19.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 504

Küba Üzerine

0

KÜBA ÜZERİNE Bu denemede “Komünizm” sözcüğü hiç geçmeyecektir. Bunu, kabaca, gizliyor değilim. Tersine, bunu, olası önyargıları engellemek için, bilerek, açıkça yapıyorum. Evet bu girişten sonra başlıyorum. İnsanın bir birey ve toplum olarak evrimi, araştırmacıların en büyük merakı olmuştur ve bu araştırmalar halen devam etmektedir. Bunların başında İbni Haldun (14.yy) gelmektedir. “Mukaddime” adlı eserinde, toplumların evrimini ele almış bundan öteye insanın biyolojik ve anatomik evrimine de değinmiştir. Bu yüzden, Darwin, Montesquieu ve Marx’ ın öncülü olarak görülmüştür. Toplumların evrimi konusunda ilk ve en büyük-en farklı önermeyi, Amerikalı Henry Lewis Morgan (19.yy) yapmıştır. Hukukçu, Senatör ve Sosyolog olan Morgan, Kızılderili kabilesi Irauka’ların kan kardeşi olarak otuz yıl onlarla birlikte yaşamış ve akrabalık ilişkilerini, gelişme yasalarını araştırmıştır Ancient Society (Eski Toplum) adlı eserinde, toplumsal evrimi, üretim araçlarındaki gelişmeye koşut olarak, birbirini izleyen üç aşamada – Vahşet, Barbarlık ve Uygarlık – ele almış ve evrimi insanın bilinçli olarak, doğayı değiştirme ve denetleme çabasının bir ürünü olarak görmüş olan Morgan, mesela, farklı teknik gelişme aşamasındaki üretim araçlarına, farklı aile tiplerinin denk geldiğini öne sürmüştür. Morgan, “Eski Toplum” eserindeki “Tarih Teziyle” kendinden sonraki bütün sosyal bilimcileri etkilemiş ve yol haritalarını çizmiştir. Bunlardan biri de dönemdaşı Friedrich Engels’tir. Engels, aslında, yüzde seksen “Eski Toplum” yapıtı üzerine, özellikle Almanya’ daki “gens” üzerindeki araştırma ve yorumlarını ekleyerek , “Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” isimli yapıtını yazmıştır. Bunlar Marxizmin “Tarih Tezini” oluşturur. Marx, özetle, “mademki eski toplumların gelişim yasaları bunlardır, o zaman toplumlar gelecekte bu biçimlere evrilecektir” demektedir. Bütün yapıtları bunun altını doldurmaya yönelik araştırmalardır. Bu tez, sadece doğrudur, yanlıştır, önemlidir, değerlidir, değildir vb diye ele alınabilir, “insanlık düşmanı bir tez” dir diye, ele alınamaz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, araştırmaları sonucunda, toplumların gelişiminde, “tarihin” de önemli bir üretici- etken bir güç olduğu tespitiyle, evrensel tarih tezine, dünya çapında bir katkı yapmıştır. Mesela benim, gazetemizde “Türk Ulusu’nun mayası” başlıklı denemem, aşağıdaki cümleyle bitmektedir. “Evet, Türk atalarımız, mala mülke değer vermeyen, özü sözü doğru, yalan dolan bilmeyen, eşitlikçi, adaletli, yani Barbar ve gözü pek, korku nedir bilmez, yılmaz savaşçılar idi. Bu topraklar daha çok şeye gebe” Bu tespitimi, tamamen Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ nın “Tarihin üretici gücü” önermesi doğrultusunda yapmıştım. Başta dediğim gibi bireyin ve toplumların gelişimi hakkında, herhalde binlerce araştırma ve eser yayınlanmıştır. Ben herhalde bir amatör olarak, öne çıkanları görebiliyorum. Bunların bence önemlilerinden birisi, günümüz araştırmacısı , “Desmond Morris” in , “Çıplak Maymun” adlı eseridir. Morris bu eserinde halen bir çok davranışımızın, maymunlara benzer olduğunu iddia ederek bunun göstergelerini sunar. Diğeri de, yine günümüz araştırmacısı “Daniel Coleman” ın “Duygusal Zeka “ adlı eseridir. Coleman bu eserinde, organik bilgisayar diye tanımladığı insan beyninin, toplumun gelişimiyle birlikte evrimini ele alır. Ve daha çok bu evrelerdeki psikolojik gelişimi ile ilgilenir. Yapıtında empati kavramını, insanlığa bir katkı olarak sunar, depresyon üzerinde çok durur. Sevgili dostlar, İnsanlık alemi olarak, tarihsel planda, nerelerden gelip nerelere gittiğimiz ve kim olduğumuz çok önemli. Bunları biraz bilebilirsek, karşı karşıya kaldığımız sosyal travmalarda, fazlaca şoka girmeden, “demek ki bunlar, bana özgü değil, biz insanlara özgü, hal ve durumlar imiş” deyip durumumuzu daha sakin karşılayabiliriz.. Örneğin “Coleman”, “Duygusal Zeka” eserinde, bir yerde şöyle der: “Depresyon hakkında ne kadar çok bilgi sahibi olursak, depresyon karşısında direncimiz o kadar çok artar” Bu nedenle, yukarıda adı geçen kitapları okumamızda, yakınlarımıza okutmamızda fayda var. Şimdi yavaş yavaş Küba’ya gelelim mi ? Yine Coleman’ın Duygusal Zeka” eserinde ve “Empati” kavramındayız. “Empati” yi, başkalarının ne hissedebileceğini anlama kapasitesi ve bu anlayıştan sonra kendini, başkasının yerine koyabilip, onun gibi sevinebilme ve üzülebilme yeteneği olarak tarif edebiliriz. Bir çok okurumuz bunu zaten biliyordur. Şimdi “Psikopati” rahatsızlığına gelelim. Coleman, bunu, bir örnekle, şöyle açıklıyor. (burada kitaba dönmediğim için aşağı yukarı demem gerekiyor) Yoksul bir hayat kadını, bir otelde müşteri ağırlıyor. Talihsiz bir bebe dünyaya getirmiş ve bebe evinde ve bir odada tek başına. Karnı aç ve susuz, altına yapmış, kaka tenini yakıyor. Çaresiz bebe, ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Bu ağlama değil artık, yardım çığlığı. Anne, ancak üç beş saatte bir, kontrole geliyor. Bu günlerce, aylarca sürüyor. Bebe bir noktadan sonra artık ağlamıyor, bebe böylece büyüyor. Bebede şöyle bir kavram gelişiyor. “Beni kimse duymuyor, hiç kimse, çığlıklarıma yardımıma gelmiyor, demek ki insanların hepsi böyle imiş. Bebeğimiz hiçbir empati kırıntısı edinmeden büyüyor. Ve bir psikopat adayı oluyor, çaresiz. Artık, başkalarına kötülük ve işkence yapmaktan hiç çekinmeyecek. Hatta işkence yaptıklarının, hiçbir acı hissetmediğini bile farz edebilecek. Evet Küba’ya eski günlere gelelim artık.. 1959 yılına yakın bir süreçte, ABD İşbirlikçisi, Faşist Diktatör Batista yönetimindeki Küba’da tarım arazilerinin % 70i, şeker üreten toprakların ve şeker sanayinin tümü ABD nin elinde idi. Burada çalışan ve uyuşturucu müptelası yapılan köle erkekler, kazandıkları üç beş kuruş parayı Amerikalı uyuşturucu tacirlerine kaptırıyorlardı. Kadınları ise ABD li zengin piçlerinin seks kölesi idi. Küba tümüyle çok büyük bir batakhane idi. Hastalıklar kol geziyordu. Halk fakrü zaruret içinde idi. Ve 1959 yılında halk ayaklandı, Küba devrimi yapıldı. Küba o günden beri, başta ABD olmak üzere bütün kapitalist komşuları tarafından, hunharca bir ambargo altındadır. Gelelim ABD ye. Haberlerini hep okuyoruz. Biliyorsunuz. ABD de periyodik olarak diyelim ki altı ayda bir, psikopat bir lise öğrencisi, veya başka birisi, bir okuldaki bir sınıfa dalıp, onbeş, yirmi kişiyi pompalı tüfekle katletmektedir. Niye acaba? ABD de en az üç milyon evsiz, yarı aç, yarı tok yaşamaktadır. Ve ABD nin vahşi kapitalizmi, bunu önlemeyi istememektedir. Emekçi sınıf ve tabakalara, “bakın işte sonunuz böyle olur“ diye hep gözdağı vermek istemektedir. Ve kapitalizm, sahte demokrasisini, sahte özgürlük tacıyla yüceltirken, insanların tümüyle karnının doymasını, bunun hedeflenmesini, insanı hayvanlık düzeyine indirerek, küçümsemektedir. Ben burada kibarca “çüşünüz” demek zorundayım. Çünkü, bir insanın aç kalmaması, insan olabilmesinin ilk şartıdır. Açlık, insanın geldiği bu dünyada, en yüksek düzeyde aşağılanmasıdır. Çaresizliktir. Kişiliğin, benliğin tutsak edilmesidir, örselenmesidir. Açlık, köleliktir. Zulümdür. Bütün kötülüklerin anasıdır. Önce açlık yok edilecek arkadaş! Her şey ondan sonra gelebilir. Tekrar gelelim Küba’ya. Küba’ da açlık ve barınma sorunu yoktur. Her ailenin kira ödemediği bir evi vardır ve evine geçim için asgari bir para girer. Ve her Kübalı vatandaş için, sağlık ve eğitim hizmetleri parasızdır. Tabi ki Küba’da kapitalist frapan bir renk cümbüşü yoktur. Bunu doğuran sınıf farkları yoktur. Ama genel bir yoksulluk görüntüsü, dünyaya sürekli servis edilmektedir. Bu doğru mudur? Peki dünyada çapında gelişmiş tıp hizmetlerinden ücretsiz yararlanmanın, çok kaliteli ücretsiz bir eğitimin, dünyanın diğer ülkelerindeki ederi nedir acaba. Ferhan Şensoy’un Küba da çektiği “Şans Kapıyı Kırınca” filminden sonra gerek kendisinin gerekse ekibinin Küba hakkında izlenimlerini internette bulabilirsiniz. Örneğin ben, o zamana göre son iki yılda sadece bir cinayet işlendiğini, suçlunun da Küba yı ziyarete gelmiş ABD asıllı biri olduğunu bu izlenimlerden okumuştum. Kübalı bir bebe, dolardan, kürkten, mersedes arabadan anlamaz, bebenin anlayıp ta etkilendiği, soğukta üşümemesi, karnının doyması ve mutlu, güler yüzlü bir anne babadır. Tabi ki karnı tok, sırtı pek Kübalı anne baba mutludur. Bebelerine sevgiyle, şarkılarla bakmaktadırlar. Bu nedenle, belki de Dünyanın tek bu parçasında, depresyonsuz, psikopatik tohumlar edinmemiş, en sağlıklı bebeleri, çocukları, gençleri yetişmektedir. Ben, insan onurunun çiğnenmediği böyle bir toplumda yaşamaktan mutlu olurum, onur duyarım. Bunun için ne kadar usta bir avcı olursam olayım, avımı, o gün şansı yaver gitmemiş türdaşlarımla paylaşmak isterim. Çünkü kendi karnımın tıka basa doyması yerine, herkesin karnının eşit şekilde doymasını isterim. Hatta karnım tam olarak doymasa ne çıkar, yeter ki, bebelerin karnı tam doysun, karınları aç diye çaresiz ağlamasınlar, üşümesinler, mutlu büyüsünler, mutluluğu sevsinler,

