24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 503

‘Kavram Kargaşasına Son!’ Entelektüel İlim Adamı Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar, İçi Boşaltılan Kavramları Anlattı…

(Birinci Bölüm)

 

Oğuz Çetinoğlu: Muhafazakâr, dindar, mütedeyyin, ılımlı Müslüman ve benzer sıfatların Müslümanlıkla bağlantısı var mıdır?

Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar: Bu normun içini dolduracak olan Müslüman, Müslümanlık nedir, onu iyi tespit ettikten sonra, bu ileri sürdüğünüz kavramlarla alakalı çerçevelerin bu norma uygunluğu, yâni normalliğini veya anormalliğini daha iyi görebilme imkânına kavuşuruz. Evvela Müslüman’dan, Müslümanlıktan neyi anlıyoruz, onu tespit etmek lâzım. İslâmiyet, kendisinden evvel gelen vahye dayalı dinlerle örtüştüğü ve ayrıldığı yanlar bulunmaktadır. Örtüştüğü yan, tek tanrıya iman. Tek tanrıya imanda İslâmiyet’in, Musevilik ve Hıristiyanlıkla hiçbir ayrısı gayrısı, farkı yoktur. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bir ayet vardır: ‘Ben, Musa’nın ve Harun’un Allah’ına inanıyorum.’ Evvela bunu bir tespit edelim. Demek ki, vahye müstenit dinlerde Allah’ inancında birlik vardır.  İnançta birdir. Yol ayrılıkları, hedefe varmada kullanılan, istihdam edilen vasıtaların farklılığından kaynaklanır. Bunun daha derinliğine kazınması bizi, İbn-i Arabî’nin  esmaü’l hüsna  yorumuna götürür. O ayrı bir hikâye. Ama meselâ şimdi hangisini esas alıyoruz?

Çetinoğlu: Müslüman’dan kast ettiğimiz, Peygamber Efendimizin bize tebliğ ettiği İslâmiyet’tir. Kur’ân’da yazılı olan İslâmiyet’tir. Esasen bunun dışında bir Müslümanlığı kabul etmemiz mümkün değil.

Prof. Sayar: Bu duruma göre, Müslüman’ın kapsama alanı, hangi çerçeve içerisinde bulunacağı veya buyurduğunuz esaslar özellikle belirlenmiştir. Bunun dışında yer aramak, yol aramak, bunu alıp başka yere götürmek, bu budur demek yanlış. Bu nedir? Ona geldiğimiz zaman, şunu söyleyebilirim ki, Kur’ân-ı Kerîm’de, Bakara Suresi’nin ilk ayetinde, mealen; ‘Bu kitap içinde şüphe bulunmayan bir kitaptır ve muttakilere hitap eder’ der. Muttaki, Müslüman’ın somutlaşmış hâlidir; onun yapacağı şeyler vardır, yapmayacağı şeyler vardır. Bunlar ‘muttaki’nin içeriğini oluşturur.  Şimdi buna göre, sorduğunuz soruda geçen kavramla alâkalı çerçevelere bir bakalım.

Çetinoğlu: Muhafazakâr…

Prof. Sayar: Muhafazakâr neyi muhafaza ediyor? Parasını muhafaza eden de bir muhafazakârdır.

Çetinoğlu: İnancını muhafaza eden… Millî ve manevi değerlerini muhafaza eden…

Prof. Sayar: Törelerini muhafaza eden de muhafazakârdır. İngiltere’de bir Muhafazakâr Parti var, neyi muhafaza ediyor? Onlara bakmak lâzım…

Çetinoğlu: Kültürünü muhafaza ediyor.

Prof. Sayar: Kültürünü muhafaza ediyor, tabii ki.

Çetinoğlu: 1950’li, 60’lı yıllarda mütedeyyin tabiri yoktu İnancını muhafaza edene de dilini, kültürünü muhafaza edene de muhafazakâr deniliyordu.

Prof. Sayar: Evet. Muhafazakârlığın içeriğinin doldurulması gerekmektedir. 

Çetinoğlu: Dindar, Türkçü, Turancı, milliyetçi… Bunlar hep sonradan çıktı. Vaktiyle bunların hepsi muhafazakâr şemsiyesi altında toplanıyordu.

Prof. Sayar: Evet.

Çetinoğlu: Dindar deniliyor…

Prof. Sayar: Zaten Müslüman dindar olmak mecburiyetinde. Muttakilik zâten dindarlığı içeren bir kelime. Müslümanı muttaki kılacak esaslar, yerine getirildiği zaman, Müslümansınız demektir

Çetinoğlu: Fakat bugün ‘dindar’ denilen insanların biraz farklı durumlar içerisinde olduğu görülüyor.

Prof. Sayar: İşte bu o ‘norm’un, somut hayatta anormalleşmesinden kaynaklanıyor. Bunun örneklerini çokça verebiliriz. Benim için en çarpıcı örnek, Müslüman’ın, mütedeyyinin, muhafazakârın, muttakinin parayla imtihanıdır. Bu ‘norm’un somut gerçekte normalizasyonun sağlanıp sağlanmamasıyla kendini gösterir. Parayla imtihan için de, mihenk taşı, Cuma Suresi’nin 11. Ayetidir: ‘Bir eğlence ve ticaret gördükleri zaman seni ayakta bıraktılar.’ Demek ki, parayı gördükleri zaman, Hz. Peygamber’i, cuma namazı hutbesini ayakta okurken, Müslümanlar mescidi terk ediyor. Bunu oradaki insanları ayıplamak mâniasında söylemiyorum. Siz veya ben orada olduğumuzda, Hz. Peygamberi dinlerken, ticaret kervanının gelmesi karşısındaki tavrımız ne olurdu, kulaklarımız evvelâ o tarafa, ticaret kervanının mescide gelişini belirleyen sese çekilir miydi?  Bunların cevabı, öyle basit olmasa gerektir.  

Çetinoğlu: Ona bakmak lâzım.

Prof. Sayar: Tabii. Mescit boşalıyor, ama Peygamberi terk etmeyenler de var. Ben on iki kişi tespit ettim. Birden ona kadar, Aşere-i mübeşşere, yerinden oynamıyor; on birincisi ezanı okuyan Bilal, on ikinci de Muaz bin Cebel. Diğerleri dışarıda. Bunlar peygamber görmüş adamlar yâni, ne diyeyim ben şimdi?

Çetinoğlu: O zaman bile öyleymiş…

Prof. Sayar: O zaman bile öyleydi, onu demek istiyorum.

Çetinoğlu: Bugün buyurduğunuz on iki kişi gibi insan bulmak…

Prof. Sayar: Zor. Üzgünüm. Yok diyemem, ama kolay olduğunu pek düşünmüyorum.

Çetinoğlu: Var olmasına vardır da… Biz göremiyoruz… Zaman zaman kırmızı çizgiyi aşanları görüyoruz…

Peki, efendim, ikinci soru: Cemil Meriç, ‘İdeolojiler idrakimize giydirilmiş deli gömleğidir’ diyordu. Necip Fazıl ise ‘İdeolojisi olmayan insan değildir’ iddiasındaydı. Siz ideoloji kavramını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Sayar: Yine bu mevzuda, tipik norm – reel çatışması içerisinde bir çözüme ulaştırılabilir. Kurgulanan ‘norm’un, reel karşısında normalizasyonunun sağlanabilmesi için mutlaka testten geçmesi lâzım. Test edilmekten imtina edilen ve testten geçmeyen ‘norm’ normal olmaz. İdeoloji, ters öncesi bir alana sıkışmıştır. İdeolojiler normal olmayan kurgulamalardır. Hatta onlar test edilmeye dahi ihtiyaç duymazlar. İdeoloji, bir mâniada kulüp tutmak gibidir. Bir insan meselâ Trabzonlu’dur ve haklı olarak Trabzonspor’u tutabilir; yâni onu değiştirmek mümkün değildir.

Çetinoğlu: Ona ideoloji demek mümkün mü?

Prof. Sayar: Hayır, bence değil. Ama ideolojilerin bu tür bir katılığı, dogmatizme açık yanı vardır, onun için misal verdim. Yâni bir insanın kurgulanmış bir ideolojiden sıyrılabilmesi alternatif modeller üzerinde çalışmasını gerektirir. Bir zihniyeti benimsemekle olmaz. Yâni birinin Beşiktaş  veya Galatasaray taraftarı olması gibi… Ne Galatasaray Lisesi’nde okumuştur, ne de Beşiktaş’tan otobüsle geçmiştir, Anadolu’nun bir köşesinde yaşıyordur. Bu onun gibi bir hikâye. Hâlbuki gitmeli, görmeli, ideolojileri kafamızın içerisinde iyice yoğurmalı, mantıkî dedüksiyon sürecine tâbi tutmalıyız. Yoksa dogmatizme düşme tuzağı vardır. Her dogmanın bir pratiği elbette vardır; dogma, pratikle dengelenebilir. Ama bu, ancak nass-ı ka’tiler için geçerlidir. İdeolojiler ise, nass-ı kat’i değil, aklın ürünü olduğu için mutlaka teorik olmalı ve pratikle yüzleşmelidir.  Aklın ürünü olan her şey,  teorik bir çerçeveye varmadan kabul edilirse, durum farklıdır. Diyeceğim şu ki, ideolojilerin de somut gerçekle rabıtalı olması lâzım. Yâni teorileşmesi ve mutlaka pratikle eşleşmesi lâzım; eşleşmediği müddetçe ideolojiler, teorik veya değil, daima ütopyaya kapı açar. Zaten yanlışlanmaması hâlinde dahi bir ütopya kendisini, metafizik bir düşünce kalıbında varlığı götürebileceği söylenebilir.. İdeolojilerden kurtulmak kolay değildir. Onun için rahmetli Cemil Meriç zannediyorum deli gömleği meselesini dile getiriyor. Deli gömleği giymeden ayakta durabilen, hakikat peşinde emekleyen insanlar pek azdır. Gençlik yıllarında hemen her insan, şu veya bu istikamete kırılmış ideolojileri zahmetsizce benimser. Çünkü kendisi imal-ı fikir yapamaz, yapamadığı için de kopyalar. Bir hâl, şeyin nüsha-ı sânisi olmak gibidir.

Çetinoğlu: Söylediğiniz mâniadaki ideoloji için Cemil Meriç’in ifadesi doğru. Necip Fâzıl ideolojiyi; millî, manevi ve insanî değerlere hizmet aşkı olarak düşünmüş olabilir.

 Gençlerimizin vatan sevgisi, millet aşkı, hak-hukuk-adâlet kavramı, nezâket kaideleri, sevgi-saygı konuları hakkındaki davranışlarını genel mahiyette değerlendirmeniz mümkün mü?

Prof. Sayar: Şöyle değerlendirebilirim: Anadolu’da bir laf vardır; ‘Kork, Allah’tan korkmazdan…’ Yâni insan evvela bir Allah korkusu içinde olursa, karşısındaki insana da nasıl davranacağını, en azından ona saygı duyacağını, onun hakkına tecavüz etmeyeceğini bilir. Biz bunu mümin için söylüyoruz. Biraz daha genişletelim, insan diyelim. Her mümin insandır, ama her insan mümin değildir. Ama şunu da söyleyelim ki, lâ-edri şairlerden biri söylüyor:

‘Çünkü bildin müminin kalbinde Allah vvar

Niçin izzet etmedin ol beyte kim Allah var.’

Dolayısıyla, bunu insana şamil kıldığımız için, yâni belki insanoğlunun yürüyüşünün de sonucu, her gelen Hızır, her gece de Kadir Gece’si olmalı.

Çetinoğlu: Dilimiz Türkçenin Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem’in Selanik’te çıkardığı ‘Genç Kalemler’ mecmuasında başlattığı dilde sadeleştirme çalışmalarından sonraki istihalelerini yorumlayabilir misiniz?

