28.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 499

Milli Birlik Zamanıysa…

Suriye’de son hafta içinde verdiğimiz 36 şehidimizden sonra çok iyi niyetli ama bir o kadar da yanlış yorumlar görüyoruz.

Bir savaş halinde bile ortak duygu ve tavırlar göstermeyeceksek ne zaman millet olacağız? Şimdi birlik zamanı, iç siyaseti tartışmadan kaçınmamız ve askerimize moral vermemiz lazım” deniyor.

Yani “yanlış işler yapmakta olsalar bile bırakın devleti yönetenler bu yanlışlara devam etsin” demek bu.

Elbette Türk Silahlı Kuvvetlerimizin başarısı için ve Mehmetçiklerimizin zarar görmemesi için dualar edeceğiz ve elimizden gelen başka ne varsa yapacağız. Ama stratejideki yanlışı düzeltmeden iyi bir netice almak mümkün değil.

Üstelik bu konuda öncelik ve örnek olmak Cumhurbaşkanı’na düşer. Fakat O, 33 şehidimizi verdikten sonra 2 gün suskun kaldı. Muhalefetin “gelin Meclis’te bilgi verin” çağrısına AKP yetkilileri olağanüstü toplantıya lüzum yok” dediler. Sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan sadece AKP milletvekilleri ile bir toplantı yaptı.

CB Erdoğan bu toplantıda milleti birleştiren sözler eder zannettik. “Şehitlerimizin boşa verilmediğine, alınan bütün tedbirlere rağmen kaçınılmaz kayıplar verildiğine” inandırmasını bekledik.

Fakat O bunun yerine, yine bugüne kadar ispatlanamamış Gezi Olaylarında camide bira içtiler” iddiasını dile getirdi. Muhalefeti eleştirdi. Bildik AKP propagandalarını tekrarladı.

Dahası Trump ile görüşmesini kahve muhabbeti tarzında gülerek anlattı. Dinleyen milletvekilleri kahkahalarla alkışladılar. 33 eve düşen ateşin yaktığı milyonlarca gönlü incittiler.

Ortak acıların birleştiği gönüllere, ortak aklı ve devlet tecrübesini kullanan stratejik beyinlere ihtiyacımız vardı. Bu ihtiyaç artarak devam ediyor.

*******************************************

Hava Desteksiz Kara Harekâtı

Suriye’nin uçak saldırısında, 33 şehit vermemizin sebebi Rusya’nın Suriye hava sahasını Türk uçaklarına kapalı, Suriye ordusuna açık tutmasıydı.

Hava desteği almadan, açık hedef halindeki kara kuvvetlerimizin verdiği zayiat şaşırtıcı olmadı. Ama sonuç çok acı ve stratejik açıdan da çok kötü oldu.

Daha bir hafta önce bir TV programında emekli General Ahmet Yavuz’a soruldu: “Hava kuvvetleri desteği olmadan kara kuvvetlerinin bir başarı kazanması mümkün mü?”

E. General Ahmet Yavuz “mümkündür ama çok ağır zayiatı göze almak gerekir” demişti.

Aynı bilgiyi TSK Genelkurmay Başkanı ile MSB (Eski Genelkurmay Başkanı) ve diğer kurmay heyeti de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a vermiş olmalıdırlar.

Ama siyasi iradeyi temsil eden ve “Başkomutan” Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatına uymuş oldukları anlaşılıyor. Yani harekât CB Tayyip Erdoğan’ın kararıdır.

Saldırıdan 4 gün önce yazdığım köşe yazısında, Erdoğan’ın “Suriye’yi Esad’ın zulmünden kurtarmak” hedefini ve “TSK için Suriye’de harekât alanının Suriye’nin her yeri olduğunu” açıklamasını savaştan önceki son sözler olarak değerlendirmiştim.

“Tek ümidimiz, bu kritik aşamada Putin’in Esad’ı dizginlemesi. Ama Putin güvenilir bir dost değildir ve siyaset satrancını en iyi oynayan liderlerden biridir” demiştim.

Ortak aklı kullanmanın ve Türk devlet tecrübesinden yararlanmanın tam zamanıdır” diye temenni etmiştim. Görünen o ki, ortak akıl yerine tek kişinin aklı ile savaşa girmişiz.

Uzman kurmay heyetinin, bile bile bu talimata uymasını eleştiren de oldu, haklı bulan da…

Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı iken Irak’taki savaşa müdahil olmamızı istediği ve fakat bu kararın çok zararlı olacağına inanan zamanın Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay Paşa’nın istifası hatırlara geldi.

Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçiş referandumunda Genelkurmay E. Başkanı İlker Başbuğ’unCumhurbaşkanının milli güvenlikten tek başına sorumlu olması doğru değil” uyarısı aklıma geldi. Başbuğ, “Harbiye Nazırı Enver Paşa “başkumandan vekili” sıfatıyla Alman savaş gemilerini İstanbul’a çağırdı; 1. Dünya Savaşı çıktı.” diye de örnek vermişti.

Türkiye büyük devlettir, TSK aldığı bu yaraları telafi edecek başarılar kazanabilir.

Ama devletimizin tek kişinin aklı ile yönetilmesi en önemli problemimizdir. Bu meseleyi çözmeden diğer problemlerimize çare üretmemiz kolay olmayacak.

*******************************************

SURİYE’DEKİ HEDEFİMİZİ BİLMEK İSTİYORUZ

Türk Ordusu Suriye ordusuna karşı kesin bir zafer kazansa ve hatta tamamını imha etse ne olur?

Türkiye Suriye’yi fetih veya işgal edebilir mi?

Suriye’deki petrol ve doğalgazdan pay almak gibi bir hedefimiz var mı?

Hayır! Böyle niyetlerimizin olmadığını CB Erdoğan defalarca beyan etti.

Basının Önemi ve Ordu-Mesudiye

     Değerli Ordu-MESUDİYE gazetesi okurları, her ay zevkle okumakta olduğumuz;

     Âdeta çıkacak olan her yeni sayısına müptela bulunduğumuz için,

     Her aybaşını iple çektiğimiz hepimizce malum.

     Tekrarlanan heyecanlarımız, yüreklerimizi hop hop kaldırıyor.

     Köyümüz ve kentimizin yeni haberlerini her tarafta aksettirip yansıtan gazetemizin;

     Adreslerimize gelişini dört gözle bekliyoruz.

     Sanki Türkiye ve Dünyaya Ordu-MESUDİYE olarak biz de varız, biz de;

     Değil Türkiye; Dünyaya bile sesimizi duyurmak istiyoruz.

     Köy, yöre ve kentimizin bayraklaşan bir gazetesi olduğu için -emin olun- içim içime sığmıyor.

     Çıkmasında emeği geçenlere başta Sn. Sefai Uzunyurt olmak üzere,

     Hepsine candan teşekkürler borçluyuz.

     Çünkü çıkan her gazete sayısı; sanki Sedd-i Zülkarneyn gibi,

     Köy ve kentimizin sırasında hakkını hukukunu savunmak için,

     Yayınına devam ediyor ve etmeli.

     Çünkü zamanımız hak-hukukların matbuat / basın diliyle;

     Konuşulup savunulduğu bir zaman ve zemindir.

     Değerli hemşerilerim! Ordu-MESUDİYE gazetesi;

     Bizler için çok yönlü mesaj ve haberler yüklü bir buketdir.

     Çünkü aramızdaki ittifak ve ittihadı sağlayan bu gazete;

     Tüm vatanla olan ilgi ve alâkamızın da bir teminatı ve güvencesidir.

     Çünkü bu gazete ittifakımızı;

     İttifakımız da ittihadımızı sağlamakta büyük rol oynamakta,

     Bu duygularımızı pekiştirmektedir.

     Gazete deyip geçmeyelim sevgili hemşerilerim!

     Bir bakıma herkese açık bir okul gibidir.

     Hakkın hatırını üstün tutacak,

     Her hal ve şartta müspet anlayış ve doğru hareket tarzını gösterecek,

     Adalet ve hukukun üstünlüğünü belirtecek, hatırlatacak;

     Yol gösterici bir pusuladır.

     Evet, sevgili okur! Ordu-MESUDİYE bizim için bir Ocak.

     Ham iken pişeceğimiz bir Ocak. 

     Ocağın tütmesi kucak kucak oduna ihtiyaç duyduğu gibi;

     Ocak hükmünde olan güzel gazetemizin de tutuşması;

     Alevinin yarınlara doğru yükselmesi;

     Birer çıra hükmünde olan abone sayısıyla doğru orantılıdır.

     Vefa ve vefadarlığın çok azaldığı şu zaman ve zeminde;

     Bir avuç aydının fikir ve gayretleriyle dalgalandırılan bu gazeteyi;

     Yükselttiğimiz Gönder’den düşürmemekle de mükellefiz be dostlar!

     Bu gazetenin temelinde var olan bizler;

     Çatısında çatlak olmasına da fırsat vermemekle de

     Yükümlüyüz be dostlar!

     Bu gazeteyi çıkarmakla yüreklerimizi ferahlatan onlar oldu.

     Devamını sağlamakla

     Çıkaranların yüreklerini ferahlatan,

     Bu kez de bizler olalım be dostlar!

 

     Hemşerilerime büyük güvenim var benim.

     Gazetem var oldukça esenlikte kalır bedenim.

Türk Birliği Kurulabilir mi – II Ekonomik Birliğin Tesisi

 

            Hâlihazırda bir ütopya olan Türk birliğinin tesis edilebilmesi için yerine getirilmesi gereken olmazsa olmaz birinci koşul ekonomik birliğin tesis edilmesi koşuludur. Çünkü menfaat ortaklığının olmadığı bir yerde ne soy bağı, ne ırki bağ ne de dini bağ gerçek bir birliğin kurulabilmesi için tek başına yeterli değildir. Bu bağlamda ekonomik birliğin nasıl tesis edilebileceğine dair öneriler aşağıda sayılacaktır.

