28.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 500

Ortadoğu Bataklığı

“Sözlerim bilimle çelişirse, siz benim sözlerimi değil bilimi tercih edin.” Mustafa Kemal Atatürk

Yüzyıllardır imparatorlukların ve devletlerin baş ağrısı olan, kan ve gözyaşının seller gibi aktığı Ortadoğu’ya gelin bir de Falih Rıfkı’nın gözüyle bakalım.

Birinci dünya savaşı yıllarında 4. Ordu Komutanı Cemal paşanın emir subayı olarak görev yapan yedek subay Falih Rıfkı Atay, Filistin ve Ortadoğu’nun sembol şehri Kudüs hakkında bakın neler yazıyor. “Kudüs’ün yerli meselesi, Yahudi-Arap meselesi: bir avuç Yahudi, Altı yüz bin Arap!

Yafa’dan Kudüs’e kadar Yahudi Filistin’i birkaç defa dolaştım. Filistin’in yeni kasabaları ve köyleri, Yahudi eseridir. Bu yeni değil, yepyeni bir Filistin’dir. Köylerinde akşamları smokin giyen İngiliz Yahudi’si muhtarlık eder. Kırmızı yanaklı Alman Yahudi kızları, dilijanslar üzerinde şarkı söyleyerek bağdan köye döner. Müslüman Araplar ise, bu efendilerin hizmetindedirler. Üzümü Arap gündelikçi sıkar ve şarabı, semiz Yahudi içer.

Eski Filistin’de Arap köyü bir toprak yığınıdır. Bahçeler harap, insanlar çıplak, gözler hastalıklıdır. Yahudi Filistin’de, kasabalar, portakal kokuları ile düzgün şoseler, Frenk incirleri ile çevrilmiştir. Şubat ayında göğüsleri ve enseleri açık kadınlar, keskin kokulu gül demetleri ve olmuş portakallarla süsledikleri zengin otel salonlarında, gözleri engine dalmış, harp sonunu beklemektedirler.”(Zeytin Dağı-Falih Rıfkı Atay)

Şimdi bu kısa hikâye bizlere neler anlatıyor, esas biz ona kafa yoralım biraz ve bu gün için dersler çıkaralım.

Osmanlı’nın yüzyıllar süren hâkimiyetini bir tarafa bırakalım, ittihat ve terakkinin üç kudretli paşasının(Enver, Talat ve Cemal Paşalar) kurtarmaya çalıştığı Ortadoğu, daha da içinden çıkılmaz girift bir bataklığa dönüşmüştür. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden kovularak kaçıp Filistin’e sığınan bir avuç Yahudi, koskoca Arap âlemini esir almıştır. O Araplar ki, yüzyıllardır kendilerini koruyup kollayan, yedirip içiren Türk askerini arkadan vurmuşlardır. Bu kadar yıl Osmanlı hâkimiyeti altında kalmalarına rağmen, asla Osmanlı’laşmamış bunun aksine, ta haçlı seferlerinden beri o topraklarda görev yapan onları koruyup kollayan Türklerin birçoğu ne yazık ki, Araplaşmıştır. İşte Ortadoğu ve Arap âlemi böylesine çetrefilli, böylesine garip bir yerdir.

Burada, geniş topraklara sahip cahil halk topluluklarını, emperyal emellere sahip bir avuç Yahudi, adeta kendilerine köle yapmışlardır ve Suriye, Filistin haricindeki Arap âlemi bu durumdan gayet memnundur. Koyu bir taassubun ve cehaletin kurbanı bu Arap coğrafyasının akıbetini gören Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin yönünü batıya çevirmiştir.

Aklın, aydınlığın ve müspet ilmin ışığının batıda olduğunu Türk Milletine Mustafa Kemal Atatürk göstermiştir. O batı ki, yüzyıl din savaşlarından sonra Rönesans la ancak bu günkü bilim ve tekniğe ulaşmıştır.

Üç yıl sonra yüzüncü yılını kutlayacağımız cumhuriyetimizin fabrika ayarlarına dönüp, ortak aklı kullanarak, çağlar üzerinden atlayıp bu günkü medeni devletlerin zirvesine çıkmak hedefimiz olmalıdır. Yoksa tek adam zihniyetiyle, yapılan her hatanın sonunda Allah beni affetsin, Milletim beni affetsin pişmanlıklarının bizi götüreceği yer Sadece kâbus ve karanlıklardır. Milletimizin enerjisini, genç yeteneklerimizin yaratıcı gücünü Arap topraklarında heba etmeyelim, ne yapılacaksa kaynaklarımızı memleketimiz ve kendi insanımız için harcayalım.

Kalın sağlıcakla.

Not: Bu yazı 27 02 2020 tarihinden önce yazılmıştır.

 

İTÜ den Birkaç Sınıf Arkadaşı

0

Levent Ünsal ve  İ.T.Ü Makina Fakültesinden (1968/73) birkaç sınıf arkadaşının hikayesi

Gerçek hikayedeki isimler de, gerçektir. Zaten, e mektup olarak, TÜM sınıf arkadaşlarıma ve diğer kahramanlara gönderildiği için yayınlanmasında mahzur görmedim.

1.  BÖLÜM.

Ekim 2008, kriz patlamış, Asmaş Ağır Sanayi Makinaları A.Ş deki çalışma yıllarımdan mesai arkadaşım,

meslektaşım ve sıcak haddehane makinaları imalat firması sahibi Cemal, tahsilatlarını yapamadığı için,

çok zor durumda. Cemal; hadde makinaları ve Türkiye de imal edilmiş en büyük güçte (1500 kw) redüktörlerin

tasarımcısı. Elinde büyükçe sipariş var, bitirebilse biraz rahatlayacak ama tezgahları hacizde ve en ağır tezgahlarından birini (borverk), vasıflı çelik malzeme satıcısı bir firma götürmek üzere.

Cemal benden yardım istiyor. Siparişin bitimine kadar tezgahı götürmeseler olur mu.?

Ben, firmayı ve sahiplerini tanıyorum. Bunların yakın dostu olan, Çelik levha malzeme satıcısı bir firmanın ortaklarından birini, çok daha iyi ve 25 yıldır tanıyorum. Bu konuda görüşmeye gidiyor ve konuyu anlatıyorum.

Sonrası şöyle. Şahıs: “Senin, hazırda 30.000 T.L paran var mı?”. Ben: “Niye ki”. “Peki bu tezgahı başka biri götürürse ve benim dostum parasını kurtaramazsa, ben bu parayı ona ödemek zorunda kalacağım. Bu durumda sen bu parayı bana ödeyebilecek misin?”. “Hayır, ödeyemem”. “O zamanda böyle bir şey isteyemezsin”.

“Valla hakkaten, haklı gibisin”. ” Ama istedin ve sen iyilik istemiş oldun, ben ise bu iyiliği geri çevirmiş oldum, beni güç durumda bıraktın”. “Haklısın yani ne diyeyim”. “Sen kimseye gücünden fazla iyilik yapamazsın değil, isteyemezsin”. “Yani maddi güçten bahsediyorsun”. “Ne dersen de, paran kadar iyi olabilirsin ancak”.

“İşte orasını da sen bilemezsin. İşte tam orası, senin, paranın, kapsama alanı dışına çıkar”.

“Bu ne demek şimdi”. “ Boşver,  eyvallah”.

Çok üzülmedim, sadece gönlümdeki yerine bir çizik attım. Anladım ki onun da gönlünde, bana karşı

en küçük bir muhabbet yokmuş. Tersine, bir birikimi varmış. Haddimi bildirmek için fırsat kolluyormuş.

Çünkü sadece ve nazikçe “hayır” diyebilirdi, ama bana karşı biriktirdiklerini, kustu adeta.

 

Yine de biraz kendime kızgın, oradan yeni uzaklaşmıştım. İsa Tekeli’ den bir cep telefonu geldi.

İki yıldır, ben, Abdül Ağam, İsa telefonla sürekli görüşüyorduk. İsa, felç geçirmiş Niğde de evinde yatıyordu.

İsa: “ Levent oğlum senin sayende okulu bitirdim”. “Sen de, bunu hep söyleyip duruyorsun,

Olay şöyle idi. Ağır lise yıllarından sonra, rahatlamanın verdiği haylazlıktan, belki de uyum sorunundan ve bu nedenle konsantrasyonumun bir şekilde bozulmasından olacak, ikinci yarıyıl sonunda dersleri doğrudan temizleyemediğim için, Türk Eğitim Vakfından aldığım burs kesilmiş, başkaca para kaynağım olmadığı içinde okula bir yıl ara vermek zorunda kalmıştım. Bundan tam haberi olmayan, topçu okulundan yeni mezun subay abim, beni bir yarıyıl madden destekleyince ve bu kez  kredi çıkınca okula devam edebilmiştim.

Sadece, laboratuvarlı derslerden vizesiz duruma düşmüştüm ve bir yıl geriden geliyordum. Var gücümle ders çalışmaya başlamıştım. Geceleri okulda kalıp, ders çalışıyordum. İsa ise, salt haylazlıktan, gerilerden geliyordu.

Onu da zorla yanıma çekmiştim, bir yoldaş gerekti yanıma çünkü. Ekibe Yunus Gömleksiz de zaman zaman katılıyordu. Neyse ben, bir yarıyıl hasarla toparladım okulu. Ben, İsa, Yunus mezun olduk. İsa yıllar, yıllar boyunca, bunun sözünü edip durdu. Ama bu son aradığında, bunları yinelemesi bana epeyi iyi gelmişti.