Prof. Sayar: Şunu söyleyeyim: 20. Yüzyılda dünyada iki büyük dil vardı. Bunlardan biri İngilizceydi, diğeri de Türkçe. İngilizce, 20. Yüzyıla emperyal dil olarak girdi, 20. Yüzyılı aştı, 21. Yüzyılda emperyalist bir dil olmaya niyetlendi ve bunu da başardı. Türkçe ise 20. Yüzyıla emperyal bir dil olarak girdi, sonra birtakım istihalelerden geçti, maalesef Ankara, dil reformuyla Türkçeyi klan dili hâline getirdi. Çok üzgünüm bunu söylediğim için. Çünkü kelimeleri tırpanladıktan sonra sizin düşünce ufkunuz da daralacağı muhakkaktır. Kelime hazineniz ne kadar zenginse, şiiri o kadar kolay yazarsınız, felsefeyi de daha iyi düşünür ve ifade edersiniz. Dahası, tabiatı da daha derinliğine tanımlama imkânına kavuşursunuz. Yâni altmış çeşit renk üzerinden konuşmak başka, beş tane renk üzerinden konuşmak başkadır. Tabiatta var olan renklerin de ton farklılıklarını isimlendirmek, sizin ufkunuzu genişletir, dünyayı algılamanızı kolaylaştırır. Bunu belirtmek için söyledim.

Çetinoğlu: ‘Türkçemizde bu özellik kalmadı’ Diyorsunuz.

Prof. Sayar: Kalmadı. Bu özelliğini kaybetti. Çünkü Türkçenin sentaksı (cümle yapısı) imrenilecek bir yapıya sâhiptir. İki şeyi aklım almaz dil meselesinde. Bir, Araplarda nasıl böyle zengin bir dilin geliştiği; yâni bu adam deve üzerinde bu kadar mükemmel bir dili nasıl üretebilmiş? Nihâyetinde, dil de bir mekân mahsulü. Bir de Türkler bu sentaksı nasıl kurmuşlar? Arapçada, mesela, deve kelimesi o kadar zengin ki… Yüz yetmiş küsur tane deveye ilişkin kelime var. Ama bunlardan her biri, devenin farklı konumunu dile getiriyor. Biz ise, bir tane deveyle yetinmeye çalışmışız. Burada sorun elbette deveye vurgu yaparaktan, zengin kelime haznesine sâhip bir dilin dünyayı kavramada ve anlatımındaki ufuk genişliğidir.

Çetinoğlu: Biz deveci olmadığımız için… At konusunda zengin bir kelime hazinemiz var. Çünkü biz deveci değil, atçıyız. Yeni doğmuş atın adı, üç yaşındakinin, beş yaşındakinin, on yaşındakinin, enenmiş olanların, damızlıkların, yarışta ve binek maksadıyla kullanılanların, yük çekmek için kullanılanların adı başka başkadır. Ayrıca tüylerinin rengine, beyazlarının bulunduğu yere göre ayrı isimler verilir.  

Prof. Sayar: Sonra yılkıya bırakıyoruz o atları.

Çetinoğlu: Evet. Peki, Efendim, Türkçemizin bugünkü durumu hakkında görüşleriniz nelerdir?

Prof. Sayar: Dediğim gibi sentaksı, cümle yapısı mükemmeldir. Kelime üretiminde çok ciddi sıkıntılar var. İşte eşleşemiyor. Bunu bilhassa Batı’da yükselen teknolojinin ürettiği yeni vasıtalar karşısında görüyoruz. Meselâ bilgisayar dilinde, ne bileyim, email diyoruz yahut elektronik posta diyoruz, e-posta diyoruz. Bunların hepsi yabancı kelimeler.

Çetinoğlu: Doğru. Türkçemize musallat olan problemlerden biri de bilgisayar Türkçesi. Sonra yabancı dille eğitim. Türkçe karşılığı varken veya Arapça-Farsça kökenli olmasına rağmen Türkçeleşmiş kelimeler varken batıdan kelime almak hastalığı…

Prof. Sayar: Tamam. Meselâ çok tenkit edilen Arapça, Farsça kelimeleri bıraktık, yerini Garp dillerinden alınan kelimelere bıraktık, neticede Türkçe, klan dili hâlini aldı. Bahsettiğimiz hususlardan dolayı dilimiz güzelliklerini, kendine özgü özelliklerini yitirme aşamasına geldi.

Çetinoğlu: Evet. Benim de yazılarımda en çok temas ettiğim husus bu. Batı’dan gelen her şey cici, Doğu’dan gelen her şey kaka düşüncesiyle hareket ediliyor. Bu, dilimizi büyük çıkmazlara sokuyor. Dilimize yerleşmiş, yediden yetmiş yediye kadar herkesin bildiği kelimeleri kullanım dışı bırakıyorlar. Bu gayretleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Sayar: Temel problem… Biraz önce bahsettiğim Osmanlıcanın zenginliğini besleyen Arapça ve Farsçaydı. Dili sadeleştirme sürecine geçilmesi haklı bir sebebe dayanır. Çünkü Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı’dan devraldığı okumuş yazmış yahut da münevver oranı yüzde 3 kadardı. Ama onların her biri de taş gibi münevverdi. Yüzde 97’si maalesef eçhel-i cühela dediğimiz cahil-cühelâ grubu. Böyle insanlardı. Yâni o zamanki maarif hizmetleri okuma ve okutmaya, bu oranı yükseltmeye dönüktü. Belki biz bugün bu oranı yüzde 90’ın üzerine çektik, ama fakirleşerek. Bu münevveri kaybettik, bu münevveri entel yaptık, entelektüel üretemedik. Bunu kastediyorum. Sıkıntımız bu.

Çetinoğlu: Haklısınız Efendim, Evlerimizi, sokaklarımızı aydınlattık, içimizdeki nur kayboldu. Başka bir soru: Öğretim-eğitim konusunda durumumuz nedir? Okullarımızda öğretim şöyle böyle var ise de eğitim yok deniliyor…

Prof. Sayar: Burada birinci ayak aile içinden gelir. Aile içi eğitim çok önemli. Belki bir çocuk, okula gitmeden, annesinin babasının gayretleriyle okumayı öğrenebilir; fakat çok daha önemlisi nasıl davranacağını bilmesi, bu çok daha önemlidir. Bunu artık okulda vermiyorlar; yâni eğitimi veriyorlar da bunu öğretmiyorlar. Belki öğretecek adamda da o birikim, bilgi ve özellik yok.

 

 

Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar’ın Hocası Prof. Dr. Sabri Ülgener Hakkında Yazdıklarından…

Sabri ÜLgener’in Bıraktığı Miras

İktisat bilgisinin hemen yanıbaşmda Ülgener’in düşüncesini besliyen kanal din, hususiyle, İslamiyet olmuştur. Aslında Sabri Ülgener’in düşünce dünyasını kendi içersinde kemale, bir olgunluğa ve itminana götürmede, ‘din’in çok önemli bir payı, o nîsbette kendine has dikkatleri çekici bir hikâyesi vardır. Dinî konularla ilgilenmek herşeyden evvel ona içerisinde doğup büyüdüğü ailevî hayatın sunduğu bir nimetti. Dedesi İsmail Necati Efendi Nakşibendî meşayihinden idi. Babası Mehmet Fehmi Efendi (Ülgener) ise uzun yıllar Bab-ı Meşihat’ta görev almış son devir İslam bilginlerinden idi. Bu muhît içersinde dedesinden tasavvufa meyleden yanını geliştirdi. Baba Mehmed Fehmî Efendi’den şer’î ilimler ile hüsnü hat öğrendi. Tasavvufî eserlerin genç Ülgener’in kafasında bir dizi problemin doğmasına vesile oldularsa da bunlardan yola çıkılarak sosyal bilimler alanında başarılı tezlerin ortaya çıkması için kader, Hitler’den kaçıp İstanbul’a gelen Alman hocaları Ülgener’e yardımcı kılacaktı. Webergil başvuru sistemi ile Ülgener târih, edebiyat, tasavvuf, fıkıh kitaplarından kendi problemleri için sağlam bir zemine kavuşmuş oluyordu. Sabri Ülgener’in İktisat Fakültesi’ndeki Alman hocaları için ‘Aşere-i Mübeşşere’ tâbirini kullanması, mânidardır.

Esasen Webergil adresinin yokluğu, korkarım, bize bugünkü Ülgener’i vermiyecekti. Weber’in ileriye götürülerek Türk-İslâm toplumuna uygulanması Profesör Ülgener’le gerçekleşmiştir.

Weber-Ülgener çizgisinin ehemmiyeti en azından 1774’ü günümüze bağlıyan zaman dilimi içersinde târihî ve aktüel olayların özüne nufûz edebilmede sosyal bilimcileri tek yanlılıktan kurtarmış olmasındadır. Bilhassa Osmanlı devlet geleneği içerisinde yoğrulan bizim insanımızın birçok bağlamlarda Batılı normlara ters düşmesinin en belirgin ifâdesini bizatihi 60 yıllık genç Cumhuriyetimizin târihinde gözlemlenen bazı olaylarda açık seçik görmek mümkündür.

Târihî bir muhasebeye başvurmadan bu düğümlenmelerin varlığını bazı sathî ve kısa soluklu açıklamaların güdümüne vermekle işin içinden çıkılamıycağı bir gerçektir. Ülgener hoca dikkatlerimizi iki asırlık çağdaşlaşma sürecinin yer yer tıkanması gerçeğinin dip köklerine çekti. Tanzimat’a kadar hep bir tutku halinde bir dizi olayın alevlenmesinde adetâ görünmez bir el olan özel mülkiyetçi eğilimler, dış dengelerin de verdiği şoklarla, kadîm Osmanlı ekonomik çerçevesini şirâzesinden çıkarmıştı. Tanzimat’ın ‘ekonomi politik’ine ise bir türlü ayak uydurulamamıştı. İktisadî rasyonelliği, bir hesap-kitap insanı olmanın mesuliyetini sistemleştiremiyen bizim insanımız, bir kuşaktan ötekine, bu mirasını kesintisiz devrederek, 1980’lere ulaşıyordu.

(Sabri Ülgener’e Armağan Kitabı. İstanbul 1987. Özetlenerek iktibas edilmiştir)

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU. İKİNCİ VE SON BÖLÜM YARIN VERİLECEKTİR.

 

İktidarlar ve Medya

“Trump- medya savaşının zayiatı: Gerçek ve güven” başlıklı bir makale okudum. Makale Trump’ın başkanlık kampanyasının başlangıcından beri medyaya karşı başlattığı açık savaşın son durumunu değerlendiriyordu.

Trump’ın hedef aldığı kuruluşlar arasında The New York Times, The Washington Post ve CNN gibi ABD’nin köklü medya kuruluşları vardı. Trump bu medyada çıkan haberleri, “sahte, iğrenç haberler”  ve bu haberleri yazan gazetecileri ise “korkunç insanlar” olarak nitelendiriyordu.

Buna karşılık mesela Washington Post gazetesi Trump’ın 558 günlük görev süresi boyunca 4 bin 229 yanlış bilgi verdiğini ve bunun günde 7,6 iddiaya tekabül ettiğini öne sürdü.

Trump basın kuruluşlarını “yalan haber” yapmak ve “demokrasiye zarar vermekle” suçlamasına devam etti. Fakat bugüne kadar karşısına aldığı basının yanlış haberler yapıldığına dair tek bir delil sunamadı.

Trump’ın, gazetecileri “Amerikan halkının düşmanları” olarak hedef göstermesine karşı başını Boston Globe’un çektiği 350 gazete, ‘Halk düşmanı değiliz’ sloganıyla kampanya başlattı.

