17.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 500

Hepsi Geçecek

Bu masmavi gök
kubbe bizim. Nadide nebatatların buram buram koktuğu, hamuru şüheda kanıyla
yoğrulmuş mübarek topraklar, yüreğimiz kadar engin ve duru olan canım denizler
bizim.

Bedene kan
taşıyan, hayat bahşeden damarlar misali, nazlı nazlı çağlayan bu ırmaklar
bizim. Bütün bu güzellikleri ihata eden, bin yıllık mazinin emaneti, yolu kızıl
elmaya giden bu cennet vatan bizim.

Semasında
yankılanan, umudumuzu ateşleyen, gözlerimizde sevinç müjgânları olan bu uhrevi ezanlar
bizim. Yurt sathına çiçekler gibi serpilmiş kubbelerin şehadet parmakları
misali, gök kubbeyi nakşeden canım minarelerin mekânı, biricik camilerimiz
bizim.

 Al bayrağımızın gölgesinde, güvenle barınan bu
asil Millet çağlar boyu hep hür yaşadı, yine hayatını özgürce idame ettirmekte
ve bundan böyle de şüphe yok ki ettirecektir.

Ne var ki
şimdilerde kendi irade ve isteğimizle bir nebze özveride bulunmak durumundayız.
Bu fedakârlık; kesinlikle boyun eğme, özgürlüklerden ödün verme değildir. Çünkü
huzuru, gıpta edilecek düzeyde, doyunca yudumlayacak kadar özgürüz: “İmkânlarımız,
isteklerimiz, düşüncelerimiz, tasarruflarımız” vb. asla kısıtlı değil ve ortada
bir dayatma bulunmamaktadır.

Canım Vatanımızdan
uzak ve hasret değiliz. Tutuklu, kısıtlı, gözaltında sürgünde değiliz. Tehlikeli
bir virüsten korunmak adına, “sevdiklerimizin, kendimizin ve insanlığın
çıkarları için” bir imece, bir dayanışma ve birliktelik çalışmasıdır bu.

Özlediklerimizden,
değer verdiklerimizden yana üzülmemek, acı çekmemek için; sevgilerimizi,
özlemlerimizi bir nebze bastırmak, bir yudum ertelemektir belki de. Daha güzel
ve insanca yaşama adına, daha huzurlu bir ortam, daha mutlu ve yaşanabilir bir
dünyayı inşa etme adına insanlık ve vefa çabasıdır.

Çünkü
insanoğlunun en çok değer verdiği “özgürlüğü” yaşamanın da kuralları esasları
vardır. O yüzden aşırı özgürlük, özgürsüzlük getirir demişlerdir. Öyleyse
demokrasinin el kitabını iyi uygulamak durumundayız. Kırıp dökmeden,
başkalarını üzmeden, ülkemizi, insanlığı tehlikeye atmadan(virüse
yakalananların çektikleri ıstırapları, kaybettiğimiz canları göz önüne
getirerek) yaşamın tadını yudumlamayı başarmalıyız. Yani “ben” duygularından
sıyrılıp “biz” olmayı, birlikte mutlu olmayı benimsemeli ve başarmalıyız.

Gönüllerimizin
bir olduğu ve birlikte attığı bu günlerde, virüsten dolayı “bedenlerimiz”
sevdiklerimizden bir nebze ayrı kaldı. Seslerini telefonlarda duyduğumuz can parçalarımızın
kokusunu, dokunmalarını ve sarılmalarını özledik. Şakalarını, şımarmalarını,
hatta bizi kızdırmalarını bile özledik.

Parklardaki
bankları, piknikleri, alışverişleri, birlikte yudumlanan buram buram çayların
kokusunu özledik. Gözlerimiz nemli, gönüllerimiz gamlı. Fakat umutluyuz, sabırlıyız.
Bu
aralar
Orhan
Veli’nin “anlatamıyorum” adlı şiirini anımsıyor ve duygularım şöyle yorumluyor:

 

Sevdiklerimin seslerini duyabiliyorum,

Fakat gözyaşlarına dokunamıyorum.

 

Bilmezdim özlemlerin bu kadar güzel,

Kelimelerin ne denli kifayetsiz olduğunu.

Biz bu illete düşmeden önce.

 

Bir yer var, birileri var biliyorum,

Yanı başımda, şuracıkta.

Duyuyor, görüyor fakat dokunamıyorum…

 

Özlem tavan
yaptı, sabır bendimiz taşmakta. Fakat yine sabır, yine özveri diyeceğiz. Yüklendiğim
sorumluluk, vatandaş olarak, insan olarak yerine getirmemiz gereken bir
kurallar zinciri var. Ciddi, vahim ve tehlikeli bir düşmanla karşı karşıyayız.
Öfkemizi duymayan, tehditten anlamayan, yakalanıp gereği yapılamayan, hapse
atılamayan, acımasız ve sinsi bir düşman bu.

Fakat karşı
koymak, yanımıza yaklaştırmamak ve üstesinden gelmek bir o kadar da kolay. Masrafsız,
risksiz, bulunabilir ve kolayca yapılabilir bu önlemler,  çekilen sıkıntıların yanında bir bakıma
teselli en azından. Bir hayli korksak ve üzülsek de tutunacak tesellimiz de
var: “Temizliğe ve belirlenen önlemlere titizlikle uymak”, o kadar.

Yıllardan beri
yaşamadığımız ve tahmin edemediğimiz bir kederin sarmalındayız. Sabretmeye bir
anda alışamadığımız bu ortamda, kaybettiğimiz vatandaşlarımızın  acısı da bizi bir hayli yıprattı. Hayatını
kaybedenlere Mevla’mdan rahmetler diliyorum. Bunun yanında bilgi kirliliğinin
ve art niyetli kişilerin çığırtkanlığı da mukavvesimizi oldukça sarstı.

Sevgili İlhan
İrem’in “konuşamıyorım” şarkısında dediği gibi:


Bu ayrılık
akşamında sen sustuğuma bakma
Konuşmaya gücüm yok beni anla
Söyleyemediklerimi bak gözlerimden anla
Her zaman yanımda kal hiç bırakma
Sensiz ben yolumu bulamam
Haykırmak istiyorum

Biliyorum,
duyuyorum, görüyorum
Konuşamıyorum…

 

Fakat hepsi
geçecek, gönülden tüm benliğimle inanıyorum buna. Güçlüyüz tevekküllü ve
umutluyuz. Yüreğimizde var olan sevgi, özveri, yardımlaşma, sabır vb. gibi
hasletlerin motivasyonu, eşsiz sağlık ordumuzun inanılmaz özverisi ve
özlemlerimizin bir an evvel telafisi için kendimize olan güvenimiz günden güne
çoğalmakta. Hatta yardım elimizle bu iyimserlik dünya ülkelerine bile sıçradı.

 İçimizde ilkbaharın serptiği umut tohumları
filizlenmeye başladı. Çok seven çok özlermiş. Hasretlerin kavuşmaya döndüğü
günler çok yakın. İçimizdeki umut güvercinlerinin kant çırpmasını bekliyoruz. İnancımız
tam. Hepsi geçecek…

Sevgiyle kalın…

Sâmiha Ayverdi’nin Muhteşem Mektupları

 (Üçüncü Bölüm)

Röportajda Adı Geçen Şahıslar, Kurumlar
ve Kavramlar Hakkında Kısa Bilgiler:

Abdülhâmid: (Sultan İkinci
Abdülhâmid Han) (İstanbul 1842-İstanbul 1918) Osmanlı Cihan Devleti’nin 34.
Pâdişâhı, İslâm’ın 99. Halifesidir. 33 yıl müddetle ülkesini başarı ile yönetti.
İttihat ve Terakki Partisi tarafından padişahlıktan azledildi.

Âdile
Ayda:

(St. Petersburg 1912-Ankara 1992) Ankara Üniversitesi Dil ve Târih Coğrafya
Fakültesi’nden mezun oldu. Doçent unvanını aldıktan sonra Dışişleri Bakanlığına
intisap etti.  Türkiye Cumhuriyeti’nin
ilk bayan diplomatı ve araştırmacı yazardır. Devlet adamı Sadri Maksudi
Arsal’ın kızıdır.

Ahmet Güner Sayar: (İstanbul 1946) 1968’de İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezuniyetini takiben İngiltere’de
Birmingham Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde yüksek lisans çalışması yaptı.
Mezun olduğu fakültede 1976’da asistan, 1980’de Doçent oldu. 1982’de İstanbul
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geçti. 1988’de profesörlüğe
yükseldi. Hâlen Beykent Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanıdır. Eserlerinden bazıları:
Osmanlı İktisat Düşüncesinin
Çağdaşlaşması, A. Süheyl Ünver: Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri
,Bir İktisatçının Entelektüel Portresi: Sabri
F. Ülgener
,Velâyetten Siyâsete Şeyh
Bedreddin
.

Ahmet
Kabaklı:

(Harput 1924-İstanbul 2001) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Ankara
Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Tercüman Gazetesi’nde ve Türkiye
Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Eserlerinden bazıları: Türk Edebiyatı (5 Cilt), Müslüman
Türkiye
, Temellerin Duruşması, Ejderha Taşı, Sohbetler(12 Cilt),Türk
Edebiyatı Dergisi
’nin ve Türk
Edebiyatı Vakfı
’nın kurucusudur.

Ahmet
Muhip Dranas:

(Erfelek1909-Ankara 1980) İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünden mezun oldu.‘Fahriye Abla’ isimli şiiriyle tanınır.
Şiir ve tiyatro dalında 7 eseri vardır.

Ahmet
Yakupoğlu:
(Kütahya
1920-Kütahya 2016) Ressam ve Türkiye’nin en şöhretli minyatür ustasıdır.

Akademi
Mecmuası:

1 Ocak 1972’de Kubbealtı Cemiyeti tarafından yayınlanmaya başladı. Sâhibi
Kubbeatlı Cemiyeti adına İlhan Ayverdi, Yazı İşleri Müdürü Nihad Sâmi Banarlı
idi. Üç ayda bir yayın programı ile 48 yıldır kesintisiz olarak yayınına devam
ediyor.

Ali
Murat Daryal:

(İstanbul 1931-İstanbul 2017) Babası Azerbaycan’dan gelip Türkiye’ye
yerleşmişti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi ve
Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. İslâmî ilimler üzerine özel dersler aldı.
Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Prof. Dr. unvanı ile Din
Psikolojisi dersleri veriyordu. Eserlerinden bazıları: İslâm’ın Doğuşu ve İlk Yayılışının Psiko-Sosyal Tahlili, Kurban Kesmenin Psikolojik Temelleri, Psiko-Sosyal Açıdan Medeniyetler ve
Mesajları
. 

Ali
Nihat Tarlan:
(İstanbul
1898-İstanbul 1978) İstanbul Dârülfünunu Türk Edebiyatı, Fars edebiyatı ve Garp
edebiyatı bölümlerinden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi’nde Prof. Dr. olarak görev yaptı. Eserlerinden bazıları: Edebî Sanatlara Dair, ŞeyhîDîvânı Tetkik, Dîvan Edebiyatında Muamma, Mevlânâ,
FuzûlîDîvânı.

