24.4 C
Kocaeli
Pazar, Haziran 28, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 502

Yusuf Akçura Suriye’den Bildiriyor

“Önceden beri Suriye halkının ahlâkının kötü olduğunu işitiyordum. Bunlara aldatıcı, dolandırıcı, hilleci diyorlar. Seyahat Rehberi’nde bu konuda şöyle yazıyor: Kalabalık yerlerde cüzdanınıza sahip olunuz, bir şey satın alırken pazarlık yapın, geri verilen paranın doğru olduğuna, sahte olmadığına dikkat edin. Ve başka şeyler yazmakta.

Vak’a bu gibi aldatıcılar Suriye’ye has değil, İstanbul’da insanı az aldatmıyorlar, yolcuların cebine az girmiyorlar, para üstü verirken mutlaka beş-on kuruş eksik veriyorlar.”

“Ulema ve münevver sınıf kendi halkının talim ve terbiyesine hiç ehemmiyet vermiyor. Onlar, bilinmeyen büyük siyasî hayaller ya da temelsiz tasavvurların arkasından gidiyorlar. Geldiğim gün elime artık tedavülde olmayan sahte para verdiler. Sadece burada değil, bütün Türk memleketinde hangi akçenin geçmediğini, hangisinin geçtiğini anlamak mümkün değil.”

“Para ve ticaret tarafları şöyle: Parayı çok seviyorlar, hem çok iyi tüccarlar, eski Fenikelilerin kanları hâlâ damarlarından çıkmamış. Lâkin ticareti hâlâ Finikeliler zamanındaki şekilde yapmaya çalışıyorlar. Aradan geçen birkaç bin yılı hesaba alıp üzülmüyorlar.”

Amerikalılar Avrupalılarla konuşurken bizim, Şarklıların en büyük eksikliklerini ahlâk ve terbiye olarak gösteriyorlar; öyle ki aldatıcılığı, hırsızlığı, hilekârlığı, müfsidliği hatıra getiriyorlar; hem bazıları gülerek: ‘Sizin dininizde ahlâk meselesinden çok bahsediliyor, neden halkınız bu dinî esasları tamamen unutmuş?’ diye soruyorlar.”

“Onlar memleketlerinden binlerce kilometre uzaktaki bir yerde bu nevi hayır işleri yapıp uğraşırken bu yerin kendi halkı, bu yerin resmî sahipleri parmaklarını kımıldatmaya üşenip yatsalar, onların acı söz söylemeye de, gülmeye de elbette hakları olur.”

Böyle aktarıyor Üstad, 28 Nisan 1913 tarihli ve o zamanki Vakit Gazetesinin 1187. sayısında yayınlanan “SURİYE’DEN III” başlıklı mektubunda; İslâm Dünyasının hâl-i pür melâlini. 100 yılı 7 geçiyor; değişen nedir?

Müslüman dünyası ve bu dünya içinde yer alan Türkler, kısa zamanda âdettekinden fazla çalışıp Hristiyan dünyası ile aralarında kalan uzun arayı azaltamazlarsa sadece siyasî istiklâlleri değil, medenî istiklâlleri de tehlikeye girecek.”

Öngörüleri fazlasıyla çıktı. Demek ki o derin aymazlığı net bir vuzuhla ve uzak görüşlülükle gören, bir iç çekişle de ifade eden aydın dimağlar varmış; Akçura gibi. Çözüm ve çıkış yollarını bile söylemiş:

“Medenî ve millî varlıklarını korumak için ise; milliyetlerini kuvvetlendirmeye, Garp medeniyetini temsil etmeye, dinlerini ıslah etmeye, yani safvet ve hakikat-ı asliyesine döndürmeye, bid’atlardan kurtarmaya mecburdurlar.”

  “Garp medeniyetinin maddî ve manevî silahlarını eline alan kişi; tarih, edebiyat ve iktisadiyat sahalarında bu silahları istimâl edip milliyetini kuvvetlendirir. Dinî ıslahatın, kuvvetlenen milliyet ile birleşmesinden din-i millî çıkar.

Muharririmiz Suriye’den bildirdi sayın seyirciler.

 

(Kaynak: Yusuf AKÇURA, Suriye ve Filistin Mektupları, (Hazırlayan: İsmail Türkoğlu),

               Ötüken Neşriyat, İstanbul 2016, sayfa 28 ilâ 36.)

İyi Gidiyor mu?

Türk siyasetine eğer biraz ilgiliyseniz Türkiye’deki havanın son 3 senede ciddi şekilde döndüğünü gözlemleyebilirsiniz. Bu değişime farklı farklı yönlerden yaklaşarak farklı açıklamalar getirmek mümkündür. Köhne bir iktidarın varlığı süregelirken değişen dünyanın ektisi altında büyüyen yeni bir gençliğin gelmesi önemli bir etkendir. Dünyanın genelinde özgürlük, eşitlik, adalet gibi belli başlı kavramların giderek daha derin anlamlar kazanması da göz ardı edilemezdir. Dünyanın teknolojik gelişmelerin neticesinde kocaman bir köy haline gelmesini de unutmamak gerekir. Bu değişim rüzgârının üzerine düşünürsek daha başka epey faktör sayabiliriz ama ben bu değişim ateşini yakan aktöre değinmek istiyorum bu yazımda. Uzun bir zaman sonra köşemde İYİ Parti’yi ağırlayalım diyorum…

3,5 senedir köşe yazarlığı yapıyorum ve 2,5 senedir de İYİ Parti hareketinin bir mensubuyum. Objektif olacağıma dair kendime söz verdiğim için kendi partime hiçbir zaman iltimas geçmedim. İYİ Parti’nin kalemşorluğunu da asla yapmadım, yazılması gerektiğinde partimi öven yazıları mutlulukla yazdım yeri geldiğinde de hataları çekinmeden dillendirdim. Düzenli olarak yazılarımı okuyanlar da bana bu konuda hakkımı teslim edeceklerdir. Bir insan iki farklı statüyü üstlenebilir ve bu çok da doğaldır, bir kimse aslında aynı anda hem köşe yazarı hem de bir partinin üyesi olabilir. Fakat maalesef ki son dönemde kimileri ona buna yaranabilmek için, onun bunun gönlünü hoş tutup bir partide veya devlette yağlı ballı makamlara konmak için bu işleri birbirine bulaştırıp rezil ettiler. Kalemlerini amaçlarından saptırıp altın detektörü olarak kullanmaktan utanmadılar. Söylemek isterim ki ben zinhar kalemimle altın aramıyorum, doğru bildiklerimi savunmaya gayret ediyorum. O yüzden yazdığım bir yazıdan veya yazacağım bir yazıdan zerre kaygı duymuyorum. Beni üzecek tek ama tek husus birilerinin kalbini istemeden kırmak, birileri hakkında istemeden yanlış değerlendirmelerde bulunmak olur ve bu olursa da özür dilemekten bir an bile tereddüt etmeyeceğimden emin olmanızı isterim.

Pek çok kez yinelediğimi bir kez daha yineliyorum, İYİ Parti Türkiye’deki değişim ateşini yaktı. AKP’nin kendisini dev aynasında gördüğü günlerde, eline sopayı alıp konuşmaya kalkanların kafasına tak tak vurduğu dönemde gidişata dur demek için yola çıktı. İlerde o günlerden bahsedildiğine adımın İYİ Parti’yi kuranların arasında anılacak olması beni fevkalade mutlu ediyor. O günlere gidersek hatırlarsanız İYİ Parti kurulurken Atatürk ilkelerinin savunucusu, özgürlükçü, milliyetçi, ilerici ve herkesi kucaklayacak bir merkez partisi olma idealini taşıyordu ya da en azından bu niyetin hâsıl olduğu anlatılıyordu. İYİ Parti kurulana kadar CHP’nin organizasyonlarında gönüllü olarak yer almış, CHP’nin duruşunu takdir etmiş ve CHP’yi desteklemiş bir birey olarak İYİ Parti’ye kurucu üye olarak katılmamada işte bu ideal belirleyici olmuştu. Ülkede değişimin acilen gerçekleşmesi gerektiğini, AKP’nin acilen yolcu edilmesi gerektiğini savunuyordum ama bunu CHP’nin bazı nedenlerden dolayı başaramayacağını düşünüyordum. İYİ Parti’nin bu işi başaracağına dair umutluydum ama meğer Polyanna’da Çerkeslik varmış ve ben Polyanna ile uzaktan akrabaymışım…

 İYİ Parti kurulurken bambaşka siyasi geleneklerden çıkmış insanlar bir araya geldi ANAP’lılar, DYP’liler, DSP’liler, CHP’liler, AKP’liler ve tabii ki ülkücüler. Bu geleneklerin en baskın olanı ülkücü gelenekti, kendisini ülkücü olarak tanımlayan köklü bir kitle önce Meral Akşener’in MHP genel başkanlığı için sonra da yeni parti için önemli fedakârlıklar yaptı, bunu sanıyorum kimse inkâr edemez. Bunu nasıl inkâr edemiyorsak sadece ve sadece ülkücü kadroların çalışmalarıyla tam anlamıyla bir başarıya ulaşamayacağımızı da inkâr edemeyiz diye düşünüyorum. Eğer yalnızca ülkücü gelenek Türkiye’yi o kocaman bayram sofrasının etrafında birleştirmeye yetseydi MHP’nin tarihinde aldığı en yüksek oyu %18 olmazdı. Partide bulunduğum ilk günden beri bana partiye dair düşüncelerim sorulduğunda bu konuya dikkat çekmeye çalıştım. İYİ Parti’nin hedefi bir şekilde barajı geçip mecliste grup kurmak olmamalı, her zaman büyük oynamalı ve diğer partilere kıyasla daha kapsayıcı olmalı dedim. İYİ Parti asla güncelleme almış MHP olmamalı küçük olsun ama benim olsun minvalindeki hastalıklı düşüncelerden uzak durmalıyız dedim.

 

Bunu sadece ben söylemedim analistler ve anketörler benim söylediklerimi doğrular nitelikte değerlendirmeler koydular ortaya. Kıymetli İskender Öksüz hoca, 2018’deki Afyonkarahisar çalıştayında bu konuya uzun bir konuşmayla değindi. Üzülerek söylemeliyim ki bu söylenenleri ciddiye alan pek kimseler olmadı, olamadı. Bugün İYİ Parti tepedeki lüzumsuz tepişmelerin altında eziliyor, partinin başarısı ikinci plana atılıp şahısların koltuklarını koruması uğuruna yakışıksız adımlar atılıyor. İşin en şaşırtıcı kısmı ise garip iktidar kavgalarının doğurduğu sıkıntılar yüzünden MHP’den ayrılan, MHP’de düşündüklerini yüksek sesle söylemeye başladığı için düşmanlaştırılarak partiden ihraç edilen ülkücülerin bugün İYİ Parti’de başkalarına karşı aynı tavrı ortaya koyması oluyor. Parti içi demokrasi fukaralığı çekildiği için partilerinden ayrılanlar, bugün yeni kurulan sicili tertemiz İYİ Parti’de parti içi demokrasi kisvesi altında hiç de şık olmayan uygulamalara imza atıyor. Evet, bu parti müthiş zorluklarla kuruldu vaktinde miting yapmak için para lazım olduğunda cebindeki 20 liranın 15 lirasını düşünmeden ortaya koyan bir liseliydim ben. Yokluktan eldeki bayrakları teşkilatlar arasında paylaştığımız, saatlerce alanları süsleyip ekmek arası peynir yediğimiz günleri yaşamış bir İYİ Partiliyim ben. Bu imkânsızlıklar ilk başlarda kurumsal kimliğin oturtulmasını zorlaştırıyordu ve bütün partililer bunu anlayışla karşılıyordu ama bugünkü tabloda İYİ Parti ahbap çavuş ilişkilerinin örümcek ağı tarafından sarmalanmış durumda. Belli makamlarda bulunanlara yakın duranlar baş tacı ediliyor, ‘’Ne oluyoruz efendim, nereye gidiyor bu yolun sonu ?’’ demeye kalkanlar da hemen ötekileştiriliyor. İlk olağanüstü kurultayımızda neredeyse 40 bin kişiyi Ankara’da toplamışken bugün ilçe kongrelerini yaparken 500 kişilik salonları dolduramıyoruz sormak isterim bunun farkında mıyız?