Trump  basın toplantısı için muhalif gazeteleri dışlayarak kendisine yakın gazetecileri çağırdı. Bu davete ABD’de hiçbir gazeteci katılmadı.

ABD’de bağımsız medya ve devlet içindeki mekanizmalar çok güçlü. Trump bütün sıra dışı ve devlet geleneklerine aykırı davranışlarının karşısında bu kurumların sessiz direnişi ile karşılaşıyor.

Trump ile medya arasındaki çatışmanın tarafları yıprattığı aşikâr. Donald Trump taraftarlarının medyaya güveni azalırken, Trump’ın yalanlarına dair haberlerin yer aldığı medyanın takipçileri de ABD Başkanına iyice güvenmez oldu.

Bu durumu ifade eden cümle ilginç: Truth (Gerçek) ve Trump Arasında Kaybolup Giden Trust (Güven).

Bizde durum aynı mı?

Güvenin kaybolup gitmesi yönünden benzerlik var. Fakat bizde bağımsız medya ve kurumlar güçlü değil.

Türkiye’de gerçek haber ve bilgi verebilen medya o kadar az ki. Toplumsal vicdanda ne medyaya,  ne de Cumhurbaşkanına güven kalmadı.

İktidar, hala bağımsız veya muhalif kalabilen birkaç medya şirketini de kontrol altına alsa, güven daha da azalacak. Bunu görmemek için kör olmak lazım.

*************************************

Türkiye’de Basın Özgürlüğü

Son yıllarda Türkiye, basın özgürlüğü konusunda çalışan uluslararası kuruluşların raporlarında, “kısmen özgür” ülkeler kategorisinden “özgür olmayan ülkeler” kategorisine düştü. Türkiye’de basın özgürlüğü, Bangladeş, Endonezya, Uganda, Kenya’dan daha sınırlı. Türkiye’nin son 15 yılda basın özgürlüğü alanında en kötü performansını gösterdiği ve basın özgürlüğü konusunda en hızlı gerileyen ülkelerden biri olduğunu belirtiliyor.

Demokrasi devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı güçlerinin (erklerinin) ayrılığına dayanır. “Kuvvetler ayrılığı” bir fren ve denge mekanizmasının adıdır. Bu üç kuvvete bir de 4. kuvvet olarak bağımsız medya eklenmektedir. Çünkü doğru haber alma hakkı elinden alınmış ülkelerde sağlıklı seçim ve demokrasi olamaz.

AKP’nin ilk yıllarında iktidarı destekleyen medyanın yanında, yine AKP iktidarına destek veren, Cemaat (FETÖ) medyası ve kısmen bağımsız Doğan ve Ciner gruplarına bağlı ana akım medya grupları da vardı. Bunlara “havuz medyası” eklendi. Sonra Doğan Grubu da pes ettirilerek, Doğan Medya Demirören’e devredildi. Şimdi bunların hepsi kayıtsız şartsız AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın destekçileri oldu.

Türkiye’de şimdi yasama, yürütme ve yargıdan sonra DÖRDÜNCÜ KUVVET medya da partili cumhurbaşkanının kontrolünde.

Böyle oldu da iyi mi oldu? Yaygın ve yandaş medyaya güven kayboldu. Bu grupların gazetelerinin satışları ve TV’lerinin reytingleri düştü. Etkileri azaldı.

*************************************

CHP’nin CNN-TÜRK’ü Boykot Kararı

Cumhuriyet Halk Partisi CNN-Türk TV kanalını boykot kararı aldı. Gerekçeleri “tek taraflı yayın yaptığı, konuk kadrosu seçiminde denge gözetmediği, kendilerine adil ve düzgün ifade hakkı tanımadığı, iktidarın borazanına ve propaganda aygıtına dönüştüğü” şeklinde sıralanıyor.

CHP yetkilileri, bu TV kanalının “muhalefete göstermelik yer verip tarafgirliklerini maskelemelerine, yansızmış numarası yapmalarına alet olmayacaklarını” beyan ettiler. “Bu tiyatroyu, figüranlığını oynayarak meşrulaştırmayı reddettiklerini, kendilerini daha fazla kullandırtmayacaklarını” açıkladılar.

“Yandaş medya” CHP’nin bu tavrını şiddetle eleştirirken, bazı yazarlar da “dik âlâsını AK Parti yaptı bunun” diyerek Doğan Grubu medyaya karşı AKP iktidarlarının yaptıklarını hatırlattı.

Evet, AKP de 2008’de Doğan Medyaya karşı partililerine boykot çağrısı yapmıştı. Fakat yaptıkları bundan ibaret değildi. Çünkü iktidar gücünü kullanıyorlardı.

“İktidar gücüyle bürokratlara da Doğan Grubu’nun ekranlarını, gazetelerini yasakladı. Kamu kurumlarına da gazetelerini aldırmadı, televizyonlarını açtırmadı.”

AKP devlet gücünü o kadar hoyratça kullandı ki, anormal vergi cezalarıyla, siyasi baskılarla Aydın Doğan’ı bunalttı. Sonra Ziraat Bankası’ndan tedarik edilen (tarım ve hayvancılığımızın gelişmesi için kullanılması gereken) kredilerle Doğan Medya’nın (bu arada CNN-Türk’ün de) yandaş Demirören’e devri gerçekleşti.

AKP’nin Doğan Medyaya yaptığı ile CHP’nin CNN Türk TV’ye yaptığı boykot aynı değil. Çünkü iktidar gücünü kötüye kullanmaları söz konusu değil.

CHP’nin boykotu ile Gezi olayları eylemcilerinin boykotu arasında benzerlik kurulabilir. Gezi eylemcilerinin olaylar sırasında haber vermeyen, penguen belgeselleri gösteren TV kanalları ile bu grupların bankalarını boykotu çok etkili olmuştu. Derhal bu kanallarda da olaylar canlı verilmeye başlanmış ve eylemcilerin liderleri canlı yayınlarda konuşturulmuştu.

Bakalım CHP’nin boykotu ne kadar etkili olacak?

“Devrimci Türkler”

Türkiye’nin içte ve dışta birçok sorunu var. Size bunlardan bahsedecek değilim. Sizler zaten bunları biliyorsunuz…

Ancak benim bir felsefem var. Temel sorunları halletmeden günlük dediğim tali sorunları halletmenin mümkün olmadığına inanırım.

Onun için Türklerin ve Türkiye’nin uzun zamandır devam ede gelen müzminleşmiş sorunları var. Mevcut insan tipinden oluşmuş aydın veya idareci tipi ya da karakteri bu sorunları bırakın çözmeyi daha da ağırlaştırıyor.

Aydınların ve siyasetçilerin hatta devlet ve ordu bürokrasisinin ihmali, gafleti ve ihaneti var deyip durduk ama bir arpa boyu yol kat edemedik.

Yazdıklarımızı ve konuştuklarımızı üzerine alan da yok. Tabii bu işlerine de gelmez. Derler mi ki; “bu sorunlarda bizim de parmağımız var”

Bunları aklıselim Türk Milleti de görüyor. Mevcut aydın ve onun oluşturduğunu zannettiğimiz siyaset ve devlet yapısından hayır yok!

Ne yapacağız o zaman?

“Devrimci Türkler”in tarih sahnesinde yer alışına zemin hazırlayacağız. Çünkü aynen Atatürk döneminde olduğu gibi Türklerin yeniden “devrim” niteliğindeki kararlara ve uygulamalara ihtiyacı var…

Buradaki “devrim” ve “Devrimci Türkler” tanımlamaları sizi 1980 öncesi günlere götürmesin çünkü o anlamda kullanılmamıştır.

Türklerin içinde bulunduğu hali aşmak açısından köklü değişikliklere ihtiyacı var diye anlatmak istiyoruz…

Yeniden Türklük bilincine kavuşmak, devleti ıslah ederek modernize etmek, adaleti düzenlemek, milli eğitimi yoluna koymak, fakirliği ve yoksulluğu ortadan kaldırmak, yer altı ve yer üstü zenginlikleri millileştirmek, ülkeyi çağdaş kapitülasyonlardan arındırmak, milli sanayiyi oluşturmak, gençleri yetiştirmek, inanç sistemini güçlendirmek, Türk Dünyası ile doğru iletişimi kurmak, ülkemizi küresel (emperyalist) saldırılardan kurtarmak ve “Türk için Türk’e göre” bir nizam oluşturmak hedefi ile “devrim”lere ve bunları gerçekleştirecek “Devrimci Türkler”e ihtiyacımız var.

Günümüzün milliyetçileri, solcuları, muhafazakârları, demokratları, liberalleri ve diğer iddia sahipleri başarılı olamadılar. Onun için yeni bir ruha ve silkinişe ihtiyacımız var.

Bunu “Devrimci Türkler” adını verdiğim ve benim gördüklerimi gören, hissettiklerimi hisseden insanlar başaracak. Türkiye’de böyle bir insan tipi ve karakteri var. Hem de hiç azımsanmayacak kadar çoklar. Türklerin tarihinde daima yenilenen bu dirilişin genetik kodları da mevcut…

Ülkenin milliyet ve vatansever insanları bu köklü değişim talebindeler. Yapılan yanlışları ve bu yanlışları yapanları görüyorlar. Bu sebeple yeniden bir Ergenekon için bir ses, bir nefes ve siyaseten bir bayrak bekliyorlar…

Benim adına “Devrimci Türkler” dediğim bu insanlar mutlaka gün gelecek ülkenin mukadderatına el koyacaktır… Böylece Türklerin makus talihi bir kez daha yenilecektir. Hedef Türklük bilinci ile refah içinde yaşayan, şuurlu, eğitimli, mutlu ve huzurlu bir millet ve güçlü Türkiye yaratmaktır. Allah yar ve yardımcımız olsun.

Devlette Yeni Bir Hesaplaşmanın Ayak Sesleri

0

Fitili İlker Başbuğ’un “2009’da askerlerin özel yetkili mahkemelerde yargılanma teklifini getirenler araştırılsın” çıkışı ateşledi. Bu sözün ne anlama geldiğini çok iyi bilen Ak Parti cephesi de hemen İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulunarak karşı hamlesini yaptı. CHP tarafı ise konuyu sahiplendi ve o günden bugüne kadar gündemde kalmasını sağladı. Bugün (11 Şubat) Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında “Devleti Fetö’ye teslim eden kişi Recep Tayyip Erdoğan’dır” diyerek bu tartışmayı belli bir noktaya taşıdı. Peki, bütün bu tartışmalar ne anlama geliyor? Ak Parti, bugün terör örgütü olarak ilan ettiği ve ölümüne mücadele verdiği bir yapıyla neden bağdaştırılmak isteniyor? Bu tartışmanın perde arkasında neler var? Şimdi olayların tarihsel gelişimine bakarak bu sorulara cevap aramaya çalışalım.

Girizgâh kabilinden şu açıklamayı yapmakta fayda var; Türkiye Cumhuriyeti Devleti dâhil dünyadaki bütün devletler belli menfaat gruplarının bir araya gelmesiyle teşekkül ederler. Bu menfaat grupları zaman zaman birbirleriyle ortak hareket ederler zaman zaman da bir güç ve kontrol (iktidar) mücadelesine girerler. İktidar mücadelesine girdikleri zaman da mücadeleyi kazanan(lar) kaybeden(ler)i sert bir şekilde tasfiye eder. Bu tasfiye sürecinde de mantık, vicdan ve adalet duygusu genelde askıya alınır. Tarihimizde Vaka-i Hayriye olarak adlandırılan Yeniçeri ocağının lağvedilmesinden (!) hemen sonra Anadolu ve Rumeli’deki Bektaşi tekkelerinin kapatılması, yönetici ve mensuplarının sürülmesi, pek çok yöneticisinin idam edilmesi bunun örneklerindendir.

