Bir zamanlar problemlerimiz vardı. Türkiye nasıl kalkınacak? Eğitim düzeyi nasıl yükselecek. Nasıl rekabetçi bir ekonomimiz olacak? Siyasîlerimizin, partilerimizin, gençlerimizin… Hepimizin problemleriydi bunlar. Bunları Türkiye için çözmeğe çalışırdık.
Basında, radyoda, televizyonda bunlar tartışılırdı. Küfür azdı, fikir çoktu; fikre de ihtiyacımız vardı, çünkü problemlerimiz vardı. Siyasî partilerin liderleri televizyon programlarında bir arada oturup bunları tartışırdı. Demek ki o tarihlerdeki liderler, kendilerini ötekilerden çok yüksek, ötekileri kendilerinden çok aşağılık görmezdi. Hiç biri kendini öbürlerinden seksen defa daha büyük, yüz defa daha uzun hissetmezdi.
Fikrin Kutupları
Bir kısmı, devlet eliyle kalkınacağız derdi. Daha âdil, daha hakça, insanca bir düzen kurmalıydık. Nasıl kurmalıydık? Problem buydu. Bazıları liberalizmi savunurdu. Yapmalarını, geçmelerini bırakırsak bir gizli el gelip her şeyi düzeltecekti. Bazıları plan yapalım dedi. Planlarsak daha verimli davranır, daha hızlı kalkınırdık. (Gerçekten en hızlı kalkındığımız dönem, planlı dönemmiş.) Bazımız da “üçüncü yol” diyordu. Ne o, ne öbürü; hem o, hem öbürü. Bu sonuncular bir de doktrin, daha doğrusu ilkeler dizisini savundular: 9 Işık. Bu bir yenilikti. Henüz hepsinin böyle bir değerler dizisi, bir program taslağı yoktu.
“Bilimsel sosyalizm”in “Sosyalist Dünya”sı vardı bir zamanlar. Bir de “Hür Dünya”. Bu iki kutuplu dünya kafalarımızda da düşünce kutupları, fikir öbekleri yaratmıştı. Bir de “üçüncü yol”u eklerseniz, demek ki üç kutuplu fikir dünyamız varmış.
Her ne hikmetse SSCB dağılınca Bilimsel Sosyalizm de yok oldu. “Bilimsel Sosyalizm” sözünü en son ne zaman duydunuz? Ya “Hür Dünya”yı? Demek ki Hür Dünya için SSCB ve Bilimsel Sosyalizm lazımmış. Biri olmayınca öbürü de olmuyormuş. Ne demişler: İttifaklar, düşmanın yenildiği anda dağılır.
Küçük Zekâlar Insanları
SSCB’nn dağılması iki kutuplu dünyanın bir kutbunun çökmesiydi. Tek kutuplu kaldık. Ardından o kutbun da tekeli kırıldı. İki kutupludan, tek kutupluya, şimdi de yok kutupluya…
Peki, bizim problemlerimiz çözülüp bitti mi? Nerde bizim fikirlerimiz? Problemler için çözüm tekliflerimiz. Kutuplarla birlikte onlar da mı yok oldu.
Bugün en tepeden en alta problemimiz yok! Çok şükür mü? Artık problemimiz yok ama bol bol düşmanlarımız var. Hep kötü yapan, her şeyi kötü yapan karşıtlarımız var. Çıkıp sövdüğümüz, aşağıladığımız karşı taraf var. Ama problemimiz yok. Şu sövdüklerimiz bir sussa, bir çenelerini kapatıp oturdukları yerde otursalar, her taraf süt liman olacak.
Çok sevdiğim ve sık tekrarladığım bir söz vardır. Eski okuyucularım affetsin ama yine tekrar edeceğim: Büyük zekâlar kavramları, ortanca zekâlar olayları, küçük zekâlar insanları tartışır.
Bir bakın bakalım biz neyi tartışıyoruz?
Ne Zaman?
Bir üniversitemiz ne zaman dünyadaki ilk yüz arasına girecek? Öğrencilerimiz ne zaman okuduklarını dünyadaki yaşıtları kadar anlayabilecek… Borç alıp depremde çöken binalar yapmak yerine ne zaman kâr edip, tasarruf yapıp, sonra da yatırım yapacağız? Ne zaman üretimimiz başkalarından daha aranır, daha kaliteli ve daha ucuz olacak? Ne zaman paramız değerlendiği halde dış ticaret fazlası vereceğiz? Ne zaman en yenilikçi, başkalarının akıl bile edemediği ürünleri biz imal edeceğiz?
Ne zaman işsiz insanımız kalmayacak? Ne zaman kârlı çalışan iş dünyamız, üniversite mezunlarımızı diplomalarını alır almaz havada kapacak? Üniversitenin girişindeki tamam da, çıkışındaki kuyruk ne zaman ortadan kalkacak?
Nüfusumuz seksen küsur milyon olduğu için dünyanın en büyük yirmi ekonomisi arasındayız ama yerimiz yükselmiyor; geriliyor. Fakat refah, millî veya yurtiçi hâsıla ile ölçülmüyor. Bunların kişi başına düşeniyle ölçülüyor. Bu ölçüye bakarsak, dünyada ilk yirmide de değiliz, otuzda da, kırkda da. Son baktığımda 48 görmüştüm ama şu anda neredeyiz bilemiyorum. Ne zaman biz refahta da ilk yirmiye, daha iyisi ilk ona gireceğiz?
Düşmanınız Tamam… Biraz da Probleminiz Olsun
Ne dersin eyyy sen? Diyemez değil mi? Peki eyyy biz, siz söyleyin o zaman? Söyleyebilir misiniz? Ve diğerleriniz… Ve biz! Başkalarını suçlamak kolay. İğneyi kendimize batıralım. Biz ne cevap vereceğiz? Biz okur-yazarlar, entelektüeller, hocalar?
Bu “Ne zaman?”ların her birinin bir de “Nasıl?” sorusu var. Nasıl? Bir birinizi hakarete yakın sözlerle suçlar, aşağılarken bu nasıla erişemezsiniz değil mi? Nasılı çözebilmeniz için problemleriniz olması lazım. O problemlere kafa yormanız lazım. O problemlere çözümler teklif etmeniz ve sonra çözümlerinizi tenkit etmeniz, ettirmeniz lazım. Lazım ki, hani müsademe-i efkârdan barikayı hakikat doğsun.