Serçenin kanadını kırmasınlar,

Karıncaya hor bakmasınlar,

Karacanın yavrulusunu vurmasınlar,

İnsana kıymasınlar.

Sevgiyle ve mutlulukla kalın.

Halûk Levent mi, Acun Ilıcalı mı?

Bu da nerden çıktı veya niye bir tercihte bulunalım ki diyebilirsiniz. Ben de zaten kendime sormuştum.

Rahmetli Barış MançoCumhurbaşkanını halk seçerse ben de adayım” demişti ve fakat erken bir kalp kriziyle hayata veda ettiği için temennisinin gerçekleştiği o zemini görememişti.

Gene diyeceksiniz ki 2023’e çok var, bunların yeri mi; hem şehitlerimiz var. Zaten mevzunun özü de bu. NATO Konsepti gereği katılmak durumunda kaldığımız Irak’ın, Suriye’nin, Libya’nın parçalanması kararlarından son derece olumsuz etkilendik. En azından Suriye’de yolu hataen yarıladıktan sonra Rusya ekseni ile denge oluşturarak işi soğutmaya çabaladık. İdlip’te bizim 12, Rusların 10 Gözlem Noktasıyla Rejim’le Muhalefeti stabil hale getirmeyi başarmış idik.

Bana sorarsanız ne olduysa Kanal İstanbul açıklamalarından sonra oldu. Amerika’nın Lozan’ı ve Möntro’yu sevmediğini herkes bilir (Türkiye’deki anti-Lozancılar hariç). Bayram değil, seyran değil; ekonomik sıkıntılar zamanı biz enişteyi niye öpmeye çalışıyoruz? Hadi bunu geçelim ve 8 şehidimize Mevlâ’dan mağfiret dileyelim amma velâkin Türkiye, ABD’nin Karadeniz’e donanma çıkarma projesi görünümündeki Kanal İstanbul’u gündemden kaldırmazsa Rusya hem Esad Birliklerini İdlip’e saldırtarak bizi uluslararası arenada sıkıştırmaya devam edecek – Allah korusun, başka şehitler de gelebilir – hem de sınırımıza yığılanlar 1 milyona yaklaşıyor ve böyle giderse 2 milyonu da bulabilir. E bizde kaç milyon vardı? 2023’e kadar toplam kaç olur?

Her Türk gibi matematikle pek aramın iyi olduğu söylenemez. Fakat tarih, din, dil ve dış politika haricinde özellikle son zamanlarda sosyoloji, toplumsal psikoloji ve sosyal antropoloji de favori ilgi alanlarımdan.

Gelelim Haluk Levent ile Acun Ilıcalı konusuna. Bence ikisini de Cumhurbaşkanı Adayı olarak görebiliriz; malûm 100 bin imza toplamak yeterli. Haluk Levent aslında bizim mütedeyyin, milliyetçi – muhafazakâr diye 90’lardan beri büyük büyük İslami iddialarla kurulan ağlamalı ve sızlamalı ne kadar hayır (!) kurumumuz varsa hepsini solladı; üstüne deforme olmuş ilgili devlet kurumlarını da ekleyebilirsiniz.

81 ilde 300 bin kişilik ilkeli, çizgili, koordineli ve hiyerarşik bir organizasyonla (AHBAP) toplumsal çürümüşlükten nerdeyse kötürüm kalmak üzere olan vicdanlarımıza cansuyu serpiyor. Sadece iyiliğe odaklanan, ayrımı sıfırlayan ve çoktandır kaybettiğimiz güveni hem alçak gönüllülükle hem de hesap verilebilirlikle sınırlı – sorumlu da olsa tekrar tesis eden bir yapıyı ayakta alkışlıyoruz. Sebep olan ve zerre miskal katkısı olan kim varsa.

O düşünmese de kitleler bilhassa toplumsal tefessüh dip yaptığında ister istemez düşünecek ve de yakıştıracak.

Kendine yakıştırıyor mu bilemem ama düşündüğünü düşündüğüm bir başka isim daha var: Acun Ilıcalı. “Kes – yapıştır yarışmaları” ile iki kanal alan ve vergi listesinde iyi bir yer edinen Acun, her ülkede görebileceğimiz yarışmaları kendi tercihleriyle aslında olabildiğince millîleştirdi. Alttan alan ve halktan yana jüriler; seyircilere ve yarışmacılara müşteri memnuniyeti temelli kurumsal ilgi; futbol, deprem ve şehitler gibi sosyal prestijli konulardaki inisiyatif merakı, seçilen konu ve konuklar kim olursa olsun ortalama Türk vatandaşına seyir imkânı sunan, yüksek sosyeteyle aynı gelir gurubundan olmasına karşın Acun Medya’nın ekran yüzü olan isimlerin tevazuen halkla bir davranış sunumları; dahası arkadaşın siyasal ve ekonomik ilişkileri (hem 15 Temmuz öncesinde hem sonrasında) bana tüm bunları ihsas ettiriyor.

Ha, bana sormanıza gerek yok; Müslümcü Hareket partileşip 2023 Seçimleri’ne katılırsa adres belli. Yok, kar yağar da olmazsa yani iki şık arasında kalırsam Ajun değil Ahbab diyeceğim. Biliyorum bizim Bahçecik argo tabirle eski fırlama / fırlatmaları ve yardımı göze sokanları sever hatta hayli oy verir. Ben de bir ilki yapayım dedim. Yazdım gitti.

İhmallerimiz, Kaybettiklerimiz ve Sonuçları

Söz uçar yazı kalır.” Türk Atasözü

Türk tarihinin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda, aman bu kadar da olmaz ki, dedirtecek türden vakalarla karşı karşıya kalıyoruz. Hüzünleniyor, üzülüyor, kızıyoruz belki ama iş işten çoktan geçmiş oluyor.

Birde tarihin kayıt altına almadığı, ömürlerinde bir defa vekillik veya bakanlık yapmış hatta sıradan devlet memurlarının yaptığı hatalar var ki, ileride ne gibi sonuçlar doğurduğunu yaşayıp hep birlikte görüyoruz. Hâlbuki ne yapılırsa yapılsın özellikle devlet işlerinde hatır-gönül işi olmamalı mutlaka bir tutanak tanzim edilmelidir. Bunun ne kadar önemli olduğunu Kazım Karabekir Paşa şu sözleriyle vurgulamıştır: “Size bir kalem ve bir kâğıt yeter!”

Bu yazımda sizlere tarihin kaydettiği iki olaydan bahsetmek istiyorum.

Birinci olay; 1913 yılında Tanin gazetesinde çalışan Falih Rıfkı Atay ile İstanbul Muhafızı Cemal Paşa arasında Rumeli’ye giden bir tren yolculuğundaki konuşmada geçiyor:

Falih Rıfkı: “Rumeli’yi kaybedişimizin sebebi olarak, Cemal Paşa bir faslı tespit ettiğini gösterir ehemmiyetli bir tavırla kaşlarını çatarak: “Kabahat ve cürüm Kâmil Paşanındır, o bana: -“Devletler, Balkanlar’da statükoyu muhafaza edecekler” demişti; ben ona: – İngiliz elçisinden senet al, dedim ama o almadı.” Falih Rıfkı Atay(Zeytin Dağı)

İşte hepsi bu kadar, yani bu kadar basit.

Ecdadımızın 600 yıl hüküm sürdüğü O mümbit topraklar, belki de bir kişinin ihmali yüzünden ebediyen elimizden çıkıyordu.

O mübarek ecdat yadigârı toprakları ordularıyla en son terk eden Osman Paşa, yüksek bir tepeye çıkıp etrafını üzgün bakışlarla süzerek, gözlerinden süzülen yaşlarla son defa: “-Elveda Rumeli” diyerek oradan ayrılıyordu.

