14.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 503

Atatürk Aşılamaz mı?

“Devlerin omuzlarına tırmananlar, devlerden daha fazla uzağı görürler.”
Newton

Avrupa ve Asya da birçok ünlü
esere imza atmış Mimar Ahmet Vefik Alp, ikibinli yılların başında: “ben Mimar Sinan’ı aşmalıyım” dediğinde
bu sözünü ilk önce hayretle karşılamıştım, koskoca Mimar Sinan nasıl aşılabilir
böyle bir şey olabilir mi diye. Sonra düşündüm ki neden aşılmasın, eğer
aşılamıyorsa dünya Sinan’dan bu yana mimari konuda bir adım ileriye gidememiş olmalı
kanaatine vardım.

Mademki dünya sürekli kendini
yenilemede, fen ve ilimde daima ileri gidiliyor, bir sonra gelen nesil, bir
öncekini aşmalıydı.

Ama vefatının üzerinden seksen
iki yıl geçmesine rağmen, Mustafa Kemal Atatürk’ü: “ben aşmalıyım arkadaş”
diyen bir yiğit hala çıkmadı. Nasıl çıksın ki; kurumlar, her gelen iktidar
tarafından darmadağın edilip yıpratıldıkça, makamlar liyakatli insan yerine; kifayetsiz
insanlar tarafından dolduruldukça, taraftarlarını arka bahçesi görüp
karşısındakileri ötekileştirdikçe hangi insan evladı çıkıp ta bu cesareti
gösterebilir?

Osmanlı döneminin özellikle son
yıllarında Anadolu’nun aydın-vatansever gençleri birazda işgalci İngilizlerin
baskısıyla, İstanbul’a yanaştırılmıyorlardı. Tekirdağlı Namık Kemal,
Diyarbakırlı Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Süleyman Nazif gibi isimler,
Malta sürgünleri olarak isim yapmışlardı. İstanbul da saray ve padişahın çevresine
bu gün olduğu gibi yanaşma düzenine methiyeler düzenlerden başka kimseler
yanaşamıyordu. Tevfik Fikret bu durumu gördükçe: “Yiyin efendiler yiyin, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin!” diye
feryat ediyordu.

Aydınlar Ocaklarının her yıl
düzenli olarak yaptığı ŞURA toplantılarının sonuncusu geçtiğimiz yıl ekim
ayında Amasya da gerçekleşti. Şehir gezimizde Kocaeli ekibinden Dr. İbrahim
Kahraman ile tarihi bir camiinin külliyesine takıldı gözlerimiz. Başlarında
takkeleriyle yüzlerce çocuk, taş duvarların oyuklarına diz çökmüş, Kuran ezberliyorlardı.
Anladık ki, vakıflara ait bu tarihi eser, bir kuran kursuna verilmişti.
Yanımızdan geçen bir çocuğa seslenen İbrahim Bey sordu: “evladım siz burada ne yapıyorsunuz, burayı bitirdikten sonra ne
olacaksınız?
” dediğinde çocuk utangaç ve mahcup bir tavırla: “Kuran öğreniyoruz hafız olacağız efendim.”
Diye cevap verdi. İbrahim Bey devamla: “evladım
hepiniz de hafız ‘mı olacaksınız, doktor, mühendis, öğretmen olmak istemez
misiniz?
” diye sorduğunda, çocuktaki yüz ifadesini görmek gerekirdi.
İbrahim Bey’in bu saydığı meslek dalları çocuk için o kadar yabancı ve
uzağındaydı ki.

İşte yazımın başlığını “Atatürk aşılamaz mı” diye yukarıda
saydığım sebeplerden dolayı koydum. Nevton’nun şu sözü çok önemliydi, “devlerin omuzuna tırmananlar, uzağı
devlerden daha fazla görürler.
” Atatürk’ün önünde omuzuna tırmanıp daha
uzağı görmek için bir dev yok tu ama volkan gibi tutuşan bir yüreğe sahipti: “manevi yönden benim iki babam var,
vatanseverlik konusunda Namık Kemal, Türkçülük konusunda ise Ziya Gökalp
”
demiştir. 

Yıllardır Türk gençliğinin önü,
imam hatip okullarıyla, kuran kursları ve özel yurtlarda millet ve
milliyetçilik ruhundan bihaber sürü mantığıyla yetiştirilen gençlerle Atatürk’ü
aşmanın imkânı olabilir miydi?

Hâlbuki yıllar önce rahmetli Arif
Nihat Asya yazdığı şiirinin bir beytinde:

 “Yürü halâ ne diye oyunda oynaştasın,

Kızım sende fatihler doğuracak yaştasın!”

Mısralarıyla işaret fişeğini
çakmıştı.

 

Türk çocuğuna, Türklüğünün
verdiği gurur ve şuurla “andımızın” okunmasını dahi yasaklayan böyle bir eğitim
sisteminden çıksa çıksa siyasilerin arka bahçesi çıkar ve gelmiş geçmiş
hükümetlerin yetmiş yıldır uygulaya geldikleri eğitim politikası ile geldiğimiz
nokta ve seviye işte buraya kadardır.

Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramınız kutlu olsun!

Kalın sağlıcakla.

23 Nisan Ramazan ve Fırsatçılık Bayramı

“Korona’dan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözü içinde
kehaneti de barındıran bir söz imiş. Eskiden 10-15 kişinin toplu ölümü toplumda neredeyse herkesin bir rahmet dileme sebebi idi. Şimdi günde 100’den fazla insanımız ölüyor:
Baba-anne, dede-nine, eş-dost, abi-abla-kardeş, çocuk-yeğen-torun; Sağlık Bakanı ve can kaybı olanın
mesajını, paylaşımını saymazsak kimsenin kimseye rahmet dileyeceği yok. Zira
evde çok sıkıldık, kapana kısıldık.

            Eskiden bir Güvenlik
görevlisinin kazaen şehit olmasına
bile duyar kasar idik; şimdilerde Sağlık
görevlilerimiz cephe hattında ve
virüsle savaşta günde birkaç kayıp
veriyorlar, şehit muamelesi bile yaptığımız yok.

Oysa
şehit çağının tanığıdır. Şahit
olduklarımız
da şehadetimizdir
aslında. Ve neye; piyasada karşılığı olmayan bir Dine yani bir sürü ritüele, teferruata
sahip olmasına rağmen toplumsal yaşamda ahlâkî
karşılığı olmayan
bir İnanca
sahipmişiz. Kiminin U.D. kısaltmasıyla,
kiminin Şekilperestlik saptamasıyla
veyahut Ortaya Karışık Arabizm + Şamanizm tanımlamasına tanığız.

Bu
süreçte biz Müslüman-cı’larla ve Müslüman-cık’larla İslam’ın ve Kuran’ın
ayrı gezegenler olduğuna daha çok şahitlik ettik. Ki neymiş: Peygamber işaret parmağıdır, ALLAH
ise işaret edilen yöndür
; parmağa
değil parmağın işaret ettiği yöne bakın
. Ve orda bir Kitap var rafta; ‘oku’masak ta, oku’yor-muşuz gibi yapsak ta,
anlamasak ta, anlamazlıktan gelsek de sınavda
sorular oradan
gelecek. Stajını
da yaşamda yaptırıyorlar.

Soğan stokçuluğundan maske
fırsatçılığına
vardık; Ramazan ve Bayram fırsatçılığına doğru yol alıyoruz. Sen salâvat zinciri ve hatim
cüzlerinin dağıtımıyla uğraşırken senin benzerin kolonyadan portakala kadar
zam köklüyor. Millet evde ekmek
yapımına mı girişmiş; hooop, hemen un’a
zam
gelmiş. Ne kadar da birbirimize benziyoruz, biliyor musunuz: Kolonya satın alanla satanı yer değiştirin;
fiyatlandırma değişmiyorsa kopyayız demektir. 

Ve
hakettiklerimizi yaşamaktayız.
Kraldan çok Amerikancılık yapan Menderes görseli paylaş, altına da mazlum Müslüman mısraları düz. Hem Özal’a
rahmet
dile hem de Kapitalizme
çemkir
. Hem Sahabeden örneklendir
hem Cahiliyeye oy ver.

Biz
böyleyiz; ya bizi yönetenler? Onlar da bizim klonlanmış hâlimiz.
Onlar için de din var, ahlâka gerek yok veyahut ideoloji
olsun
ama ilke olmasın.
Fırsatçılık bizim Edirne’den Hakkâri’ye değin iliklerimize işlemiş de onların neresine; söylemlerine mi,
eylemlerine mi?

¾   
 Mümin: söz ve eylem birliği olan

¾   
 Münafık: söz ile eylemi tutarsız olan

¾   
 Müşrik: söz ve eylemi çıkar / rant olan

Gel
vatandaş gel, Sokağa Çıkma Yasağından önce son gemi malları bunlar! Üç kavram
birden

alana imsakiye bedava!

            Herşey değişiyor mu demiştik: Korona tedbirleri minarelerden duyuruluyor ve ilk teravihte İstiklâl Marşı idrakinde olacağız. 23 Nisan; hem keder hem neşe doluyor
insan.