Sizin probleminiz yok. Sizin sadece düşmanlarınız var. Her popülist gibi. Ve diyorsunuz ki: Bizi dünya kıskanıyor ama şu kötüler yok mu, şu kötüler; hep onların yüzünden.
“Aşağıdaki çalışmayı, İyi Parti üyesi olduğum süreçte, 24 Haziran Seçimlerinden önce, Ümit Özdağ’ın, üyesi olduğum İyi Partili tabanlı, Yeniden Aydınlanma Derneğinden , partinin Seçim bildirgesi için çalışmalar yapmasını istemesi ve bu isteğin bireysel olarak bana da yansıtılması üzerine, 09.05.2018 tarihinde, bende kayıtlı e-mektup ile, Seçim Bildirgesi Önerilerim 6″ olarak ilgili kişilere göndermiştim. Yararlı olacağını umuyorum.” …………………………………………………………………….. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün deyişi: “Ancak Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir” Savaş; sivil siyasetin, silahla devamı olarak nitelendirilmektedir. Savaş siyasetçilerin bir kararı olmaktadır. Bu kararlar yanlış olamaz mı? Hiç olmaması mümkün mü? Bana göre bu savaşımız nedir. Önce ” korkma, çekinme, yürü ya düşünce” diyerek girişeyim konuya. Biz, orta doğu daki emperyalist kapışmasında, Rusya’nın B planı olabiliriz. Artık, nükleer savaş olmayacağı tezinden hareket edersek, ABD ve Rusya, orta doğudaki hegemonik kapışmalarında, hangi ittifaklarla ne kadar ileriye gidebileceklerini, hayvanlarda görülen, dişi için kapışmalarda olduğu gibi, vücut diliyle ve küçük hamlelerle test ediyorlar. Ama asla öldürücü bir dövüşe girişeceklerini düşünmüyorum. Sonunda yeni bir çıkar planıyla uzlaşabilirler ve biz pekala bir satışa gelebiliriz. Niye olmasın. Ne yani Rusya, bizim kurtuluş savaşımız zamanlarında, SSCB kurucu devleti iken olduğu gibi, saf sosyalist bir devlet mi. Niye olsun ki? Üstelik, Almanya ve Rusya ittifakı, ABD ile hegemonik çatışmalarında üstünlük elde etme amacıyla, Türkiye’yi Nato’ dan sert bir şekilde koparmaya çalışıyor olabilir. Yani sonuç olarak bu savaşın, milli çıkarlar doğrultusunda bir zorunluluk olarak, başlatıldığını bir türlü düşünemiyorum. Ayrıca Nato’ ya ayılıyor, bayılıyor değilim. Tam tersi düşüncedeyim. Ama Nato’ dan çıkmamız, * Kolektif bir siyasi şuur, tartışma, emek ve geniş bir mutabakat sonucu, geniş katılımcı bir karar ile, * Yepyeni alternatif, tarihi askeri bir sosyal statünün, zeminin, çok sağlam inşası sonucu mümkün olabilir. Bu olmadan, belirsiz ve çürük bir zemine doğru aniden sürüklenmemiz, toplumsal ve siyasi bir depresyon doğurabilir. Bu insanlarda da böyledir. Depresyona neden olan sosyal zemin kaymalarına örnek olarak: * Bir yakının ölmesi, * Bir yakının doğması (çocuğun), * Evlenme, * Boşanma, * En çok işsiz, ekmeksiz kalma, * İş değiştirme, * Şehir değiştirme gösterilmektedir. Ben bu savaşımızı, askeri açıdan yanlış bir savaş olarak da nitelendiriyorum. Çünkü: Ben, milli güvenliğimizi, kısaca milli sınırlarımızın güvenliğini korumamız için, sınırlarımız ötesinde askeri harekât yapmamızın mantığını yanlış buluyorum. Hemen peşinen; “bize ne Kürdistan’dan, kürt koridorundan deyip, konuyu daha baştan eksajere ederek konuya girişeyim. Biz Nato ülkesi olmamız nedeniyle, stratejik düşmanımız olan Sovyetler Birliği ile hem de nükleer silahlar gölgesinde, yetmiş yıl boyunca sınır komşusu olarak yaşadık da ne oldu. Sonuca doğru: Diyelim ki bu gün, tüm güneydoğu sınırlarımızın 50 km ötesine kadar, bir güvenlik şeridi oluşturduk. Bu şeridin bitimi, yeni bir sınır olmayacak mı? Olacak ve bu sınırın uzunluğu artacak. Çünkü merkez açı aynı kalmak kaydıyla, daire çapı büyüdükçe, yay uzunluğu artar. Peki, bu durumda uzamış bu sınırın ötesinde, düşman çeşitliliği, miktarı artmayacak mı? Artmaz olur mu hiç, hem de ne bulursan bahtına olacak bu iş. Peki bu yeni sınırda da bir güvenlik sorunu olursa, bu sınırı daha da mı ileriye öteleyeceğiz. Herhalde geri gitmek çok manasız bir ayıp olur. Bunun limiti sonsuza kadar gider. Bence bunun matematiği yoktur. Ben Milli Sınırlarımızın güvenliğini sağlama çözümünün, doğrudan Milli Sınırlarımızı korumak olduğunu düşünüyorum. Şimdi kendime hiç bir sansür koymadan, yine ” korkma, çekinme, yürü ya düşünce ” diyerek, önerilerimi sunuyorum. Böyle, askeri bir uzmanlık isteyen bir konuya, cesurca giriştiğim için, detaylarda yapabileceğim hatalardan dolayı, “önemli olan ana fikirdir” düşüncemle, kendimi önce ben mazur görüyor ve sizlerin de mazur görmesini diliyorum. Yurt dışında görev yapan tüm askeri birliklerimiz, tüm harcamalar, doğrudan Milli Sınırlarımızı korumaya yönelmelidir. Tüm güney doğu sınırımız boyunca, yaklaşık 25 km de bir, yaklaşık toplam 30 adet, içinde bir bölük asker barındıran, kale niteliğinde karakollar inşa edilmelidir. Her bir karakolda, çok mukavemetli açılır kapanır tavanlı, bir Askeri savaş helikopter pisti ve her karakola ait bir helikopter bulunmalıdır. Her karakolda uydu ve İHA görüntüleri izleme istasyonu bulunmalıdır. Artık sıkıysa kim gelirse gelsin. Bu bölgedeki Çimento fabrikaları bu ekstra iş için üç vardiya çalışıversin artık. Standart projelere göre inşa edilecek bu KALELER, engebeli arazide, o araziye göre dizayn ve imal edilmiş olan, ayaklı platform çelik yapılar üzerine konuşlandırılabilir. Kafes kiriş, cıvata bağlamalı, o araziye göre dizayn edilmiş çelik yapı parçaları, sahaya paket olarak gönderilip, hemen oracıkta monte edilebilir. (Çelik konstrüksiyon Yüksek gerilim hattı direkleri, köprüler gibi )
Oğuz Çetinoğlu: Bulgarlar, Türklüklerini unutmuş, Türk asıllı Hıristiyanlardır. Onlar kendilerini nasıl görüyorlar?