 

Türk Dünyası Ticaret Odası (TDTO)

 

            Ekonomik birlikten bahsedildiğince öncelikle ticari işbirliğinin tesis edilmesinin gerektiğini söylemeliyiz. Türk devletleri arasında gerçek anlamda bir ticari işbirliğini sağlayabilmek için de öncelikle bu ticari faaliyetleri koordine edecek ortak bir organizasyonun varlığı elzemdir. Bu organizasyon da ICC (Dünya Ticaret Odası) benzeri bir ticaret odasının kurulmasıdır.

            Türk Dünyası Ticaret Odası (TDTO) kurulduğu zaman bütün Türk devletlerinin Odalar ver Borsalar Birlikleri TDTO’nun eşit hak ve yetkilere sahip üyesi olacaktır. Bu sayede Türk devletlerinde kurulu bütün ticari şirketler ve bu şirketlere ait ortaklık yapısı, sektör, faaliyet alanı, finansal yapı vb. gibi bilgiler TDTO bünyesinde toplanmış olacaktır. TDTO bu sayede farklı ülkelerden firmaların birbirleriyle karşılıklı olarak mal ve hizmet alışverişi yapmalarına ön ayak olacaktır. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin hammadde ve enerji kaynağı tedarik gücü ve Türkiye’nin de (diğer Türk devletlerine nazaran) nispeten daha iyi durumda olan üretim kabiliyeti nazara alındığında mal ve hizmet alım-satımlarının bu ülkeler arasında cereyan etmesinin tüm Türk devletleri bakımından bir win win (kazan kazan) sonucunu doğuracağını söylemek hayalperestlik olmaz.

            TDTO’nun Türk dünyasına sağlayacağı bir diğer önemli fayda da ülkelerin sektörel bazda ihtiyaç duyduğu yatırımların diğer bir Türk devleti tarafından gerçekleştirilmesini sağlamak olacaktır. Böylelikle Çin, Hindistan gibi ülkelere yatırım yapan Türki Cumhuriyetlere mensup şirketlerin bu yatırımlarının Türk dünyası içinde kalması halinde yatırım yapılan Türk devletinde ekonomik bir kalkınma ve istihdam artışı sağlanacağı da açıktır. Yine aynı sektörde faaliyet gösteren farklı ülkelerden şirketlerin birleşmesi veya ortak yatırımlar yapması sağlanarak büyük finansman gücüne sahip şirketler kurulabilir ve bu şirketler vasıtasıyla Türk dünyası dışındaki pazarlarda başka ülkelerin aynı sektörde faaliyet gösteren şirketleriyle rekabet edebilir hale gelinebilir. Böylelikle Türk dünyasının dünya genelinde belli bir pazar hakimiyetine sahip olması sağlanabilir.

 

TDTO Tahkim Merkezi

 

            Ortak ticaret odasının ve ticari işbirliğinin bir gereği olarak TDTO bünyesinde bir “tahkim merkezi” kurulmalı ve farklı ülkelerde faaliyet gösteren TDTO üyesi şirketler (veya gerçek kişi tacirler) arasında gerçekleşen ticari ilişkiden doğan ihtilaflar bu tahkim merkezinde çözüme kavuşturulmalıdır. Bu bağlamda TDTO Tahkim Merkezi’nin kararları bütün üye ülkeler bakımından bağlayıcı olmalı ve yaptırım gücüne sahip olmalıdır. Tahkim konusu aynı zamanda hukuki mevzuatla alakalı hükümler de içermektedir ancak hukuk birliği yahut ortak hukuka dair konular ileride ayrıca detaylı olarak işleneceğinden burada ortak hukuk konusuna girilmeyecektir.

 

Türk Dünyası Kalkınma Bankası (TDKB)

 

            Türk dünyasında ekonomik birliği sağlayabilmek için atılması gereken adımlardan biri de bütün Türk devletlerinin eşit sermaye ve ortaklık payıyla (sermaye ve ortaklık payının eşit olması hususu koşullara göre değişebilir) Türk Dünyası Kalkınma Bankası’nı (TDKB) kurma adımıdır.

            Türk devletlerini birer birer ele aldığımız zaman çok büyük bir finans gücüne sahip olduklarını söyleyemeyiz. Ancak, bütün bu devletler finansman güçlerini birleştirerek sadece Türk devletlerinde gerçekleştirilecek olan “yerli” yatırımları teşvik etmek ve finansmanını sağlamak suretiyle desteklemek amacıyla bir kalkınma bankası kurmaları gereklidir. Bu gereklilik hem Türk birliğinin gerçek anlamda hayata geçmesi konusunda önemli bir adım teşkil edecek hem de hepsi de gelişmekte olan ülkeler klasmanında olan Türk devletlerinin kalkınmalarını ve dünya ekonomileriyle rekabet edebilmelerini sağlayacaktır.

            Burada yeri gelmişken acaba bir Türk dünyası Merkez Bankası kurulabilir mi ve yine bir ortak para birimine geçilebilir mi sorusu akla gelecektir. Şunu ifade etmek gerekir ki Türk devletlerinin mevcut ekonomik gücünü göz önünde bulundurursak şu aşamada böyle bir proje sadece hayalden ibaret kalacaktır. Dünya ekonomisini dolar ve euro gibi rezerv paraların domine ettiği bir ortamda böyle bir girişim şu aşamada imkânsızdır. Türk Dünyası Merkez Bankası ve Türk dünyası ortak parası girişimlerinin hayata geçirilebilir olması için öncelikle Türk dünyası devletlerinin toplam ekonomik büyüklüklerinin ve dünya reel ekonomisindeki pazar paylarının mevcut halinden birkaç on kat daha büyük olması gerekmektedir. Ancak o koşulda bir Türk dünyası Merkez Bankası ve/veya ortak para biriminden söz edilebilir.

 

Gümrük Birliği, Ürünlerin-Paranın-Vatandaşların Serbest Dolaşımının Sağlanması

 

            Türk dünyasında bir ekonomik birliğin sağlanabilmesi için aynı zamanda bu devletler arasında bir gümrük birliği tesis edilerek ürün, para ve vatandaşların serbest dolaşımının da tesis edilmesi gerekmektedir. Yani ürün ve paranın gümrüksüz olarak dolaşımı ve vatandaşların da aynı şekilde vizesiz olarak Türk dünyası coğrafyasında dolaşma ve kolaylıkla oturum sahibi olabilmeleri imkânı sağlanmalı.

            Ürünlerin serbest dolaşımı derken “ürün” ifadesinden kastımı Türk devletlerinin kendi sanayi kuruluşları tarafından üretilen ürünler kast edilmektedir. Yoksa ithalat yoluyla temin edilen ürünler bu serbest dolaşım kapsamında değerlendirilmemelidir. Çünkü gümrük birliğinin asli gayesi Türk devletlerinin birbiriyle ekonomik entegrasyonunu sağlamak ve Türk devletlerinde üretilen ürünlerin öncelikle diğer Türk devletlerinde satışını sağlamaktır.

            Vatandaşların serbest dolaşımı hem ticari girişimcilerin serbestçe, hiçbir bürokratik engele takılmadan diğer Türk devletlerinde yatırım yapabilmeleri hem de istihdamın artırılabilmesi amacıyla Türk devletlerinin vatandaşlarının bütün Türk devletlerinde özel bir izne (çalışma vizesine) ihtiyaç olmadan çalışabilmeleri anlamına gelmektedir. Böylelikle Türk devletleri arasındaki iş gücü transferi de kolaylıkla sağlanabilmelidir.

 

Lojistik Alt Yapının Sağlanması

 

            Türk devletlerinin en büyük handikabı özellikle Orta Asya Türk devletlerinin (Hazar Denizi’ne kıyısı olan ülkeleri saymazsak) liman ülkesi olamamaları ve deniz lojistiğinden faydalanamamalarıdır. Kaldı ki Hazar Denizi’ne kıyısı olan ülkeler de Hazar’ı Karadeniz’e bağlayan kanalın kış aylarında zorunlu olarak kapanması nedeniyle yılın bu döneminde deniz lojistiğinden faydalanamamaktadırlar. Bu konuda Türk devletleri içinde en şanslı olanı Türkiye’dir. Hem deniz lojistiği bakımından avantajı hem de Avrupa-Afrika ve Ortadoğu pazarına rahatça ulaşabilme imkânı Türkiye’yi bu konuda bir adım daha öne çıkarmaktadır.

            Türk devletlerinin ekonomik birleşimini sağlayabilme adına Pakistan-Tacikistan-Kırgızistan-Kazakistan-Özbekistan-Türkmenistan’ı dolaşıp İran üzerinden Azerbaycan’a ve oradan da Türkiye’ye bağlanacak bir demiryolu hattı inşa edilmelidir. Bu demiryolu hattı, Türk devletlerinde üretilen mal ve hizmetlerin en hızlı şekilde gerek diğer Türk devletlerine gerekse dış pazarlara nakli konusunda hayati bir önem taşımaktadır.

M o z a i k

Türkiye “mozaik” bir ülke, terkip / sentez değil. Yani bölünemez, parçalara ayrılamaz değil. Yani karışımdır. İsteyen istediği an “Hadi bana eyvallah!” diyebilir. Ayrılabilir. Kendi yoluna gidebilir.

     Hem zaten “Halkların kendi kaderini tayin hakkı!” yok mu? Var! Türkiye Cumhuriyeti AB aşkına bunu kabul etmedi mi? Etti! Üstelik Birleşmiş Milletler böyle bir talebi / isteği desteklemek zorunda mı? Zorunda!

     Kimileri Türkiye’yi “mozaik” ülke olarak görüyor. İğreti / göstermelik bir bütün teşkil ettiğini sanıyor. Bu yetmiyormuş gibi Türkiye’nin “mozaik” oluşunu, çok daha ileri götürenler var. Bunlar çeşitli İslâmî gurup ve cemaatleri de “mozaik” olarak görüyorlar.

     Oysa gurup ve cemaatler; bir olan İslamiyet’in; kesret / çokluk olarak görüntüsüdür. Onlar bir araya gelerek İslamiyet’i ortaya koymuş değiller. Öyle olsaydı bir bakıma kendilerini “mozaik” olarak görmelerinde beis yok / bunda mahzur görülmez / bunda çekinilecek bir şey olmazdı.

     Oysa bütün gurup ve cemaatler; bir ve yekta olan İslamiyet’in tecelli ve zuhurundan ibaret. Tıpkı beyaz ışığın; yedi rengi zâtında / kendisinde barındırması gibi.

