisi’nin pes etmesiyle veya teröristlere yeni hayat tarzı yaratıp, onlardan bıkıp usanan insanlar sayesinde, bunu açıkça lanetlemekten vazgeçeceği düşünülmektedir.
Dünyanın herhangi bir yerindeki bir papaz veya herhangi bir kişi, Başpiskoposun ifadelerindeki kışkırtıcılığı dile getirseydi ve masum gençliği bu kadar açıkça ve cesurca şiddete teşvik etseydi, çoktan kendini hapishanede bulmuştu.
Fakat İngiliz yönetiminde, Rum kilisesinin liderleri tüm bunları yapma özgürlüğüne sahiptirler. Ancak zaman geçtikçe ve bu konuda bir şeyler yapıldıkça, İngiliz ve diğer kilise liderleri bunları protesto etmeye başladılar. Umarız ki dünyanın hiçbir yerinde dini liderler, kendi ülkelerinin gençliğini fesatlığa, şiddete, isyana, ayaklanmaya ve kanlı ihtilallere teşvik edecek kadar özgür olamazlar.
Hasbihaller
16,5 X 21,5 santim ölçülerinde 229 sayfalık eserin müellifi, 10 yıl önce Rahmet-i Rahman’a yolcu ettiğimiz değerli yazar Ergun Göze’nin kızı, Zeynep Uluant’tır. Kendisini, hem babasına hem de dolaylı olarak kayınvalidesi olan, Türk fikir hayatının medar-ı iftiharı mütefekkiremiz merhume Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’ye lâyık olmak gayret ve şuuru ile yetiştirmiş, kemâle ermiş bir kalem erbabıdır.
Uluant Hanımefendi, arka kapak yazısında kitap hakkında şu bilgileri veriyor:
Bu kitap, çoğu yaşı sekseni aşmış olan edebiyat, kültür, sanat ve musiki dalında isim yapmış şahıslarla yapılan konuşmalardan meydana gelmektedir. ‘Konuşmalar’ diyorum zira bir sistem dâhilinde veya herhangi bir kasıtla yola çıkılmamıştır. Yapılmak istenen, belki de nostaljik bir hassasiyetle kaybolmak üzere olan bâzı değerleri zabtedip muhafaza edebilmekti. Ama bunun hilâfına az da olsa konunun veya hedeflenen dışına çıkıldığı oldu. Fakat asıl mühim olan niyetti… Zira bâzı usta röportajcıların yaptığı gibi karşısındakini sıkıntıya düşürüp terletecek bir konumum yoktu, olmamalıydı da… Çünkü yola çıkış sebebim eski üniversite hocalarımla sohbet etmek, onların birikiminden faydalanmaktı. Takdir edersiniz ki topun bazen hedef şaşırdığı da olur. İşte bu tabii ve kendiliğinden vuku bulan sapmalar beni tamamen farklı bir altyapıya sâhip olan Attila İlhan’a kadar sürükledi. İyi ki de sürüklemiş, zira içine doğduğum doğruları O’nun ağzından ibretle dinlerken aslında tamamen zıt fikirlerde olduğumuzu gülerek fark ediyordum. Söylediği, ama benim asla iştirak etmediğim bâzı konularda yaşına hürmeten sustum ve sohbeti polemiğe çevirip tadını kaçırmamak için ya sözü değiştirmeyi veya gülümsemeyi tercih ettim. İyi ki tercihimi bu yönde kullanmışım.
Çok değil bir sene sonra kendisinin vefat haberini aldığımda duyduğum üzüntü bana anlattı ki cevap hakkımı kendisini anmak için yazacağım bir yazıda kullanmak daha doğru olacaktır.
Kısaca diyebilirim ki Hasbihaller benim için bir çalışma, tanışma ve sohbet mahsûlü olmuştur. Söz uçar yazı kalır fehvâsınca… Maksada erişebildimse ne mutlu…
Zeynep Uluant’ın, röportaj yapacağı kişilerle bir araya gelmeden önce, haklarında bilgi sâhibi olmak için çok çalıştığı, sorduğu soruların engin ve derin olmasından anlaşılıyor. Her biri kültür hayatımızın zirvelerinde bulunan şahısların verdikleri cevaplar da soruların paralelindedir. Bu hâliyle eser, gelecek nesillere gönderilmiş rahmet yüklü bilgi bulutlarıdır. Her bir röportaj, topraklarında zincirleme medeniyetler inşa edilmiş ecdat yâdigârı yurdumuzun âbide şahsiyetlerinden kültür buketleridir.
Rahmetli Ergun Göze bir yazısında; ‘Gazetecilik röportajla başlar’ diyordu. Kendisi de çok usta bir röportajcıydı. Uluant Hanımefendi’nin, röportaj alanındaki bu başarısına rağmen gazeteciliği meslek olarak seçmemiş olmasının, gazeteciliğimiz için bir kayıp olduğu şüphesizdir. Magazin bağımlısı hâline getirilen gazete okuyucularının bolluğuna bakıldığında ise tercihi, kendisi ve fikir dünyamız için kazanç hanesine kaydedilecek talihli bir gelişmedir.