2. Olay tabi daha da enteresan bir şekilde gelişti.

Yunanistan’ın NATO’ya dönme hikâyesi:

Olayı yaşı 50 ile 60 arası olanlar iyi hatırlarlar. Sovyetlerin Afganistan’ı işgal edip İran’ı etkisiz duruma getirdiğini bahane eden ve her fırsatta bunu dile getiren ABD’li yetkililer, Yunanistan’ın NATO’ya geri dönmesi için Türk yetkililere müracaatta bulunuyor ve her defasında gerek Süleyman Demirel, gerek Bülent Ecevit tarafından reddediliyorlardı. Özellikle ABD başkanlarından Jimmy Carter, bu konuda başbakan Süleyman Demirel’in çok katı olmasından şikâyet ediyordu.

1980 12 Eylül darbesi yapıldıktan sonra, ABD, Yunanistan ve Bürüksel de olay sevinç çığlıklarıyla karşılanmıştı. Çünkü onların değimiyle “Bizim Çocuklar” iş başına gelmişti. Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönmesi artık kesin gibiydi ve dedikleri de oldu.

ABD Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Rogers, darbenin lideri Kenan Evren’le çok sıkı dostluk köprüsü kurmuştu. Atatürk’ün İngilizce çevirisi yapılmış NUTUK kitabını yanında getirir, ATA’nın Yunanistan hakkında yazdıklarından Evrenin hoşuna gidecek pasajlar okurdu. Kısaca hiçbir kayıta, antlaşma metnine dayanmadan sonradan Rogers’in Evrene verdiği erkek!!! sözüyle Yunanistan NATO’nun askeri kanadına dönmüş oluyordu. Peki, ne için oluyordu bütün bunlar? Sözde Yunanistan Türkiye’nin AET’ye girmesine itiraz etmeyecekti. O halde sözünü tuttu mu Yunanistan tabii ki tutmadı.

Olayın Brüksel’deki tek görgü şahidi Gazeteci Mehmet Ali Birand, operasyo­nun tamamlandığı gün NATO merkezinin barında genç bir meslektaşına olayı: “Ankara, Yunanistan’ı kontrol edebilecek en önemli baskı aleti olan veto hakkından feragat etmiştir. Bu fedakârlığın neye mal olacağını ileride hep birlikte göreceğiz.” sözleriyle yorumlamıştır.

Ermeni Sorunu (I)

     Venedik’te Giorgio Cini Vakfı 28 – 30 Ekim 2004’te “Tarih ve Tarihin Ötesi – Ermeniler ve Türkler: İlişkilerin Bin Yılı” adıyla bir sempozyum düzenledi.

     Bu sempozyumda tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay “Söylem ve Gerçeklik: 1915 Trajedisi ve Çağdaş Türk Ulusal İmgelemi” başlıklı bir tebliğ sundu.

     “Ermeni Meselesi”ne bakışını haftalık “Nokta” dergisine anlattı. (Nokta, 22 Kasım 2004 ve Eki)

     Bu tebliğ vesilesiyle “Nokta” dergisinin Sn. Profesörle yaptığı karşılıklı konuşmalar; Türk insanını acı acı düşündürecek nitelikteydi.

     Sayılı da olsa Kimi Türk aydınının olaylara Hak ölçüler ve bilimsel metotlarla bağdaşmayan bakışları bizleri derinden yaraladı.

     Hele Nokta’nın Ermeni meselesi için özel olarak hazırladığı kitapçıkta yer alan resimlerin sırf bir Ermeni kaynağından alıntılardan ibaret oluşu ise ayrı bir yazı konusu.

     Nokta soruyor: Venedik’te bir tebliğ sundunuz. Bianet’te, Raffi A. Hermonn imzalı haberde şöyle deniyor:

     “Halil Berktay, kendi ailesinden verdiği örneklerle, bir bireyin, günlerden bir gün, bazı aile fertlerinin katliamlara karışmış olduklarını öğrenmesinin, o bireyde nasıl bir şok yarattığını bildiğini, dolayısıyla Türkiye insanına birçok şeyi anlatmanın ne kadar zor olduğunu, ama bundan kaçınılamıyacağını, bunun bir zorunluluk olduğunu söyledi.” Verdiğiniz örnekler nelerdi?

     Buna verdiği cevapta Sn. Halil Berktay, ailesinin Girit muhaciri olduğunu söylüyor. 1896 ve 1900 yıllarında, iki dalga halinde İzmir’e göç etmişler. Aile büyüklerinden ikisi, henüz çok gençken yerel Türk-Müslüman milisine çağırıldıkça katılırlarmış.

     Sn. Halil Berktay bu işin aslını çok sonraları 2001’de amcasından öğrenmiş:

     1896 Girit ayaklanması patlak verdiğinde ve ardından Rumların adanın kuzeybatısındaki Sitia veya İştiya’da düzenledikleri büyük katliamın haberi yöreye ulaştığında, sözkonusu iki delikanlı Türk-Müslüman milisinin düzenlediği intikam veya misilleme eylemlerine katılmışlar. Civardaki bir Rum köyünü basmışlar..Önlerine çıkanı öldürmüşler, sonra da..kaçıp uzaklaşmışlar oradan…

     Yine Sn. Prof. Halil Berktay, halen yurt dışında profesör olan bir arkadaşının da, kendi çocukluğunda, yani 10-12 yaşlarına gelinceye kadar dedesinden dinlediklerini naklediyor:

     “Ama önce onlar başlatmış, onlar bizim analarımıza, kadınlarımıza kızlarımıza saldırmışlardı…” diyerek dedesi, kendi önüne elleri kolları bağlı olarak getirilen yüzlerce Ermeniyi boğazlamıştır.

X

     Evet Sn. Hocamız, olmuş hadise ve olaylardan hareketle âdeta her milletin sırasında yaptığı gibi kendi milletimizin de istenmeyen, nahoş olaylara karıştığını, yapılmaması gerekenlerin yapıldığını belirterek pekâlâ Ermeni katliamı da yaptığımızı söylüyor! Bunu inkâr etmemeliyiz diyor! Kabullenmemiz lâzım geldiğini nazara veriyor.

X

     Elbette Rum’un Ermeni’nin yaptığına ayniyle karşılık vermek bize yakışmaz. Onların yaptıkları gibi kadın, kız ve çoluk çocuğa dokunmak yanlış.

     Yapanlar varsa, ki tek tük olabilir. Fakat bu; Devletin, resmiyetin istediği, beklediği bir durum değildir. Resmî bir siyasetin icabı değildir.

     Osmanlı Devleti; vatandaşından asla böyle bir şey istemez ve istememiştir. Ama devlete rağmen galeyana gelen bazıları Rum ve Ermenilere karşı hissî hareket etmiş olabilirler.

     Bu Devlete rağmen olmuştur bir; çeşitli zaaflar içinde kıvranan Devletin o zamanlar bunları önleyecek imkânlardan mahrum oluşu bunlara sebebiyet vermiştir bu iki…

     Kaldı ki bu istenmeyen tepkilere sebebiyet verenler yine Rumlar ve Ermenilerdir. Çünkü “Es-sebebü ke’l-fâil.” Yani “Sebep olan yapan gibidir.” düstur ve prensibi genel bir kaide ve kuraldır.

     Bu hadiselerden hareketle Osmanlı Devleti suçlanamaz. Suçlanmamalı. Çünkü hadise ve olaylar yanıltır insanı. Hadiseyi değil; onun meydana gelmesini sağlayan asıl muharrik gücü, asıl harekete geçirici sebebi teşhis etmek esas olmalı.

     Zaten tarihçiye düşen de budur. Başıboş halkın yaptıkları, istenmeyen hareketler dayanak noktası olamaz.

X

     Devleti mes’ul ve sorumlu tutacak bir vesika ve belge var mı ona bakmalı.

     Kişilerden hareketle Devlete suçu yüklememeli. Resmiyeti itham etmeye kalkmamalı.

     Nitekim Sn. Necmeddin Şahiner’in bilvesile belirttiği gibi:

     “Fransız tarihçisi Fustel de Coulanges, talebelerinden biri karşısına gelip de en kuvvetli tahminleri serd ederek Fransa’nın eski hadiselerinden birine dair bir hüküm vermek temayülünü gösterince, Fustel de Coulanges, hemen elleriyle kulaklarını kaparmış: ‘Bir kağıt parçası var mı? Başka söz dinleyemem!’ dermiş.”

     Biz de “Bir kâğıt parçası var mı?” Yani elinizde Devleti resmen suçlayacak bir belgeniz var mı diyor ve olaylardan hareketle gerçek ve doğru neticeye varılamayacağını hatırlatıyoruz.

     Kaldı ki umumiyetle insanlar yaptıklarını, gördüklerini mübalâğa ve abartarak anlatmayı, nakletmeyi severler. Buna insanların karşı koyamadıkları fıtrî / yaratılıştan gelen bir abartma dürtüsüdür de diyebiliriz.

     Üstelik olmuş diye, yerli yersiz her şeyi nazara vermek doğru mudur?

     Çünkü her söylediğimiz doğru olmalı ama her doğruyu söylemek doğru mudur?

     Yine her söylediğimiz hak olmalı. Ama her hakkı söylemeye hakkımız var mı?

Tarihin İçinden, Konu: Kıbrıs.

                          (Tarihe mal olmuş bir önderin, Dr. Fazıl Küçük’ün görüşleri…)

    ( Kıbrıs Türkünün adada ki özgürlük ve varoluş mücadelesinin önderi, Sn. Dr. Fazıl Küçük’ün aziz hatırası önünde saygı ile eğilirken, o büyük devlet adamını sevgi, şükran ve minnet duyguları ile anıyorum. Vatan ona minnettardır.)

   KKTC’de 2 ay sonra Cumhurbaşkanlığı seçimi var…

   Kıbrıs Türk Halkı devletinin 5’nci cumhurbaşkanını seçecek…

   Ama Kıbrıs konusu hala uluslararası camianın gündeminde çözüm bekliyor!

   1968’den beri süregelen müzakerelerden bir sonuç çıkmış değil, çıkacağı da yok zaten. Çünkü Rum tarafının adayı Kıbrıs Türk tarafı ile paylaşmaya niyeti yok!