Çünkü az önce büyük bir iyilik bozgununa uğramıştım.                                                                                                                                                                

.

Bu güne göre, üç yıldan fazla bir zaman olması gerek, Gazi Antep te yaşayan, Abdül Ağam, bir gün, beni  birdenbire evden aramış ve uzun uzun anlatmıştı, bende dinlemiştim. Eşini kaybedeli epeyi olmuştu ama, galiba üzüntüsü büyük ve tazeydi. Morali yerinde değildi. Ben böyle hissettiğim için yalvar yakar olmuştum, gel misafirim ol, çocukları da al, hepinize yer var. Razı edememiştim ama bence galiba bu candan yaklaşımım, yoğun bir telefon-mesaj iletişiminin başlamasına neden olmuştu.

Abdül Ağama daha çok, mesajla şiirler gönderiyordum. Bir mesajda Nazım’dan bir şiir parçası göndermiştim.

 

“ Bir bayrak gibi, ipin ucunda sallansaydım keşke”, demeyeceksin.

  Yaşamakta ayak direyeceksin.

  Belki bahtiyarlık değildir artık,

  boynunun borcudur fakat.

  Düşmana inat.

  Bir gün fazla yaşamak.”

 

Abdül Ağam,  meslek odalarında örgütlü siyasi mücadeleyi hiç bırakmamıştı.

Bir gün telefon etti:  “Levent, TMMOB Genel Kurulundan geliyorum. Söz aldım, kürsüye çıktım, bu şiiri okudum,

senden de bahsettim”. “Sağ olasın Abdül Ağam”.

Vay be, bu genel kurullardan ne kadar uzak kalmışken, içinde oluvermiştim. Çok duygulanmıştım..

 

Yine 2008 Eylül sonu Ekim başı,

Bir Cuma günü atölyedeyim, İsa aradı, “ Levent, Abdül Ağayı ara “. Hemen aradım, oğlu Sercan çıktı telefona,

“Hayrola, Abdül Ağam nerede”. “Babam hasta”. “Peki konuşayım”. “İyi değil”. “ Neredesiniz”. “ Hastanede”

Devam eden konuşmalardan, Abdül Ağamın beni çağırdığını hissettim. Karar vermeye çalışıyordum. Hemen verdim. İnternete girdim, ümitsizce denedim, yaşasın, kredi kartımla uçak biletimi alabildim.

Sercan ı tekrar aradım.

“Pazar sabahı, şu saatte Gazi Antep teyim”.

Sercan gelişimi sevinçle karşıladı gibi geldi bana, hissettirmek istemese de.

Ve pazar sabahı, Havaalanından beni  karşıladı. Gazi Antep merkezine kadar çok uzun bir yol vardı. Sercan genç bir meslektaşımızdı. Anlattı yol boyunca; Abdül Ağamın durumu iyi değildi. P tesi son bir mide ameliyatına girecekti. Küçük kız kardeşi Özge liseyi yeni bitirmiş ve 9 Eylül-İzmir, Mühendislik Fakültesi, Mimarlık

Bölümünü kazanmış ve üç hafta sonra da İzmir de okulu, dersleri başlayacaktı.

Gazi Antep e, Hastaneye vardık, odasına girer girmez Abdül Ağama ne diyeceğimi biliyordum. Odaya girdim.

Özgecik refakatçı kalmış, uykusuz, abisini bekliyordu. Eve gidecekti. 9 yıl önce annesini kaybetmiş şimdi de babasını kaybetmek üzereydi. Yüzünde derin bir keder, sessiz, mahcup bir itiraz  okunuyordu.

Abdül ağam çok bitkin yatıyordu. Beni görünce çok şaşırdı, biraz doğrulmaya çalıştı. Usulca sarıldım, sarmaladım.

Abdül Ağam: “Bunu hiçbir zaman unutmayacağım”.

Ben toparlandım. Sanki bir aksilik olurda söyleyemem endişesiyle, soluksuz sıraladım diyeceklerimi.

“Abdül Ağam, sen Özgeyi hiç düşünmeyeceksin. Benim iki kızım vardı büyüdüler, ama ben kız çocuklarına  

doyamadım, Özge bizim kızımız olacak. Sen yarınki ameliyatına çok yüksek bir moralle gireceksin tamam mı”

Abdül Ağamı yormadan, gün boyu sohbet ettim, arada Sercan la kantine indik sohbet ettik.

Bir ara Gazi Antep merkeze gittim, gördüm, geldim. Dönüş vakti geldi. Abdül Ağamla vedalaştım.

Atan; Sıfır, Karşılayan; Sıfır

Bir ara “Sophie’nin Seçimi” kitabı vardı, dönemsel meşhur. Bir de her dönem çok meşhur ama pek yazılıp çizilmeyen ‘Kalabalıkların Seçimi’ var.

Takım mı tutacaksın; en kalabalık olanlarına takıl, en azından 3 tane 3/1 şansın var. Parti mi tutacaksın; en çok oy alana yada en azından kazanma şansı olana oy ver, hem seçilme şansı olmayana oyunu vererek o değerli kâğıt parçasını niye heba edesin dê mi?!

Ben olsam o kâğıdı açık arttırmaya çıkarır ve en çok verene veya vaat edene saaat-tım derdim. Sonra; kim seçilirse seçilsin, hangi karakterde olursa olsun, önemli olan “bizim işimizi görür mü” sorusuna cevap teşkil edip etmemesidir netekim.

Harari’nin de bir kitabı vardı, hararetli hararetli yazdığı: HOMO-DEUS (İnsan-Tanrı, İnsanın Tanrılaşması). Biz gene mutedil gidelim ve EGO-DEUS diyiverelim; ‘Ego-Tanrı’ yani egolarını-legolarını, heva vü heveslerini tanrı edinenler. Bkz: Furkan 43, Câsiye 23.

Okullarda ders kitabı olarak okutulması ve EBA’dan da video olarak izletilmesi gereken ZÜBÜK adlı şaheserde İbram Efendi veresiyeden kaçarken önce Huzur Partisi’ne, akabinde de Destek Partisi’ne giriş yapıyordu. Yok aslında birbirimizden farkımız; lâkin Destekli atarsak Huzuru daha rahat bulabiliriz.

Siyasetçilik, dernekçilik, sendikacılık, vakıfçılık, ocakçılık, odacılık (meslek odaları) ve saire, ve sairat niye yapılır? Daha doğrusu yapmak için herkes binlerce kişilik kuyruğa niye girer hatta kimi zaman araya kaynak yapmaya çalışır? Değil mi ki gâvur ülkelerinde fikri, projesi olan toplumsal enayiler belleklerindekini 1, bilemedin 2 dönem halka yada üyelerine tahsis eder, akıtırlar; sonra da mal ve hâl beyanları değişmeden sessizce çekip giderler. Düşen bir yaprak gibi kimsenin haberi bile olmaz.

Bizdeyse (Türkiya, Turan Elleri ve dahi Âlem-i İslam) zaafların tımarı, karakter söküklerinin yamanması işlevindedir. Yani ciddi bir psikolojik ve fizyolojik tatmini içerir.

Siyaset vb. niçin yapılır: Tabii ki para kazanmak için, zenginleşebilmek için, servet edinebilmek için. Daha konforlu bir hayat, daha sükseli oyuncaklar için. En büyük rekabete en yakınımızdakilerle girdiğimiz için prestij mastürbasyonuyla ve onlara çalımı basarak rahatlayabiliriz ancak.

Karşı cinsle münasebetleri geliştirmek de epeyce bir taraftar toplar; erkekse kafasına göre bayan, kadınsa kafasına göre adam arayışı diyelim, uzatmayalım. Mevki-makam

Dinsel, Kinsel, Cinsel Açlık Üzerine

0

Nasrettin Hoca’mız, onun eşeğe ters binmiş halde şehre gittiğini görenler, “Hayırdır Hocam, eşeğe niye böyle ters bindin?” diye sorduklarında “Arkadan gelen tehlikeleri görmek için.” der. Köylüler, “Hocam, tehlike önden gelirse ne yapacaksın?” diye takılırlar. Hoca, “Önden geleni eşek bile görür.” diye cevaplar.

Riskler, tehlikeler, sıkıntılar insan ve toplum hayatının vazgeçilmez baharatlarıdır. Öldürmeyen her sıkıntı, bir rehberdir. Bazılarını öngörebiliriz, onlar önümüzdedir; bazılarını öngöremeyiz, onlar arkamızdadır. Arkadaki sıkıntılar, ya bizim bilgi ve irfanımız dışında kalmıştır ya da biz onları bir şekilde ciddiye almamışız veya ötelemişizdir.

Kişi ve toplum olarak, ötelediğimiz, görmek istemediğimiz, belki de altından kalkma cesareti gösteremediğimiz bir takım sıkıntılarımız var. Ben bunlara “dinsel”, “kinsel”, “cinsel” açlık diyorum.

Gerçek anlamıyla açlık, midenin doyma ihtiyacı hissetmesidir. Açlık, önemli bir dürtüdür; insanı yönlendirir, şiddet ve sürekliliğine göre dinden, imandan bile çıkarabilir. Açlık çeken mide gibi, bu hissi yaşayan her uzuv mutlaka doyurulmalıdır. Doyurulmayan herhangi bir uzuv, bütün bedeni, organizmayı esir alma gücüne sahiptir. Siz bunu hem kişi hem toplum perspektifinden düşünebilirsiniz.