Eserde, Samiha Ayverdi’nin, güzel Türkçemizin doyumsuz hazzını yansıtan nezih ve zengin üslûbunun, Merhume İlhan Ayverdi’nin dilimize vukufiyetinin, Ergun Göze’nin kıvrak zekâsının, Zeynep Hanım’ın annesi Hicran Göze Hanımefendi’nin didaktik üslûbunun izlerini görmek mümkün. Böylesine donanımlı bir yazarın adının, sâdece iki kitabın kapağında bulunması ise ciddî bir kayıp olarak düşünülebilir. Eserin baş tarafında yer alan ‘Birkaç Söz’ başlıklı sunuş yazısını okuyanlar, kayıp hanesine kaydedilenlerin vüs’ati hakkında bilgi veriyor. Mamafih, önünde telaşsız geçecek daha uzun yıllar var. Telâfi edebilir. Diğer taraftan, Ayverdiler’in kurduğu Kubbealtı Vakfındaki hizmetleri sebebiyle hoş karşılanabilir de…
Eserde kendileriyle röportaj yapılan isimlerin listesi de okuyucuyu kitabı edinip, sayfalarını çevirmeye dâvet ediyor:
İlhan Ayverdi, Ali Alparslan, Orhan Okay, Kemal Eraslan, Zeynep Kerman, Oktay Aslanapa, Semâvi Eyice, Mehmet Turgut, Sabahattin Zaim, Turan Yazgan, Rüştü Eriç, Nevzat Atlığ, Alâeddin Yavaşça, Fırat Kızıltuğ, Attila İlhan, Emine Işınsu Öksüz, Yaşar Tunagür, Amiran Kurtkan Bilgiseven.
İsimleri verilen 18 kişiden (Aralık 2019 itibariyle) 6 kişi hayattadır. Onlara, sağlıklı, verimli ve huzurlu uzun bir ömür, vefat edenlere Cenâb-ı Allah’tan rahmet dilerim.
***
Eserdeki röportajların hepsinde, röportaj yapılan şahsiyetin bilinen hususiyetlerini yansıtan, entel medyanın ‘flaş’ olarak isimlendirdiği dikkat çekici, parlak cümlelerle dolu. Onların hepsini okumak, okumakla da yetinmeyip, zaman zaman hâfıza tazelemek maksadıyla bazı satır ve paragrafları, başucu defterine istinsah etmek gerekir.
Bir kişi var ki, bilinen hususiyetlerinin dışında kendisinden beklenmeyen cümleler söylüyor. O cümlelerden tadımlık iki bölüm:
Türkiye’de Genç Osmanlılardan başlayarak son zamanlara gelinceye kadar çok câlib-i dikkat bir tavır var. Türk aydını Türkiye’deki yönetimi beğenmeyip onu düzeltme kararını alınca batıya gider ve oradan destek alır. Genç Osmanlılar bunu yaptı, Jön Türkler bunu yaptı, solcular bunu yaptı hâlâ bunu yaparlar. Doğuya giden bir kişi var, Mustafa Kemal Paşa… Asıl gücün nerede olduğunu görüyor ve batıya gidip vakit kaybedeceğine doğuya gidip güç kazanıyor. Amerikalılar ise kendilerini tanımıyorlar. Savaşı, filmlerdeki gibi sandıkları için de nereye girdilerse dayağı yediler. Asya’yı hiç tanımıyorlar. Avrasya halkları farklıdır. Felsefeyle ilgili bir tarafı var işin. Asya daha köklü bir medeniyet… Batılılar o zaman neredeyse yamyamdı ve zenginlik doğudan batıya gidiyordu. İpek yolu onlar için çok önemliydi. Osmanlılara düşman olmalarının sebebi ipek yolunu kapatmalardır. O sâyede de keşifler başlamıştır. Tabîi aslında oraları daha önce Asyalılar tarafından keşfedilmişti. Biliyorsunuz oranın yerlileri aslında Kızılderili filan değil, binlerce yıl önce Bering Boğazı’nın oluşmadığı dönemlerde o topraklara geçmiş Asyalılardı. Aslında Çinliler. Türkler, Moğollar, Japonlar dünyadaki medeniyetin başlangıcı… Onun için düşünmeye başlıyorlar. Bu düşünmelerden sonra vardıkları ilk sonuç şu: Bir tek gerçek vardır, ölüm… Geri kalanı lâftır. Zaten bütün dinlerin menşei de budur. Asyalılar böylece şöyle bir meleke elde ediyorlar: Ölüm aslında iyi bir şeydir. Bu dünyadan kurtulur başka bir âleme gideriz. Bu bir batılının havsalasının alacağı şey değildir. Doğulularda ölebilme kabiliyeti var onlarda yok. Şimdi meselenin özü şudur: Orta Asya ve Ortadoğu’daki petrol denizini Müslümanlara bırakmamak… (s: 189, 190)
***
Bir yanlışı düzeltmek lâzım. Dil devrimi filan yoktur, Gazi ondan vazgeçmiştir. Bu yanlışı devam ettiren İsmet Paşa’dır. Fâlih Rıfkı’nın hâtıralarında bahsettiğine göre, Gazi ‘…bunun hesabını bizden sorarlar. Bu dil işini böyle bırakamayız.’ Der. Ondan sonra harekete geçilir. Buna göre üç kural vardır. Bir: halkın konuştuğu dil Türkçedir. İki: Ecnebi dillerden kural alınmaz. Yâni ‘Kuvâ-yı Milliye’ demeyeceksin. Eğer dile girmişse onu da atmayacak, klişe hâlinde kullanacaksın. Üç: Türkçe terminoloji yaratılacaktır. Gazi daha önce kullandığı Öztürkçe kelimelerden de sonra vazgeçmiştir. Yalnız Türk imlâsının kabulünde de büyük hatâlar yapılmıştır. İmlâ yoktur. (s: 192, 193)
Zeynep Uluant, entelektüellere has araştırması ile bir tesbitini kaynak göstererek, dipnot hâlinde okuyucunun dikkatine sunuyor: “Yavuz Bülent Bâkiler ‘Atatürk’ün üç ayrı Türkçe anlayışı’ başlıklı makalesinde aynı görüşleri seslendiriyor.”