            Uydurulmuş Din’in
uyduruk işleri ve İndirilmiş Din’le
çelişiyor tarafları bol olsa da, nasılsa 1
ay
daha evdeyiz; hem hayat
pahalılığından oruç
hem hatalarımızdan
iftar
modunda olacağız. Ölmez ve sağ kalan istatistiklerinde yer almayı
sürdürürsek önümüzdeki haftalarda Kitab’ın
ortasından
konuşuruz. Şimdilik onların sinyalizasyonu
sayılabilecek bir niyaz nakaratıyla
sonlandıralım; Us’sal ve Ulusal Egemenliğimize de bağışıklık
takviyesi
olsun:  

–       
“Ente
Mevlâna fensurnâ
ale’l-kavm’il–kâfirîn!”

–       
Ente Mevlâna
fensurnâ ale’l-kavm’iz-zâlimîn!

–       
Ente Mevlâna
fensurnâ ale’l-kavm’il-câhilîn!

–       
Ente Mevlâna
fensurnâ ale’l-kavm’ül-münâfıkîn!

–       
Ente Mevlâna fensurnâ
ale’l-kavm’il-kâzibîn!

–       
Ente Mevlâna
fensurnâ ale’l-kavm’il-gâfilîn!

–       
Ente Mevlâna
fensurnâ ale’l-kavm’il-hâinîn!

–       
Ente Mevlâna
fensurnâ ale’l-kavm’il-fâcirîn!

–       
Ente Mevlâna
fensurnâ ale’l-kavm’ül-müsrifîn!

–       
Ente Mevlâna
fensurnâ ale’l-kavm’ul-mutaffifîn!

Kader Ağını Örüyor

Sn. Mustafa Özcan’ın da belirttiği gibi, Büyük Ortadoğu
Projesi / BOP; aslında Büyük İsrail Projesi / BİP üzerine, ABD şapkası
giydirilmiş paravana bir slogan.

     Çünkü İsrail’in
Ortadoğu’ya entegre / tümleşik olmak, onunla bir bütün teşkil etmek gibi bir
projesi vardı.

    1897’de başlayan
BİP macerası, bugünlere ulaşmış. Artık macera olmaktan çıkmış. Adım adım
hedefine kilitlenmiştir âdeta.

     BOP, bir yıl kadar
önce (2004’lerde) Bush tarafından Ortadoğu Ortak Pazarı / OOP olarak
dillendirilmişti.

     Zahiren biraz da
doğru gibi görülen, ortak bir şemsiyeden mahrumdu Araplar.

     Ama dediğimiz gibi
BOP, BİP’in üst katmanıydı. Altındaki örtülü amaç, Büyük İsrail Projesi’ydi.

     Gaye Tevrat
kaynaklı olup, Nil’den Fırat’a kadar Büyük İsrail Rüyası’nı kapsıyordu.

     Toprak olarak
olmasa bile, nüfuz olarak gelişmek istiyordu İsrail.

     Bütün mesele
nitelikli sınaî bölgelerde söz sahibi olmak. Körfez İşbirliği Konseyi / KİK
oluşturmak, müşterek / ortak hareket ederek; Ortadoğu’nun gelişmesine, amacı
doğrultusunda yön vermektir.

     Velhasıl Türkiye,
Ortadoğu ve İslâm Âleminin zihniyetini; kendilerine yönelik olarak değiştirmek
istiyorlar. ABD ile İsrail işbirliği yaparak.

     Bizi kendi
arzularına göre kalıplandırmak istiyorlar.

     Şüphesiz gerçekte
-kim ne derse desin- asıl hedef Türkiye!

     Nitekim Türkiye
olarak, BOP’un ne patronu ne de müttefiki / bağlaşığıyız.

     Fakat amaçlarını
gerçekleştirmek için, Türkiye ve Endonezya’yı model ülke, örnek devlet olarak
görüyorlar!

     Bu ülkelerdeki
“Halka rağmen halkçılık!” hareketini; elde etmek istedikleri devletler için,
kolay  yükselebilecekleri bir basamak
olarak düşünüyorlar!

     Çünkü bütün bir millete söz geçirmek, onları
saflarına almak çok zor.

     Fakat bir zümreyi
elde ederek, onlar vasıtasıyla yığınları etkilemek daha kolay.

     Nitekim yıllarca,
Ortadoğu’daki demokratik olmayan ülkelere ses çıkarmayışları bundan ötürüydü.

     Çünkü kendi
güdümüne giren liderleri elde etmek; o ülkeyi nüfuzu altına almaya yetiyor.

     Bu açıdan bakınca,
ABD’nin müdahalesine / karışmasına Mısır vb. ülkelerin rejimleri müstehaksa da,
her şeye rağmen ABD haklı değil.

     Dün insanlığı
Komünizm sarsıyor, titretiyordu. Bugün ise neo-liberalizm / yeni liberalizm.

     Her ikisi de,
başta Türkiye olmak üzere İslâm âleminde yerleşmek için büyük çaba harcadı ve
harcıyor.

     Nitekim 1980’lere
kadar sağ-sol çatışmalarında beş bin gencimize yazık olmadı mı?

     İki kutuplu
dünyadan tek kutuplu dünyaya dönüşen bugünkü insanlık; şimdilerde, ortamı boş
bulan ve bir zamanlar demokrasi havarisi geçinen ABD’nin; menfaat ve çıkar
canavarının hudut tanımaz saldırılarıyla baş başa kalmış vaziyette.

     Kısaca demek
lâzımsa, ABD’nin BOP’tan anladığı; menfaat ve çıkarlarını garanti altına
almaktır.

     Gittikçe tükenmeye
yüz tutan petrol rezervlerini, Ortadoğu’nun ve hattâ Asya’nın yer üstü ve yer
altı kaynaklarıyla telâfi etmek / karşılamaktır.

 

     Fakat ne yapsalar boşunadır, ne etseler
nafile.

     ABD, yıpranma
süreciyle uğraşıyor habire.

 

     Irak’a
saldırdılar!

     Afganistan’a
girdiler!

     Sonun başlangıcını
başlattılar.

     Başlarını kayaya
çarptılar.

     Eceli gelen it
misali, cami duvarını kirlettiler!

     Sonlarını görüp,

     Gördükleri olmasın
diye uğraş veriyorlar..

     Fakat kader, ağını
örüyor;

     Bu ağın içine
düşmekten,

     Kurtulamayacaklar.

Şehir Hastanelerinin Fayda ve Maliyet Analizi

Kamu yöneticilerinin en temel görevlerinden biri, milletin parasını
harcarken topluma en yüksek faydayı
sağlayacak olan projeleri seçmek
veya yatırımlarda
öncelik sırasını
doğru tespit etmektir. Çünkü toplumun ihtiyaçları sonsuz,
harcamaları için kaynakları sınırlıdır.

Yatırımların doğru ve akılcı olup olmadığını
değerlendirmek için yatırımın sağlayacağı faydalar
ile bu faydayı sağlamak için ödenecek maliyetler,
güncel değer üzerinden,
parasal olarak
belirlenir. 

Faydanın değeri, maliyetin
değerinden küçükse o yatırımın uygulanmaması gerekir.

Faydanın değeri, maliyetin
değerinden büyükse yatırıma gitmek uygun kabul edilir. Ancak farklı yatırım
seçenekleri arasında fayda ile maliyet oranının
en yüksek olduğu yatırımlara öncelik vermeniz
gerekir.

Kamu yöneticilerinin
sulama, karayolları, ulaştırma, eğitim, sağlık ve elektrik projeleri gibi piyasa değeri olan kamu yatırım
projeleri için fayda maliyet analizi
yaptırması gerekir. Böylece kamu kaynaklarının verimli kullanılması, israf
ve savurganlıkların
ortadan kaldırılması mümkün olur.

****

Türkiye’de ekonomik
meseleleri bile rakamlarla tartışma geleneği yerleşmemiştir.
Oysaki yönetimler ölçülebilen, rakamlarla ifade edilen parametrelerle başarılı
veya başarısız olarak nitelendirilmelidir.

Basketbol maçlarında (son
senelerde futbolda da) her bir oyuncuya maç içinde yaptığı önemli eylemleri ile
puan veriliyor. Oyuncunun yaptığı sayı yetmiyor, arkadaşına yardımı, top
kapması, rakibi önlemesi ve diğer maç sonucunu etkileyen hareketleri teker teker
tespit edilip o oyuncunun değeri tespit ediliyor.

Siyasette ise “seçim
kazanma başarısı” tek başına bir kriter olarak kabul edilebiliyor. Oysaki seçim
dönemine kadar yaptığı icraatların rakamlarla mukayese edilmesiyle daha doğru
değerlendirmeler yapılabilir.

*******************************

Şehir Hastaneleri

AKP Genel Başkanı ve CB
Erdoğan’ın “salgında başarılıyız, çünkü hastanelerimizin yoğun bakım ve yatak
sayıları yeterli, çünkü Şehir Hastaneleri açtık” propagandası yaptığı sırada bu
hastanelerin “fayda- maliyet hesabı”
zamansız bulunabilir.

Bu doğru değil. Şehir
Hastanelerinin çok azı açıldı. Salgının merkezi olan İstanbul’da Başakşehir
ŞH’nin ilk bölümü yeni açılıyor. Bu hastanelerin açıldığı şehirlerde şehir
içindeki köklü, geleneği olan, ulaşımı kolay hastanelerimiz kapatıldı. Elbette
her yapılan yatırımın bir faydası vardır ama şehir hastanelerinin Covid19 hastalarının tedavisindeki payı çok
küçüktür.