İYİ Partili her üye bu partinin bu topraklara iyilik getirmek için kurulduğunu kulağına küpe etmeli, hiç kimsenin bu niyetten değerli olmadığını zinhar unutmamalı. Bu parti memlekete aydınlık getirmek için kuruldu ufak bir grubun al gülüm ver gülüm anlayışıyla partideki koltuklara çökmesi için doğmadı, bunca kavga 3-5 kişinin başkancılık oynaması için edilmedi. Gidişat iyi olmasa da memleketimizin halen İYİ Parti’ye ve onun çalışmalarına ihtiyacı var, İYİ Parti’nin ulusa hizmette üstleneceği hayati görevler var. İYİ Parti’nin sahip çıkılmaya, sahipsiz bırakılmamaya ihtiyacı var. Bu yüzden İYİ Partililer olarak her birimiz tutumlarımızı gözden geçirmekle mükellefiz. Mesela yolları ayırdığımız insanların arkasından ‘’bağırsakları temizliyoruz’’ gibi çirkin yorumlardan uzak durmalıyız. Hatta uzak durmakla kalmamalı bu hareketi nasıl daha da büyütebiliriz diye kafa yormalıyız. Bir kişinin gidişi 200 bin kişinin canını yakmaz deyip kendimizi gazlamak yerine tam büyümemiz gereken anda neden birilerini kaybediyoruz diye samimi muhasebeler yapmalıyız. Anketlerde %23 İle başlayan İYİ Parti’nin nasıl bugün bir partiyle ittifak kurmadan meclise dahi giremez vaziyete geldiğini aynaya bakıp sorgulamalıyız.

 

İYİ Parti başak kokulu emeğin, hasret yüklü alın terinin sarı saçlı asi çocuğudur. Türk siyasetine nefes aldıran, kara bulutlar arasından güneşin selamını taşıyan bahar kokulu yağmur damlasıdır. Tüm hatalara rağmen hala yaşıyorken, tüm bu olanlara rağmen hala şansımız varken payımıza düşeni yapmak zorundayız. Bunu bizleri umut bilip emekli maaşından artırdığı 100 lirayı Meral hanımın eline tutuştururken ‘’Memleketi kurtar kızım!’’ diyen şehit annelerine borçluyuz. Başımızı yastığa koyduğumuzda rahat uyuyabilmek için, ülkede yer yerinden oynarken ‘’Ben üzerime düşeni yaptım !’’ diyebilmek için vicdanımıza ve benliğimize borçluyuz bunu.

Tüm İYİ Partililerden özellikle de İYİ Partili yöneticilerden rica ediyorum lütfen hakkaniyetli olun ve sorun artık şu soruları kendinize!

Ne yapıyoruz efendim, nereye gidiyor bu yolun sonu?

Nedir bu saçma sapan işler?

İyiye gidiyor mu haller?

İYİ Parti iyi gidiyor mu?

Sorun artık şu soruları!

Yoksa korkarım bir daha kimse size soru falan sormayacak.

Yoksa korkarım bir daha kimseye cevap vermeniz gerekmeyecek.

Yoksa korkarım sessizlik ölüm gibi çökecek partiye…

Büyük Davalar ve Küçük Meseleleri Dert Edinmek

Tarihte iz bırakmış, kitlelerin gönlünde yer etmiş, uzun yıllar saygı ve sevgi ile anılan büyük insanların hep bir davaları, bir dertleri oldu.

Kur’an-ı Kerim’de adı geçen bütün peygamberlerin, ülkelerinin bağımsızlık mücadelesine önderlik etmiş liderlerin dertleri vardı.

Sadece bunların değil, çevresinde suç işlemeye yönelmiş kişilerin ıslahını, mahallesinde fakir ve aç insanları doyurmayı veya yoksul ailelerin çocuklarının eğitimini kendisine dert edinmiş yüksek ahlaklı kişilerin de vicdanlarda bıraktığı izler derindir.

Kendisini Türkiye’nin yeşil alanlarının çoğalıp gelişmesine adayan “Toprak Dede” Hayrettin Karaca’nın da, cüzzamla savaşa adayan Prof. Dr. Türkan Saylan’ın da, Türk Dünyasına gönül köprüleri kurmaya çalışan Prof. Dr. Turan Yazgan’ın da bir derdi vardı.

Önceki yazımda anlattığım İlahiyatçı Osman Egin “Kur’an’dan sapmalarımızı din görevlilerinin ve dindarların bir derdi olmamasına” bağlıyor.

Kendisi de Diyanet mensubu bir din görevlisi olan Osman Hoca özeleştiri yapıyor: “Karşıdan bize yani dini anlatanlara bakanlar bizim dertli olmadığımızı, zevk u safa içinde olduğumuzu görüyorlar. Sohbet bittikten sonra nerelere gittiğimizi görüyorlar. O zaman kitle ile bağlantımız kopmuş oluyor.”

Osman Egin TV programında o kadar güzel şeyler söyledi ki, O’nun sözlerini temel alarak aşağıdaki meseleleri de yazmadan edemedim.

********************************

Ücret İsteyenlere Tabi Olmayın

Osman Egin, TV’de “Gençler dinden soğuyor, Deizme kayıyor diye din görevlilerinin bir kaygıları var mı?” sorusuna olumlu cevap veremedi.

“Problem var ama bunu tam da dert edindiğimizi söyleyemem. Bunun dert edilmesi, uykularımızı kaçırması lazım ki etkili olalım.”

“Gençlik yoldan çıktı deniyor. Sümer kitabelerinde de aynı şeyi yazıyor. Gençliği yoldan çıkaran kim? Cevabı belli, ben. Çünkü bu işin derdini dert etmiyorum” dedi.

Böyle meseleleri dert edinenlerin, dava sahibi olanların maddi menfaat beklentisi olmaz. Zaten Yasin Suresinde “sizden bir ücret istemeyenlere tabi olun” deniyor.

İslam’daki ‘tabi olmak’ körü körüne tabi olmak değildir. Bilinçle ve bilgi ile sorgulamakla tabi olmaktır.”

Ama bugün dini tebliğ ettiğini ifade edenler ister Diyanet camiasından, isterse tarikat ve cemaatlerden ve isterse İslamcı geçinen siyasiler olsun bizden sürekli para ve destek istiyorlar.

“Kuruma zekât verilmez, camiye zekât olmaz, Kur’an kursuna zekât olmaz, medreseye zekât olmaz. Kime olur? İnsana…”

Buna rağmen hep yardım topluyorlar. Ama camilerde, dernek ve vakıflarda veya belli fonlarda toplanan paraların akıbetinin, hatta devlet adına depremzedeler için toplanan fonların akıbetinin sorulmasını dahi istemiyorlar.

Aklını, iradesini, vicdanını kendilerine devretmiş, karşılarında “gassal karşısındaki meyyit gibi” yani ölü yıkayıcı karşısındaki ceset gibi davranan müritler/ şakirtler/ taraftarlar olmamızı istiyorlar.

İbnü’l Cezvi “Şeytanın Ayartmaları” kitabında, Şeytanın ayarttıkları arasında tam da böylelerini sayıyor: “Vakıflar, dernekler kurarlar, ‘insanlardan hayır yapacağız’ diye alırlar ama kendi menfaatleri için kullanırlar.”

Ayette de “Allah’ın yolunda infak edeceğiz deyip de infak etmeyenler, aldıklarını yerine ulaştırmayanlar azapla müjdelenmiştir.”

“Şeytanın ayarttıkları” arasına giren ve “azapla müjdelenenleri” desteklemeyenlerin ise sözde Müslümanlar tarafından “sapık” ilan edilmesi de garip bir tecelli olsa gerektir.

********************************

İslam’ı Anlatma Yöntemi

Mehmet Akif “asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” demişti. Yani çağdaş anlayışa uygun bir tebliğ yöntemi geliştirmeliyiz diyordu.

Acaba modern araç ve gereçleri kullanarak, sosyal medya, cep telefonu ve bilgisayarlar üzerinden anlatmak etkili bir tebliğ sonucu verebilir mi?

Hadis-i şerifte “olayları sonuçları ile değerlendirin” buyuruluyor. Diyanetin ve dini tebliğ ettiği iddiasında bulunan bütün kurumların, İmam Hatiplerin, Kur’an Kurslarının, camilerin, derneklerin, vakıfların ve cemaatlerin maddi imkanları ve devlet destekleri diğer bütün kurumlardan daha fazla. Her türlü çalışmalarına rağmen “İslam’dan soğuma” olayı bir gerçek.

Çünkü gerçek dindar insanların birinci vasfı özü sözü bir olması ve güzel ahlak örneği olmalarıdır. Bu faaliyetleri yapan “dindarların” örnek olma özelliği yok.

Bakın, onbin dolar değerinde (25 asgari ücrete eşdeğer fiyatlı) çanta ve ayakkabılar kullanmasıyla eleştirilen bir hanımefendi var. Bu hanımefendi, kadın il müftü yardımcıları ve baş vaizlerle yaptığı yemekli toplantıda onlara, “ağızlarınızdan dökülecek her bir kelimeye ve göstereceğiniz örnekliğe bütün toplumun ihtiyacı var. İslam der ki israftan kaçının, ölçülü yaşayın” dedi.

Diyanet İşleri Başkanı kendisi milyonluk makam araçları kullanıyor. Eşine vakıftan araç tahsis ediyor. Ama vatandaşa “ucuza almak için akşam pazarına çıkın” tavsiyesinde bulundu.

Örnek olmayanların din üzerinden tavsiyeleri ters etki yapıyor, din kisveli sözler öfke biriktiriyor.

“Adalet, hak ve hukukun üstünlüğü diyoruz. Hukuk asgari ahlaktır. Hukukun üstünlüğü yerine ahlakın üstünlüğünü koymamız lazım.” Ama hukuku bile mumla arıyoruz.

Sahabenin peygambere sorusu “hangi davranışı yaparsam daha güzel olur?” şeklinde idi.

Bize hangi sözü kaç sefer tekrarlarsak, maddi taleplerimize kavuşacağımız öğretiliyor. “Onlar yapmanın peşinde idi, biz söylemenin peşindeyiz.”

Demek ki, “Müslüman oldum demekle Müslüman olmak farklı şeylerdir.”

********************************

Osman Egin’den Son Söz Niyetine

·         Biz dindarlığı dini dar bir hale getirdik. Bu dini darlığı aşmamız lazım. Çünkü kimse sığmıyor, biz de sığmıyoruz.

·         Hz. Peygamberin bütün insanlığa son hutbesi olan “Veda Hutbesi” sadece bir sayfadır. Üstelik bu hutbe üç yerde (Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da) okunan hutbelerin tamamıdır.

·         Mübarek bir insanın her anı mübarektir. Mübarek bir insanın oturduğu her mekân mübarektir. Biz mübarek olmadığımız için mübarek ay / gün ve mübarek mekanlar arıyoruz.