   Bu nedenle aşağıda okuyacağınız gerçekleri bir kez daha sizlerle ama en çok da 2020 Nisanında KKTC’de Cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklayan siyasilerin dikkatine sunmak istedim.

  Aşağıda Türk ve Rum tezleri olarak okuyacağınız tarihi gerçekler; 

   Kıbrıs konusunu milli dava olarak görenlerin, uluslararası camiada bu gerçekleri savunanların, savaş meydanında bu uğurda hayatlarını feda edenlerin, sonucunda da KKTC devletini kuranların tarih sayfalarına yazdıklarıdır.

       Kıbrıs Türkünün adada ki var oluş mücadelesine önderlik yapan, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sn. Dr. Küçük’ün, bizzat kendi yazmış olduğu makalelerinden derlenmiş olan ‘’ Mücadelemizin Görkemli Günleri ‘’ isimli kitabından alınmıştır…

        Okuyacağınız bu tarihi belgenin, günümüzde öncelikle ata yadigârı o topraklarda yaşayan her yurttaşın ama özellikle tüm siyasetçilerin; o mücadele yıllarında yaşanan gerçekleri bir kez daha hatırlamaları, Kıbrıs Türk Genç’liğinin o vatan topraklarında yaşanan mücadelenin özünde neler olduğunu bilmeleri açısından önemli bir tarihi belge olduğuna inanıyorum. 

        1956 yılında yayınlanan ve aslı İngilizce olan kitabın önsözünün tamamını okuyacağınız bu yazı, bizzat Sn. Dr. Küçük tarafından kaleme alınmıştır. 

         Kitabın aşağıdaki özetini okurken; Kıbrıs’ta Türk’ün var oluş mücadelesinin önderliğini yapan bir liderin, halkının yüksek menfaatlerinin korunmasını, Yunanistan’ın ve Rum’ların hedeflerinin ne olduğunu anlatan uzak görüşüne; diğer ülkelerin ada üzerindeki emellerini irdeleyen analizine de tanıklık edeceksiniz. 

          Çok uzun demeyip sonuna kadar okumanızı önerdiğim bu gerçeklerle, ben sadece Kıbrıs mücadelesine önderlik yapan çok değerli liderin görüşlerini aktardım.  Kıbrıs adasında lider etiketi ile dolaşarak, Türk Milletinin, Kıbrıs Türk’ünün tüm kazanımlarını pazarlık masasına getirmekten çekinmeyenlere, bağımsızlığın ne demek olduğunu görmezden gelenlere, daha da önemlisi; Kıbrıs Türk’ünün bağımsızlığını kazandığı o gün ağlamış olanlara, örnek olsun diye!  

                                   İşte tarihe mal olmuş bir önderin görüşleri! İşte o gerçekler:

                                                           Yazan: Dr. Fazıl KÜÇÜK

                                                           ( Kıbrıs Türk’tür Partisi)

                                                                  (Genel Başkanı)

                                                                    (Kıbrıs – 1956)

       ‘’Rum vahşetini görüntüleyen resimlerden oluşmuş bu kitapçık, gerçeği ve yalnız gerçeği göstermektedir. Kitapçık suçlama amacıyla değil, karşı tarafın inkâr edemeyeceği Türk tezlerini ispat edecek canlı deliller içerdiği için yayınlanmıştır. (Kitabın içerisinde 1955 – 1964 yılları arasında; Rum’ların sadece Türk oldukları için acımasızca katletmiş oldukları kardeşlerimizin resimleri, köylerinin, evlerinin yakılıp yıkılma fotoğrafları vardır.) 

                                                                       ‘’RUM TEZİ’’

          Dünya kamuoyu, Kıbrıs’taki nüfusun bir bütün olarak Yunanistan’la birleşmesinden yana olduğunu düşünmektedir. Bu yanlış kanı Yunanistan tarafından yaygın bir propaganda olarak kullanılmaktadır. Kıbrıslı Rum davasının avukatı rolündeki propagandistler, son üç yıldır herkesi Kıbrıs’ta bir Rum davasının olduğuna inandırmaya çalışmaktadırlar. 

            Dünya çapında hisleriyle hareket eden Rumlar, bu kampanyanın devam etmesi için Ortodoks kilisesine bağışlarda bulunmaktadırlar. Fakat kötü bir dava, hesapsız para harcamasıyla iyi yapılamaz. 

           Bugün dünya kamuoyu, Kıbrıs sorununu gerçekte olduğu şekilde görmeye başlamıştır. Müttefiki Büyük Britanya’ya tüm bu olanlar için çok şey borçlu olan Yunanistan’ın, bu müttefikine ait bir adayı almak için pek çok masum İngiliz askerinin ölmesine sebep olan hain bir dost olduğu artık açığa çıkmıştır. 

           Kıbrıs’taki Rumların, bu verimli ada için Anavatanlarının sürekli artan taleplerini reddedemeyecek kadar duygusal ve bir avuç teröristin karşısına çıkıp ‘’cehenneme gidin’’ diyemeyecek kadar korkak oldukları ortaya çıkmıştır. 

          Bugün artık dünya, neden Büyük Britanya’nın kanunlarının gücünü kullanarak kurallara uymayan Başpiskoposu çok önceden görevden almadığını ve kışkırtmacılığa son vermediğini, sorgulamaya başlamıştır. Yine de hala Rum davasının elle tutulabilir yanı olduğuna inanan birkaç kişinin hatırı için söz konusu davanın tüm gerçekleri burada gözler önüne serilmiştir.

          Cevaplanması gereken ilk soru şudur: Kıbrıs Rum toplumunun tümü, gerçekten Yunanistan’a bağlanmak istiyor mu? Cevap Hayırdır. Kıbrıs’ta yaşayan 400.000 Rum değişik gruplara bölünmüştür ve hepsi de birbirleriyle çatışma halindedir. % 65’i komünist ya da komünist yanlısı, % 10’u tarafsız ve hiçbir partiye üye olmayan, geriye kalan % 25 ise kendi içinde 3 gruba ayrılmaktadır: 

  1. Dava yolundaki ‘Fanatikler’ (Başpiskopos ve teröristler bu gruba girer.) 

  2. Oldukları yerden memnun olan ‘Milliyetçiler’. 

3- Anayasal düzenlemelerdeki boşluklar var oldukça ne orada, ne burada olan ‘Liberaller’.

            Rum toplumunun bir bölümü sürekli olarak şu anki Kraliyetçi Faşist Yunan yönetimi ile değil de özgür Yunanistan’la yani komünist Yunanistan’la birleşmek olduğunu, çünkü komünist Yunanistan’ın hiçbir zaman batılı güçlere üs vermeyeceğini söyleyip durmaktadır.

          Yunan liderlerinin hepsinin de Rusya’nın aleti olduklarına ve ilk fırsatta cahil topluluğu tehlikeli yollara sevk edeceklerine hiç şüphe yoktur. Bu insanlar Yunanistan’da komünizmin yasaklandığını ve eğer Yunanistan adaya gelirse özgürlükleri şöyle dursun, hayatlarını kurtarabilirse şanslı sayılabileceklerini biliyorlar. Bu gerçekler karşısında insanları ( Rum’ca konuşanların % 75’ini ) Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini ikna edebilir misiniz?

          Yıllarca Yunan Ortodoks Kilisesi Enosis çorbasını pişirmiş ve tüm Rum dünyasına buna katılma çağrısı yapmıştır. Sonuç gayet açıktır. Kimse buna katılmamıştır. Başka bir değişle hükümette veya yönetimde sözü geçen hiç kimse buna itibar etmemiştir. Bugünün teröristleri olan okullu gençler, ( E.O.K.A çeteleri kastedilmektedir…) belli bir ücret karşılığı Yunanistan’dan ithal edilen birkaç komandonun liderliği altında toplanmışlardır. Kendi hayal dünyalarında yaşayan bu gençler, o yaşta futbol veya hokey takımlarına alınır gibi çete alınmaktadırlar. Kilise liderleri ve yine belli bir ücret karşılığı Yunanistan’dan ‘’ithal’’ edilen öğretmenleri, onlara özgürlüğe giden yolun fedakârlık gerektirdiğini, İngiliz ‘’Boyunduruğuna’’ karşı gelmenin haklı bir tepki olduğunu, anavatanlarının onlarla gurur duyduğunu ve isimlerinin tarih sayfalarında sonsuz dek yaşayacağını öğretmiş ve öğütlemişlerdir.

             Bugün işte bu gençler, bir avuç cahil ve düşüncesiz köylüyle birlik olup, çevredeki İngiliz askerlerini sırtlarından vurarak öldürmekte, sözüm ona vatan hainlerini yok etmekte ve tüm adayı teröre boğmaktadırlar. Sonuç olarak, Türk’lerden başka kimse bu zihniyeti anlatamaz.

            Bu yüzden eğer soru ‘’ Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini kim istiyor?’’ sorusuysa cevap da şudur: ‘’ Kötü tavsiyelere uymuş, yanlış yönlendirilmiş bir avuç çocuğa uyan kötü yoldaki bir avuç cahil köylüden başkası değil. ’’ Kilisenin bu terörden çok büyük çıkarları vardır ve ne yazık ki bu Hıristiyan organizasyonu, gençleri terörist ve katil yapma yoluna gitmektedir. İşte bu durum karşısında Yunanistan ve Kıbrıs’taki Enosis hareketi liderleri, Kıbrıs’ın Yunan olduğunu ve çoğunluğunun isteğinin gerçekleştirilmesi gerektiğini iddia etmektedirler. Enosis için kışkırtmacılık yapanlar ve açıkça terörizme arka çıkanlar, tüm nüfusun % 10’nu bile temsil etmemektedirler. Buna rağmen haklı olduklarını ve çoğunluğun hakkının verilmesi gerektiğini söylemektedirler.