Cumhuriyet tarihine baktığımızda İzmir Suikastının (teşebbüsünün) gerekçe gösterilerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kapatıldığını, aralarında Kazım Karabekir Paşa gibi İstiklal Harbi’nin önde gelen Paşalarının da bulunduğu pek çok ismin İstiklal Mahkemelerinde yargılandığını ve yine pek çoğunun idama mahkûm edilip bu kararların infaz edildiğini görürüz. İzmir Suikastı yargılamaları gerçekte iktidar mücadelesinin sonucu olarak bir grubun diğer bir grubu tasfiye etmesinden başka bir şey değildi! Menemen İsyanı patlak verdikten sonra Serbest Cumhuriyet Fırkasının kapatılması da benzer bir durumdur.

Bugün “kumpas” davaları olarak adlandırılan Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları da köşe kapma oyunu misali bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değildi. Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları ne tam anlamıyla bir darbe girişimi soruşturmasıydı ne de tam olarak kumpastı. Bir parça gerçek bir parça da kumpastı ancak gerçek olan kısmı mı daha büyük yoksa kumpas olan kısmı mı bunu şu an bilemiyorum. Devlet içinde bir grup gerçekten Ak Parti’yi iktidardan indirmek için bir takım planlar yapıyordu ancak bu planlar başka bir grup tarafından hükümetle birlikte hareket edip devlet içinde belli köşeleri kapma adına bu soruşturmaların başlatılmasına olanak sağladı. Ancak bunu yaparken de suçlu-suçsuz ayrımı yapmayan bir tasfiye hareketine dönüştü.

            Bir üst paragrafta ne demek istediğimizi daha açık ifade edelim. Bu açıklamaları da Ruşen Çakır’ın (yanlış hatırlamıyorsam) 2012’de yazdığı bir köşe yazısından istifade ederek yapmaya çalışalım. Bugün Fetö o dönemde de Gülenciler olarak adlandırılan grup kendisine bir iktidar alanı açabilmek adına 2006 yılında Şemdinli Soruşturmasını başlatır. Ancak, Ak Parti hükümeti o dönemde “kurulu düzenle” ilişkilerini bozmamak adına bu soruşturmaya sahip çıkmaz ve hatta soruşturmayı başlatıp iddianame düzenleyen savcı Ferhat Sarıkaya’yı meslekten ihraç eder. 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçimi gelip çattığında ortalık karışır. 367 tartışmaları, 27 Nisan e-muhtırası, Anayasa Mahkemesinin hukuka aykırı “Cumhurbaşkanı seçiminin gerçekleştirilmesi için 367 milletvekilinin genel kurulda hazır olması (toplantı yeter sayısı) şart” kararı ülkeyi bir erken seçime götürür. Erken seçimden Ak Parti güçlenerek çıkar ve MHP’nin de Meclis’te oylamaya katılarak zımni destek vermesiyle Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı olarak Köşk’e gönderir. Fakat bu defa da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı irticai faaliyetlerin odağı olduğu gerekçesiyle Ak Parti’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde dava açar. (Bütün bu gelişmelerin devlet içinde gruplar arası bir iktidar mücadelesinin parçası olduğunu bir kez daha vurgulayalım) Kapatma davasının açılması Ak Parti’de daha doğrusu Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın düşüncelerinde bir değişim meydana getirir. Erdoğan, ne yaparsa yapsın “kurulu düzenin” kendisini bir şekilde tasfiye edeceğini görür ve o güne kadar mesafeli durduğu Gülencilere yaklaşır. O koşullar altında Gülencilere yaklaşmanın Ak Parti ve Erdoğan için bir meşru müdafaa sayılabileceğini söylemek yanlış olmaz.

            Ak Parti’ye kapatma davasının açıldığı günlerde Ergenekon soruşturmaları başlar. Erdoğan, kendi siyasi hayatını müdafaa adına bu soruşturmalara canla başla destek verir. “Ben bu davanın savcısıyım” sözü bu desteği ifade eder. Kapatma davası ve Ergenekon soruşturmaları ile birlikte artık bir Erdoğan & Gülen ittifakı kurulmuştur. Devlette önemli köşe noktalarını ele geçirme amacıyla Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları karşı grubu tasfiye aracına dönüştürülür.

            Ak Parti & Gülenciler ittifakı sorunsuz bir şekilde devam eder. Ta ki 2012 yılı Şubat ayına kadar. KCK operasyonlarının yapıldığı günlerde MİT yöneticilerinin Oslo’da PKK yöneticileri ile yaptıkları görüşmelere ait bir ses kaydı gündeme bomba gibi düşer. Bu ses kaydından dolayı KCK soruşturmalarını yürüten savcı ifadelerini almak için MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ve Oslo görüşmesine katılan diğer MİT yöneticilerini savcılığa çağırır. Erdoğan bu olayı kendisine yönelik bir girişim olarak görür ve Gülencilere karşı fikirleri değişir. Gülenciler artık Erdoğan için güvenilir bir iktidar ortağı değildir. Erdoğan Gülencileri devlet kadrolarından tasfiye etme kararını o günlerde alır. Erdoğan’ın dershanelerin kapatılması kararını açıklamasıyla ayyuka çıkan Erdoğan vs. Gülenciler çatışması Gülencileri tasfiye etme planının bir parçasıdır. Erdoğan vs. Gülenciler çatışmasının 17-25 Aralık süreciyle artık her iki taraf için de geri dönülemez bir savaşa dönmesi ve bu savaşın 15 Temmuz ve sonrasında yaşanan sürece evrilmesi herkesin malumu zaten.

            7 Şubat 2012’de başlayıp günümüze kadar devam eden Erdoğan-Gülenciler savaşı ve Gülencilerin tasfiyesi sürecinde Erdoğan daha önce Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarıyla mücadele ettiği grupla bu defa birlikte hareket etti. Bugün gelinen noktada bu yeni ittifakın ortakları bu ittifakı ne kadar sürdürecekler bilmiyoruz. Ancak yazının ilk paragrafında bahsettiğimiz “Fetö’nün siyasi ayağı” tartışmaları ve bu tartışmanın dile getiriliş şekli ittifakın iki ortağının ayrılma ve güçlü olanın diğerini tasfiye etme zamanının yaklaştığı intibaını uyandırıyor. Daha açık bir ifadeyle devlet içinde yeni bir iktidar savaşını göreceğimizi düşünüyorum.

            Geçenlerde bir dostum Ali Babacan’ın partisini neden hala kurmadığını sormuştu. Ben de şu cevabı vermiştim; “Ali Babacan ve Abdullah Gül ikilisi riske girmeyi sevmeyen sağlamcı kişiler. Partiyi hala resmen kurmadılar çünkü bir şey bekliyorlar ancak neyi beklediklerini bilmiyorum.” Geçen hafta yaşanan gelişmeleri görünce, parti kuracaklarını ilan eden Abdullah Gül ve Ali Babacan ikilisinin yukarıda bahsettiğim iktidar savaşını beklediklerinden emin olduğumu söyleyebilirim.

            İktidar savaşlarını kimin kazandığının kimin kaybettiğinin ise benim için hiçbir kıymeti yok. Yukarıda bahsettiğim gerçekleşmiş ve/veya gerçekleşecek iktidar mücadelelerinin hiçbirinde taraf değilim. Hiçbir iktidar mücadelesinin ne şahsıma ne de ülkeye hiçbir faydası yok bilakis zararı var. Günün sonunda birileri kamu imkânlarıyla saltanat sürdükten sonra, vatandaş geçim sıkıntısından kendisini yaktıktan sonra, ekonomi mahvolduktan ve işsizlik arttıktan sonra, hukuk ve demokrasi ayaklar altına alındıktan sonra ülkeyi hangi oligarşinin yönettiğinin hiçbir kıymeti yok! Allah, insanlarımızı birilerinin iktidar mücadelesi uğruna ülkeyi yangın yerine çevirmesinden korusun.

A l i Ş î r N e v â î Hayatı, Sanatı Eserleri

0

Ali Şir Nevâî (1441-1501) Orhun abideleri ile kemâle eren, Kutadgu Bilig ve Divan Lugati’t-Türk ile gelişen Türkçeyi, yüksek bir sanat dili hâlinde işlemeye çalışan, bu görüşü savunan, Doğu Türk Çağatay edebiyatının en büyük şairi ve edibidir.  Türk diline değer kazandıran üstün bir bilgin ve devlet adamıdır. Emir Timur’un torunu Herat hükümdarı; ilim, sanat ve edebiyat dostu Hüseyin Baykara’nın çocukluk ve mektep arkadaşı idi. Hükümdarın merkezden ayrıldığı dönemlerde devletin idaresini üstlendi. Her yönüyle mükemmel bir insandı. Ailesi çok zengindi. Devletten hiç maaş almadığı gibi devlete yardım da etti. Ali Şîr Nevâî topluma ve insanlığa hizmet etmekten büyük bahtiyarlık duyardı. Bu düşünceden hareketle çeşitli vakıflar kurdu. Edebiyat ve sanatla daha yakından alakadar olabilmek için devlet görevinden ayrıldıktan sonra, 500 yıl sonra bile değerini kaybetmeyen eserler telif etti. Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse’si ile Türk edebiyatının ilk hamse yazarı Ali Şîr Nevâî’nin divanlarından hariç 18 ayrı eseri daha vardır. (Hamse: 5 adet Mesnevîyi içine alan eserdir.)

O’nun hepsi doruklarda yer alan eserlerinin bercestesi olan ‘Muhâkemet-ül-Lugateyn’ isimli eseri hacim bakımından küçük olmakla birlikte, muhtevasının değeri ile deryalar kadar engin ve derindir. Kitabın adı: ‘İki dilin yargılanması, karşılaştırılması, muhakeme edilmesi’ m^$anasında bir terkiptir.  demektir. Türkçenin Çağatayca şivesi ile yazılmıştır. Nevâî bu eserinde edebî dil olarak Çağatayca’nın Farsçaya nazaran üstün olduğunu ispat etmiştir. O dönemde ‘batı dillerinin esamisi okunmadığından İngilizceden bahis yoktur. Fakat eseri inceleyenler, Türkçe ile ilim yapılamayacağını iddia edenlere verilecek cevapları, Ali Şîr Nevâî’nin bu eserinde bulabilirler.  

Edebiyat Öğretmeni Sâmi Bülbül, 13 X 21 santim ölçülerindeki 336 sayfalık eserinde Ali Şîr Nevâî’yi; Hayatı, San’atı ve Şahsiyeti ile ve derinlemesine incelemek suretiyle büyük bir hizmet gerçekleştiriyor.

Eserde ele alınan bahis başlıkları şöylece sıralanabilir:

*Çağatay Edebiyatı, *Ali Şîr Nevâî’nin Hayat Hikâyesi, Ali Şîr Nevâî’nin Yaşadığı Yer ve Çağ   , *Yetiştiği Sanat ve Edebiyat Çevresi      , *Ali Şîr Nevâî’nin Dil Bilinci, *Türkçeciliği ve Muhâkemetü’l Lugateyn, *Nevâî’nin Eserleri, *Ali Şîr Nevâî’den Tezkireler, *Hal Tercümeleri, Hatıralar, *Dil ve Edebiyat Eserleri, *Dinî Eserleri, *Târihî Eserleri, *Belge Niteliğindeki Eserleri       , *Eserlerinden Metin Örnekleri, *Şiirlerinde Söz Sanatları, *Çağatay Türkçesinin Dil Özellikleri, *Nevâî’nin Osmanlı Sahası Şâirlerine Etkileri, *Çağatay Türkçesini Öğreten Sözlükler

Denilebilir ki Sâmi Bülbül’ün eseri, tıpkı Nevâî’nin ‘Muhâkemet-ül-Lugateyn’i gibi, muhtevâsı hacmini kat be kat aşan bir kitaptır.