Dr. Ahmet Yücetürk: Bulgarların birçoğu ve şovenist Bulgar milliyetçileri; Bizans ve Osmanlı olmasaydı, kendilerinin Avrupa’nın en gelişmiş ve büyük medenî milleti olacaklarını iddia ediyorlar. ‘Medenî ve büyük millet olmak’ onlar için bir saplantıdır. Suçu daima başkalarına atıyorlar. Kendilerini ise sütten çıkma bembeyaz kaşık olarak görüyorlar.
Çetinoğlu: Bulgarların Bizans düşmanlığının dışa vuruluşuna pek rastlanmıyor. Gelişmelerini güya engelledikleri düşüncesiyle Osmanlılara, dolayısıyla Türklere düşmanca davranıyorlar.
Türk ve Müslüman bir ailenin evlâdı olarak Bulgaristan’da doğup büyüdünüz. Nelerle karşılaştınız?
Dr. Yücetürk: Dedem beni Türk ortaokuluna uğurlarken ‘ümide yolculuksun’ demişti. O ne büyük ümitti… Seviniyordum.
Bulgaristan’da insan hürriyetini kısıtlayan ve hayatı, yasaklar ve zorbalıklar silsilesine çeviren sözde sosyalizm uyanıklığından nasibimi ben de aldım.
Lise 1’de, paraşütle atlama kurslarına ben de kayıt oldum.Daha ilk anda önüme bariyer konuldu.
Çetinoğlu: Sebebini söylediler mi?
Dr. Yücetürk: Dediler ki: ‘Senin Türkiye’de, İzmir’de teyzen varmış; 1951’de göç etmiş, bu sebepten paraşüt kurslarına katılamazsın!’ Liste dışı bırakıldım.
Lise’de öğretmenlerimizin hepsi Bulgar’dı. Lise mezuniyetinde başarı sıralamasında 4. oldum
Çetinoğlu: Askerlik döneminiz nasıl geçti?
Dr. Yücetürk: 1959 yılında askerliğimi yapmak için Askerlik şubesinde: ‘İşçi Askeri olacaksın’ dediler. ‘Neden işçi Askeri?’ diye sordum. Bulgar Albay ‘Vatan borcu!’ dedi.
Doğup büyüdüğüm Bulgaristan’da vatan borcunu ifa etmek için bana kazma kürek saplarından başka bir şeyi lâyık görmediler. Silahı tanımak, tutmayı ve kullanmayı öğrenmek, Türklere yasaklanmıştı. En büyük tabu idi. Bir Türk’ün silâhlı asker olabilmesi asla söz konusu olamazdı. Türklerden böylesine korkuyorlardı. Korkularını açığa vuramıyorlar. Sinsi plânlarla ezmeye çalışıyorlardı.
Çetinoğlu: Bunların ne demek olduğunu, daha doğrusu kendinizin, ne olduğunuzun idrakine ne zaman vardınız?
Dr. Yücetürk: Lise döneminde ben gerçekten ‘Ben kimim, vatan neresi? Eşitlik ne demek, neden eşit değiliz?’ Sorularına cevap aramış ve kendi kendime bulmuştum.
Çetinoğlu: Bütün bu kısıtlamalararağmen doktor olabildiniz, ihtisas yapabildiniz ve genel cerrahî uzmanı oldunuz…
Dr. Yücetürk: 1961’de üniversite imtihanlarında Bulgar asıllı sınıf arkadaşlarım kadar puan aldım, tıbbiyeyi kazandım. Aralık 1967’de Hipokrat yemini ederek mezun oldum.
Eski-Cuma şehrinde mecburî hizmete dâhiliye dalında başlattılar.
Çetinoğlu: Zorluklarla karşılaştınız mı?
Dr. Yücetürk: Tedavi ettiğim hastalardan biri aktif savaşçılardan biriymiş. Şefim hastanın erken taburcu edilmesini istedi. Bir hafta sonra biri ‘Gazeteciyim’ deyip benimle görüşmek istedi. Hastayı neden erken taburcu ettiğimin hesabını sordu, tehdit etti, meseleyi uzattıkça uzattı… Kızmıştım: ‘Gazeteci kimliğinizi görmek isteyecek değilim. Bulgarcanız için şunu söyleyeyim: Bu şehirde Bulgarca dilini benden daha iyi bilen 3-4 kişi vardır. Diğerleriniz, siz de dâhil, Bulgarca bilgisi ve konuşma bakımından benim için ‘yok’ sayılırsınız. Bulgarcayı bile bilmiyorsunuz.’ Diyerek konuşmayı bitirdim.
Her halde gururunu kırmıştım. Gözlerimin içine bakarak bana: ‘Yılanın başı küçük iken ezilmeli!’ dedi ve çekip gitti. Eminim ki, gizli polis elemanıydı.
Bulgaristan’da artık doktordum. Fakat resmî devlet kurumunda çalışan bir Bulgar bana ‘yılan’ diyordu. Türklerin doktor olmasına tahammülleri yoktu. Bizi rahat bırakmayacaklarının işareti idi…
Çetinoğlu: Şikâyetçi oldunuz mu?
Dr. Yücetürk: Kime şikâyet edeceğim? Muhatabımı cezalandıracak, hiç değilse onu kınayacak bir merci bulmak mümkün değil. Üstelik meseleyi alevlendirmiş olurdum. Başıma ‘iş’ açardım…
Çetinoğlu: Dâhiliyeden cerrahî bölümüne geçtiniz…
Dr. Yücetürk: Dâhiliyede 1 yıl görev sürem doldu.Hastanenin Cerrahî bölümüne kadrolu tayinim yapıldı, ihtisasa başladım. Genel cerrah uzmanı oldum.
Çetinoğlu: Artık rahata erdiniz…
Dr. Yücetürk: Kaderin cilveleri bitmiyordu. 1968, yılında Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan Devleti arasında göç antlaşması imzalandı. Fakat sosyal haklar konusu havada kaldı.