Din, hem sosyolojinin hem psikolojinin konusudur. Varlığını uykuda bile hissettiğimiz, soyut uzvumuzdur. İnanma, inandığını yaşama ve yaşatma ihtiyacımızın sosyo-psikolojik adı, dindir. Ne kadar insansak o kadar dindarızdır. İnsan olmak ve kalmak, dindar olmak ve kalmak, ortaya koyduğumuz davranışın, düşüncenin, değerin ne kadar insani ve dini olduğunu bilmek, hem hakkımız hem görevimizdir. Bilme hakkı fıtri, görevi mecburidir. Bundan kaçış mümkün değildir, aksi halde bünye tepki verir. Bünyenin tepkisi, sosyal kaosun habercisidir.

Dinsel açlığımızın ne kadar farkındayız? Bu açlığımızı nasıl gideriyoruz? Dini açlığımızı gidermede beslendiğimiz kaynakların ne kadarı doğru, ne kadarı GDO’lu? Bünyeye zarar veren besinlerin, sağlıklı olduğunu hiçbir diyetisyen iddia edemez. Peki dini açlığımızı gidermede kullandığımız bilgiler ve ameller, bizi niçin ihya, inşa etmek yerine ifsat ediyor? Sorun nerede, bünyemizde mi, bu besinleri işleyenlerde mi, kaynakta mı? Dost ve akrabalarımla artık siyasi ve dini konuları konuşmuyorum. Fert ve toplum olarak konuşmalarımızda dini açlığımızı gideremediğimiz gibi, kavgalaşıyoruz. Ölenin de öldürenin de şehit olduğunu iddia etmek, dini bir depresyondur.

Bataklıktan beslenen sinekler gibi oldu insanlarımız. Ön yargılı olmak, herkesi kendimize düşman, parazit, rakip görmek hayat algımız haline geldi. Kin, öfke doğru yer, zaman ve kişiye karşı olursa bir anlam ifade eder. Ancak kendini ve kendi dışında herkesi kendine düşman görmek, paranoyak, şizofrenik ruh hali olsa gerek. Dostlarımızı çıkarcı, esnafı yalancı, sanatkârı sahtekar, üreticiyi hilekar, sürücüyü terörist, farklı düşüneni bölücü, siyasi eleştiri yapanı vatan haini olarak yaftalamanın nedeni mutlaka düşünülmeli, bunun için gerekli tedbirler alınmalıdır. Kin, nefret, öfke her şeyden önce kişinin kendisine zarar verir. Bir toplumda düşmanlığa dayalı haberler, programlar reyting yapıyorsa, her farklı değerlendirme bir cepheleşmeye yol açıyorsa, insanlar mutluluğu kavgada buluyorsa, başarı ve ayakta kalmak için düşmanlığın gereğine inanıyorsa, kin tutmanın açlığını çekiyorsa sözün bittiği yerdeyiz demektir.

Kainatın sahibi, canlı türünü neslin devamı için iki cinse ayırmış: Dişi ve erkek. İki cinsin sağlıklı ilişkisi, canlı türünün mutluluğu için de en önemli şart. Bu ilişkinin, dünyada ve ülkemizde sağlıklı yürüdüğünü söylemek zor. Bu konuda cinsel ifsat ile açlık, iç içe. Her iki durum da eğitimi, kontrolü, kanunları gerekli kılıyor. Alıcısı olan malın satıcı da olur, ticaretin kuralıdır. Cinsellik konusunda arz ve talep ilişkilerinin sağlıklı yürümediğini, fıtrata müdahale edildiğini, söylemek durumundayız. Taciz, tecavüz, sarkıntılık, sapıklık gibi kavramlar insanlığın ancak çirkin ve aşağılık yüzünü anlatmak için kullanılabilir. Bu sözcüklerin medyada, adli ve sosyal hayatta sıkça kullanıldığını görüyoruz. Cinsel açlığın tatmini için bu tarz eylemlere başvurulması, insanımızın yüzkarasıdır.

Her açlık, meşruiyet içinde, yeterince miktarda tatmin edilmek zorundadır. İnsan donanımı bunu gerekli kılar. İnsan, insanın kurdu değil, mutluluk aracıdır hakikatte. Dünya gerçeğine sömürgen iştahla,  kapitalist gözlükle bakanlar, her değeri kazanç aracı gördükleri için bir tarafta açlık, bir tarafta tokluk iklimi oluşturuyor, iki tarafın insafsız kavgasıyla egemenliklerini devam ettiriyorlar.

Bu acımasız oyunun figüranı olmak, bu oyunu oynak zorunda değiliz. Din, insan içindir; insani olmayı, doğru bilgiyi gerektirir. Din hokkabazlarına ancak cahiller paye verir. Kin, içimizdeki müthiş enerjidir, doğru yönlendirilmeli, terbiye edilmelidir. İstismara açık bu duygumuz, kontrolsüz bırakıldığında atom bombasından daha tehlikelidir. Cinsellik, bir bakıma cinsler arasındaki muhabbettir, dayanışmadır, bereket enerjisidir; ancak kendi amacı dışında kullanılırsa, insanı hayvanlaştıran dürtümüzdür. Yer, zaman, miktarda dini ölçüler göz ardı edilirse, insanın hem kendisine hem karşıt cinsine saygısı kaybolur, kendi utancı olur.

İnsan olmak elimizde değildi, dünyada insanız.  Açlığımızı da tokluğumuzu da iyi ayarlarsak, azı karar çoğu zarar dersek, doğru kaynaklardan beslenirsek insan kalmanın şükür ve sevincini yaşayacağız. Ölçü var, tat var; iyi niyet var, çözüm var. Kötüler, kötülere layık. Eşeklerin göremeyeceği tarafa bakalım.

 

 

Kalbi Ağrıtan Devir

Görece uzun süren bir yarıyıl tatilinden sonra Ankara’daki fakülteme bahar dönemine başlamak üzere döndüm. Yolculukları lüzumsuz uzun ve haddinden fazla konforsuz olmadığı takdirde müthiş keyifle geçiririm, Kocaeli – Ankara yollarını da artık ezberledim sayılır. Cam kenarı koltuğa kurulup kulağımda Céline Dion’dan bir parça ile yolun seyrine dalmak benim için en ala dinlenme yöntemi olmuştur 7 seneden beri. Mevzunun şehirlerarası kısmı bittikten sonra yolculuğun Ankara’daki odama kadar olan kısmından haz duyduğumu söylersem burnum uzayıverir. Koca valizle metrosuydu, dolmuşuydu derken Beysukent’e ulaşmak takdir edersiniz ki dört gözle beklediğim bir aktivite değil. Lakin yolculuğun bu kısmında da yapmaktan keyif aldığım bir aktivite var, kenara çekilip insanları ve hayatın akışını izlemek…

Tabii ki bunu yalnızca yolculuklarda değil, hayatın imkân bulduğum her anında yapıyorum. Evimize misafir geldiğinde veya misafir sayılmayacak kadar yakın dostlar geldiğinde bile salonda koltukların arkasındaki yemek masasında oturmayı seviyorum. Sohbetlere koltuklarda oturarak değil de oradan bir adım uzaktaki sandalyemden müdahil olmaya bayılıyorum; bazen bu durumu açıklamak zorunda kalsam da elzem olmadığı takdirde kurulduğum yerimi katiyen değiştirmiyorum. Neden diye içinizden geçiriyorsanız da, insan her daim hayata geniş açılardan bakmayı becerebilmelidir diye yanıt vererek gidermek istiyorum merakınızı. Geniş açıları çizmenin dayanılmaz muktedirliğine erişemeyenlerin, yaşamı yorumlama noktasında özellikle belli konularda sığ kalacağını düşündüğümü de ekliyorum. Hayata geniş bakmanın şartı sandalyede oturmaktır gibi bir önermede bulunmuyor, sadece bunu yapmaktan neden hoşlandığımı belirtiyorum.

Sandalye meselesinden sonra şimdi hayatın akışını izlemeyi sevenlere bir önermede bulunuyorum ve diyorum ki toplumumuz giderek langır lungur bir hal alıyor. İnsanların birbirine zerre kadar tahammül edemediğini gören tek akıllı ben olamam, en temel adab-ı muaşeret kurallarından dahi bihaber yaşayıp gittiğimizi gören tek akıllı ben olamam. Kaba olanların, etrafındakilere kabaca yaklaşanların güçlü olarak algılandığını; zarif olanların, etrafındakilere zarifçe yaklaşanların da güçsüz olarak algılandığını gören tek akıllı ben olamam. İnsanların müthiş bir bencillikle sadece kendilerini düşünerek kural kaide tanımaz gri makinelere dönüştüklerini gören tek akıllı ben olamam. Bu gidişatın vahametinden dertli olan tek akıllı ben olamam. O halde dertli olmakla yetinmeyelim ve bu işin sebeplerini irdeleyelim.