Bu ülkelerde kahraman olursun, bu millet içinde sahip-kıran olursun diyen 15. yüzyıl Türkistan coğrafyasındaki yazılı edebiyatımızın kahramanı Türkçenin sahipkıranı (söz ve mânâlar sultânı) Ali Şîr Nevâî’nin şiirleri edebî söz ve ses sanatları bakımından çok zengindir. Bunu sağlayan Nevâî’nin dili dikkatle işlemesi; Türk milletinin söylemek istediklerini belli bir usule göre söyleyerek sözün daha iyi anlaşılmasını istemesi, sözü gediğine koymaya çalışması, ahenkli söyleyişi yeğ tutması, Türkçenin ezgili bir dil olması ve en önemlisi Türkçemizin tabîi yapısıdır. Nevâî, devrinin ağız ve şivelerine hâkim olduğu gibi çadırdaki Türk’ün Türkçesinden saraydaki Türk’ün Türkçesine kadar her kesimin diline hâkimdir. Hatta Türkçenin o döneme kadar oluşmuş yazılı kaynaklarına vâkıf olan Nevâî, Türkçedeki bütün söyleyiş inceliklerine yüksek zekâsını da katarak dilimizi işlemiş; hitap ettiği kesimlere göre kimi zaman ağır kimi zaman sâde bir dille ama her zaman akıcı bir üslupla yazmıştır.

Nevâi, söz sanatlarını çok ustalıklı kullanmıştır. O’nun şiirlerini okuyanlar, sanatkârın herhangi bir mecaz, tenâsüp veya istiâre yapmak için asla zaman harcamadığını, yapmacıklığa düşmediğini ve Nevâî’nin böyle hünerli bir ifâdeyi sözün Eserden tadımlık bir bölüm:

tabîi akışı içerisinde söyleyiverdiğini, okuduklarından da zevk alarak anlarlar.

Nevâî’nin şiirleri sehl-i mümteni* örnekleriyle doludur. Aruz, kafiye, redif ve ses tekrarlarını dengeli bir şekilde kullanan şâirin şiirleri ahenklidir; sözden çok mûsıkîye yakındır. Nevâî’nin şiirlerinde son derece güçlü bir ses vardır. O’nu bu anlamda farklı ve yaratıcı kılan çok değişik ve özgün redifler bulabilmesidir. Nevâî, Türkçenin sesine uygun aruz kalıplarını da kolayca kullanmıştır.

Sâmi Bülbül, Nevâî’nin şiirlerinde faydalandığı söz sanatlarını; ‘Teşbih / benzetme’, ‘Tenâsüp sanatı / Uygunluk sanatı’*, ‘Telmih / hatırlatma sanatı’, istihfam sanatı / şüpheye düşürme sanatı’, ‘Hüsn-i talil sanatı / Güzel sebep bulma sanatı’*: Herhangi bir olayı gerçek sebebinin dışında daha güzel ve hayâlî bir sebebe bağlayarak açıklama sanatı’dır. ‘Ses sanatı / bir kökten türemiş kelimelerin bir cümle veya beyitte kullanılması sanatı.’ ‘İştikak sanatı / Türetme): Aynı kökten türeyen sözcükleri bir arada kullanma sanatıdır. Örnek: Dünyada sevilmiş ve seven nâfile bekler. Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Ali Şîr Nevâî / Hayatı, Sanatı Eserleri isimli kitap, Türk edebiyatının inceliklerine, san’atına, zarâfetine ve derinliklerine doyumsuz hazlarla dolu seyâhat  etmek isteyenlerin başucu kitabı mesâbesindedir.                                                                                                      

*Sehl-i mümteni:  Söylenmesi kolay görülen fakat benzeri yapılmak istendiğinde güçlüğü ortaya çıkan söz. Bu tür sözler sâdedir fakat ve derin mânâları vardır. Örnekler: 1-Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm  (Yunus Emre), 2-Belâ dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur. (Gönüldendir şikâyet kimseden feryâdımız yoktur.                                                                                                                                              *Tenâsüp sanatı / Uygunluk sanatı: Mânâ itibariyle birbiriyle bağlantılı kelimelerin bir arada kullanılması sanatıdır. Zıt mânâlı kelimelerin bir arada kullanılması tenasüp değildir. Dîvân şâirleri, tenâsüp sanatında, türlü ilim terimlerini, mitoloji, târih ve mesnevi kahramanlarını, hayvan, bitki ve çiçek adlarını bol bol kullanmışlardır. Şiirimizin vazgeçilmez sanatlarındandır.                                                                                                                                                                           *Hüsn-i talil sanatı / Güzel sebep bulma sanatı’: Herhangi bir olayı gerçek sebebinin dışında daha güzel ve hayalİ bir sebebe bağlayarak açıklama sanatıdır. 

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr

 

SÂMİ BÜLBÜL:

     1 Nisan 1965 tarihinde Burdur ili Bucak ilçesi Karacaören köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Bucak İmam Hatip Lisesinde, fakülteyi Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi Edebiyat Öğretmenliği Bölümünde okudu. Lisans bitirme tezini Bağdatlı Ruhi Divanından bir bölümü inceleyerek yaptı. 1987 senesinde mezun oldu, aynı yıl yapılan yeterlilik ve yarışma imtihanı sonucunda Afyonkarahisar’da öğretmenliğe başladı. Sonrasında tâyin edildiği Çorum Osmancık Lisesinde görev yaparken askerliğe çağrıldı ve askerliğini yedek subay öğretmen olarak tamamladı.

     1994 senesinden beri Burdur’da çeşitli okullarda öğretmenlik ve yöneticilik yapan Sami Bülbül, evli ve üç çocuk babasıdır.

     Lise yıllarından beri memleket meselelerine kafa yoran, ‘Biraz okur-yazarımdır.’ diyen yazarımız gençlik liderliği, sivil kuruluşlarında yöneticilik, il temsilciliği ve başkanlık görevleri üstlendi.

     Basılmış ‘Ah’ ve ‘Felâh’ isimli iki şiir kitabı bulunan, şiir yazmaya devam eden şair ve yazarımızın sanat, edebiyat ve meslek dergilerinde; bâzı gazetelerde yönetim, eğitim, toplum ve sanat konularında yazıları yayınlandı. ‘Özgürlük Bar’ isimli bir kısa oyun ile ‘Kimliğimiz Türkçe’, ‘Esenlik Eğitimi’, ‘Yazıcıklar’ ve ‘Türkiye Konuşuyor’ isimli çalışmalarına devam ediyor.

     Sâmi Bülbül: ‘İstanbul’dan Kazan’a, Kaşgar’a Türkçenin bir alfabesi olmalı; bütün Türk yurtlarında Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Ali Şîr Nevâî ve Fuzulî ortak ders olarak okutulmalı.’ diyor.

Özenli bir araştırma çalışması olan Ali Şîr Nevâî incelemesiyle karşımıza çıkan yazarımız, Türk dünyasının kutup yıldızlarından birini işâret ediyor.

 

 

KUŞBAKIŞI

Kılıcın Efendileri: SAMURAY

Târihçi Erdal Küçükyalçın Osmanlı-Japon münâsebetleri hakkındaki çalışmaları ve konferanslarıyla tanınan bir isimdir. Her türlü târih okuyucusunun alâka ile okuyacağı 13,5 X 21 santim ölçülerinde, Ekim 2019’da yayınlanan 272 sayfalıkKılıcın Efendileri Samuray’ isimli eser, bu seriden hazırlanacak kitapların birincisidir. Yazarın eserinde Japon târihini şekillendiren savaşçı sınıf samuraylar ön plânda görülüyor. Giyimleri-kuşamları, hayat tarzları ve hayat felsefeleriyle insanlarımız tarafından merak edilen samuraylar gerçekten alaka çekicidir. Kitap, samurayların kuruluş felsefesini, inançlarını ve kendi toplumları içerisindeki durumlarını inceliyor.

TİMAŞ YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00

e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

 

 

BAY ATAÇ GOCUNMASIN HİÇ

Türk Edebiyatında Unutulmayan Kavgalar

Emin Karaca 13,6 x 21 santim ölçülerindeki 376 sayfalık eserinde Türk edebiyat târihinde 1950’den günümüze kadar yaşanan kavgalardan bir demet sunuyor. 

Aralık 2019’da yayınlanan eserde; Fethi Naci – Vedat Günyol, Nurullah Ataç – Yaşar Nâbi Nâyır, Peyâmi Safâ Mehmet Fuat, Tahsin Yücel – Kemal Tahir, Vedat Türkali – Enis Batur… ve diğer ikililerin kavgaları yer alıyor.  

DOĞAN KİTAP:

19 Mayıs Caddesi Nu: 1, Golden Plaza Nu:1 Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-355 83 16  www.dogankitap.com.tr  e-posta: satis@dogankitap.com.tr 

 

 

OSMANLI SARAY DÜĞÜNLERİ VE ŞENLİKLERİ

Prof. Dr. Mehmet Arslan tarafından hazırlanan eser, 16 X 23 santim ölçülerinde, her biri 400-800 civarında sayfadan oluşan 8 ciltlik bir külliyattır.

800 sayfalık birinci ciltte, Manzum Surnâmeler bulunmaktadır.

Osmanlı saray düğünleri ve şenliklerini anlatan, Osmanlı devrinde yazılmış eserlere ‘Surnâme’ adı verilmektedir. Sûrnâmeler; şehzâdelerin sünnet düğünlerini, padişah kızlarının veya kız kardeşlerinin evlenme merâsimlerini, padişah çocuklarının doğumları vesilesiyle yapılan şenlikleri teferruatlı bir biçimde anlatan eserlerdir.

Külliyatın Birinci cildinde; Âlî, Nâbî, Rif’at, Es’ad, Hızır ve Tahsîn sûrnâmeleri vardır. 6 ayrı kitabın metinleri verilmiş ve bu orijinal metinlere dayanılarak yapılan incelemeler eklenmiştir. Her sûrnâmenin sonuna bir indeks bulunmaktadır. 

640 sayfalık ikinci cilt; ‘İntizâmî Surnâmesi’dir. ‘Surnâme-i Hümâyûn’ olarak da anılmaktadır. Sultan Üçüncü Murad Han’ın şehzâdesi Mehmed (Sultan Üçüncü Mehmed) için 1582 yılında yaptırdığı, Osmanlı târihinin gelmiş geçmiş en muhteşem sünnet düğünü, bu eserde mensur olarak anlatılmaktadır.

16. asrın pek bilinmeyen şâirlerinden İntizâmî tarafından kaleme alınan eser; târih, edebiyat, edebiyat târihi, folklor, sosyoloji, iktisat, devlet yönetimi, gelenek ve görenekler, Osmanlı kültür hayatı vs. açısından çok zengin bir kaynak durumundadır. Bu eserde, İntizâmî Surnâmesi’nin bilinen dört nüshasına ve bu konuda yazılan diğer muhtelif eserlere dayanılarak bu muhteşem sünnet düğününün geniş bir incelemesi yapılmıştır. Daha sonra ise eserin en mühim nüshaları olan Topkapı Sarayı ve Süleymaniye Kütüphanesi nüshalarının transkripsiyonlu metinleri verilmiştir.

Osmanlı Saray Düğünleri ve Şenlikleri serisinin üçüncü kitabı olan ‘Vehbî Surnâmesi’nde, Sultan Üçüncü Ahmed’in şehzadeleri Süleyman, Mustafa, Mehmed ve Bâyezid için 1720 yılında yapılan ve 15 gün devam eden sünnet düğününü konu edinmektedir.