Çetinoğlu: Yine problem mi çıktı?
Dr. Yücetürk: 1975 yılında‘ortopediye geçeceksin’ dediler. Ortopedi ihtisasına başladım. Bana tahsis edilen evle alakalı kira kaydımı yaptırmak için, Emniyet Müdürlüğüne gittim. Orada, bir Türk kızı, kimliğimde isminin bir harfinin yanlış yazıldığını söylüyordu. Emniyet görevlisi sinsice gülerek: ‘Kız, bir iki yıl sonra sana güzel bir Bulgarca isim koyduktan sonra, yanlışlık olmaz!’ dedi. Emniyet görevlisi ağzından kaçırmıştı. Türklerin isimlerinin değiştirileceğini öğrenmiş bulunuyordum. O anda yıldırım çarpmış gibi oldum. Kulaklarım çınlamaya, kafam zonklamaya başladı. Demek ki zamanı gelmişti: Doğup büyüdüğüm bu ülke,isim değiştirme barbarlığını hazırlamış, uygun zamanı bekliyordu. Bu ülke artık benim için ‘vatan’ olmaktan çıkmıştı.
Çetinoğlu: Bulgaristan’ı terk etmeyi kararlaştırdınız. Sonra?
Dr. Yücetürk: 1968 Göç Antlaşması’nın ek protokolü Kasım 1977’de Ankara’da imzalandı; Protokole göre göç etme hakkına sâhip oluyordum. Mayıs 1978’de, göç etmek için müracaat ettim. Haziran ayından 30 Kasım’a kadar Göç etme Pasaport Şubesinde: ‘Size hâlâ bir şey yok.’ Cümlesini 22 defa işittim.
Çetinoğlu: Bulgaristan’ı terk etmenize izin vermiyorlar. Terk etmezseniz, Bulgar ismi kullanmak mecburiyetinde bırakılacaksınız…
Dr. Yücetürk: Evet! Kırk katırla kırk satır arasında tercih mecburiyetinde kalmamak için Göç Etme Komisyon Başkanlığı’nın makamına gittim. İl Halk Şurası Başkan Yardımcısı Kiril Petkov, aynı zamanda il hastanesi yetkili sorumlusu idi. Onunla bir hayli gergin bir ortamda konuşmamız oldu.-Doktor, hangi durum sende göç etmek ihtiyacını doğurdu? Diye sordu.
On ayrı sebebi sıralarken;
1-Lise 1’de paraşütle atlamak yasak, diye başladım.
Cevabı dikkat çekiciydi: ‘Tabiî yasak olacak. Sen paraşütle atlamayı öğrendiğinde Türkiye için, yetiştirilmiş asker olacaksın. Bunu yapmak ahmaklık olur.’ demişti.
Bu Bulgar komünist yönetici, biz Bulgaristan Türklerini doğup büyüdüğümüz ülkede ‘beşinci kol’, Türkiye’nin, Bulgaristan’daki faşist Franko tipi ajanları olarak kabul ediyordu.
Çetinoğlu ‘Yılanın başı’ meselesini de söylediniz mi?
Dr. Yücetürk: Söyledim. Ayrıca; Askerliğim sırasında silahı tanımama, kullanmayı öğrenmeme, Türk olduğum için izin verilmediğini de de söyledim. Diğerlerini de sıraladım:
-1922 yılında inşa edilen Türk Mektebi’ni, 40 yıl sonra yıktınız. Yerinde kocaman bir çukur ve çirkin bir taş yığıntısı mevcut. Bu kültür ocağı bir müze olarak bırakılamaz mıydı?
-Beş-altı yaşındaki oğlum televizyon seyrederken: ‘Baba, tuğgeneral olabilir miyim?’ diye soruyor.
Şimdi ben de size soruyorum, cevap verin: Yarın benim oğlum, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde tuğgeneral olabilir mi?
Göçmen olmak isteğini bende uyandıran sebepleri 10’a tamamladığımda şaşkınlıkla bana bakıyordu.
Netice alamadım…
20 Eylül 1978’de, izinden dönmüştüm. Ameliyathane plânında büyük Ortopedi ameliyatı var. Şefim plânlamış, ben ameliyat edeceğim.
Uroloji şefinden duydum: ‘Bu sabah başhekimlik toplantısında İl Halk Şurası Başkan Yardımcısı Kiril Petkov da vardı’ dedi. Birden kafama dank etti…
İşte ‘Ameliyathanenin tavanında sarkacak Demokles kılıcı’ diye düşündüm.
17 yaşındaki gencin uyluk kemiği ameliyatı başarılı bir şekilde sona eriyordu ki, gelen sıhhiyeci: ‘Doktor Ahmet, Başhekimin sekreteri haber etti. Dr. Simeonov odasında sizi bekliyormuş.’ dedi.
Ameliyat bitti, başhekimin odasına gidiyorum.
Bu sırada trafik kazasında yaralanan bir hasta geldi. Baldır (kaval) kemikleri kırık. ‘Ameliyatı sen yapacaksın! Başhekimin yanına gideceğini de biliyorum.’ Dedi şefim.
Başhekimin odasındaki elektrikli havayı hissediyorum; bana ‘sıcak’ gelecek.
Burada da Demoklesin kılıcının ikizi benim üzerimde ve kılıç kıldan ince bir iplikle tavanda asılı duruyor.
Rüya görmüyorum… İl Sağlık Müdürü de burada.
Başhekim sordu: Acaba Dr. Ahmet gereken yerine oturmuş mu? Oturmamış mı?Türkiye’ye göç etmekten Vazgeçmiş mi, vazgeçmemiş mi? Bu soruları cevaplandırmaya hazır mı? Ankara’nın propagandasına inanmaktan vazgeçmiş mi? Partinin emrettiği görevlerde hizmet etmeye hazır mı?
Çetinoğlu: ‘Parti’ sözüyle herhalde Komünist Partisi’ni kast ediyor. Siz Komünist Partisi’ne üye miydiniz?
Dr. Yücetürk: Hayır! Komünist Partisi üyesi değilim. Sorularının maksadı şu: Dr. Ahmet, kimin hizmetinde bulunacak? Bulgaristan’ın mı Türkiye’nin mi?
Çetinoğlu: Cevabınıza göre ameliyathanenin tavanındaki kılıcı bağlı tutan ip kopacak ve sizin ense kökünüze saplanacak mı yaksa yerinde kalacak mı?