     Her okulda sınıflar var. Her üniversitede fakülteler var. Her tesiste alt kuruluşlar var. Bunlara “mozaik” gözüyle mi bakmak lâzım? Hâlbuki bu parçalar; bağlandıkları merkez mevcut olduğu için vardır. Varlıkları merkezden kaynaklanmaktadır. Yoksa merkezi; onlar doğurmuş değil.

     Gerçi bu tarz yorum bir bakıma yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı sorusunu akla getiriyor. İnsanı karar vermede duraksatıyorsa da; işin başlangıcına kadar gidince görürüz ki, yumurtanın tavuktan çıktığı bir gerçektir.

     Öyleyse bütünü teşkil eden parçalar; kendilerini müstakill / bağımsız, bütünden kopuk olarak görmemeli. Tam tersine; varlıklarını bütüne, ana kaynağa bağlı ve borçlu bilmeli. Serkeşlik etmeye kalkmamalı.

     Hodbin / bencil tavır ve davranış içine girmemeli. Öyleyse Türkiye’de bulunan her unsur; aklını başına almalı! Kendi başına hareket etmemeli. Bütüne bağlı olması gerektiğini bilmeli.

     Onsuz olamayacağının şuuruna ermeli. Ondan kopamayacağını anlamalı. İç-dış tahriklerin oyununa gelip; bindiği dalı kesmemeli. Var oluş kerametini kendi gölge varlığından sanmamalı. Kısaca oyuna gelmemeli.

     Kavimler farklılıklarıyla değil, aynîlikleriyle bir araya gelir. Bir bütün oluşturur. Ancak bu şekilde birlik teşkil eder.

     Milletler; farklılıkları söz konusu ederek değil, onları tabii karşılayıp onları tabii / doğal seyrinde /  gidişatında bırakıp aynîlikleri nazarı itibara alarak terkip / sentez, yeni bir oluşumla ortaya çıkarlar.

     İşte bu milletin oluş sürecidir. Doğuştan ziyade oluştan ileri gelen bir yeni hüviyettir. Bu hüviyet / bu kimlik altında farklılıkları görerek; kendimizi mozaik farz etmek, mozaik sanmak; öyle görmek çok yanlıştır.

     Yazık ki bu oyuna geliniyor. Sırasında bizi parçalayacak temeller atılıyor. Ama ne hikmetse bunun farkında bile değiliz. Oysa sürtüşmelere zemin hazırladığımızın daha doğrusu hazır hâle getirildiğimizin ayırdında olmalıyız.

     Aynı ana-babanın çocukları da hem ruhen hem bedenen ayrı dünyaların insanıdırlar. Ama bu benzemezlikler; onların aynı ana-babanın çocukları olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

     Öyleyse aileyi meydana getiren fert ve bireyler mozaik olmadıkları gibi; milleti gerçekleştiren parçaların her biri de, kendilerini birer mozaik olarak görmemeli. Ancak bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak düşünmeli.

 

     Ortaya atıldı epeydir (meselâ 2005’lerde) bir “mozaik” lâfı

     Gelen geçen söylemeden edemiyor bu gafı

     Oysa milletin yok gizlisi her şey açıktı

     “Evvel yoğ idi işbu rivayet yeni çıktı.”

Makine Mühendisi, İktisâdî İşletme Uzmanı, Müellif ve Mütefekkir Prof. Dr. ERSİN NAZİF Gürdoğan ile Barışa ve Huzura Açılacak Kapılar Hakkında Konuştuk.

‘Osmanlı’nın Mirasçısı Türkiye, İslâm Âleminin Liderliğini Üstlenmelidir.’ 

Makine Mühendisi, İktisâdî İşletme Uzmanı, Müellif ve Mütefekkir Prof. Dr. ERSİN NAZİF Gürdoğan ile Barışa ve Huzura Açılacak Kapılar Hakkında Konuştuk. 

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı Devleti’nin târih sahnesinden çekilmek mecburiyetinde kalması ile dünyanın karşı karşıya geldiği durum hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan: Dünyada kitle haberleşme araçları, çok hızlı bir gelişme göstererek, tutum ve davranışları biçimlendirmenin, insanları yönlendirmenin ve zihinleri bulandırmanın en büyük sorumluları hâline geldi. Kitle haberleşme araçları, akan hayatı tüketime ve gösterişe ayarlayan devlet yöneticilerinin, teknokratların, bürokratların ve bütün kesimleriyle toplumun düşünce ve eylem dünyalarını yönlendiren ana kaynak oldu. 

Dünyada görev ve sorumlulukları en çok tartışılan kurumların başında, kitle haberleşme araçları geliyor. Dünyanın her yerinde yüz yüze olunan kültürel çoraklaşma ve değer çözülmesinde kitle haberleşme araçlarının çok önemli çok büyük payı vardır. Türkiye ve dünyada bütün gazete ve televizyonlar, ülkelerinin yerel değerlerinin değil, Hollyvvood’dan bütün dünyaya ihraç edilen seküler değerlerin misyonerliğini yapıyor. 

Kitle haberleşme araçlarının dünya, ülke ve aile düzeyinde ortaya çıkardığı çok boyutlu problemler kamuoyunda enine ve boyuna tartışılmıyor. Eğitim ve sağlık hizmetleri gibi, bilgi ve bilgelik de alınan satılan bir nesne oldu. Bilginin bilgeliğe dönüşmesinde ortaya çıkan aksamaların yol açtığı sosyal, siyasî ve kültürel etkiler üzerinde hiç durulmuyor. Toplumun önemli bir kesimi nasıl bir bilgi kirlenmesiyle yüz yüze olunduğunun farkına bile varmıyor. 

Çetinoğlu: Bu aymazlığın sebebi ne olabilir? 

Prof. Gürdoğan: Ekonomik ürünler gibi bilginin de değeri, pazar mekanizmasının kuralları içinde belirleniyor. Her şeyin alınıp satıldığı bir ekonomide, ekonomik büyüme gizemli bir güç ve anlam kazandı. Gerek Türkiye’de, gerekse dünyada ortaya çıkan sosyal bunalımların kaynağında, ‘ne pahasına olursa olsun iktisadî büyüme ideolojisi’ yatıyor. Kitle haberleşme araçları; mukaddes değerlere bütünüyle kapalı, tüketim ekonomisini besleyen en önemli kaynaklardan biri hâline geldi. 

Gazeteler, televizyon kanalları ve haber ajanslarıyla, mukaddes değerlere açılan her kapı, bilinçli bir biçimde kapatılıyor. Kitle haberleşme araçlarında, mukaddes değerlere kapalı seküler dünyanın perdelerini aralayan ve bilgiyi bilgeliğe dönüştüren aydınlara kesinlikle yer verilmiyor. Ekonomik büyüme ideolojisi insanlardan her gün biraz daha fazla düşünmelerini değil, her gün biraz daha fazla tüketmelerini istiyor. 

Dinamizmini, ürettiği yapay ihtiyaçlara borçlu bir ekonominin gücü ve etkisi; tüketim uyarılarına açık, tanıtım duyurularıyla bilgisi kirlenmiş, insanların sayısıyla doğru orantılı olarak artıyor. İnsanın yüreğinin zenginleşmesine hiçbir katkıda bulunmayan, yalnızca tüketim ekonomisinin daha etkili çalışmasına destek olan, bilgilerle donatılmak eğitim kabul ediliyor. Eğitim insanlara nasıl olmaları gerektiğinin bilgisinden daha çok, nelere sâhip olmaları gerektiğinin bilgisini veriyor. 

Çetinoğlu: Algılama operasyonu’ denilen kavram, aslında ‘beyin yıkama ameliyesidir’ denilebilir.  İnsanlar, ihtiyaç duyduklarını değil, kütle iletişim araçlarıyla kendilerine dayatılan her şeyi almaya yönlendiriliyor.  

Prof. Gürdoğan: Evet! Kitle haberleşme araçlarının baskılarıyla, insanlar tabîi hayattan uzaklaşarak, doğru düşünme ve doğruyu arama sorumluluğundan kurtulduklarını sanıyor. Tüketim dünyasında insanların değerleri, ne olduklarından önce, ne olmaya çalıştıklarına göre belirleniyor. Yaşı ve işi ne olursa olsun, herkes tükettiği ürün ve hizmetlere göre değer kazanıyor. Kimse evinden veya sâhip olduğu arabasından daha değerli kabul edilmiyor.  

Çetinoğlu: İnsan şuurunun esir alınmasının neticesi olsa gerek… 

Prof. Gürdoğan: Kitle haberleşme araçlarıyla dünya ölçüsünde, yaygınlık kazanan tüketim kültürü, insanın gönlünün olgunlaşmasına ve ruhunun yüceltilmesine hiçbir katkıda bulunmadığı gibi, gerçek bilginin kirlenmesine de hız kazandırıyor. Bütün ülkelerde insanlar çevre kirlenmesinden daha çok bilgi kirlenmesiyle karşı karşıya olduklarının farkında bile değildir. Çevre kirlenmesinin kaynağı sanayi kuruluşları, bilgi kirlenmesinin kaynağı ise, başta gazeteler olmak üzere bütün kitle iletişim araçlarıdır. 

Kitle iletişim araçlarının, abartılmış ve kurmaca haberlerinin yol açtığı yoğun bilgi kirlenmesi içinde, insanların gerçek bilgi kaynaklarıyla bağları büyük ölçüde koptu. Ekonomiden siyasî alana kadar hayatın her alanında etkisini gösteren, bilgi kirlenmesiyle ilimlerin hiyerarşisi altüst oldu. İlimlerin hiyerarşisinde tepe noktasında yer alan, mukaddes kaynaklardan beslenen bilgeliğin yerine, seküler kaynaklardan beslenen bilgiler geçti. 

Çetinoğlu: Tünelin öbür ucunda mutlaka ışık olmalı… Değil mi? 