Toplumda bireylerin rol model olarak kabul ettiği, bu kabulleniş neticesinde de etkisi altında kaldığı figürler vardır. Bu bireyler genelde sanatçılar, siyasetçiler, aydınlar ve bürokratlardır. Türkiye’de özellikle son 18 senede toplumun azımsanamayacak bir kesiminde öne çıkan figür de hiç şüphesiz Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır. İktidara gelişi, mağdur edebiyatı, toplumun hassas noktalarını okşayışı ve kişilik özellikleri sayesinde Sayın Erdoğan sadece elde ettiği makamlarla değil, has karakteriyle de etkili bir rol model haline gelmiştir. Toplumlar kendilerini değerli hissettirmesi durumunda sıkıntılı geçen süreçlerin ardından özgül ağırlığın tamiri için kültürel kodlarına yakın özellikleri taşıyan isimlerin etrafında kenetlenir. Dünyada bunun çok örneği söz konusudur Putin’in SSCB’nin dağılmasının ardından Yeltsin’in rüzgârını güçlendirerek topluma umut vermesi, Hitler’in 1.Dünya savaşından sonra küçük düşen Almanların egosunu yeniden inşa etmesi bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Sayın Erdoğan da Türkiye için sıkıntılı olaylara sahne olan 90’lı yılların ardından yüzleri eskimiş, kredileri tükenmiş siyasilerin arasından sıyrılıp ekonomik krizi tampon tedbirlerle bir süreliğine durdurması ve toplumun kodlarını başarıyla okuması vesilesiyle bu denli parladı. Sayın Erdoğan bu parıltıyı cümbüşe çevirmek konusunda başarılı oldu, muhalefet de bu cümbüşün tonunu değiştirmekte son derece başarısız oldu. Sonunda bugünkü Recep Tayyip Erdoğan ve 18 senede çizdiği yol haritasıyla şekillenen bugünkü Türk toplumu ortaya çıktı.

Evet, toplumdaki çatlakların bazıları AKP’den öncesine dayanıyordu, dayanıyordu ama iktidar bu çatlaklara pansuman yapmak yerine oy hesabıyla çatlakları daha da derinleştirmeyi seçti. Bu zamana kadar defalarca kez AKP’yi yerden yere vurdum, gündemdeki olayları tartıştım ama son 1,5 senedir kutuplaşma ve kamplaşmanın üzerinde özellikle ısrarla duruyorum ve diyorum ki iktidar bu ulusu 3 -5 oy için bu hale getirmekten utanmalıdır. Utanmalıdır çünkü meclis salonlarında konuşulanlar oradaki 600 tane vekilin ve Cumhurbaşkanının arasında kalmıyor. İdarecilerin üslubu bu toplumun gündelik hayatını, insanı ilişkilerini, iyilik algısını, aidiyet duygusunu ve yaşayışını zedeliyor. İktidardakiler geride bıraktığımız 18 senede işinin ehli eğitimcilerin uyarılarına rağmen eğitim sistemini mahvettiler yetmedi, alttan üstten çaldılar yetmedi, hakimlerin cübbelerine cep diktirdiler yetmedi, bu koca devleti cemaatlere teslim ettiler yetmedi, bu koca devletin 120 senelik demokrasi mirasını kül ettiler yetmedi, millet açlıktan kırılırken saraylarda ‘’Bakın burası çokomelli, ekonomide kriz bekleyenleri hüsrana uğrattık !’’ dediler yetmedi, sırtlarına yel değse annelerinin ciğeri donan Mehmetçiklerimiz hakkında ‘’Burası yan gelip yatma yeri değil !’’, ‘’Birkaç tane şehidimiz var.’’ diye konuştular yetmedi, örtüsüz kadın perdesiz eve benzer satılıktır dediler yetmedi! 18 Senede nereden nereye geldiğimize bakıp da kalpte bu devrin acısını hissetmemek mümkün mü? Kendisini sertçe taşlayan Demirbaş şarkısını dinledikten Fikret Kızılok’u arayıp tebrik Demirel’in devrinden, kendisini hicveden tiyatro oyununu en ön sırada kahkahalarla izleyen Özal’ın devrinden, kendisine irticacı diye bağıranları meclis kürsüsünden sevgi ve muhabbetle selamlayan Erbakan’ın devrinden, beyefendiliğiyle sağcısından solcusuna herkesin gönlüne taht kurmuş Ecevit’in devrinden bu devre geldik işte.

Bu devir ki liyakatsizlerin devridir!

Bu devir hakkaniyetsizlerin devridir!

Bu devir istibdat sevdalılarının devridir!

Bu devir kendisini ulusundan yeğ görenlerin devridir!

Bu devir devlet adabından bihaber olanların devridir!

Bu devir kendisine oy vermeyenlere kabadayılık yapanların devridir!

Bu devir ulusunun gırtlağına nefret dilini satır misali dayayanların devridir!

Bu devir 3 oy fazla alabilmek için vatandaşları birbirine düşürenlerin devridir!

Bu devir bağırtılı çağırtılı cümlelerinden oluk oluk kibir damlayanların devridir!

Bu devir kalbi ağrıtanların devridir, ah cennet memleketim benim! Bu devir kalbi ağrıtan devirdir…

Seyyid Ahmet Arvasî ve Fikirleri

Türk-İslâm Ülküsünün Mütefekkiri, Seyyid Ahmet Arvasî, 1932 yılında Ağrı’nın Doğubeyazıd İlçesinde dünyaya geldi, 1988 yılında 56 yaşında iken İstanbul’da, 24 yıl önce 31 Aralık 1988 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

1952 yılında Erzurum Öğretmen Okulu’ndan mezun oldu. Bir süre ilkokul öğretmenliği yaptı. 1958’de Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’nden diploma aldı. Eğitim enstitülerinde hocalık yaptı. 1979 yılında emekli oldu. Aynı yıl Milliyetçi Hareket Partisi Genel İdare Kurulu üyeliğine seçildi. Gazete ve dergilerde makaleler, kitaplar yazdı.

1980 hükümet darbesinden sonra tevkif edildi, Mamak Askerî Mahkemesi’nde muhakeme edilirken cezaevinde işkencelere maruz bırakıldı.  Tahliye edildikten sonra yazarlığa devam etti.

Arvasî, çok yönlü bir şahsiyetti. Lâlettayin bir davanın değil, ‘davasının adamı’ydı. O’nun davası Türk İslâm ülküsü idi. Eğitimci, mütefekkir, hatip, edip, şair, müellif ve ideolog idi.  Büyük bir idealist ve eylem adamıydı. Çok kültürlü gerçek bir entelektüeldi. BirMektep adam’dı. Tavizsiz bir Müslüman ve şuurlu bir Türk milliyetçisiydi.

Babası, Necip Fâzıl Kısakürek’in mürşidi Seyyid Abdülhâkim Arvasî (Van-1865-Ankara 1943); ‘Dünyada iki Türk kalsa, biri ben olurum’ diyen bir Türk milliyetçisi idi. Seyyid Ahmet Arvasî de: ‘Ben Afrika’nın ortasında doğmuş bir zenci olsaydım ve bu aklım da bende olsaydı, yine Türk Milliyetçisi olurdum. Çünkü ben Amentü’ye iman ettiğim gibi iman ediyorum ki, Türk Milletinin de İslâm âleminin de kurtuluşunu, Türk milliyetçileri, Türk-İslâm Ülküsü düşünce sistemi ile sağlayacaktır.’

Veciz sözlerinden birinde: ‘İslâmiyet’i kurtarmaktan vazgeçin. İslâmiyet’le kurtulmaya çalışın.’ Diyordu.

Mayasında, şahsiyetinin kumaşında liderlik vardı. Milliyetçi gençlerin kendilerini lider olarak yetiştirmelerini tavsiye ederdi.

Seyyid Ahmet Arvasî, inandığını yaşayan, fikriyatı ile fiiliyatı aynı olan samimi bir Müslüman, gerçek bir münevver ve entelektüel, alanında âlim, yiğit bir Türk milliyetçisi, örnek, bir dâva ve fikir adamıydı.  İstanbul beyefendisiydi. Doğru, dürüst ve düzgün bir adamdı. Dostuna munis ve müşfik, düşmanına korkusuz ve cesurdu. Misafirperver, mükrim, yardımsever, âlicenap bir insandı.

Kendisine, sınıfta veya herhangi bir dost meclisinde öğrenci ve/veya dinleyici olma imkânı bulamamış milyonlarca gence, makaleleri ve kitaplarıyla ışık oldu.

Eserleri: 1-Türk İslâm Ülküsü 1; 2-Türk İslâm Ülküsü 2; 3-Türk İslâm Ülküsü 3; 4-Anadolu Gerçeği; 5-Eğitim Sosyolojisi; 6-Şiirlerim; 7-Hasbihal 1; 8-Hasbihal 2; 9-Hasbihal 3: 10-Hasbihal 4; 11-Hasbihal 5; 12-Hasbihal 6: 13-Hasbihal 7; 14-Kendini Arayan İnsan; 15-İnsan ve İnsan Ötesi; 16-Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz; 17-Mamak Günleri; 18-Sohbetler; 19-Türkiye’de Şark Meselesi ve Alınacak Tedbirler; 20-İlm-i Hâl.

Oğuzhan Cengiz; 13, 5 X 21 santim ölçülerindeki ‘Seyyid Ahmet Arvasî ve Temel Fikirleri’ isimli 360 sayfalık eserinde; merhumun dopdolu geçen 56 yıllık bir ömrün köşe taşları mesâbesindeki mühim hâdiseleri; gazete sütunlarına, dergi sayfalarına ve kitaplara, sığmayan fikriyatını ve mücâdelelerini Türk İslâm Ülküsü fikriyatının tahlilini, efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüsüyle sunuyor.