Safahat

0

Mehmet Âkif Ersoy’un şiirlerini topladığı, yedi kitaptan oluşan şiir külliyatının adı ‘Safahat’tır. Külliyatta toplam 11.240 mısralık 108 adet şiir bulunmaktadır. Mehmet Âkif Ersoy, İstiklal Marşı’nı Safahat’a koymamış, sebep olarak da; ‘Çünkü ben onu milletimin kalbine gömdüm’ demiştir.

 Külliyattaki birinci kitap ‘Safahat’ adını taşımaktadır. Safahat külliyatının içindeki kitapların her birinin ayrı ayrı isimleri vardır. Ciltler halinde birkaç basımı yapılmış olan Safahat, Latin harflerle tek cilt halinde basılmıştır.

 

 Safahat Külliyatı

 Bu yedi kitabın ilk altısının baskıları İstanbul’da, yedinci cilt ise Mısır’ın başşehri Kahire’de basılmıştır. Safahat’ı bir araya getiren kitaplarla ilgili bilgiler ise şöyledir;

 

 1. Kitap: Safahat: Siyâsî olaylar, mistik duygular ve dünyevî görevlerden bahsedilmektedir. İçerisinde 44 adet şiir bulunmakta ve 3084 mısradan oluşmaktadır. 1911, 1918 ve 1928 târihlerinde eski harflerle üç baskı yapmıştır.

 

 2. Kitap: Süleymaniye Câmii kürsüsünde: Süleymaniye Câmiine giden iki kişinin söyleşileriyle başlamaktadır. Kürsüde Seyyah Abdurreşit İbrahim’in konuşturulduğu, uzun bir bölümle devam etmektedir. İçerisinde bir şiir bulunmakta ve 1002 mısradan oluşmaktadır. 1912, 1914,1918 ve 1928 yıllarında, eski harflerle dört baskı yapılmıştır.

 

 3. Kitap: Hakkın Sesleri: Topluma İslâmî mesajı yaymaya çalışan on manzumeden oluşmaktadır. Ateizme, umutsuzluğa ve ırkçılığa çatmaktadır. İçerisinde on şiir bulunmakta ve 482 mısradan oluşmaktadır. Eski harflerle 1913, 1918 ve 1928 yıllarında üç baskı yapılmıştır.

 

 4. Kitap: Fâtih Câmii Kürsüsünde: Bu kitap da Fâtih Câmiine giden iki kişinin söyleşileriyle başlamaktadır. Vaizin uzunca bir konuşmasıyla da devam etmektedir. Tembellik, irtica ve Batı taklitçiliği eleştirilmektedir. İçerisinde bir şiir bulunmakta ve 1692 mısradan oluşmaktadır. Eski harflerle 1914 yılında iki, 1918 ve 1924 yıllarında da toplam iki olmak üzere dört baskı yapılmıştır.

 

 5. Kitap: Hâtıralar: Mehmet Akif’in gezdiği yerdeki izlenimleri ve sosyal felaketler karşısında, Allah’a olan yakarışını içermektedir. İçerisinde on şiir bulunmakta ve 1314 mısradan oluşmaktadır. Eski harflerle 1917, 1918 ve 1928 yıllarında toplam üç baskı yapılmıştır.

 

 6. Kitap: Âsım: Hocazâde ile köse İmam arasındaki konuşmalar biçiminde tasarlanmış tek parça bir eserdir. Eğitim, öğretim, ırkçılık, savaş vurgunculuğu, batı taklitçiliği gibi birçok konudan bahsedilmektedir. İçerisinde bir şiir bulunmakta ve 2292 mısradan oluşmaktadır. Eski harfler kullanılarak 1924 ve 1928 yıllarında toplam iki baskı yapılmıştır.

 

 7. Kitap: Gölgeler: Bu kitap 1918 ile 1933 yılları arasında yazılmış olan 41 manzumeyi barındırmaktadır. Her biri, yazıldığı dönemin izlerini taşımakta, üç tânesi âyet yorumları şeklindedir. İçerisinde 41 adet şiir bulunmakta ve 1374 mısradan oluşmaktadır. Eski harflerle 1933 yılında tek baskı yapılmıştır.

 

 Mehmet Âkif Ersoy

 1873 Yılında İstanbul’un Fâtih ilçesinde dünyaya geldi.

 İslâmiyet, vatan ve İstiklâl Marşı şairi. Yirminci asır Türk edebiyatının en büyük şâirlerinden biridir. Din, ahlâk ve kahramanlık üzerine şiirler yazdı. Babası, Fâtih Medresesi müderrislerinden Tâhir Efendi’dir.  (Müderris, günümüzün ‘Profesör’üdür. Annesi Buhâra asıllı bir ailenin kızı olan Emine Şerîfe Hanım’dır. İlk ve ortaokuldan sonra Halkalı Baytar Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Özel derslerle Arapça, Farsça ve Fransızca’yı mükemmel bir şekilde öğrendi. Ailesinden gelen kuvvetli bir din (İslâmiyet) kültürü vardır. Okulu bitirdiği 1893’ten 1913’e kadar veteriner olarak çeşitli memuriyetlerde bulunmuş, ayrıca, Halkalı Ziraat Mektebi ile o dönemde ‘Dârülfünûn’ olarak anılan İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat hocalığı yapmıştır. Evliliği 1898’dedir. Eşi, Tophâne-i Âmire Veznedârı Mehmcd Emin Bey’in kızı İsmet Hanım’dır. Bu evlilikten üç kızı, üç oğlu dünyaya geldi.  İsmet Hanım 1944’te vefat etti.

 Mehmet Âkif Ersoy, 1913’te memuriyetten ve üniversitedeki görevinden ayrıldı. Yalnızca Halkalı Ziraat Okulu’ndaki hocalığına devam etti.

 Basın ve yayın hayâtına girişi:

Fikir ve edebiyat çalışmaları 1908’den sonra kesâfet kazanmış ve bir bakıma asıl meşguliyetini teşkil etmiştir. Bu târihe kadar geçen devre, fikrî ve edebî şahsiyetinin hazırlık safhası sayılabilir. Eşref Edib’in çıkardığı Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı idi. Şiirleri de bu dergide yayımlanıyordu. Dergi, 8. ciltten sonra Sebîlürreşâd ismiyle devam etti. Mısır’a, Arabistan’a (Necid, Medîne), Lübnan’a, Almanya’ya (Berlin) seyahatleri oldu. Bu seyahatlerin ilham ve intibâlarıyla yazılmış manzûmeleri vardır.

 Millî Mücâdele başlar başlamaz, Şubat 1920’daAnadolu’ya geçerek mücâdele saflarında yerini almış, Balıkesir, Konya ve Kastamonu’da vaaz ve hutbeleri ile, girişilen mücâdelenin mânâsını anlatmış ve milletin istiklâl Mücâdelesi saflarında bütünleşmesine büyük hizmetler etmiştir. Sevr Muahede’sini kabul etmenin Türklüğün mahvı demek olduğunu anlatan Kastamonu Nasrullah Câmii’ndeki konuşması, broşür hâlinde bastırılarak bütün memlekete ve cephelere dağıtılmıştır. Burdur mebusu olarak 23 Nisan 1920’de açılan Birinci Büyük Millet Meclisi’ne katıldı. Ankara’da ikametgâhı, Hamamönü’nde 1949’dan beri ‘Mehmet Âkif Ersoy Sokağı’ olarak anılan yerde bulunan İbrâhim Câmii’nin bitişiğindeki Tâceddin Dergâhı idi. ‘İstiklâl Marşı’, ‘Bülbül’, ‘Leylâ’, ‘Süleyman Nazîf‘e Cevap’ gibi şiirler burada yazıldı. (Günümüzde Hâcettepe Üniversitesi Külliyesi içinde kalmış olan bu binâ, yıktırılıp orijinal şekline uygun olarak yeniden yaptırılarak Mehmet Âkif Müzesi hâline getirilmiştir.) Şubat-1921’de yazdığı İstiklâl Marşı, 12 Mart 1921’de B.M.M. tarafından millî marş olarak kabul edildi. Zaferden sonra teşekkül eden İkinci Meclislin dışında bırakıldı. Türkiye’nin Batıcı istikametteki yeni yönelişleri ile Akif’in idealleri ve dünyâ görüşü birbirine uymuyordu, hattâ zıttı. Bir kaç yıl kışları Mısır’da, yazları İstanbul’da geçirdi. 1925’de Prens Abbas Halim Paşa’nın himâyesinde devamlı oturmak üzere Mısır’a gitti. 1926’da Kahire’de Câmiü’l-Ezher (Ezher Üniversitesi)’nde Türkçe hocalığı yaptı. Hastalandı. Tedâvîsi için alınan tedbirler etkili olmadı. Gurbette ölmek korkusuna düştü. Türkiye’ye döndü. Türkiye’de de tedâvî için gösterilen bütün dikkat ve ihtimâma rağmen iyileşemedi. ‘Ben de Peygamber’imin yaşında ölüyorum!’ diye seviniyordu. 26 Aralık 1936 Pazar günü 63 yaşında, istirahatine tahsis edilen İstiklal Caddesindeki Mısır Apartamının bir dâiresinde  vefât etti. Bir gün sonra Edirnekapı Şehitliği’nden, gençliğin ve halkın teşkil ettiği muazzam bir cemaat tarafından ebedî âleme yolcu edildi.

 San’atı, Fikirleri:

İlk denemeleri, dinî ve ferdî konulu şiirler olmakla berâber Mehmet Âkif, esas itibâriyle cemiyetçi bir şâirdir. San’atının kısa süren birinci döneminden sonra dâima “toplum için san’at” anlayışına bağlı kalmıştır. Ona göre, edebiyat, bir toplumun mânevi ve ahlâkî eğitiminde en çok tesiri olan bir kurumdur. Zamandaşı olan Servet-i Fünûncuları ve Fecr-i Âticileri memleketin bin bir dert ve ızdırâbma rağmen “san’at için san’at” ilkesinde israr ettikleri için kınar. San’atı gaye edinmiş değildir, ‘Ne tasannu* bilirim, çünkü, ne san’atkârım’ diye de tevâzu gösterir; fakat çok yüksek seviyeli bir san’atkârdır, hâlis şâirdir. San’atı gayesine vâsıta kılmış, ama gayesini san’atlı söylemiştir. Bâzı fikirlerin ve hislerin ifâdesinde sözün en yüksek seviyelerine ulaşmıştır.

 Çanakkale’de döğüşen Mehmetçik’i anlatırken ortaya koyduğu hayal gücünün ihtişâmı ve yüksekliği, en seçkin şâirleri imrendirecek seviyededir. Milletimizin ve bütün İslâm âleminin fakirliği, bilgisizlik, dar görüşlülük, ahlâksızlık, tenbellik, taklidcilik, köksüzlük, dinsizlik, ümitsizlik ve karamsarlık şâirin en çok üzerinde durduğu mes’elelerdir. Balkan Harbi, Birinci Dünyâ Harbi, İstiklâl Harbi gibi son devir Türk târihinin en mühim olayları, felâketli tarafları ve iftihar edilecek kahramanlıkları ile Âkif’i etkilemiştir. Eserlerinde bu olayların derin izleri vardır.

 Balkan Harbi’nin acıları, Çanakkale’deki Mehmetçik’in destânı, Millî Mücâdele’nin kaderi, yası ve ümidi, Türk’ün istiklâl aşkı, istiklâlin mânâsı onun mısralarında edebîleşmiştir.

