25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 498

“Devletler Milletler Muharebesi”

     Sosyal tabakalar; karşı sosyal tabakaları, ya kendine benzetme savaşları veriyor. Veya sosyal tabakalar kendilerini; diğer sosyal tabakalara benzetme gayret ve çabası güdüyor, bunu bir savaş olarak görüyor. Böylece kendileriyle bir savaşım içine düşüyorlar.

     Artık klasik savaşlar nadirleşirken; yerini kültürler arasındaki savaşlara bırakıyor. Kültürel üstünlük kurmaya ve sömürme zemini hazırlama amaçlarına yönelik olarak yapılıyor.

     Artık savaşlar diller arasındaki üstünlük yarışına bırakıyor yerini.

     Artık savaşlar; dinler arasındaki var olma, devam etme, başkalara sirayet etme, ettirme, aşılama çabalarına dönüşmüş ve dönüşüyor.

     Artık savaşlar meydanlarda kazanılan cinsten ziyade, hars ve kültür / ekin savaşları hâlini alıyor.

     Çünkü dünya küçülmüş, âdeta bir köy hâlini almıştır.

     Herkes herkesi görüyor.

     Herkes herkesi biliyor.

     Herkes herkesi tanıyor.

     Herkes herkese karşı manevi bir üstünlük peşinde koşuyor.

     Herkes istiyor ki kendi rejimini başkaları da uygulasın.

     Herkes arzu ediyor ki, kendi dili dünyada herkes tarafından konuşulsun.

     Herkes candan diliyor ki sadece kendi dinine inanılsın.

     Velhasıl günümüzde savaşlar çok farklı bir mahiyet / içerik arz ediyor. Bambaşka bir görünüm alıyor.

     İşgaller daha çok beyinlerde gerçekleşiyor.

     Fetihler dimağlarda kendini gösteriyor.

     Ganimetler karşı tarafın kendisine karşı duyacağı sempati, yakınlık, benzeyiş ve benzetme şeklinde tecelli ediyor. Çünkü kafalarına girilmiş insanların topraklarını işgal etmek, artık işten bile değil. Hatta buna ihtiyaç bile duyulmuyor.

     Çünkü bize benzeyen, bizim gibi olan, bizim gibi oturup kalkan bir millet artık gönüllü olarak bizim bir uzantımız demektir. Toprağı toprağımız, vatanı vatanımız sayılır.

     İşte zamanımızda savaşlar, daha çok bu tarzda oluyor. Ortada top tüfek görünmüyor. Onların yerini kalemler, kitaplar, radyolar, televizyonlar, kasetler, sîdîler alıyor.

     Kısaca ortada bizi ona, bizi karşıya taşıyan, tanıtan, onun gönlüne kalbine girdirecek fikirler, düşünceler, tasavvurlar, tasarılar cirit atıyor.

     Bu, sessiz sedasız olan bir savaştır. Bu, sincice yapılan bir mücadeledir.

     Görünüşte ne koldan olunuyor ne ayaktan.

     Görünüşte ne başlar kopuyor ne gövdeler parçalanıyor.

     Görünüşte ne bedenler bir çırpıda yerlere seriliyor ne fidan gibi gençler yerlere yığılıyor.

     Ama sonuç fevkalâde güzel, son derece faydalı, kazançlı, verimli oluyor.

     Âdeta durduk yerde fetihler yapılıyor. Saflara insanlar bölük bölük, dalga dalga katılıyor; daha doğrusu kazandırılıyor.

     Bir şahsı manevî oluşuyor. Dünyalara hükmediliyor.

     İnsanlar artık iki dudağın arasından çıkacak sözlere bakıyor. Bir dediğin iki olmuyor.

     Sen yeter ki, isteğini belirt, arzunu ima et, hedef göster. Gerisine karışma. Her şey tereyağından kıl çekercesine çabuk, kolay ve tehlikesiz şekilde cereyan edecek, tabii / doğal mecrasında seyredecek / akış yerinde aktıkça akacaktır.

 

          İşte böyle savaşların içinde bocalıyor insanlık

          Karşı tarafa kaptırmış buluyor insan kendini artık

 

     Zamanımızda genel manzara bu iken, bu demek değildir ki artık dünyada fiilen savaş mavaş olmaz ve olmayacak. Unutulmasın ki, barışın sürmesi; her zaman savaşa hazır olmaktan geçer.    

Bu mudur?

Ufalanıyor memleketimiz günden güne

2019’u yolcu edip, 2020’yi karşılarken yarınlara dair umutlarımızı diri tutmaya çalıştığımızı, iyi dileklerimizi dillendirdiğimizi hatırlıyorum da, çoğumuz bu dileklerin ülkemiz için pek de mümkün olmadığını bile bile kötüyü çağırmamaya çalışmışız aslında diye geçiriyorum aklımdan. Pek tabii sabahtan akşama kadar satın alınmış televizyonlardaki çadır tiyatrolarını izlemeyenlerin veya 3-5 kuruş harçlıkla çalışan yazımatiklerin yazılarını okuyup coşmayanların bugüne dair umut beslemeleri de olacak iş değildi. Coşamayan açgözlü nankörler (!) olarak tüm rezilliklere rağmen güzellikleri telaffuz etmeye çalıştık bu seneyi karşılarken. Sizi temin ederim ki yanılmayı tercih ederdim, iktidarın ülkemizdeki sorunları çözmesini ve bu zamana kadar konuştuklarımı boşa çıkarmasını bu ulus için yürekten dilerdim. İçimiz yanarak hep birlikte görüyoruz ki zaman benim yazdıklarımı doğruluyor, içimiz yanarak hep birlikte görüyoruz ki Türkiye günden güne makamlarının bekasından başka hiçbir şeyi düşünmeyenlerin darbeleriyle daha da pejmürde hale geliyor. Fakültesinin yemekhanesinde öğle yemeyi yiyecek parayı denkleştiremediği için kendisini denize atan Sibel’in öyküsünden sonra ciğerlerimizi buz gibi tuzlu suyun acıtmasıyla başladık seneye, Elazığ depremiyle hep birlikte sallandık karlı bir karanlıkta ve İdlib’deki hain pusuyla hep birlikte yetim kalıverdik bir Şubat gecesinde. Acıdır ki yarınlara yetecek kadar iyi dilek kalmadı artık dilimizin altında, kalamadı. Memleketimiz tarihinin en küçültücü dönemini yaşıyor ve vicdansız, donanımsız, terbiyesiz ve seviyesiz bir tiranın avuçları içinde yavaş yavaş ufalanıyor günden güne.

Rizeli müteahhit mantalitesiyle devlet yönetmek

Tüm bu felaketler sanki bizlere yeterince ağır gelmiyormuş gibi Tropico oynarmışçasına bizleri idare etmeye kalkanlar Türkiye’yi yepisyeni bir belanın içine fırlatıp attılar. Zihinlerimizin arşiv raflarını azıcık kurcalarsak muhalefet partilerinin neredeyse tamamının Suriyeli mülteciler konusunda yürüttüğü çalışmalarını gözümüzün önüne getirebiliriz. Türkiye’de aktif olarak siyaset yapan neredeyse bütün partiler mülteciler konusunda iktidarı defaatle sertçe uyardılar. Gelişmiş bir ulus devletinin mültecilere yaklaşımının ‘’’Müslüman kardeşlerimiz’’ kadar zırva olmaması gerektiğini izah edebilmek için sadece meclis kürsüsünde konuşmakla yetinmediler, paneller, konferanslar, çalıştaylar düzenlediler. Sosyolojiden, psikolojiden, istatistikten, siyaset biliminden, tarihten ve çeşitli prensiplerden de faydalanarak kapsamlı raporlar hazırlayıp hem kamuoyu ile hem de iktidar ile paylaştılar. Bu raporları eylem planlarına dönüştürüp çeşitli önerileri meclise sundular, iktidara ilettiler. Türkiye’nin imkânlarını, demografisini, şartlarını, sosyoekonomik bileşenlerini de göz önünde bulundurarak 4-5 milyon mülteciyi sırtlayacak yükü olmadığını iktidarın kafasına sokmaya çalıştılar. Çalıştılar ama ne fayda ki? Bir insanın anlatabildiği, karşıdakinin idraki kararınca mümkündür; bizimkilerin birilerini dinlemek gibi bir kaygısı olabilir mi? Rizeli müteahhit mantalitesiyle koskoca devleti yönetmeye kalkanlara sosyolojiymiş, tarihmiş, demografiymiş falan bir anlam ifade edebilir mi? Bu iktidarı ancak ve ancak kendi dünyalarında karşılığı olan kavramlar harekete geçirebilirdi ve geçirdi de. Bakınız, saygıdeğer idarecilerimiz mültecileri almamız karşılığında Avrupa’dan gelecek paranın kokusunu duyar duymaz sınır kapılarını açıverdiler. Hem de ne açmak, ne açmak! Giralomo’nun gönül kapıları bizim sınır kapıları kadar gevşememiştir emin olun.