            Rumca konuşan nüfusun tümü Yunanistan’a bağlanmak isteseydi bile, bu talepleri haklı çıkarılamazdı, çünkü Kıbrıs’taki çoğunluğu bu nüfustan çıkardığınız zaman Rum tezi çöker.

           Yunanistan Kıbrıs’ı yönetemez, koruyamaz ve buradan çıkar sağlayamaz. Yunan yönetimi adaya adımını attığı anda, anarşi ve iç savaş başlar, komünizm canlanır ve ada Doğu Akdeniz’de bir yangın yerine dönüşür. Yunanistan ekonomik açıdan Kıbrıs’ı destekleyemez. Değişik mezheplerden ve inançlardan gelen yarım milyondan fazla insan, açlık ve sefalete mahkûm olur. Stratejik olarak da Kıbrıs, Yunanistan için gerekli değil. 

            Tarihi açıdan ise Kıbrıs Yunanistan’a ait değil. Self-determinasyon ilkeleri Kıbrıs’a uygulanamaz, çünkü ada, Türkiye’nin ayrılmaz bir parçasıdır. Eğer bu ilkeler çoğunluğa göre yorumlanacaksa, o zaman da bu çoğunluk adada ki değil, Türkiye ve Kıbrıs’ta yaşayan 60 milyon çoğunluğun yorumu olacaktır.

           Eninde sonunda İngiltere’nin, gerek yanlış bilgilendirilmiş dünya kamuoyunun zorlamasıyla, gerek seçimi kazanan İşçi Partisi’nin pes etmesiyle veya teröristlere yeni hayat tarzı yaratıp, onlardan bıkıp usanan insanlar sayesinde, bunu açıkça lanetlemekten vazgeçeceği düşünülmektedir.

          Dünyanın herhangi bir yerindeki bir papaz veya herhangi bir kişi, Başpiskoposun ifadelerindeki kışkırtıcılığı dile getirseydi ve masum gençliği bu kadar açıkça ve cesurca şiddete teşvik etseydi, çoktan kendini hapishanede bulmuştu. 

          Fakat İngiliz yönetiminde, Rum kilisesinin liderleri tüm bunları yapma özgürlüğüne sahiptirler. Ancak zaman geçtikçe ve bu konuda bir şeyler yapıldıkça, İngiliz ve diğer kilise liderleri bunları protesto etmeye başladılar. Umarız ki dünyanın hiçbir yerinde dini liderler, kendi ülkelerinin gençliğini fesatlığa, şiddete, isyana, ayaklanmaya ve kanlı ihtilallere teşvik edecek kadar özgür olamazlar. 

Hasbihaller

0

Hasbihaller

16,5 X 21,5 santim ölçülerinde 229 sayfalık eserin müellifi, 10 yıl önce Rahmet-i Rahman’a yolcu ettiğimiz değerli yazar Ergun Göze’nin kızı, Zeynep Uluant’tır.  Kendisini, hem babasına hem de dolaylı olarak kayınvalidesi olan, Türk fikir hayatının medar-ı iftiharı mütefekkiremiz merhume Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’ye lâyık olmak gayret ve şuuru ile yetiştirmiş, kemâle ermiş bir kalem erbabıdır.

Uluant Hanımefendi, arka kapak yazısında kitap hakkında şu bilgileri veriyor:  

Bu kitap, çoğu yaşı sekseni aşmış olan edebiyat, kültür, sanat ve musiki dalında isim yapmış şahıslarla yapılan konuşmalardan meydana gelmektedir. ‘Konuşmalar’ diyorum zira bir sistem dâhilinde veya herhangi bir kasıtla yola çıkılmamıştır. Yapılmak istenen, belki de nostaljik bir hassasiyetle kaybolmak üzere olan bâzı değerleri zabtedip muhafaza edebilmekti. Ama bunun hilâfına az da olsa konunun veya hedeflenen dışına çıkıldığı oldu. Fakat asıl mühim olan niyetti… Zira bâzı usta röportajcıların yaptığı gibi karşısındakini sıkıntıya düşürüp terletecek bir konumum yoktu, olmamalıydı da… Çünkü yola çıkış sebebim eski üniversite hocalarımla sohbet etmek, onların birikiminden faydalanmaktı. Takdir edersiniz ki topun bazen hedef şaşırdığı da olur. İşte bu tabii ve kendiliğinden vuku bulan sapmalar beni tamamen farklı bir altyapıya sâhip olan Attila İlhan’a kadar sürükledi. İyi ki de sürüklemiş, zira içine doğduğum doğruları O’nun ağzından ibretle dinlerken aslında tamamen zıt fikirlerde olduğumuzu gülerek fark ediyordum. Söylediği, ama benim asla iştirak etmediğim bâzı konularda yaşına hürmeten sustum ve sohbeti polemiğe çevirip tadını kaçırmamak için ya sözü değiştirmeyi veya gülümsemeyi tercih ettim. İyi ki tercihimi bu yönde kullanmışım.

Çok değil bir sene sonra kendisinin vefat haberini aldığımda duyduğum üzüntü bana anlattı ki cevap hakkımı kendisini anmak için yazacağım bir yazıda kullanmak daha doğru olacaktır.

Kısaca diyebilirim ki Hasbihaller benim için bir çalışma, tanışma ve sohbet mahsûlü olmuştur. Söz uçar yazı kalır fehvâsınca… Maksada erişebildimse ne mutlu…

Zeynep Uluant’ın, röportaj yapacağı kişilerle bir araya gelmeden önce, haklarında bilgi sâhibi olmak için çok çalıştığı, sorduğu soruların engin ve derin olmasından anlaşılıyor. Her biri kültür hayatımızın zirvelerinde bulunan şahısların verdikleri cevaplar da soruların paralelindedir. Bu hâliyle eser, gelecek nesillere gönderilmiş rahmet yüklü bilgi bulutlarıdır. Her bir röportaj, topraklarında zincirleme medeniyetler inşa edilmiş ecdat yâdigârı yurdumuzun âbide şahsiyetlerinden kültür buketleridir.

Rahmetli Ergun Göze bir yazısında; ‘Gazetecilik röportajla başlar’ diyordu. Kendisi de çok usta bir röportajcıydı. Uluant Hanımefendi’nin, röportaj alanındaki bu başarısına rağmen gazeteciliği meslek olarak seçmemiş olmasının, gazeteciliğimiz için bir kayıp olduğu şüphesizdir. Magazin bağımlısı hâline getirilen gazete okuyucularının bolluğuna bakıldığında ise tercihi, kendisi ve fikir dünyamız için kazanç hanesine kaydedilecek talihli bir gelişmedir. 

Eserde, Samiha Ayverdi’nin, güzel Türkçemizin doyumsuz hazzını yansıtan nezih ve zengin üslûbunun, Merhume İlhan Ayverdi’nin dilimize vukufiyetinin, Ergun Göze’nin kıvrak zekâsının, Zeynep Hanım’ın annesi Hicran Göze Hanımefendi’nin didaktik üslûbunun izlerini görmek mümkün. Böylesine donanımlı bir yazarın adının, sâdece iki kitabın kapağında bulunması ise ciddî bir kayıp olarak düşünülebilir. Eserin baş tarafında yer alan ‘Birkaç Söz’ başlıklı sunuş yazısını okuyanlar, kayıp hanesine kaydedilenlerin vüs’ati hakkında bilgi veriyor. Mamafih, önünde telaşsız geçecek daha uzun yıllar var. Telâfi edebilir. Diğer taraftan, Ayverdiler’in kurduğu Kubbealtı Vakfındaki hizmetleri sebebiyle hoş karşılanabilir de… 

Eserde kendileriyle röportaj yapılan isimlerin listesi de okuyucuyu kitabı edinip, sayfalarını çevirmeye dâvet ediyor:

İlhan Ayverdi, Ali Alparslan, Orhan Okay, Kemal Eraslan, Zeynep Kerman, Oktay Aslanapa, Semâvi Eyice, Mehmet Turgut, Sabahattin Zaim, Turan Yazgan, Rüştü Eriç, Nevzat Atlığ, Alâeddin Yavaşça, Fırat Kızıltuğ, Attila İlhan, Emine Işınsu Öksüz, Yaşar Tunagür, Amiran Kurtkan Bilgiseven. 

İsimleri verilen 18 kişiden (Aralık 2019 itibariyle) 6 kişi hayattadır. Onlara, sağlıklı, verimli ve huzurlu uzun bir ömür, vefat edenlere Cenâb-ı Allah’tan rahmet dilerim. 

***

Eserdeki röportajların hepsinde, röportaj yapılan şahsiyetin bilinen hususiyetlerini yansıtan, entel medyanın ‘flaş’ olarak isimlendirdiği dikkat çekici, parlak cümlelerle dolu. Onların hepsini okumak, okumakla da yetinmeyip, zaman zaman hâfıza tazelemek maksadıyla bazı satır ve paragrafları, başucu defterine istinsah etmek gerekir.  