Şehir Hastaneleri devletin
bir özel şirket grubu ile yaptığı uzun
süreli sözleşmelere
göre
yapılmakta. Yerini devletin verdiği, projesini devletin hazırladığı hastanelerin inşası, cihazların ve
finansmanın teminini şirketler grubu yapmaktadır.
Devlet 25 yıllığına hastaneyi bu şirkete
kiralamaktadır. Devlet belirlenen sayıda hasta
garanti etmekte
, bu sayının altında kalırsa garanti edilen sayı ile aradaki
farkın hasta başına ücretini devlet ödemektedir.

****

Garanti Tutarı

Prof. Dr. Uğur Emek’in
hesaplarına göre toplam 31 şehir
hastanesinin
Hazine Garantisi 142 milyar dolar imiş. Yani şimdiki kur
ile 992 milyar lira. Çok
yakında 1 trilyon TL’yi geçeceği
açık.

Son bir buçuk ay içinde kur artışı yüzünden Şehir Hastanelerinin müteahhitlerine
ödenecek Hazine Garantisi farkı 140
milyar lira
kadar arttı.

Hazine garantili
otoyollar, köprüler, havaalanları, tüneller için garanti kapsamında ne kadar ödeneceğini bilmiyoruz. Çünkü devlet
hesaplarında bu borçlar gösterilmiyor.
 

Tayyip Erdoğan’ın (58. ve
59. Hükümet) Başbakan Yardımcılarından (şimdi CHP’li) Abdüllatif Şener devletin hesaplarının arapsaçına döndüğünü,
nerelere hangi harcamaların yapıldığının bilinmediğini söylüyor.

Çok ihtiyaç olduğu halde, en
uygun şartlarda IMF’den kredi almak
mümkünken, iktidarın kredi almamasını bu
hesapların açığa çıkmasını istememesine bağlıyor.

*******************************

Devletin Topladığı Yardım çekirdek parası

Virüs salgınının ekonomiye
ve dar gelirlilere yükünü hafifletmek için devletin açtığı yardım kampanyasında
toplanan para 2,5 milyar TL
civarında.

Çoğunluğu kamu
kuruluşlarının yardımları ile toplanan 2,5
milyar TL’ye
bakın, bir de 5 müteahhide
sadece 1,5 aylık kur farkından dolayı ödenecek yaklaşık 140 milyar TL’ye.

Devlet
milyonlarca işsiz kalmış, ücretsiz izne
çıkarılmış veya işyeri kapanmış insanımıza
karnını doyurabileceği kadar bir
yardım yapamıyor.

Ama öyle sözleşmeler
yapmışlar ki “Hazine Garantili Müteahhitlerin” paralarını aksatmadan ödüyorlar.

Daha önce de yazdım: Bu
hastanelerde hasta yatağı başına düşen
maliyet
özel hastanelerin ortalama maliyetinin 3,5 katıdır.

Yatırım kredisi bedelleri ve
işletme geliri garantileri döviz üzerinden yapıldığı için, ödemeler döviz
olarak yapılacak. Bu yüzden şehir hastanelerinin hizmetlerinden yararlanacak
olan vatandaşlarımız, her kur artışından kaçınılmaz olarak
etkilenecek.

18 adet Şehir Hastanesinin bir yıllık kirasıyla 150
yataklı 64 hastane yapabileceğimiz hesaplanmıştı.
(Şehir Hastaneleri sayısı 31 oldu. Kira bedeli yıllık yaklaşık 100 hastane eder.)

3-5 yıllık kira bedeliyle, Türkiye’yi 25 yıl yetecek çağdaş
hastanelerle donatabilirdik.
Bunların
gelirleriyle başka yatırımlar yapabilirdik.

Peki, mevcut
hastanelerimizi kapatarak yaptığımız şehir hastanelerine neden 25 yıl boyunca kira
ödeyeceğiz? Neden bu hastanelerin bütün gelirlerini devlet değil, müteahhitler
alacak?

Rakamlar
böyle.

“Asrın Liderimiz salgında
bile yetecek yatırımı yaptı, Reyiz olmasa halimiz perişandı, Almanya bizi
kıskanıyor” gibi ifadelerin arkasında sadece duygusallık var, rakam ve bilim
yok.

Fayda- maliyet analizine dayanmayan
bu tür değerlendirmeler bizi rahatlatabilir. Ama çoluk çocuğumuzun nafakasının, bir avuç müteahhide aktarılmasını
önlemeyeceği açık.

Türkiye’de Tercüme Faaliyetleri

0

Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa; ‘Perde Arkasında Kalan Yönleriyle Sosyal Demokrasi’, ‘TÖB-DER Meselesi’, ‘Bilderberg Group-Bir Gizli Cem’iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyatlar Mücâdelesinin Perde Arkası’, ‘Nasıl Bir Dünyâda Yaşıyoruz’, ‘Lâisizm-İlme Göre Dîn-Dünyâ Münâsebeti’, ‘Yahûdilik ve Dönmeler’, ‘Kur’ânî Hadîslerin Diliyle Hz. Muhammed’in Gerçek Şahsiyeti-Sevgi Peygamberi’,  ‘Türkçenin Istılah Meselesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar’, ‘ÖzTürkçe Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil’,  ‘Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme’, ‘Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi’, ‘Kur’ânî Milliyet Telâkkisi ve Irkçılık Sapması’ gibi fikir hâmulesi son derece yüksek kitapların, henüz kitap hâline getirilme imkânı bulunamayan muhtelif gazete ve mecmuâlarda yayımlanan makale ve tefrika hâlinde okuyucuların istifâdesine sunulan araştırma-inceleme yazılarının müellifidir.  

Alparslan Yasa, derdi olan ve derdini seven bir şahsiyettir. Vatan, millet – bayrak, ezan aşığıdır ve Türkçe sevdalısıdır. Bu özellikleri sebebiyle ‘mütefekkir’ vasfına sâhiptir. Bu husûsiyetlerini eserlerinde görmek mümkündür.

‘Türkiye’de 1920’li, 30’lu Senelerin Tercüme Faâliyeti’ isimli eserinin 1. Cildi, ‘Umûmî Tahlîl ve Değerlendirme’ bahsini ihtiva etmektedir. 16 X 24 santim ölçülerindeki 428 sayfalık kitap, 2018 yılında tabedilmesine rağmen, 2020 yılında okuyucuya sunulabilmiştir.

Diğerlerinde olduğu gibi bu son eseri de Türkiye’mizde çok az kişinin üzerinde çalıştığı bir mevzu ile alâkalıdır.

Eseri hakkında, arka kapak yazısında şu bilgileri veriyor:

Türk tercüme târihi, târihçi ve tercümecilerin en fazla ihmâl ettikleri sâha olsa gerektir. Hâlbuki dünyânın en köklü tercüme târihine sâhib milletlerinden biriyiz. Tercüme târihimiz, hâlâ, bir bütün hâlinde ve devir devir aydınlatılmayı bekliyor. Bunun ötesinde, tek tek mühim tercüme eserler ve usta mütercimler üzerinde araştırmalar yapılmasına şiddetle ihtiyâç vardır. Tarafımızdan yapılan bu mâhiyetteki mahdûd çalışmaların dahi, dil, edebiyat, matbûat, fikir, umûmî kültür, hattâ siyâset ve cem’iyet târihimizi değişik zâviyelerden aydınlattığını, târihimizi basmakalıp kabûllerden farklı bir gözle görmemize imkân verdiğini müşâhede ediyoruz. İşbu çalışma da, bunlardan biridir ve aynı sâhada evvelki makale ve kitaplanmıza eklenen yeni bir halkadır.

Bu yeni çalışmamız ile bir asırlık bir vetirenin mahsûlü ve devâmı olarak, 1920’li, 30’lu senelerde, husûsen Fransızcadan yapılan tercümeler ve Fransız nesir tekniğinin örnek alınması sâyesinde dilimizin büyük bir ifâde kudretine erişmiş olduğu, dilimize muvâzî olarak edebiyatımızın, tefekkürümüzün, maârifimizin fevkalâde bir inkişâf kaydettiği, bizzât tercüme anlayışımızın ve pratiğimizin de iyice olgunlaştığı, tercüme nazariyesi ve tenkidi sâhalarında büyük bir birikim sağlandığı ortaya çıkıyor.

Buna mukabil, dilimize totaliter zihniyet ve ideolojik kasıdla yapılan cebrî müdâhale, resmî dil plânında, ilk ânda olmasa dahi, sonraları bütün vehâmetiyle kendini gösterecek bir tereddi vetiresi başlatmış, neticede, Türkçe, Fransızca, Uydurmaca halitası, köksüz, âhenksiz, çarpık, sun’î bir dil teşekkül etmiştir.

Bir başka mühim tespîtimiz ise, bu devirde, tercümelere, kültürel-ictimâî tahavvülün, hattâ bunun da ötesinde cezri bir kültür inkılâbının, topyekûn bir medeniyet değişikliğinin başlıca bir vâsıtası olarak mürâcaat edildiğidir. Bu vâkıanın da müsbet-menfî cepheleriyle tahlil edilmesi, bu araştırmayı alâka çekici kılan bir başka husûstur.

Müellif Yasa’nın belirttiğine göre Türklerde ilk tercüme çalışmaları 6. Asırda Göktürk Cihan Devleti’nde başlamıştır. 9 ilâ 11. Asırlarda, Uygur Türkleri ile devam etmiştir. Tercüme faaliyetlerinin, eski Anadolu Türkçesinin bilhassa yazı dilinin teşekkülünde ve inkişâfında tesiri büyüktür. Tercüme faaliyetleri ictimâî ve kültür sâhasındaki inkişâfın da mayası olmuş ve insanlığı aydınlatan büyük İslâm medeniyetinin bânîsi üç büyük milletten biri hâline gelmemizi sağlamıştır.