Prof. Gürdoğan: Onu söyleyecektim… İnsanlara yaşanılan dünyanın dışında, yeni bir dünyanın kapılarını, kirlenmemiş sözün ustası, akılları hem başlarında, hem de gönüllerinde olan, bilgi ve bilgeliği altın oranda harmanlamasını bilen büyük bilgeler açacaktır. Bilgeliğe dönüşen bilgiyi, bilgiye dönüşen bilgeliği şahlandırmadan, düşünce ve eylem dünyası yeni boyutlar kazanmaz. 

Bilgelik sınırların ötesinde, ülke kültürlerinin üstünde, bütün bilgeleri buluşturan yeni dünya ayrı bir dünyadır. İnsanlık târihinin içinden konuşan bilgelerin dışında hiç kimsenin yeni dünyanızın kapılarını açması mümkün değildir.  

Çetinoğlu: Devlet idârelerinde siyaset ‘çok şey’ idi. Çizdiğiniz tabloya göre siyâset artık ‘her şey’ olma yolunda hızla ilerliyor. Üstelik kirlenmiş, kirletilmiş bir siyâset anlayışı… Bu noktaya nasıl gelindi? 

Prof. Gürdoğan: Teşhisiniz doğru… Siyaset kirletildi. Bu noktaya nasıl gelindiğini şöyle izah etmek mümkün: Batı dünyası Asya ve Afrika’nın doğal kaynaklarına el koyarak, İngiltere’nin öncülüğünde gerçekleştirdiği sanayi devrimiyle, geçmişte benzeri görülmedik bir zenginliğe kavuştu. Batı ülkelerinin endüstriyel üretim gücü, doruk noktasına ulaştı. Batılı insanın ihtiyaçlarının ötesinde istekleri de fazlasıyla karşılanıyor. Batılı insan herkesin gözlerini kamaştıran en son, en yeni endüstriyel ürünlere sâhiptir. Batılının istediği önünde istemediği ardındadır. Batılı insan elde ettiklerini kaybetmekten korkuyor. 

Çetinoğlu: Batılı insan’ derken kimleri kast ediyorsunuz? 

Prof. Gürdoğan: ‘Batılı’ derken anlatılmak istenen Amerikalısıyla, Rusyalısıyla ve Avrupalısıyla bir uçtan diğerine bütün batılılardır. Söz konusu korku; Camus, Faulkner veya Malraux’un sözünü ettiği cinsten bir korku değildir. Batılı ülkeler, Asya ve Afrika ülkelerinde, ulaştıkları zenginliği tehlikeye düşürecek, demokratikleşme çalışmalarından ve kültür hareketlerinden korkuyor. 

Batı dünyası, başkalarının kaynaklarına el koyarak büyüttüğü zenginliğin, büyük soygunlara dayandığını görmenin dehşetini yaşıyor. Artık dünyanın kaynaklarını yok pahasına elde edemeyeceğinden korkuyor. Müslüman dünyanın kendileri gibi yaşamadıklarını, kendileri gibi yemediklerini, kendileri gibi giyinmediklerini, kendileri gibi içmediklerini ve kendileri gibi düşünmediklerini gördükçe, Batılıların korkusu bir kat daha artıyor. 

Batılılar yakaladıkları ekonomik gücün yok olup gitmesinden, yakaladıkları üretim ve tüketim seviyesini düşürmekten korkuyor. Batı ülkeleri değişik yöntemlerle destekleyerek güçlendirdikleri dayatmacı siyasî yapıların, İslâm dünyasındaki demokratik hareketler tarafından yıkılmasından endişeleniyor.  

Çetinoğlu: Korkunun ecele faydası yoktur.’ Sözünden teselli umabilir miyiz?  

Prof. Gürdoğan: Elbette… Kaybedecek şeyleri çok olanlar korkar. Batılılar gibi zenginliklerini, başkalarının fakirliklerine borçlu olanlar, daha çok korkacaktır. 

Müslüman ülkelerin kendi değerlerine sâhip çıkma ve kendi kaynaklarına el atma yolundaki her kıpırdanışı, Batılıları ürkütüyor. Kıpırdanmaları bastırmak ve yönlendirmek için, Batılılar ve onların İslâm dünyasındaki sözcüleri, durmadan çağdaşlaşmadan, uygarlaşmadan modernleşmeden, sekülerleşmeden ve pozitivizmden söz ediyor. Kültürel dirilme, yine kültürle boğulmak isteniyor. Belirleyici olanın kültür değil, ekonomi olduğu sürekli tekrarlanıyor. 

Çetinoğlu: Batılıların kabul ettirmeye çalıştığı çağdaşlaşma, modernleşme veya genel mânâsıyla batılılaşma nedir, nasıl bir şeydir?  

Prof. Gürdoğan: Yerinde bir soru… Batının korkusunun kaynağını keşfetmek için, bu kavramlarla kabul ettirilmek istenenin ne olduğunu iyi anlamak gerekir. Aslında çağdaşlaşma, modernleşme ve Batılılaşma adı altında İslâm dünyasına, Batının seküler kültürü benimsetilmek isteniyor. Batı hayat tarzı ve Batının değerleri ihraç edilmeye çalışılıyor. 

Çetinoğlu: Tespitlerinize göre İslâm kültürü ile batı kültürü arasındaki farkları belirtmeniz mümkün mü? 

Prof. Gürdoğan: Mukaddes kültürün ana kaynağı İslâm kültürü seküler kültür gibi, tek dünya kültürü değil, iki dünya kültürüdür. İki dünya birbiriyle altın oranda harmanlanır. Hayatın bütün boyutlarında belirleyici olan ekonomi değil kültürdür. Batı dünyasının seküler kültürü Doğu dünyasının mukaddes kültürüyle içselleştirilir. Batı’da mukaddes kültür adına ne varsa hepsi Doğu’dan ödünç alınmıştır. Geçen yüzyılda dünyada Batılılaşma tartışıldı. Gelen yüzyılda dünyada Doğululaşma tartışılacaktır.  

Çetinoğlu: Dikkatinizi çekmiştir. Savaşlar hep Müslüman ülkelerde… 

Prof. Gürdoğan: Savaşan dünyada Müslüman ülkeler, savaş kuşağında yaşıyor. Batı ülkelerinin etki alanlarını genişletme yarışı, özellikle Asya ve Afrika’da dehşet verici savaşlara dönüştü. Batının tüketim ekonomileri Müslüman ülkelerin hammadde kaynakları ve pazarlarına el koyabilmek için, devam ettirdikleri acımasız rekabet, sıcak savaşlarla daha bir şiddetlenerek, büyük bir hız kazandı. Sık sık sıcak savaşlara dönüşen bu yarış, dünya hammadde kaynaklarının çok önemli bir kısmına sâhip olan Müslüman ülkelerin, güçlerini kırma, ekonomilerini boğma ve kültürlerini çözme savaşıdır. 

Batılılar, üçüncü dünya ülkelerinin petrol ve benzeri hammadde kaynaklarını ucuza kapatmak ve pazarlarını ele geçirmek için, sıcak savaşlar dâhil her yola başvurmaktan çekinmez. Batının refah ekonomilerinin, başta petrol olmak üzere ana girdilerini Asya ve Afrika ülkelerinin hammaddeleri oluşturur. Söz konusu hammaddelerin Batıya akmasında ortaya çıkabilecek bir darboğaz, Batının bolluk ekonomilerinin rüyalarını karabasana çevirir. Bunun için, İslâm dünyasının hammadde kaynakları, Batı ekonomilerinin ana girdileri olma özelliklerini korudukları sürece, Asya ve Afrika’da devam eden sıcak savaşlara yenileri eklenecektir. 

Batının tüketim ekonomilerinin çağdaşlaşma ve modernleşme adı altında yürüttükleri, pazar paylarını büyütme yarışı; ‘Batı tarzı yaşama’ Müslümanlar tarafından benimsendikçe, büyük işletmelerin kazançlarını katlayarak büyütme savaşına dönüşecektir. Pazardan pay kapma yarışlarıyla, kanlı savaşlar daha bir hızlanacaktır. Batılılar gibi yaşamaya heveslenen bir Müslüman’ın tüketimini artırma isteğiyle; Batılıların İslâm dünyasının hammaddelerine el koyma savaşı, daha bir hız ve yoğunluk kazanacaktır. 

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla, özellikle Ortadoğu ve Balkanlarda, bir otorite boşluğu doğdu. Batı ülkelerinin sanayileşmelerini gerçekleştirerek, bolluk ekonomisi aşamasına gelebilmeleri için, Osmanlı Devleti’nin dağıtılması gerekiyordu ve dağıtıldı. Yüzyılın başında dört beş milyon metrekarelik bir ülke, beş on yıl içinde on beş devlete bölünerek, dağıtıldı. 

Çetinoğlu: Osmanlı’nın dağılmasından sonraki durum hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz? 

Prof. Gürdoğan: Ortadoğu ve Balkanlar’da ortaya çıkan otorite boşluğu, biri Kapitalist diğeri de Sosyalist olan iki imparatorluk tarafından dolduruldu. Bu güçler öylesine kuvvetlendiler ki, Yirminci yüzyılın ilk yarısında, dünya bu iki imparatorluk tarafından yalnızca iktisadî olarak değil, sosyal ve kültürel olarak da yağmalandı. Osmanlı Devleti, böylesine sancılı bir şekilde dünya politikasındaki yerini ve gücünü yitirmemiş olsaydı, yeryüzünün hammadde kaynakları bu iki kutup arasında yağmalanmayabilir ve tabiat böylesine kirletilmeyebilirdi. 

Osmanlı’nın yıkılmasıyla doğrunun peşinde ve zayıfların yardımcısı bir ülke dünya sahnesinden çekildi. Darwinyen kuralların işlerlik kazandığı, güçlünün zayıfı ezdiği, bir ekonomik ve sosyal yapı oluştu. Oysa Müslüman ülkeler dağılmasalardı, Kapitalist ve Sosyalist imparatorluklar, bu kadar kendi sınırlarının dışına taşmazlardı. Ve dünyayı da silahları ve değişik endüstri ürünleriyle böylesine dehşet verici savaşlara sürüklemezlerdi. 