Sayfalar arasında; 12 Eylül darbecilerinin hukuk anlayışının daha doğrusu anlayışsızlığının zemin altında sürünen hâl-i pür melâlini görmek mümkün. Ki o anlayış 27 Mayıs darbecilerinin izlerini taşımaktadır: ‘Sizi buraya tıkan kuvvet, böyle istiyor…’

Bir başka bölümde; tanıyanlarının kalemiyle Seyyid Ahmet Arvasî anlatılıyor.

Ahmet Arvasî, iyi bir pedagog, muhteşem bir eğitimci, parlak bir mütefekkir olmakla birlikte,    muhterem pederinden tevârüs ettiği mânevî mirasla tam bir İslâm âlimidir de… ‘Nereden geldik, nereye gidiyoruz’ sorusuna İslâm’ın verdiği cevabı şöyle özetliyor:

‘Mutlak yokluk yoktur, Mutlak Varlık (Vâcibü’l-Vücûd) vardır. Her şey, ancak Mutlak Varlık’tan gelmiştir, yine O’na dönecektir. Bütün varlıklar, Mutlak Varlık’la varlıkta durabilirler. Yokluğa varlık izâfe edilmez, çünkü o yoktur. Öte yandan ‘madde’, asla mutlak ve sonsuz varlık olamaz, çünkü o, ‘sıfır’ ile ‘sonsuz’ arasında duran ve ‘üç boyutlu’ bir varlık tezâhürüdür. Madde, tabiata itibârı ile üç boyutlu olduğundan dâima ‘sınırlı’ bir varlık tezâhürü olarak düşünülmelidir. Onu istediğiniz kadar küçültün ‘sıfır’, istediğiniz kadar büyütün ‘sonsuz’ olamaz. Görülüyor ki madde ‘sıfır’ da ‘sonsuz’ da değildir. Bu hâliyle ne ‘mutlak yokluk’ ne de ‘mutlak varlık’ mevzubahis edilebilir. Mutlak Varlık, bütün varlık tezâhürlerinin sâhibi olan Allah’tır. ‘Her şey O’ndan geldi, yine O’na dönecektir’.

Gerçekten de ‘mutlak yokluk’ yoktur. ‘Sıfır’, insan zihninin, Mutlak Varlık’a zıt olarak, vehmettiği itibari bir değerdir. İslâm’a göre, Mutlak Varlık Allah’tır ve O’nun zıddı yoktur. Yokluğa ‘varlık’ izafe etmek aklın korkunç bir tenakuzu olurdu. Bununla da kalınmaz ‘sıfırın’, ‘hiçin’ tanrılaştırılmaına kadar gidilmiş olurdu. Nitekim, Budizmin Nirvana’sı budur.

Öte yandan Mutlak Varlık’ın inkârı ise muhaldir. Çünkü Onu inkâr etmek, bütün varlığı inkâr etmek demek olacaktır. Unutmamak gerekir, bütün itibari varlıklar, Onunla varlıkta durabilmektedirler.

İslâm’a göre, Mutlak Varlık sâdece Allah’tır ve ‘O’nun bu varlığı, her hayrın, her kemâlin ve her güzelliğin başlangıcı’, her türlü varlık tezahürünün kaynağıdır.

İslâm’a göre, hiçbir şey ‘mutlak yokluk ’tan gelip yine ‘mutlak yokluğa’ dönemez. İdrâkimize ulaşan ve ulaşmayan her türlü varlık tezâhürü, mutlak Varlık olan Allah’a ait sıfatların tecellileri ile ilgilidir.

İslâm’a göre, varlıklar yaratılmadan önce ‘Allah’ın ilmin’de’ idiler. ‘Vücut âleminde’ henüz ayrı bir varlıkları ‘yok’ idi. Onun için sevgili Peygamberimiz ‘Allah var iken hiçbir şey yok idi’ diye buyurmuşlardır. Bu muhteşem tebliğ karşısında ‘büyük imam’ Hazreti Ali heyecanlanarak ‘şimdi de öyle şimdi de öyle’ demiş ve bir ‘fenafillah’ esprisi içinde kendinden geçmişlerdi.

Gerçekten de varlıklar ve bütün varlık tezahürleri, Mutlak Varlık ile ‘var’dırlar ve Onunla ‘varlık âleminde’ durabilmektedirler. Bu sebepten, yüce ve mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de ‘Gökleri, yeri yok iken var eden O’dur.’ hükmü ortaya konulurken (Bkz. El-Enam Suresi, 101), ‘Hepimizin dönüşü, ancak O’nadır’ diye buyurulur. (Bkz. Yunus Suresi, 4)

Kitabın diğer bölümlerinde, Türkiye’nin bu gün de gündeminde bulunan meselelerinin hemen tamamı tahlil edilmekte, akılcı ve tatbik edilebilir çözümler sunulmaktadır.

Oğuzhan Cengiz, 20 ciltten meydana gelen Seyyid Ahmet Arvasî külliyatını başarı ile özetlemiş, okuyucuya sunmuştur. Teferruat hakkında bilgi edilmek isteyenlerin külliyata başvurma hakları mahfuzdur.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr

 

 

İMPARATORLUKLAR ÇAĞINA VEDÂ

Prof. Dr. Bülent Bakar, Prof. Dr. Okan Yeşilot, Prof. Dr. Süleyman Beyoğlu, Dr. Öğr. Üyesi Mehdi Genceli editörlüğünde; Doç. Dr. Abdurrahman Bozkurt, Mustafa Yeni, Araştırma Gör. Burcu Özcan Erdal, Dr. Öğr. Üyesi Gürbüz Arslan, Prof. Dr. Süleyman Beyoğlu, Dr. Öğr. Üyesi Zekeriya Türkmen, Recep Karacakaya, Fatih Mehmet Sancaktar, Prof. Dr. Okan Yeşilot-Dr. Abdrasul İsakov, Prof. Dr. Bülent Bakar, Dr. Öğr. Üyesi Bilge Karbi, Ö. Kürşad Karacagil, Dr. Öğr. Üyesi Murat Aydoğdu, Doç. Dr. Ramazan Erhan Güllü ve Prof. Dr. Kemalettin Kuzucu imzalı makalelerden oluşturulan kitap, hem ilim çevrelerinin hem de târihe meraklı insanlarımızın zevkle okuyabileceği bir eserdir.

 

Birinci Dünya Savaşı dört yıl devam etmiş, Balkanlarda başlayan savaş yine Balkanlarda bitmiş, Bulgaristan’ın mütâreke imzalaması zincirleme münferit mütârekelerin ortaya çıkmasını tetiklemiştir. Selânik Mütârekesi’yle Bulgaristan’ın savaş dışı kalması, esâsında İtilâf Devletleri için yeterli görülmüştür. Nitekim Bulgaristan en çok Sırbistan ve Yunanistan tarafından işgal edileceği ve bu ülkelerin kendisinden intikam alacağından endişe ederken İtilâf Devletleri böyle bir gelişmeye izin vermemiştir.

Macaristan’la imzalanan Belgrad Mütârekesi’nin de diğer mütârekelere kıyasla ağır bir ateşkes olduğunu söylemek zordur. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu adına aslında Avusturya heyetiyle imzalanan Villa Giusti Mütârekesinde, Habsburg İmparatorluğu’nun sonunu getirmek için siyasî ve askerî bazı adımların atıldığı açıkça görülmektedir. Bununla birlikte İttifak Devletleri ülkeleri için de en ağır şartları taşıyan mütareke Rethondes -bazı kaynaklarda Compiegne olarak da geçmektedir- Mütârekesi’dir. Almanya, askerî ve malî olarak adeta çökertilmek istenmiştir. Ağır şartlar ve yaptırımlarla dolu bu mütâreke, aslında Almanya’ya nasıl bir barış antlaşması uygulanacağının da habercisidir. Türk basınındaki ve bazı devlet adamlarındaki iyimser olma çabalarına rağmen Mondros Mütârekesi’nin de ağır bir metin olduğunu ifâde etmek yanlış değildir. Kâğıt üzerinde değerlendirildiğinde özellikle Rethondes ve Villa Giusti Mütârekelerinden hafif olduğu düşünülebilir. Bununla birlikte diğer mütârekelerde hafif veya ağır olmakla beraber hemen tüm maddeler açık ve net olarak tespit edilmiştir. Mondros Mütârekesinde ise özellikle 7. madde ve 24. madde zaman içinde tamamen İtilâf Devletleri’nin yorumuna açık, tehlikeli bir vaziyette kalmıştır. Nitekim Mondros Mütârekesi’nin imzasından hemen sonra başlayan işgaller 7. madde işâret edilerek gerçekleştirilmiştir. (Arka kapak yazısından)

 

13,5 X 21 santim ölçülerindeki 478 sayfalık eserde; az bilinen, mühim detaylarla alakalı bilgiler esere olan ilgiyi artırıyor. Eserin son bölümünde; Prof. Dr. Kemâlettin Kuzucu tarafından kaleme alınan ‘Ahmet Râsim’in Savaş Sonu, Sunuçları ve Türkiye’nin Geleceğine Dâir Düşünceleri’ derin tahlilleriyle, ironik ifâdleriyle o dönemin gazeteciliği hakkında fikir veriyor, günümüz gazeteciliği ile mukayese yapma imkânı sağlıyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

 

FRENKLERE GÖRE OSMANLI. EĞRİSİYLE DOĞRUSUYLA

Orhan Araslı; 16 X 23,5 santim ölçülerindeki 436 sayfa hacimli eserinde batı kaynaklarından alınmış Osmanlı hakkındaki bilgileri sunuyor.