 

 

 

 

Devletler insanları silah gibi kullanamazlar

Hasılı hepimizin bildiği gibi hiçbir hesap kitap yapılmadan, hiçbir detaylı hazırlık yapılmadan kapılarımız açıldı ve 5 milyon tane Suriyeli, mülteci statüsüyle ülkemize alındı. Dünyada sayılan, gelişmiş ulus devletlerinin tamamının ciddi bir göç politikası vardır ve bu politikada öyle oportünist hamlelerle değişiklikler yapılmaz. Göç politikası birilerinin seçim meydanlarında oy toplayabilmek için diline pelesenk ettiği 2-3 satır karalamadan ibaret değildir ve olmamalıdır. Herkes kabul etmelidir ki Ortadoğu’nun lideri olma hayalleriyle, Neo-Osmanlıcılık fantezileriyle, insanları bir eşya olarak görüp; insan hayatını siyasi arenada pazarlık unsuru haline getirmekle devlet yönetilemez. Bugün sınırların açılmasına dair eleştirileri getirdiğimizde, yandaşlar hemen tek bir ağızdan ezberletilmiş cümlelerini sıralamaya başlıyorlar ve ‘’Hani Suriyeliler gitsin istiyordunuz, Reis gönderiyor işte siz yine memnun olmuyorsunuz.’’ diyorlar. Evet, biz Suriyeliler gönderilmelidir dedik, dedik ama biz konuya dair hassasiyetimizi onlar ülkeye girdikten sonra dillendirmedik. En başında Suriyeli mülteciler hiçbir kriter olmadan böyle ellerini kollarını sallayarak ülkemize girememeliler dedik. Biz bu sürecin en başında devletimizin bu kumar masasına oturtulmaması gerektiğini de söyledik. Çünkü bu bataklığa bulaşmak demek, sürecin aktörlerinden biri haline gelmek demektir dedik. Söylediklerimizi kale dahi alma gereği duymadılar ve Türkiye’yi bugün ipe sapa gelmez, akıl sır almaz adımlarıyla bu pis çukurun en dibinde debelenir vaziyete getirdiler. Haydi bir basiretsizlik yaşandı, bu işe bulaşıldı deyip bunu da kabul ettik ve sonra uluslararası arenada geçerli argümanlarla, kıvrak hamlelerle bu işi lehimize çözülecek hale getirin ardından makul bir mutabakata varıp Suriyelileri ülkelerine sağ salim gönderin dedik. Neden mi sağ salim gönderdin dedik? Sağ salim gönderin dedik çünkü Türkiye neredeyse 10 senedir mültecilere ev sahipliği yapıyor ve 10 senedir Suriyelilere 50 milyar dolar para harcıyor. Sağ salim gönderin dedik çünkü Türkiye bu mültecilere ev sahipliği yapmak için bedeller ödüyor, kendi vatandaşlarını Suriyeliler için belli konularda ihmal ediyor. Sağ salim gönderin dedik çünkü masum bebeklerin, masum gençlerin ve hepsinden öte masum insanların; mesuliyetini aslında hiç üstlenmememiz gerekirken üstlendiğimiz masum insanların hayatlarının Avrupa’ya bir tehdit olarak kullanılmasının insan hak ve özgürlüklerine aykırı olduğunu düşünüyoruz. Sağ salim gönderin dedik çünkü devletlerin insanları silah misali birbirlerine doğrultmalarının insan hak ve özgürlüklerine aykırı olduğunu düşünüyoruz!

BATI’NIN SAVAŞ AHLAKI

ABD’nin 26. Başkanı Theodore Roosevelt (1901-1909) Amerikalılar tarafından en sevilen ABD başkanlarından biridir. Roosevelt Başkan olmadan 5 sene önce yazdığı kitabında, Kızılderili Soykırımının haklılığını savunmak için kurduğu şu cümleler Batı’nın savaş ahlakını yansıtır:

“Bu büyük kıta, sefil vahşilerin avlakları olsun diye bırakılamazdı. Savaşların en erdemlisi vahşilerle yapılan savaştır.”

ABD’nin 26. Başkanı’na göre, beyaz ve tercihen Germen kökenli halklardan oluşan “Medeniyet cephesi” ile “en aşağılık kovboydan bile ahlaksız” olan Kızılderililerin oluşturduğu “vahşet cephesi” arasındaki ırksal mücadele kaçınılmaz bir olaydır.

Roosevelt’in biz Türklere bakışı da çirkindir“Müslümanların Hıristiyanlar karşısındaki zaferlerinin her zaman belayla sonuçlandığı görüldü. Türklerin zaferlerinden mutlak kötülükten başka bir şey çıkmadı.”

Roosevelt “Medeni Cepheyi” oluşturanların Kızılderililer, Rus ve Tatar, Yeni Zelandalılar gibi topluluklara yaptıkları şeyler korkunç olsa bile sonuçta “muazzam bir medeniyetin temelini attıklarını” söyleyerek, bu kötülüklerini meşrulaştırıyor.

“’Kızılderili’nin iyisi, ölü olanıdır’ diyecek kadar ileri gitmiyorum ama on tanesinden dokuzu için de bunun böyle olduğunu biliyorum. ‘İyi’ olan onuncu Kızılderili’nin akıbeti de umurumda olmaz” diyebilen bir adam bu.

Roosevelt’in bu sözleri bugün de ABD’nin ve kendilerini “medeniyet cephesi” görenlerin dünya görüşünü yansıtıyor. Onlar hala dünyanın bütün petrol, gaz, maden gibi kaynakları ile su, toprak, denizlerini kendilerinin doğal hakkı olarak görürler.

Amerika’da bu yüzden Ortadoğu, Afganistan, Libya gibi yerlerde savaşan askerlerini temsil eden oyuncaklar yapılır, filmlerde özel karakterler yaratılır. Onları “ülkemizin başka ülkelerdeki petrol çıkarlarını koruyan kahramanlar” diye tanıtır ve sevdirirler.

****

1915 yılında Çanakkale’yi ve Boğazları ele geçirip Osmanlı’yı parçalamak isteyen İngiliz E. Başbakanı W. Churchill Avam Kamarasında benzer sözleri Türkler için söyler:

“Savaş hukukuna göre insanlara karşı zehirli gaz kullanmak yasaktır; biliyorum. Amma Türkler Müslüman’dır. Dolayısıyla da insan sayılmazlar! Yani, Türklere karşı rahatça zehirli gaz kullanabiliriz!”

Batılılar Churchill’i de çok ulu bir devlet adamı olarak görür. 1953’de Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi, alamadı. Ama O’na Nobel Edebiyat ödülünü verdiler. 

*******************************************

RUS SOYKIRIMLARI

Dünya’da en çok soykırım yapan millet Ruslardır. 1500’lü yıllarda Ruslar “Tatar Soykırımı”nı gerçekleştirmişti. Erkek-kadın-çocuk demeden 30 bin kişilik Kazanlı Tatarı kılıçtan geçirip, şehri büsbütün Tatardan arındırdılar. Yüzbinlerce Türk’ü de doğuya sürdüler.

“20. yüzyılda tüm dünyada 170 milyon insan katledilmiş veya yok olmaya terk edilmiştir. Yok edilen bu insan nüfusunun 110 milyonu Komünist rejimin kurbanları olarak tespit edilmiştir. Bu yok edilen 110 milyon insanın üçte ikisi yani 60 milyondan fazlası da Türk soyludur.”

Bu soykırımların hepsini yazmaya yerimiz yetmez. Mesela Kırım Soykırımı ve Sürgünü olayı unutulmaz bir trajedidir. Stalin Kırım Türklerinin savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek top yekûn sürgüne gönderilmesini emreder. 18 Mayıs 1944 gecesi gelen emrin ardından 100 binin üzerinde soydaşımız katledilmiştir.

Yine Stalin döneminde 1944 yılında 110 binden fazla Ahıska Türkü kara kış gününde yük vagonlarına 8-10 aile halinde koyunlar gibi doldurularak sürgün edildi. Birçoğu Sibirya soğuklarında öldüler. Kalanlar Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a dağıtıldılar.

Azerbaycan’da 20 Ocak 1990’da gece yarısı Rus Ordusunun baskınında yüzlerce sivil insan öldü ve yaralandı. Hazar denizine atılanlar, penceresinden bakarken öldürülenler, arabasıyla geçerken kurşunlananlar, vurulanlar, tank paletlerinin altında kalanlar oldu. Çocuklar, gençler ve yaşlılar acımasızca katledildiler.

Rus ordusunun himayesindeki Ermenilerin yaptığı Karabağ bölgesindeki Hocalı soykırımı da esasen Rusya’nın eseridir.

Tıpkı bugün, görünüşte Suriye (rejim) ordusunun sivillere ve askerimize yönelik saldırılarının arkasında Rusya’nın olduğu gibi.

Özetle Ruslar da insana verilen değer yönünden sicili en bozuk milletlerden, Rusya en çok sivil katliam yapan devletlerden biridir.

*******************************************

ATATÜRK’ÜN DIŞ POLİTİKASI

Atatürk dış politika konusundaki ilkelerini dönemin Dışişleri Genel Sekreteri (müsteşara tekabül ediyor) Numan Menemencioğlu’na söylemiş:

1-    Komşularınızın iç işlerine karışmayın.

2-    Rusya’yı tahrik etmeyin.

3-    Arap ülkeleriyle tarihi, sosyal, kültürel ilişkilerinizi geliştirin. Fakat aralarındaki anlaşmazlıklara karışmayın.

4-    Sormadan akıl vermeyin.

5-    Batı kültürünü benimseyin, fakat onların emperyalist emellerine alet olmayın.

Atatürk yıllarca savaştığı İngiltere ve müttefikleriyle iyi ilişkiler kurdu. Türkiye, Milletler Cemiyeti’ni kuran ülkelerin neredeyse tamamıyla savaşmıştı. Buna rağmen, 1932 yılında, kendi başvurusu olmadığı halde, bu devletler dahil 28 üye devletin resmi davetiyle, Cemiyet-i Akvam’a (Milletler Cemiyeti’ne) üye oldu. 

Atatürk Ruslarla ilişkilerini de iyi tuttu. Komşu devletlerle bölgesel paktlar oluşturdu.

Türkiye son yıllara kadar, Atatürk’ün dış politika alanında ortaya koyduğu bu vizyona, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözleriyle çizdiği hedefe bağlı kaldı ve bu yönde kararlı politikalar izledi.

Bunun sayesinde, Türkiye güvenli bir bölgede, güvenilir bir devlet oldu. Uzun yılları savaşsız geçirerek bölgesel bir güç haline gelebildi.

Son yıllarda çektiğimiz sıkıntılar bu eksenden sapmanın eseridir.

 

05.03.2020

Ruhittin Sönmez

 

 
 
 
 
 

Sen de Hakkını Helal Et Şehidim.