Batılı soygun imparatorluklarının çıkar çatışmaları yüzünden, dünyada savaşların önü arkası gelmiyor. Asya’da, Afrika’da ve Latin Amerika’da savaşlar, Batı toplumlarının silah endüstrilerine kan sağlamak ve silah satışlarını daha hızlı artırmak için birbirini izliyor. Dünya kontrolden çıkmış, özeleştiri yapma yeteneğinden mahrum, Batılıların güç gösterisi yaptıkları yarış alanına döndü. 

Geliştirdikleri nükleer silahlarla, bu Batılı güçler yalnızca birbirlerini değil, bütün dünyayı tehdit eder bir konuma geldi. Batılıların aralarındaki güç çatışmaları, yeryüzünü kan gölüne ve Ortadoğu’yu ateş topuna çevirdi. Dünyanın Yeni Deli Dumrulları; kendileriyle işbirliği yapanın da yapmayanın da kaynaklarını yağmalayarak, kendi ülkelerine taşıyor.  

Çetinoğlu: Peki Efendim, köprübaşlarını tutan Deli Dumrullardan kurtulmanın çareleri bulunabilecek mi?  

Prof. Gürdoğan: Çârelerin olduğu muhakkak. Dünyada ne olup ne bittiğinin üzerinde tutarlı bir çalışma yapılırsa, ilk olarak yapılması gereken, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla ortaya çıkan otorite ve sorumluluk boşluğunu dolduracak, ‘Müslüman Ülkeler Birliği’ni kurmaktır. Ayrıca bu konuda atılmış olan adımları hızlandırmak, kültürden ekonomiye kadar her alanda işbirliği yapmak gerekir. Daha yerinde bir deyişle, İslâm dünyası yeryüzü ölçüsünde saflarını sıklaştırmak mecburiyetindedir. 

Dirsek teması, namazda olduğu gibi gönül temasına geçmenin ilk ve önemli adımıdır. Bunun için, sürükleyici özelliğe sâhip olan Türkiye gibi bir ülkenin baş çekmesi bir adım öne çıkması gerekir Öne çıkan ülke, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Beylikleri çevresinde toplamasında olduğu gibi, haksızlığa uğrayan, ezilen ülkelerle birlikte Müslüman ülkeleri yanına alarak, sözü edilen birliği kurma yolunda gayret etmelidir. 

Çetinoğlu: Nâzım rolü Türkiye’ye veriyorsunuz… 

Prof. Gürdoğan: Toparlayıcı ve sürükleyici olmada en güçlü aday Türkiye’dir. Türkiye’nin AB içinde Batı dünyasıyla bütünleşmeye çalışarak bu târihî görevinden kurtulması mümkün değildir. İstensin, istenmesin AB içinde veya dışında, bir gün Türkiye, bu toparlayıcı ve sürükleyici görevini yerine getirmek için, büyük bir sorumluluk taşıdığının bilincine varacaktır. Türkiye’nin AB içinde Batı ile bütünleşme beklentisi, sorumluluktan kaçmanın bir bahanesi olamaz. 

Türkiye AB içinde yer alarak, söz konusu tarihî vazifesinden uzaklaşamaz. Türkiye’deki baskı grupları ve güç odakları, istemeseler de bir gün, Anadolu’da yaşayanlar, otorite boşluğuyla ortaya çıkan kirlenmenin önüne geçmek için, büyük bir kültürel ve iktisadî savaş vermek üzere, Batı ile karşı karşıya gelecektir. Türkiye AB’nin tam üyesi olarak Batılıların dostluğunu kazanamayacağı gibi, Batıyla hesaplaşmaktan da kurtulamaz. 

 Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN: 

 

1945 yılında Eskişehir’de doğdu. Üniversite eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Makina Mühendisliği alanında yaptı. İşletme İktisadı Enstitüsü’nün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda 1968 yılından 1972 yılına kadar uzman olarak çalıştı. Erzurum Üniversitesi’nde başladığı akademik çalışmalara, Maltepe Üniversitesi’nde devam etmektedir. Gürdoğan 1975’de doktor, 1987’de doçent ve 1994’de profesör oldu. Evli ve üç çocuk sâhibi olan Gürdoğan, Mâverâ Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı. 

 Gürdoğan’ın yayınlanmış kitapları: 

 

 1-Üretim Planlamasında Doğrusal Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama, 2-Ticarî ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri, 3-İşletmelerde Yatırım Yönetimi, 4-Girişimcilik ve Girişim Kültürü, 5-Hicaz’dan Endülüs’e, 6-Günler Akarken, 7-Zamanı Aşan Şehirler, 8-Teknolojinin Ötesi, 9-Kültür ve Sanayileşme, 10-Görünmeyen Üniversite, 11-İki Dünyanın Hesaplaşması, 12-New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma, 13-Kirlenmenin Boyutları, 14-Düşünceyi Eylem Bilmek. 

 

İTÜ den Birkaç Sınıf Arkadaşı-2

0

 2.  Bölüm

Sercan, Özgeyle birlikte onbeş gün sonra İzmir e gelip Özgeyi yurda yerleştirecek ve Gazi Antep e geri dönecekti.

Vedalaşırken; “Sizi garajdan karşılayacağım ve doğruca bize gideceğiz. Başka bir seçenek yok tamam mı”

“Tamam Levent Abi” (Bana baştan beri böyle hitap etti nedendir, bilmiyorum)

Abdül Ağamı, ameliyatından üç gün sonra kaybettik.

On gün kadar sonra, iki kardeşi garajdan aldım. Eve getirdim. Eşim, küçük kızım heyecanla bekliyorlardı.

Sercan, ısrarlarımıza rağmen, Özge’ yi yurda yerleştirip, Gazi Antep e öyle dönme kararından, vazgeçmedi.

Ama biz de, ailecek,  hiç olmazsa, bizde istedikleri kadar kalıp, bütün işlerini, hiç telaş etmeden çok rahat görmeleri, özellikle yurt konusunda, en iyi ve en ekonomik olanı bulmaları konusunda, başarılı olabildik.

Eşim, neredeyse her gün, onları bir yere gezmeye götürdü. Hisar önünü, Şadırvan Altını çok sevdiler.

Özge kayıt oldu, yarı özel, güzel bir yurda yerleşti. Bizde, bir hafta kaldılar. Bu bir hafta içinde kaynaştık.

Bizi sevdiler. Ben,  kendimizi onlara sevdirebildiğimiz için, bizim çok şanslı  insanlar olduğumuzu onlara söyledim. O kadar terbiyeli, saygılı çocuklara bizim buralarda hiç rastlamamıştım.

Ben Özge nin yurt velisi oldum. Özge bizim evimize evci çıkacaktı. Sercan ın dönüş vakti geldi. Sımsıkı kucaklaştılar, ağlayarak ayrıldılar. Ama Sercan huzurlu ve mutluydu. Bu yüzünden okunuyordu.

Özge, bize hep gelip gitti. Bazen evci kaldı. C.tesi leri genellikle eşimle İzmir e indiler, gezip durdular.

Özge, hazırlık sınıfını birincilikle 95 puanla bitirdi.

Bu öğrenim yılı başında, Gazi Antep ten  yine önce bize geldi ve  meslek sınıfına başladı.

 Yine Ekim 2008  suları, büyük ekonomik kriz! Sonunu getirebildiğim takdirde beni artık iyice düze çıkarabilecek, çok büyük bir işe kalkışmışken, işi bitiremeden, çok borçlu bir şekilde krize yakalanmıştım.

Aslında işin zor kısmını aşmıştım. Bireysel proje yükü olarak rahattım, başka müşteri siparişleri ile destekleyebilirsem işimi sürükleyebilecek ve büyük işimi de bitirebilecektim. Kriz patladı.

Yaptığım işin tam ticari adı “Yatırım Malları – Fabrikalardaki Üretim Makinaları İmalatı “ idi.

Krizin daha kokusundan etkilenen bir işti. Bütün tekliflerim rafa kalkmıştı. Halkbank a Eylül dönem faizini ödeyememiştim. Rotatif kredim doluydu. Ama bir teminat mektubu iadem vardı. Bu, her zamanki gibi nakde dönüşebiliyordu. Dönem faizini ödeyip biraz kalanla da ringte kalıp dövüşe devam edecektim.Teminat mektubunu iade ettim ve hemen bir kredi kullanma istek yazısını oracıkta yazıp verdim.

“ Olamaz” dediler.”Genel müdürlükten talimat geldi, bütün firmalar yeniden değerlendirmeye tabi tutulacak, senin ikinci altı ayın neredeyse boş, değerlendirme yapsak notun, kredi hacmin düşecek, geri ödeme isteyeceğiz,

sen bu yazıyı geri al, bizde senin dosyanı geri atalım.” Tabi ki sonunda Aralık ayı da geldi, bir dönem faizi daha bindi, icra takibi başladı. 45 yaşında sahip olduğum ve ipotek ettiğim TEK ev tehlikeye girdi.

Tehlike şöyleydi ; Evim banka marifetiyle satılacak olursa, ceketimi alıp gidecektim. Bu en kötüsüydü.

Bankada kredim değil de hatırım yüksekti. 1991 den beri müşterisiydim. Yeniden yapılandırma ve taksitle geri ödeme konusunda anlaştık. Tek engel, daha da gecikmesiyle kartopu gibi büyük bir hızla büyüyen, iki dönemin faizleriydi. Arabayı sattım,. Atölyeyi kapattım. Onu bunu sattım. Bulduğum parayı hemen bankaya yatırıyor, yatırdıkça faiz toplamının büyümesini engellemeye çalışıyordum. Bir miktar açık kalmış, ama  benim de gücüm kalmamıştı.

Bir yakın arkadaş listesi yaptım. Yukarıdaki durumu anlattım. Evimi, ceketimi alıp giderek kaybetmek istemediğimi, bir zaman sonra, konut fiyatları yükselirde kontrol da bende olursa, evi, ben kendim satar, bankaya borcumu öderim, neredeyse yarısı bana kalır falan filan vb anlattım,  kısaca borç istedim gönüllerinden ne koparsa.

Listemde İsmet Gencer de vardı .O zaten hep nöbetçi cankurtarandı. Zaten biz onla, akraba sayılırdık.

Neredeyse, mahallemizden kız almıştı, nikah şahidiydim. İsmet le mezuniyetimizden beri ilişkimiz hiç kopmamıştı. İlgisini benden hiç eksiltmemiş ve bana kendimi hep iyi hissettirmişti.