 1908’den sonra belirginleşen fikir akımlarında ‘İslâmcıhk’ düşünce ve ülküsünün edebiyâtımızdaki yegâne temsilcisidir. Dünya görüşünün esâsını:

 

Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı

Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı’

 mısralarında veciz bir şekilde ifâde edilmiş görürüz. Bunun mânâsı, çağdaş bir kafa, yâni ilim zihniyeti ile İslâmiyet’in Peygamberimiz zamânındaki en saf şeklini yeniden yorumlamak ve hayâta uygulamak demektir. Toplumu düzenleyecek fikir, İslâmiyet’ten kaynaklanacak, nizâmın özünde- merkezinde İslâm îmânı bulunacaktır. Âkif, İslâm dînini yükselmeye engel görmez, müspet ilimlerle din hükümleri arasında bir çatışma yoktur. Bu sebeple Müslümanlar hiç tereddüd etmeden ‘Garbın ilmini ve fennini (tekniğini) alacaklardır. Esâsen bunları almadan; ilimde, fende Batılılarla yarışabilecek, aynı imkân ve vâsıtalarla onlara karşı koyabilecek bir seviyeye gelmeden Batı’nın mahkûmu ve sömürgesi olmaktan kurtulmak mümkün değildir. Bu düşüncelerinde Cemâlettin Afganî, Mısırlı Abduh, Kazanlı Abdurreşid İbrâhim gibi fikir ve siyâset adamlarıyla birleşir. Siyâsî bakımdan da bütün Müslüman milletlerin Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde dağılmadan yaşamalarını ve birleşmelerini, siyâsî birliğin dışında kalan Müslümanların da halîfenin mânevî otoritesi altında bütünleşmeşini, karşılıklı yardım ve dayanışma içinde olmasını arzû ve temenni eder. Müslümanları kardeş sayan ve aralarında hiçbir fark gözetmeyen bir inanış ve düşüncenin sâhibi olmakla berâber, mensûbu olduğu Türk milletini, hem İslâm âleminin bir parçası ve lideri olduğu için, hem de kendi milleti olarak sever ve önde tutar. Hindli bir Müslümana Süleymâniye Kürsüsü’nde şunları söyletir:

 

 

Âh biz hayra yarar unsur îman değiliz..

Hind’in İslâm’ını pek Türk’e kıyâs etmeyiniz.

Onların ruh şehâmetle coşan kanları var;

Bizde yok öyle samîmi asabiyyet, o damar.

Bu ağır zillete ukbâya kadar mahkûmuz…

Duymuyor çektiği hüsranları zîrâ çocuğumuz!

Varsa ümîdimiz, Osmanlıların şevketidir.

Onu bir kerre işitsek… Bu saâdet yetişir.’

Akif’in gönlünde, bin yıl İslâm’ın cihad kılıcını elinde tutan Türk milleti, İslâm dünyâsının gelecekteki uyanış, silkiniş ve yükselişinde de öncü ve lider olacaktır. Bu bakımdan siyâsî ve fikrî bakımdan ümmetçi olmakla berâber hissen ve fiilen milliyetçidir. Türk İstiklâl Savaşı’nda ise tam bir milliyetçi mücâhiddir ve şâir olarak tam bir uygunlukla Türk milletinin rûhûnu ve vicdanını temsîl eder.

 Şiirimize, nazmımıza gerçek anlamıyla realizmi getiren şâir, Âkif’dir. Sözün, ‘isterse odun gibi olsun’ gerçek olmasına önem vermiş; hayal ile alış verişi olmadığını, ne söylemişse görüp de söylediğini belirtmiştir. Bilhassa manzum hikâyelerinde bu realizmin ne kadar ileri ölçülerde tatbik edildiğini görmek mümkündür. Manzum hikâyecilik, onun edebî şahsiyetinin ayrıca üzerinde durulması gereken mühim bir cephesini teşkil etmektedir.

 Manzum Hikâyeciliğinin Özellikleri:

Bütün manzum hikâyeleri sosyal konuludur. Bu hikâyelerde olaylar, tam bir realist görüşle ve daha çok şâirin kendi gözlemlerine dayanılarak anlatılmıştır. Hikâyeler karşılıklı konuşmalar hâlinde geliştirildiği için dramatizasyona- sahnede temsîle elverişlidir. Kullanılan dil, argosu, hattâ küfürleriyle sokakta, kahvede, meyhânede konuşulan, halkın ağzındaki dildir. Büyük bir tasvir ve hikâye etme gücü ile tam bir teknik mükemmellik göze çarpar. Hepsi aruz vezniyle yazılmıştır. Şâirin manzum hikâyecilikteki ustalığını, şâirliğinden daha üstün sayanlar vardır. Böyle bir kanaat doğru olmasa bile, bu husustaki başarısını belirtmek bakımından önemlidir. En meşhur manzum hikâyeleri: Seyfi Baba, Köse İmam, Hasta, Küfe, İstibdâd, Mahalle Kahvesi, Meyhâne, Bebek, ‘Koca Karı’ ile ‘Ömer’ başlıklı hikâyelerdir.

 *Tasannu: Bir şeyi olduğundan daha güzel gösterme sanatı.  

 Kaynak: Yeni Türk Ansiklopedisi, C: 3, s: 831-833, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1985

 

 

 

 

 

KUŞBAKIŞI 

AŞKIN MİHRABI YUSUF:

Hazret-i Yusuf, Kur’ân-ı Kerîm’de ‘Yûsuf Sûresi’nde, hakkında geniş bilgi verilen bir peygamberdir.  

Ahsenü’l-kasas / kıssaların en güzeli’ diye ifadelendirilir. Kur’ân’da dürüstlük ve güvenilirlik bakımından övülür. Yusuf Aleyhisselam güzelliği ile meşhurdur ve darbımesel hâline gelmiştir.

 Babası Hz. Yakup’un sevgisinden dolayı kardeşleri kendisini kıskandılar ve sinsi bir plan kurarak O’nu kuyuya atıp ölüme terk ettiler. Oradan geçen bir kervan Hz. Yusuf’u kuyuda buldu ve O’nu köle olarak sattı. Hz. Yusuf, hizmetinde bulunduğu Züleyha ile nefis imtihanı geçirdi. Bu imtihanı kazanan Hz. Yusuf, Züleyha’nın iftirası ile zindana atıldı. Kendisine rüyaları yorumlama kâbiliyeti verilen Hz. Yusuf bu yeteneği sâyesinde zindandan çıkarıldı ve Mısır’a yönetici oldu. Kendisini kuyuya atan kardeşleriyle karşılaştı ve onları affetti. 

 Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Hz. Yusuf’a bıraktı ve Müslüman oldu. Hz. Yusuf’a iftira atan Züleyha yine onun duâsı hürmetine yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.

 *Güller Kırmızı Açar, *Bir Ulu Destan 1915 Çanakkale, *Fâtih 1453, *Ebû Zer, *Geçmişten Geleceğe Türkler… be benzeri daha pek çok eser telif eden, Türkçenin eşsiz nesir dilini gayet akıcı ve tesirli bir üslupla kullanan lise edebiyat hocası Hasan Basri Bilgin, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 260 sayfalık eserinde, pek çok romana mevzu olan Hz. Yusuf’u, okuyucunun seveceği bir uslûpla anlatıyor.

 MİHRÂBAD YAYINLARI:

Prof. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28                    

Belgegeçer: 0.212-528 24 01 bilgi@mihrabadyayinlari.com  www.mihrabadyayinları.com

 

 

 

TÜRK DÜNYASI GÜNCESİ:

 Yozgat; Ötüken’in, Selenge Irmağı’nın, Tanrıdağları’nın ve kadim Türk yurtlarının Türklük kokan havasını insanına bol bol teneffüs ettiren bir vilâyetimizdir. Türklük bilgisinin Bilge Kağanlarını, Kürşad yürekli kahramanlarının destanını yansıtan kitapların yazarı Yozgat’ta yetişir ve yaşar.

Büyülü Yol

0

     Bir gün fakülte odamın kapısı çekingen vuruşlarla çalındı. Gir dedim. Mahçup tavırlı, saygılı bir talebem izin isteyerek girdi içeri. Otur dedim oturdu. Çay söyledim.

     Çayını yudumlarken önüne bakıyor. Bir türlü konuşmaya cesaret edemiyordu. Hal hatırdan sonra hayırdır inşâllah dedim. Söyle çekinme, her halde bir diyeceğin var.

     Nereden başlayacağını bilmez bir durumda. Daha çok heyecanlı bir şekilde: “Hocam” dedi. “Söyle çekinme!” “Ben dedi yazarım. Biliyorum siz de yazıyorsunuz. Bunun için size danışmak istiyorum. Her fırsatta kaleme sarılıyor. Özellikle millî meseleleri kaleme alıyorum.”

     “Eee güzel devam et.” dedim. Mahçup bir şekilde “İyi ama hocam dedi, ben meşhur olmak, tanınmak, bilinmek, okunmak ve sevilmek ve tabii sayılmak da istiyorum. Arka arkaya kitaplar hazırlamak iştiyakındayım. Kitaplarım -kimi ünlü yazarların isimlerini ve eserlerini sayarak- değil sadece Türkiye’de yurt dışında bile ses getirsin arzusundayım.”

     Sonra nasılsa gözlerini gözlerime dikerek: “Hocam bunu nasıl gerçekleştirebilirim?” demez mi? “Çok kolay” der demez de hemen gözleri parladı. “Sahi mi hocam?” derken gözleri ışıl ışıldı. “Tabii sahi, ama şarta bağlı!” “Lütfen söyleyin hocam, her şartı yerine getirmeye hazırım!” deyince:

     “Dinle öyleyse dedim. Dünyaca ünlenmek istiyor, hatırı sayılır bir yazar olmak istiyorsan; içimizdeki bazı yazarların yaptığı gibi yapacaksın! Onlar gibi yazacaksın! Yazarken Türkçenin başını gözünü yarmaktan da çekinmeyeceksin! Çalakalem, kalem oynatacaksın!

     “Geçmişe iyi gözle bakmayacaksın! Her fırsatta tarihimizi kötüleyecek! Ecdadı yerden yere vuracaksın! Onlar hakkında iğneli sözler sarfedeceksin! Onları vasfederken alaycı ifadeler kullanacaksın! Kutsal ne varsa canı cehenneme diyeceksin!

     “Meselâ yeri gelecek Anadolu anasını; oğlunu komşu kadına kışkırtıcı olarak göstereceksin!

     “Sırasında Anadolu gencini; yengesine göz koyucu olarak sunacaksın!

     “Denk düşürüp Devlete karşı başkaldırmış eşkıyayı kahraman olarak niteliyeceksin!

     “Bir bahanesini bulup, ne kadar manevî değerler varsa, hepsini hafife alacaksın!

     “Sun’î ve yapay ortamlar hazırlayarak; tarihî şahsiyetlere ta’n edecek, onlara lânet okuyacaksın!

     “Kişilerin hasbelkader yaptıkları yanlışları tüm millete mal edeceksin!

     “İşte bu minval üzere, işte bu şekilde yazmaya kalkışırsan; yerli yabancılar ile dışımızdaki yabancı yayıncılar; seni mal bulmuş mağribi gibi baş tacı eder! Göğüslerine basar! Yeni bir kabiliyet bulduklarını, yeni bir istidat keşfettiklerini dünya âleme yayar! Seni yere göğe koymazlar! Eserlerin her dile çevrilir.

     “Bu çeşit yayınlar asıl Türkiye’de mâkes bulacak! Yankılanacak! Herkes yazdıklarını bir çırpıda okumak isteyecek!

     “Böylece millî kültürden mahrum gençler; ister istemez etkilenecekler.

     “Sonuç olarak kendi bindiğimiz dalı kendimize kestirecekler. Kendi ellerimizle kendi gençlerimizin körpe dimağlarını bozacak; kısaca kendi ellerimizle gençlerin beyinlerini yıkamış olacağız.