Ali
Yardım:
(Alanya
1939-Antalya 2005) İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden mezun oldu. Hadis
Araştırmacısı Prof. Dr.’dur. Eserlerinden bazıları: Alanya Kitabeleri, Peygamberimizin
Şemâili
, *İslam’da Eğitim.

Alphonse
Daudet:
(1840
-1897) Fransız şair ve yazar. Gazetelerde makaleler de yazdı. Bir Çocuğun Hayatı, Sapho veDeğirmenimden
Mektuplar
isimli eserleriyle tanınmıştır.

Andreas
Tietze:
1914-2003.
Avusturyalı Türkolog. 1935 de Türkiye2ye gelip 1937 de üniversiteye doktorasını
verdi. Bir ara İstanbul Üniversite’sinde de çalıştı.

Anne
Marie Schimmel:
1922-2003.
Alman şarkiyatçı, İslam ve tasavvuf araştırmacısı. 1954-59 yılları arasında
Ankara Üniversitesi’nde Dinler Tarihi profesörü olarak çalışmıştır.

Avni
Anıl:

(İstanbul 1928-İzmir 2008) Polis mesleğini bıraktıktan sonra bestekâr ve gazete
yazarı olarak tanındı. Bestelerinden bazıları: Ah bu şarkıların gözü kör olsun, Bir alev, bir ışık senin bakışın, Bir kere bakanlar unutur derdi günahı. MûsıkîSözlüğü hazırladı. İzmir Radyosu’nda Müzik Yayınları Şefliği
yaptı. 

Avrupa
Mektupları:
Cenab
Şahabeddin’in 1917-1918 yıllarında tefrika hâlinde, 1935 yılında ise,
kitaphâlinde yayınlanan eseri. 2012 yılında yeni baskısı yapıldı. Eserde
yazarın Bulgaristan, Macaristan, Almanya, Avusturya ve Çekoslovakya intibaları
yer alıyor.

Aydın
Bolak :
(Balıkesir
1925-İstanbul 2004) İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Hürriyet Partisi
kurucuları arasında yer aldı. Kısa bir Süre Balıkesir Kaymakam Vekili ve Millî
Eğitim Bakanlığı görevlerinde bulundu. 1965’ten sonra iş hayatına girdi. Petrol
Vakfı’nın kurucusudur. 6 adet kitabı yayınlandı.

Aysel
Yüksel:

(1937-) Çapa Eğitim Enstitüsü’nden Nihad Sâmi Banarlı’nın öğrencisidir O’nun
vasıtasıyla çalışmaya başladığı İstanbul Fetih Cemiyeti’nde tanıştığı Sâmiha
Ayverdi’nin, vefat ettiği 1993 senesine kadar asistanlığını yapmıştır. Hâlen
Ayverdi Enstitüsü’nün müdiresi olup çalışmalarına devam etmektedir.

Bahadır
Dülger:
(İstanbul
1911-İstanbul1968) Ankara Hukuk Fakültesi Mezunu. Gazeteci, edebiyat öğretmeni,
3 dönem milletvekilliği yaptı, Havadis Gazetesi’nin kurucusu.

Belkıs
Dengiz:
(1930-)
Babası tarafından Sâmiha Ayverdi ile 1950 yılında tanıştırılıp emânet edilmiş
ve Türkiye’nin birçok yerinde ilkokul öğretmenliği yapmıştır. Bu vazifeleri
sırasındaki mektuplaşmalardan bir kitap çıkmıştır.

British
Museum:
İngiltere
târihiyle alakalı malzemeler ve antikalarla çok zengin bir müzedir. 7 milyon
eser vardır. 1759 yılında ziyârete açıldı. Müzede sergilenen eserlerin çoğu,
hediye, miras ve satın alma ve dedünyanın çeşitli ülkelerinden kaçırılma
yoluyla temin edilmiştir. Türkiye’den kaçırılan çok sayıda eser vardır.

Carter
Vaughn Findley

(1941-): Carter Amerikalı bir Türkiye tarihçisidir.

Cenap
Şahabeddin:
(Manastır
1870-İstanbul 1934) Servet-i Fünun Dönemi şâir ve yazarlarındandır.
Dârülfünun’da (Üniversitede) Türk Edebiyatı Târihi dersleri okuttu.

Değirmenimden
Mektuplar:

Fransız yazar AlphonseDaudet’in meşhur romanı. 20’den fazla hikâyeden
oluşmaktadır.

Doğan
Avcıoğlu:
(Bursa
1926-Ankara 1983) Paris’te iktisat ve siyâsî ilimler okudu. Gazetecilik ve
Ankara Radyosu’nda yorumculuk yaptı. Marksist Yön Dergisi’ni, Haftalık Devrim
Gazetesi’ni yayımladı. ‘Kemalist
Sosyalizm
’ anlayışını yerleştirmeye çalıştı. Komünizm propagandası
yapmaktan tevkif edildi ise de beraat etti.

Ekrem
Hakkı Ayverdi:
(İstanbul-1899-İstanbul
1984) O dönemdeki adı ‘Mühendis Mektebi’ olan İstanbul Teknik Üniversitesi’nden
Yüksek Mimar Mühendis olarak mezun oldu. Hat, tezhib, işleme, cilt, kalemtraş
ve divit gibi sanatlarla ilgilendi. Kur’ân-ı Kerîm koleksiyonları sâhibidir.
Rumeli’deki Osmanlı mimârî eserlerinin rölövelerini çıkardı, Kubbealtı,
İstanbul Fetih Cemiyeti’ni kurdu. İstanbul’da, sanat değeri yüksek olan pek çok
eser inşa etti. 11 adet kitap yazdı.

Emin
Bilgiç:

(İsparta 1916-İstanbul1996) Ankara Üniversitesi Dil ve Târih-Coğrafya
Fakültesi’nden mezun olduktan sonra akademik hayata başladı. 1940’da Dr,
1943’de Doç, 1955’te Prof. unvanı aldı. Dekanlık, Kültür Bakanlağı Müsteşarlığı
yaptı. Gazete ve dergilerle makaleleri, 4 adet kitabı yayınlandı.

Ergun
Göze:

(Sivas 1931-İstanbul2009) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun
olduktan sonra kısa bir müddet avukatlık yaptı. Sonra Bab-ı Âli’de Sabah,
Tercüman ve Türkiye gazetelerinde  köşe
yazıları yazdı. Kurucularından olduğu Boğaziçi Yayınları’nın yöneticiliğini
üstlendi. 34’ü telif 14’ü tercüme 44 adet
kitabı yayınlandı. Eserlerinden bazıları: Yaşasın Hatıralar, Peyâmi Safâ-Nâzım
Hikmet Kavgası
, Bulunmuş Defterden
Cuma Düşünceleri
, Soruşturmalar.

Eva
de Vitray:

(Fransa 1909-Paris 1999) Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra felsefe
dalında Dr, Doç. ve Prof. unvanlarına sâhip oldu. İslâmiyet’e intisap etti, ‘Havva’ adını aldı. Mevlâna ve Muhammed
İkbal hayranı idi. Her ikisinin de bütün eserlerini Fransızcaya çevirdi.
Fransız münevverlerinden çok kişinin İslâmiyet’te ısınmasına ve Müslümanlığı
kabul etmesine vesile oldu.

Fetih
Cemiyeti:
1950
yılında kuruldu. İstanbul Enstitüsü, Yahya Kemal Enstitüsü, Müzesi ve
kütüphânesi ile Akademisyenlere ve üniversite gençliğine hizmet vermeye devam
ediyor.

Fevziye
Abdullah Tansel:

(Muş 1912-Ankara 1988) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Türk-İslâm Profesörü olarak Ankara
Üniversitesi’nde ve yurt dışındaki üniversitelerde dersler verdi. Eserlerinden bazıları:
Duyuşlar (Şiirleri), Mehmet Âkif, Nâmık Kemal, Abdülhak Hâmid,
Türk-İslâm Edebiyatı. 

Fredrich
Heiler:
(Münih1892-Münih
1967) Dinler tarihiyle alâkalı çalışmalarıyla bilinen Alman Profesör. 1930
yılında Fransız kilisesi tarafından piskoposluğa tayin edildi.

Hâlit
Ziya Uşaklıgil:

(İstanbul 1866-İstanbul 1945) Öğretmenlik yaptı, bankada çalıştı. Servet-i
Fünun Grubu’na katıldı. Dârülfünun Edebiyat Fakültesi’nde batı edebiyatı
dersleri okuttu. Buradan ayrıldıktan sonra yalnızca edebiyatla ilgilendi.
Eserlerinden bazıları: Aşka Dair, Mâi ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Hepsinden Acı.

Hamdi
Hersekli:

30’lu yaşlarda Vakıf çalışanıdır.

Hazret-i
Ayşe:

(Mekke 614-Mekke 678) Peygamber Efendimizin zevcesi, İkinci Halife Hz.
Ebubekir’in kızıdır. Okuya-yazma biliyordu, Arap edebiyatı hakkında geniş
bilgilere sâhipti. Çok akıllı ve zeki bir insandı. Müslüman bayanlara din
hocalığı yaptı. Çok sayıda hadis rivayet etti.

Hulûsi
Turgut:
(Kayseri
1942-) İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunudur. Gazetecilik mesleğini
tercih etti. Eserlerinden bazıları: Barzani
Dosyası
, 12 Eylül Partileri, Güniz Sokağı, Yassıada Belgeseli, Kılıç
Ali’nin Anıları
.

İbrahim
Kafesoğlu:
(Burdur
1914-İstanbul 1984) Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden
mezun oldu. Macaristan’da Dr, İstanbul Üniversitesi’nde Doçent ve Profesörlüğe
yükseldi. Erzurum Üniversitesi’nden sonra İstanbul’da döndü, Genel Türk Tarihi
Profesörlüğünden emekli oldu. Eserlerinden bazıları: Macaristan Tarihi, Selçuklu
Ailesinin Menşei
, Türkler ve
Medeniyet
, Türk Milliyetçiliğinin
Meseleleri
, Eski Türk Dini, Türk Millî Kültürü, Kutadgu Bilik ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, Türk-İslâm Sentezi.

İlhan
Ayverdi:

(Manisa 1926-İstanbul 2009) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun
oldu. Millî Eğitim Müdürlüğü’nde çalıştı, Muhtelif Liselerde edebiyat
öğretmenliği yaptı. Sâmiha Ayverdi’nin kardeşi Ekrem Hakkı Ayverdi ile
evlenince Kubbealtı Akademisi Vakfı’nın kuruşuna öncülük etti, daha sonra
başkanlığını üstlendi. Kendisini tanıyanlar İlhan Ayverdi’yi; ‘Edebi ile edeplenip, doğruluğuyla aynı
doğrultuda olunması gereken kişi
’ olarak tavsif ederler. En önemli eseri Misalli Büyük Türkçe Sözlük’tür.