       ‘’Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin en büyük payı senindir.’’(Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

          Tarih sayfalarına adını şanla, zaferle yazdıran Mehmetçik, milletinin yüksek menfaatleri adına bu defa Suriye sınırımızın ötesinde yine kahramanlık destanları yazmaktadır.

          Kar, yağmur, çamur demeden devletimizin dirliğine, milletimizin birlik ve beraberliğine kast eden Suriye ordusunu, hain terör örgütü mensuplarını yok etmenin peşindedir.

        Mehmetçik:

        O, milletimizin sinesinden çıkan, dünyada hiçbir millete nasip olmayan bir yiğitlik abidesidir.

        Mehmetçik:

         O, savaşın kartalı, barışın elçisidir.

        Mehmetçik:

         O, bu gazi topraklara yönelik her türlü tehdidi bertaraf edecek güce, imana sahiptir. Onlar, eli öpülesi analarımızın kınalı kuzuları, ’gerektiğinde vatan için hayatını feda eyleyeceksin’ öğütleriyle büyüyen, asker ocağına koşa koşa gelen koç yiğitlerimizdir.

         Mehmetçik:

         O bu yüce milletin ta kendisidir.

          Günü gelir doğal afetlerde halkımızın yardımına ilk koşan odur, günü gelir kimsesizlerin kimsesi olur. Vatan görevi onun kutsalıdır; dağ, bayır, kar, buz demeden, uzak yakın bellemeden yâd ellere el uzatır, düşkünlere umut olur.

          Atalarından emanettir; düşmanı da olsa aman dileyene el kaldırmaz. Savaş meydanlarının korkusuz eridir. Komutanından almış olduğu emri, her ne pahasına olursa olsun yerine getirir. Gerektiğinde vatanı için seve, seve şahadet şerbetini içer ama görevi yarı yolda bırakmaz. Nereden mi biliyorum? 46 yıl önce Kıbrıs savaşlarında Mehmetçiğe emir ve komuta ettim de ondan.

          Savaş meydanlarında Mehmetçik ve Komutanı anlatan göz yaşartıcı nice öyküler yaşanmıştır. İşte tarihe iz bırakan birkaçı:

      Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kocatepe’de Mehmetçik’le omuz omuzadır. Tıpkı Mehmetçik gibi, kaputunu üstüne çekerek, öylece sabahlamıştır. İstiklal savaşımızın Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz bakınız o günleri nasıl anlatıyor:

         ‘’O gün Duatepe’de düşmanın iniltisini sevinç gözyaşları ile kutluyorduk. Mürettep Kolordumuzun Kurmay Başkanı Hayrullah Bey, bir akşam yemeği hazırlamıştı. Ancak, ortada bir cılız tavuk ile dört beş dilim siyah ekmekten başka bir şey yoktu.

          Dünden beri ağzımıza en ufak bir lokma girmemişti. Gazi Paşa, İsmet Paşa, Ben, Kazım Bey, sofraya bağdaş kurduk. Hayrullah (Fişek) Bey, Tevfik (Bıyıklıoğlu) Bey, Salih (Bozok) Bey biraz uzaktaydılar.  Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kolordu Komutanı Kazım Bey’e dönerek:

       ‘’ Erlere yiyecek ne verebildiniz? Diye sordu;

        Kazım (Özalp) Bey şaşırmıştı, durakladı, o da Kurmay Başkanı’na dönerek:

      ‘’Hayrullah Bey, erlere ne verebildik? Diyebildi;

       ‘’Efendim, dün sabah tedarik ettiğimiz buğdayı, kavurmaları için birliklere dağıtmıştık…’’

         Bunun üzerine; Mustafa Kemal Paşa, biraz durakladıktan sonra ayağa kalktı ve tavuğa el sürmeden çadırına doğru yürüdü… Biz de onu takip ettik. Ne tavuk, ne de bir dilim ekmeğe el sürebilmiştik. O akşam hepimiz yine aç yattık.’’

          Atatürk’ün manevi kızı, Türk pilotu Sabiha Gökçen anlatıyor:

         ‘’Askeri birlikleri teftişlerimiz sırasında yemeğe oturduğumuzda Atatürk bazen 5-10 dakika yemeğe başlamaz, yaveri gelip kulağına bir şey söyledikten sonra “Afiyet olsun” der, yemeğe başlardık. Bir gün bunun nedenini Atatürk’e sorunca bana:

         “Sen karışma yemeğine devam et” dedi. Ben iyice merak ettim.  Gittim yaverine, “Sen Paşa’nın kulağına ne diyorsun da biz yemeğe başlıyoruz?” diye sordum.

          Yaver o anda bana gözlerimi yaşartan şu cevabı verdi:

         “Birlikteki tüm Mehmetçik yemeğini yedi, şu anda bitirdi. Artık yemeğe başlayabiliriz Paşam!”

            Sadece yaşanmış bu iki olay dahi; Mehmetçik ile Komutanın savaş meydanında nasıl bir birlikteliğe, nasıl bir bağlılığa sahip olduğunu; Komutanların Mehmetçiğe verdiği değeri, Mehmetçiğin de savaş meydanlarında komutanlarına olan sadakatini ama her ikisinin de Yüce Türk Milletine olan büyük sevdasını anlatır.

          Dünya milletleri arasında; ne Mehmetçiğe, ne de onun Komutanına benzeyen bir başka asker yoktur. Olmamıştır, olmayacaktır da. Çünkü Büyük Türk Ulusunun ardında yaşanmış öylesine derin, öylesine muhteşem bir özgeçmiş vardır ki:

         Bugün Ortadoğu’ya hükmetmek adına on bin kilometre öteden gelip de, emperyalist çıkarları için bölgeye çöreklenenler, ulusal güvenliğimizi tehdit eden terör örgütleriyle iş tutanlar şu tarihi gerçeği asla unutmamalı; Türk Milletinin vatan sevdasını sınamaya kalkmamalıdırlar.

        Çünkü böyle bir gaflette bulunanlara, tarih sayfaları şu cevabı verir:

 ‘’Amerika kıtası daha keşfedilmemişken; Türk Milletinin Cihan Hükümdarları muzaffer ordularıyla, üç kıtaya hükmediyordu. Devlet-i Aliye’nin 624 yıl boyunca dünyaya hükmetmesini, yön vermesini, fütuhatlarını görmezden gelmek; hele ki, 50’li yılların ortasında Kore’de koskoca bir Amerikan Kolordusunu, katledilmekten, hezimetten kurtaran Mehmetçiğin zafer destanını, şanlı süngüsünü unutmak ne mümkün?’’

      Tarih sayfaları Mehmetçiğin, Komutanının nice kahramanlıklarına tanıklık etmiş, yeri gelmiş savaş meydanındaki düşmanı dahi onlara selam durmuştur.

        İşte yine bugünlerde vatan ve vazife uğruna hayatlarını feda eden Al Bayraklarımıza sarılmış dizi, dizi şehitlerimizi uğurluyoruz. Kimisi, yirmisinde, kimisi otuz beşinde. Her birisi de hayatlarının baharında henüz… Yüreğimiz yanıyor.

         Şehidimizin önünde cami avlusunda on binler, her birinin yüreğinde aynı acı var; dudaklardan dökülüyor dualar. Az sonra namazgâhtan çıkan hocalar soracak cemaate ‘’Hakkınızı Helal Ediyor musunuz?’’

         Hançereler yırtılırcasına haykıracak on binler; ‘’Helal Olsun’’ diye…

        Ya bir de ardımızda kalan yıllara baktığımızda; ülkemizde yaşanan tüm teslimiyetler, dönüşümler, siyasi çalkantılar aklımıza geldiğinde:

     O vatan için şehit düşerken, ‘’bedelli’’ diye ayrıcalık yapanları,

     Dağlarımızdan ‘’Ne Mutlu Türküm’’ yazısını kaldırıp; ‘’Biji Apo’’ diye yazdıranları,

     Bebek katiline ‘’Sayın’’ denildiği yılları,

    ‘’Birkaç Mehmet Şehit oldu diye meclisi toplayamayız’’ denildiğini,

    ‘’Yurdun bir bölgesinde her gün millete ve vatana hakaret edilip, devlete meydan okunurken’’, kimilerinin koltuklarını korumak adına sessiz sedasız bu ihaneti seyretmelerini,

      Al bayrağımıza sarılı şehitlerimiz o bayrak için can verirken, cami avlusuna dahi can korkusundan koruma ordusuyla gelenleri düşündüğümüzde;

     Bir de Şanlı Bayrağımıza sarılı o kahraman şehidimize sorabilseydik keşke:

    ‘’Sen de Hakkını Helal Ediyor musun?’’  Eğil hocam kulak ver tabuta, bir de onu dinle şehidim ne diyor diye.  Ama gün birlik ve beraberlik günüdür diyor, tüm acılarımızı yüreğimize gömüyoruz yine.

       Ne mutlu bize ki; Türk Milleti olarak böylesine kahraman askerleri, kahraman komutanları olan şanlı ordulara sahibiz.

      Tıpkı Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ifade etmiş olduğu gibi:

      ‘’Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir.’’ (1937)

      Onlarla ne kadar iftihar etsek azdır.

Anti Hutbe…

Hep söyledim, Elektrik öğretmeniyim İşim fizik kimya biyoloji kısacası, ilim bilim… Lakin Tarih tarihçilere bırakılmayacak kadar mühimdir diyen bir arkadaşımdan aldığım feyzle artık hiçbir şeyi kimseye bırakmıyorum. Sadece Tarihi değil bilimi de dinîmi de…Oluşturulan ruhban sınıfımızı sorgulamadan sadece dinleyerek ,tıpkı Hıristiyanlıktaki gibi, dini ; cami ve iki kapak arasına sıkıştırarak oturdukları yerden bu milletin algı ayarlarıyla oynayan kendilerine verilen talimat doğrultusunda ya da gönderilen yazıları sorgulamadan okuyan aslında Hür değil tam bir köle olan insanların verdikleri hutbelere karşı bir anti hutbe yazmak vacip oldu.