     “Bu şekilde sen ünlü olacak! Yerli ve Batılı yabancılar da muratlarına erecek!”

X

     Ben bunları sıralarken öğrencim; sanki kendisi böyleymiş, böyle olmak istiyormuş gibi renkten renge giriyordu.

     Hemen gönlünü aldım: “Elbette sen böyle olmak istemiyorsun. Sen ancak doğru ve emin adımlarla ilerleyeceksin. Vatana, millete, devlete yararlı olmaya çalışacaksın. Öyleyse kalemini tarihî, millî ve dinî gerçekler için kullan.

     “İşi zamana havale et. Kendini zamanın âdil ellerine bırak. Hadi yolun açık olsun!” deyince mesajı almış olmanın memnuniyeti içinde yavaşça kalktı yerinden. Teşekkürler ederek ayrıldı yanımdan.

     Hoşnut bir hâlde.

 

     Yazar olmak için çok ünlü

     Bırak çıkmaz yolu büyülü

     Sen sen ol sarıl

     Kendi öp öz millî benliğine

     Kapılma sakın

     Şunun bunun yersiz denliğine

FETÖ İle Mücadele…

 2009

·        Rize Milletvekili, eski Başbakan Mesut Yılmaz; “Emniyet kaynaklı bazı bilgilere göre, istihbarat tamamen F tipi. İşler bu raddeye gelmişse, bu belki Susurluk döneminden daha vahim gelişmedir.”(15.1.2009)

·        Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’tan şok iddia; “Fethullah AKP’ye çalıştı…(1 Mayıs 2009)

2012

·        Cemaatin her yıl düzenlediği Türkçe Olimpiyatları’nın finalinde kürsüye çıkan Erdoğan, Gülen’e hitaben; “Sıla hasreti bitmeli. Vatan hasreti çekenleri aramızda görmek istiyoruz” dedi. Gözyaşı sel olup aktı. (14.Haziran 2012)

·        Gülen, Erdoğan’ın çağrısını Pensilvanya’dan izledi, ertesi gün Ankara’ya teşekkür mesajı yolladı. (14 Haziran 2012)

·        NELER SÖYLEMİŞLERDİ?

Bülent Arınç; “1975’den beri Hoca Efendi’yi tanırım. Kendisine büyük saygım, sevgim var. O siyaset üstü bir insandır.

Bekir BOZDAĞ: “Gülen bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir. O’nu “çete” diye itham ederseniz haksızlık yaparsınız.

Ahmet DAVUTOĞLU:  “ Faydalı çalışmalar yapan Hoca Efendi’ye selam olsun. Bu kutlu yolculuğunda yeri başımızın üzerindedir.”

ÇELİK : “ Fetullah Gülen’in okullarında herkes canla başla çalışıyor. Yüreklerini ortaya koyuyorlar. Pırıl pırıl insanlar.”

2014

·        Yeni Şafak, Fethullah Gülen’in Cumhurbaşkanı Gül’e gönderdiği ve Başbakanın da görmesini istediği mektuba ulaştı. Kamudaki atama ve tayinler ile 17 Aralık operasyonuna karşı çıkan medya organlarındaki yayınların durdurulmasını isteyen Gülen, “Dost ve arkadaşlarımın da sükutu tercih edecekleri kanaatindeyim” diyerek teklifte bulundu.  (Mektubun tam metni Yeni Şafak:  ( 6 Ocak 2014 )

·        11 Yıllık AKP döneminde Yargı, Emniyet ve iş dünyasında Cemaat 15 kat büyüdü. Erdoğan, “Ne istediler de vermedik” dedi. Arınç’la Gülen’e açıkça selam yolladı. İktidara yakın gazeteciler de, cemaatin AKP döneminde büyüdüğünü itiraf etti. (11.1. 2014)

2015

·        Savcı ÖZ’ü keşfeden 3 isim; Gül, Erdoğan, Şahin… (13 Ağustos 2015)

·        Erdoğan, A Haber’de Cemaate operasyonu böyle açıkladı; “BANA İHANET ETTİLER.” (20 Kasım 2015)

·        Bekir Bozdağ, Gülen’i öve öve bitiremediği mesajları silmek zorunda kaldı! “Muhterem Fethullah Gülen hocaefendiye teşekkür ediyorum” (6 Haziran 2012), “Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendiye Antalya’dan selamlarımı iletiyorum.” (9 Haziran 2012)

2016

·        RABBİM DE MİLLETİM DE BİZİ AFFETSİN… Olağanüstü Din Şurası’nda konuşan Erdoğan, FETÖ elebaşı Gülen için “ŞARLATAN” dedi ve ekledi: “Ben de bunlara yardımcı oldum. Bu hain örgütün gerçek yüzünü önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsü içindeyim. Rabbimize ve milletimize hesap vereceğiz.” (4 Ağustos 2016)

·        AKP’li Mehmet Ali Şahin, FETÖ için; “Altın nesil değil, hain nesil yetiştirdiler.Türkçe Olimpiyatları, dershaneler tiyatroydu. Biz de yıllardır saf saf inandık, alkışladık” dedi. ( 6 Ağustos 2016)

·        AKP’li BELEDİYE BAŞKANININ SAĞI SOLU FETÖ’cü ÇIKTI.. Düzce Belediye Başkanı Mehmet Keleş, iki yıl önce seçim zaferini kutlayan 8 iş adamıyla fotoğraf çektirdi. İşadamlarından 3’ü FETÖ üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı, 4’ü kaçtı. Sadece birinin örgütle bağı bulunamadı. ( 7 Eylül 2016)

·        Darbeden 3 ay önce, Kocaeli Belediyesi FETÖ’den tutuklanıp bırakılan işadamına imar rantı sağlamış! (29.Eylül 2016)

·        Jandarma eski Genel Komutanı Galip Mendi; “HER 100 KURMAY SUBAYDAN 70’NİN FETÖ İLE BAĞI VAR.” Ankara eski Valisi Mehmet Kılıçlar konuştu: “FETÖ’cü MÜDÜRLERİ İdris Naim Şahin atadı. (3 Kasım 2016)

·        BOZDAĞ’IN  HEYETİNDE FETÖ’cü ÇIKTI. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın ABD’de birlikte FETÖ’yü anlattığı Washington Büyükelçiliği Basın Müşaviri Fatih Öke, FETÖ’cü olduğu gerekçesiyle Kanın Hükmünde Kararname ile memuriyetten ihraç edildi. ( 17 Kasım 2016)

·        AKP’li vekil HÜLYA NERGİS, kurucusu olduğu FETÖ’cü derneği, TBMM’ndeki özgeçmişinden sildi. (21. Kasım 2016)

·        FETÖ’den tutuklu olan Kozmik Oda Savcısı Mustafa Bilgili, ifadesinde; dönemin Başbakanı Erdoğan’ın “uygun olacağını söylemesi” üzerine aramanın yapıldığını,  gizli bilgileri Muharrem Köse’nin teslim ettiğini açıkladı.  (10 Aralık 2016)

·        Abdüllatif Şener; “AKP’nin içinde FETÖ’ye bulaşmayan tek kişi benim.”       ( 27 Aralık 2016)

2017

·        DAVUTOĞLU; “Gülen’le, Erdoğan’ın izni ve talimatıyla görüştüm.”  ( 13. Ocak 2017 )

·        Dönemin Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu; “GÜL ve ERDOĞAN’ın KARARIYLA KOZMİK ODA ARAMASI YAPILDI.” ( 17 Ocak 2017)

·        FETÖ’nün kamu bankalarından beslendiğinin izi Bitlis’te bulundu. Vali, devletin kesesinden FETÖ’ye 2.2 milyon lira bağışlamış. Eski vali Veysel Yurdakul’un 15 yıl hapsi istendi. ( 22.3.2017)

·        FETO’yla fotoğraf çektiren adama benziyor diye Prof. Halit Canatan’ı KHK ile işten attılar. FETÖ’nün yanına gidip yan yana poz verenler hala görev başında! ( 2 Nisan 2017)

·        FETÖ SUÇLAMASI TÜGVA’YA SIÇRADI… ( 24. Nisan 2017 )

·        AKP’li eski vekil Abdullah Çetinkaya, Tokat Valisi’nin sırrını açıkladı; “Büyük oğlunun adı Fetullah, küçüğünün adı ise Gülen. Bu kişi 17/25 Aralık’tan sonra vali yapıldı.” ( 28 Nisan 2017 )

·        Bülent Arınç’ın eski ortağı ve 6 avukat FETÖ’den tutuklandı. ( 7 Mayıs 2017 )

·        FETÖ üyesi derneğin başkanı da hâkim oldu! Barış Yarkadaş; “Hâkim yapılanların tamamı AKP teşkilatında görev alan kişiler.” Dedi. İşte bazı örnekler.  Fahrettin Tuğrul; FETÖ’den kapatılan derneğin başkanı, AKP vekil adayı.  Kazım Sunar; AKP Nevşehir eski İl Başkanı, Abdullah Akbaş; AKP Zonguldak Gençlik Kolları Başkanı, Kasım Alpay; AKP milletvekili, bakan yardımcısı Şuay Alpay’ın kardeşi.  ( 11 Mayıs 2017)

·        FETÖ’den soruşturulan Bülent Karakuş,  AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi oldu. ( 22 Mayıs 2017 )

·        Erdoğan’ın FETÖ tutuklusu eski başyaveri Ali yazıcı; “Darbeyi bir ay önce dillendirenler vardı.” (24. Mayıs 2017)

·        AKP’NİN kurmayı TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop kefil oldu, FETÖ’den gözaltına alınan askeri hakim serbest kaldı. ( 5 Haziran 2017 )

·        Genelkurmay Başsavcısı Mehmet Yüzbaşıoğlu; “TSK’daki FETÖ’cüleri darbeden 1 yıl önce hükümete bildirdik.” (12 Haziran 2017 )

·        AKP’li MEHMET METİNER da isyan etti; “FETÖ’cülükle tescilli isimler serbest bırakılıyor.” (13 Haziran 2017 )

·        Başbakanlık eski Müşaviri Birol Erdem; “Cemaatin hatalarını görmezden geldik.” Erdem, Ergenekon Kumpası için de ; “O zaman düşman ortaktı” dedi! ( 15 Haziran 2017)

·        AKP’li eski vekil Emin Şirin, zamanın İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’ya FETÖ’yü sormuştu. Aksu, “Emniyet içinde Fethullahçı örgüt yok” demişti. ( 25. Haziran 2017 )

·        Gülen’i ABD’de ziyaret eden 12 AKP’li vekilden biri olan Mustafa Hamarat, AKP Genel Sekreter Yardımcısı oldu. MHP’li Ordu eski milletvekili Cemal Enginyurt, hemşehrisi Kamarat’a ; “FETÖCÜ mücadeleniz hayırlı olsun” diyerek tepki gösterdi. ( 1 Ağustos 2017)

·        Firari FETÖ’cü eski Rektör Yardımcısı Prof. Osman Eğri, TRT Diyanet Kanalı’nda  3 Ağustos’ta yayınlanan  programa çıktı.  ( 6 Ağustos 2017)

·        Aralarında İstanbul eski valisi Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul Emniyet Müdürü Hüzeyin Çapkın’ın da olduğu eski vali ve kaymakamlar, 2013’ün kudretli bürokratları sanık sandalyesine oturdu! ( 24 Ağustos 2017 )

·        Genelkurmay eski Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu’dan çarpıcı iddia; “FETÖ askeri yargıda Gül Cumhurbaşkanı olduktan sonra  yapılandı. (30 Ağustos 2017)

·        MHP Kayseri eski milletvekili Hasan Ali Kilci; “ÜST DÜZEY BİR AKP’Lİ FETÖ’cüleri kurtarıyor.” ( 7 Eylül 2017)

·        FETÖ’den 7.5 yıl hapis cezası alan eski vali Veysel Yurdakul sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. Vali’nin,  11 Eylül 2014’den bu yana Bylock kullandığı tespit edilmişti.  (7. Eylül 2017)

·        Cihaner’e kumpas kuran FETÖ’cü savcıya tahliye! (28 Eylül 2017)

·        FETÖ’den 14 aydır tutuklu olan Yarbay’ın eşi Nazife Kayacı, Erdoğan’ın dikkatini çekmek için ağaca tırmandı.  Kayacı ile görüşen Erdoğan; “baktıralım” talimatını verdi! ( 2. Ekim 2017 )

·        Ergenekon kumpası belgelerini FETÖCÜ savcı Zekeriya Öz’e teslim eden FEHMİ KORU, SÖZCÜ’yü FETÖ’cülükle suçladı!  ( 6 Ekim 2017)

·        4 AYDIR FETÖ’den ARANAN AKP Sarıyer İlçe Başkanı ve Sarıyer Belediye Meclis Üyesi Abdullah Akşahin hala görevde! ( 15 Ekim 2017 )

Ahlak Gerekli mi?