Dr. Yücetürk: Hayatımın en heyecanlı ve tehlikeli anlarından birini yaşıyorum. Düşüncelerimi ve kararımı savunmak benim için şeref meselesi…Kendi kendime telkin ediyorum: ‘Hiç irkilme, Ahmet! Ne sesinde, ne de ruhunda biz eziklik olmasın. Tavanda kılıç asılı olsa bile sen elindeki kılıcı namusun, şerefin için mertçe kullan! Korkmak, kazanma şansını kaybetmektir. Tavandaki kılıcı düşürmemek veya düşmesinin sana zarar vermemesini sağlamak mecburiyetindesin. Bu da davranışların ve söyleyeceğim cümlelerle mümkün olabilir.
Cevap veriyorum: Benim etrafıma bakışım ve dünya görüşlerim şekillenmiştir. Hiçbir sebepten dolayı yeniden gözden geçirmek ihtiyacını duymuyorum.
Ben kaçmıyorum. Ben hakkımı istiyorum.
Çetinoğlu: Ne cevap veriyorlar?
Dr. Yücetürk: Cevapları da benim kararım gibi keskin oluyor. Böyle azimli tutumunu devam ettirirsen, biz seni işten kovacağız ve sen Bulgaristan’da hiçbir yerde doktor mesleğini icra edemeyeceksin. Senin meslekî hazırlığını biliyoruz, genel cerrahî uzmanı olarak senden memnunuz, sonra iki ihtisas sâhibi yapıyoruz seni, sen ise ‘bariyerin diğer tarafına’ hazırlanmışsın. Hey, seni siyasî elverişsizlik sebebi ile işten atacağız.
Çetinoğlu: Sonra?
Dr. Yücetürk: Cevap verdim: ‘Size söyleyeceğim başka bir şey yok. Sizin de bana başka sualleriniz yoksa lütfen beni bırakın. Ciddi bir kemik ameliyatı beni bekliyor.’
Çetinoğlu: Bıraktılar mı?
Dr. Yücetirk: Evet! İkinci ameliyatım da başarılı geçti.
Dr. Yücetürk: Evet ama uğursuz kılıç ameliyathane tavanında yine tehlikeli bir şekilde asılı duruyor. Ameliyathane sıhhiyecisi geldi, ‘Saat 14,30’da seni İl Halk Sağlığı Müdürü’nün makamında olmanızı istiyorlar.’ Dedi.
Kendimi toparlayıp, İl Halk Sağlığı Müdürü’nün yanına gidiyorum. İlk sözü: ‘Dr. Ahmet, yukarıdan en sorumlu kişiler, seni siyasî elverişsizliğin sebebiyle işten çıkarmamı emrettiler. Burada meslekî hazırlıktan söz etmiyoruz. Biz senin ciddiyetini ve profesyonel hazırlığını biliyoruz ve saygı gösteriyoruz. Burada siyasî elverişsizlik söz konusudur. Seni siyasî sebeplerden dolayı işten çıkarıyoruz, sen ise ürküp sarsılmıyorsun bile.
Bulgaristan’da hiçbir yerde doktor olarak iş bulamayacaksın. Söyle! Daha neye güveniyorsun?
Çetinoğlu: Maceranın sonuna gelindi galiba…
Dr. Yücetürk: 20 Eylül 1978 tarihinde başarılı iki ortopedi ameliyatı yaptığım esnada, iki ameliyat arasında siyasî-polisin çapraz sorgulamasına maruz kaldım. Beni işimden kovma kararı aldılar. Bunu da Türkiye’ye göç etme sebebi olarak sicilime işlediler.
21 Eylül 1978 tarihi ile Türkiye Cumhuriyetine göç etmeye müracaatından dolayı, ‘işe elverişsiz kişi olarak işinden azledilmiştir’ ibâresi ile işimden çıkarıldım.
Çetinoğlu: Sonra?
Dr. Yücetürk: Türkiye’ye göç etmek istediğim için beni ve ailemi takibe almışlardı. Bir sonraki gün 22 Eylül 1978’de, Çocuk Yuvasına giden kızımızı, hemen yuvadan almamı söylediler. Bir hafta geçti, öğretmen olan eşimi de işinden azlettiler. Daha sonra, 1985’te ben Belene Kampı’nda tutuklu iken, lise son sınıfta okuyan oğlumuzu ders saatinden alan Gizli Polisler Emniyet Müdürlüğüne götürmüşler.
Çetinoğlu: Ders saatinden alarak…
Dr. Yücetürk: Evet! Ders saatinden alarak… Oysa ders saatinin dokunulmazlığı vardır! Kimse ders saatini bölemez ve öğrenciyi dersten alamaz!
Yine 1985’te Ben hâlâ Belene Toplama Kampında idim, yine Gizli Polis oğlumuzu bu defa evden alıp Emniyet Müdürlüğüne götürmüşler. Orada sorgulamadan sonra, bir yazı metni dikte ederek, el yazısı ve ile yazdırmışlar. Emniyete çalışması için de baskı yapmışlar. Şehrimizde Lise bitiminde, Lise son sınıf birincisine altın madalya verilmesi gelenek olmuştu. Fakat lise birincisi olan oğlumuza verilmedi.
30 Kasım’da son göçmen kafilesi de Türkiye’ye gitti.
Hastane yönetiminden bir tebligat aldım; beni oturmakta olduğum kiralık evden çıkarmayı kararlaştırmışlar. İlin Komünist Partisi yönetimi ve Devlet Güvenlik Servisi, kapitalist Türkiye’ye göç etmek istediğim için beni kıskaca aldı.
Konuyu Mahall! Mahkemeye taşıdılar. Ben mahkeme kararını kabul etmediğimi beyan ile yüksek mahkemede yeniden yargılanma talebinde bulundum. Beni İl Savcısı Apostol Apostolov’un makamına çağırttılar. Savcının önünde ne sıkıntılar çektim bir ben bilirim.
Çetinoğlu: Peki Efendim, maceranın devamını bir başka röportajda konuşuruz.
Dr. AHMET YÜCETÜRK:
4 Temmuz 1941’de Bulgaristan’ın Eski Cuma (Tırgovişte) iline bağlı Avdallar (Lovets) Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde okudu. Sonra Eski Cuma Türk Ortaokulu’na devam etti. Doktor olmak istediği için Bulgar Lisesi’ne kaydını yaptırdı. Bu liseyi dördüncülükle bitirdi.
Bulgaristan’da her Türk gibi askerliğini iki yıl işçi asker olarak yaptı.