Seyyid Hüseyin Vehbî tarafından mensur olarak kaleme alınan eserin, diğer surnâmeler arasında hususî bir yeri ve emsallerinden ayrı bir önemi vardır. Bu eser, o devirdeki kıyafetler, muhteşem gösteriler, esnaf alayları, verilen hediyeler açısından olduğu kadar günümüze en fazla nüshası kalan surnâme olması bakımından da mühimdir. Ayrıca Lâle Devri’nin bu muazzam düğünle başladığı da söylenmektedir. Eserin önce geniş bir incelemesi yapılmış, daha sonra bilinen en eski nüshası olan İstanbul Üniversitesi’ndeki nüshanın transkripsiyonlu metni verilmiştir.

Sarayburnu kitaplığı tarafından hazırlanan serinin dördüncüsü asıl seride ise 4. ve 5. ciltlerdir.

Toplum Ahlaksızsa

Uzmanlar Türkiye’de yaşanan depremlerde kayıp ve hasarların temel sebebinin yönetmeliklere aykırı olarak yapılan binalar olduğunu anlatırlar.

Bu öldüren binaların yapılmasında cehaletin payı var. Ama daha da fazla olarak ahlaksızlık, aşırı kazanma hırsı ve rüşvet, iltimas gibi toplumun çürümüşlüğünü yansıtan unsurlar etkili oluyor.

1999 depreminden sonra yüksek tahsilli mülk sahiplerinin bile ağır ve orta hasarlı binalarının hasar raporunu torpil ve rüşvetle hafif hasarlıya çevirttiklerini gördük. Hasarlı binalarını (sıva ve boya yaptırıp) öğrencilere, fakirlere kiralayan vicdansızları duyduk.

Deprem sonrası güçlendirme yapılan binalarda sağlıklı iyileştirmeler yapıldığına kimse inanmıyorlar. Çünkü ne yapan teknik kişilerin, ne de yaptıran mülk sahiplerinin ahlakına güvenmiyorlar. İyi bir denetim mekanizması da olmadığı için böyle bir güvensizliği anlayabiliyoruz.

*************************************

Dürüstlük ve Güven Oluşturmak

Şirketlerde, kurumlarda ve toplumlarda doğruluk, dürüstlük ve evrensel ahlak ilkeleri ışığında kişisel ve kurumsal güven oluşturmak en temel meseledir.

Bunu başaran organizasyonların içindeki bireyler mutlu ve huzurlu olur, verimlilik artar.

Güven düşükse, ahlaki değerler yıpranmışsa yönetimler otokratlaşır, kurallar ve denetimler sertleşir, bireylere yetki devri yapılmaz, alt kademeler yetkisizleştirilir, herkesten sadece kurallara uyması istenir. Verim için tek usul benimsenir, havuç ve sopa. O da olmazsa yeterli miktarda korku salmak.

Sonuç daha verimsiz, daha mutsuz, daha güvensiz insanlar ve onların oluşturduğu organizasyon ve toplumlar.

Doğruluk, dürüstlük ve evrensel ahlak ilkeleri ışığında kişisel ve kurumsal güven oluşturmayı başarmış toplumlardan iki örnek vererek daha anlaşılır olmaya çalışacağım.

*************************************

Depremde Japonların Davranışı

Aşağıdaki yazıyı okuduğum zaman, bazı tarihi camilerimizde bugün bile varlığını koruyan sadaka taşları aklıma geldi. Cami avlularının en kuytu köşesine konulan iç oyuk sadaka taşları, imkânı olan insanların, taşın içine bıraktıkları sadakalarıyla yoksula, rencide etmeden el uzatmasını sağlıyordu.

Sadaka taşları şimdi işlevini tamamen kaybettiler. Çünkü camilerde din görevlilerinin topladığı yardımların bile yerine ulaştığına güvenmiyoruz.

Sosyal medyada yazarını bulamadığım paylaşım şöyle: “2011 yılında, Japonya’da 9 büyüklüğündeki depremde ölenlerin sayısı 15, tsunamide ölenlerin sayısı 16 bin 500, denizde kayıpların sayısı 2 bin 600 kişi oldu.

Devlet halkından 1 Yen bile bağış yardım dilenmedi. Japonlar kendi aralarında gruplar kurarak yardım sandıkları oluşturdu. Sandıklar cadde ve sokakların görünmeyeceği bir yere kondu.

Sandığa para atmaya giden yüzbinlerce Japon yüzlerini gizleyerek, zarfların üzerine isim ve rakam yazmadan içine paralar koyup sandıklara attı, gizlice çekilip gitti.

Biriken paralar her gün belli saatlerde alınıp, yardım merkezine getirildi. Şeffaf ve görüntülü olarak kayıt altına alındı.

Kampanya bittikten sonra depremzedeler bir bir tespit edildi. Hiç kimse görmeden reklam yapmadan tek tek dağıtılıp imza ve kayıt altına alındı. Ne Japon TV Kanallarında ne de Dünya medyasında gösterilmedi.

1 YEN bile KAYBOLMADI kılı kılına ihtiyaç sahiplerine dağıtıldı, Ne veren ne de alan görünmedi.”

Halen bu yüksek ahlaki davranışı gösteren Japon toplumuna imrenmemek mümkün değil. Üstelik, İslam’ın ve bütün evrensel dinlerin hedef gösterdiği, bu ahlak seviyesine ulaşan Japonların bir kutsal kitabı ve peygamberi de yok.

Böyle toplumlarda kişiler birbirine ve devlet ile bireyler karşılıklı olarak güven duyarlar. Bu toplumlarda müfettiş, teftiş, denetim, yolsuzluk, rüşvet, torpil, yargılama, ceza vb kavramların bizim toplumumuzda olduğu gibi bir ağırlığı olamaz.

Buna rağmen onlarda işler daha düzgün yürür, aynı nitelikteki depremlerde Japonlar Türklere nazaran daha az ölür.

*************************************

Üniversitede Gözetmensiz Sınav

Sosyal medyada birkaç senedir Prof. Dr. Necati Cemaloğlu imzasıyla bir paylaşım dolaşıyor. Paylaşımı yaymaya çalışanlara dâhil olmak, toplumumuzda doğruluk, dürüstlük ve evrensel ahlak ilkeleri ışığında kişisel ve kurumsal güvene susamış olan iyi insanlara katkı sunmak istiyorum:

“Amerika’da Stanford Üniversitesinde sınavlarda gözetmen bulunmaz. Öğrencilerden birisi gelir, öğretim üyesinden kâğıtları ve soruları alır, arkadaşlarına dağıtır ve hep birlikte sınav olurlar.

En son kalan öğrenci, arkadaşlarının kâğıtlarını toplar ve öğretim üyesinin odasına gidip kâğıtları ve diğer sınav dokümanlarını teslim eder.

Bu öğrenciler mezun olduktan sonra yüksek ücretle ve saygın şirketlerde iş bulabilirler. Bu öğrenciler içerisinde kopya çeken olmaz mı? Zaman zaman kopya çekmeye teşebbüs eden öğrenciler olur. Diğer öğrenciler ona şöyle seslenir:

“Hey sen… Kopya çekerek Stanford Üniversitesinin diplomasını almak için çaba sarf eden arkadaş. Bu dünyada seninle aynı diploma ile yaşamak istemiyorum.”

Sonuç, kopya çeken öğrenci üniversiteden atılır. Bizde bu işler nasıl mı olur?

40 öğrencinin başında 2 gözetmen bekler. Gözetmenler kopya çektirmemeye özen gösterirler. Bazen öğrenciler topluca kopya çeker ve öğretmen, mühendis, hemşire olurlar.

Sonra ne mi olur?

Kopya çekerek öğretmen olana kendi çocuğunu verip, onu eğitmesini, kopya çekerek mühendis olanın yaptığı binanın depremde yıkılmamasını bekler.”

Gelişmiş ülkeler ile geri kalmış ülkeler arasındaki en önemli farklardan birini daha tespit ediyoruz: Gelişmiş olanlarda yaygın ve etkili bir değerler eğitimi verilmektedir. Bu eğitim sayesinde toplum içinde dürüstlük ve güven duygusu geri kalmış toplumlardan çok daha güçlü ve yaygındır.

Dürüstlük ve güven duygusunun topluma sağladığı ekonomik kazançlar ise tahmin dahi edemeyeceğimiz kadar büyüktür.

“Baba”ya Ölüm, Yaşasın Özgürlük (!)

0

El, ayak, ağız, diş, damak, gırtlak; toplanırlar, “Hep biz çalışıyor, topluyor, öğütüyor, mideye gönderiyoruz. Akıllı midenin enayisi olmak istemiyoruz. Artık ona hizmet etmek yok,” derler. Protesto edilen mide bir süre boş kalır, beden bitkin düşer. Ayak yürümez, el tutmaz, ağız gevelemez, diş kesmez, damak tat almaz, gırtlak yutkunmaz olur; her biri canlılık özelliklerini kaybeder. Tekrar toplanırlar, “Eyvah, biz ne yaptık? Meğer biz yalnız mideye hizmet ettiğimizi düşünüyorduk, aslında kendimize hizmet ediyormuşuz.” derler. Ancak iş işten geçmiş olur; mideyi protesto, çoklu organ yetmezliğiyle sonuçlanır.

Başkasının enayisi olduğunu düşünenler, işin sosyolojisini bilmeyen idrak yoksunu kimselerdir. Hiçbir sosyal hadise ve iletişim yoktur ki sonunda bumerang gibi kendisine dönmemiş olsun. Yapılan iyilik ve kötülükler de böyle.

 Millet denen topluluk içinde yaşamak istiyorsanız devlete, bir işyerinde çalışıyorsanız patrona, sınıfta öğretmene, ailede babanıza değer vermek, hürmet ve hizmet etmek zorundasınız. Hizmet ve hürmet, sorumluluk taşıyanların hakkı, hizmet alanların görevidir.

Geleneksel aile yapımızda “baba” bir şey değil, çok şeydir: Evin direğidir, kendinden başka herkesi gölgesine alan çınardır, gözyaşlarını içine akıtan pınardır, kıymeti varlığında bilinmeyip yokluğunda anlaşılandır, dış kapının mandalıdır.

Çiçekteki renk, meyvedeki tat farklılığını toprak cinsiyle izah ederiz çok kez. Yasaları oluşturan da toplumların yaşantıları, hayat algıları, inançlarıdır. Nisa suresi 34. Ayette “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Saliha kadınlar Allah’a itaatkârdırlar…” buyrulur. Erkeğin üstünlüğü, taşıdığı yöneticilik ve koruyuculuk sorumluluğu gereğidir. Ayette erkekler bilinçli sorumluluğa, kadınlar ise hakkaniyet adına itaate, değerbilirliğe davet edilmektedir.

 Türk geleneğinde evin kadını, Ahmet Mithat’ın Yeniçeriler romanında tiplediği “eve girdiğinde duvarları titreten” erkeği, kocası olsun, ister. Bir erkek olarak hem koca hem baba, sevse de dövse de ona saygı duyulur, el kalkmaz, aşağılanmaz, değersizleştirilmez. Kadının değeri, kocasının saygınlığıyla paraleldir.  Yaprağı gür ağacın, gölgesi de koyudur, serindir. Yazılı olmayan yasalarımızı dillendiren atasözlerimizde bunun örneklerine rastlarız: “Arı kadar eri olanın, dağ kadar yeri olur.”