Yaşamakta olduğumuz süreçte an itibariyle 38 askerimizi vatan toprağına verdikten sonra kıldığım ilk Cuma namazı öncesi olağandışı hareketliliği , camide şehitlerimiz için okunan duaları ve görevli vaizin Mehmet Akif ruhuyla ve istiklal marşımızın sözleriyle süslediği, Asımın nesliyle bitirdiği muhteşem bir dua ile askerlerimizi şehitlik mertebesiyle payelendirip  şuheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda diyerek şehitler tepesine gömerek cennete uğurladığımız. Bizlerinde yüreklerimizi soğuttuğumuz, Onlara ölü demeyiniz diyerek te  millete keşke bende şehit olsaydım hem şehit olur hem de ölmezdim dedirten damardan verilen 1000 mgramlik uhrevi afyonla uyuşturulan ruhlarımıza seslenmek istedim… yine Akifin ruhuyla… Lakin bir eleştiri olarak değil bir eksiği tamamlamak maksadıyla… sürçü lisan eylersem Affola.

Amiiin…

Ey güzel Allahım. Sen ki Rahman ve Rahim olansın , Bu dünyada tüm kullarına Rahmet ve merhamet edensin. Nimet ve bağışta bulunansın .Biz kullarına önce akıl ve feraset ihsan eyle ki , ölümü kutsayıp yaşamayı bir kenara bırakıp işin doğasında var, takdiri ilahi nidalarıyla  gocuklu celep misali kaldırınca sopasını birileri, hemen sürüye katılıp Adeta mağrur koşmayalım şehitler tepesine… Akif’in söylediği gibi;

KADERMİŞ” Öyle mi? Haşa, Bu Söz Değil Doğru;
Belanı İstedin, Allah da Verdi… Doğrusu Bu.
“Çalış” Dedikçe Şeriat, Çalışmadın, Durdun,
Onun Hesabına Bir Çok HURAFE UYDURDUN!

Diyerek Suçumuza seni de ortak ederken, Toprağa düşen her bedeni solup giden her nefesin hesabını yüreğimizde hissederek, Dicle’nin kenarında bir kurt bir kuzuyu kapsa Allah hesabını Ömer’den sorar sözlerini  unutmadan. Ömer’imize de nefsimize de  nasıl bu duruma geldik deme ferasetini sen bizlere nasip eyle yarabbiiii.

Ey güzel Allahım, Şuracıkta sıcacık minberden, oturduğu yerden,  ahkam keserek ellerini semaya açarak sana dua eden biz aciz kullarına neden niçin nasıl diye düşünmeden taktik teknik ,strateji ve diplomasi nedir bilmeden, Sadece ölüm ve kan üzerinden değil akıl ve bilim üzerinden olayların üzerine gidebilmeyi meydana gelen üzüntü ve kahrediciliği huşu içinde karşılamamızı  damardan zekrederken vaiz,

Sonuna Bir de “TEVEKKÜL” Sokuşturup Araya,
Zavallı DİNİ ÇEVİRİRKEN Onunla MASKARAYA!
Bırak Çalışmayı, Emret Oturduğun Yerden,
Yorulma, Öyle ya, Mevla Ecir-İ Hâsır İken!

Umarsızlığından, Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkum olmadan uyanmayı nasip eyle yarabbiii…

Hani şu derya ile olup deryayı da bilmeyen balıktan da tuhaf bizler. İşlerimizi sana havale etmek için saaaf saaaf ellerimizi sana açmışken

Yazıp Sabahleyin Evden Çıkarken İşleri
Birer Birer Okuruz Tekmil Edince Defteri
Bütün O İŞLERİ RABBİM GÖRÜR, VAZİFESİDİR…
Yükümüz Hafifledi… Şimdi Doğru Kahveye Gir!-me    yüzsüzlüğünden sen bizleri koru yarabbiiii

Silahı Kullanan Allah, Hududu Bekleyen O
Levazımın Bitivermiş, Değil Mi? Ekleyen O!
Çekip Kumandası Altına Ordu Ordu Melek,
Senin Hesabına Küffarı Hak-Sar Edecek!

 

Kahhar sıfatınla düşmanlarımızı kahreyle derken vaiz   kalplerimize biraz utanma ve arlanma duygusu ver  yarabbiii…

Başın Sıkıldı Mı, Kafi Senin O Nazlı Sesin:
“Yetiş” de, Kendisi Gelsin, Ya Hızr’ı Göndersin!
Evinde Hastalanan Varsa, Borcudur: Bakacak;
Şifa Hazinesi Derhal Oluk Oluk Akacak.

Demek Ki : Her Şeyin Allah… Yanaşman, Irgadın O:
Çoluk Çocuk Ona Ait: Lalan, Bacın, Dadın O;
Vekil-İ Harcın O; Kahyan, Müdür-İ Veznen O;
Alış Seninse De, Mesul Olan Verişten O;

Denizde Cenk Olacakmış…. Gemin O, Kaptanın O;
Ya Ordu Lazım İmiş… Askerin, Kumandanın O;
Köyün Yasakçısı; Şehrin De Baş Muhassılı O;
Tabib-İ Aile, Eczacı… Hepsi Hasılı O.

Ya Sen Nesin?
MÜTEVEKKİL!
Yutulmaz Artık Bu!
Biraz Da Saygı Gerektir…
Ne Saygısızlık Bu!
HUDA’YI KENDİNE KUL YAPTI,
KENDİ OLDU HÜDA;
Utanmadan Da “TEVEKKÜL” diyor bu Cür’ete, Ha?!..

 

Yarabbim Milletimize ve devletimize ilimle bilimle Tabii ki senin yardımınla ancak kullarının kesb (şartları yerine getirmesiyle)  etmesiyle zaferler nasip eyle…

Eeeee dedim ya Ben elektrik öğretmeniyim. Yazacağım hutbe de bu kadar olur. Allahım haddi aşmış isem affeyle.

Aydınlar Ocağı 50 Yaşında

 50. Kuruluş Yılını idrak eden Aydınlar Ocağı’nın kuruluş çalışmaları 1967 ve önceki yıllara dayanmaktadır. Bu yılların şartları oldukça ağır, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin izlerinin sürdüğü ve milliyetçi kadroların hizmet beklediği yıllara rastlamaktadır. 1967 – 1970 yılları arası politik tartışmalar ve ayrışmalar baş göstermiş, fikir ve düşünce buhranı yaşanmış, gençlik hareketleri, özellikle üniversiteli gençler arasında  hızla tırmanışa geçmiştir. Türk ekonomisi, enflasyon ve ödeme güçlükleri yüzünden zarar görmüş, Türk Lirası hızla değer kaybetmiş ve bu olumsuz gelişmeler yüzünden sosyal ve siyasal yapıda bir kargaşa ve kaos oluşmuştur.

       İşte ülkenin bu çalkantılı ve 1960 İhtilali’nin izlerinin devam ettiği günlerde, bir avuç Türk Aydını yüreklerini ortaya koyarak çalışmalara başlamış ve Aydınlar Ocağı’nın alt yapısını oluşturmuşlardır. Bu yıllarda, milliyetçi aydınlar tarafından iki büyük çalışma yapılmış, birincisi 1967 yılında, ikincisi ise 1969 yılında. Yapılan bu toplantılarda Aydınlar Ocağı’nın temelleri yavaş yavaş atılmaya başlamış.  Aydınlar Ocağı ismi uzun müzakere ve tartışmalardan sonra ortaya çıkmış ve bir müddet Aydınlar Kulübü olarak faaliyetler sürdürülmüş ve daha sonra Aydınlar Ocağı ismi benimsenmiştir. Bu hareketin başlangıçtaki dayanak noktaları da; siyasetin dışında kalmak, yüksek seviyede fikir ve düşünce üretmek, milliyetçiler arasındaki fikir ve düşünce ayrılıklarını ortadan kaldırmak, milli varlığımızı meydana getiren unsurları geliştirerek korumak, üniversitelerin akademik kadrolarına bilgili ve seçkin isimleri kazandırmak ve bunlara benzer düşünceler olmuştur.

        Aydınlar Ocağı, Türk ilim, fikir, düşünce, sanat ve iş hayatının önde gelen çelik yürekli, haysiyetli, mücadeleci ve inisiyatif gücü yüksek 56 kişiden oluşan Kurucular Kurulu tarafından İstanbul’da, 14 Mayıs 1970 tarihinde kurularak resmen çalışmalara başlamıştır. Çoğu Allah’ın rahmetine kavuşmuş Kurucular Kurulu şu isimlerden oluşmuştur: Ekrem Hakkı Ayverdi, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Kadri Unat, Oktay Aslanapa, Sait Bilgiç, Yusuf Keçecioğlu, Fazlı Akkaya, Ahmet İman, Hakkı Cengiz Alpay, Fethi Gemihlioğlu, Muharrem Miraboğlu, Suat Vural, Muharrem Ergin, Selçuk Özçelik, Nahit Rıfkı Dinçer, Ahmet Kabaklı, Necmettin İşli, Nuri Mugan, Cevat Babuna, İsmail Ekim, Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Mustafa Köseoğlu, Sabri Ülker, Süleyman Yalçın, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar, Nâzım Nihat Bozkurt, Alaeddin Ertüzün, Nihat Keklik, Refik Özdek, Fevzi Sevgili, Mazhar Özman, Sabahattin Topbaş, Kemal Eraslan, Salih Tuğ, Necati Bozkurt, Asaf Ataseven, Necmettin Hacıeminoğlu, Faik Tan, Yusuf Dönmez, Özcan Bolcan, Mustafa Kafalı, Erk Yurtsever, Erol Tunalı, Altan Deliorman, Metin Eriş, Aykut Fevzi Şireli, Alev Arık, Abdurrahman Çelik, Arif Özkök, Türkay Tüdeş, Osman Fikri Sertkaya, Ruknettin Tözüm.