18. yüzyıldan itibâren hamleleri ile Farsça ve Arapçanın yerini batı dilleri almıştır. ‘Avrupa bize düşman kalmaya, bin bir tertîb peşinde koşmaya devâm etse dahi, biz, bizzât mevcûdiyetimizin idâmesi için, inadına, Avrupa’nın ilim ve irfânından istifâde etmek mecbûriyerindeydik. Tâ ki tekrâr öncü medeniyet hâline gelebilelim. Öyleyse yine harıl harıl tercüme yapmalıydık. Avrupa’nın feyzinden kana kana içmeliydik. Lâkin Millî Şahsiyetimize zarâr vermeden, aslâ onlara temessül etmeyi düşünmeden...’

Ahmed Vefik Paşa (1823-1891) ve Ahmed Midhat Efendi (1844-1912) tarafından yapılan tercümeler bazı mütercimlere yol gösterici olmuştur.

Bedîi zevklerin bedenî zevkler derekesine düşmediği devirlerde tiryâkiler, tercihlerini eserin yazarından çok kadar belki daha çok Türkçemize tercüme eden şahsa göre kullanırlardı.

Türkçe mücâhidi Alparslan Yasa, bir başka eserinde tercüme ve Türkçenin inkişâfı münâsebeti hakkındaki fikriyatını şöyle hülâsa ediyor:

‘Tercüme faâliyetinin, hem dili, hem de millî kültürü inkişâf ettirici (dîğer tâbirle onlar üzerinde yapıcı) bir tesir icrâ edebilmesi için, onun, sistemli (yâni hedefleri belli) ve seçmeci bir tavırla, ayrıca millî hassasiyetle yürütülmesi lâzımdır. 19. asrın ikinci yarısı ile 20. asrın ilk yarısındaki usta mütercimlerimiz, umûmiyetle, bu şuûrla hareket ettikleri için, Türk diline ve kültürüne büyük hizmetlerde bulunabilmişlerdir. Onların -yine umûmiyetle- ne kadar sağlam bir millî şuûrla hareket ettikleri şuradan da bellidir ki Fransızcadan onca kesîf tercüme faâliyetine rağmen, umûmî dile sâdece 600 civârında Fransızca kelime girmiştir. Hâlbuki, 1930’lardan sonra, Türkçenin ve Fransızcanın âdeta bir istîlâ hareketine mârûz kaldığı, umûmî lügatteki Fransızca kelimelerin sayısının 5000’i aştığı görülmektedir.’

İktibas edilen bu satırlarda anahtar kavram ‘millî şuur’dur. Zira nice Türk dili ve edebiyatı uzmanı ile etimolog var ki, millî şuur noksanlığı sebebiyle yazı ve konferanslarıyla güzel Türkçemize zarar veriyorlar. Bilmediklerinden değil, şuur noksanlığı sebebiyle titizlik gösteremediklerinden…

KURTUBA YAYINLARI:

Birinci Bayındır Sokağı Nu: 15/23 Sakarya, Kızılay Ankara. Telefon: 0.312-430 22 06

Belgegeçer: 0.312-430 09 46 e-posta: alparslanyasa@gmail.com 

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA:

     1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazasında doğdu. Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsmdan, Hoca Ahmed Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfetilidir.

     1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve iktisâd tahsili maksadıyle Fransa’da bulundu; fakat, tahsilini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsilini yarım bırakmak mecbûriyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletlerarası siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak oldu.

     Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve -hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998 Ekiminde bu Fakültenin İktisâd Bölümü’nden mezûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek Lisans Tezi ve aynı Bölümde 2009 Haziranında Doktora Tezi kabul edilerek tahsil hayatını tamamladı. Hâcettepe Üniversitesi’nin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında 2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi sonuna kadar evvelâ ‘Araştırma Görevlisi’, sonra ‘Öğretim Görevlisi’ sıfatıyle, tercüme sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli Fransız-Türk edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk grameri, iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletler arası kuruluşlar, gazete dili gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay kadar Abant İzzet Baysal Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak çalıştı ve orada matbûat târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden emekliye sevk edildi.

     2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle, ayrıca mukayeseli edebiyat ve Fransız edebiyatı ile alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş -bâzıları kitap hacminde- 18 makalesi bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, kitap bölümü, tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu tebliğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif Perspektif, gibi ve daha başka münteşir akademik çalışmaları mevcûddur.

 

 

KUŞBAKIŞI:

OĞUZNAME KAYNAĞI OLARAK ŞECERE-Yİ TERÂKİME

Zuhal Kargı Ölmez’in 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 120 sayfalık eseri, farklı dönemlerde yazılan çok sayıda varyantları olan Oğuznâme’lerden faydalanılarak hazırlanmıştır.  Oğuznâmelerin Türk dili ve edebiyatı açısından önemi büyüktür. Ebulgazi Bahadır Han, hem Şecere-yi Terâkime’de hem de Şecere-yi Türk’de Oğuzname’ye yer vermiştir. Oğuz’un doğumundan ölümüne kadar efsanevî hayatını anlatmıştır. Oğuzname’nin Türkmen rivâyeti olarak bilinen eser Çağatay Türkçesiyle yazılmıştır. Ebulgazi Bahadır Han, eserini Türkmenler arasında yaygın olan Oğuz rivayetleriyle mevcut Oğuznâme’lerden yararlanarak meydana getirmiştir.

Eser, 2020 yılının Ocak ayında okuyucuya sunuldu.

BİLGESU YAYINCILIK:

Binektaşı Sokağı Nu: 24/1 Küçükesat Ankara. Telefon: 0.312-425 93 76 Belgegeçer: 0.312-425 93 77

e-posta: bilgi@bilgesuyayincilik.com.tr  www. bilgesuyayincilik.com.tr

 

HİCAZ’DAN ENDÜLÜS’E:

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, ilim ve teknoloji sâhasındaki faaliyetlerin ferdî ve içtimâî tesirleri ile yakından alâkadar olmaktadır. Değişik sâhalarda tezâhür eden kirlenmelerin fizikî ve ruhî büyüklüğü ve ehemmiyeti Prof. Gürdoğan’ın hassasiyetle üzerinde durduğu konular arasındadır.

Müellif, Hicaz’dan Endülüs’e isimli eserinde; sâde ve hayatın içinden bir anlatımla, Mekke’den Kurtuba’ya kadar uzanan ve zevkle okunan değişik bir ‘seyahatnâme’ notları sunuyor.  Zengin bir bilgi birikimine dayanan bu müşâhedelerin  satır aralarında, Müslümanların Hıristiyanlarla hesaplaşmasının iniş ve çıkışlarının hüzün ve heyecanı hissediliyor.

Dikkat çeken bir hâdise: Suudi Arabistan’da Kral Abdüzaziz Üniversitesi’nde, üniversite eğitimi başlamadan önce Arapça öğretilen hazırlık sınıfının Arap hocası, örgencilerinin ekseriyetinin Türk olduğunu öğrenince, ‘Siz Hicaz’ı ikinci defa mı işgal ediyorsunuz?’ diyor.

Hoca’nın ‘fetih’ ve ‘işgal’ kavramları arasındaki uçurum gibi farkı bilmiyor olması da, Suudî Arabistan topraklarının İngilizlerin entrikalarıyla ve Hoca’nın soydaşlarının ihânetleriyle bizden çalındığını hatırlayamaması da onun ayıbıdır. 

‘Batılılar Doğululaşacak’ başlıklı yazısında Gürdoğan Hoca’nın inşirah veren haberleri de var: ‘Güney Kore’de, Kore Savaşları döneminde, cephedeki çadırdan mescitler, sonraları şehirlerdeki câmilerin inşasına vesile olmuş. Kore’deki Müslümanların sayısı on binlere ulaşmış.  Suudi Arabistan’daki 150.000’den fazla Koreli öğrenci ve işçilerin arasında da bir o kadar belki daha fazla Müslüman vardır…’ 

Eserdeki diğer yazılar da geleceği ümitle bekleme duygularını besleyecek nitelikte…

İZ YAYINCILIK:

Litros Yolu, Fatih Sanayi Sitesi 12/280, Topkapı,İstanbul Telefon: 0.212-5207210

Belgegeçer: 0.212- 511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr  //  www.iz.com.tr 

LEZZETİN TARİHİ

Vücudumuz kadar medeniyetin inşasına ve tekâmülüne de hizmet eden yemek kültürü hangi duraklarda lezzetlendi, hangi ülkelerde

23 Nisan’a İki Gün Kala, Mustafa Kemal ve Ankara…

(100 Yıl Önceki Tarihi belgelerin sesiyle)

  “Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin, bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.’’( Mustafa Kemal Atatürk.)

       23 Nisan, kendisini Türk Milletinin ayrılmaz bir parçası olarak gören herkesin çocukluğunun en güzel anılarını yaşadığı çok özel bir gündür.

       Çünkü o özel gün; devletimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklarımıza armağan ettiği, dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan çocuk bayramı olarak kutlanır.

       Bu özel gün bize sadece bayram coşkusunu mu anlatır?

        Kurtuluş savaşımız da bir yıldız gibi parlayan milletimizin, irade gücünü tarih sayfalarına kazıyan 23 Nisan 1920 tarihinin önemi nedir?