Geçen yazımda, 1960-70’lerde Türkiye’de görevli CIA istasyon şefinin Arap, İran toplumlarının yalancılığı üstüne değerlendirmesini naklettim. Türkiye’de çalıştığı için olmalı, ayıp olmasın diye Türk toplumunu esirgemiş. Biz biliyoruz ki bizim toplumumuz, zinhar yalan söylemez! Sonra daha da ileri gitmiş ve İngiliz ve Amerikanlar hâriç, dünyanın tamamının aşağılık lığını anlatmıştı. Düşüş, hemen Manş Denizi’nin doğusundan başlıyormuş.

Batı’nın bizi aşağılaması yeni bir şey değil. Hele CIA gibi, misyonerler gibi kurumların… Onların kurguları bunun üzerine. Misyonerler ruhumuzu kurtarmaya çalışıyor. Emperyalistler de vatanımızı bizden kurtaracaklar.  Bizim içimizde olup da onlara katılanlar da var. KKTC Cumhurbaşkanı gibi.

Aşağılık Irklar

1937’de, Sir Winston Churchill, Kraliyet Filistin Komisyonu’na şunları söylüyordu:

“Mesela Amerika’nın Kızıl Derilileri’ne veya Avustralya’nın siyahilerine büyük bir haksızlık yapıldığını kabul etmiyorum.  Daha güçlü bir ırk, daha üst düzeyde bir ırk, dünyayı daha iyi tanıyan bir ırk, geldi ve onların yerine geçti.” Churchill’in biyografisini yazan John Charmley (Churchill: The End of Glory), “Churchill, ırkların hiyerarşisine ve öjeniye (aşağılık jenlere sahip olanların temizlenmesi gerektiğine) kesinlikle inanıyordu. Ona göre beyaz Protestan Hiristiyanlar en tepedeydi, onların altında beyaz Katolikler vardı. Hintliler Afrikalılar’ın üstündeydi.” Charmley’e göre Churchill ve Britanya, sosyal Darvinist hiyerarşide kazanan taraftı.

Churchill’in İmparatorluğu kitabının yazarı Richard Toye, “Hafifletici sebep var”, diyor,  “Churchill bu görüşlerinde yalnız değildi.” Evet, 20. asrın ilk çeyreğinde dünyada, bilhassa Batı’da ırkçılık hâkim fikirdir.

Hitler, bir “üstün ırk” fikir zincirinin başlangıcı değil, çok şükür ki son halkasıdır.

Aslolan Merasim, Ahlâk Önemli Değil

E. Kırşehirlioğlu 1957’de yayımladığı Türkiye’de Misyoner Faaliyetleri kitabında Anglo-Sakson, Protestan misyonerlerin gözlemlerini naklediyor:

Hristiyan müellifleri, eski kiliselerin, İslam fetihleri dolayısıyla, hayatiyetini kaybetmesine sebep olarak, Hristiyanların Müslümanlarla olan mütemadi münasebetlerini gösterirler. Zira bu yüzden onların da kendilerine tamamen yanlış olan şu iki hususa, yani ahlakî karakterin kurtuluş için esas olmadığına, keza normların ve merasimlerin Tanrının inayetini temine kâfi geldiğine inandıkları kanaatindedirler.

Neymiş bizim tavrımız:

1) Güzel ahlak, kurtuluş için pek de önemli bir husus değildir. Az biraz kopya, birazcık usulüne uygun hırsızlık, yalan… Zaten yolsuzluk hırsızlık değildir. Yalandan kim ölmüş? 

2) Merasimleri, ibadetleri yeterince yerine getirirseniz bu yeterlidir.

E. Kırşehirlioğlu’nu tanımayabilirsiniz. Rahmetli dostum, müstesna bilim ve fikir adamı Erol Güngör!

Ne yapıyordu FETÖ? Sınav sorularını çalıyor, yani afiyetle kul hakkı yiyor, halen işleri başındaki subayları, diğer görevlileri taciz ediyor; uydurma davalarla hapsediyor, cinayetler işliyor, yerlerine kendi adamlarını yerleştiriyordu. Bütün bunlar olup biterken de, biliyorsunuz, Türkiye’yi Ugandalılar yönetiyordu. (Ümit Özdağ’ın esprisidir.)

Artık Her Yer Liyakat ve Adalet

Gitti de bu rezaletlerden kurtulduk mu? Üniversiteler bugün akraba çöplüklerine dönüşmüyor değil mi? Öğrenciler fırsat bulsalar da kopya çekmiyor, öğretim üyeleri asla ve kat’a intihal yapmıyor değil mi? Artık hiç adam kayırma, rüşvet, açıktan para alma kalmadı değil mi? Tayinler tamamen liyakat ve adalet esaslarına göre yapılıyor değil mi? Katiyen adamına göre kadro, adamına göre sınav, yapılmıyor değil mi? Türk Üniversiteleri, Türk Dış İşleri, velhasıl içerde ve dışarda devleti devlet yapan bütün noktalar layık olanlarla doldurulmuş, değil mi? (Diplomatlarımız nasıl bülbül gibi yabancı dil konuşuyorlar, videosunu seyretmişsinizdir!)

Aksi bir vaka duysak, Türkiye ayağa kalkar, o ahlaksızlığı lanet içinde boğar değil mi?

Kabul Ediniz

Şu gerçekleri kabul edelim: Batılı artık yukardaki ırkçı laflarını söylemez. Bunlar çok ayıptır. Fakat önemli bir kısmının ağzında değilse bile duygu ve düşüncesinde hâlâ bu fikirler yaşar. İşte Churchill’in 1937’de söylediklerinden tam 30 küsur yıl sonra CIA İstanbul istasyon şefinin naklettiği WOG hikâyesi… Ve buyurun, AB’nin on yıllardır bize karşı tutumu…

Ve ikinci gerçek: Biz bu aşağılamalara hak verdirecek bir çamurun içindeyiz. Irk sebebiyle değil ama bambaşka sebeplerle biz de dâhil Orta Doğu ciddî bir ahlak bunalımı içindedir. Hat Manş’tan mı başlar, Sicilya’dan mı, Polonya’dan mı bilemem. Ama Batı’da pek az rastlanan yalan, rüşvet, yolsuzluk bu taraflarda yaygındır. Daha vahimi, olağan karşılanır. Ahlaksızlık sayılmaz. Ayıplanmaz.

Bizde her gün okuduklarımızın onda biri Batı’da yaşansa yer yerinden oynar. Basın bundan başka bir şey yazmaz, söylemez, göstermez olur.

 

Ruhuma Kar Yağıyor

Geceler kâbus olup çöktü ülkem üstüne,
İşini bilen çoban, tekeden süt sağıyor.
Bilmem ki şu feleğin Türk oğluna kastı ne?
Yüreğim yangın yeri, ruhuma kar yağıyor.

Dertler gitmek bilmiyor, belâ üstüne belâ;
Belâ bizi yakıyor, kiminin keyfi âlâ;
Çileler nöbetleşe çekilmez mi meselâ,
Yüreğim yangın yeri, ruhuma kar yağıyor.

Dertleri sıralasam yol olur Kaf Dağına,
Beş on hırsız dadanmış milletimin bağına,
Çakallar çöreklenmiş bozkurtun otağına,
Yüreğim yangın yeri, ruhuma kar yağıyor.

Hiç iyilik gelmiyor vatanıma yabandan,
Ne bir müttefikimiz ne dostumuz var candan,
Bir şey beklemiyoruz bize yabancı kandan,
Yüreğim yangın yeri, ruhuma kar yağıyor.

Vatanın sahipleri derin uykuya dalmış,
Ayrımında değiliz, fitne hayli yol almış;
Herkes payını kapmış, bize şehitlik kalmış;
Yüreğim yangın yeri, ruhuma kar yağıyor.

Ey Türkoğlu, uyan da gör başına geleni;
Yakasından tut getir haklarını çalanı,
Karabudak ne yapsın hâlimize güleni?
Yüreğim yangın yeri, ruhuma kar yağıyor.

Bütün Hocalar Böyle Olsa…

Bazen çorak bir arazide, hiç ummadığınız bir anda, göz alıcı bir çiçek görüverirseniz ve içiniz tatlı bir sevinçle dolar ya.

Ben de “saçının bir teli göründü diye Müslüman kadınları Cehenneme gönderen, Kur’an kursuna bir tuğla koyanı da Cennette köşkle müjdeleyen” din adamlarının arasında İslam’ın özünü / ruhunu anlatan bir hoca/bilim adamı gördüğümde böyle oluyorum. (Belki ismimin “dinin ruhu” anlamına gelmesinin de bir tesiri vardır.)

“Allah’ın bize gönderdiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok! / Allah Resulünün bize anlattığı, yaşadığı ve bize teklif ettiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok!”

Bu acı hakikati söyleyebilen Hoca’nın Diyanet mensupları tarafından “dinden sapmışlardan” sayılacağından endişe edebilirsiniz. Fakat bu sözlerin sahibi de Diyanet camiasından. Osman Egin DİB’na bağlı bir eğitim merkezinin (HAGEM) müdürü. Bu ve aşağıda not aldığım sözleri ifade ettiği yer ise Habertürk’te Veyis Ateş’in sunduğu “Büyük Sorular” programı.

Osman Egin’i ilk defa dinledim. İslami bilimlere vakıf olduğu hemen anlaşılan ve meselelerin özünü akıcı, zarif ve naif bir üslupla anlatabilen bir hoca.

Canlı yayında tamamını izleyemediğim için, youtube’dan tamamını yeniden izledim. Ve “keşke bütün hocalar böyle olsa” dedim.

Osman Egin özeleştiriden hiç sakınmayan biri. Diyanetin müftü ve hocalarını da dahil ederek, özellikle “dini anlatarak maişetini temin edenlerin” ve “dindarların” sorumluluğunu vurguladı.

“Din adamlarının ve dindarların dini temsil etme noktasında ciddi problemleri var.”

“Oysaki Hazreti Peygamber dini tebliğ ederken eyleminin sesi söyleminden çok çıktı. Bizim söylemlerimiz var, boğazımızdan aşağı geçmeyen.”

“Diyanet mensupları kendileri model insan olabilmeli.”

“Biz İslam’ı yaşamadığımız gibi, söylemlerimize bile yansıtamıyoruz” dedi.