 Abdül Ağamla telefon muhabbetimiz başlayıp da moralinin, ruhsal durumunun pek iyi olmadığını anlayınca, İstanbul daki arkadaşlarıyla da telefonla buluşmasının ve onların da katkısının, Abdül Ağama iyi geleceğini düşünmüştüm. Ama, bu nasıl olacaktı. Birden aklıma bizim 25. yıl ajandamız geldi. Ahmet Büyükemre yi aradım.

Elinde fazla varsa, ben veya o, bir şekilde, ajandayı  Abdül Ağama göndermemizin iyi olacağını söyledim..

Benden Abdül Ağamın telefonunu aldı, ondan da adresini aldı. Sağolsun ajandayı kendi gönderdi.

Abdül Ağam İstanbul daki arkadaşlarıyla, telefonla buluşmuştu. Ben de, Abdül Ağam sayesinde, Sadi ile buluştum.

Telefon muhabbetlerine zaman zaman Sadi de katılıyordu.

 Ben kuruluşundan (2002) beri , Bağımsız Cumhuriyet Partisi ( Gn. Bşk. Mümtaz Soysal ) üyesi olarak,

elimden geldiği kadarıyla, yurdumuzun sömürgeleşmesine karşı, antiemperyalist , yurtsever ve SOL bir mücadele içindeydim. Ulusalcılık ile Sol’un nasıl bağdaştığının hesabını soranlara da şunları diyordum.

“ Ben kızlarıma küçüklüklerinde şöyle derdim: “Ben bu mahalledeki, İzmir de ki, Dünyada ki bütün çocukları çok seviyorum. Ama sizleri onlardan biraz daha fazla seviyorum. Düşünün bakalım sizleri ne kadar çok sevebileceğimi”

İşte burada bütün çocuklar Sosyalizmi, benim çocuklarımda Ulusalcılığı ifade etmektedir”

Sadi ile benzer duygu ve düşünceleri paylaşarak, e-posta ile sürekli yazışıyorduk.

Ama ben Sadi nin yüzünü, en yakın, belki on sene önce 25. yıl buluşmasında o da çok az görmüştüm.

Buna rağmen yakın arkadaş borç isteme listeme, Sadi yi son anda ekleyivermiştim. O benim esasen İ.T.Ü den hatıra bir arkadaşım idi. Çok tereddüt içindeydim. Sadi yi kaybetmek te vardı sonunda.

Ve sonunda banka hesap numaramı da içeren.mesajı Sadi ye de tıklayıverdim.

Sadi den yarım saat içinde yanıt geldi. “Hesabına 1000 T.L gönderdim.”

 O büyük işi bitirdim. Atölyemi yine açtım. İzmir Sanayisi, ya beni yeni keşfetti, yada hasat mevsimim gelmiş.

İşlerim çok düzeldi. Evimi kurtardım sayılır. Yani tehlike çok çok uzaklaştı artık.

Sadi ye teşekkür mektubumda,  “sana borcumu ödedim, ama hakkını ödeyemem” diye yazdım.

Çünkü o para, aslında çok uzaklardaki bir deniz fenerinden parlayan koca bir ışık, sonra koca bir umut oldu ve yorulmuş bedenime, ruhuma inanılmaz bir güç verdi. Kalk ulen dedim, Sadi ye ayıp olmaz mı artık.

Çünkü bu nasıl bir güzellikti böyle, hala böyle bir şey var mı idi bu dibi delik dünyada ve bu bana nasip olmuştu.

Kalk ayağa, bunun kıymetini bil dedim kendi kendime. Kalanını, hemen azimle bir çırpıda toplayıverdim.

 

Ben çok iyiyim. Özge de, Sercan da çok iyiler. Parasız pulsuz iyi oluverdik işte.

“ Sen paran kadar iyi olabilirsin diyen o dostumuza inat ”

Değil Gurbet İçimde

Bir garip yolcuyum

     Kavuştuğum yerde

     Durduğum mekânda

     Kaldığım alanda

     Çünkü

     Geldiğimde

     Döndüğümde

     Kalmamıştı kimse

     Yerli yerinde

     Eski yerinde

 

     Bir garip

     Gariplik içindeyim

     Bildik yerlerin

     Yabancısıyım şimdi

     Bulamamıştım kimseyi

     Yerinde

     Oysa ben giderken

     Onlar idi geride

 

     Kalakalmıştılar arkamda

     Sessiz ve sakin

     Birer damda

 

     Geri dönüşte

     Kalmıştım

     Ben bu sefer geride

     Her biri

     Sessiz gemilere binmiştiler

     Birer birer

     Meğer

     Ayrılmışlar yerlerinden

     Ve

     Geçmiş

     Aradan seneler

 

     İstanbula kavuşmuştum ya

     İstanbuldaydım bedenimle güya

     Ruhum ise İstanbula konmadı zira

     İstanbulda gariplik çöktü ruhuma

 

     Bu sefer ben mi kavuşmuştum İstanbula

     Yoksa İstanbul mu kavuşmuştu bana

     Cevap veremez olmuştum ne yaptımsa buna

 

     Çünkü şairin:

     “Ben gurbette değil

     Gurbet benim içimde”

     Dediği gibi

     Değilim ben:

     Çünkü;

     “Ben gurbetteyim.

     Değil gurbet;

     Benim içimde!”

 

     İşte İstanbuldayım ama bedenen

     Aslında İstanbulda değilim ruhen

 

     İstanbul kaybolmak için

     Hep benimle yarıştı

     İstanbul asıl içimde

     Kayıplara karıştı

Kumarda Kaybedilen Ahmetler

0

“İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene;

            — Benim Ahmed’imi gördünüz mü? Diyor.

            Hangi Ahmed’i? Yüz bin Ahmed’in hangisini?

            Yırtık basmasının altondan kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun İstanbul yolunun aksine gidiyor.

            — Bu tarafa gitmişti, diyor.

            O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdad’a mı?

            Ahmed’ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed’ini görsen, ona da soracaksın:

            — Benim Ahmed’imi gördün mü?

            Hayır… Hiç birimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü. En alasından cehennemi gördü.

            ………….

            Anadolu Ahmed’ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed, şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.

            Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek… Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik!” (Falih Rıfkı ATAY, Zeytindağı, s. 117-118)

   27 Şubat akşamı kandil kutlamaya hazırlanırken acı bir haberle sarsıldık. İdlip’te konuşlu bir taburumuz hava saldırısına uğramıştı. Şehit sayısının 100’ün üzerinde olduğu söyleniyordu. Resmi makamlar hemen devreye girdiler. Youtube, Facebok, Twitter ve Instagram’a erişim engeli getirildi. 9 şehit olduğu yönünde bir açıklama yapıldı. Zaman içinde sayı önce 22’ye sonra 33’e çıkartıldı. Sayı her şeyden daha önemliydi çünkü!!!

             Hâlbuki günlerdir İdlip’teki askerlerimizin açık hedef halinde olduğu söyleniyordu. Yakın hava desteği olmadığı için askerlerimiz sürekli risk altındaydı. Birkaç gündür İdlip’ten şehit haberleri geliyordu. Bu şehitlerden biri olan Teğmen ….’e ait olan ve çekimin yapıldığı tarihten bir gün önceki hava saldırısından nasıl kurtulduklarını anlatan bir video sosyal medyada dolanıyordu. Yani saldırı göz göre göre gelmişti ve hem saldırının böyle göz göre göre gelmiş olması hem de askerlerimizin adeta sahipsiz bırakıldığı hissi acımızı kat be kat artırdı.

             Suriye’den her şehit haberi geldiğinde olduğu gibi dün gelen haber de şu tartışmayı gündeme getirdi; Bizim Suriye’de ne işimiz var? Suriye sorununun başlangıcının 9. yıldönümü yaklaşmasına rağmen Suriye’de ne işimiz olduğunun cevabı hala bugüne kadar verilmedi. Her birimiz puzzle’ın parçalarını bir araya getirerek bu soruya cevap aradık hep. Bulduğumuz cevapların ne kadar doğru olduğunu kontrol edecek bir imkânımız ise hiç olmadı.

            2011 yılı Mart ayı gelene kadar Suriye ile diplomatik ilişkilerimiz son derece iyiydi. Erdoğan Esat ve ailesini, Esat da Erdoğan ve ailesini misafir ediyordu. İki ülke arasında vizeler kaldırılmıştı hatta sınır kapılarından pasaportsuz (sadece kimlikle) geçişler için çalışmalar yapılıyordu. Bunun dışında iki ülke arasındaki ticari ilişkiler iyi bir seyirde devam ediyordu. Pasaportsuz geçişlerden sonra ticari ilişkilerin daha da artması bekleniyordu. Özellikle Suriye inşaat sektörünün Türk müteahhitlerce domine edilmesine kesin gözüyle bakılıyordu. İki ülke arasındaki bu işbirliğinin her iki ülke için de ciddi ekonomik kazançlar sağlayacağı ortadaydı. Peki, birden bire ne oldu da Türkiye Suriyelileri silahlandırarak ve onlara eğitim vererek Esat’ı devirmeye karar verdi?

             Sorunun cevabını tıpkı bir film jeneriği gibi parça parça sahneleri bir araya getirerek aramaya çalışacağız. Erdoğan’dan “BOP’un eş başkanıyım” açıklaması geldi önce. ABD Irak’ı işgal etti. Gürcistan’da “Gül Devrimi”, Ukrayna’da Turuncu Devrim gerçekleşti. Her iki ülkede de Rusya irtibatlı yönetimler devrilip ABD’ye yakın kişiler iktidara geldi. Arap Baharı diye bir süreç başladı akabinde. Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’de iktidarlar değişti. Son olarak Arap Baharı Suriye’ye sirayet etti. Türk hükümeti Esat’ın çok kısa sürede devrileceğini iddia ediyordu ama böyle bir şey gerçekleşmedi. Türkiye’de “Çözüm Süreci” diye bir süreç başladı, iktidara yakın kişiler çözüm sürecinden dolayı Türkiye içindeki PKK’lıların Suriye’ye gideceğini ve orada Esat’a karşı savaşacaklarını iddia ettiler.