        Şimdi biz susalım, yazan kalemler dursun; o günün önemini, coşkusunu tarihe ışık tutan o belgeler anlatsın. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş mucizesinin lideri, Yüce Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün anlatımı, o günlere tanıklık eden belgelerin sesiyle…

       100 yıl önce 23 Nisan’a iki gün kala T.B.M.M –  Mustafa Kemal ve Ankara:

‘’……………………………..Baylar, Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasını ve açılmasını sağlamak için çalıştığımız bu günlerde bizi en çok uğraştıran: Düzce-Hendek-Gerede gibi Bolu bölgesindeki yerlerden başlayıp, Nallıhan, Beypazarı üzerinden Ankara’ya yaklaşacak gibi gözüken gerici ayaklanma dalgaları olmuştur. Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu henüz gereği gibi bilmeyen milletvekillerini, korkulu olaylar karşısında bırakmamanın ve bu gibi olaylar yüzünden Meclis’in toplanamaması gibi uğursuz bir durumu önlemenin yollarını düşünüyorum. Bunun için Meclis’i açmakta ivedi davranıyorum. Sonunda Ankara’ya gelebilmiş milletvekilleriyle yetinerek, Meclis’i Nisan’ın yirmi üçüncü Cuma günü açmaya karar verdik.

         Bu karar üzerine 21 Nisan 1920 günü yaptığım bildirimi, o günün duygu ve anlayışını gösterir bir belge olması bakımından, olduğu gibi bilginize sunmaya karar verdim.

 (Belge – 107)

 Tel: Çok ivedidir Ankara’ya ivedi yazı                                                                                                                                  Ankara

                                                                                                                                                                21. 04. 1920

   Kolordulara,

  (14’üncü Kolordu Komutan Vekilliği’ne),

    61’nci Tümen Komutanlığı’na,

    Refet Beyefendi’ye,

    Bütün İllere,

    Bağımsız Sancaklara,

    Müdafaa-i Hukuk Merkez Kurullarına,

    Belediye Başkanlıklarına.

  1. Tanrı’nın yardımıyla Nisan’ın yirmi üçüncü günü, Cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.
  2. Yurdun bağımsızlığı, yüce Halifelik ve Padişahlığın kurtarılması gibi önemli ve ölüm kalımla ilgili görevleri yapacak olan bu Büyük Millet Meclisinin açılış gününü Cumaya rastlatmakla o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle birlikte, Kutsal Hacı Bayram Camii’nde Cuma namazı kılınarak, Kur’an’ın ve namazın nurlarından ışık alınacak ve güç kazanılacaktır. Namazdan sonra Peygamberimizin kutsal sakalı ve kutsal sancak alınarak, Meclis’in toplanacağı özel yere gidilecektir. Toplantı yerine girilmeden önce bir dua okunarak, kurbanlar kesilecektir. İş bu törende camiden başlayarak, Meclis’e değin, Kolordu Komutanlığı’nca askeri birliklere özel tören düzeni aldırılacaktır.
  3. Açılış gününün kutsallığını belirlemek için il merkezinde, Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenlemesi ile ‘’Hatim ve Buhari-yi Şerif okunmasına başlanacak ve Hatim-i Şerif’in son bölümleri; uğur için Cuma günü namazdan sonra Meclis’in toplantı yerinin önünde okunup, bitirilecektir. (Hatim: Kuran-ı Kerimin baştan sona okunması. Buhari: Kur’an-ı Kerimden sonra en değerli kitap olan Sahih-i Buhari adıyla meşhur hadis )
  4. Kutsal ve yaralı yurdumuzun her köşesinde yukarıda belirtildiği gibi bugünden başlayarak ‘’Buhari ve Hatim-i Şerif ‘’ okunacak. Cuma günü ezandan önce minarelerde sala verilecek; ‘’Hutbe’’ okunurken Halifemiz ve Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin kulu adı anıldığı sırada; kendisinin, ülkesinin ve bütün uyruklarının bir an önce kurtulmaları ve mutluluğa ermeleri için ayrıca dua edilecek; Cuma namazı kılındıktan sonra da hatim tamamlanarak yüce Halifelik ve Padişahlığın ve bütün yurt parçalarının kurtarılması amacıyla yapılan ulusal çalışmaların önemini ve kutsallığını ve her yurttaşın kendi vekillerinden oluşmuş bulunan Büyük Millet Meclisi’nce verilecek yurt ödevlerini yapmak zorunda olduğunu anlatan dinsel söylevler verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişahımızın din ve devletimizin, yurdumuzun ve ulusumuzun kurtuluşu, şenliği ve bağımsızlığı için dua edilecektir. Bu dinsel ve yurtsal görev yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı ülkesinin her yerinde, hükümet konağına gidilerek, Meclisin açılışından dolayı resmi kutlamalarda bulunulacaktır. Her yerde, Cuma namazından önce uygun bir biçimde, ‘’Mevlit’’ okunacaktır.
  5. İşbu bildirimin hemen yayılması için her araca başvurulacak ve tezelden en sapa köylere, en küçük askeri birliklere, yurttaki bütün örgüt ve kurumlara ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca büyük kâğıtlara yazılıp her yerde asılacak ve yapılabilen yerlerde basılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.
  6.  Ulu Tanrı’dan tam başarıya ulaşılmasını yakarırız.

     

                                                                                                                             Temsilciler Kurulu adına

                                                                                                                                            Mustafa Kemal

(Bk. HTVD.( Harp Tarihi Vesikaları Dergisi) sayı 14, belge 363

Söylev: Cilt 1 Sayfa, 313)

 

22 Nisan 1920 günü de şu bildirimi yaydım:

(Belge-108)

Tel Dakika geciktirilmeyecektir.                                

                                                                                                                                                  22 Nisan 1920

Bütün İllere, Bağımsız Sancaklara, Kolordulara, Nazilli’de Albay Refet Beyefendi’ye, Bursa’da 20’nci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Hazretlerine, Bursa 56’ncı Tümen Komutanı Albay Bekir Sami Beyefendiye, Balıkesir’de 61’nci Tümen Komutanı Albay Bekir Sami Beyefendi’ye.

 Tanrı’nın yardımıyla Nisan’ın 23’ncü Cuma günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından, o günden sonra bütün sivil ve askeri orunların (makam, mevki) ve bütün ulusun buyruk alacağı en yüce kat, adı geçen Meclis olacaktır. Bilginize sunulur.

                                                                                                                                          Temsilciler Kurulu adına

                                                                                                                                                          Mustafa Kemal

(Bk. Söylev: Cilt 1, sayfa, 314)

Ve o gün Ankara…

       23 Nisan 1920’de Hacıbayram Camii’nde – Cuma Namazı kılındıktan sonra, camiin avlusunda büyük bir kalabalık toplanmıştı. En önde, yeşil örtülü bir rahlenin üstüne konulmuş olan Kuran-ı Kerim ve Lihye-i Saadeti (Yüce Peygamber Efendimizin Kutsal Sakalının adı.) başının üzerinde taşıyan bir kişi vardı. Törene katılmış olanların geçeceği yolun iki tarafına halk ve asker sıralanmış bulunuyordu. Yavaş, yavaş yürüyen ve her tip insandan meydana gelmiş bir alay, tekbir getire getire Meclis’in toplanacağı binanın önüne geldi ve durdu.

       Burada bir dua okunduktan ve kurbanlar kesildikten sonra milletvekilleri bir araya geldiler. BMM Toplantı salonu; ortasında mektep sıraları ve bir odun sobası, bir kürsü ve bir de tavandan sarkan gaz lambasından ibaretti. Ama ilerleyen yıllarda, bu mütevazı salondan Türkiye Cumhuriyeti doğacaktı.

        Millet Meclisi saat 14.45’de en yaşlı milletvekili olan Sinop Milletvekili Şerif Bey’in bir söylevi ile açıldı.

     ‘’Hüzzar-ı Kiram’’ (Peygamber Efendimize iman etmek) diye başlayan bu söylevinde Şerif Bey: İstanbul’un geçici olarak yabancılar tarafından işgal edildiğini ve bu suretle ‘’Hilafet Makamının ve Hükümet Merkezi’nin’’ istiklalini kaybettiğini, bu hale boyun eğmenin ise ‘’ecnebi esaretini kabul’’ etmek demek olduğunu, hâlbuki öteden beri özgür yaşamış Türk Milleti’nin yine de aynı suretle yaşamak istediğini, esir olmayı şiddetle reddettiğini ve bundan dolayı, bu meclisin toplandığını söyledikten sonra, ‘’Milletimizin dâhili ve harici istiklal-i tam dâhilinde mukadderatını bizzat deruhte ve idare etmeye başladığını bütün cihana ilan ederek Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum.’’

       Ertesi gün 24 Nisan Cumartesi günü Mustafa Kemal Meclis huzurunda kapsamlı bi

Güzel Günler Çok Yakın

Corona Covid 19 adlı virüs, 2019 yılının Aralık ayında Çin’in Wuhan şehrinde birdenbire ortaya çıktı. Hızla yayılarak dünyayı tehdit etmeye başladı. 11 Mart 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü tarafından PANDEMİ olarak ilan edilen bu tehlike, 10 Mart tarihinde ülkemizde de görüldü ve hayatımızı tehdit etmeye devam ediyor. Bu yüzden zorunlu olarak bazı önlemler almaya mecbur kaldık. 