Az ileride rayları sarsarak var gücüyle ilerleyen bir kara tren… Koşsam, yetişsem yol sana çıkar mı? İçimde sirenler, feveranlar, çığlık çığlığa amansız bir koşuşturma ve mahşer yeri… Onca hengâmede duyabildiğim tek ses ise sensizliğin sesi… Sen yoksun ve ben burada iyi değilim. Vuslatsız ayrılığın günde üç öğün yoklar yaralı yüreği. Sol yanım gibi eksik ve mahzun kalır yine pazarlar. Sala seslerine yâren olan adın bir kor olur dilimin ucunda… Kabuk tutmaz, nasır bağlamaz ılık ılık acın taşar gönül kubbesinden. Gözlerim yorgunluk bahçesinde mor sümbüller dökerken yokluğunda sararan, sensizliğin yaşını alan benek heyulası ellerim istemsizce, zelzeleye tutulmuşçasına titrer. Ayaklarım yerini yadırgar, terk eder tüm gerçekliği. Ve ben adımlarken bulurum senli yollarda kendimi. Her bir köşesine anıların nakşolduğu sokaklar, tüm gün bizi gözleyen vefalı köprü altından geçen deresiyle sinesini açar, her zamanki anaçlığıyla buyur eder. Sen yine oturursun koca çadırlı ceviz ağacının gölgesinde. Elin düşünceli çehrene dayanak olurken gözlerime diktiğin zeytuni gözlerin son bir gayret biraz daha görür müyüm telaşı taşır. Bilirsin uzak diyarların kapısı aralanmış, kervanın yola düşme vakti gelmiştir. Yüksekçe yerdeki kırmızı boyalı ev sabırsızca yolunu gözler ve artık ten kafesi sıkışır, dar gelir ruhuna. Yudum yudum ayrılık nefesini solurken uzun yollardan gelmiş yorgun gülüşler konar dudağının kıyısına. Sesine çöken acı ve mahkûm çaresizliği ise çok sonra anlaşılır. Geriye beyhudeliğe tutsak, vakitsiz bir anlaşılma kalır. Şimdi hasretin burnumda alev alev tüterken ben hiçbir zaman açılmayacağını bildiğim bir numarayı tuşlarken bulurum kendimi…
Gezi davası ve Osman Kavala dosyasının düşündürdükleri!
Peşinen ifade etmek gerekirse, bu davada yargılananlar ve bilhassa Osman Kavala’nın siyasi görüşlerinin yapacağımız bu hukuki değerlendirmede hiç bir önemi bulunmamaktadır.
Tam aksine siyasilerin ve devleti temsil edenlerin bugünde bile yaptıkları gibi, derdest bir ceza yargılamasında mahkeme heyetinin etki altına alınması anlamında, tavsiye ve telkinlerden kaçınmak gerekirdi.
Şu ana kadar kimse Gezi Davasındaki “sürpriz beraat” kararlarının gerçek sebebi hakkında bir şey yazmadı…
Yazanlar ise; gerçeklerle uzaktan yakından hiç bir alakası olmayan “komplo senaryoları” ürettiler…
Dosyanın kapsamını ve bilhassa delilleri bilmediğimizden, bizim yapacağımız değerlendirme, sadece kamuoyunun da bildiği gelişmeler ve hukuki süreçlerden hareketle olacaktır.
Bilindiği üzere, bu dosyada bir hak ihlali olup olmadığı daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmiş ve 5 “karşı oya” mukabil 10 üyenin çoğunluk kararına göre, dosyada “hak ihlâli” olmadığı yönünde sonuca varılmıştı…
Osman Kavala’nın avukatları AYM’nin bu kararından sonra, konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin önüne götürmüşlerdi.
Dosyayı inceleyen AİHM 10 Aralık 2019 tarihinde birden çok gerekçeyle, Osman Kavala lehine “hak ihlâli” kararı vermiş olmasına karşın, yerel Ağır Ceza Mahkemesi bir kaç duruşmadır, “kararın resmi tercümesinin ve kesinleşme şerhinin Adalet Bakanlığı’ndan beklenilmesi” şeklindeki usuli sebeplerle, AİHM kararının yerine getirilmesini geciktirmişlerdi…
Mahkeme üyesi hâkimlerin de çok iyi bilebileceği gibi, verdikleri bu ara karaların anayasaya aykırılık türünde bir hukuk ihlali teşkil ettiği kesindi.
Kanaatim odur ki, AİHM’nin kararına uymamanın muhtemel hukuki sonuçları gözetilmiş olmasaydı, sittin sene bu karar o mahkemeden çıkmazdı…
18 Subat 2020 tarihli duruşmada mahkeme heyeti daha fazla bu durumun devam edemeyeceğini bildiklerinden, kendi “hukuki geleceklerini” gözeterek, kamuoyunda sürpriz sayılan bu kararı verdiler.
Bu kısa değerlendirmeden sonra vurgulamak istediğimiz en önemli husus ise; bu durumda bulunan herkesin Osman KAVALA gibi mali imkânlara sahip değilse, şöhretli bir avukatlar ordusu yoksa 28 ay değil, 280 ay sonra bile hukuka ulaşmasının mümkün olmayacağıdır.
Yani, yaşadığı 28 aylık tutukluluk süresine rağmen yine de Osman Kavala, hukuka ulaşmak bakımından şanslı vatandaşlarımız kategorisindedir. Düşünün ki, bıraķın AİHM’e ulaşmayı ve karar almayı, 28 aylık bir sürede AYM’ne ulaşıp da sırası bekleyen ne kadar başvuru vardır acaba?
Özetle; daha önceki yüzyılları bir kenara koysak bile, ilanının üzerinden 97 yıl geçmiş olmasına karşın hâlâ “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesi” olamamış, hukuk devletinin güvencelerinden de ayrımsız bir şekilde vatandaşlarımızın tamamı yararlanamamıştır…
Yani eski Yunan’dan itibaren “kanun; büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçük sineklerinse takılıp kaldığı örümcek ağı” olmaya devam etmektedir.
Türk Milleti yüz yıllardır karşı karşıya olduğu bir “zihniyet meselesi” dolayısıyla nesilden nesile aktarılan ve birbirine benzer acı olaylar yaşıyor.
Bu nedenle Türk Milletini bu acılardan kurtarmak ve istikbalde rahat etmesini sağlamak için binlerce yıllık bu probleme el atmak zorundayız
Ancak toplumun geneli tarafından henüz keşfedilmemiş olan bu “zihniyet meselesi” dış güçler ve ülkeyi yönetmek isteyenler tarafından çok iyi analiz edilmiştir. Adeta millet olarak atacağımız her adım öncesinden bunlar tarafından bilinmektedir.