İlhan
Bardakçı:
(Balıkesir
1926-Almanya 2004) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. 1948
yılında gazeteciliğe başladı. Ankara Gazi Üniversitesi’nde hocalık yaptı.
Eserlerinden bazıları: Komünizmin
Anatomisi
, İdarecilik Sanatı, İhtilal Tekniği, Vahdeddin’den Mustafa Kemal’e. 

Kubbealtı
Akademisi Vakfı:
1970
yılında; Sâmih Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi, İlhan Ayverdi, Ergun Göze, Uğur
Derman, Kemâlettin Nomer, Bayram Yüksel, Mustafa Tahralı ve Necâti Tahralı
tarafından ‘Cemiyet’ olarak kuruldu. Kuruluş gayesi: İlim, fikir ve sanatta
Türk milletine has tarihten gelen değerleri esas tutarak, nesilleri, millî bir
düşünce ve sanat merkezi etrafında toplamaktır. Bu gayeye erişmek için ilim ve
fikirde, sanatta, dilde, sosyal sahada ve neşriyatta muhtelif çalışmalar
yapmaktadır.

Mehmet
Âkif (Ersoy):

(İstanbul 1873-İstanbul 1936) Ailesinin maddî imkânsızlığı sebebiyle Mülkiye
Mektebi’ni bırakarak parasız yatılı Halkalı Ziraat Mektebi’nden baytar olarak
mezun oldu.  İlk şiiri 1895 yılında
yayımlandı: ‘Kur’ân’a Hitap’ Mezun olduğu okulda öğretmen olarak vazife gördü.
Bir müddet sonra üniversite hocalığına tayin edildi. Yurtdışında görev yaptı.
Millî Mücadele hareketine destek verdi. Ankara Hükümeti’nin kurulmasından sonra
Burdur Milletvekili olarak görevlendirildi.  Sakarya Zaferi’nden sonra İstanbul’a geldi ise
de aldığı dâvet üzerine Mısır’a gitti. Vefatından kısa bir süre önce İstanbul’a
döndü. En mühim eserleri: İstiklal Marşı,
Çanakkale Şehitleri isimli şiirleri
ve Safahat isimli kitabıdır.

Mehmet
Dülger:
(İstanbul
1940) Cenevre Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden Yüksek Mimar olarak mezun
oldu. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak çalıştı. 22. Dönem Antalya
milletvekilliği ve Dışişleri Komisyonu Başkanlığı yaptı.

Mehmet
Kaplan:
(Eskişehir
1915-İstanbul1986) Edebiyat Tarihçisi Profesör. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
ile birlikte, felsefe, psikoloji ve sosyoloji derslerine de devam etti.
Almanya, İngiltere ve Fransa’da bulundu, dil öğrendi. Erzurum’da Edebiyat
Fakültesi dekanlığı yaptı. Eserlerinden bazıları: Eşrefoğlu Rûmî, Emir Sultan,
Nâmık Kemal, Şiir Tahlilleri, Tevfik
Fikret ve Şiirleri
, Hikâye Tahlilleri,
Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar, Nesillerin Ruhu ve Türk Milletinin Kültürel Değerleri.

Mehmet
Turgut:
Sümerbank
bursu ile İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Makine Yüksek Mühendisi olarak
mezun oldu. Mecburi hizmetini tamamladıktan sonra kendi işini kurdu. 1961
yılında Adalet Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı, genel başkan
yardımcısı oldu. Afyon ve Bursa’dan seçilerek 4 dönem milletvekilliği, Enerji
ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile iki dönem Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı yaptı.
Eserlerinden bazıları: Dostluğa Dair,
Türkiye’nin Geleceği, Siyasetten Portreler, Geleceğin Güçlü Türkiye’si.

Mektuplardan
Gelen Ses:
Sâmiha
Ayverdi Hanımefendi’nin, torunları Sinan Uluant ve Gülşah Akçal’a yazdığı
mektuplar, 1985 yılında yayınlandı. İkinci Baskısı 2010 yılında yapıldı. Sâdece
torunlarına değil, kâmil insan olmasını arzu ettiği bütün gençlere hitap eden
bir açık mektup gibidir. Üslûbu, seviyesi ve muhtevası ile muhteşemdir. Bir
cümlesi yeter: ‘Bir meseleyi en makul
şekilde muhakeme edip, en isâbetlikarârı vermeye çalış. Bir de, soğukkanlı,
cesur ve metin insanların her tuttukları işte muvaffak olduklarını unutma.  (…) Mühim olan,  maruz kaldığımız müşkül bir vaziyet
karşısında gereken tedbirleri almamızdır. Hem de gecikmeden, zamanında. Zira
vaktinde yapılmayan müdahale, beklenen faydayı teminden uzak kalır
.’

Misyonerlik
Karşısında Türkiye
:
Türkiye’nin önde gelen  mutasavvıf ve
mütefekkir müelliflerinden Sâmiha Ayverdi’nin bu eseri, 1959 yılında
yayınlandı. Türkiye Millî Kültür Vakfı tarafından taltif edildi.

Raymond
Kern:

Yazdığı mektuplardan İsviçre’nin Lozan şehrinde ikamet ettiğini anladığımız
fakat biyografisine ulaşamadığım misyoner şahıs.

Muaviye:
(Mekke
603-Şam 680) Başlangıçta İslâmiyet’e savaş açanlarla birlikte hareket etti. 630
yılında babası ile birlikte Müslüman oldu. Peygamber Efendimizin övgülerini
kazandı. Şam Valisi iken Hz. Ali’ye karşı savaşa girişti. Hile ile galip geldi.
İslâm Devleti 2 parçaya ayrıldı. Emevi Devleti’ni kurdu. Oğlu Yezid ise, Hz.
Ali’nin oğlu, Peygamber Efendimizin sevgili torunu Hz. Hüseyin’i Kerbelâ’da
katletti. Emevi Devleti Türklerin desteğini alan Abbasiler tarafından 750
yılında tarih sahnesinden silindi. Muaviye tartışmalı bir şahsiyettir. Muhteşem
bir devlet başkanı olduğunu iddia edenler olduğu gibi, O’na ‘Hazret-i Muaviye’ denilmesinin bile şirk
olduğunu söyleyenler de vardır. Doğrusunu Allah (cc) bilir.

Mustafa
Tahralı:
(Konya
1943-) Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi mezunu, profesör, yazar, şâir,
İslâmî Türk edebiyatı tarihçisi ve mutasavvıftır. İstanbul Yüksek İslâm
Enstitüsü’nde ve Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi
olarak vazife gördü. Meslektaşlarıyla birlikte telif ettikleri ders kitapları
vardır.

Nihad
Sâmi Banarlı:

(İstanbul 1907-İstanbul 1974) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Liselerde edebiyat Öğretmenliği
yaptı. 1957 yılında Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü’ne tâyin edildi. 1969’da
emekli oldu. Emin Bayraktaroğlu müstear ismi ile yazılar yazdı. Eserlerinden
bâzıları: Liseler için edebiyat ders
kitapları
, Türkçenin Sırları, Resimli Türk Edebiyatı Târihi, Yahya Kemal Hakkında kitaplar, Edebî Bilgiler.

Orhan
Okay:

(İstanbul 1931-İstanbul 2017) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. 1963’te Dr. 1975’te Doç. 1988’de
Prof. unvanına hak kazandı. Erzurum ve Sakarya üniversitelerinde görev
yaptıktan sonra 1996’da emekli oldu. Eserlerinden bâzıları: Sanat ve Hayat, Necip Fâzıl, Edebiyat ve
Sanat Yazıları
, Mehmet Âkif, Bir Başka İstanbul.

Özden
Tahralı:
Sâmiha
Ayverdi’nin talebelerinden. Profesör Dr. Necati Tahralı’nın eşi.

Sabahattin
Zaim:
(Makedonya’da
İştip şehri 1926-İstanbul 2007) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun
oldu. 6 yıl kaymakamlık yaptıktan sonra 1953 yılında İstanbul Üniversitesi
İktisat Fakültesi’nde akademik hayata geçti. Burada Prof. Unvanı aldı. 1998
yılında emekli oldu. Eserlerindenbâzıları: Hayatım
ve Türkiye
, Türkiye’nin 20. Yüzyılı,
Türk Dünyasının Yeniden Yapılanması
ve Bir Ömrün Hikâyesi.

Sadettin
Evrim:

Hakkında bilgi bulanamadı.

Safiye
Erol:
(Edirne
1902-İstanbul 1964) Lise ve üniversiteyi Almanya’da okudu. Dr. unvanı ile
Türkiye’ye döndü. Tanınmış bayan romancılarımızdandır. Eserlerinden bazıları: Kadıköyü’nün Romanı, Ülker Fırtınası, Ken’an Rıfâî ve 20. Asrın Işığında Müslümanlık, Çölde Biten Rahmet Ağacı.

Sofi
Huri:
(Halep
1897-Atina 1983) Gaziantep Amerikan Kolejinden mezun oldu. Yazar ve kitap
mütercimidir. Arap-Hıristiyan bir ailenin evlâdı olarak dünyaya geldi.
Mevlânâ’ya hayranlığı sebebiyle Müslüman oldu. İyi derecede Türkçe, Arapça,
Ermenice, Yunanca, Lâtince, Fransızca ve İngilizce biliyordu. Eserlerinden
bâzıları: *Râbia’t-ülAdeviye, *Hz. İsa’nın Hayatı, Kitab-ı Mükaddes’ten Hikâyeler, 
İman Kurtuluş Yolu, Eğitimin Gayeleri.

Sanal Nefret Ya da Dijital Temenniler

0

Her dönemin getirdiği bazı
zorunluluklar olmuştur. Yani günün mecburiyetleri söz konusudur (ilcaat-ı
zaman). Onu yok saymak, dikkate almamak toplumsal yaşamda imkânsız gibi.  Çağımız, bilgi teknolojileri ve bilişim dünyasının
baş döndürücü hızıyla cebelleşmekte. 
Analog sistemden dijital sistemlere, ikili sistemden onlu sisteme,
sekizli’den (oktal),  onaltılı
(hexedecimal) sisteme kadar. Menü çoktan seçmeli. Durdurabilene aşk olsun.
Dijital elektronik dünyası mütemadiyen bilişimi fişeklemeye devam ediyor.  “Bununla yetinelim artık” diyeni gören var
mı? Daha ötesi, daha ötesine erişmek çabasında. Yetişebilmek ne mümkün. Çünkü
tüketim toplumunun yeni ürünlerle aklını çelmek de ayrı bir inovatif pazarlama stratejisi.
Bununla ilgili yığınla akademik çalışmalar yapılmakta.