       Kuruluş tarihinden bugüne, Tüzüğüne bağlı olarak “ Milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle, Türk milliyetçiliği fikrini yaymak, milli bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi  ile mücadele ederek milli varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmek “ gayesinden en ufak bir sapma göstermemiştir. Bu hedefine ulaşabilmek için  çok yönlü ve yoğun faaliyet alanları oluşturmuştur. Bunlar; açık oturumlar, konferanslar, anma toplantıları, milliyetçiler kurultayı, Aydınlar Ocakları Şûraları, divan toplantıları, durum değerlendirme toplantıları, seminerler, basın toplantıları, kültürel geziler, sergiler, yayın faaliyetleri, mevlidler, iftar programları, ziyaretler  v.b. alanlar.

        Ayrıca ilim ve irfan sahibi, seçkin kişilerin Aydınlar Ocağına üye olarak kazandırılma hususunda da gerekli hassasiyet gösterilmiştir. Aydınlar Ocağı, Zaman zaman kalabalık bir şekilde, Söğüt’de düzenlenen “ Ertuğrul Gaziyi Anma ve Söğüt Şenlikleri “ ne iştirak ederek tarihi sorumluluğunu da yerine getirmiştir. Amerika’nın New York şehrinde düzenlenen “ Türk Yürüyüşü “ ne de iştirak edilmiş ve gereği yapılmıştır.

       Aydınlar Ocağı tarafından,  Türkiye ve Türk Dünyası’nda öne çıkmış ilim, fikir, düşünce, siyaset ve sanat adamlarına yapılan törenlerle çok değişik ödüller verilmiştir. Bu ödülleri ve ödül verilen kişileri şu şekilde sıralayabiliriz: Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Münir Nurettin Selçuk, Hamit Aytaç, İbrahim Hakkı Konyalı ve Prof. Dr. Faruk Sümer’e “ Üstün Hizmet Armağanı “ ; Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Osman Sınav, Bozkurt İlham Gencer, Yıldırım Gürses, Prof. Dr. Nevzat Atlığ, Erol Sayan’a “ Türkiye’nin Ay Yıldızları “ ; Bakü Ünivesitesinden Prof. Dr. Halil Rıza Ulutürk ve Prof. Dr. Zeka Handan’a “ Aydınlar Ocağı Şeref Beratı “ ; Rauf Denktaş, Mustafa Cemil Kırımoğlu, Mintimer Şaymiyev, İsa Yusuf Alptekin, Dr. Baymirza Hayit ve Doç. Dr. Ebulfez Elçibey’e “ Şeref Üyeliği ve Şükran Belgesi “ ödülleri verilmiştir. Ayrıca yapılan törenlerle Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’e “ Şeyh’ül Müderrisin “ ve Ahmet Kabaklıya da “ Şeyh’ül Muharririn “ ünvanları verilmiştir.

       Aydınlar Ocağı çalışmalarını yaparken, Batı kültürünün etkisi altına girmiş bazı çevrelere karşı kendi milli kültür değerlerine sahip çıkarak, her daim devletinin ve milletinin yanında yer almış ve almaya da devam etmektedir. Türk gençlerinin, yapılan ve sürdürülen faaliyetlerle fikri ve ilmi düşünce ufukları genişletilmiş ve onlara zaman zaman kitap yardımları da yapılmıştır. Bütün Aydınlar Ocakları’nın ortak faaliyeti olan, altı ayda ve değişik şehirlerde yapılan Aydınlar Ocakları Şûralarında, Türkiye ve dünyadaki son gelişmeleri kapsayan tebliğler sunularak gerekli değerlendirmeler “ Şûra Sonuç Bildirisi “ ile kamuoyuna yansıtılmaktadır. “ Aydınlar Ocakları 50. Şûrası “ 29-30-31 Mayıs 2020 tarihlerinde Giresun’da yapılacaktır.

       Aydınlar Ocağı’nın internet sitesi ( www.aydinlarocagi.org ) , Ocağın kuruluşundan bugüne yaptığı bütün faaliyetleri kapsamakta, kuruluştan bugüne Yönetim Kurulunda, Denetim Kurulunda ve İlim – İstişare Kurulunda hangi üyenin yer aldığı dönem dönem belirtilmekte, vefat haberleri, toplantı haberleri, kurtuluş ve milli günler ile ilgili duyurular, Türkiye gündemi ile ilgili makaleler yer almaktadır.

       Yurt içinde ve yurt dışında, özellikle üniversitelerin olduğu şehirlerde Aydınlar Ocakları’nın kurulması yönünde büyük bir gayret ve hassasiyet gösterilerek bu şehirlerde de yeni Ocakların tütmesi sağlanmış ve başta Ankara ve Kocaeli olmak üzere, Adana, Adıyaman, Afyon,  Alanya ( Antalya ), Amasya, Anadolu ( İstanbul ), Antalya, Aydın, Avrupa,  Azerbaycan,  Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Çorum, Darıca ( Kocaeli ), Harput ( Elazığ ), Iğdır, Isparta, İnegöl (Bursa ), İzmir, Kayseri, Kırıkkale,  Konya, Kosova, Kütahya, Malatya, Manisa, On Dokuz Eylül ( Giresun ), Ordu, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tekirdağ, Trabzon Aydınlar Ocakları faaliyet ve hizmet kervanına katılmıştır. Bahsi geçen bu Ocaklarda da çok yoğun faaliyetler sürdürülmektedir

       Kuruluşundan bugüne Allah’ın rahmetine kavuşan Aydınlar Ocağı üyeleri için her sene Ramazan ayı içinde mevlid okutularak rahmetle anılmışlardır. Bu üyeler: Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Ord. Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, Av. Sait Bigiç, Fethi Gemihlioğlu, Prof. Dr. Ayhan Songar, Av. M. Fazlı Akkaya, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı, Prof. Dr. Muharrem Miraboğlu, Nahit Rıfkı Dinçer, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Fevzi Sevgili, Prof. Dr. Nuri Karahöyüklü, Av. Enver Yakuboğlu, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Suat Vural, Prof. Dr. Erol Güngör, Prof. Dr. Mehmet Eröz, Prof. Dr. Recep Doksat, Kerim Oder, K. Armağan Tekin, Erdoğan Ferit Koyaş, Dr. Özcan Bolcan, Eymen Topbaş, Arif Özkök, Hakkı Cengiz Alpay, Özcan Tuna, Doç. Dr. Nâmık Ayvalıoğlu, Selâhattin Savcı, Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız, Seyfettin Manisalıgil, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Turan Üçok, Dr. Güngör Savaş, Nevzat Silahşör, Hulûsi Çetinoğlu, Ahmet İman, Refik Özdek, E. General Sami Karamısır, Av. Tarlan Samancı, İsa Yusuf Alptekin, Prof. Dr. Tevfik Ertüzün, Av. Müstecip Ülküsal, Muzaffer Eriş, Prof. Dr. Ekrem Kadri Unat, Prof. Dr. Faruk Sümer, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Dr. Cavit Aydın, M. Sıraç Dede, Prof. Dr. İsmet Miroğlu, Nurettin Ergücü, Dr. Mustafa Akın, Prof. Dr. Fahrettin Tosun, Av. Oğuz Özbek, Feyzullah Değerli, Av. Yusuf Türel, Mehmet Uzun, Prof. Dr. Süleyman Karataş, Av. Nuri Eroğan, İsmail Hakkı Şengüler, Alaeddin Ertüzün, Sabahaddin Topbaş, Dr. Mehmet Halaçoğlu, Doç. Dr. M. Cahit Atasoy, Gültekin Samancı, Yard. Doç. Dr. Cevdet Dadaş, Dr. Necmettin İşli, A. Atilla Salihoğulları, Kemal Perk, Prof. Dr. Haşmet Başar, Bayram Camcı, Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu, Mehmet Güler, Av. Kâmil Öztürk, Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Hayati Güler, Servet Mahiroğulları, Emrehan Küey, Ömer Hacıahmetoğlu, Dr. Reyhan Songar, İlhan Aras, İsmail Kanyılmaz, Ali Öner Bilici, İsmet Karaoğlu, Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Prof. Dr. Ali İhsan Gencer, Hulûsi Altınyurt, Yard. Doç. Dr. Dilâver Cebeci, Necati Asım Uslu, Prof. Dr. Asaf Ataseven, Prof. Dr. Ömer Kasımoğlu, Kemal Çapraz, Doç. Dr. M. Süreyya Şahin, M. Sami Erdem, Mustafa Şen, Dursun Keskinkılıç, Ergun Göze, Hasan Tahsin Uğur, İsmail Ekim, Abdurrahman Çelik, Abdülkadir Yaşar, Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, Doç. Dr. Hüseyin Kalkan, Refet Körüklü, Av. Abdullah Mazhar Baytaz, Prof. Dr. Ruknettin Tözüm, Prof. Dr. Yusuf Keçecioğlu, Celalettin Karaatlı,  Müslim Fincan, Sabri Ülker, Prof. Dr. A. Selçuk Özçelik, Av. Armağan Gayretli, Altan Deliorman, Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Mustafa Öncel, Av. Celâl Özdemir, Sami Yavrucuk, M. Kemal Cabioğlu, Durali Ayaroğlu, M. Zeki Karahan, M. Turgut Öztaşkın,  Necati Üstündağ, Hakkı Turcan, Prof. Dr. Fevzi Samuk, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Ali Osman Özcan, Altemur Kılıç, Prof. Dr. Mehmet Rahmi Bilge, Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Erk Yurtsever, Nihat Gürer, Prof. Dr. Nihat Keklik, Sinan Yıdız, Prof. Dr. Nejat Diyarbekirli, Mehmet Ateşoğlu, Prof. Dr. Cevat Babuna, O. Faruk Başoğlu, Necati Bozkurt, E. Gnl. Mehdi Sungur, Mevlüt Şam, Prof. Dr. Acar Sevim,  Ahmet Kolutek, Mustafa Kalaycıoğlu, Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Aytekin Yıldırım ve Dr. Yaşar Akdoğan.