Batılıların Türklerle ilk tanışmaları Haçlı Seferleriyle olmuştur. Daha sonra Osmanlıların bu Haçlı güruhlarını Müslüman ahaliden uzak tutmak için müdafaa hattını Avrupa’nın ortalarına kadar taşımıştır. Bu müşterek düşman imajını pekiştirmiş ve Türk aleyhtarı binlerce kitap ve risale basılıp bütün Avrupa’ya yayılarak Batılıların hafızasına bu anlatımların husumet olarak kazınmasına sebep olmuştur. Bu algının izlerini bugün her türlü olayda görmek mümkündür.

Voltaire’in tabiriyle ‘Türk hükümdarı 20 milleti barış içinde yaşatırken’ Osmanlı’yı yaklaşık elli devlete bölen emperyalistler, bu parçalanmış devletleri kendilerine av alanı, sömürme-yağmalama kaynakları olarak seçmişlerdir.

Orhan Araslı, eserinde; Türk aleyhtarı karalamaları cerhetmek için bütün bu iddia ve söylentilerin karşısına; Osmanlı’nın hüküm sürdüğü topraklardaki ülkeleri çeşitli vesilelerle ziyâret ettikten sonra, hâtırâlarını naklediyor. Osmanlı Devleti’ni ve halkının âdet ve geleneklerini anlatan yabancı diplomatlar, seyyahlar, askerler ve târihçiler gibi gruplardan müteşekkil, sayısı iki yüzden fazla şâhitler ordusunun intibaları ile eserini objektifleştiriyor.

Yazar hedefini; ‘Osmanlı’yı yüceltip Cumhuriyet’i yerme yarışına girenlerle, Cumhuriyet’i güzelleştirmek için Osmanlı’yı yermek ihtiyacı hissedenlerin görüşlerini yakınlaştırmak’ olarak açıklıyor.

Böyle bir maksadın, gayretin hazin bir tecelli olduğu bilinmekle birlikte, dünyayı ak ve kara olmak üzere yalnızca iki renkten ibâret gören, diğer renklerin ve ton farklılıklarının farkında olamayan obez kafalı-gelişmemiş zekâlı sözde târihçilerin çokluğu karşısında bu tür kitaplara ihtiyacımız olduğu muhakkaktır.

Orhan Araslı’ya ve Akçağ Yayınevi’ne teşekkürler…

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

 Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr  e-posta: akcag@akcag.com

 MEDRESELER NEYDİ, NE DEĞİLDİ?

İslâm târihinde öğretim ve eğitim kurumları, ‘medrese’ olarak anılır.  Türklerde, İslâmiyet’i kabul ettikten hemen sonra ilk medrese eğitimi Gazneliler döneminde başladı. Karahanlılar döneminde Semerkand’ta medrese açıldığı biliniyor.  Tuğrul Beğ zamanında ilk medrese Nişabur’da açıldı.  Nizamülmülk tarafından Bağdat’ta kurulan Nizâmiye Medresesi, Türk eğitim târihinde dönüm noktası oldu.

Medreselere siyâset karıştırılmıyor, hocaların ders ücreti ve öğrencilerin bursları, vakıflar tarafından karşılanıyordu. Medreselerde eğitim dili Türkçe ve Arapça, yüksek dereceli medreselerde ise yalnızca Arapça idi. Farsça, medrese dışında öğrenilirdi. Osmanlı döneminde eğitim sisteminin temelini medreseler teşkil ederdi. Medreseler, günümüzdeki üniversite denginde eğitim kurumlarıydı.

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu 2003 yılında başlattığı medreselerle alakalı çalışmalarının ürününü, 2019 yılında 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 446 sayfalık eseri ile kültür hayatımıza kazandırmıştır. 

Eserin 1. Bölümünde İslâm’da ve Osmanlı’da Eğitim Ve İlim Kurumları hakkında bilgiler var. 2. Bölüm ‘Osmanlı Medrese Târihine Eleştiri’ bahsine ayrılmış. 3. Bölümde Medrese ile Üniversite Arasındaki Farklılıklar Ve Benzerlikler ele alınıyor. 4. ve son bölümün başlığı: ‘Medrese, Ulema ve Modern İlim’ başlığını taşıyor. 

Bu bölüm, pozitivist ve komünist ilim ve siyâset adamı Sadrettin Celal Antel’in (İstanbul 1890-İstanbul 1954);  Medreseler, her türlü terakkiye engel olan cehâlet, taassub ve fesat ocakları hâline gelmişler ve Avrupa ilim ve tekniğinin memlekete girmesine sistemli ve ısrarlı bir surette mâni olmuşlardır.’ Şeklindeki iddialarına verilen; ‘eski tarz İslâm kültürü ile yetişen Osmanlı Âlimlerinin yeni ilimlere karşı menfi tavır aldıklarının doğru olmadığı gibi, tersine medrese mensubu ilim adamlarının dinle ilim arasında çatışma görmediklerini ve onların arasından birçok ilim adamının açık fikirlilikle yeni teknikleri benimsediklerini müşâhade etmekteyiz’ cevabı ile sona eriyor.

KRONİK KİTAP:

Şakayıklı Sokağı Nu: 8, Levent, Beşiktaş – İstanbul. Telefon: 0.212-243 13 23

Belgegeçer: 0.212-243 13 28 e-posta: kronik@kronikkitap.com  // www.kronikkitap.com 

KISA KISA… / KISA KISA…

1-SANATIN IŞIĞINDA 78 YIL: Cevat Memduh Altar / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

2-OSMAN GAZİ – OSMANLI’NIN KÖKLERİ: Alperen Bayrak / Yediveren Yayınlar1.

3-HADİS ZANNEDİLEN 100 SÖZ: Yunus Kokan / Kutlu Yayınevi.

 4-SOVYET DEVRİNDEKİ KAZAKİSTAN’DA TARİH YAZICILIĞI / MİTLER VE GERÇEKLERİ: Güljanat Kurmangaliyeva Ercilasun / Gazi Kitabevi.

 

 5-KANATLI AĞAÇ: Angeliki Darlasi – Fulya Kocak / Yapı Kredi Bankası Kültür Yayınları.

                                                          &

Kuş Bakışıyla Suriye Olayları

·         Irak ve Suriye’de süper güçlerin müdahalesinin bahanesi ne idi?

IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) terör örgütü denilen, dünyanın çeşitli yerlerinden getirilen derleme bir terör örgütünü yok etmekti.

“Bu örgüte karşı mücadele eden” devletlerin başını güya ABD çekiyordu. Oysaki ABD’nin izni olmadan bu organizasyonun yapılması ve neredeyse Irak ve Suriye’nin yarısında hâkimiyet sağlaması mümkün değildi.

Sonunda Trump, “IŞİD’i, Obama ve Hillary Clinton kurdu” demese IŞİD’i ABD’nin kurdurduğu ve yönlendirdiğine inandırmak kolay olmuyordu.

·                     ABD’nin bahanesi IŞİD idi ama esas hedef (BOP kapsamında) Ortadoğu’da sınırların ve yönetimlerin yeniden düzenlenmesi idi.

·                     Vekâlet savaşları denilen yeni modelin uygulandığı Suriye’de olaylar o kadar karıştı ki… Kimin eli kimin cebinde çoğu zaman anlaşılamadı.

Türkiye bazen ABD ile birlikte hareket etmeye çalıştı, bazen Rusya/İran/Suriye kanadına yakınlaştı. S-400 olayında ABD ile ipleri kopardık. Şimdi yeniden Rusya ve Suriye ile savaşın eşiğine geldik, ABD ile flörte başladık.

·         Türkiye Suriye meselesine müdahil olma ihtiyacını neye hissetti?

ABD İsrail’in güvenliği ve petrolün Akdeniz’e taşınması için Suriye’nin kuzeyinde bir “Kürt Koridoru” oluşturmak istiyordu. Bu proje Türkiye için çok tehlikeli idi.

Türkiye ve Esad rejimi arasında düşmanlık sebebiyle Esad bu alanı PKK/PYD güçlerine bıraktı.

Türkiye bu defa Cerablus, Afrin ve Barış Pınarı harekâtları ile “terör koridorunu” parçaladı.

Bu süreçte ABD ile aramız açılırken, Rusya ve İran ile yakınlaştık.

·         Barış Pınarı Harekâtımız ABD ve Rusya’nın anlaşmasıyla yarıda kesildi.

AKP iktidarı PKK/PYD devletine koruma sağlayacak bir “güvenli bölge” oluşturulmasına destek verdi. Bu suretle “dört parçalı Kürdistan’ın Suriye ayağını kendi ellerimizle yarattık.” PKK/PYD artık sınırımızın 32 km güneyinde Suriye’nin en önemli petrol ve tarım bölgesini kontrol ediyor.

·         IŞİD tasfiye edildi, PKK/PYD devleti için “güvenli bölge” kuruldu. Sonra neler oldu?