Mesele; bilişim ekonomisinin
dünya pazarından ne kopardığı, ya da, kaynaklarını takasa sayıp “dijital açlık”la saldıran ülkelerden
neleri söküp aldığından söz etmek değil. O bir doğal dengedir elbette. Talep
olunca arz etmek. Kimse kimseye silah zoruyla ürün satmıyor (istisnaları
geçelim). Üretmiyorsanız buna mecbursunuz. 
Asıl mesele dijital dünyanın toplumsal
davranışa olan etkisi
. İnsanlar her şeyden önce bireysel hale getirildi.
İki ayrı dünya var; sizin dünyanız ve avuç
içi dünyası
.  Sanal dünyaya bu minik
LCD penceresinden atlıyorsunuz.  Artık
duygular da, öfke paylaşımı da, 
ikonlara, küçük sembollere emanet. Yani her şey bir minik simge
kadar.  Sevinciniz de, mutluluğunuz da.
Ya da acınız, eleminiz, kederiniz, nefretiniz. 
Her ne kadar Seyyid Nesîmi, “Mende sığar iki
cihân men bu cihâna sığmazam” dese de, bir ikona sığmak-sığınmak
zorundasınız.  Bu esrarlı dünyayı kim/ler
organize ve dizayn ediyorsa, kuralları koyma hakkına da sahip olmalıdır. Burada
sıkıntı yok.

Asıl mesele, duygu
yüklü bir milletiz.  Duygusallıkta tavan
yapan,  gelenekleri  ve kültürünü manevi değerleriyle ören bir
toplumuz. Dualarımız, temenni ve niyâzımız var. Millî duygularla yoğrulduk.
Vatanseverliğin de, şehitliğin de kutsal olduğunu biliriz. Kişiliğimizi
oluşturan bu unsurlarla bütünleştik. İman akidesinin,“Dil ile ikrar, kalben
tasdik” olduğunu da biliriz. İşte böyle bir duygu selinin tırnak ucu kadar
simgelerin içine sığması düşündürücü.

Sanal ortamda bir dua
düşünün: “Tıkla ve dua et! Tıkla şehide fatiha oku! Tıkla, ölmüşlerine yasin
oku. Tıkla (hızlandırılmış) hatim insin…”. Bu iş nereye gidiyor, anlayan var
mı? Gerçek alemdeki “üfürükçü-tükürükçü”lüğün kes-yapıştır modu mu? Ya da malûm
balonlu dua, “balona tıklayın içinden kırk yasini şerif adınıza okunsun,(ama
önce ödeme kutucuğu tıklayın)” gibi.   Ya
da, “biz toplu nefret ediyoruz, tıkla sen de nasiplen! Tıkla, ehl-i küfrü zir-ü
zeber et! Tıkla Yahudi lobileri havaya uçuralım. Tıkla koronaya ‘hadi yallah
başka kapıya’ diyelim” gibi saçma ve abuk temenniler bir şeyleri hatırlatmadı
mı. Söyleyelim, piyasası olan bir sanal duygu sömürüsü. Gerçek hayattaki ruhban
sınıfının aynısı. Bir nevi “dijital
ruhban”
. Kutsal değerlerin böyle harcanması bir tehlikedir.

Diğer bir durum da
konuşma yeteneğinin körelmesidir. Sessiz görürsünüz ama aslında o, “yüksek oktavlı” haykırmalar
yapmaktadır. İlginç değil mi? Klavyeden, hain teröristlere “hepinizi yok
edeceğiz ulan, diye haykırarak yüzlerce beğeni ile onları mahvetmek” biraz
komik değil mi? İşte dijital devrim, hissiyatı zirvede olan toplumları, önce sembol
ve şekil içine koyup, sonra da şekil verip “ayar
çekmesi
”dir. 

Sonuçta; dijital
alem, toplumun her kesimine, her bireye çok hızla ulaşan önlenemez bir küresel
akım. Getirdikleri elbette çok, ‘izahtan vareste’. Ancak dönüşümü çok keskin. Değişmeyen
tek şeyin değişim olduğunu bilmekte
fayda var. Gerçekçi olmak gerekir.  Kaf
dağının arkasında hayâl kurmak biraz lüks değil mi?  (4 Nisan,2020)

Ülker Tıp Terimleri Sözlüğü

     Bir destan yazıldı
asrımızda görülmemiş!

     Herkes soruyor
hakkında, ne demiş ne demiş?

 

     Yorulmaz bir cehd,
bıkıp usanmaz bir uğraş.

     Sanki Erzurumun
yiğit eri, bir dadaş.

 

     Kanı gibi akıtmış
mürekkebi, durmadan kağıda.

     Benzer bu çalışma,
yiğit ardından söylenen ağıda.

 

     Mest oluyoruz;
böyle bir bilgin çıkmış diye bizden.

     Sanki çıkıp
gelmiş, ilim diyarı sonsuz denizden.

 

     Genç yaşta
atılmış, ilim denen okyanusa.

     İnsan şaşıp kalır,
vurdukça bu işi usa.

 

     Ya Rab bu ne büyük
sabır, gayret, ne müthiş azim.

     Daha nicelerine el
atmasıdır ona duam, azizim.

 

     Her şeyden önce,
Türkçeye ne büyük hizmet.

     Tek başına
gösterilen, büyük bir himmet.

 

     Eser; baş
döndürücü, âbidevî dev bir eser.

     Başımda, inanın
sevinç rüzgârları eser.

 

     Eserin yazarı da,
gerçekten tam bir âbide insan.

     Millete vermiş;
verince ancak görkemli bir ihsan.

 

     Yaptığı çalışma,
tam mânâsıyla bir göz nûru.

     Tıp sözcüklerinin,
hepsine yer vermiş, yok kusuru.

 

     Dünya kurulalı,
merak ilmin ilk hecesi.

     İşte bunun, güzel
mi güzel bir neticesi.

 

     İhtiyaç da olunca,
ilerlemeye hoca.

     İşte, çıkar ortaya
bir eser ki koskoca.

 

     İlim âlemine, adım
attığından beri,

     Olmuş Süreyya
Ülker; tam bir bilim eri

 

     Açılan çığırda
çalışmalarıyla Süreyya Ülker;

     Yabancı sözcüklere
karşılık arayan, sanki ilk er.

 

     Öyle gayûr er ki,
sanki bir orduya bedel.

     Çünkü kelimelerle
yaptığı, tam bir cedel.

 

     Ses bayrağımız
dalgalanır oldu, bu Ülker burcunda.

     Türkçenin haysiyet
ve şerefi; bu gönderin ucunda.

 

     Türkçemiz, Süreyya
Ülker’le ne kadar övünse yine az.

     Türkler ediyor
ona, yeni çalışmalar için çok niyaz.

 

     Yabancı
kelimelerin istilâsındayken Türkçe,

     Haykırdı kahraman
bir ses geriden, tam erkekçe.

 

     Ne gam, kul
sıkışmayınca; yetişmez derler ya Hızır;

     “Ülker Tıp
Terimleri Sözlüğü” yanlarında hazır.

 

     Aşk olmayınca meşk
olmaz demiş, eskiden atalar.

     Yeni Süreyya
Ülkerler, çıkıp ona yenilik katalar.

 

     Kaptırmış kendini
terimlere, görülmedi böylesi,

     Tıp ilminde,
iğneyle kuyu kazmış, habire ölesi.

 

     Önünde duran bu
dev yapıtın,

     Gözü hayretle gezer içinde.

     Sözcükleri
gözünden sapıtın,

     Gayrıysa eğer,
sezer içinde.

 

     Süreyya Ülker,
sözcükler eker.

     Olmuş bahçıvan,
diker de diker.

 

     Türkçeye âşık
olmuş bir kere Süreyya,

     Türkçedir mâşûk,
gerekse gider fezaya.

 

     Bilim eri Süreyya
Ülker,

     Yazılacak koca bir
destan.

     Yabancı kelimeler
ürker,

     Çünkü derler
burası Türkistan.

 

     Gökte Süreyya bir
yıldız.

     Yerde Süreyya ahhh
yalnız!

     Yanına gelirse bir
ay;

     Olur Süreyya ay-yıldız.

 

     Not: ÜLKER TIP
TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ, Açıklamalı 3. Bası, LÂTİNCE – TÜRKÇE, TÜRKÇE – LÂTİNCE (93
000 Tıp teriminin Türkçe karşılıkları, Tıbbî tanımları, Tıbdışı anlamları,
Tıbbî botanik, fizik, kimya, zooloji terimleri.)

     Prof. Dr. SÜREYYA ÜLKER, Marmara Ü. Tıp Fak.
Patoloji ABD Öğretim Üyesi, İstanbul – 2004.

     Sipariş / İstek
adres ve telefonları: Nobel Tıp Kitabevi: Merkez Millet Cad. 111 Çapa’da ve
Kadıköy’de olmak üzere İSTANBUL adreslerinden ve şu telefonlardan temin
edilebilir:

     0 212 279 10 26 –
279 16 07 – 279 94 10

     0 212 585 61 91 –
585 67 46

3 Mayıs Türkçüler Günü Vesilesiyle ve Kutlama Niyetiyle, Milliyetçilik ve Sağcılık!

(Bu satırları bilimsellik ve objektiflik kaygısı
taşımaksızın, daha çok gönlümde hissettiklerimle kaleme alıyorum. Bu sebeple de
tabidir ki, tartışmaya açıktır.)

* Siyaset ve düşünce hayatımızda Sağcılık; ufuksuzluğun,
sığlığın, statükonun bekçiliğidir, mevcut düzeni savunmanın ideolojisidir.

* Sağcılık; çalışmadan, üretmeden mevcudu tüketmek, kamu
kaynakları üzerinde zahmetsizce müktesep hâk iddiasında bulunmanın adıdır…

* Liyakat ve ehliyete dayanmayan ucuz ve kolay statülere ve
sıfatlara kavuşmanın adıdır sağcılık…

* Kamu kaynaklarına çökerek servet ve zenginlik üretmenin,
yanaşma düzenini tahkim etmenin adıdır sağcılık…

* Sağcılık; içe kapanmadır, tutuculuktur, zamanı
ıskalamaktır, değişime direnmektir…

* Sağcılık; şehirli olamayan, kör taassubun taşra
ideolojisidir…

* Sağcılık; soru sormayanların, sorgulamayanların, devlete
ve kuvvete eklemlenerek kendi itaat alanında ve küçük hesaplar adına, kendi dünyasında
konfor yaratma faydacılığının adıdır.

* Kendini polisin, jandarmanın ve kurulu düzenin yerine
koymanın, statüko adına farklı olanı tepelemenin, düzenle aynîleşmenin adıdır.

* Sağcılık; düşünce, fikir, sanat ve zenginlik üretme
yerine, yönetmeye, sisteme, yanaşma düzenine odaklanmış siyasi çapsızlığın
adıdır.

* Sağcılık; tavırsız, duruşsuz ve ruhsuz kalabalıkların
arasında, gri alanlarda, sahte ve sualsiz huzurlarda yaşamanın, değişmemenin
adıdır.

* Sağcılık; muktedirlerin eteklerine yapışmanın; çalışmadan,
üretmeden; talepsiz paylaşımlarda, muktedirlerin kırıntılarına rıza göstermenin
adıdır.