       Ocak yayın faaliyetlerine büyük bir önem vererek çok sayıda kitap bastırmıştır. Bu yayınlar:

       * GAP ve GAP’ın Doğuracağı Sonuçlar,

       * Nüfus Planlaması ve Türkiye’nin Gerçekleri,

       * Muhafazakarlık Nedir Ne Değildir,

       * Dış Borç ve Turizm,

       * İslâmiyet ve Millet Gerçeği,

       * 150. Yılında Tanzimat ve Doğurduğu Sonuçlar,

       * Güneydoğu Anadolu’nun Dil ve Folklor Özellikleri,

       * Türk – Yunan Münasebetleri ve Ayasofya Meselesi,

       *  AT’nun Cevabı ve Yeni Alternatifler,

      * Yabancı Dille Eğitim ve Öğretim Meselesi,

      * Din ve Vicdan Hürriyeti,

      * Mehmet Akif’i Anlatıyorlar,

      * Türk Dili ve Milli Bütünlüğümüz,

      * Milli Kültür Politikasındaki Yanlışlar,

      * Sosyo – Ekonomik Açıdan Ortadoğu Bölgesinde Gıda Güvenliği,

      * İslâmiyet, Millet Gerçeği ve Laiklik,

      * GAP, Ortadoğu ve Su Meselesi,

      * 21. Asra Girerken Çağdaşlaşma, Demokrasi ve İnsan Hakları,

      * Milli Mutabakatlar,

      * İstanbul’dan Adıyaman’a ( 24. Şûra ),

      * İstanbul’dan Trabzon’a ( 25. Şûra ),

      * Suriye’nin Etnik Yapısı ve Türkiye-Suriye İlişkileri,

      * Yunanistan’ın Etnik Yapısı ve Türk Yunan İlişkileri,

      * Türk Kültüründe Hoşgörü ve Bazı Örnekler,

      * Doğu Türkistan’da İnsan Hakları İhlalleri,

      * 9 Soru 9 Cevapta Ermeni Sorunu,

      * Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey,

      * Yeni Anayasa ile İlgili Görüşler,

      * Üniversite Reformu,

      * Toprak ve Tarım Reformu,

      * Milli Basın Meselesi,

      * Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri,

      * Siyasi İstikrar ve Topyekun Kalınma,

      * Türkiye’nin İç ve Dış Güvenliği,

      * Güçlü Hükümet İhtiyacı,

      * Türkiye’de Sanayileşme Meselesi,

      * Üniversiteler Yasa Tasarısı Hakkında Görüşler,

      * Türkiye’nin Sosyo – Kültürel ve Ekonomik Meseleleri,

      * Türk – İslâm Sentezi,

      * Ermeni Meselesi.

       Aydınlar Ocağı gelecekte de 50 yıllık faaliyet döneminde olduğu gibi, yine ülke meselelerinde, milli ve manevi değerlere bağlı nesillerin yetiştirilmesinde üzerine düşen görevi yapacak, ülkemizin milli birlik ve bütünlüğünden yana ve Türk milliyetçiliği doğrultusunda her türlü çalışmaları sürdürerek yeni ufuklara doğru yol alacaktır.

AT İZİ İT İZİNE KARIŞTI!..

Türkiye yüzyıllardır benzer sorunlar üzerinde cebelleşip duruyor…

 

Bu sorunlar benzer sonuçlar gibi aynen vakti gelen bir çıban gibi patlayıp etrafa saçılıyor.

 

Yüz küsur yıl önce de Libya’da uğraşıyorduk bugünde uğraşıyoruz… Keza Yunanistan’la 1821’den bu yana bitmeyen sorunlarla karşı karşıyayız… Aynı şeyler Irak ve Suriye içinde geçerli!

 

Ruslarla halen yüzyıllardır süren “ayıdan post, Rus’tan dost olmaz”ı tartışıyoruz… ABD’den hep bildiğiniz gibi! İngiltere, Almanya ve İsrail’in de onlardan kalır yanı yok…

 

Yani tarih sahnesinde dün oynananlar bugün değişik aktörlerle yeniden vizyonda…

 

Bunlara karşılık dönüp iç cepheye baktığımızda esas sorunun burada olduğunu görüyoruz.

 

Ortalık toz duman! Her şey birbirine karışmış durumda… Savaş eden bir memlekette olmayacak şeyler oluyor!

 

Manipülasyon, dezenformasyon, dedikodu, komplo teorileri almış başını gidiyor! Yani anlayacağınız “at izi it izine” karışmış durumda… Bunun bir an önce önüne geçmeliyiz.

 

Türkiye Cumhuriyeti geleneği olan binlerce yıllık bir devlettir…keza Türk Ordusu da öyle. Yönetenleri beğenmeyebiliriz ve eleştirebiliriz ancak geçtiğimiz bu zorlu günlerde sabırlı olmak ve Türk milletinin yetki verdiği siyasetçilere, bürokrasimize ve ordumuza güvenmek ve onlara destek olmak zorundayız… Hesaplaşmalar iyi günlere kalmalı! Şimdi zor günlerdeyiz.

 

Bizim meselemiz ne yazık ki; her zaman iç cephemiz olmuştur. İçimizde kabul edelim ki, birçok hain yaşamaktadır. Rahmetli Atilla İlhan bunu bir “hain kontenjanı” ile ifade etmiştir. Bunların her birinin farklı ihanet nedenleri vardır. Bu kişiler fırsat bu fırsattır diyerek efendilerine hizmet için zor günlerde daha bir arzı endam ederek ortalıkta adeta teneke çalarlar… Bunların atalarını 1919-1923 arasından iyi tanıyoruz! Yine öyle yaptıklarını görüyor ve üzülüyorum..

 

Bir de gafillerimiz var ki; sormayın gitsin! Sayıca hiçte hafife alınacak gibi değiller…

 

Ben Cumhurbaşkanıma, Dışişleri Bakanlığıma, Türk Ordusunun baştan aşağıya tüm mensuplarına, Türk bürokrasisine, devletimin kadrolarına sonuna kadar güveniyorum… Eleştiri haklarımı bu zor günlerin ertesine saklıyorum… Kızgınlıklarımı ve öfkelerimi içime atıyorum!

 

Onun için Türk Milleti, iç cephede bölünme yaratacak eylem ve söylemde bulunanları dikkatle izlemeli ve onlara asla prim vermemelidir. Kolay bir şey midir bu? Elbette hayır… Ancak istikbalimizin ve istiklalimizin iç cephede birlik ve beraberlikten geçtiğini biliyor ve anlıyorsak zorları kolaylaştırıp “at izi” ile “it izi” ni birbirinden ayırt etmeyi başaracağız… Etrafınıza bakın ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız!

 

Özcan PEHLİVANOĞLU

ozcanpehlivanoglu@yahoo.com

https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU

Şiirlerinin Aynasında Schiller ve Goethe

Aynı zaman diliminde yaşayan şairlerin ekseriyetinin birbirlerini sevmedikleri -gizlenmeye çalışılmış olsa bile- bilinen bir hakikattir. Farklı durumların yaşandığı da vakidir.

Senail Özkan’ın Katharina Mommsen’den Türkçeye çevirdiği Schiller ve Goethe isimli eserde, ekseriyete inat, aynı dönemde yaşamış iki şairin efsanevi dostluğu anlatılıyor. Bu dostluğu ebedîleştirmek için Ernst Ritschel tarafından yapılan heykel, Almanya’da Weimar Tiyatrosu’nun önündedir.

Peyami Safa-Nâzım Hikmet, Peyami Safa-Mehmet Fuat, Ergun Göze-Aziz Nesin, Nurullah Ataç- Yaşar Nabi Nayır,  Fethi Naci-Vedat Günyol, Tahsin Yücel-Kemal Tâhir, Vedat Türkali-Enis Batur kavgaları hakkında yazılmış kitapları okumaya alışık olan Türk okuyucusu, başlangıçta yadırgasa bile, Schiller-Goethe dostluğunu anlatan bu kitabı zevkle ve hayranlıkla okuyacaktır.

Şiirin başka bir dile çevrilemeyeceğini düşünenler de, Senail Özkan’ın Schiller ve Goethe tarafından Almanca yazılmış şiirlerin çok başarılı tercümelerini okuyunca düşüncelerini güncellemek ihtiyacını hissedeceklerdir.

Sert kapak lüks ciltli 17 X 24 santim ölçülerindeki 360 sayfalık eserde; Katharina Mommsen’ın 1980’den beri Goethe ve Schiller arasındaki dostluğa dair kaleme almış olduğu bütün makale, yazı ve konferanslar bulunmaktadır. 31 sayfalık uzun girişten sonraki 1. Bölüm ‘Lirik Diyalog’ başlığını taşıyor. Goethe Schiller’le ilk karşılaşmasının ilk duygusunu; ‘Benim için bir bahardı’ cümlesiyle açıklıyor. Ve yazdığı şiir:

Ben seninleyim, sen uzaklarda olsan da

Benim yanımdasın 

Güneş batar, yıldızlar doğar yakında 

 Ah keşke burada olsaydın.’

Birbirine zıt iki ruh – ‘Yarat, ey sanatkâr! Konuşma’ Başlıklı 2. Bölüm,   Goethe ve Schiller arasındaki şiir anlayışlarına dairdir. 3. Bölümde Schiller’in ‘Estetik Üzerine Mektuplarına cevap olarak Goethe’nin ‘Masal’ı yer alır. Dördüncü Bölüm, Goethe’nin Masalına, Schiller’in lirik cevaplarına tahsis edilmiştir. 5. Bölümde dünyaca bilinen ‘Wilhelm Tell’ var. 6. Bölümde, Schiller’in ölümü üzerine Goethe’nin duyguları veriliyor. 7. Bölüm, Goethe’nin tuttuğu yas ve bu yas ile yazdığı şiirlerle tamamlanıyor.

Sonsöz’ başlıklı bölümde açıklamalar bulunuyor.

Ek’ bölümünde gerek Schiller’in, gerekse Goethe’nin yazdığı şiirlerin orijinali ile Türkçe tercümeleri veriliyor.