Zihniyetimiz yanlışta olsa nerede ise karakterimiz haline gelmiştir. Bu nedenle eğer zihniyetimizde bir problem var ise bu karakterimize de önemli oranda yansımaktadır. Ancak kanaatimce karakter ve zihniyet arasında çok derin uçurumlar vardır. Yani zihniyet bozuk olsa bile karakter düzgün olabilir.
Türk Milleti unutkandır. Çoğumuza akşam ne yediğimiz sorulsa doğru cevaplar veremeyebiliriz. O sebeple 10 yıl veya 100 öncesini hatırlamak bile mümkün değildir. Acılar, başımıza gelenler ve ödediğimiz bedeller kolayca unutulur. Savaşlar ve depremler bunun en yakın örnekleridir.
Türk Milleti nerede ise aptallık derecesinde saf ve iyi niyetlidir. Olayları gerçeklik ekseninden ziyade duygusallık çerçevesinde değerlendirir. Buna son örnek ise varlığını tehdit eden Suriyeli sığınmacılar konusunda Ensar-Muhacir’in dayatması ile susturulmuş olmasıdır.
Allah, din, peygamber, kutsal kitap gibi konularda akılcılıktan uzak neden olduğu bilinmez bir biat anlayışı içindedir. Camilerde Arapça yapılan duaları bilmeden amin der…en azından kendi dilinde dua edilmesinde bile ısrarcı olmaz. Hurafeye inanmaya yatkındır. Ancak cehennemden çok korkar ve cehennemden kurtulsun diye uyduruk şeyhleri Allah ile arasına aracı koyar. Hatta uydurulmuş din ile din arasındaki farkı çok iyi bilir ama dünyevi nedenlerle buna göre yaşamak işine gelmez… Yaptıkları veya yapmadıkları ile cemiyetin zarar gördüğünü bilir de sesini kolay kolay çıkarmaz.
Eğitimden bir türlü hoşlanmaz. Cehalet rahatsız etmez. Kadercidir!
Çalışkan değildir! Kolaycıdır! Ekmeğini doğrulttuğu zaman şükür eder işi rölantiye alır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milletine hitaben söylediği şeylerin çoğu aslında millette gördüğü değil görmeyi arzu ettiği şeylerdir. O kanunlarda yaptığı devrimler kadar aslında Türk Milletinin zihninde de bir devrim yaratmaya çalışmıştır.
Türk Milleti sorumluklarını hep başına gelmiş adamlara devretmiştir. Denetim görevinden kaçınmıştır. Hâlbuki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü dillerden düşmez ama ona göre de yaşanmaz. Bu ona çeşitli mihraklar tarafından da telkin edilmiştir. O da işine geldiği için kabullenmiştir.
Aslında yanlışın ne olduğunu pek ala bilir. Ancak çoğunlukla işine gelmediğinden bu yanlışları yapmaktan da geri durmaz. Bu durumu veya benzerlerini anlatan Nasreddin Hoca Fıkraları, Karagöz-Hacivat atışmaları, hiciv dolu şiirler, deyimler ve atasözleri çok meşhurdur.
Futbol takımı gibi taraf tutar. Yani yanlışlarında bile tutucudur denilebilir. Bu nedenle özeleştiri yapmaktan kaçınır ve topu başkalarının üstüne gönderir. Menfaatleri birçok aile, evlat, vatan, bayrak gibi kutsal sayılabilecek şeylerden önce gelir fakat bu konularda uyarıldığında da hamaset dolu itirazlarda bulunur.
Adaletin gerçekleşmesini ister ama adaletin bu dünyada tecelli etmeyeceğini düşünür. Bu nedenle hak arayışını genel de ahirete bırakır. Zulmü ve zalimi sevmez ama “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile pek de sesini çıkarmaz. Hak, adalet ve hukuk arayışında olanları da Don Kişot olarak niteler! Bilmez dediğimiz bu insan tipi kalkar size durumu İspanyol edebiyatının başyapıtlarından biri olan roman kahramanı Don Kişot ile örnekler…
Günlük yaşar yarını düşünmez. Etraflı da düşünmez. Onun için Osmanlı zamanında “etrakı bi idrak” denilmişti. Yani aklı olanın idraki olmayabilirdi!
Ezan susmamışsa bayrak inmemişse sanki bir sorun yok gibi görür. Hâlbuki yıllardır ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin sömürgesi olan İslam ülkelerinin de, bayrağı inmemiş ve ezanı susmamıştı..
Mukayeseli değerlendirmelerden uzaktır. Belki de mukayese ne demek farkında bile değildir. Tarih, hukuk, teknoloji ve diğer mukayese etmesi gereken şeylerin önemini de kavramamış olabilir.
Dedim ya aslında bilimsel incelemelere konu olacak bir zihniyet meselemiz var. Hemen itirazlarda bulunabilirsiniz. Ben zaten itirazlarda bulunacak insanlar için bu konuyu gündeme getirmedim. Ben böyle bir zihniyete sahip değilim diyecek arkadaşları da saygıyla karşılıyorum. Lafım sözüm bu tür bir zihniyete sahip insanlarımızadır.
Eğri oturup doğru konuşalım deriz ama doğrular karşısında yanlış konuşmaya ve yapmaya da devam ederiz!
Başarmak ve böylece ülkemize ve de Türk Milletine faydamız olsun diyorsak zihniyetimizdeki arızaları gidermek ve kendimizi değiştirmek zorundayız. Bu konuda bilimsel çalışmalar yapanların topluma önderlik yapması gerekiyor. Haydi, bakalım çıkın öne!
Biz falan şeyi üretebilir miyiz, 20. asrın sorusudur. Tasarlayabilir misiniz? Pazarlayabilir misiniz? Türkiye otomobil üretir mi? Üretir tabi. Üretmeli mi?
1968’de ODTÜ’de çalışmaya başladığımda Fizik Bölümü’ndeki arkadaşlar transistör yapma peşindeydi! Transistör o günlerin yenilikçi ve ileri teknolojisiydi. Türkiye’de transistör yapmak! Ne güzel! Sonra ODTÜ, transistör değil de devrim yapmaya karar verdi. Transistörden tekrar haber aldığımda aradan yıllar geçmişti. Bir devlet kuruluşu, transistör yapmıştı. Ancak küçük bir problem vardı. (Rakamlar tamamen farazidir) Bizim 5 TL’ye mal ettiğimiz transistörü Tayvan 25 kuruşa satıyordu!