             IŞİD diye bir bela ortaya çıktı daha sonra ve Suriye’nin kuzeyinde ve Irak’ta farklı gruplarla savaşmaya başladı. Birden bire Türkiye’nin gündemine Kobani diye bir şehir girdi. IŞİD, Kürtlerin kontrolündeki Kobani’yi kuşatmıştı ve şehir düşmek üzereydi. Kobani düşerse IŞİD’in şehirdeki Kürtleri soykırıma uğratacağı söyleniyordu. Irak’tan gelen bir grup kimine göre “peşmerge” kimine göre “PKK’lı terörist” Türkiye topraklarından geçerek Kobani’ye sevk edildi. Yedikleri lahmacunların parası lahmacun yedikleri ilçenin kaymakamlığı tarafından ödendi.

             Bir yandan IŞİD belasının diğer yandan artık Kuzey Suriye’de nerdeyse bir devlet haline gelen PYD/PKK’nın büyümesinden ve Türkiye sınırları için bir tehdit oluşturur hale gelmesinden dolayı Türkiye Fırat Kalkanı Harekâtı’nı gerçekleştirdi. İki yıl sonra da PYD/PKK unsurlarına yönelik Zeytin dalı Harekâtı gerçekleştirildi. Türk ordusunun Zeytin dalı Harekâtı’nda başarıyla ilerlemesi, PYD/PKK unsurlarının Suriye rejimiyle anlaşması ve kendi hâkimiyetlerindeki bazı bölgeleri rejime bırakmalarıyla sonuçlandı. Artık sahada Türkiye’nin karşısında Suriye rejimi ve Rusya ittifakı vardı.

            Sahneler bunlar, bu sahneleri istediğiniz gibi birleştirip bir film haline getirmeyi size bırakıyor ve baştaki soruyu tekrar soruyorum. Türkiye Suriye hükümetiyle iyi ilişkilerini devam ettirseydi şu an Suriye topraklarının tamamında dilediği gibi at koşturuyor olacaktı. O halde Türkiye neden durup dururken Suriye’ye müdahale etti?

             Benim cevabım; Türkiye’nin Suriye’ye BOP’un bir parçası olan Arap Baharı’nın bir sonucu olarak ve tamamen ABD-İsrail ikilisinin menfaati doğrultusunda müdahale ettiği yönünde. (Müdahaleden kastım Suriyelilere silah ve eğitim verilip rejime karşı bir kalkışma başlatılmasıdır. Fırat Kalkanı ve Zeytin dalı Harekâtları kast edilmemektedir) Çatışmaların başladığı 2011’den bugüne kadar Türkiye’nin ne kazandığı ne kaybettiği ortada. Burada şunu özellikle ifade etmek zorundayım; ben her zaman olduğu gibi Suriye konusunda da devletimin yanında ama devletimi kötü idare edenlerin karşısındayım. Türkiye’yi idare edenler bu devletin imkânlarını başka devletlerin menfaati için heba ettiler. Türkiye’yi idare edenler, masaya poker fişi yerine Ahmetlerin hayatlarını sürdükleri bir kumar oynadılar ve biz yüzlerce Ahmet’i bu kumarda kaybettik!

Bundan İyisi Şam’da Kayısı!

Köşe yazısı yazmaktan ne kadar keyif aldığımı izah etmeye çalışsam inanın elime yüzüme bulaştırırım. 3,5 Senedir masamın başına her oturuşumda, klavyenin üzerinde parmaklarımı her gezdirişimde bu işe bağlılığım, alakam ve tutkum artıyor; bol bol ‘’İyi ki kalem tutuyorum.’’ diyorum. Diyorum ama biliyor musunuz ben bu sefer iyi ki diye geçiremiyorum içimden, bu sefer iyi ki bu yazıyı yazıyorum diyemiyorum. Bu sefer keşke diyorum, keşke bu yazıyı yazmak için masamın başına oturmak zorunda kalmasaydım diyorum. Keşke tüm bunlar yaşanmasaydı da ben de bu yazıyı yazmak zorunda kalmasaydım diyorum. Diyorum ama hakikatleri ben değiştiremiyorum ki, zamanı geri alamıyorum, sonunda da bunu değiştiremeyecek olduğum acizliğini kabul edip en azından üzerime düşeni yapayım diyorum. Üzerime düşeni yapıp söylenmesi gerekenleri söyleyeyim ki vicdanımın yüzüne, öyküsü yarım kalanların yüzüne bakabileyim diyorum.

27 Şubat akşamı İdlib’deki hain saldırı sonucunda bir taburumuz vuruldu ve biz an itibariyle ilan edilen rakamlara göre 35 canımızı yitirdik, 35 şehidimiz var. Dilden ne kadar da kolay bir anda çıkıveriyor ‘’35 şehidimiz var.’’ tümcesi değil mi? 35 Tane annenin, ayağına batacağı dikenden sakınarak büyüttüğü yavrusu gitti. 35 Tane babanın, yüreği kıpır kıpır ederek bisiklete binmeyi öğrettiği evladı gitti. 35 Tane kardeşin, 10 kuruşları denkleştirerek aldığı çikolatalı gofreti bölüştüğü ağabeyi gitti. 35 Tane aşığın, gözüne baktığında yavru sincapları koşuştururken gördüğü sevgilisi gitti. 35 Tane minik kızın, kucağında kendisini dünyanın en güvenli, en güzel sarayında gibi hissettiği babası gitti. 35 Tane minik çocuğun, beline sarılıp top oynamak için saatlerce yolunu gözlediği babası gitti. 35 Tane boyası dökük, mobilyası kırık, buzdolabı boş, penceresi çatlak evin ışığı söndü. Hayalleri olan, sevdikleri olan, anıları olan, yaşayacak günleri olan, gülerek biriktireceği binlerce anıları olan 35 tane can gitti işte…

35 Tane can gitmiş, iktidar ve iktidarın paralı asalakları es vermeksizin martaval okumakla meşgul vaziyette. 35 Tane evladımızı kaybettiğimiz bir günde, her Allah’ın günü televizyonlarda magazin programı yorumcusu gibi yerli yersiz geyik yapan saygıdeğer idarecilerimiz kameralar karşısına geçip ulusa hitap etmediler. Saygıdeğer idarecilerimiz ulusa seslenmediler, meclisimizi toplanmaya çağırmadılar hatta çağıranlara ‘’Acelesi yok Salı günü toplanalım.‘’ dediler ve işin muhataplarına sert bir yanıt dahi vermediler. Bu zamana kadar muhalefeti milli olmamakla, ve NATO’cu olmakla itham edip işi teröristliğe kadar götürmeye kalkanlar dün sosyal medyada, orada burada ‘’NATO Bize bugün destek olmayacaksa, ne zaman destek olacak ?’’ diye sızlanarak Türk devletinin dış politika geleneğinin göğsüne bir kurşun daha sıktılar. Bu zamana kadar iktidarı türlü vesilelerle yalamayı başaran asalaklar 35 tane canın kaybından da kendilerine yalakalık fırsatı çıkarmayı ihmal etmediler ‘’Kayıp diyorlar, kayıp nedir yahu? Sadece yer değiştirdiler, kabir hayatına geçtiler. Şehitlik için Allah’a yalvarmak lazım.’’ diye ciddi ciddi devletin kanalında yüzleri kızarmadan konuştular. Artık iktidara ve asalaklarına edep ya hu diyorum, artık kendinize gelin diyorum. Böyle bir günde devlet ciddiyetiyle hareket etmezseniz, ne zaman devlet ciddiyetiyle hareket edeceksiniz diye de soruyorum. Bu ulus sizlerin ‘’Gün siyaset günü değil, birlik olup acılarımızı paylaşma günü.’’ edebiyatınızı artık kale almıyor, artık bu boş laflar kimseyi tatmin etmiyor. Hatırlatırım, emperyalistlere karşı Kurtuluş Savaşı vererek bağımsızlığını elde etmiş Türk ulusuna hitap ediyorsunuz. Hiç ama hiç merak etmeyin bu ulus zor günlerde nasıl birlik olacağını iyi bilir ve birbirine sarılmak için sizin bu manasız, samimiyetsiz telkinlerinizi duymayı beklemez. Bu ulus sizden beklese beklese dökülen kanların hesabını, yetim kalan çocukların hesabını, evladını ömrünün yaz sabahında toprağa yatıran ailelerin hesabını duymayı bekler.

 

Kaç uzman, kaç siyasetçi, kaç diplomat, kaç bilim insanı ve kaç aydın bu işin en başındayken Ortadoğu konusunda iktidarı ikaz etti, iktidar kaç defa bu ikazlarla dalga geçti ben sayamıyorum. İktidar kaç defa dengesiz, bilim ve akıl prensiplerinden uzak dış politika konusunda ikaz edildi ben sayamıyorum. 2004’te ABD Dışişleri Eski Bakanı Condoleezza Rice’ın Ortadoğu planıyla coşup ağababası 41.ABD Başkanı George Bush’un Eşbaşkanlık teklifini pişmiş kelle gibi sırıtarak kabul eden iktidar, seçim meydanlarında büyük memnuniyetle ‘’Bize bir görev verildi, biz Büyük Ortadoğu Planının Eşbaşkanlarıyız !’’ diye bağıran iktidar, kaç defa emperyalistlerin değirmenine su taşıdığı hususunda ikaz edildi ben sayamıyorum. İktidarın suratına Şam’da Cuma namazı kılma fantezisinin sonunda, Ortadoğu’da Osmanlıcılık oyunu oynamanın sonunda ancak ve ancak bizim zarar göreceğimiz gerçeği kaç defa haykırıldı ben sayamıyorum, sayamıyorum, sayamıyorum! Bunları sayamadığım gibi tüm bunları hatırlatmanın, tüm bu olanların hesabını sormanın vatan hainliği ile nasıl bağdaştırıldığını da anlayamıyorum! Artık aklınıza sokun şunu ne siz Abdülhamit’siniz ne de devir istibdat devri, ne sizin iki seçimlik bekanız bu memleketin çıkarlarından önemli ne de sizin o koca koca unvanlarınız bu vatanın evlatlarının saçının bir telinden daha değerli! Bu ulus artık susmak da susturulmak da istemiyor! Akıllıca eleştiriler ve mantıklı sorular olur da sorgulayanların sayısını artırır bu yüzden de koltuklarınıza zeval gelir diye ödünüz patlıyor, ödünüz patladıkça kaybetme korkusuyla devletinin geleceğini düşünüp kaygılanan insanları saçma sapan ithamlarla vatan haini ilan ediyorsunuz! Birilerini hainlikle itham etmeden evvel dönüp de aynaya bir bakın Allah aşkına. Bu ülkeyi karanlık Ortadoğu bataklığına sürükleyen müthiş öngörünüz, bu devleti okyanus ötesinden emir alan dinci çetelere teslim eden müthiş öngörünüz kimin vatansever; kimin vatan haini olduğunu tayin edebilecek yeterlilikte olsaydı ne kandırıldık diye gözleriniz dolarak açıklama yapardınız, ne de biricik incimiz Türkiye’mizi bu müşkül hallere düşürürdünüz.