* Düşünmeyen, sormayan, sorgulamayan ve üretmeyen
insanların, kendilerine lütfedileni de kaybetmemek korkusuyla yaşayanların
sığındığı bir limandır sağcılık…

* Fikri kapasitesi, düşünce derinliği ve siyasi tezleri
sadece; sahte bir şekilde söylenmiş “vatan, devlet, din” elden
gidecek sözleri ve üretilmiş korku travmaları arasına sıkıştırılmış olmanın
adıdır sağcılık…

* Hiç bir ilkeyi gözetmeksizin küçük ve şahsi menfaatlerini
gözetmenin, şark kurnazlığının, ufuksuzluğun, farkında olmamanın adıdır
sağcılık…

* Milli irade ve demokrasi kavramından sadece
“sandığı” anlamanın; devleti ele geçirmenin vasıtası sayılan sandık
işini her türlü manüplasyonla hallettikten sonra ise, hukuk ilkeleri ve
demokratik usul ve esasları rafa kaldırmanın adıdır sağcılık…

Peki Ya Milliyetçilik;

Yukarıda saydıklarımızın hepsinin dışında, hür birey
olmanın, millet olmanın icap ve gereklerinden olarak, değişimin, gelişmenin,
hür düşüncenin, muasır medeniyet peşinde olmanın, kendi küçük menfaatleri
peşinde koşmaksızın, insanı ve milleti adına ortak hedeflerin peşinde koşmanın
heyecanını duymak ve milletini hukuk ve demokrasi içinde kucaklamak, insanını
mutlu kılmanın ideolojisidir.

Vatandaşının, devletine ve milletine aidiyet bağlarını
ısrarla artırma ve güçlendirme hedefini gözetmenin ideolojisidir.

Memleket evlatlarını eğitimsiz, sağlıksız ve geleceksiz
bırakmamak endişesini taşımanın ideolojisidir milliyetçilik…

Milliyetçilik, milleti adına uykusuz gecelerde tükenmez
arayışların, huzursuz kalan ve beyin sızıları çeken insanların ideolojisidir.

Milliyetçilik, kendi insanının siyasi rüşt ve ehliyetinin
var olduğunu ama’sız fakatsız kabul etmenin, milletinin demokratik iradesi ve
enerjisini sisteme yansıtmanın vaz geçilmezliğini kabul etmenin adıdır…

Bu anlamda milliyetçilik bir kabile ideolojisi değildir;
birey ve millet olma fikrine ulaşmış insanların, geleceği demokrasi ve hukuk
içinde inşâ etme heyecanı ve hürriyetçi bir medeniyet kurma tasavvurunun
adıdır…

Bilimde, sanatta, hukukta; insanlık adına zahmetli, gayretli
çalışma ve yarışmaların adı; ülkesi namına teknolojinin, kalkınmanın ve refaha
ulaşmanın motivasyon kaynağıdır milliyetçilik…

Aklı, bilimi, hukuk ve demokrasiyi öncelemenin adıdır
milliyetçilik…

Sağcılık sizin olsun,
bizler Türk Milliyetçileriyiz…

Bâki selamlarımla

Sâmiha Ayverdi’nin Muhteşem Mektupları Ayverdi Ailesi’nin Bir Ferdi, Zeynep Göze Uluant Anlattı.

 (Birinci Bölüm)

 

Oğuz Çetinoğlu: Ayverdi Enstitüsü(1)’nde, Aysel Yüksel* Hanımefendi ile birlikte ‘Sâmiha
Ayverdi* Hanımefendi’nin Mektupları üzerinde çalışıyorsunuz. Ayverdi Enstitüsü
Hakkında lütfedeceğiniz bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Zeynep Göze Uluant: Sâmiha Ayverdi’nin 1993’de vefâtından sonra,
Türk kültür hayatına maddî mânevî sayısız hizmetleri olan Ekrem Hakkı Ayverdi*,
Sâmihâ Ayverdi ve İlhan Ayverdi* üçlüsünün eserlerini ebedîleştirmek üzere,
Kubbealtı Akademisi Vakfı* bünyesinde bir ‘Enstitü’ kurulması
kararlaştırılmıştır.

Bu Enstitü ilk yıllarda
Çemberlitaş’daki vakıf merkezinde çalışmaya başlamış; 2009’dan itibâren ise
1931 yılından bu yana Ekrem Hakkı Ayverdi’nin evi olarak kullanılan Fâtih
ilçesinde, Fevzipaşa Caddesi’ndeki binada çalışmalarına devam etmiştir.

Enstitünün başında, 1957’de
hocası NihadSâmi Banarlı* vâsıtasıyla Sâmiha Ayverdi ile tanışarak Fetih
Cemiyeti*’nde çalışmaya başlayan ve daha sonraları da bizzat yazı işlerinde
kendisine asistanlık yapan Aysel Yüksel bulunmaktadır.

Ayverdi Enstitüsü, zengin bir
arşiv oluşturmakla kalmayıp bir yandan da Sâmiha Ayverdi’nin henüz gün ışığına
çıkmamış eserlerini yayına hazırlamaya devam etmektedir. Bu çalışmalara 1999
yılında katıldım. Ayrıca Ekrem Hakkı Ayverdi’nin kitap ve makalelerinin tamamı
taranarak bir araya getirilmiştir.

O’nun çalışmaları esnasında gerek
Anadolu’ya ve gerekse Balkanlar’a yaptığı seyahatlerde ve restorasyon
çalışmalarında çektiği binlerce fotoğraf ve dia taranarak 22.000 fotoğraftan
oluşan çok geniş ve zengin bir dijital arşiv oluşturulmuştur.

Bunların dışında yine yaptığı
rölöve ve restorasyon projelerinin orijinalleri de tasnif edilerek muhafaza
altına alınmıştır.

İlhan Ayverdi’nin Lugat
çalışmaları esnasında 44 yıl boyunca hazırlanan fişler, faydalanılan kaynak
eserler de kütüphâne ve dolaplarda tasnif edilmiştir.

Ayverdi âilesine âit olup
Kubbealtı Vakfı’na intikal eden ve zaman içinde üçüncü kişiler tarafından
bağışlanan bütün antika eserler ve koleksiyonların da çok tafsilâtlı bir
envanteri hazırlanmıştır.

Sâmiha Ayverdi ile İlhan ve Ekrem
Hakkı Ayverdi’ye âit özel eşyalar, onlara verilen ödüller de ayrıca tasnif
edilerek sergilenmektedir.

Çetinoğlu: Çalışmalarınız ne
safhada?

Uluant: Tabii ki ağırlık Aysel Yüksel ablamın omuzlarında, ben de
yardımcı olmaya çalışıyorum. Çok şey öğrendik ve öğrenmeye devam ediyoruz.
Makaleleri hemen hemen tamamladık. O makaleler kitap hâlinde yayınlanmadan
evvel, üç ayda bir çıkan Akademi Mecmuası’*na Sâmiha Ayverdi’nin bir yazısını
veririz, öyle bir usul var.                                       

Daha sonra o yazılar basılır,
kitap hâline gelir. Bu makaleler bitip de 5-6 sene önce sıra mektuplara
gelince, biz bir deryânın içine düştüğümüzü hissettik. Zaten daha önce ‘Mektuplardan Gelen Ses’* adıyla,
bunların çok ufak bir kısmı kitaplaşmıştı. Arşivde bir kısmı el yazısı, Lâtin
harfleriyle yazılmış, bir kısmı eski Türkçeyle yazılmış beş binin üzerinde
mektup var. Biz ilk olarak bu seriden Belkıs Hanım’*la olan mektuplaşmayı
yayınladık. Daha sonra bir kader mahkûmu Vehbi Güneri ile hapishane
mektuplaşması var ki bu serinin en muhtevalı ve dikkate değer âdeta bir adam
yaratmak diyeceğimiz örneğidir kanaatimce. Ama mektuplar serisinin en az satan
kitabı da bu oldu. Çünkü sayfa sayısı çok fazla ve piyasa maalesef farklı bir
şekilde çalışıyor. Daha sonra İlhan Ayverdi mektuplaşmasını yayınladık. Bu üç
kitapta biz Aysel Yüksel ablamla birlikte bizzat çalıştık. Çok titiz bir
çalışma gerektiriyor, yanlış yapmamak gerekiyor. Daha sonra yine mektuplar
serisinden birçok kitap çıktı, 7-8 kitap çıktı, bir kısmını o mektupların
yazıldığı büyüklerimiz hazırladı, biz son hâline şöyle bir baktık, müstefit
olalım diye. Ve bilmediğimiz o kadar çok kelimeyle karşılaştık, bilmediğimiz o
kadar çok şey öğrendik ki. Ben gelmeden önce bir-iki not aldım. Haydi ben
bilmiyorum, Aysel Yüksel ablam da bilmiyor.

Çetinoğlu: O kelimelere birkaç
örnek verebilir misiniz? Bilenler hâfıza tâzelerler, bilmeyenler mânâlarıyla
birlikte öğrenirler. Ola ki dilimize kazandırılmasına vesile olunur…

Uluant: Mesela ağleb-i ihtimal(2), kemâfissabık(3),
mâsiyet(4), mısdak(5), keenlemyekûn(6),
merdümgiriz(7)… bu kelimelerden sadece birkaçı…

Çetinoğlu: Hayretinizi mûcip
olan, alâka çekici durumlarla karşılaştığınız oluyor mu?

Uluant: Olmaz mı? Sâmiha Ayverdi, gerek eserlerinde gerek özel
hayatında şahsına ait bize meğerse çok az şey anlatmış. Biz orada, meselâ
çalışma odasının -ki şu anda Ayverdi Enstitüsünde mevcut- ne kadar küçük
olduğunu ve nasıl zor şartlarda yazdığını, Belkıs Hanım’a,  O’na ilk defa ‘Anne’ diye hitap eden Belkıs Öğretmen*’e yazdığı mektuplaşmadan
öğrendik.

Daha sonra kelimeler bizim
dikkatimizi çekmeye başladı. Aysel Abla benden 20 yaş büyük. Onun bile
bilmediği ve unutulmuş kelimeler. Biz bunları zaten hep açıklıyoruz, ama o
kadar güzel kelimeler ki… Bunların unutulmasına hayıflanmaktan başka elimizden
bir şey gelmiyor. En azından biz bunları böylelikle, Sâmiha Ayverdi sâyesinde,
mektuplar sâyesinde günışığına çıkartmış oluyoruz.

Çetinoğlu: Peki Efendim, Sâmiha
Ayverdi’nin yazdığı mektupların muhataplarının isimlerini lütfetmeniz mümkün
mü? Kendilerini tanıdığım ve hatırladığım kadarıyla Babanız Ergun Göze* var,
Mehmet Turgut* var, Yavuz Bülent Bâkiler* var, Tevfik İleri* ve Yılmaz Öztuna*
var…

Uluant: Bunlar, çeşitli ilim, sanat ve fikir adamlarına yazılmış
mektuplardır. Bir senedir üzerinde çalışıyoruz. Burada hepsinin sâdece
isimlerini vermek 15 dakikadan fazla sürer. Bu sebeple birkaç isim vermekle
yetineceğim.