O günlerle bu günler arasında dağlar var. Fakat temel problemler aynı.
Şimdi soruyoruz: Türkiye otomobil yapabilir mi? Yapar tabi de doğru soru bu değildir. Doğru soru, “Türkiye, devlet eliyle otomobil yapmalı mı?”dır.
Buhar makinesi yapalım mı?
2020’de otomobil, 1968’deki transistör kadar heyecanlı değil. Dört endüstri devriminden bahsedilir. Birincisi buhar makinesinin üretime girişidir. İkincisi, kimya endüstrisi ve Henry Ford’un üretim bandı.
Otomobil bu ikinci devrimin göz bebeğiydi. Yüzyıl öncesinin, 1900’lerin yenilikçi ürünü. Sonra Endüstri 3.0 geliyor. Elektronik, bilgisayar. Transistör, 3.0’ın işi. Bugün Endüstri 4.0’deyiz. Yapay zekâ, yapay canlı, üç boyutlu baskı, nesnelerin İnterneti. Peki, Türkiye otomobil yapabilir mi? İsterseniz buhar makinesi de yapar, fayton da. Yapmalı mı?
Herhangi bir şey, mesela otomobil, üretecekseniz önce şu sorulara cevap vermelisiniz: Dünyada insanlar niçin benim otomobilimi tercih edecek? Rakiplerimin kalitesini katlayacak yepyeni bir buluşum mu var? Yok, kaliteyi ucuza mal ettiren bir avantajım? Olağanüstü servis mi veriyorum? Bunlardan birini yapıyor ve ilk defa yapıyorsanız … İşte bu yenilikçilik-inovasyondur. Bid’at yani.
Son bir soru: Benim markam, diğerlerinden daha mı meşhur? (Bu son sorunun da öncekilerle ilgisi var. O tanınmışlık, geçmişte ispat ettiğiniz avantajların hatırlanmasıdır aslında.)
Azıcık, 120 yıl kadar geç kaldınız
İlk etkili kanser ilacını, ilk kolay zayıflama ilacını, ilk yapay zekâlı şoförsüz otomobili yapan çok kazanacaktır. Bu sonuncusu, şu anda sahada deneniyor.
Bunları ilk yapan, rakibi olmadığı için kâr marjını geniş tutacaktır. Fakat bu ancak birkaç yıl sürer. Arkadan bir rakip çıkar ki o, “niçin beni tercih etsinler” sorusuna başka bir cevap bulmuştur. Sonra bir daha, bir daha… Sonuçta ekonominin ilkesi çalışır. Kâr marjı, mevduat faizi seviyesine hatta altına iner. Buna, fiyakalı bir laf olsun diye “konsolidasyon” deniyor. Ürünün yaşam döngüsüdür bu. Son safhada şirketler kapanır veya ayakta kalabilmek için birleşir.
Otomobil sektörü bu döngünün neresindedir? Elektrikli, hibrid de kurtarmıyor. Sektör konsolidasyonda. Bu markaları tanıyor musunuz: Seat, Skoda, Audi, Porche, Volkswagen? Bunlar artık tek firma. Citroen, Opel, Peugot? Bunlar da öyle. Renault, Nissan, Dacia da. Otomobilde konsolidasyon Ford’la başlamış. General Motors, GM, diye bir firma var. Onun Chevrolet, Oldsmobile, Cadillac ve daha bilmem ne markaları vardır. Bunların çoğunun bir zamanlar bağımsız, otomobil şirketleri olduğunu pek az insan bilir. Ford, daha kaliteliyi daha ucuza yapmasını sağlayan inovasyonu, yani üretim bandını ve işçiye yüksek ücret vermeyi keşfedince bu eskiler sıkışıp birleşti. Bir de batmışlar var: Packard, Rambler, Nash, ve niceleri…
Peki, ne yapmalı: Google ile rekabet edecekseniz nesnelerin İnterneti ve yapay zekâyı kullananını deneyin. Elektriklide Tesla Model 3 şu anda ikinci elde satılıyor. Galiba yakıt hücrelisi yok henüz.
üretebilir miyiz değil
Ya daha kaliteli, yahut aynı kalitede ama daha ucuz. Bunun için de diğerlerinden daha iyi bir tasarım, üretim ve pazarlama lazım. Üretim en kolayı. Siz üstün bir tasarım yapar, pazarlamada da rakiplere tur bindirirseniz, Çin’e verin, onlar üretir. Biz falan şeyi üretebilir miyiz, 20. asrın sorusudur. Tasarlayabilir misiniz? Pazarlayabilir misiniz?
Dünyada başa güreşen iPhone’un arkasında şöyle yazıyor: ABD’de tasarlanmış, Çin’de üretilmiştir!
Pazarlama gurusu Seth Godin, “Geçen asırda“, diyor, “İş yapmak ayakta duran bir adam gibiydi. Kafası üretim, sol kolu tasarım, sağ kolu pazarlamaydı. Önemli olan üretimdi. Ürettikten sonra elinizi öpene satardınız.” “Bugün“, diye devam ediyor Godin, “Adam iki elini havaya kaldırmış. Önemli olan tasarım ve pazarlama. Üretimi herkes yapar.” Biliyorsunuz, on yıllardır Türkiye’de yabancı otomotiv markalarının üretimini yapıyoruz. En büyük ihracat kalemimiz o. Fakat tasarım onların, pazarlama onların, başka kritik bileşenler de onların.
Tank? Uçak?
Türkiye otomobil üretir mi? Üretir tabi. Üretmeli mi?
Bu düşünce zincirinin bir istisnası var. Tank için, savaş uçağı için, hava savunma sistemleri için böyle düşünemezsiniz. İşte Altay Tankı’na sahip olmayasınız diye çelme üstüne çelme yiyorsunuz. Patriot ile S400 arasına sıkışıyorsunuz. F35 ile SU bilmem kaça da.
Üreteceksek bunlara bir göz atmalıyız. Uygun tank motoru ve jeneratörü, zırhı, imkânsız değil. Sadece bunu araştırıp becerecek malzeme bilimi, o bilime erişecek üniversite gerekiyor. Şimdi söyleyin bana: Siz bunları yapabilir misiniz? O üniversiteyi, o araştırma merkezini kurup liyakat sahiplerine teslim edebilir misiniz?