 Baba sıfatını kazanan erkek için kadın, namustur, emanettir; korunmalıdır, uğrunda ölünmelidir. Erkek tohumsa kadın topraktır; nesil onunla devam edecektir. Toprak, vatandır; uğruna sefere çıkılır, ordular çarpışır. Ayaklarının altına Cennet serilen kadına bizde “anne” denir. Evde erkek baştır, kadın boyun; başı boynun çevirdiğini inkâr etmeye gerek yok.

 Ata et, ite ot verirseniz ikisi de aç kalır. Doğrusu, fıtratlarına uygun besinleri vermektir. Sosyal yapımızın çekirdeği ailemizi bozmak isteyenler de kadın ve erkeğe fıtratının dışında görevler yükleyerek işe başladılar. Kadın, ekonomik özgürlük kazanmak adına sokağa çekilirken erkek, modern ve anlayışlı koca reklamıyla eve kapatılmak isteniyor. Kadın, hayatın yükünü kaldırmakta zorlandığı, erkek de çevresine, eşine, çocuklarına karşı saygınlığını yitirdiği için haklı olarak isyan ediyorlar.

 “Tavşan kaç, tazı tut” taktiğiyle son kalemiz aile düzenimizin bozulmak istendiğine şahit oluyoruz. Kadına muz, erkeğe Demokles’in kılıcı gösteriliyor. “Kadın ve erkek arasına şeytan bile girmez.” temel kabulümüze rağmen, devletin aile ilişkilerimize müdahil olduğunu görüyoruz. Her hanede tartışma olabilir, şikâyetlerde “kadının beyanı esastır” temel ilkesi, pek çok yuvanın yıkılmasına, kadınlara karşı ölümle sonuçlanan şiddete yol açmaktadır.  Erkekler, hakkaniyetle izah edilemeyecek bir nafakanın mahkûmu ve güvenilmeyen bir ilişkinin kurbanı olmak yerine, hiç evlenmemeyi tercih etmektedir.

 Siirt’te bir baba eve gece yarısı gelen 17 yaşındaki kızını sorgular ve aldığı cevap üzerine ona bir tokat atar. Anne ve kız babayı Emniyet’e şikâyet eder. Baba, evden uzaklaştırılır. Baba şimdi ne yapsın? Eve gidemiyor; çünkü yasak; sokağa çıkamıyor; işin içinde millete rezil olmak var. Bunalıma giriyor. Bir anlık bir öfke, çözümsüz sıkıntıya yol açıyor. Bundan ne anne ne kız ne baba memnun. Aile kurumunu yıkmak isteyenler ve buna karşı kulakları sağır eden sessizliğe bürünenler zil takıp oynayabilir.

 Devlet otoritesinin zayıfladığı, Osmanlının o son günlerinde Mehmet Akif, gördüğü manzarayı, “Bir de İstanbul’a geldim ki: bütün çarşı, Pazar / Naradan çalkanıyor, öyle ya… Hürriyet var! / Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş… doğru: / Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru. / Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının; / Kafalar tütsülü hülya ile, gözler kızgın;” dizeleriyle dramatize eder.

 Devlet, ülkede; baba evde bir otoritedir. Otoritenin olmadığı yerde hâkimiyet, hâkimiyetin olmadığı yerde asayiş eksiktir. En kötü yönetim, yönetimsizlikten iyidir. Ekonomik ve bedensel özgürlük kazanmak adına erkek yönetimine başkaldıran kadın, farkında olmadan kaotik, anarşik bir ortama savrulmaktadır. Her gün bir özgürlük duvarına toslayan feminist kafalar, toplumsal fitneye odun taşıdıklarını bilmelidirler.

 

“Baba”ya ölüm, yaşasın özgürlük! Bu kış uykusu ne zaman bitecek?

Ermeni Sorunu (III)

0

     O zamanki Türk Tarih Kurumu Başkanı Sn. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Sn. Hüseyin Akyüz’ün sorularına cevap verirken, Ermeni Sorununu en güzel şekilde özetlemiş bulunuyor:

     “1915’te Osmanlı topraklarını işgal eden Rus orduları içinde beş bine yakın Ermeni gönüllüsü de vardı. Osmanlılarla Rusların çatışmaları sırasında Ermeniler Ruslara rehber oldular ve özellikle 17 Nisan’dan hemen sonra Van’ın işgalinde Ermeni öncü kuvvetleri ve rehberleri çok önemli fonksiyon yerine getirdiler. Ruslar tarafından Van valiliğine de bir Ermeni getirildi.

     “Ardından isyanlar çıkarmaya başladılar. 17 Nisan’da Çatak’ta başlayan isyan, daha sonra Bitlis’te ve Elazığ’da devam etmiştir. Adana olaylarında Osmanlı Devleti Ermenileri uyarma ihtiyacı hissetmiştir. Ve Ermeni ileri gelenleri davet edilerek, isyan hareketlerinin devam etmesi durumunda kendileri hakkında sert tedbirlerin uygulanacağı bildirilmiştir.

     “Buna rağmen Ermeni çeteleri, isyan hareketlerine devam etmiştir. Çanakkale gibi bir ölüm kalım mücadelesi verdiğimiz sırada Anadolu’da arkadan vurulmak anlamına gelen isyan hareketleri olmuştur. Bunun üzerine 24 Nisan’da Osmanlı Devleti ileri gelen Ermenilerin tutuklanmasına karar vermiştir.

     “İngiliz arşivlerinde 1800 Ermeni’nin birden tutuklandığı belirtilir. Bunun dışında Prens Sabahattin taraftarı olan bir grup da tutuklanmıştır. Toplam 2400 kişi tutuklanmıştır. Bu 2400 kişinin tutuklandığı tarih 24 Nisan olduğu için Ermeniler tarafından soykırım günü olarak anılmaktadır.

     “Bizim Ermenistan ile alıp veremediğimiz bir şey yok. Onların bizimle problemleri var. Türkiye olarak 520 bin şehit vermiş olmamıza rağmen, tarihi günümüze taşıyıp düşmanlıkları devam ettirmede yarar görmeyen bir tutum içerisinde bulunduk. Problem Ermenistan’ın kendisinden kaynaklanıyor.

     “Ermeni Anayasası’nda Türkiye topraklarını kendi toprakları içerisinde göstermeleri, soykırım gibi kendilerince bile ciddiye alınmayan bir takım argümanlarla ortaya çıkıp, iddiada bulunmaları ve bunu Türkiye’den tazminat talep edecek şekle sokmaları, bunu siyaseten kullanmaları…

     “(Bütün bunlara rağmen) deprem sırasında da Türkiye oraya pek çok yardımda bulundu, hâlâ şu sırada 50 bine yakın Ermenistan vatandaşı Türkiye’de işçi olarak çalışıyor, buradan para kazanıyor, karnını doyuruyor.

     “Türkiye çok katı olsaydı, gerçekten Ermenilere kin beslemiş olsaydı, bu kadar Ermenistan vatandaşının bizim iş adamlarımızın yanında çalışması mümkün olmazdı.

     “(Toparlayacak olursak Türkiye’de) olmamış bir şeyi kabul etmek, hele hele insanlık ayıbı olacak bir şeyi kabul etmek, bizden gelecek çocuklarımız ve torunlarımıza bu ayıbı yüklemek hiç kimsenin haddine değildir.

     “Bilimsel araştırmalar ile üzerimize düşeni yapıyoruz. Ama medya da tanıtım görevini yapmalı. Bir ülkede bütün birimler üzerine düşen görevi yapmalı.” (Nokta, 22 Kasım 2004, s. 6-7)

 

BİTTİ

Gereğini Yapın Ziya Hocam!

 Hem konjonktivit, hem sinüzit hem de boğaz enfeksiyonuyla uğraştığım dar bir zamanda kaleme alıyorum bu haftaki yazımı. Tabii bu yazının tek özelliği antibiyotikleri yüklenmiş halde, sürünerek kalemimi kavrıyor oluşum değil. 20.Yaşımın ilk gününü doldururken, 20.yaşımın ilk yazısını da yazıyorum aynı zamanda. Zihnimin çekmecelerini karıştırıyorum da 7-8 yaşlarıma ait konuşmalar kulaklarımda yankılanıyor o zamanlar 20 yaş bana ne kadar uzak geliyordu! 20 yaşında olanlar bana ne kadar da büyük geliyordu! İşte tam da bu yüzden 20 olma sırası bana geldiğinde biraz tuhaf hissettiğimi itiraf etmeliyim, yaş alıyor olmak her ne kadar harika olmasa da hayatımın ilk 20 senesini iyi değerlendirdiğime inanıyorum ve bu inanç bana huzur veriyor. 20 Seneye epey faal bir lise hayatı, ulusal bir gazetede ve ulusal haber sitelerinde köşe yazarlığı, parti kuruculuğu, il başkan yardımcılığı, genel merkez yöneticiliği ve iki şiir kitabı sığdırdım; an itibariyle üniversite yaşantım da gayet keyifli devam ediyor. Umut ediyorum ki yaşadığım topluma faydalı bir birey olma idealimde, 20.yaş güzel gelişmelere gebe olur. Zira hayatta beni en çok mutlu eden hediye bana inanan insanları, bana dair umutları olan insanları yanıltmamak ve bu toplumdaki sorunların çözümüne bir kum tanesi kadar dahi olsa katkı sağlamak, inanın benim için bundan ala hediye yok.

 

Gözüm enfeksiyonlu olduğu için ortalıkta Garavel Usta gibi gezerken gündemi sıkı sıkıya takip edemedim. Ama ben gözüm fena olduğu için gündemden geri kalsam ne gam ola ki, benim havasını suyunu sevdiğim canım memleketimde insanı dumura uğratacak bir hadise yaşanmadan gün geçmiyor. Muhakkak duymuşsunuzdur Milli Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk’un ‘’Sen ağa, ben ağa, inekleri kim sağa ?’’ açıklamasını. Samimiyetle söylüyorum ben bu cümleyi ilk gördüğümde Zaytung haberi falan zannettim. Gerçek olduğunu öğrenince de dehşet içinde telefona bakakaldım. Yeri gelmişken yad edelim, ülkemizin yetiştirdiği en büyük komedyenlerden Levent Kırca’nın Olacak O Kadar’ı geldi hemen aklıma, tıpkı Zamcık skeci gibi eğitim ile alakalı bir skeçten alınmış repliği andırdı bu açıklama bana. Rahmetli hayatta olsaydı sanırım bu dokuda bir taşlama yapar sonra da programı ceza yerdi. İzahı olmayan işin mizahı olur diyerek eğleniyoruz ama şakayı bir kenara bırakırsak, vah benim ülkeme vah!

2018 Temmuz’u, 24 Haziran yeni neticelenmiş ve Erdoğan %52,59 ile seçilerek muhalefeti sağlamca sarsmış…

O günlerde herkesin ilgi odağında Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi usulü ile kurulacak ilk kabine vardı. Yandaş kanallarda bu sistem memleketin kurtuluşu gibi anlatılırken bu sistem sayesinde işinde ehil olanlar siyasi engellere takılmadan kabinede görev alabilecek diye umut tacirliği yapılıyordu. Kabinenin açıklanmasına az bir zaman kala kulislerde belli isimler dillendiriliyordu, ben de büyük heyecanla bu gelişmeleri takip ediyordum. Milli Eğitim Bakanlığı için Ziya Selçuk’un ismi geçtiğinde inanın sevinmiştim, Ziya hoca zaten önceden kamuoyunda tanınan ve bilinen bir figürdü. Her şeyden evvel eğitimciydi ve bu işin içinden geliyordu, kendi kurumlarında eğitim alan öğrenciler mutluydu, donanımlıydı. Ziya Selçuk hakkındaki yüzeysel bilgilerimin haricinde biraz da araştırma yapınca kendisine bu makamın emanet edilecek olmasına inanın saydığım sebeplerden ötürü sevinmiştim. Tek sıkıntıyı sistem gereği bakanın hiçbir yaptırım gücü olmamasında görüyor ama buna dair şüphelerimi de ‘’Kukla olacağı bir teklifi kabul edecek hali yoktur herhalde, ettiyse de kendi eliyle kendisini imha eder.’’ diye dillendiriyordum. Aradan hemen hemen 2 sene geçti ve hep birlikte gördük ki Ziya hoca kendini imha etti, hem kendisini hem de makamı yerlere serdi.