Schiller’in şiirlerinden örnekler:

Daha yaşamadan bütün bir hayat verildi ona

Zorluklara direnmeden hayırseverlik elde etti

Yaratana büyük adam derim ve kendine şekil verene;

Erdem gücüyle kader ilâhesini mağlup edene;

Fakat o, talihini zorlamaz, iyilik tanrısı Charis’in hasetle

Ona vermediğini, elde edemez asla gayretle, yiğitlikle

Lâyık olmayan karşısında korur onu sağlam irade, 

Hür olarak iner tanrılar katından yüce olan her şey.

Nasıl severse seni Sevgili, işte öyle gelir İlâhî armağanlar, 

Jüpiter’in ve Amor’un hükümranlık alanında lütuf ve ihsan vardır.

Temayülleri vardır Tanrıların, gelişen gençliği severler

Bukleli saçlarla bir baş; sevinç, mutlu olanları kendine çeker.

Gözü gören bahtiyar olmaz görüntüsünden onların, 

Yalnız kör görür parlaklığını onların ihtişamlarının;

Umulmadık bir anda çıkar da boşa çıkarırlar mağrur beklentileri,

 Hiçbir şiddet büyüsü zorlamaz aşağı inmeye özgürleri.

İnsanları ve tanrıların atası meyyal olduğuna gönderir,

Yukardan kartalını ve taşır onu semâvî yüksekliklere.

Schiller’in ölümünden sonra Goethe’nin durumu…

Hiçbir ölüm vakası insan ve şair olarak Goethe’yi on yıldan uzun süren bir dostluğun ardından Schiller’in ölümü kadar derin bir üzüntüye sürüklememiştir. Tuhaf bir şekilde şâirin birçok çağdaşı ve son zamanlardaki hemşerileri onun Schiller için duyduğu derin dostluk hislerinden her zaman şüphelenmişlerdir. Anlaşılan o ki onlar böylesine bir sevgi ve dostluk tasavvur edemiyor ve sâdece kendi tabii özellikleri ve şahsî görüş ve tecrübelerinden dolayı böyle bir hüküm veriyordu.

Bunlardan birisi Heinrich Laube idi. Bu zat, yaşadığı bir olayı nakleder ki, bu Goethe’nin Schiller’e duyduğu derin muhabbetin ve onun ölümünden duyulan derin kederin hâlen devam ettiğinin gayet etkileyici ve inandırıcı bir belgesidir. Bundan dolayı Laube kendi görüşünü revize etmek durumunda kalmıştır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

KATHARINA MOMMSEN:                                                                                                                            18 Eylül 1925 tarihinde Berlin’de dünyaya geldi. En önemli Goethe uzmanı olarak kabul ediliyor. 60 yılı aşkın bir süre Goethe üzerinde araştırmalarda bulunan Mommsen 1974 yılından sonra araştırmalarını California’daki Stanford Üniversitesi’nde devam etti.

 

JOHANN FRİEDRİCH SCHİLLER:                                                                                                                     10 Kasım 1759 tarihinde Württemberg’deki Marbach’ta, bir askerî cerrahın oğlu olarak doğdu, 9 Mayıs 1805 tarihinde öldü. Dünyanın önde gelen yazarlarındandır. Çağdaşı Johann Wolfgang von Goethe ile birlikte çağdaş Alman edebiyatının kurucularından sayılır.

     Eserlerinden bazıları: Haydutlar’ı (Die Rauber) 1781’de imzasız olarak yayımladı. 1785’te Dresden’de yazmış olduğu ‘Neşeye Övgü’ başlıklı şiirini sonradan büyük Alman bestecisi Beethoven, Dokuzuncu Senfonisinin sonundaki koro bölümünde kullandı. İnsanın Estetik Terbiyesi üzerine Mektuplar 1795’te yayımlandı. 1789’dan 1793’e kadar Jena Üniversitesi’nde tarih profesörü olarak çalıştı ve ‘Otuz Yıl Savaşı’ adlı iki ciltlik kitabını yazdı.

 

WOLFGANG VON GOETHE:

     Dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Goethe, 1749-1832 yılları arasında yaşadı.  Yalnızca edebiyatla değil eğitim, tabiat ilimleri ve felsefe de içinde olmak üzere pek çok konuyla yakından ilgilenmiştir. Hukuk tahsili gördü.

     1774’te yazdığı Genç Werther’in Acıları ilk romanıdır. 1794’te yazar Schiller’le hayatları boyunca devam edecek bir dostluk kurdu. Goethe ve Schiller’in dört cilt tutan mektupları Alman edebiyatının bu en verimli dönemine ışık tutar. Faust adlı oyunu, yazarın şaheseri sayılır.

 

    SENAİL ÖZKAN:

1955 yılında Gümüşhane’de doğdu. 1974 yılında başladığı Hacettepe Üniversitesi Elektronik Mühendisliği bölümünden 1978’de ayrılarak Almanya’ya gitti. 1979-1985 yıllarında Bonn Üniversitesinde Felsefe, Alman Edebiyatı ve Sosyoloji okudu. Almanya’da ticaret ve tercümanlık yaptı. 1998 yılında Türkiye’ye döndü. Hâlen İstanbul’da ikamet etmekte, mütercim ve yazar olarak çalışmalarına devam etmektedir.

Eserleri genel olarak Türk ve Alman felsefesini sentezlemektedir.

   Senail Özkan’ın Tamamı Ötüken Neşriyat A.Ş. tarafından yayınlanan eserlerinden bazıları:

Aşk ve Akıl / Doğu ve Batı (Felsefe) 2006, Schopenhauer Paradokslar Üzerinde Raks: 2006, Mevlana ve Goethe: (Felsefe) (2006),  Nietzsche Kaplan Sırtında Felsefe (Felsefe) 2004, Söz Bir Yelpazedir: (Felsefe-Edebiyat) 2010.

Tercümeleri: 1-Annemarie Schimmel’den tercüme: Ben Rüzgârım Sen Ateş: Mevlana Celaleddin Rumi / Büyük Mutasavvıfın Hayatı ve Eseri, 2-Annemarie Schimmel’den Tercüme: Muhammed İkbal / Peygamberane bir şair ve filozof. 3-Annemarie Schimmel’den Tercüme: Yunus Emre İle Yollarda 1999. 4-Annemarie Schimmel’den Tercüme:  Şark Kedisi 2009, 5-Johann Wolfgang von Goethe’den Tercüme: Doğu – Batı Divanı 2009, 6-Joseph von Hammer’den Tercüme: İstanbul ve Boğaziçi 1. Cilt. Türk Tarih Kurumu. Ankara 2011. 7-Katharina Mommsen’den Tercüme: Goethe ve İslam, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012.

 

KUŞBAKIŞI

TÜRK KADINI

Avukat ve Yazar Hicran Göze’nin çeşitli mecmualarda yayınlanmış fıkra ve makalelerinden meydana gelen eseri, 13 X 19,5 santim ölçülerinde, 198 sayfadır. İlâveli ikinci baskıdır. ‘Kadınlık’, ‘Gençliğimiz ve Meselelerimiz’, ‘İnsanımız, Dinimiz, Sanatımız ve Yanlışlarımız’, ‘Bir Yeşilaycı Gözüyle’, ‘Bizden ve Bizim Özümüzden Bazı Portreler’ genel başlıklarıyla 5 bölümde toplanan 80 adet makalenin her biri, bugün de gündemimizde bulunan meselelerimizi ele alıyor ve pratik çözüm teklifleri sunuyor.

Bir hareketin, bir düşüncenin veya tatbikatın neden yanlış olduğunun akılcı tahlili yapıldığında, çözüm teklifi de verilmiş olur. Okuyucu tenkitlere aynen katılıyor ve teklifleri de benimsiyor. Bu sebeple çok rahat okunan bir eserdir.

Yazar, dikkatli bir gözlemcidir. Türk kültürünü, edebini, millî ve manevi değerlerini özümsemiş, hayat tarzı hâline getirmiş ‘bizden biri’dir. Bu sebeple tespitleri, çoğunluğun tespitleridir. Bir farkla ki… Herkesin görmediği teferruatı veriyor, çok kimsenin tahmin edemeyeceği muhtemel neticeleri isabetle ortaya koyuyor. Eser bu yönüyle bir açık eğitim fakültesidir. Belli bir veya birkaç sahada değil, insan hayatının her safhasında kullanılabilecek, kullanılması gereken bilgiler sunuluyor.

Makale başlıklarının bazıları kitabın muhtevası hakkında fikir veriyor: ‘Kadın Günüymüş’, ‘Genç Kızlar Yetişirken’; ‘Sosyalizmde Kadın Kimliği’, ‘Medyada Kadın’,  Basın ve Ahlâk’, ‘Bazı Kadınlarımızın Kılık Kıyafeti ve Tesettür Ayetleri’, ‘Gençliğimiz ve Meselelerimiz’, ‘Ah Gençlik Vah Gençlik’, ‘Yama ve Yırtık Modası’, ‘Solculuk Acaba Nedir’, ‘Özgürlük Üzerine’, ‘Hangisi Türkçe’, ‘Türkçeye Saygı mı?’, ‘Düşünen İnsan’, ‘Batılılaşma Maceramız’, ‘Türk İnsanına Ne Oldu’, ‘Mazi Düşmanlığına Düşenler’, ‘İrtica Neden Hortlar’, ‘Dostluk Üzerine’, ‘Alkışlarla Kalkan Cenazeler’, ‘Türk Dünyasının Değişmeyen Kaderi’, ‘Esir Türkler ve Esir Milletler’, ‘Alkollü İçki Tüketimi Niçin Artıyor’, ‘Trafik Canavarının Arkasındaki Asıl Canavar’, ‘Hayırlara Adanmış Bir Ömrün Sahibi: Âdile Sultan’, ‘Tarhan Valide Sultan’, ‘Gerçek Müslümanlığı Yaşayanlardan: Kerkük Mutasarrıfı Avnullah Bey’, ‘Büyüklükteki Hakiki Ölçü

Makalelerden tadımlık bir bölüm:

Aydın olmanın ilk şartı nasıl solcu olmak ise, ikinci şartı da ‘arıtılmış bir dil’ (?) kullanmaktır. ‘Şart’ dediniz mi aydın kişiliğinize gölge düşer de ‘koşul’ diye dolu dolu konuştunuz mu o özgürlüğün en seçkin meyvesi olan kişiliğiniz pırıl pırıl oluverir.