KUBBEALTI İKTİSÂDÎ İŞLETMESİ:
Peykhâne Sokağı Nu: 3 Çemberlitaş, İstanbul. Telefon: 0.212-516 23 56, Belgegeçer: 0.212-638 02 72. E-posta: info@kubbealti.org.tr // www.kubbealti.org.tr
|
ZEYNEP ULUANT:
1958 de İstanbul’da doğdu. Moda İlkokulu ve Kadıköy Kız Lisesi’ni bitirdi. 1979’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Lisans tezi ‘Cenap Şahabeddin’in Avrupa Mektupları’dır.
1995 yılından beri Kubbealtı Akademi Mecmuası, Türk Edebiyatı, Yeşilay, Türk Dünyası Tarih Mecmuası ve Orkun başta olmak üzere çeşitli dergilerde yazıları yayınlanmıştır.
Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren Ayverdi Enstitüsü’nde çalışmaktadır. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayınlanmış kitapları: Hasbihaller, İlhan Ayverdi, Bir Hayat – Bir Lugat (Aysel Yüksel ile birlikte).
|
KUŞBAKIŞI:
TÜRK DEMOKRASİSİNİN SIFIR NOKTASI AMERİKAN DIŞİŞLERİ BELGELERİ IŞIĞINDA TÜRKİYE’DE ÇOK PARTLİ HAYATA GEÇİŞ
Eserin yazarı Dr. Öğretim Üyesi Efe Sıvış, 1986 yılında Kanada’da doğdu. 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 407 sayfalık kitabında; Türk-Amerikan ilişkilerinin 18. Yüzyılın sonlarında başladığını ve dâima inişli-çıkışlı bir seyir tâkip ettiğini belirtiyor.
Türkiye’de çok partili siyâsî hayata geçiş süreci, pek çok makale ve kitaba konu olmuştur. Dr. Sıvış, ‘tekrar’ kolaylığına düşmemek için Amerikan belgelerinden faydalanmış, bununla yetinmemiş, aradan 75 yıl geçtiği için arşiv belgelerindeki bilgileri teyit edecek bir kişi bulunabilmiş ve onunla dostları vasıtası ile görüşebilmiştir.
İlişkiler, Amerika’nın ticâret gemilerine Kuzey Afrika’daki korsanların saldırılarının önlenmesi talebi ile başlıyor. Söz konusu bölge, Osmanlı Devleti’nin tâyin ettiği beylerbeyi tarafından yönetiliyorsa da fiilî güç, ‘dayı’ denilen mahallî kabilelerin önderlerindeydi. Güçlükler sebebiyle bu talep kısmen karşılanabilmiştir.
19. Yüzyılın ortalarından itibaren Amerikalılar, Osmanlı topraklarında, Protestan mezhebinin yaygınlaştırılması için çalışmaya başladılar. Bu faaliyetler, Bulgarlarda, Makedonlar, Arnavutlar ve Ermenilerde ayrılıkçı düşüncelerin gelişmesine sebebiyet verdi. Robert Kolej’in, Merzifon Amerikan Koleji’nin açılması, kritik bölgelere ajan vazifesi gören konsolosların tâyinleri sebebiyle Amerika’nın Türkler aleyhindeki çalışma alanları merkeze doğru genişletildi. Birinci Dünya Savaşı’nda Türk-ABD arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi. Bir müddet sonra da devşirilmiş Türk (sözde) aydınları Amerikan Mandası lehindeki fikir beyanları başladı. Durumdan rahatsız olan Sovyetler Birliği, 1925 yılında imzalanan Türk-Sovyet Saldırmazlık Paktı&rs