Yaratılış itibarı ile insan özgürlüğüne düşkündür. Tarih boyunca insanoğlu bu uğurda büyük mücadeleler vermiştir. Diğer yandan, insanın bir de vazgeçilemeyen biricik “yaşama hakkı” bulunmaktadır. Bu en vazgeçilmez, en önemli temel haktır.

Özgürlüğümüzle yaşama hakkımız karşı karşıya geldiğinde, birinden birini tercih yapmak zorunda kalırız. “Ya özgürlük, ya hayatta kalmak” deriz. Burada özgürlüğün, “niçin”, “ne kadar”, “nasıl” kısıtlandığı da önemlidir. Hiç kimse ömür boyu bu hakkın elinden alınmasına elbette razı olamaz.

Fakat kendi hayatımız, sevdiklerimizin hayatı, diğer insanların hayatı söz konusu olduğunda, ülkemizin ve dünyanın yaşamı tehlikede ise durum değişir. Üstelik birileri, “sen kendinin ve diğer insanların yaşama hakkı için ömür boyu özgürlüğünden vaz geç” de demiyor. Tam tersine, “kendinin, sevdiklerinin, diğer insanların yaşamlarını tehlikeye sokmamak için birazcık özveride bulun” denmektedir.

Bu talep fevkalade adilane ve erdemli bir özveridir. Birilerini hayatta tutabilmek, ülke ve dünya sağlığına katkıda bulunmak için istenen bir fedakârlık. Böyle bir göreve, “özgürlüklerini az kısıtlamak bir yana”, hayatlarını bile verenler olmuştur. Tarihte böylesi yüce yürekli insanlar sayılamayacak kadar çoktur. Buna insanları tedavi etmek uğruna canlarını kaybeden doktorları örnek verebiliriz.

Kaldı ki bizlerden istenen; “hayatımızı feda etmek, ya da ömür boyu kısıtlanmak”  değil, insanlık adına bir süreliğine bazı tutkularımızdan, alışkanlıklarımızdan, yaşam biçimimizden azıcık fedakârlık yaparak  “evde kalmak ve bazı kurallara uymak”tır.

Bunlar istenirken hiç kimse bize; “daha az yiyin, şunları yemeyin, şunları almayın, TV.leri açmayın, şu saatte yatın kalkın, evde eğlenmeyin, dinlenmeyin, konuşmayın” vb. dememektedir. Talep çok basit ve insanidir; “evde kal, kurallara uy” o kadar.

Yıllar itibarı ile de durmadan iyileşen ve çoğalan; refah düzeyimizden, hobilerimizden, zevklerimizden ötürü bir anda eve kapanmak gerçekten zor. Bunu anlayabiliyorum. Birazcık sızlanmamızın nedeni, fazla rahata alışmamızdan aslında. Fakat azıcık empati yaparsak bu durumu da anlayabilir, kendi ve insanlığın sağlığı, huzuru ve mutluluğu için sabredebiliriz sanırım.

Çocukluğumda, yıllarca gaz lambası ile aydınlandık. Oyuncaklarımız, bisikletimiz, oyun alanlarımız, lunaparklarımız, doğum günlerimiz olmadı. Televizyon, cep telefonu, tablet, internet yoktu. Sokaklarda birkaç oyun bilirdik. O yıllarda oyun çocuklar için gereksiz görülürdü zaten. Her seferinde azarlanırdık. Gece sohbetlerimizde bazen kavurga, mısır patlağı ya da hedik yerdik. Çerezler, cipsler, yaş pastalar, gazozlar, pizzalar, çiğ köfteler zaten hayaldi.

Evlerimizde şebeke suyu, tuvalet, doğalgaz, kalorifer yoktu. Gün boyu köy çeşmesinden eve su, sobaya kömür taşırdık. Babam, dedem daha beterlerini görmüşlerdi. Bu yüzden bizim zamanımıza bile “lüks” diyorlardı. Dedem Rus işgalini anlatırdı bize. Ermeni zulmünden çektiklerini. Sivas’a kadar göç ettiklerini. Sonra bin türlü sıkıntı ile geri dönüşler, aileden onlarca yollarda kayıplar…

Bunlardan daha sıkıntılı hayatı olanlarda vardı elbette. Bu Millet nice savaşlar gördü. Açlık susuzluk, vatan hasreti, evlat acısı yaşadılar. Cephede aç susuzdular. Sarıkamış dağlarında donarak şehit oldular. Esir düşüp Sibiryalara gittiler.  Ailesini varını yokunu kaybedenler oldu.

Çok acılı hüzünlü bir yakın tarihimiz var. Balkan savaşları, Çanakkale, Kurtuluş savaşı, ikinci dünya harbi yılları…Yokluklar, kuyruklar…Karne ile ekmek alma yılları.

Sonra Varto,  Erzincan, Gölcük, Van, Elazığ depremleri. Yıkılan evler yok olan aileler. Çadır altında yağmurlu soğuk günlerin ıstırabı…

Hepsi geçti, birlik ve dayanışma içinde, yardımlaşarak, destek olarak yaşama umudumuzu yitirmeyerek bu günlere geldik.

Bütün bunları düşündüğümde, şimdiki evde kalmayı düğün bayram gibi görüyorum. Evlerimizde her imkân var. Su, doğalgaz, elektrik, kalorifer, TV, cep telefonu, görüntülü konuşma, her tür elektronik eşya. Yeme içme desen kuş sütü eksik.

İhtiyaçlar anında gideriliyor. Karaborsa, kuyruk, fahiş fiyat yok. Bankalar, hastaneler, lokantalar, fırınlar vb. hizmet yarışında. Daha birçok imkân, fırsat ortam var. Böyle bir bolluk denizinde yüzerken, evde kalmaya hala isyan mı etmeliyiz?

Bu günün gençleri dünü bilemeyebilir. Biz anne babalar bu köprüyü kurabilmeliyiz. Güçlüklere göğüs germek, varlıkta şükretmek, yoklukta sabretmek aziz Milletimizin şiarıdır. Bazılarımız tez canlı olabilir. Onlara bu yaşananlar deneyim olacak. Yardımlaşmayı, sabrı, hoşgörü ve şükrü, hayatın anlam ve değerini öğrenecek, kıymetini tadacaklar. Bu güzel hasletler bizim kültürümüzün temelidir.

İşte bu günler vatandaşlık görevlerimizi seve seve yapmanın, erdemli ve paylaşımcı olmanın zamanıdır. Bu Millet nice güçlükleri elbirliği ile sevgi ile aşmıştır. Devletimizin emirlerine uymak, tedbirli ve temiz olmak, görevlilere yardımcı olmak, bizim asli görevimiz olmalıdır.

Hastalık hakkında her türlü önlemler alınmış, yapacaklarımız ve ihtiyaç halinde yapılacak yardımlar her gün tekrar tekrar duyuruluyor. Hastanelerimiz, doktorlarımız, polisimiz, jandarmamız, ve tüm kamu görevlileri Milletin emrinde. Tedavi ücretsiz, maske ücretsiz. Gerekli ve zaruri olan her malzeme bolca mevcut.

Yurtdışında yaşayanlar ülkemizin imkânlarını gördüklerinde sevinçten dudakları uçukluyor. Aynı zamanda da gururlanıyorlar. Hiçbir vatandaşımız yurt dışında mağdur edilmedi. Hepsi taşındı taşınmaya devam ediliyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde böylesine merhametli, özverili sevecen paylaşımcı insanlar bulamayız.

Hastahanelerden kovulan, alınmayan hasta yok. Devlet bizlerden daha çok bize özen göstermekte. Hastanelerden kaçanları arayarak bulup tedavi etmeye çalışıyor. Bizlere de; “dışarı çıkmayın, maske takın, mesafeli olun, şu kurallara uyun ki hayatınız tehlikeye girmesin” diyor. Yani “ne olursunuz kendi tedbirsizliğinizle ölmeyin, birilerinin hayatını da tehlikeye atmayın” diye adeta yalvarıyor. Bundan daha güzel ne olabilir.

Yaşama gayesini olumsuzluklar ve karamsarlık üzerine inşa eden haberlere, TV kanallarına, medyaya sakın kapılmayın. Moralsizlik virüse davetiye çıkarmaktır. Yaşama sevincimiz bizi güçlü ve mutlu kalacaktır. Kasıtlı olmasa da sorumsuzca vahim tablolar çizen,  kimyamızı bozan  bazı kanallar da bu yanlışından dönmelidir.

İnanın hepsi geçecek… Gözleriniz tebessüm etsin… Sabır, hoş görümüzü artıracak, özlem sevgimizi pekiştirecektir. Çiçek açan ağaçlar misali, yüreklerimizdeki umut çok yakında yemyeşil olacak.

 Sevincin mutluluğu, gönlümüze yağmur damlaları gibi birikmekte. Sevdiklerimizle buluştuğumuz anda birbirimize aktaracağız. Hüznümüzü, kırılganlıklarımızı, telaşlarımızı hep birlikte bir güzel yıkayacağız. O an çok yakın, yanı başımızda. Yüreğiniz kıpır kıpır sevinçle atsın. Yarın daha bir güzel olacak. Buna gönülden inanıyorum…

 

 Sevgiyle kalın…

Bill Gates Melek mi, Şeytan mı?

Bu yazıyı yazdığım programı bile kendisine borçlu olduğumuz Bill Gates’in şeytan olması ihtimali üzücü ve ürkütücü. Çünkü böyle dâhilerin evrensel insani değerlere sahip olması sıradan insanlardan daha önemli.