Bir kişi var ki, bilinen hususiyetlerinin dışında kendisinden beklenmeyen cümleler söylüyor. O cümlelerden tadımlık iki bölüm:

Türkiye’de Genç Osmanlılardan başlayarak son zamanlara gelinceye kadar çok câlib-i dikkat bir tavır var. Türk aydını Türkiye’deki yönetimi beğenmeyip onu düzeltme kararını alınca batıya gider ve oradan destek alır. Genç Osmanlılar bunu yaptı, Jön Türkler bunu yaptı, solcular bunu yaptı hâlâ bunu yaparlar. Doğuya giden bir kişi var, Mustafa Kemal Paşa… Asıl gücün nerede olduğunu görüyor ve batıya gidip vakit kaybedeceğine doğuya gidip güç kazanıyor. Amerikalılar ise kendilerini tanımıyorlar. Savaşı, filmlerdeki gibi sandıkları için de nereye girdilerse dayağı yediler. Asya’yı hiç tanımıyorlar. Avrasya halkları farklıdır. Felsefeyle ilgili bir tarafı var işin. Asya daha köklü bir medeniyet… Batılılar o zaman neredeyse yamyamdı ve zenginlik doğudan batıya gidiyordu. İpek yolu onlar için çok önemliydi. Osmanlılara düşman olmalarının sebebi ipek yolunu kapatmalardır. O sâyede de keşifler başlamıştır. Tabîi aslında oraları daha önce Asyalılar tarafından keşfedilmişti. Biliyorsunuz oranın yerlileri aslında Kızılderili filan değil, binlerce yıl önce Bering Boğazı’nın oluşmadığı dönemlerde o topraklara geçmiş Asyalılardı. Aslında Çinliler. Türkler, Moğollar, Japonlar dünyadaki medeniyetin başlangıcı… Onun için düşünmeye başlıyorlar. Bu düşünmelerden sonra vardıkları ilk sonuç şu: Bir tek gerçek vardır, ölüm… Geri kalanı lâftır. Zaten bütün dinlerin menşei de budur. Asyalılar böylece şöyle bir meleke elde ediyorlar: Ölüm aslında iyi bir şeydir. Bu dünyadan kurtulur başka bir âleme gideriz. Bu bir batılının havsalasının alacağı şey değildir. Doğulularda ölebilme kabiliyeti var onlarda yok. Şimdi meselenin özü şudur: Orta Asya ve Ortadoğu’daki petrol denizini Müslümanlara bırakmamak… (s: 189, 190)

***

Bir yanlışı düzeltmek lâzım. Dil devrimi filan yoktur, Gazi ondan vazgeçmiştir. Bu yanlışı devam ettiren İsmet Paşa’dır. Fâlih Rıfkı’nın hâtıralarında bahsettiğine göre, Gazi ‘…bunun hesabını bizden sorarlar. Bu dil işini böyle bırakamayız.’ Der. Ondan sonra harekete geçilir. Buna göre üç kural vardır. Bir: halkın konuştuğu dil Türkçedir. İki: Ecnebi dillerden kural alınmaz. Yâni ‘Kuvâ-yı Milliye’ demeyeceksin. Eğer dile girmişse onu da atmayacak, klişe hâlinde kullanacaksın. Üç: Türkçe terminoloji yaratılacaktır. Gazi daha önce kullandığı Öztürkçe kelimelerden de sonra vazgeçmiştir. Yalnız Türk imlâsının kabulünde de büyük hatâlar yapılmıştır. İmlâ yoktur. (s: 192, 193)

Zeynep Uluant, entelektüellere has araştırması ile bir tesbitini kaynak göstererek, dipnot hâlinde okuyucunun dikkatine sunuyor: “Yavuz Bülent Bâkiler ‘Atatürk’ün üç ayrı Türkçe anlayışı’ başlıklı makalesinde aynı görüşleri seslendiriyor.” 

KUBBEALTI İKTİSÂDÎ İŞLETMESİ:

 Peykhâne Sokağı Nu: 3 Çemberlitaş, İstanbul. Telefon: 0.212-516 23 56, Belgegeçer: 0.212-638 02 72. E-posta: info@kubbealti.org.tr  //  www.kubbealti.org.tr  

 

ZEYNEP ULUANT: 

     1958 de İstanbul’da doğdu. Moda İlkokulu ve Kadıköy Kız Lisesi’ni bitirdi. 1979’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Lisans tezi ‘Cenap Şahabeddin’in Avrupa Mektupları’dır. 

     1995 yılından beri Kubbealtı Akademi Mecmuası, Türk Edebiyatı, Yeşilay, Türk Dünyası Tarih Mecmuası ve Orkun başta olmak üzere çeşitli dergilerde yazıları yayınlanmıştır. 

     Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren Ayverdi Enstitüsü’nde çalışmaktadır. Evli ve üç çocuk annesidir. 

     Yayınlanmış kitapları: Hasbihaller, İlhan Ayverdi, Bir Hayat – Bir Lugat (Aysel Yüksel ile birlikte).    

 

KUŞBAKIŞI:

TÜRK DEMOKRASİSİNİN SIFIR NOKTASI                                                                                                   AMERİKAN DIŞİŞLERİ BELGELERİ IŞIĞINDA TÜRKİYE’DE ÇOK PARTLİ HAYATA GEÇİŞ

Eserin yazarı Dr. Öğretim Üyesi Efe Sıvış, 1986 yılında Kanada’da doğdu. 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 407 sayfalık kitabında; Türk-Amerikan ilişkilerinin 18. Yüzyılın sonlarında başladığını ve dâima inişli-çıkışlı bir seyir tâkip ettiğini belirtiyor. 

Türkiye’de çok partili siyâsî hayata geçiş süreci, pek çok makale ve kitaba konu olmuştur. Dr. Sıvış, ‘tekrar’ kolaylığına düşmemek için Amerikan belgelerinden faydalanmış, bununla yetinmemiş, aradan 75 yıl geçtiği için arşiv belgelerindeki bilgileri teyit edecek bir kişi bulunabilmiş ve onunla dostları vasıtası ile görüşebilmiştir. 

İlişkiler, Amerika’nın ticâret gemilerine Kuzey Afrika’daki korsanların saldırılarının önlenmesi talebi ile başlıyor. Söz konusu bölge, Osmanlı Devleti’nin tâyin ettiği beylerbeyi tarafından yönetiliyorsa da fiilî güç, ‘dayı’ denilen mahallî kabilelerin önderlerindeydi. Güçlükler sebebiyle bu talep kısmen karşılanabilmiştir. 

19. Yüzyılın ortalarından itibaren Amerikalılar, Osmanlı topraklarında, Protestan mezhebinin yaygınlaştırılması için çalışmaya başladılar. Bu faaliyetler, Bulgarlarda, Makedonlar, Arnavutlar ve Ermenilerde ayrılıkçı düşüncelerin gelişmesine sebebiyet verdi. Robert Kolej’in, Merzifon Amerikan Koleji’nin açılması, kritik bölgelere ajan vazifesi gören konsolosların tâyinleri sebebiyle Amerika’nın Türkler aleyhindeki çalışma alanları merkeze doğru genişletildi. Birinci Dünya Savaşı’nda Türk-ABD arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi. Bir müddet sonra da devşirilmiş Türk (sözde) aydınları Amerikan Mandası lehindeki fikir beyanları başladı. Durumdan rahatsız olan Sovyetler Birliği, 1925 yılında imzalanan Türk-Sovyet Saldırmazlık Paktı&rs

Gidenin Elinden Dili (II)

     Dikkat edelim verilen cevap çok şahane, çok kapsamlı bir cevap.

     Sırf ana dili Arapça olan Arapları içine almakla kalmıyor.

     Arap olmayan fakat tüm Arapça konuşanları da içine alan çok şümullü bir cevap.

     Çünkü milliyet; konuşulan dille aynileşiyor.

     İnsanı; konuştuğu dilin sahibi millete mensup kılıyor, ona bağlıyor.

     İnsana, o milletin bir parçası olduğu hissini veriyor. Oysa:

     Dilimizi yozlaştırırken milliyetimizden uzaklaştığımızın; hiç mi hiç değiliz farkında!

     Dilimizi bozarken, millî benliğimizden de soyutlandığımızın -yazık ki- değiliz bilincinde!

     Hem:

     

     Unutulmasın ki, gidenin elinden dili,

     Bir gün de gider elinden, o güzelim ili!

 

     Bu hayatî hususu, İngiltere’nin Cambridge şehrinde yaşadığım bir anekdotla teyit etmek ve doğrulatmak istiyorum:

     2004 baharında Cambridge’de bir parkta oturmaktayım. Yanımdaki kanepede güleç yüzlü, sevecen tavırlı ve konuşkan bir Çinli genç vardı. Kız arkadaşıyla gayet güzel ve işlek bir İngilizceyle sohbet ediyordu.

     Azıcık İngilizcemle sormadan edemedim:

     “Hangi millettensiniz?”

     Hemen cevabı yapıştırdı:

     “İngilizim!”

     Şaşırdım kaldım! Gülmemek için zor tuttum kendimi. Bal gibi Çinliydi. Çıkık kemikleri, çekik gözleri, ufak tefek yapısı ile; velhasıl tüm fiziği; lisânı hâlle “Ben Çinliyim.” diyordu. Bu durum beni çok düşündürmüştü. Çünkü şüphesiz o da bir Çinli olduğunu gayet iyi biliyordu. Ama İngiltere’de yaşaması, İngilizce konuşması, o kültürle yoğrulması; pratikte kendisini İngiliz olarak görmeye; kendisini İngiliz olarak saymaya; kendisini İngiliz olarak hissetmeye yetmiş de artmıştı bile. Gelelim Türkiye’ye:

 

     “Dükkân” varken ne demek “The Shop” ?

     “Paşa” paşa gibi dururken, ne demek onu yapmak “Pasha” ?

     Ya “çivi”yi nedir öyle, yazmak “chivi” diye veya “vişne”yi “whisne” ?

     Neden TRT; Te-Re-Te olarak telâffuz edilirken; Türkçeye aykırı bir şekilde TRT’yi; Ti-Ar-Ti şeklinde söylemek?

     Sayın Feyza Hepçilingirler de yukarıdaki örnekleri ele alıp, haklı olarak bu durumdan yakınıyor. (Cumhuriyet, Kitap, 16. 9. 2004, s. 31)

     Türkçeyi; Türkçeye aykırı tarzda telâffuz edenlere ateş püskürüyor!

     Türkçe kelime deyiş ve söyleyişlerden eziklik duyanları hayretle karşılıyor.

     Çünkü aziz okur! Bize göre asıl  eziklik; bu gibilerin varlığıdır.