Rusya ve Suriye, PKK/PYD bölgesi hariç, Suriye topraklarından vekil olarak savaşan örgütleri ve paralı askerlerin tamamını çıkarmaya başladı. Önce diğer yerleşim yerlerindeki “terör örgütü üyelerinin” İdlib’e süpürülmesini sağladılar.

İdlib’te bulunan (daha önce IŞİD çatısı altındaki) “selefi cihatçı” İslami görünümlü örgütler Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) adı altında birleştiler. ABD, HTŞ’yi de (IŞİD gibi) terör örgütü olarak tanıdığını açıkladı.

ABD nedense (!) bu “terör örgütü” elemanlarının zarar görmesini istemiyor. Nejat Eslen’in analizine göre, “Rusya ve Türkiye’nin HTŞ konusunda uzlaşmasını ve HTŞ’ye dokunulmamasını istiyor. HTŞ üzerinden ABD’nin gizli projeleri var.”

·                     ABD de, Rusya da İdlib’te bulunan ve sayısı en az 30-50 bin civarında radikal savaşçılar ile ailelerinin bütün riskini ve yükünü Türkiye’ye yıkmaya niyetli.

Rusya HTŞ’lileri Türkiye’ye alıp, bölgeden çekilmemizi istiyor.

ABD ve Türkiye ise ateşkes yapılsın, HTŞ’liler güvenli bir şekilde bölgeden çıkarılsın istiyor, fakat gönderilecek yer konusunda farklı düşünüyorlar.

*************************************

Suriye’de Ne Yaptık, Ne Kazandık?

Bu aşamada “olayları sonuçları ile değerlendirin” hadisine uyarak Suriye’deki gelişmeleri değerlendirmeye çalışalım.

·         Bugüne kadar Suriye’de 125 (son bir ayda 16) şehit verdik.

·         Milyarlarca dolarlık savaş harcamaları yaptık. Suriye’de ÖSO denilen 50 bin kişilik paralı asker gücünü besliyoruz. Asker başına aylık 300 dolar maaş veriyoruz.

·         Türkiye’ye sığınan 5 milyondan fazla Suriyeliye 40 milyar dolardan fazla harcama yaptık. CB Erdoğan’ın açıklamasına göre, “İdlib’den 4 milyona yakın insan ülkemize gelme arzusunda. İdlib’de güvenli bölge oluşturuyoruz. Yoğun bir şekilde briket barınaklar yapıyoruz.”

·         Terör devleti kurulmasının önünü kapatamadık. PKK/PYD/YPG devlet kurmak için büyük mesafe aldı.

·         Tek kazancımız şimdilik terör koridorunu üç bölgede kopardık. Esad rejimi ile düşman olmasak muhtemelen bu terör koridoru oluşumuna zaten izin verilmezdi.

·         Fakat Esad rejimi ile düşmanlığımız bir savaşa dönüşürse, güneyimiz PKK/PYD devleti (terör koridoru) kadar zararlı bir düşman hattına dönüşecek.

·         Birleşmiş Milletlerde temsil edilen “meşru Suriye devleti” ile savaş yapmak zorunda kalırsak uluslararası hukuk açısından meşruiyet sorunu yaşarız ve dünyada yalnızlaşırız.

*************************************

Suriye Ordusu ile Neden Çatışıyoruz?

Türkiye, Suriye (Rejim) ordusunun son zamanlarda İdlib bölgesinde ele geçirdiği yerlerden çekilmesini şart koşuyor. Bunu Soçi anlaşmasına aykırı buluyor.

Türkiye, Esad güçleri İdlib bölgesinde ele geçirdiği yerlerden çekilmezse karada ve havada, topyekûn bir harekâta girişeceğini ilan etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Suriye’yi terör örgütlerinden ve rejimin zulmünden temizlemeden bize huzurla uyumak haramdır” dedi.

Rusya ve Suriye ise Türkiye’yi Soçi Anlaşmasıyla taahhüt ettiği “İdlib’teki radikal cihatçıları tasfiye etmek ve stratejik açıdan önemli M4 ve M5 karayollarını ulaşıma açma” sorumluluğunu yerine getirmediğini iddia ediyor.

Rusya güdümündeki Suriye güçleri, Türkiye’yi “HTŞ’yi de al git” diye zorlamak için, sivil alanlar üzerine attığı bombalarla milyonlarca insanı Türkiye’ye doğru süpürüyor. Bir yandan da Türkiye’nin kontrol noktalarına saldırıyor. Bu saldırılarda son bir ayda 16 askerimiz şehit oldu.

Erdoğan’ın hedefi “Suriye’yi Esad’ın zulmünden kurtarmaktır” ve “TSK için Suriye’de harekât alanı ‘her yerdir’, yani tüm ülkedir.” Bir saldırı halinde, TSK’nın terör örgütlerine karşı bir harekâtı değil, Suriye devletine karşı geniş çaplı bir karşı taarruzu söz konusu olacak.

Bu sözler savaştan önceki son sözlerdir. Tek ümidimiz, bu kritik aşamada Putin’in Esad’ı dizginlemesi.

Ama Putin güvenilir bir dost değildir ve siyaset satrancını en iyi oynayan liderlerden biridir.

Ortak aklı kullanmanın ve Türk devlet tecrübesinden yararlanmanın tam zamanıdır.

Kuru Bir Masal

0

     “Kurbağayı kaynar suya attığınızda birden sıçrar, kendini kurtarır. Ilık suya attığınızda ise hafif rahatlar. Suyun ısısı usul usul arttırılırken rahatını bozmaz. Tehlikeyi anladığı an, artık hareket etme gücünü yitirmiştir.” (Mustafa Balbay, Cumhuriyet, 11. 01. 2005)

X

     Sonra da AB (Avrupa Devletleri’n)den çok AB’ci olduğumuzun; bende uyandırdıklarını; nazım yoluyla bir nebzecik de olsa; yarım yamalak, kırık dökük mısralarımla, anlayana sivrisinek saz kabîlinden dile getirmek istiyorum:

 

     AB’ye girmek için yavaştan be kuzum

     Nemiz varsa peşkeş çekiyoruz huysuzum

 

     AB için ey millet nedir bu telaş üstüne telaş

     Karşılıksız olarak kalmadı vermediğimiz uğraş

 

     Tam girdik sanırken olacakları düşlüyorum

     Hiç mi iz’an yok kuzum güneşte üşüyorum

 

     Adamlar şimdiden gölgemizden bile ürküyor

     Binbir engeli bugünden önümüze döküyor

 

     Bu nasıl bir içinden çıkılmaz kara sevda

     Ki karşılıksız yok oluyoruz bu uğurda

 

     Kalmadı söz edilmedik ne Kıbrıs ne Ege ne de Gap

     Hadi sen de batan geminin malları bunlar durma kap

 

     Elbette çok mes’elemiz var hem de yığınla

     Arasan bulursun gerçek şifayı dağında

 

     Cazipse de tehlike var AB’nin binbir tuzaklı ağında

     İstersen bulunur aradığın kendi taşında toprağında

 

     Dört bir yandan yabancı gözler dikilmiş üstümüze

     Sahip çıkmak için dirimize değil postumuza

 

     Ne yüzle bakarız yarın o yüksek ecdadın yüzüne

     Demezler mi düşmediniz yolumuzun niçin düzüne

 

     Sarılın yaşamak istiyorsanız kendi millî özünüze

     Bulaşmasın sakın Batı çirkefi yüzünüze gözünüze

                                            X

     AB bir kara sevda

     Şeyda bülbülüm şeyda

 

     Gün olur kırılır bu AB dalı

     Geriye kalır kuru bir masalı

M a s k a r a l ı k

0

     Tanzimat tan beri Batı’ya sadece şeklen benzemeğe çalışıyoruz. Olmuyor.

     Karga, şeklen kendini benzetse de, ne kadar Bülbül gibi görünmeye devam edebilir ki, ötmeye başladığı an iş biter. Takke düşer kel görünür.

     Er üniforma giyse de, ne zamana değin Mareşal olarak gözükebilir veya gösterebilir ki kendini? Konuştuğu an hemen yakayı ele verir.

     İşin esasını alıp kendi şartlarımıza göre çıkış kapısı arayacağımız yerde; salt benzetmeye veya benzemeye çalışarak çıkış yolu arıyor ve tabii çıkmaza giriyor. Yolumuz çıkmaz. Yolumuz yol vermez oluyor.

     Alacağımızı soyut olarak alıyor. Kendi bünyemize uyar mı uymaz mı diye hiç düşünmüyoruz.

     Nitekim Avrupa’yı her cihetle taklit ediyor. Hatta çok mukaddes ve kutsal şeylerimizi o yolda feda ederek hareket ediyoruz.

     Hâlbuki her milletin boyu boşu başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa, tarzı ayrı ayrı olmak lâzım gelir.

     Meselâ bir ihtiyar hocaya tango bir kadın elbisesi giydirilmez. Çünkü körü körüne taklit dahi, çok defa maskaralık olur.

X

     19. asır aydınlarımız; Batı dine mi cephe aldı! Biz de almalıyız dediler.

     Batı haklıydı. Çünkü aslıyla alâkası olmayan din onları geri bırakıyor. Teknik gelişmeye imkân vermiyor, bilimsel açılımlara imkân tanımıyordu.

     Bizde ise durum tam tersineydi.

     Batı dine sarıldığı için geri kalıyor.

     Biz ise sarılmadığımız için geri kalıyorduk.