Çetinoğlu: Lütfedersiniz…  

Uluant: Âdile Ayda*, Aydın Bolak*, Ahmet Güner Sayar*, Ahmet
Kabaklı*, Ahmet Yakupoğlu*, Ahmet Muhip Dranas*, Ali Murat Daryal*, Ali Nihat
Tarlan*… Ve bunların bir kısmı çok eskilerde kaldığı için bilinemeyecek durumda
olan isimler. Meselâ Ali Nihat Tarlan, 
üniversiteye girdiğimde 
hocalarımın hocasıydı. Onun tarafından Sâmiha Ayverdi’ye yazılmış bir
paragraf bile bizim için çok mühimdir. Ayrıca böyle mühim şahsiyetlerin el
yazısı mektuplarından bâzılarına tarayarak kitaplarda yer veriyoruz orijinal
birer örnek olması açısından.

Çetinoğlu: Efendim, isimlerini
verdiğiniz ve vereceğiniz şahsiyetlerin, büyüklerimizin hepsinin kısa hayat
hikâyesini, röportajın sonuna dercedeceğim. Bu vesile ile onları anmış,
hatırlatmış, birer fâtiha gönderilmesine vesile oluruz ümidindeyim.
 

Uluant: Çok yerinde olur efendim biz de kitaplarımızda aynı
uygulamayı yapıyoruz. Mesela yabancı isimlerden, Andreas Tietze* var, Anne
Marie Schimmel* var. Onun vasıtasıyla Sâmiha Ayverdi’ye mektup yazan bir Alman
teolog var. Adına evvelki günkü çalışmamızda ilk defa rastladık…

Çetinoğlu: Onlara da duâ edilir
Efendim… ‘Toprağı bol olsun!’ Denilir…

Uluant: Carter diye bir isim, bir Amerikalı var, şarkiyatçı.
1970’li yıllarda mektup yazmış. Ali Yardım* var, zaten biliyoruz, çok iyi
tanıyoruz.  Emin Bilgiç* var. Eva de
Vitray* var. Onunla mektuplaşmaları Fransızcaydı; Mustafa Tahralı*, Allah razı
olsun, bize tercüme konusunda çok yardımcı oldu. Fevziye Abdullah Tansel* var.
Fredrich Heiler* var, demin bahsettiğim Alman Katolik teolog. Fransızca bir
mektup yazmış, kısa bir mektup, son derece hürmet arz eden bir metin. Halit
Ziya Uşaklıgil* var. Sâmiha Hanım ona bir kitabını göndermiş ve onun da, hasta
ve yaşlı zamanıymış, belli ki, rahatsız, titreyen eliyle kısa ama çok güzel bir
Osmanlıca mektup yazmış. Hulûsi Turgut* var; o da bir kültür insanı, yakın
zamanın… İbrahim Kafesoğlu*, İlhan Bardakçı*, Mehmet Dülger* var. Bahadır
Dülger, onun babası. Yassıada’dan çok sayıda mektup yazmış. Bu Osmanlıca
mektupları, sökmek çok vakit aldı tabii. Fakat çok şey de öğrendik. Bizim
Ayverdi Enstitüsünde bir sekreterimiz var, Hamdi Hersekli evladımız, o bu arada
Osmanlı Türkçesi’ni söktü ve bize çok yardımcı oldu. Sabahattin Zaim* var.
Sadettin Evrim* var. (Paşa) diye parantez içinde yazılmış. Cumhuriyetin ilk
zamanları, Osmanlı’nın son zamanları asker ve aynı zamanda ilâhiyat konusunda
çalışan biri. Bir Kur’ân tefsiri varmış meselâ, onunla ilgili mektup yazıyor
Sâmiha Hanım’a… O devrin entelektüelleri arasındaki bu seviyeli yazışmalar
günümüz için bir hazine değerinde bence…

Meselâ Süheyl Ünver* var. Ama
maalesef Sâmiha Ayverdi’nin cevapları yok. Kızı Gülbün Hanımefendi’ye sordum,
Tıp Târihi Enstitüsü’nde kaybolmuş. Şefik Can*, Şekip Tunç*, Taha Akyol*,
Tahsin Banguoğlu*, Tekin Erer*, Ulvi Erguner*, Orhan Okay var. Muhteva olarak
çok mühim fakat kime yazıldığı belli olmayan az sayıda mektup da mevcut.
İnşallah bunları yakında daha mükemmel tasnif edip okuyucuya sunmak istiyoruz.

Çetinoğlu: Mektup; edebî
sanatlarımızda; roman, hikâye, şiir, deneme gibi önemli bir dal…

Uluant: Evet! Sizin de bildiğiniz üzere, mektup; bir edebiyat türü…
Şunu da belirtmek istiyorum: Mektuplar Sâmiha Ayverdi’nin hayatında çok mühim
bir yer kaplıyor. Mürebbi sıfatı ve hiçbir mektubu cevapsız bırakmayan titiz,
sorumluluğunu bilen, fedâkâr yapısı bunun en büyük göstergesi…Ama artık
internet devrinde yaşadığımız için mektuplar maalesef yerini mail’lere bıraktı.

Çetinoğlu: E-mektupların da
edebî değeri olabilir. Yeter ki seviyeli insanlar tarafından ve güzel-doğru
Türkçe ile teati edilsin. Telgrafın tellerine artık kuşlar konmuyorsa da
e-mektuplar haberleşmeyi hızlandırdı, kolaylaştırdı. Aynı anda binlerce kişiye
mektup göndermek mümkün. Gençlerin kullandığı internet Türkçesi, dilimizin
canına okudu. Maalesef önlemek de mümkün değil. Dil şuuruna, dil hassasiyetine
sâhip gençlerimizin sayısı giderek azalıyor.

Uluant: Haklısınız Oğuz Bey, onun için biz kitapların gençler
tarafından daha iyi anlaşabilmesi maksadıyla her sahifenin altına, bâzı
kelimelerin açıklamasını dip not olarak koyuyoruz. Gene mektup meselesine
dönelim. Neredeyse 15 sene öncesine kadar mektuplaşıyorduk. Biz, Alphonse
Daudet’*nin ‘Değirmenimden Mektuplar’*ını
ve çeşitli edebiyatçıların mektuplaşmalarını okuduk. Hakîkaten çok mühim
mektuplaşmalar var. Meselâ benim mezuniyet tezim Mehmet Kaplan* Hoca’dan tevdi
edilen Cenap Şahabettin*’in ‘Avrupa
Mektupları
’* idi. Tasvir-i Efkâr’*da yayınlanmış, aslında seyahat notları,
ama mektup şeklinde değerlendirilmiş ve o zamanın arşivi niteliğinde.

Çetinoğlu: Merhûme Sâmiha
Ayverdi Hanımefendi’yle bire-bir yaşadığınız mektupla bağlantılı bir hâtırânız
var mı?
 

Uluant: Türkolojide okuyordum. Eşim askerde olduğu için sık sık
Sâmiha annelerde kaldığım bir gün bir mektup geldi. Özden Tahralı ablam da
bizimle… Herhâlde bir ihtiyaç olup olmadığını sormak için uğramış olmalı.
Meğerse misyonerlerle çok sayıda mektuplaşma olmuş ve Sâmiha anne artık bu
kısır yazışmadan bunalmış olacak ki Özden Tahralı ablama; ‘Evlâdım’, -bu iş burada bitmiştir mânâsında- ‘Hiç açmıyorum bunu. Olduğu gibi zarfa koy, mektubu Mösyö Kern’*e aynen postala’
dedi. O sahne hafızama kazınmıştır. Ve o mektuplar da kitaplaşmıştır. ‘Misyonerlik Karşısında Türkiye”

Çetinoğlu: Mektuplaşmalardan
kitap oluştu…

Uluant: Evet. Demek gerçekten mektuplar mühim insanların hayatında
önemli bir yer kaplıyor. Bir mektup daha var, o da Fevziye Abdullah Tansel’den
gelen mektup. Geçen çalışırken önümüze çıktı. Çok titiz bir hanım Fevziye
Abdullah Tansel. Sâmiha Ayverdi’ye çok da saygısı ve muhabbeti var. Bir eserini
okumuş; fakat oradaki bir kelimeye takılmış ve ‘Efendim, böyle mi olacaktı, böyle değildi; bu herhâlde tashihçilerin
gözünden kaçmıştır
’ diyor. Beraber gülerek bu mektubu okumuştuk. Çünkü
Sâmiha Ayverdi’nin yine başka bir mülâkat veya röportajından okudum; diyor ki,
‘Ben kitabı yazarım, veririm, gerisiyle
hiç ilgilenmem
.’ O kadar da iddiası olmayan bir insan bu konuda. Çok titiz;
fakat iddiası yok. Onun derdi vermek hep vermek. Maddî, mânevî…

(DEVAM
EDECEK)

Siz, Nesiniz, Neyin Derdindesiniz?

0

Yaşı altmış civarındaki bir arkadaşım,
çözümünde çaresiz kaldığı bir sırrını paylaşmak istediğini, sıkılarak söyledi. Konunun
mahremiyetine dikkat çekerek “Bir gün sosyal medya vasıtasıyla, yeni emekli
olduğunu söyleyen bir erkek, benimle yazıştı, derdini yüz yüze anlatabilmek
için dükkânıma geldi, bana ‘Fazla bir şey değil, sadece senin karın olmak
istiyorum.’ dedi. Bu isteğinin bir sapkınlık olduğunu kendisine ifade ettim.
Ben şimdi buna nasıl yardımcı olayım?” cümleleriyle sıkıntısını dillendirdi. Ben
de aklımın yettiğince bir şeyler söyledim.

Yine, oğlu cinsel sapkınlığa düşen bir
babanın mahcubiyetine ve kızı yanlış ilişkilere giren annenin ezikliğine şahit
olmuş, bu insanları teselli etmek adına söyleyecek söz bulamamıştım. Cinsler
arasındaki yanlış tercih ve yönelişlerin, tedaviye muhtaç hastalık olarak
algılandığı dönemden, sanki bu ilişkilerin, özgürlüğün gereği olarak övünçle
yaşanması gereken zemine sürükleniyoruz.

Konu, sapkınlık ve sapıklık. Son çeyrek asırdır
buna LGBT diyorlar. Bu sapkınlığı yapanlar çok da cesurlar. Cesaret değil, cüretkârlık
bunlarınki. Bir azgın güruh ki haklarında bir laf söylesen linç ediliyorsun. Sapıklığı
hak olarak görmemek, insan haklarına saygısızlık, demokrasiye aykırılıkmış.
Daha ötesi suçmuş. Hepimizi evlere hapseden koronavirüsün nedenleri üzerinde
zihin jimnastiği yapanlar, bu sapkınlığın doğuracağı sonuçları da, tarihi
verilerden de yararlanarak, düşünmelidirler.