 Görevi ilk devraldığında nasıl kucaklayıcı, nasıl aydınca ve nasıl akıllıca konuşuyordu Sayın Bakan lakin dikkatinizi çekerim sadece ve sadece konuşuyordu. Kendisine dair ilk ciddi eleştiriler de hiçbir icraata imza atmadan sadece konuşuyor olmasıydı. Bu eleştiriyi yapanlar arasında ben de vardım Sayın Bakan, sanki bir muhalefet partisinin eğitim politikalarından sorumlu sözcüsü gibi sürekli mevcut eğitim sisteminin aksaklıklarını dillendiriyordu. Dillendiriyordu ama dillendirdiği sorunlara somut çözüm önerileri getiremiyor, öneriler getiremediği gibi kendisine emanet edilmiş olan eğitim politikaları hakkında yön verici bir görünüm de sergileyemiyordu. Daha sonra Sayın Bakan, İmam Hatipler konusunda kendisine yöneltilen sorularda daha büyük falsolar vermeye başladı. Bugün adım başı her yerde İmam Hatip neden açılıyor veyahut İmam Hatipler neden bu kadar çok ödenek alıyor diye sorgulamaya kalkanlara cevap olarak 28 Şubat’a uzanan laf cambazlıkları yapmaya çalışıyordu fakat gözden kaçırdığı bir ayrıntı vardı o da bir siyasetçi olmayışıydı. Sayın Bakan hem siyasetçi değildi hem de karşısında kendi okulunda pazartesi sabahı konuşmasını yaptığı minik öğrencileri yoktu. Sayın Bakan Türk gençlerine karşı sorumluydu, Sayın Bakan Türk ulusunun geleceğini şekillendirecek olan gençlere karşı sorumluydu, böyle yalapşap, yanardöner çıkışlarla işi götüremezdi.

 

Gelelim sen ağa, ben ağa muhabbetinin al metnine. Evet, hocam, bir ülkede tüm bireyler üniversite mezunu olmak zorunda değildir. Bir ülkede ara elamanlara da ihtiyaç vardır fakat siz AKP Genel Başkanının oluşturduğu kabinede bir bakan olduğunuzu sanıyorum ki unutmuşsunuz. Ben size bu eğitim sisteminin cenderesinden geçmiş bir genç olarak sizinkilerin eseri olan birkaç garabeti hatırlatayım. AB Müzakerelerinde ülkedeki eğitim standardını yüksek gösterebilmek için akla mantığa sığmayan, dünyada eşine benzerine rastlanmamış fıkra tadında hamlelerle her mahalleye üniversite götürmek sizin kabinedekilerin işiydi mesela. Üniversite mezunlarının oranını toplumun geneline oranla yüksek gösterebilmek ve bu sayede saçma sapan grafiklerle ülkede eğitimi artırdık nutku atabilmek için gençlere kurumsal gelişimini tamamlayamamış, niteliği tartışılan yüksek liselerden diploma dağıtarak onlara üniversite mezunu statüsü verenler de sizinkilerdi. Her ilde, mahallede adım başı üniversite olmaz, olamaz! Eğer bunu yaparsanız insanların yeteneklerine ve niteliklerine göre yönlendirilmesini imkânsız kılarsınız nitekim kıldınız da. Bugün üniversite diploması verdiğiniz gençlerin yarısından fazlası gerçek bir üniversiteden mezun olmadı, kayırmayla akademisyen yaptığınız, inşaatıyla birilerini zengin ettiğiniz, yeterliliği bulunmayan kurumlardan belgeler aldılar sadece. Ama sizinkiler onlara bu statüyü verdi, dolayısıyla iş var ama beğenmiyorlar çıkışlarıyla bu günahtan sıyrılamazsınız, gençlerin gelecek planlarını altüst ederken bunu hesap edecektiniz. Hayatını devam ettirebilecek kadar maaş dahi alamayacağı bölümler açıp gençleri oralara yönlendirmeden önce bunu hesap edecektiniz.

2 Sene gibi bir sürede ak da kara da belli olur, geride bıraktığımız 2 senede sizin de yapamadığınız belli oldu hocam. Siz bu işi beceremediniz, siz ne yazık ki AKP’nin vitrinine koymak için kullandığı ve sözcülükten öte ehemmiyet göstermediği bir figür haline geldiniz. Artık söylediklerinizle yaptıklarınız arasındaki yaman çelişkiyle insanları rahatsız etmeye başladınız. Bakanlığınıza bağlı bir yayından kadınlara büyük hakaretler eden bir kitap çıkıyor, başı açık kadınlara şeytan muamelesi yapan kitaplar basılıyor ve Milli Eğitim Bakanı olarak sizin bundan haberiniz dahi olmuyor. Eğitimde yaralar derinleşmeye devam ediyor, sizler gençlerle makara yapar gibi önlük dizaynını değiştirmeyi eğitimde devrim olarak servis etmeye kalkıyorsunuz. Ben tüm bu yaşananlara rağmen hala samimi olduğunuza, Türk gençliği hakkında kaygılar taşıdığınıza ve AKP’nin size özgür bir çalışma ortamı sağlamadığına inanmak istiyorum. Bu saatten sonra olacaklar sizin toplum nezdindeki tükenmiş kredinizin üstüne binen devasa borçlar gibi olacak ve insanlar sizden nefret etmeye başlayacak, insanlar sizi gördüğünde kanal değiştirmeye başlayacaklar.

 Bazen yeri geldiğinde vazgeçmeyi bilmek ve zamanında çekilmeyi bilmek en fakir olanı dünyanın en zengini kılar hocam. Bazen büyük galibiyetler küçük yenilgilerin gölgesinde saklıdır. Yıldızların mükemmelliğine bakıp onları okşayabilmek için gecenin karanlığı çökmek zorundadır. Demem o ki çekilin efendim, ne daha fazla zarar görün ne daha fazla zarar verin. Adınızı 18 senede ülkenin şirazesini kaydıran bu tiranın değirmenine su taşıyanlarının arasına yazdırmayın. Çekilin hocam sadece çekilin.

 

Emin olun şu anda şartların gereği budur.

Gereğini yapın Ziya hocam, gereğini yapın…

Ermeni Sorunu (II)

0

     Sn. Halil Berktay Venedik’teki tebliğine şu hükümlerle başlıyor.

     “Soykırım sözcüğünü kasıtlı olarak kullanmayacağım.”

     “Soykırımdı da demeyeceğim.”

     “Soykırım değildi de demeyeceğim.”

X

     Bir aydınımızın hem de tarihçi, üstelik profesör olan bir ilim adamımızın bu şekildeki ifadelerle tebliğine başlamasının dış basında, dış kamuoyunda ve yabancı devlet adamları nezdinde nasıl bir tutamak ve dayanak olduğunu düşünebiliyor musunuz?

     Bu tarz ifadelerin hem geçmişimizi karalamaya, hem de günümüz insanımızı Uluslararası arenada nasıl mahcup etmeye vesile olacağını hiç akıl edebiliyor muyuz?

X

     Daha önceki yazımızda belirttiğimiz gibi olaylardan hareketle bir sonuca varmak isabetli olmayabilir.

     Kişilerin kendi başlarına yaptıkları yanlışlardan hareketle yola çıkmak yine kimseyi asıl hakikate ulaştırmaz.

X

     Asırlarca içimizde yaşattık. Aramızda barındırdık.

     Çünkü Rum ve Ermeniler vatandaşımızdı.

     En güçlü zamanımızda burunlarını bile kanatmadık.

     En küçük fiske dahi vurmadık.

     El üstünde tuttuk.

     Ermeniler milleti sâdıkamız,

     Rumlar, Devleti temsil eden elçilerimizdi.

     En yüksek mevki ve yerlere getiriyor,

     Geleceğimizi onlara emanet ediyorduk.

     Çünkü:

     Ne zaman ki kavmin idik azîzi

     A’dâ / düşmanlar zelil kıldı bizi

 

     Koynumuzda beslediklerimiz

     Düşman oldu birden bire

     Arkamızdan hançerlemiştiler

     En güç haldeyken habire

X

     “ ‘Ermeni Meselesi’nin Türkçesinin ‘Soykırım Meselesi’ olduğunu cümle âlem biliyor.”

     (Nokta, 22 Kasım 2004, s. 5)

     Demek, bir bakıma, zımnen yani dolaylı olarak Osmanlı Devleti’nin Ermeni soykırımı yaptığını kabul etmek lâzım! İnkârın faydası yok! Geç te olsa artık bunu kabullenmek gerek vesselâm! Demekten ne farkı var?

     Bu şekilde bir yere varamayacağımız niçin düşünülmez?

     Oysa yapmadığımız şeyi yaptık demekle ne Ermenilere ne de Ermeni Diaspora’sına yaranmamız mümkün değil. Aksine onların Türkiye’ye karşı iştahlarını bir kat daha kabartmış olacağız!

     Çünkü aç canavara muhabbet; onu caydırmak şöyle dursun; bize karşı iştahının bir kat daha artmasına yol açar.

X

     “Derin Nokta” ekinde (Nokta, 22 Kasım 2004, s.5) Halil Berktay’ın vurguladığı gibi:

     “Ermeni Meselesi, aslında bir Türk, daha doğrusu bir Türkiye meselesi. AB üyeliği, sınır ticareti filan bir yana, bir vicdan meselesi; tarihimizle yüzleşme, yüzyıllarca birlikte yaşadığımız insanlarla barışma meselesi. Tarihsel düşmanlıklara rağmen, iki halk pekâlâ barışabilir. Devletler gölge etmesin yeter.”

     Sn. Hocamız bu düşünceleriyle bu konuda ne kadar samimi ve içten olduğunu kanıtlıyor. Gerçekten son derece iyi niyetler taşıdığını gösteriyor.

     Ama unutmayalım ki, “Bîtaraf olan bertaraf olur.” Yani tarafsız olan davayı kaybeder.

     Kaldı ki “En büyük hile, hilesizliktir.” Yani, olduğu gibi görünüp göründüğü gibi olmaktır.

     Osmanlı Devleti en büyük hileye yani hilesizliğe sarılmıştır.

     Demek istiyoruz ki Osmanlı Devleti soykırım yapmamıştır. Yapmadığı için resmen Osmanlı Devletini suçlayacak herhangi bir bulguya rastlayamazlar. Çünkü öyle bir şey yok ki bulsunlar.

     Nitekim bir Amerikalı tarihçi; “Osmanlı Devleti soykırım yapmadı.” dediği için Ermeniler tarafından ölümle tehdit edilmişti.

     Bırakın Osmanlı kaynaklarını; insafla kaleme alınmış hiçbir yabancı kaynakta, böyle bir itham yer almaz.

X

     Evet bîtaraf / tarafsız değiliz. Tarafız. Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden yanayız.

     Çünkü Türk Tarihi’nin hiçbir devresinde resmen tatbiki istenen herhangi bir soykırımdan eser yoktur.

     Türk Tarihi’nin hiçbir evresinde resmen gözetilen, yapılması istenen herhangi bir soykırım yoktur.

     Bundan dolayı ne kendimizi ne de başkalarını boşuna aldatmayalım. Yapmadığımızı yaptık demekle paçamızı kurtaramayız. Yapmadığımızı yaptık demekle onlara yaranamayız.

     Bu böyle biline.