     Çünkü İslâm da dindi ama Hristiyanlık gibi bozulmamıştı bu bir. İlme yöneltiyordu bizi, bu iki.

     Ama İslamın içeriğinden habersiz aydınlar, sathî / yüzeysel bir benzetmeye kapılarak mâneviyat yerine materyalist yolu seçtiler.

     Maddî olarak da körü körüne benzer olmayı benimsemiş. Aynı şeyleri hemen almayı yeğlemiş. Bünyeye uyup uymadığı üstünde hiç mi hiç durmamıştık. Bu yüzden çok şeyi yüzümüze gözümüze bulaştırdık.

X

     Bunun somut örneklerini AB aşkına yaptıklarımızda -meselâ 2005’lerde- bol bol görmekteyiz.

     Çünkü idealist davranıyor. Yazık ki realist olamıyoruz.

     Yaptıklarımız soyut olarak doğru olsa bile, realite bakımından yanlış.

     Düşünmek istemiyor. Daha doğrusu düşünmeyi bile bir kenara koymuş bulunuyoruz.

     Ne Türkiye’nin jeostratejik durumu geliyor aklımıza ne de Türkiye’nin keyfiyeti / içeriği.

     Ne Batı’nın -ABD dahil- hakkımızda beslediği kötü emeller hatırımıza geliyor, ne de Türkiye’ye  ne gözle baktıkları.

     Ne yedi düvelin; daha dün denecek kadar kısa bir geçmişte yedi koldan vatanımızı işgal ettiklerini göz önüne getiriyor, ne de aynı işgali yeniden gündeme getirmenin alt yapısını hazırladıklarını düşünüyoruz.

     Ne Kıbrıs’ta başımıza örülen çorabı görüyor, ne de Ege’ye çıkması; Türk Devleti’ne çok görülen  sinsi kısıtlama çalışmalarını ciddiye alıyoruz.

     Ne Fener Patrikhanesi’nin çevirdiği dolapları nazarı itibara alıyor, ne de Devlet içinde devlet olma arzu ve iştiyaklarını önemsiyoruz.

     Ne komşu devletlerin gizli emellerini hesaba katıyor; ne de Türkiye’yi parçalama taktiklerine kulak asıyoruz.

     Sanki Türkiye fezada, uzayda bir yerde.

     Sanki Türkiye kuş uçmaz kervan geçmez bir mekânda.

 

     Evet henüz Batılılardan alacak çok şey var daha

     Biz kalarak alırsak işte o zaman sağlanır fayda

 

     Yoksa başkasının yürüyüşünü taklit ede ede

     Sonunda unutur kendi asıl yürüyüşünü bile

 

     Olur el âleme dünyada gündüz gece tam bir maskara

     Çıkamaz olur kimsenin huzuruna çünkü yüzü kara

Bir zamanlar Problemlerimiz Vardı

Bir zamanlar problemlerimiz vardı. Türkiye nasıl kalkınacak? Eğitim düzeyi nasıl yükselecek. Nasıl rekabetçi bir ekonomimiz olacak? Siyasîlerimizin, partilerimizin, gençlerimizin…  Hepimizin problemleriydi bunlar. Bunları Türkiye için çözmeğe çalışırdık. 

Basında, radyoda, televizyonda bunlar tartışılırdı. Küfür azdı, fikir çoktu; fikre de ihtiyacımız vardı, çünkü problemlerimiz vardı. Siyasî partilerin liderleri televizyon programlarında bir arada oturup bunları tartışırdı. Demek ki o tarihlerdeki liderler, kendilerini ötekilerden çok yüksek, ötekileri kendilerinden çok aşağılık görmezdi. Hiç biri kendini öbürlerinden seksen defa daha büyük, yüz defa daha uzun hissetmezdi. 

Fikrin Kutupları

Bir kısmı, devlet eliyle kalkınacağız derdi. Daha âdil, daha hakça, insanca bir düzen kurmalıydık. Nasıl kurmalıydık? Problem buydu. Bazıları liberalizmi savunurdu. Yapmalarını, geçmelerini bırakırsak bir gizli el gelip her şeyi düzeltecekti. Bazıları plan yapalım dedi. Planlarsak daha verimli davranır, daha hızlı kalkınırdık. (Gerçekten en hızlı kalkındığımız dönem, planlı dönemmiş.) Bazımız da “üçüncü yol” diyordu. Ne o, ne öbürü; hem o, hem öbürü. Bu sonuncular bir de doktrin, daha doğrusu ilkeler dizisini savundular: 9 Işık. Bu bir yenilikti. Henüz hepsinin böyle bir değerler dizisi, bir program taslağı yoktu.

“Bilimsel sosyalizm”in “Sosyalist Dünya”sı vardı bir zamanlar. Bir de “Hür Dünya”. Bu iki kutuplu dünya kafalarımızda da düşünce kutupları, fikir öbekleri yaratmıştı. Bir de “üçüncü yol”u eklerseniz, demek ki üç kutuplu fikir dünyamız varmış. 

Her ne hikmetse SSCB dağılınca Bilimsel Sosyalizm de yok oldu. “Bilimsel Sosyalizm” sözünü en son ne zaman duydunuz? Ya “Hür Dünya”yı? Demek ki Hür Dünya için SSCB ve Bilimsel Sosyalizm lazımmış. Biri olmayınca öbürü de olmuyormuş. Ne demişler: İttifaklar, düşmanın yenildiği anda dağılır. 

Küçük Zekâlar Insanları

SSCB’nn dağılması iki kutuplu dünyanın bir kutbunun çökmesiydi. Tek kutuplu kaldık. Ardından o kutbun da tekeli kırıldı. İki kutupludan, tek kutupluya, şimdi de yok kutupluya… 

Peki, bizim problemlerimiz çözülüp bitti mi? Nerde bizim fikirlerimiz? Problemler için çözüm tekliflerimiz. Kutuplarla birlikte onlar da mı yok oldu. 

Bugün en tepeden en alta problemimiz yok! Çok şükür mü? Artık problemimiz yok ama bol bol düşmanlarımız var. Hep kötü yapan, her şeyi kötü yapan karşıtlarımız var. Çıkıp sövdüğümüz, aşağıladığımız karşı taraf var. Ama problemimiz yok. Şu sövdüklerimiz bir sussa, bir çenelerini kapatıp oturdukları yerde otursalar, her taraf süt liman olacak. 

Çok sevdiğim ve sık tekrarladığım bir söz vardır. Eski okuyucularım affetsin ama yine tekrar edeceğim: Büyük zekâlar kavramları, ortanca zekâlar olayları, küçük zekâlar insanları tartışır. 

Bir bakın bakalım biz neyi tartışıyoruz? 

Ne Zaman?

Bir üniversitemiz ne zaman dünyadaki ilk yüz arasına girecek? Öğrencilerimiz ne zaman okuduklarını dünyadaki yaşıtları kadar anlayabilecek… Borç alıp depremde çöken binalar yapmak yerine ne zaman kâr edip, tasarruf yapıp, sonra da yatırım yapacağız? Ne zaman üretimimiz başkalarından daha aranır, daha kaliteli ve daha ucuz olacak? Ne zaman paramız değerlendiği halde dış ticaret fazlası vereceğiz? Ne zaman en yenilikçi, başkalarının akıl bile edemediği ürünleri biz imal edeceğiz? 

Ne zaman işsiz insanımız kalmayacak? Ne zaman kârlı çalışan iş dünyamız, üniversite mezunlarımızı diplomalarını alır almaz havada kapacak? Üniversitenin girişindeki tamam da, çıkışındaki kuyruk ne zaman ortadan kalkacak?

Nüfusumuz seksen küsur milyon olduğu için dünyanın en büyük yirmi ekonomisi arasındayız ama yerimiz yükselmiyor; geriliyor. Fakat refah, millî veya yurtiçi hâsıla ile ölçülmüyor. Bunların kişi başına düşeniyle ölçülüyor. Bu ölçüye bakarsak, dünyada ilk yirmide de değiliz, otuzda da, kırkda da. Son baktığımda 48 görmüştüm ama şu anda neredeyiz bilemiyorum. Ne zaman biz refahta da ilk yirmiye, daha iyisi ilk ona gireceğiz?

Düşmanınız Tamam… Biraz da Probleminiz Olsun

Ne dersin eyyy sen? Diyemez değil mi? Peki eyyy biz, siz söyleyin o zaman? Söyleyebilir misiniz? Ve diğerleriniz… Ve biz! Başkalarını suçlamak kolay. İğneyi kendimize batıralım. Biz ne cevap vereceğiz? Biz okur-yazarlar, entelektüeller, hocalar?

Bu “Ne zaman?”ların her birinin bir de “Nasıl?” sorusu var. Nasıl? Bir birinizi hakarete yakın sözlerle suçlar, aşağılarken bu nasıla erişemezsiniz değil mi? Nasılı çözebilmeniz için problemleriniz olması lazım. O problemlere kafa yormanız lazım. O problemlere çözümler teklif etmeniz ve sonra çözümlerinizi tenkit etmeniz, ettirmeniz lazım. Lazım ki, hani müsademe-i efkârdan barikayı hakikat doğsun. 

Sizin probleminiz yok. Sizin sadece düşmanlarınız var. Her popülist gibi. Ve diyorsunuz ki: Bizi dünya kıskanıyor ama şu kötüler yok mu, şu kötüler; hep onların yüzünden.