     Asıl eziklik, Türkçeyi çığırından çıkaranların mevcudiyetidir.

     Asıl eziklik, Türkçeyi yazılışta anlaşılmaz hâle getirenlerin aramızdan çıkmasıdır. Nitekim:

     Ne demek “efendi”yi “efendy” şeklinde yazmak!

     Ne demek “Marmara Oteli”ni “The Marmara” diye maskaraya çevirmek?

     İngiliz dilbilgisine ait bir unsuru Türkçeye yamamak?

 

     Vah benim o güzel, şirin Türkçem vah!

     Kimi Türkler dedirir bana eyvah!

 

     Çeksem de ömür boyu içten bir ah!

     Türkçe yükselmedikçe olmam iflah.

 

     Hani derler kılıç yarası geçer de,

     Dil yarası geçmez asla, kalır diye.

 

     Yediği darbelerden sonra ne kaldı geriye?

     Türkçemiz atalardan bize en güzel hediye.

 

     Velhasıl:

 

     Gidenin elinden dili;

 

     Gider o güzelim ili!

 

Yığınakta Yapılan Hatanın Sonuçları

Suriye’de iç savaş ve sonrasındaki vekâlet savaşlarının sonuna yaklaşıyoruz. Ancak İdlib’te Esad güçlerinin 8 Mehmetçik’i şehit eden bombalı saldırıları içimizi yaktı. 

Bu saldırılarla Rusya ve İran’la yaptığımız Soçi Mutabakatı artık uygulamadan kalktı. Kuzeye doğru süpürülen 1,5 milyona yakın Suriyeli de sınırlarımıza yaklaştı. 

İdlib’in yüzde 90’lık kesimini kontrol eden, El Kaide uzantısı HTŞ ve selefi cihatçı örgüt militanlarının sayısının 30 bin ile 100 bin arasında olduğu bildiriliyor. Suriye ve Rusya’nın hedefinin bölgedeki bu radikal militanları da Türkiye’ye göndermek veya bu pisliği Türkiye’ye temizletmek olduğu anlaşılıyor.

Türkiye, Rusya ve İran arasında yapılan Soçi Mutabakatında Türkiye kendisi için öngörülen şu misyonu kabul etmişti: “Türkiye HTŞ örgütünü bölerek ılımlıları radikallerden ayırdıktan sonra, radikal cihatçıları tasfiye edecekti. Ayrıca Türkiye, ülkenin orta kesimlerini kuzeye bağlayan ve stratejik açıdan önemli M4 ve M5 karayollarını da yeniden ulaşıma açmayı taahhüt etmişti. Geçen bir sene içinde Türkiye bu iki yükümlülüğünü de yerine getiremedi…”

Rusya (Putin), İran (Ruhani) ve Suriye (Esad) için bu iki hedef önemli ve öncelikli idi. İdlib’in mümkün olduğu kadar erken Esad rejiminin kontrolüne geçmesini istiyorlardı. Suriye ordusu Rusya’nın hava desteğiyle güneyden İdlib’e girdi.

E. Büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın ifadesiyle “Türkiye’nin iki partneri, HTŞ’nin yok edilmesine yönelik ‘pis işi’ Mehmetçik’in üstüne yıkmakta ısrarlılar…”

*************************************

YIĞINAKTAKİ HATAMIZ

İsmet İnönü’ye atfedilen askeri bir deyim vardır: “Yığınakta yapılan hata savaş meydanında düzelmez.”

Bir başka ifadeyle, “gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerlerini doğru iliklemek mümkün değildir.”

“Siyaset silahsız yapılan bir savaş” olarak da tanımlandığına göre, bu veciz sözler siyaset alanında da geçerlidir.

Türkiye’nin yığınakta yaptığı hata (ya da yanlış iliklenen ilk düğme) önce platonik aşk yaşadığı Beşar Esad’ı sonra “katil Esed” haline dönüştürüp düşman saflarda yer almamız oldu. 

Suriye’de yapılan vekâlet savaşlarının aktörleri, bu arada Türkiye de, süreç içinde ittifaklık ve düşmanlık içinde olduğu ülkelerle belli konularda anlaşırken, belli konularda karşı saftakilerle işbirliği yaptılar. Fakat Türkiye Esad’a düşmanca bakışını değiştirmedi. En azından tarafsız kalabilirdik, Esad’a karşı taraf olduk.

Oysaki Beşar Esad, insani özellikleri ne olursa olsun, Birleşmiş Miller tarafından Suriye devletinin meşru lideridir. Üstelik Esad sahada Rusya ve İran’ın güçlü desteğine de sahip.

Türkiye’nin Suriye içindeki belli bölgelere girme sebebi terör örgütlerine karşı kendi güvenliğimizi sağlamak gerekçesine dayanıyor.

Bizim ve Rusya/ Suriye/ İran’ın terörist örgütler olarak gördüğümüz selefi radikal gruplar Esad güçlerinin kontrolündeki diğer bölgelerden temizlendi. Şimdi onlar İdlib’i de temizlemekte kararlılar. Fakat Türkiye bu harekâta karşı çıktığında “terör örgütlerini destekleyen ülke” pozisyonuna düşürülüyor.

Türkiye, Rusya’nın yaptığı gibi, Esad rejimi ile savunma işbirliği anlaşması yapsa idi Suriye’deki varlığımız hukuken meşru olurdu. Üstelik yapılacak işbirliği ile ortak menfaatlere uygun bir çözüm planını birlikte yürütebilirdik.

Bir de bizim terör örgütü saydığımız ama bizden başka bölgedeki hiçbir aktörün terör örgütü saymadığı PKK/PYD güçleri var. 

PKK/PYD güçleri ABD desteğiyle Suriye topraklarının yüzde 30’u üzerinde bir hâkimiyet sağladı. Burada Irak’taki “Barzani Devleti” benzeri bir devlet yapılanması oluşturuluyor. 

Bu devlet yapılanması Türkiye için çok risklidir. “Bu devletin ABD tarafından eğitilmiş ve modern silahlarla donatılmış 60 bin mevcutlu ordusu, 30 bin kişilik polis gücü, 140 bin kişilik kamu personeli var. ABD eğiteceği 30 bin ilave kişiyle orduyu takviye edeceğini ilan etti.” 

ABD Suriye petrollerinin ekseriyetinin olduğu bölgede kurmaya çalıştığı devletin altyapısını hazırladığı için diğer bölgeleri Rusya ve Suriye’nin hâkimiyetine bıraktı.

Türkiye’nin PKK/PYD devletini çökertmek için yapması gereken şey, Esad rejimi ve müttefikleri Rusya ve İran’la birlikte hareket etmekti. 

Böyle yaparsak “Suriye, Türkiye, Irak ve İran dörtlüsü, siyaset ve diplomasi yoluyla PKK/PYD devletinin böl

Karlar Yağdı Kürek İster/Dayanmaya Yürek İster

0

Aralık ayının aralık kapısından başını uzatan ocak ayı… Kara kışın gece ayazında saçlarını döküyor yollara… Sabaha koşan saatin telaşına soba üstü çaydanlık homurtusu ekleniyor. Söylenerek yaşamak bir çaydanlığa bir bana mahsus… Çay bardağa, ben kaleme döküldükçe diniyor öfkemiz. ”Ey dünya adaletin yarı yarıya bile değil. Kiminin ekmeği yok, kiminin ekmeğine katık.” Şu bazılarına romantik yağan kar, neden bize otantik yağar ki! Bir Mart çocuğu olarak doğuma sevincim kadar, ölüme hüznüm var… Değil mi ki Mart yarı kış yarı bahar.

Kaç kırık merdiveni sürünerek çıktım da en üst basamaktan geri düştüm saymadım. Bu karlı, fırtınalı hava yerini güneşe bırakır mı bilmiyorum. Toprağın yumuşak başı bahara ne saklar onu da… Sırtı nakışlı heybemin gözü umut yüklü. O da olmazsa bir türkü… Yolu, en çok sırtında kendini taşıyan bilir. “Tel sarar kızım tel sarar/Tel bulamazsa ne sarar.” Eh işte, tel bulamazsa benim gibi geri geri sarar. “İnsan kendinden çalmamalı” diyor bilge. Durmadan kendimden çalıyorum, kendine hırsız en çok neyini çalar ki kendi ömründen başka.

İçeride yosun tutmayı istemeyen su, çatlağa doğru akar. Bu suyun söz halidir… Suyun söz hali. Bazen kar, bazen yağmur. Mevsime göre şekil alan bulutların yer çekimine yenilmesi. Zemheri ayazı kimi nasıl üşütür bilmiyorum. Bilenler bilir insanın eli şıp düşene yapışır kalır. Bıçak gibi kesen bir ayaz yapışır yüzüne. Her ne kadar mevsimler değiştiği için artık eski kışlar yok desek de.

Annemin deyimi ile ”KARLAR YAĞDI KÜREK İSTER, DAYANMAYA YÜREK İSTER.” Zor geçecek bu kış, ayvalar çok oldu bu sene diyordu. Ah be annem hangi kış kolay geçti ki. Ah o eski kışlar nerdeeeeeeee dedi annem. Nerede olacak, hâlâ aklımda. Gece başlayan kar sabaha kadar yağmıştı. Annem eve ve dedeme bakmamı tembihleyerek, kız kardeşimin doğumu için İlçe dışına gitmişti. Eşimin dedesine de ben bakıyordum. İki dede arasında mekik dokurken; sabaha kadar yağan karı kürümek de bana kalmıştı. Sabahleyin erkenden toprak damın karını kürümeye gittim. Çocuklar uyanmadan kürüyüp gelecektim. Tahta dam küreğini elime alıp çıktım dama.