*************************************

Peygamberin Fakir Sevgisi, Cumhurbaşkanının Zengin Sevgisi

Programı izlerken birçok yeni bilgi de öğrendim. Şu ana kadar pek duymadığımız bir hadisteki Allah Resulünün duası benim için çarpıcı idi: “Gönlümdeki fakir sevgisini artır.”

Aklıma 80’li yıllarda, dönemin başbakanı ve sonra Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’ın söylediği “ben zenginleri severim” sözü geldi.

Bir de “Bütün Müslümanlar zengin olmalı, ben de bir Müslüman’ım, o halde ben de zengin olmalıyım” inancıyla “kul hakkı” yemeye doyamayanlar geldi.

*************************************

Komşunun İnancına Saygı

Osman Egin Almanya’da görev yaptığı sırada yaşadığı mahallede Müslümanların yarısı Sünni, yarısı alevi imiş. Kasaptan alışveriş yaparken, kasabın sorusu üzerine “İmam” olduğunu söylemiş. Kasap elindeki bıçağı bırakıp “ama ben Aleviyim” demiş. Hoca’nın cevabı çok hoş: “Kardeşim ne olursan ol, yeter ki iyi bir et ver” demiş. Alevi dedesi olan bu kasapla yıllardan beri dostluğunu devam ettiriyormuş.

Alevi esnafa bu insani davranış esasen program içinde anlatılan bir hadisteki peygamber tavrı ile ne kadar uyumlu:

Hazreti Peygamberin “en yakın komşularınızdan başlayarak sadaka verin” sözleri üzerine bir sahabi “ben çok fakirim, ancak bir tabak yemek paylaşabilirim. En yakın komşularımdan biri Yahudi diğeri Müslüman, hangisine vereyim” diye sorunca Şanlı Peygamberimizin cevabı “hangisinin kapısı sana yakınsa ona verirsin” olmuş. Sadakada din ayrımı yapılmasını istememiş.

Oysaki günümüzde sadaka verdiği kişinin namaz, oruç gibi ibadetlerini araştıran Müslümanların tavrı bu anlayışa uymuyor. Alevi komşusunun verdiği yemeği yemeyen Müslüman’ın davranışı da öyle.

Osman Egin Hoca “Allah’ın bize gönderdiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok!” tespitini boşa yapmamış.

*************************************

Sayı Değil Nitelik Önemli

Bazen yaptığımız sosyal faaliyetler, yazdığım köşe yazılarımdan kaç kişi etkileniyor ki” diye ümitsiz bir merak içine girerim.  “Toplumu etkileyebilecek çapta bir faydası yoksa (herhangi bir maddi kazancı olamayan) bunca emek, bunca gayreti sarf etmeme değer mi?” diye düşünürüm.

Bu kaygımı kovmak için “bir kişi bile olumlu etkilenir, benden öğrendiği bilgiden maddi veya manevi olarak yararlanırsa benim için yeterli olmalı” diye kendimi teselli etmeye çalışırım.

Bu konuda Azerbaycanlı sanatçı dostum İftihar Piriyev’in sözü bana yardımcı olur.

Bundan birkaç sene önce Azerbaycan Devlet Tiyatrosunu Kocaeli’ye davet ettik. Tiyatronun Müdürü ve sanatçısı İftihar Bey’in yönettiği güzel tiyatro eserini izlemeye gelen seyirciler Sabancı Kültür Merkezi salonunu yeterince doldurmadı. Bütün salonu dolduramadığımız için üzüntümü ifade ettiğim İftihar Bey bana unutamadığım o sözü söyledi:

“Hiç üzülmeyiniz. Biz bütün salon doluyken de bazen salondaki bir kişi için oynarız. O bir kişi salonda varsa maksat hasıl olmuştur” dedi.

Bu bakış açısının ne kadar İslami olduğunu Osman Egin Hoca’nın TV programında örneklerle yaptığı değerlendirmeden öğrendim:

“5-6 sene peygamberlik görevinden sonra Hazreti Peygamberin etrafında sadece 15-20 inanan kişi olabilmişti. Bu duruma bakıp ‘acaba görevimi iyi yapmadım mı?’ endişesine kapılan Şanlı Peygamberimiz Yunus Suresinde yer alan bir ayetle uyarılmış.”

“İnsanları mümin olsunlar diye onları zorlayacak mısın?” Bu ayetle Allah “sen benim verdiğim görevi yapmaya yoğunlaş” diye uyarmış oluyor.

Günümüzde “biz dindarların sayısını artırmaya çalışıyoruz. Allah ise niteliğini artırmayı önemsiyor.”

Esasen nitelik artırılırsa sayı arkadan çoğalır.

Bir başka örnek de Nuh Aleyhisselam. “Hazreti Nuh 950 sene peygamberlik yaptı. Küçük bir gemiyi dolduracak kadar inananı olmadı. Hatta eşi ve oğlu bile O’na inanıp gemiye binenlerden olmadılar.”

O halde, kuru kalabalıkların olduğu yerde olmak yerine, nitelikli insanlarla yol arkadaşlığına talip olacağız. “Biz seferle sorumluyuz, zaferle değil” deyip yola devam edeceğiz.   

‘Kavram Kargaşasına Son!’ Entelektüel İlim Adamı Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar ile Boşaltılan Kavramların İçini Doldurmaya Çalışıyoruz. (İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: ‘Aydın tenkit eder, etmelidir’ deniliyor.

Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar: Evet.

Çetinoğlu: Bu, doğru bir tercih mi? Aydın, illa ve sâdece tenkit mi edecek? Yahut tenkit etmeyen aydın olmaz mı? Tabii, burada aydın, günümüzün tâbiri; kastettiğim, münevver kişi, bilgili kişi, malûmat ve şuur sâhibi kişi. ‘Çözüm üretmek’ kavramı unutuldu gibi, ‘münevver’ kavramı da unutuldu…  

Prof. Sayar: Ben münevver derim. Münevverde bir ışık görürüm. Zâten münevver tenvir eden anlamına gelir, biliyorsunuz. O nur kelimesi zaten Allah’ın isimlerinden biri. Şimdi biz onu devre dışı bıraktık, o nuru devre dışı bıraktık. Dolayısıyla, ben aydını biraz şey bulurum; fikir derinliği, yoğun kuram, özgün, özel, özgür bir yol kuruluşundan çok, böyle bir şeye yanaşmadan, Batı’dan imal-i fikir edinen, teorik çerçeveleri alıp piyasaya süren, bir nevi, üretmeyen fakat ambara mal yükleyip, Anadolu’daki bayilerine gönderen… Biz bayi durumundayız yâni, ben öyle görüyorum. Orada ciddi bir fakirlik var.

Çetinoğlu: Evet. Batı’nın da üstelik görüntüsünü taklit ediyoruz. Bu görüntüyü sağlayıncaya kadar Batı hangi merhalelerden geçmiş, bu günkü durumuna nasıl gelmiş? İşin o yönü le alakadar olan yok. 

Prof. Sayar: Evet. Bu kolay bir hikâye değil. Batı’nın dramını da bilmek lâzım. Bizimkiler Batınî tasavvufun etkisiyle öbür tarafa taşınmanın da rahatlığını yaşamışlar. Yâni çileci olmayan bir hayat… Batı, yine Max Weber’e dayanarak söylüyorum, dinine gösterdiği dikkati dünyaya taşımasını bilmiştir. Çünkü her mümin emir ve yasaklara uyar, her mümin çile çeker. Öyle kalkacak da 18 saat oruç tutacak, Allah aşkına, güneş tepende boza pişiriyor… Bu çile çekmektir, bu çileciliktir. Bunu Allah istiyor. Ama bir de rahatlığın peşinde olan insan var. İktisâdî hayatta da üretim çilecilik meselesi. Yâni en azından şu firmaya bakın, bir peçetenin eksikliği çok problem yaratır, bir malzemenin eksikliği çok problem yaratır. Bu bir çile, bunun tedâriki çile çekmektir.

Çetinoğlu: Efendim, özellikle öğrencilerinizin, genel olarak gençlerin kültür seviyeleri ve kelime zenginlikleri, anlatım kabiliyetleri hakkındaki kanaatleriniz nelerdir?

Prof. Sayar: Çok menfi. Üzgünüm…

Çetinoğlu: İnsanlarımız meselelerini konuşarak değil, tartışarak halletmeye çalışıyorlar.

Prof. Sayar: Kitapta bile görsel malzemeye daha çok iltifat ediyorlar. Çünkü bakıp, görüp geçecek. Yalnız, o şey bir soru, mayınlı bir soru bu, bastığınız yeri patlatırsınız.

Çetinoğlu: Mahşerin dört atlısı’ kavramı çeşitli şekillerde yorumlanıyor. Genel kabul görmüş anlayışa göre, bir insanın, bir ülkenin, bir toplumun veya milletin, hatta bütün insanlığın felaketine sebep olacak dört hadise olarak kastediliyor. Bu târif muvâcehesinde, şahsınız, Türkiye, Türk dünyası, İslam âlemi ve bütün insanlık için mahşerin dört atlısı ne olabilir? Evvela şahsınız için başlayalım.

Prof. Sayar: Kurgulanmış olan o dört atlının ne olduğundan haberim yok, onu söyleyeyim. Ama mahşerden kastedilen, insanoğlunun dramı olsa gerektir. Ben şöyle görüyorum: Burada resme büyük bakmanın gerekliliğine inanıyorum. Yâni sadece Türkiye’nin târihi bize çok şey vermez. Ama Batı dünyasına baktığımız zaman, bence kırılma noktası 1595 senesinde Katolik İspanya ile Protestan İngiltere arasındaki deniz savaşıdır. O savaşı Katolikler kazanmış olsaydı, eski tas eski tarak eski hamam falan filan aşağı yukarı böyle devam edip giderdi. Elbette bir yerde o da ömrünü tüketecekti, ama ne zaman, ne şekilde, onu söyleyemem. Protestanların kazanmasıyla birlikte o rahat insan modeli bitti, o insan öbür dünyadan alındı, bu dünyaya iade edildi ve bu insana şu söylendi: ‘Çalışıp kazanan, biriktiren, Tanrının sevgilisidir.’ Bunu yapanlar Kalvinist papazlar. Bu insanın bugün ulaştığı formül şu: ‘Çalış, çalış, çalış; para, para, para…’

Çetinoğlu: Ve biriktir… İstifle… Yığ…

Prof. Sayar: Biriktir. Yığıyor zaten, korkusundan yığıyor. Bunun esiri bir model içerisinde insan kendisini unuttu. Şimdi tekrar 1595 öncesine döndüğümüz zaman, Buhari’de geçer, özellikle Peygamberin bir sözü vardır. Diyor ki ashabına, ‘Sizden evvelkiler dinde aşırılığa gittikleri için helâk oldular.’