COVİD 19 salgınına sebep olan virüsün yapay olarak üretildiğine dair çok ciddi iddialar seslendiriliyor. (En son Nobel ödüllü bir Fransız Profesör bu iddiada bulundu.) Yapay olarak üretildiyse bunu üretenlerin de çok zeki olduklarına şüphe yok.

Bulunacak aşı veya ilacın sadece sağlık yönünden değil, ekonomik ve politik etkileri de olacak.

Dünya aşı ve ilaç sektörünün ekonomi politiğini inceleyen “Kara Kutu” adlı kitabında Soner Yalçın “20. Yüzyılda sarıhummadan başlayarak bir yüz yıl boyu Rockefeller aşı kampanyaları yaptı. 21. Yüzyılda öncü görevini Bill Gates’e bıraktı” diyor.

20. Yüzyılın başlarında Rockefeller Vakfı petrolden elde ettiği muazzam kârlarını uluslararası sağlıkta önemli bir rol oynamak için kullanmaya başlamıştı. Bu alandaki yatırımları ve öncülüğünün insanlığa hizmet gibi ulvi bir maksadı olduğunu söylemek kolay değil. Sağlık yatırımları hem çok kârlı ve hem de dünya siyasetini belirlemede en az silah sektörü kadar önemli.

21. Yüzyılda ise Rockefeller Vakfı gibi küresel karteller, Uluslararası İlaç Üreticileri Federasyonu (IFPMA), DSÖ, UNICEF ve Dünya Bankası ile birlikte Uluslararası Aşı İttifakı olan GAVI’yi kuran Bill Gates aynı role soyundu.

Bill Gates kurucusu olduğu Microsoft’tan ayrılarak eşi Melinda ile birlikte kurduğu vakıf faaliyetlerini yürütüyor. Bu çerçevede beş yıl önce yaptığı konuşmasında bugün yaşadığımız bir küresel salgının geleceğini anlatmış. İnternette bu konuşmanın videosu paylaşılıyor.

Bill Gates, 2015 yılında yaptığı konuşmasında, 2014 EBOLA salgınından sonra dünyayı yeni bir büyük salgına karşı uyarmış.  “Önümüzdeki 10 yılda, bir şey 10 milyon insanı öldürürse, bu muhtemelen savaş değil, oldukça bulaşıcı bir virüs olacaktır” ifadelerine yer vermiş… Hayvanlardan insanlara geçebilecek bir virüsün taşıyanların çoğunun farkında olmadan başka insanlara bulaştırabileceğini ve buna karşı alınacak tedbirler yüzünden dünya ekonomisinin 3 trilyon dolar daralacağını anlatmış.

Bu anlatılanları “kendini insanlığa adamış akıllı ve zengin bir kişinin erken uyarısı” olarak değerlendirmek mümkün.

Nitekim aralarında Türkiye’nin de yer aldığı, 191 ülkenin üyesi olduğu Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de Mart 2019 tarihinde benzer bir uyarı yapmış. Açıklamada YENİ BİR KÜRESEL GRİP SALGINININ KAÇINILMAZ OLDUĞU bildirilmiş.

Bu uyarı Türkiye Cumhuriyetine de bildirilmiş, ciddiye alınmış ve bir Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile kurumlar görevlendirilmiş. Kapsamlı bir rapor hazırlanmış.

Buraya kadar anlattığımız uyarılar insanlık için bilimsel araştırma yapan ve yaptıran kişi ve kurumların hayırlı ve faydalı faaliyetleri olarak görülebilir. Hatta “iyi ki varlar” diye şükranla karşılamamız gerekebilir.

*******************************

Dünya Nüfusunu Azaltmak

Soner Yalçın’ın Kara Kutu kitabında da yer alan Bill Gates’in başka bir konuşması var ki, kafamızda büyük bir soru işaretine yol açıyor:

“Dünyada 6,8 milyar insan var ve bu rakam yakında 9 milyara çıkacak. Şimdi yeni aşılar, sağlık bakımı, üreme sağlığı hizmetleri konusunda harika bir iş çıkarırsak bunu (dünya nüfusunu) %10-15 oranında azaltabiliriz.”

Bu sözlerde, aşılarla ölümleri azaltmak suretiyle nüfusun artırılması yerine, “aşılar ile nüfusu azaltmaktan” bahsedildiği için çeşitli yorumlara yol açtı.

Sperm ve yumurta engelleyici veya hamile kalanların çocuklarını düşürmesini sağlayacak aşılar mı planlanıyordu?

Yoksa işin içinde Bill Gates de olunca düşünmeden edemediğimiz gibi, “yeni teknoloji ürünlerinin yaydığı elektromanyetik dalgaların, biyolojik varlıklar üzerindeki etkisi” ile hastalıkların, doğum ve ölümlerin kontrolü mü söz konusu?

Ya da adli tıp uzmanı Prof. Dr. Sevil Atasoy’un, 29 Ocak 2006 tarihli yazısında öngördüğü teknolojik gelişmeler mi hayata geçiyordu?

Atasoy, “önümüzdeki 20 yıl içerisinde, özellikle biyoteknoloji ve nanoteknolojideki ilerlemelerle, ‘Aptamer’ adı verilen, kısa nükleik asit zincirleri kullanılarak, nefes almamız ya da hareket etmemiz için yaşamsal önemi olan, bazı hücre reseptörleri etkisiz hale getirilebilir. Hücrelerin belirli işlevlerini etkileyecek, DNA’yı değiştirip, parçalayacak, hastalıklara karşı direnci ortadan kaldıracak nano partikül boyutlarında ‘moleküler zehirler’ kullanılabilir. Belirli genetik özellikleri taşıyan kişilere karşı ‘genetik silahlar‘ üretilebilir” demişti! (Yeniçağ’da Arslan Bulut yazdı.)

Hatta bu salgın kullanılarak insanların cilt altına yerleştirilecek çiplerle yarı insan yarı robot yaratıklara dönüştürüleceğini iddia edenler de var.

*******************************

Biz ne Yapacağız?

Bill Gates ve benzerleri bizler için böyle senaryolar hazırlayan şeytanlar mı? Yoksa yüksek insanlık değerleriyle donanmış melekler mi? Sadece daha fazla para kazanmaya odaklanmış, insani değerleri her an gözardı edebilecek ihtiraslı kapitalistler mi?

Belki de her üç türden insanların mücadele ettiği bir arenadayız.     

Hiç de küçümsemediğim “komplo teorilerini” okudukça, Süperman filmlerindeki dünyayı ele geçirmeye çalışan kötü ruhlu dâhilerin yarattığı korkunç tehlikeler aklıma geliyor. Bunların benzerleriyle karşı karşıya imişiz gibi hissediyorum. Bizi kurtaracak bir Süperman de bulunmadığına göre biz ne yapacağız?

Bu türlü tehlikelere karşı öncelikle devletimizi yönetenlerin ve aydınlarımızın aşı ve ilaç sanayinin hem milli sağlık ve hem de bir milli güvenlik meselesi olduğunu artık fark etmeleri şart.

Aynı risk GDO’lu gıda ürünleri açısından da geçerlidir. Milli tarım politikası da şüphesiz bir milli sağlık ve bir milli güvenlik meselesidir.

Ortalama bir AVM fiyatına laboratuvarları ve uzmanlarıyla tam donanımlı bir aşı geliştirme merkezi kurulabileceği biliniyor. Öncelik sırasını iyi yapabilen yeni bir yönetim anlayışına geçmek gerekli.

Yeni dönemde ayrıca yerli tohum, gübre gibi girdiler ile verimli, marka değeri olan, organik üretimin önemini kavrayan bir zihniyete ihtiyacımız olacak.

Sosyal Mesafe Değil; Fiziki Mesafe…

            TV ekranlarında bizleri bilgilendiren değerli tıpçılarımız ara ara yabancı kavramları kullandıkları için yeterince anlaşılamamaktadırlar. Bazen de çelişkili kavramlar kullanılmakta ve yanlışlar yayılmaktadır. Londra’da virüs ile ilgili sokak afişlerinde sosyal mesafe kavramı yanlış bir şekilde kullanılıyor diye biz de aynı yanlışı yapmaya mecbur değiliz. Üstünde durulması gereken kavram insanlarımızın birbirine olan fiziki mesafesidir. Fiziki mesafe korunmadan, ara açılmadan öldürücü virüsle mücadele etmek zor olmaktadır. Fertler arasındaki fiziki mesafeyi açabilmek için öncelikle toplumda sosyal mesafeyi fertler arasında daraltmak gerekir. Bunun için fertleri virüsle mücadelede daha fazla bilgilendirmek, farklı yaklaşımlarla zihinleri karıştırmamak, insanları şuurlandırmak ve ortak aklı ve sosyal kabulü işler hale getirmek gerekmektedir. Şu halde; asıl olan fiziki mesafedir. Bunun için sosyal mesafenin ve gerekli davranış şeklinin yaygınlaştırılması gereklidir.

            Bunlar yapılmadığı sürece, sosyal mesafeyi açarak fiziki mesafeyi kapamak zorlaşabilir. Ortaya çıkan bazı görüntülerden herkes rahatsız olmaktadır. Şuursuz, tehlikenin belki de tam farkında olmadan ortada dolaşan topluluklar, mevsimi olmamasına ve sokağa çıkmak yasak olmasına rağmen, yasağı çiğneyip denize bile girenler görülmüştür. Yasa ve kural dinlemeyen bu gibi tipler yasakları çiğneyerek kendi kendilerini tatmin etmektedirler.