İkiye böldüm damı. Bir tarafının karını yoldan tarafa. Bir tarafını da bahçeden tarafa kürümeye başladım. Kar hâlâ savura savura yağmaya devam ediyordu. Gıcıl gıcıl ayaz esiyordu. Alnımdan akan terler, anında buz kesiyordu. İki tarafı da kürüdüm tam evin ortasında geldim. Az kaldı hadi bir gayret diye kendime telkinlerde bulunurken, evin tam ortası göçtü. Gözlerimi sıkı sıkı yumdum. Bu olamaz dedim. Sanki gözlerimi açsam göçen damı göreceğim. Direndim gözlerimi açmamak için. Yapacak hiç bir şey yoktu. Kışın ortasında evin toprak damı bir minder büyüklüğünde göçmüştü. Bir adım attım. Başımı içeriye doğru uzattığımda, annemin emektar dikiş makinesinin üstündeki karları ve damdan düşen toprakları gördüm. İçim cız etti. Annem üzülecek şimdi dedim. Geriye kalan karları kürüdüm.

Aşağıya indim kilimleri topladım. Dikiş makinesinin üstündeki karları ve toprakları temizledim. Tandır evine gittim naylon buldum. Saç bir soba altı elime alıp tekrar dama çıktım. Önce naylon, sonra sacı üzerine kapayıp, kenarlarına taş koydum. Dam akmaya akacaktı da, hiç olmazsa içeriye kar yağmasın bari dedim. Dedemin kömürlerini tenekelere doldurup, yemeğini yaptım. Düştüm evime doğru yola. Kalbimdeki acı, damdaki açılan delikten daha büyüktü. Annem duymamalı dedim. Kış bir taraftan, kar bir taraftan, göçük bir taraftan. Ayağımın altında gıcırdayan karların sesine sesim ekleniyordu.

 

Söylene söylene yürüdüm. Dedim ya söylenerek yaşayan bir ben varım. Bir de soba üstündeki çaydanlık. Ah bilge ah. Sen de diyorsun ki ”insan kendinden çalmamalı.” Bu durumda insan ömründen çalmaz da ne çalar ki. Yıllar zaten potansiyel sabıkalı hırsız. Bir de üzerine insanın kendi dâhil olmadığı kader ve keder eklenince. Hayat şartları neyi gerektiriyorsa onu yaşayıp gidiyorsun. Yokluk, yoksulluk. Ucunda ölüm olmayan her göçükten sağ çıkmak boynumun borcuydu. İçimde yıkılıp duran dağların bir kenarının da yol olduğunu biliyordum.

Yürüdüm hep yürüdüm. Nazım‘ın dediği gibi ”tüm yürümeyenleri arkamda, arka sokaklar gibi bırakarak yürüdüm” Çaldıysam da kendi ömrümden çaldım. Bütün çaldıklarım heybemin gözünde. Arada uzatıyorum elimi heybeme. Hani içinden bir yumurta, bir yumrukluk soğan, bir yufka ekmekli azık çıkını çıkacak değil ya. Bazen de böyle kar, kor anılar çıkıp geliyor nakışlı heybemin gözünden.

Camiler, Vakıflar ve Kızılay’a Yardımlar

Yıllar önce, avukat olarak, Ağır Ceza Mahkemesi duruşma salonunun dışında duruşma sıramı bekliyordum. Yanımda kendi sırasını bekleyen beyaz sakallı bir “hacı amca” ile sohbete başladım. “Hayrola sizin Ağır Cezalık ne işiniz var?” soruma verdiği cevap çok şaşırtmıştı beni.

Meğer “hacı amca” mahallesindeki caminin derneğinde yönetim kurulu üyesi imiş. “Müezzinden şikâyetçi olduğumuz için geldim” dedi.

Her Cuma namazından sonra diğer camilerde olduğu gibi o camide de para toplanır ve toplanan para Müftülüğe aktarılırmış.

Fakat cami derneği yöneticileri toplanan paranın Müftülüğe aktarılmadığı veya eksik aktarıldığından şüphelenmiş. Parayı toplayan müezzinden ödemesinin makbuzunu getirmesini istemişler.

Müezzin toplanan onbin lira için Müftülüğe on liralık bağış makbuzu kestirip, makbuzda tahrifat yaparak, onlirayı onbin lira yaparak, dernek yöneticilerine vermiş. Fakat Müftülükten makbuzun kopyası kontrol edilince sahtecilik yapıldığı açığa çıkmış.

Yargılama sonucu ne oldu bilmiyorum. Ama ben o zamana kadar Cuma namazı çıkışlarında toplanan yardım paralarına katkıda bulunmaya özen gösteriyorken, bu olayı duyduktan sonra Camilerde toplanan yardımlar için para vermez oldum.

O zamana kadar imam ve müezzinlerin içinde siyasi görüşleri, bilgi seviyeleri gibi sebeplerle saygı duymakta zorlandığım kişiler olmuştu. Buna rağmen, din görevlilerinin kamu malını çalabileceklerini ve sahtecilik yapacaklarını hiç düşünmemiştim.

Bu olayı öğrendikten sonra, bütün din görevlilerinin dürüst/ ahlaklı/ güvenilir olduğuna dair önyargım yıkıldı.

*************************************

Cami Dernekleri Hakkında da İddialar Var

Camilerde toplanan “yardım paraları” kapsamında yolsuzluk ve hırsızlık olaylarının başka boyutu da varmış.

Konuyu araştırırken 06.12.2017 tarihinde Diyanet Bir-Sen Genel Başkan Yardımcısı Hamdullah Silindir’in yaptığı bir açıklamaya rastladım. Bunları ben yazsam “din düşmanı” bile ilan edilebilirim:

“Her Cuma günü cami görevlilerine para toplatılıyor. Cami görevlileri ile vatandaşlar arasında güvene dayalı hissiyat ortadan kaldırılmıştır. Toplanan paraların nerede, nasıl ve kimler tarafından harcandığı şüphelidir. Cami Derneklerinin toplanan paraları usulsüz harcadıklarına dair çok sayıda duyum alıyoruz. Bu konuda şikâyetler geliyor. Buna bir çözüm bulunmasını istiyoruz. Camilerde toplanan paralar ve Cami Derneklerinin topladığı paralar kayıt altına alınsın, nerelere harcandığı araştırılsın.”

Yapılması gereken camide yardım toplanmasına son vermektir. Camiler için bağış yapacakların resmi banka hesaplarına para yatırması, SMS vb usullerle kayıtlı bağış yapmasını sağlamak gerekir.

Ayrıca tamamen kayıtlı hale getirilecek bağışların, harcaması da kayıtlı ve denetlenebilir olmalıdır. Bunun için bağımsız denetim kuruluşlarına denetim yaptırılarak, kamuoyuna açıklanması uygun olur.

*************************************

Vakıflarda Yolsuzluk

İslam sonrası Türk devletlerinde vakıflar çok önemli ve değerli hizmetler üretmişler.

“Toplum yararına bir hizmetin gelecekte de yapılması için, maliki tarafından tahsis edilen mülk veya paraya ‘vakıf’ denir.”

Demek ki vakıflar yardım alan kurum değildir. Yardım etmek üzere özgülenen/ tahsis edilen malın adıdır.

Oysaki “İslami vakıf” denilen birçok vakfın AKP’li belediyeler ve devlet kurumları tarafından yapılan inanılmaz meblağlarda yardımlarla palazlandırıldığı ortaya çıktı.

Hatta iktidara yakın “birçok vakfın devletten ihale alan müteahhitlerden, alınan rüşvetler için araç olarak kullanıldığı” iddiaları var. Bazı ilahiyatçı profesörlerin buna uygun fetva vererek haramı meşrulaştırdığı defalarca yazıldı.

Vakıfların yardım eden değil, yardım alan kurumlar haline getirilip, gayrimeşru işlerde kullanıldığı haberlerinin vakıflara olan güveni tahrip ettiği açık. Vakıflar aracılığıyla yardım yapmak isteyen sade Müslümanlar artık bu kurumlara şüpheyle bakıyor.

*************************************

Bari Kızılay’a Kıymayın

Başkent Gaz adlı şirket, güya Ensar Vakfı’na 8 milyon dolar “bağış” yapmak istemiş. Ancak bu parayı Kızılay’a “şartlı bağış” kılıfı ile vermiş. Para Kızılay üzerinden Ensar’a, oradan da Ensar ile TÜRGEV’in ortak girişimleri TÜRKEN Vakfı’na transfer edilmiş.

Kızılay gibi zor zamanlar için her kesimin güvendiği bir kuruluş, bu transfere aracılık rolünü neden benimsedi?

Başkent Gaz niye direkt TÜRKEN Vakfı’na bağış yapmadı? Neden bu kadar dolambaçlı işlere girişti, neden parayı elden ele dolaştırdılar?

Vakıflar için iddia edilen, “gayrimeşru işler ve haram paraların meşrulaştırılması araçları” arasına Kızılay’da mı dâhil edildi?

“Kızılay paravan mı yapıldı; neye, niye alet edildi, arkada neler dönüyor sorularının” çok açık ve vicdanlarda kabul görecek açıklaması yapılmalı idi.

Bugüne kadar yapıl(a)madı.

Ayrıca Kızılay’da “akraba kadrolaşması” yapılmış. Üst yöneticiler yağlı maaşlar, lüks araç ve ballı lojmanlar ile “lüküs hayat” yaşamakta imiş. Bunlar ve yandaşlardan fahiş kira bedelleri ile kiralanan taşınmazlar… Kiralanan taşınmazların tadilat ve tefrişi için harcanan milyonlar… Milletin bağışları ile yapılmış israf ve haram işlere dair iddialar saymakla bitmiyor.

Bunların makul ve mantıklı bir açıklaması yapılmalı idi. Yapıl(a)madı.

Hepimizin ortak değeri olan bir kuruma daha güvenimiz yıkılıyor.

Hepimizin güveneceği ve bir gün ihtiyaç duyacağımız kurumlarımızı yıpratmayın. Hiç olmazsa Kızılay’a kıymayın.