Şimdi biz de maddeye, yâni ruhaniyetin sıfırlanıp da her şeyin maddeye inkılâp ettiği veyahut o gözlükle her şeye bakıldığı bir alanda, korkarım ki, o mahşerin atlılarından biri bu insanı cehenneme doğru sürüklüyor. Bunun bazı emâreleri var. İntiharlar vesaire. İkram yok, cömertlik yok, biriktiriyor; korkudan biriktiriyor, kendisini emniyete alabilmek için. Biz, evet, çok eleştiriyoruz da, bir yerde o insan aile bağları içerisinde olduğunu bize gösteriyor. Bu bağlar da kopmuş. Bunu da tehlike olarak görüyorum: Konu komşu münasebetlerinin de kopmuşluğunu, bitmişliğini bir tehlike olarak görüyorum. Bütün olarak bu cömertlik kavramı içerisinde, vermeyen insan… Veren insan vatanı için de verir. Canını vermek en üst seviyedir. Bu inanç sistemi gereği İslamiyet’te, Bakara Sûresinin 154. Âyeti gereği: ‘Allah yolunda öldürülenlere ölmüş demeyiniz, ölü demeyiniz’ diyor. Demek ki vatan, korumalı bir site değil. Korumalı bir sitede, işte parasını veriyorsun… Bu öyle değil. Buradaki askerler münavebeli olarak, bir nöbet değişimi hâlinde… İşte yaşı gelen askere gidiyor, 1 sene, 2 sene askerlik yapıyor, vatan için neyse vazifesi, yerine getiriyor. Korumalı bir sitede, dışarıdan bir hırsızın gelmesiyle, siteyi koruyanın çarpışması, ölmesi, öldürülmesiyle o ölen şehit değildir, iş kazasıdır. Ama vatanı için ölmek ayrı bir şey.

Çetinoğlu: Evet. Şehitlik kavramı bir hayli tartışmalı bir kavram.

Prof. Sayar: Ama inanç yolunda ölmek…

Çetinoğlu: Allah yolunda ölenler şehit. Bu arada, vatan için, kendi çoluk çocuğunun nafakası için, rızkı için ölenler de…

Prof. Sayar: Ben niyet okuyamam o mânâda. Okunamaz. Meselâ bir Amerikan askerine bu dediğiniz model birebir uyar. Ama askere davul zurnayla gidiyorsa, üç kuruş on para için gitmediği bence açık. Ben o noktada bir bütünü tamamen öyledir diyemem; ama ağırlıklı olarak hâkim olan bu unsurdur.

Çetinoğlu: Evet. Zaten şehitliğin mükâfatı da Cenab-ı Allah tarafından verilecek. Bizim düşüncelerimiz ve söylediklerimiz ancak duâ mâhiyetindedir.

Prof. Sayar: Doğrudur. Onun tayini, değeri, tespiti, Allah’a, Cenab-ı Hakk’a aittir. Biz hüküm verici konumunda değiliz.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

Türk milletinin daha fazla ihtiyacı olan şey sizce nedir, nelerdir? Demokrasi mi, refah mı, millî şuur mu veyahut bunların dışında olmak üzere herhangi bir şey mi? En fazla ihtiyacımız olan şey sizce nedir?

Prof. Sayar: İhtiyaçlar zaman içerisinde değişir. Bakış açısına göre de değişir. Rûhî, mânevî âmilleri mi alacaksınız; maddî, dünyevî âmilleri mi alacaksınız? Dengeye göre mi konuşacaksınız, karmaşaya göre mi konuşacaksınız? Biz hep bunlar arasında gider geliriz. Dolayısıyla, gerçekten tâyini zordur. Ben şimdi desem ki birinci dereceden maddî olarak ihtiyacımız olan şey fiyat istikrarıdır, bunu söylerim. Fiyat istikrarı. Olur mu, olmaz mı?

Çetinoğlu: Olur tabii. Başka bir soru: Millet olarak birbirimizi yeterli ölçüde seviyor muyuz?

Prof. Sayar:  Efendim, sosyal bir toplumdan asosyal bir topluma geçtiğimizi söyleyebilirim. Çünkü bu zâten görülüyor. Bayramda üç gün oradan beş gün buradan birleştirip, akrabalarının, yâni eğer içinde bir parça hasret varsa, telefonla bayramını tebrik edip, değil mi, sâhil şeridine inmek, bilmem ne falan filan… Durum ortada…

Çetinoğlu: Yılda bir defa anneler günü, bir defa babalar günü…

Prof. Sayar: Bunlar Batı işi. Ben annemi her gün görüyorsam niye anneler günü yapayım? Benim annemi görmediğim gün problem olabilir.

Bunlar o biraz evvel konuştuğumuz o içi kavrulan, kesinlikle maddîleşen… Bugün mânevî eğilimlerin yaptırım gücünü hissediyor, ama bunu bulamıyor. Onun için işte Hindistan’a gidiyor, Dalay Lama’ya, Tibet’e gidiyor; bizde de işte Konya’ya, Mevlana Hazretlerinin türbesine gidiyor falan.

Çetinoğlu: Yogadan, meditasyondan neden medet umuyor…

Prof. Sayar: Yoga, meditasyan… Bunlar hikâye. Bence din işleri ilâhiyatçılara bırakılamayacak kadar önemlidir. Çünkü evvela kendim halletmem lazım. Yâni benim evimdeki elektrik, birden kofra attı diyelim; dışarıdan birini çağırırsam yapar, ama bir tel sarmanın bedelini bana ağır ödettirebilir. Bunun nereye kadar gidebileceği belli değil. Ama ben teli saracak kadar bilgi sâhibiysem, tekrar ışığa kavuşuyorsam pek tufaya gelmem. Bunu söylemeye çalışıyorum.

Çetinoğlu: Devletleri güçlü kılan nedir; ordusu, nüfusu, ekonomisi, coğrafi konumu?

Prof. Sayar: Rasyonel ve irrasyonel faktörlerin birbirleriyle tartılıp terazide bir dengeyi tutturmasından kaynaklanır. Biri diğerinin hakkına tecavüz etmeden gidecek. Yâni senin elinde silah yok, vatan-millet-Sakarya bilmem ne, o hikâye; kalkarsın yerinden, başkaları oturur. O ayrı, onu demek istemiyorum.

Çetinoğlu: Küresel kültürü Türkiye için tehlike olarak görüyor musunuz?

Prof. Sayar: Görürüm, görürüm. Çünkü ben köksüz değilim. Benim kökümde çok şey var, gerçekten çok şey var. Allah korkusu var, insanlara yöneliş var… Bak, bu Anadolu toprakları 4 milyon Suriyeliyi bile besliyor. İki tane adam göndersen karşı tarafa…

Çetinoğlu: Hemen yaygaraya başlıyorlar…

Prof. Sayar: Tabii. Çünkü rahatı kaçacak, bilmem ne falan filan. Burası başka bir toprak. Rum Sûresi var, Kur’an’da bile Rum Sûresi var. Midiland sûresi yok meselâ, Milano sûresi yok Kur’an-ı Kerim’de. Ama Rum Sûresi var. Hakikaten yâni, Arap topraklarında dahi böyle bir spesifik şey yok, alan yok. Beldetün tayyibetün, bunu anlıyorum yâni, kutsanmış şehirler var. Meselâ bunlardan biri nedir; Mekke’dir. Evliyalardan bir zat 1920 öncesinde diyor ki, ‘Mekke’ye gidin, Mekke’de bulunun, oturmayın.’

Çetinoğlu: Neden?

Prof. Sayar: Cümle bu kadar, bitti. Ben bunu ilk duyduğumda, Allah Allah dedim. Söyleyen insanın kemâline teslimiyetim tam; fakat sözü anlamada sıkıntı çekiyorum. Mânâ vermek hiç elimde değil. Fakat işte bundan kaç sene evvel bir Zemzem Tower yapıldı. Kâbe’den kat kat yüksek… Ecdadımın yaptığı bina hiçbir zaman Kâbeden yüksek değil. Böyle bir bina yapmıyor. Yüksek binada oturtup oradan Kâbe’yi seyretmeye kalkmıyor. Sen 300 küsur metre, 400 metre, bilmem ne kadar yükseklikte Zemzem Tower yapıyorsun. Bu gayretullaha dokunur. Ben âdileştiğini buradan anladım.

Çetinoğlu: Bu da mahşerin dört atlısından biri: Maddîleşmek…

Prof. Sayar: Maddîleşmek, dünyevîleşmek, ticârîleşmek. Hatta bir adım daha gideyim, biraz İsrail mantığına hükmediyor bu. Yâni Arap’ın da aklı oraya… ‘Yahu, buraya böyle bir şey yapalım, birileri gelecek, umreye nasıl olsa geliyorlar, hacılar rahat etsinler’ falan mantığıyla hareket ediyor bunlar. Yâni paranın hâkim olduğu… Kâbe’nin üzerine çıkmak demek, Hazret-i İbrâhim’in bıraktığı mirasın vasıtalı veya vasıtasız reddi anlamına geliyor. Üzgünüm. Bu, insan-ı kâmili de gölgeliyor. Çünkü şimdi bakın, bunun etrafında insanlar var. Bu Kâbe. Bunu Kâbe’nin yanında böyle kaldırdığınız zaman insanın insana secde ettiği bir görüntü olur. Sen şimdi bunu ne yapıyorsun; kaldırıyorsun. Olmaz bu. Yâni ben bu Arap aklını beğenmiyorum, İslâmî bulmuyorum, açık söyleyeyim.

Çetinoğlu: Araplara İslâmiyet’i bizim öğretmemiz gerekiyor.

Prof. Sayar: Türkiye’nin problemi başka. Türkiye’nin problemi, Cumhuriyetle birlikte, inanan ile inanmayanı eşitlemiş. İnanmayanın inananla eşitlenmesi hâlinde, eşit haklara sâhip olan insanların birbirlerine karşı husumeti, birbirlerini karalaması, birbirlerinin üzerinden prim yapması, hatta siyâsete geçmesi de kolaylaşıyor.

Çetinoğlu: Her şeyi dünyevileştirdik…

Prof. Sayar: Efendim, dünyevîleşmeye de ne kadar ihtiyacınız varsa o kadar dünyevîleşmek lâzım. Yâni insanın Allah’la olan münâsebetini sıfırlayanlar helâk olur…

Allah’sız, irrasyonel, imansız, inançsız bir dünyanın içinde yaşayanları, mahşerin dört atlısı alır dörtnala bir yere götürür. Benzer şekilde, insan-insan ilişkilerini rasyonelleştirmeyip, kendisini sâdece öbür tarafa endeksleyenler de yavaş yavaş merkez ekonomilerinin kontrolü altına girerler. Merkez ekonomisi o insanların ülkesini müstemleke hâline getirir. Bu iş değil…

Çetinoğlu: Peki, küresel kültür dedik, küresel kültür kavramını nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Sayar: Efendim, bu küreselleşme kavramının kültürle alâkasını herhalde herkes McDonalds üzerinden kuruyor; McDonalds sâdece bu fast food sistemi içerisinde yayılacak diye düşünülür. Hâlbuki mahallî ve millî olanlar vardır; ne bileyim, meselâ Antep’in kebabı vardır, Hatay’da künefe vardır falan filan. Bu sâdece gastronomi kültürünüzdeki hikâye. Yâni bu küreselleşme kavramının arkasını iyi yakalamak lazım. Bu işin piri, üstadı Adam Smith isimli İngiliz iktisatçısıdır. Adamın kitabının ismi, 1776’da çıkardığı kitabın ismi ‘Milletlerin Zenginliği.’ Bu zenginliğin kapıları açıcı anahtarı şahsî çıkarlar. Ben şahsî çıkarımı savunuyorum, o kendi çıkarını savunuyor. Kendi çıkarlarını savunan insanlar, bu yolla zenginlik, bu milletin zenginliği oluyor. Bu zenginlik de bir tıkanma içerisine girdiği zaman dış âleme kolonlar atar. Atığı kolonlar bu kendi ürettiği kültürü… Adam sana tarhana çorbasını küreselleştirmiyor, dikkat buyurun, tarhana çorbasını küreselleştirmiyor. Neyi küreselleştiriyor, kendi ürünlerini küreselleştiriyor. Adamın derdi çarkın dönmesi. Fast food’daki hareketliliğin bu kadar olmasının sebebi, yemeğin sizden aldığı, siz yemeği tüketirken yemeğin sizden t