Bakın şimdi ’Biz biliriz, muhalefet önce dönsün de kendine baksın !’’ diye diye, sizi eleştirenleri hain ilan ede ede bildiğinizi okudunuz ve ülkeyi işte bu duruma getirdiniz. Bu saatten sonra ne denir, ne söylenir ben bilmiyorum ki! Babasının tabutunu ‘’Bakın, bu benim babam !’’ diye gösteren şehit çocuğuna ne söyleyebiliriz ki? Ne söylersek onun eksik kalan yanını tamamlayabiliriz ki? Ne yazarsak onun önce alev alev yanmış sonra da ebedi bir kış ayazına teslim olmuş yüreğini iyileştirebiliriz ki? Ama sizden özür diliyoruz, hatayı aslında bizler yapmışız. Büyük Ortadoğu Planı Eşbaşkanlığı emanetini taşıdığını zevkle dillendiren bir iktidardan her türlü hatasına rağmen bu ülkenin iç ve dış politikada sorunlarını çözmesini beklemişiz. Özür diliyoruz, hatayı aslında bizler yapmışız bir karbüratör kapağının konuşup bizimle muhabbet etmesini beklemek kadar aptalca davranmışız. Özür diliyoruz…

Özür diliyor ve sizi canı gönülden tebrik ediyoruz, Büyük Ortadoğu Planı Eşbaşkanlığında olabileceğiniz kadar başarılı oldunuz, samimi söylüyorum bundan iyisi Şam’da kayısı vallahi! Ne kadar övünseniz, ne kadar nutuk atsanız, ne kadar haz duysanız ve ne kadar koltuklarınızı kabartsanız az yav az, az, az!

Bakın aşkıyla yanıp tutuştuğunuz o Yeni Türkiye’yi inşa ettiniz işte!

İnsanların açlıktan kendisini yaktığı,

Düşünenlerin korkudan fikir beyan edemediği,

Bebeklerin tek göz barakada parasızlıktan donarak öldüğü,

Her gün al bayrağa sarılı tabutların musalla taşına indiği o Yeni Türkiye’yi inşa ettiniz işte!

Ne kadar gurur duysanız, ne kadar sevinseniz az!

Siz başardınız bu işi, başardınız…

“Birkaç Tane Şehit” İçin Kanayan Vicdanlar

Siyasi liderlerin taraftarları, onların kendi değerlerini temsil ettiğine, bu değerlerin gerektirdiği davranışları göstereceğine inanırlar.

Geçmişte, liderlerin temsil ettikleri kitlelerin değerleriyle çelişen davranışlarına pek rastlamazdık. Liderler tutarlı olmaya ve ideolojilerine uygun davranmaya daha özenliydiler.

Ama günümüzde, eleştirel bakış açısını kaybetmemiş olan, taraftarların çoğu hayal kırıklığı yaşıyor. Özellikle Cumhur İttifakı” liderleri kitlelerini olumsuz yönde şaşırtmaya devam ediyor.

Mesela MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ülkücü katili, Ermenici, Alman vatandaşı eski bir teröristin Viyana Büyükelçisi tayin edilmesine itiraz etmemesi de böyle bir örnekti. Bırakın itirazı tepki gösteren kendi milletvekili ve üyelerini azarlayarak “Reis ne derse öyle olacak” manasında ayar verdi. Bahçeli’nin bu tavrı MHP’de kalan “ülkücüleri” bir kere daha hayal kırıklığına uğrattı.

Bir başka örnek de Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın, Libya’da verdiğimiz şehitlerle ilgili ifadeleri ve bu konuyu soran Fox TV muhabirine verdiği cevaplar oldu.

“Libya’da birkaç tane şehidimiz var” demişti Erdoğan ve ilave etmişti “Şehitler Tepesi boş kalmayacak” diye.

Geçmişte şehitler için “kelle”, teröristbaşına ise “sayın” tabirini kullandığı “Sayın Öcalan orada aldığı kellelerin hesabını veriyor” sözünü bir sürçü lisan olduğunu varsaymıştık.

“Şehit cenazesi istemiyoruz” diyen vatandaşa, “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” dediğinde de ayaküstü beyanatın cilvesi olarak kabul ettik.

Bunları “bir zihniyetin dışavurumu” sayanlara “o kadar da olmaz” demiştik. Ama “birkaç tane şehit” lafı bizi yaraladı.

“Birkaç tane şehidimizin” kaç kişi olduğunu ve isimlerini öğrenememiştik. Yabancı basın 6 Türk askerinin ve 100 lejyonerin (Türkiye’den maaş alan ÖSO’ya bağlı paralı askerin) öldürüldüğünü yazıyordu.

İlk defa şehitlerimizin sayısını ve kimliğini devletimizden öğrenememiştik. Ama onları sessizce, tören yapmadan toprağa verdiğimiz bilgisi gizlenemedi. Yaralarımız iyice kanadı.

Nihayet Erdoğan’ın “Bizim kendimize ait Libya’da iki şehidimiz var” açıklamasıyla sayıyı öğrendik. Ama “kim, nerede, nasıl şehit oldu?” hala meçhul. Türkiye hesabına Libya’ya giden Suriye Milli Ordusu (ÖSO) mensubu paralı askerlerden kaç kişinin öldüğünü de hala bilmiyoruz.

*******************************************

Kimler İçin Milli Yas Tutulur?

Libya’da verdiğimiz şehitler için yas tutulması, cenaze namazlarını binlerce insanın kılması beklenirdi. Bu durum Libya politikamızın doğruluğuna inanan siyasetçiler için milli birliği sağlayıcı bir unsur olarak değerlendirilebilirdi.

ABD’de halen dünyanın herhangi bir yerinde bir askerleri öldürülse bütün ülkede yas ilan edilmesine lüzum kalmadan özel/ resmi her yerde bayraklar yarıya indiriliyor.

Bizde uzun zamandır (toplu şehitler olduğunda bile) yas ilan edilmiyor. Reyhanlı’da 52, Suruç’ta 34 insanımızı kaybettiğimizde de, Suriye’de 52’si Afrin’de, üçer, beşer, sekizer toplamda 125 askerimiz şehit olduklarında da yas ilan edilmedi.

Ama AKP’li yöneticiler 91 yaşında eceliyle ölen Suudi Kralı için milli yas ilan etti. Kalp krizinden ölen Mursi’yi şehit sayarak yas ilan ettiler. Hatta Papa için bile yas ilan ettiler, bayrakları yarıya indirdik. Gazze için 3 günlük milli yas ilan edildi.

Birkaç tane şehit” için ise yas tutmayı bir yana bırakın, cenazelerini gizlice gömdük.

*******************************************

Erdoğan’ın Cevabı

FOX TV muhabiri Erdoğan’a “Libya’da şehitlerimizin olduğunu biliyoruz, muhalefet ‘şehitlerin isimleri neden açıklanmıyor’ diye soruyor” dedi. “Birkaç şehit ifadenize muhalefetten tepkiler var. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?” diye sordu.

Erdoğan şaşkın bir vaziyette, 11 saniyelik bir sessizlikten sonra, şöyle cevap verdi:

Bakın FOX önce gazete olsun, önce ciddi bir medya mensubu olsun, bunu bir defa öğrenmeniz lazım, yalan haber üretmeyi bırakın. Muhalefetin bu söylemleri de beni çok ilgilendirmiyor. Biz rakam da olur…. sayısal olarak o dediğiniz türde bir ifadeyi de kullanmış oluruz. Beni muhalefet mi yargılayacak?”

Erdoğan’ın tavrı ve cevabı birkaç açıdan incelenmeye değer:

a)    Erdoğan Libya politikasının doğruluğundan emin değildir. Verilen şehitlerin toplumsal vicdanı yaraladığını bilmekte olduğundan tedirgin ve ürkektir. Bu ruh haliyle şehit sayısını önemsizleştirecek bir ifade tercih etti. Ancak ağzından çıkan, milli değerlere, şehitlerimize olan saygıya çok uzak, duygusuz, şehitleri satrancın piyonu gibi gören bu ruhsuz ifadeye mâni olamamıştır.

b)    Soru üzerine 11 saniyelik duraksaması, uzunca bir süredir ilk defa bir gazetecinin halkın merak ettiği bir konuda gerçek soru sorma cesaretini gösterebilmesine şaşırmış olmasından olabilir.

c)    Soruya cevap vermek yerine saldırmak zaten bütün AKP’lilerin genel taktiğidir. Erdoğan da gazeteciyi ve kurumunu suçlamak, yetmeyince muhalefeti ve “Bay Kemal’i” devreye sokmak suretiyle eleştirmek yolunu seçti. Kendi açıkladığı şehit haberinin yalan olduğunu söylemek gibi bir çelişki yaşadı.

d)    “Beni muhalefet mi yargılayacak?” lafı demokrasinin içselleştirilmediğinin bir işareti. Ayrıca gücün, kudretin getirdiği benlik duygusunun göstergesi olsa gerektir. Çünkü muhalefetin görevi bu soruları kendilerine milyonlarca oy veren halk adına sormaktır.

e)    Demokrasilerde kimse “la yüs’el” değildir, yani “kendisine soru ve hesap sorulmaz, sorumlu tutulmaz” değildir.