Diyanet işleri başkanı, geçen hafta, temiz
toplum oluşturma, insanlığın ıslahı adına, sanırım içinde yaşadığımız bunalımlı
dönemle ilişkilendirmek için
“Ey
insanlar! Geliniz, taharete önem verelim…  Gelin, İslam’a göre haram
olan sigara ile topyekûn mücadele edelim… 
Ey İnsanlar,
İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lûtîliği,
eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti? Hastalıkları
beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesi. Yılda yüz binlerce insan gayri
meşru ve nikâhsız hayatın İslami literatürdeki ismi zina olan bu büyük haramın
sebep olduğu HIV virüsüne maruz kalıyor. Geliniz, bu tür kötülüklerden
korunmak için birlikte mücadele edelim.”
dedi.
Dedi de ne oldu?

Yer yerinden oynadı. Başkan’a karşı
başlatılan linç kampanyası, bize “Meğer memlekette ne kadar ne varmış?”
dedirtti. Sapkınlığı ve meşrulaştırmak için her türlü çığırtkanlığı yapanlar dışında,
adına “Baro” denen birtakım hukuk kurumlarının, söylenme zaman ve zeminin
uygunluğu ayrıca tartışılsa da, samimi düşüncelerle ve makam sahibi birinin
sorumluluk duygusuyla dillendirilen sözlerine tepki vermesini anlayamadık.
Ankara Barosu şunları söyledi:
“Şaşkınlığımız; sesi çağlar öncesinden
gelen bu şahsın, bir devlet kurumunun başında oturup söylemini kutsal sayılan
değerler üzerine inşa ederek halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmesindeki kan
kokan cüreti sebebiyledir”
 

Aynı konuda, iki kurumun
değerlendirmesindeki kutuplaşmayı görünce birden karamsarlığa düştüm. Diyanet,
Baro’nun bu ağır ve aşağılayıcı eleştirisini hak eden ne yapmış, diye yazıyı
bir daha okudum. Söylenenden benim anladığım şu: “Pislik bir hastalık sebebidir. Sigara da bir pisliktir. Cinsel sapma
da bir pisliktir. Bu pislik HIV virüsünü doğurur. HIV, nasıl aids hastalığının
sebebiyse koronavirüs de kovid-19’un sebebidir. Doğadaki yanlış ve hunharca
uygulamalarımız yüzünden şimdi kendimizi evlerimizde karantinaya aldık,
hapsettik; yanlış cinsel yönelişler sebebiyle de Lut kavminin akıbetine
uğrayabiliriz. Her sıkıntının altında insanoğlunun, kendisi için Yaratan’ın
belirlediği sınırları aşması ve sapkınlığı vardır.”
   

Baro’nun linç bildirisinden de şunu
anlıyorum: “Ölçüsünü Kur’anî söylemlerden
alan ve Allah tarafından belirlenen her türlü kural bizim için çağ dışıdır ve
biz bilimperestler olarak bunlara karşıyız. Sigara dâhil her türlü pislik,
bizim tercihimizdir. Kimse, gay veya lezbiyenliğimize laf edemez. İslamî
düşünce ve ölçü, devlet işleyişinde ve sosyal yapıda geçerli değildir. Din,
Diyanet İşleri Başkanı tarafından istismar edilmiş, Başkan, halkı kin ve düşmanlığa
tahrik etmiştir. Bu cüretkârlık, kavga ve kan dökme sebebidir.”

Başta İzmir Barosu olmak üzere birkaç
Baro bu doğrultuda görüş bildirdi. Ankara Barosu daha sonra “özrü kabahatinden
büyük” denecek bir açıklama yaptı.

Bazı kafalara, bazı gerçekleri anlatmak
çok zor. “Seküler Mankurt” diyorum ben bunlara. “Ön yargıları değiştirmek,
atomu parçalamaktan zor.” der Einstein. Türler arasındaki karşıt cinslilik,
belli hazların tatmini için değil, nesillerin devamı içindir. Bu, hem Allah’ın
yasasıdır hem biyolojinin gereğidir. İnsan türünde erkek neyse, koyunlarda koç,
keçilerde teke, ineklerde boğa, tavuklarda horoz aynıdır. Varlığın hakikatine
aykırı konuşmak, cahillik; fıtrat yasalarına savaş açmak, cüretkârlıktır,
dalalettir.

Biz biliyoruz ki masum haliyle bir
rahatsızlık olan cinsel sapma, evrensel anlamda, dünyaya hükmetmek, insanlığı
türünü bozarak sürüleştirmek isteyen gizli güçlerin projesidir. Onlar,
oluşturdukları fonlarla hedef ülkelerdeki kurumları ve kişileri
desteklemektedirler. Şimdi sormak lazım: “Siz nesiniz, ne adına bağırıyorsunuz,
derdininiz ne?” Size “kimsiniz” bile diyemiyorum.

HIV’den bir şey anlamadınız,
koronavirüsten ders çıkarın. Neyi nerede yanlış yaptık, yapıyoruz, deyin.
Fıtratla oynamayın. Siz adını ne koyarsanız koyun ben: “Allah, kendi koyduğu
yasayı değiştirenleri, kendine karşı savaş açanları affetmez.” diyorum.
Hatırlatırım: Nemrut, Firavun, Zeus; her biri tarihin çöpü oldu, savaşı
kaybetti. 

Sağlık ve Hayat mı? Para ve Tatil mi?

Tercihler
arasında akılcı bir denge kurulmalı; salgından sonra gevşemeye asla
gidilmemelidir. Almanya ve Japonya virüsü kontrol altına aldığını zannedip
normalleşmeye yöneldi ve her iki ülke de sıkı tedbirler almak zorunda kaldı.
Sıradan bir grip salgını ile karşı karşıya değiliz. Uzmanların tavsiyelerine
öncelik vermeliyiz. Tahammülsüzlük, telaş, ihmal ve rehavetin bedeli binlerce
canın kaybı olmaktadır. Bazı tedbirleri erken almamıza rağmen, üç bin civarında
can kaybımız bize ders olmalıdır. Aşırı risk üstlenerek tedbirleri kaldırmak
katil virüsün ikinci dalgasını getirir. Hijyen, fiziki mesafe ve
tecrit
kesinlikle korunmalı; maske değil, can kaybı bizi rahatsız
etmelidir. Zevk ve keyfimize göre hareket edemeyiz.

Büyük risk taşıyan okulların ve AVM’lerin açılması çok
erkendir ve yanlıştır. Okulların açılışı sonbaharda ele alınmalıdır. Olumlu
gidiş tam tersine de dönebilir. Evde sıkılan ve işyeri kapalı insanlarımıza da
hak veriyoruz; ama yanlış yapma lüksümüz yoktur. Amacımız her halde evlere
virüs transferine yol açmamak olmalıdır. İstanbul için ayrı bir planlama
yapılması uygundur. Spor müsabakaları seyircisiz düşünülmelidir. Çeşitli
toplantı düğün gibi birliktelikler çok erkendir. Bilhassa kapalı ortamlardan
uzak durarak fiziki mesafeye dikkat etmezsek, virüsle mücadelemiz ne anlam
taşır ki…

            Virüsü yaygınlaştıran şehirlerarası
seyahatin engellenmesinde biraz geç kaldık. Bu yasak sürmelidir. Ramazan
Bayramı’nda uzaktan bayramlaşmaya mecburuz. Haklı olarak camiler ibadete ara
verip namazların evde kılınma mecburiyeti doğarken, bazı gelenek ve
göreneklerimizden, alışkanlıklarımızdan geçici olarak fedakârlık
yapabilmeliyiz. Olağanüstü bir dönem, can pazarı yaşıyoruz. Rasyonel hareket
etmeye mecburuz. Yönetenleri de zorlamaktan kaçınmalıyız. Normalleşme, ancak
normal ve akılcı düşünme ile olabilir.

            Kahraman sağlık elemanlarımızdan
ölenlere şehit muamelesi yapılmalı, isimleri yaşatılmalı, uygun tazminat
ödenmelidir. Alkış ve takdir yeterli değildir. Kendilerine ulaşımda taksi
tahsisi yerindedir. Bu fedakâr kahramanlarımızı rahmetle ve minnetle anıyoruz.

Aşırı özelleştirme, eğitime ve sağlığa ticari bakış, koruyucu
sağlık hizmetlerinde kamunun hizmet alanının daraltılması uygun olmamaktadır. ABD’de
eyalet sistemindeki durum, bazıları için hiç beklenmeyen sorunlar, eyalet
sistemi merakına kapılanlarımızı düşündürmelidir.

            Bazı sağlıkçı dernek ve vakıfların
sessizliğini de hayretle karşılıyoruz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ 

Bu Salgın Ne Zaman Biter?

Tabiattaki birçok olay gibi, salgın da bir çan eğrisini
izler. Yavaş yavaş başlar. Gittikçe hızlanır. Sonra artış hızı yavaşlar. Bir
tepe noktasına varılır. Hani kulağa daha “bilimsel” gelsin diye İngilizce’sini
söyleyip “pik-pik” diyorlar ya. İşte ondan. İngilizce “peak”, Türkçe’deki
zirvedir, tepedir. Tepe aşılınca başlangıcın aynadaki aksi tekrarlanır ve önce
yavaş, sonra hızla aşağı iner ve söner. Günlük vaka sayısındaki gidişat böyle.

Peki, toplam vaka sayısı?  O, bu çan eğrisindeki her bir
gününün toplamıdır ve ona S eğrisi diyoruz. Altından ve üstünden iki tarafa
sündürülmüş bir S harfine benzer. O, yavaş-hızlı-duraklama-yavaş sırasını
izler. Aşağıya çan ve S eğrilerini yerleştiriyorum.























Bunlar ideal eğriler. Günlük vaka sayımızın çan, toplam vaka
sayımızın S gibi ilerleyip – inşallah- bitmesi beklenir. Fakat gerçek, pek
ideale uymaz. Aşağıda salgınla en iyi mücadele edenlerden Güney Kore’nin günlük
ve toplam vaka sayısı grafiklerini veriyorum. İdealle karşılaştırın.





Çubuklu grafik çan eğrisine, tespih gibi olanı S eğrisine
benziyor-mu? Hem evet, hem hayır. Salgın çan eğrisini tamamlamış, fakat sonra
küçük küçük çanlar tekrar etmiş. S eğrisi de tam yatay duruma geçecekken hafif
yükselişler devam etmiş.