            Ansiklopedik Sosyoloji Sözlüğü isimli kitabımızda da belirtiğimiz gibi, sosyal mesafe konusunda bir örnek üzerinde duralım. Fiziki mesafe çok olsa bile, fertlerin ve sosyal gurupların belirli bir millete, onun değerlerine, sembollerine, çıkarlarına içten bağlılık sürebilir. Bu durum fiziki mesafenin uzaklığına rağmen, sosyal mesafenin az olduğunu gösterir. Diğer taraftan, bunun tersi olarak fert ve sosyal guruplar arasında fiziki mesafe çok az olabilir; fakat bunların belirli bir millete mensubiyet şuuru, ortak milli kültürü paylaşma özelliği, bütün yerine parçanın ele alınması, etnik veya mezhep taassubu öne çıkmış olabilir. İnsanlar fiziki yakınlığa rağmen, birbirinden uzak ve milli kültür ile yabancılaşma durumuna düşerler. Bu durumda, fiziki mesafe sıfır bile olsa, sosyal mesafe çoktur. Fert ve sosyal gurupların milli ve dini bayramları, belirli gün ve ayları paylaşma özellikleri zayıflar.

Aslında milletleşemeyen toplumlarda etnik ve mezhep taassubu öne çıkar. Bu ülkeler milli çıkarlarını değil, etnik veya mezhep çıkarlarını savunur hale gelerek, emperyalist ülkelerin toprak bütünlüklerini çiğneme teşebbüslerine karşı direnemezler. Suriye ve Irak örnekleri bunun tipik misâlleridir.    

Sokağa Çıkma Yasağını İhlal Edenlere Verilen Para Cezaları

0

                     Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi bakımından,  bugün tek bir mevzudan bahsetmek istiyorum. O da, son aylarda konulan muhtelif yasakları ihlal edenlere verilen para cezaları ile alakalıdır.

            Bilindiği üzere, son aylarda Koronovirüs mikrobu sebebiyle, bütün Dünya da olduğu gibi Memleketimizde de zaman zaman muhtelif yasaklar getirilmektedir. Haliyle, bu yasaklara uymayanlara da para cezaları verilmektedir.  Ancak, acizane kanaatime göre mesnedi her ne olursa olsun, verilen cezaların,  Memleket şartları dikkate alındığı takdirde çok yüksek olduğu görülmektedir. Şöyle ki,

            65 yaş üzerin de bulunan vatandaşlara konulan sokağa çıkma yasağı bugünlerde bir ayını doldurmak üzeredir. Takdir edersiniz ki, bu bir aylık süre az bir zaman değildir. Yasağa maruz kalan vatandaşlar artık bir hayli sıkılmaya başladılar. Nerede ise psikolojileri bozulup, bunalıma girecekler.  Belki girenler bile olmuştur. Hani haksız da değiller. Bu durum da olanları biraz olsun rahatlatabilmek bakımından hiç değilse haftada bir gün olsun, sokağa çıkmaları serbest bırakılabilir veya başka bir formül bulunabilir.

 Bundan iki gün kadar önce bir vatandaş adeta yalvarırcasına bir Tv. kanalında konuşuyordu. Dediği şu.  Ben 65 yaşın da olduğum için sokağa çıkamıyorum. Bu sebeple yasaklar yüzünden sahibi olduğum fabrikaya gidip gelemiyorum.  İşlerimi takip edemediğim için yeni iş de alamıyorum. Fabrika kapanma tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Ne olursunuz bana izin veriniz de işime gidip geleyim, fabrikam kapanmasın diyor. Bu vatandaşımız yerden göğe kadar haklı değil mi?  Böyle müteşebbis bir adamı yaşı 65 diyerek, evde pineklemeye mahkûm etmek, kime ne kazandırır ki. Tabii ki, bu iş adamına talep ettiği iznin verilip verilmediğini bilmiyorum. Fakat öyle tahmin ediyorum ki, verildiğini de pek zannetmiyorum.

 Yukarıdaki iş adamı örneğin de olduğu gibi, biz yaşlılar da kendi çapımız da başta bankalar ile alakalı işler olmak üzere, hiç bir işimizi halledemiyoruz. Her şey öyle, İç işleri Bakanlığının genelgesinde ifade edildiği gibi, 112 – 155 – 156 No.lu telefonları aramakla halledilmiyor. Yasaklılar, bırakınız diğer işlerini,  en basitinden evinden 500 m. Uzakta bulunan bayi den gazetesini, fırından ekmeğini dahi alamıyor. Şayet, hasbelkader, herhangi bir sebepler ile de sokağa çıkma gafletinde bulundukları takdir de ise, hiç gözünün yaşına bakılmadan ceza kesilmektedir.

            Yukarıda cezaların çok yüksek olduğundan bahsetmiştim. Bilindiği üzere, yasakları ihlal edenlere 3.150.oo Tl. ceza kesilmektedir.  Memleketimiz şartları nazarı itibara alındığı takdirde, bu cezalar çok yüksektir. Şimdi, bu cezanın emekli birisine tatbik edildiğini farz edelim. Kesilen bu 3.150.oo Tl. ceza,  Muhtemelen o emeklinin iki aylık emekli maaşına tekabül etmektedir. ( EN düşük emekli aylığı 1.500.oo Tl. dir. ) Bu durum  bir emekli için yıkım dır. Onu açlığa mahkûm etmek demektir. Bir emekli için bırakınız 3.150.oo Tl. ceza kesilmesini, 100.oo Tl. ceza kesilmesi dahi, onun için ilave bir külfet olacaktır.  Öyle emekliler biliyorum ki, aldıkları emekli aylıkları ile kıt kanat geçinmek suretiyle,  her ay sonunu dört gözle beklemektedirler. Her gün gazetelerde okuyoruz, Tv. ler de dinliyoruz. Bu gün yasakları ihlal eden 10 kişiye, 100 kişiye, 200 kişiye para cezası kesilmiştir. Biz de bunları bir haber olarak, okuyup ve dinleyip geçiyoruz. Fakat ceza kesilen vatandaşların maruz kaldığı sıkıntıları aklımıza dahi getirmiyoruz. Bir de şu var ki, kesilen cezaların ödenip ödenmediği hususu da ayrı bir meseledir.

            Yazımın başında bir tek meseleden bahsedeceğim demiştim. Fakat yazıyı yazarken aklıma başka bir mevzu geldi. Ondanda bahsetmeden geçemeyeceğim. O da şudur.  4 – 5 kişilik bir ailesiniz ve ayni evde oturuyorsunuz.  Ayni evde oturmanız münasebetiyle de haliyle bir arada oturup, kalkıyorsunuz ve ayni masada yemek yiyorsunuz. Bunlarda herhangi bir sıkıntı olmuyor. Ta ki, ne zaman bu aile ailecek arabamızla çarşıya  gidip hem alışveriş yaparız hem de biraz hava alırız dedikler takdir de yolda  polis önlerini keserek, bu arabaya üç kişiden fazla binmek  yasak diyerek ceza kesmektedir. Özel araba da olsa genelgeye istinaden, önde, sadece arabayı kullanan bulunacak, arkada da cam kenarlarında olmak şartıyla iki kişi oturacakmış. Bu duruma göre ailenin diğer fertleri açıkta kalmış oluyor. Bu durum şehir için de belki bir şekilde telafi edilebilir. Fakat bu seyahatin yakın bir kasabaya veya başka bir vilayete yapılma mecburiyeti hasıl olduğu takdirde, şehirler arası ulaşımda son derece kısıtlandığına göre bu aile en azından iki araba ile gitmek mecburiyeti ile karşı karşıya kalacaktır ki,  bu durum olacak şey değildir.

            Acizane kanaatime göre, böyle bir uygulamanın müdafaa edilir bir tarafını göremiyorum.  Zira, Evde bir arada oturmak, ayni masada yemek yemek mahsur teşkil etmiyor da, nasıl oluyor da üstelik açık havada bu ailenin bir arada bulunması mahsurlu görülebiliyor.  Bunu anlamak mümkün değildir.

            Yukarıda ki, iki hadiseyi anlatmamın sebebine gelince; Sokağa çıkma yasağına riayet etmeyenlere verilen  para cezaları, mesnedi ve sebebi her ne olursa olsun, biraz da  şu günler de insanların içinde bulundukları haleti ruhiye ile tepki  ile karşılanmaktadır. Hiç kimse ben bu cezayı hak ettim diye düşünmemektedir. Hal bu şekilde olunca da öyle veya böyle ceza kesilenlerin tamamına yakını amansız iktidar muhalifi olmaktadırlar. Ben verilen cezaların haklı mı haksız mı olduğu hususunu muhakeme etmek istemiyorum. Sade, samimi duygu ve düşüncelerimi ifade ediyorum.

            Netice itibariyle, bu günkü şartlar dâhilinde verilen para cezaları sebebiyle,  Cezaya maruz kalanların tutumları dikkate alındığı takdirde, İktidar Partisi sayıları az veya çok, da olsa, taraftar kaybına uğramaktadır. Bu cümleden olarak, son olarak esas söyleyeceğim husus şudur ki, belki bilmeyerek ve istemeyerek de olsa, amiyane tabirle iktidar, bindiği dalı kesmektedir. Ben uyarma vazifemi yapmış olayım.