Silikon vadisi yıldızı ve son ayların COVID19 uzmanı
 Tomas Pueyo, bu grafiklerdeki gibi bir gidişe, “Çekiç ve dans”
diyor. Önce, toplu mekânların kapatılması, sokağa çıkma yasağı gibi sert
tedbirlerle salgına ağır bir çekiç indiriliyor. Sonra gidişe göre
salgınla-önlemler arasında bir dans. Gerçi Güney Kore sert tedbir almadı. Onun
bilgiye ve teste dayanan bir stratejisi vardı. Fakat sonuç yine çekiç ve dans…

Gerçek şu ki, virüs herkese bulaşıp, bütün nüfusa bağışıklık
kazandırana kadar önlemler devam edecek. Sürü bağışıklığı dedikleri… Bu köşede,
salgının başındaki bir yazımda, “Her nefs virüsü tadacaktır” demiştim.
Hâlâ diyorum. Ümidimiz buna gerek kalmadan bir aşının bulunup, uygulanıp,
bağışıklığı virüssüz kazanamamız. Aşı da nefsimizin virüsü tadışı ama tehlikeye
girmeden. Şu anda virüse dayanıklı insan sayısını arttıramadığımıza göre,
virüsün ulaşabileceği insan sayısını düşürüyoruz. Aşı gelene kadar oyalama
muharebesi veriyoruz. Bir ümit de etkili bir ilacın keşfinde. (Alıntı: Milli Düşünnce Merkezi)

Yine Yasaklar ve Cezalar

0

  Muhterem okuyucular ehemmiyetine
binaen şu hususu ifade edeyim ki,  Benim
yazdıklarım, bundan önceki yazdıklarımda da olduğu gibi tamamen hayatın içinden
alınmış hadiselerdir. Maksat ve gayem hiçbir şahsı veya kurumu tenkit etmek
olmayıp, Halkın içinden sade bir vatandaş olarak, bildiklerimi ve gördüklerimi
Siz değerli okuyucularıma intikal ettirmekten ibarettir. Tabii ki,  takdir Sizlerindir.

            Yazacağım
birinci husus, sokağa çıkma yasağını ihlal edenlere verilen para cezaları ile
alakalıdır. Bildiğiniz üzere, yasağı ihlal edenlere 3.150.oo TL. Para cezası
verilmektedir. Türkiye şartlarına göre verilen bu cezalar çok yüksektir.
1.500.oo TL. Emekli aylığı alan yüz binlerce kişi bulunmaktadır. Bilhassa, Bağ
Kur Emeklilerinin tamamına yakını bu gruba girmektedir. Hasbelkader bu yasağı
ihlal etmek gafletinde bulunanlara, hiç gözünün yaşına bakılmadan bu ceza
kesilmektedir. Kesilen 3.150.oo TL ceza, bir emeklinin en az iki aylık maaşına
tekabül etmektedir. Bu ceza onun için adeta yıkım olup, bir nevi onu açlığa
mahkum etmek manasına gelmektedir. Bu itibarla,  önemli olan husus şudur ki, her ne sebep ile
olursa olsun kendisine ceza kesilenler ister istemez iktidar muhalifi olmaktadır.
 Bu arada çok fevri, haksız uygulamaların
da yapılmakta olduğunu görüyoruz ve duyuyoruz. Bir Kaç gün önce kendisine
inanıp güvendiğim, bir arkadaş anlattı. Mahallelerinde oturduğu apartman
dairesinde sıkılıp,  evinin önüne çıkan
birisine 3.150.oo TL. Ceza kesmişler. Allaha aşkına bu işin tasvip edilir bir
tarafı var mıdır? Genelgenin uygulayıcısı olan, vazifeli memurlar maalesef vur
deyince öldürüyor. Şimdi kapısının önünde ceza kesilen adamın durumunu bir düşünün.
 Kendimizi onun yerine koyalım. Bu adama
ne denirse densin onu ikna etmek mümkün olmayacaktır. Bu hadiseye, münferit bir
mesele olarak bakmamak lazım. Zira, Memleketin bir çok yerlerinde her gün buna
benzer bir çok hadise meydana geldiğini duyuyoruz. İki hafta öce konulan iki
günlük sokağa çıkma yasağında, yasağı ihlal eden 20.000 kişiye, bir hafta sonra
ki, sokağa çıkma yasağında ise, 35.000 kişiye ceza kesildi haberini duyunca
yüreğim cız etti. Yüreğim nasıl cız etmesin ki. Bu 55 bin kişinin aile
fertlerini dikkate aldığımız takdirde bu husus en az yüz elli bin kişiyi
alakadar eder hale gelmektedir. Bu uygulama bundan sonra da devam edeceğine
göre, durumun vahametini artık siz hesap edin Seçimlerde bazı yerlerde çok az
bir fak ile seçimin kaybedildiği nazarı itibara alınacak olursa. Bu rakamların
ne kadar ehemmiyetli olduğu kolayca anlaşılacaktır.  Böyle bir uygulamadan ise, muhalefetin
ziyadesiyle memnun olacağı muhakkaktır

            Acizâne kanaatime göre, alınan bu kararlarda ve yapılan bir tuzak olma
ihtimalinin olabileceğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Bir taraftan da
diyorum ki, karşımızda Halkın %50 sine yakınının oyunun almış bulunan bir
İktidar Partisi bulunmaktadır. Birçok müşaviri ve her konuda uzmanları olduğuna
göre, her hal de alınan kararların ne getirip ne götüreceğini enine boyuna
tartışıp, muhakemesini yapmışlardır diye düşünüyorum. İnşallah böyledir. Bu hususta
söyleyeceğim husus şudur. Bu cezalar bu kadar yüksek olacağına, makul bir
miktar olsa daha iyi olurdu herhalde.  Yasakları ihlal etmeye niyeti olanlar, nasıl
olsa öyle de olsa, böyle de olsa, ihlal ediyorlar.

            Bir de
Sokağa çıkma yasağı konulan 65 yaşın üzerinde bulunan vatandaşların maruz
kaldığı mağduriyetler var. Bu mağduriyetler nasıl telafi edilecek bilmiyorum,
Şöyle ki, Bugün 65 yaşın üzerinde bulananlar, getirilen yasaklar sebebiyle sağlıkla
alakalı hiçbir meselelerini halledemiyor. Kesin
olarak iddia ve ifade ediyorum ki, bu yaş grubunda olanların en az % 90 nın
muhtelif sağlık kurumlarında ya randevusu vardır,
veyahut da devam eden tedavileri bulunmaktadır. Bu gün bırakınız bir
sağlık kurumundan yeni bir randevu almayı, eski tarihlerde almış oldukları
randevuları dahi iptal edilmektedir. Ben kendime göre az çok sağlıklı birisi sayılırım.
Bu durumu, beni tanıyanların bildiğini tahmin ediyorum. Allah’a şükürler olsun ki,
yaşıma göre, akli melekem yerinde olup, hareket kabiliyetimde hiç bir şey
kaybetmedim diyebilirim. Fakat dış görünüşüm böyle olmak ve bilinmekle beraber,
Ben şimdi görünmeyen, bilinmeyen tarafımı
olduğu gibi anlatayım.

            1- Bundan beş altı sene kadar önce
Kocaeli Ünv. Hastanesin de bana kanser teşhisi 
koydular. O tarihten beri her üç ayda bir Üniversitenin HEMOTOLOJİ bölümüne tedavi ve kontrol
için gidiyorum. Bu Nisan Ayı içinde de Ultrason
filmi çektirdikten sonra yine gitmem icap ediyordu. Fakat şimdi, ne film çektirebiliyorum,
ne de Randevu alıp HEMOTOLOJİ bölümüne gidebiliyorum,  Halbuki benim kanser riski, verilen
raporlardan anlaşıldığına göre sınırda olup, biraz daha ilerlemesi halinde ilaç
tedavisine, veyahut da lüzumu halinde Kemoterapiye başlanması icap etmektedir.

            2 -En az 15 senedir Şeker Hastalığı ( DİYABET
) sebebiyle Kocaeli Ünv. Hastanesinin Diyabet bölümünde tedavi ve kontrollerimi
yaptırıyordum. Bu hastalığım için de yine Nisan Ayı  içerisinde randevu alıp gitmem icap ediyordu.
Fakat bütün randevu yolları kapalı olduğu için bir türlü randevu alıp
gidemiyorum. Bu hastalıkla alakalı kan ve idrar tahlillerini de yaptıramıyorum.

3 – Bundan iki
ay kadar önce yedi bin TL. Ödemek suretiyle, 
özel bir hastanede iki gözümden katarak ameliyatı oldum.  Fakat şimdi ise, ameliyat sonrası yapılması
icap eden lüzumlu kontrollerimi yaptıramıyorum.

4- 1980 yılından
beri GLAKOM hastasıyım. GLAKOM bir göz hasalığı olup, tedavisi
yapılıp, takip ve kontrolü yapılmadığı takdirde körlüğe sebep olmaktadır.

Bunun tedavi imkânı da yoktur. Bu hatsallığım sebebiyle bundan 6 ay kadar önce
zar zor 16. Nisan 2020 tarihi için randevu almıştım. Elimde randevu kağıdı bulunmaktadır..
Fakat buna rağmen, Nisan ayının başlarında Hastaneden telefon ederek “ Musa Bey Sizin 16. Nisan. 2020 tarihindeki
randevunuzu iptal ettik”
dediler. Peki benim durumum ne olacak diye
sorduğumda ise, biz bilemeyiz cevabını aldım. Hal böyle olunca, şu hususu samimiyetle ifade edeyim ki, tedavi
olamadığım için kör olup, kör olarak yaşamaktansa, kanser hastalığım ilerleyip,
aylarca yatakta yatmaktan ise, Allah yazdıysa Koronovirüs hastası olup, birkaç
gün içinde ölmeyi tercih ederim.
Şu da var ki, inancımıza göre bir insanın
ne zaman, nerede ve nasıl öleceğini Cenab-ı Allah’tan başka kimse bilemez.

Benim durumum böyle olduğuna göre,
diğer 65 yaş üstünde olanların durumlarının benden daha beter olduğunu adım
gibi biliyorum. Şimdi, lütfen, yetkileri
sınırsız, mesuliyetleri sıfır olan, Bilim Kurulu üyelerine ve yasakları
koyanlara Soruyorum.
  Benim ve benim
gibi ayni durumda olan milyonlarca insanın durumu ne olacak. Masa başında
oturup, hiçbir ilmi araştırma ve anket çalışması yapmadan, ona yasak
koyun,  buna yasak koyun, riayet
etmeyenlere de şu kadar ceza verin demek, çok kolay. Hükümetin bu nevi tekliflere
aynen uymayıp, müdahale etmesinin faydalı olacağına kanaatinde bulunmaktayım.  Bir
önemli hususta şudur ki, bu yaşlı insanlardan bazıları, tedavi edilemedikler
için öldükleri takdirde, bunun vebali kime ait olacaktır

Son günler de çıkan haberlere göre birde 65 yaş
üstünde bulunanlara, sokağa çıkma yasağı olan günlerde olmak üzere, 3 saat izin
verilecekmiş. Ben buna şiddetle
karşıyım.
Sokaklarda İnlerin Cinlerin top oynadığı, her tarafın kapalı
olduğu bir günde yaşlılar deli danalar gibi sokaklar da dolaşıp da ne yapacaklar
ki. Çok affedersiniz, hani bazı hayvanları biraz hava alsınlar diye belli
saatler de sokaklarda gezdirir ya, ben verilecek olan 3 saatlik sokağa çıkma
iznini biraz ona benzetiyorum. Verilecekse doğru dürüst çarşının pazarın açık olduğu
bir günde verilsin. Hiç olmazsa bazı işlerimizi halledelim. Aksi takdir de, hiç
verilmesin daha iyi.