Milletinin yarısından fazlasını ukalâ bir bakışla didik didik edip ona tarih ve kendi tabiri ile ‘toplumculuk’ öğreten aydının bir merakı da işte bu arıtılmış dildir. Yanıt, koşul, birey, dize, neden, sorun morun diye usanmadan âdeta kendini bile zorlayarak konuşur ve yazar. ‘Halka rağmen’ yaşadığı gibi ‘halka rağmen’ de konuşur. Böyle konuşup yazmaktan maksadı eski edebiyatın ağdalı örneklerini anlamayan gence, onları basitleştirerek, sadeleştirerek öğretmek ve zevkine vardırmak mıdır?

Türk’ün geçmişini, ‘Osmanlı’ diye dudak bükerek küçümseyenlerin hiç böyle bir endişesi olabilir mi? Maksatları arapsaçına çevirdikleri geçmiş ile şimdiki zaman arasında münasebet kurarak, gence normal ölçüde bir mâzi şuuru vermek değil, onu yaşadığı zamana bağlayan birçok şeyden de koparmaktır. İşte dil bu hain maksadı gerçekleştirecek şeylerin en başında gelir. Yoksa hâlâ yaşayan, genci ile yaşlısı ile bir milletin malûmu ve dostu olan kelimelere uydurma ve yakıştırma karşılıklar bulmanın başka ne sebebi olabilir?

Bâki’yi, Nedim’i, Fuzuli’yi değil de Ziya Gökalp’i arıtmaya kalkışmanın mâniası nedir? Hem de Türkçülüğün sembolü olan bir şahsiyetin anlaşılması hiç de güç olmayan şu kelimelerini arıtarak…

Kızına yazdığı mektupta ‘insaniyet’ demiş de ‘insanlık’ dememiş. ‘Özgür’ü bilmeyecek kadar cahil olduğu için ‘hür’ demek hatasında bulunmuş. ‘Mutlu’ demek varken ‘Mesut’ deyivermiş, ‘millet’ deyip ‘ulus’u unutuvermiş. Niçin ‘fert’ demiş de ‘birey’ demeyi akıl edememiş. Hele rahmetlinin en büyük suçu ‘tabiat’ deyip de ‘doğa’ diyememesi… Ya ‘sema’ deyip de ‘gök’ diyememesine ne denir? ‘Yaşam’ı unutup da ‘hayat’ demesi de ayrı bir hata… ‘Kanı’ diye yazmak varken neden ‘kanaat’ yazmış? Arıtıcı, Allah razı olsun Gökalp’in daha pek çok kelimesini arıt

Ah ‘Benim Yalnız ve Güzel’ Askerim

(Dünden gelmeyen gün yarına gitmiyor. – İ.H.Sevük; 2 yıl önce bugünlerin yazısıdır.)

 

Keyfimizi balta kesmiyor. Tırnağımızı keserken biraz derin kaçırsak akşama kadar mızmızlanırız. Bir futbol takımı sayısınca Mehmetçik şehit oluyor; kimsenin yüzü düşmüyor. Meşin yuvarlağını öptüğümün maçlarının ve maç geyiklerinin mola vermesi için 110 şehit vermemiz mi gerekiyor?

Aşna-fişnadan tarih asparagasına dek canına yandığımın dizilerinin yayından kaldırılıp kara kurdelalı yas iklimine geçiş için kaç parça olmamız bekleniyor? Çuvalla para karşılığında ve binbir kaprisle sahteden olaylar için rol kesen yüreksizlerin dizi dizi tiryakisiyiz de gerçek kahramanların canhıraş mücadelesi ve can fedası niye haber kanalı alt yazısı kadarcık bile ilgimizi çekmiyor?

Türkiye’nin beka sorunu yok; Survivor’da kim şampiyon olacak sorunu var. Masa tenisi maçı gibi popülist kitleyi bir yarışmadan öbür yarışmaya hiç gaz kesmeden savuran Acun tabiî ki rütbe olarak Hulusi Akar’ın üzerindedir. Saatler dolusu tıraşın 40 saniyesi de asker muhabbetine ayrıldığında toplu günah çıkarma seansımız şipşak hızda gerçekleşmiş oluyor.  

Değil mi ki gol atan futbolcu asker selamı veriyor; huzur bulabiliriz. Değil mi ki dizilerde artistik birliklerimiz acayip vaziyette intikamımızı alıyor; koltuğa – kanepeye hamamda göbek taşında keseleniyor gibi uzanabilirsin. Çekirdek çitlerken Afrin aklına gelmezse üzülme; git bir de soda iç!

Terör-merör, vatan-matan, savaş-mavaş aslında umurumuzda değil. Ve toplumsal mutabakat herkesin –mış gibi yapmasında. Ülkesini seviyor-muş, Türkiye’nin geleceğinden endişeleniyor-muş, sınırların güvenlik altına alınmasını önemsiyor-muş pozları.. Aslında tek derdimiz kendimiz; yememiz – içmemiz, karşı cinse ilgimiz, para-pul ve makam-çul sevgimiz. Ki ömrümüzün kaderi her Allah’ın günü trend-topic olan arzu ve isteklerimizdir.

Yalandan bir dünya kurmuşuz; habire yallıyoruz, sallıyoruz. Japonya’ya giden bizim Türkler Japonlardan şikâyet ediyorlar: “Ne desek inanıyorlar, yalan nedir bilmiyorlar.” Hâlbuki bizde herkes birbirinin atıp tuttuğunu bildiği için yekdiğeri de atar tutar. Böylece mütekabiliyet oluşur. Düşünsenize karşınızdakinin sizi ciddiye aldığını; hooop hüloğğğ!

Afrin’e gitmeye, can vermeye hazırmış! Sanki Ayvalık Plajı’na gidiyor, sanki arkadaşına sigara veriyor. Kalabalık bağırıyor: “Bizi Afrin’e götür!” Sanki halı saha turnuvasına götürecek. O da diyor: “Çıkışta!” Sanki çay bahçesine..

Facebook’tan bir asker ve bayrak paylaşımı, bir de yakın – yıkın tiviti; oooh görev tamam! Sonra okeye dördüncü aramaya devam. E, n’apacaksın; hayat devam ediyor. Evet, maalesef; hayat devam ediyor.

“Vatana kurban söyleyin.

 Bana karşı, yüzü yok diye eseflenmesin.

 Mehmet’e beni demeyin.

 Yetim sevgileri ağlatmak olmaz.

 Mehmet’i Mehmet’e anlatmak olmaz.

 Bulanık seherlere, bir kutlu ezan gibi asılı kaldım göğe.

 Yalnızdım ve yalnızım;

 Hak’tan gayrı kimse sesim işitmez.

 Kimseye bir şey demeyin, demeyin değmez..”

Avuç Açma Kültürünün Neresindeyiz?

Prof. Dr. Aziz Akgül hem davetiye gönderdi, hem telefon açtı “bir kadın girişimciliği mücizesi 7 KİBELE programı” için. İstanbul Harbiye CCR salonundaki “Anadolu, kadın, üretim ve bereket” temalı etkinlikte mikrokrediyle başarılı olan mütevazi 7 işkadınının belgeselini izledik. Türk Sinemasının değerli sanatçısı Selda Alkor da konukları selamladı. Çok şık kadınların da iştirak ettiği toplantı ikram sonrası bile kalabalığını muhafaza etti. Kadim dostum Prof. Dr. Aziz Akgül’ün konuşması ve hayal ettiği dünyayı anlatması bana göre toplantının en vurucu ve dikkat çekici yanıydı. Sürekli not aldım konuşma yazılı metin olarak dağıtılmayınca. Sonra dönüp notlarıma baktığımda dünyamızın ve insanımızın neden nefes darlığı çektiğini, bunalıma girdiğini bir kez daha anladım ve cidddi ciddi düşündüm. İşte bu notlardan bazıları.

 

26 Kişinin Serveti, 3.8 Milyarınkine Eşit!

Refah göstergeleri sürekli artan dünyamızda  yoksulluk hala ciddi bir sorun. Sebebi de büyümeden elde edilen  gelirler toplumlar arasında adil paylaşılmıyor. Bunların başında da finansal adaletsizlik geliyor. Global yoksullukla mücadele eden ve 18 sivil toplum kuruluşundan oluşan OXSAM Uluslararası Konfederasyonunun  açıklamaları gerçekten ürkütücü. Zengin ile fakir arasındaki uçurum ilk defa bu kadar fazla açılıyor. Şöyle ki; önümüzdeki 20 yıl içerisindeki dünyanın en zengin 500 insanının mirasçılarına 2.1 trilyon $ bırakacağı tahmin ediliyor. Bu miktar Hindistan gayrisafi milli hasılasından da fazladır.

2018 yılında dünyada en zengin 26 kişinin serveti, dünya nüfusunun yarısı olan 3.8 milyar kişinin servetine eşittir. Bu zenginlerin sayısı 2017 yılında 43 kişiydi.

Gelir dağılımındaki uçuruma gelince 2018 yılında çıkan yeni servetin %82’si dünyanın en zengin % 1 kesiminin eline geçmiştir. Böylece küreselleşmenin gelirleri de dünyada eşit olarak dağıtılmamaktadır.

Son üç yılın istatistiklerinden anlaşılacağı üzere Nobel Ekonomi Ödülü Hintli Amartya Sen’in açıkladığı gibi  Türkiye’de de makro ekonomik değişkenler, işsizlik ve yoksulluğun ortadan kaldırılması için tek başına yeterli görülmüyor.

Dünya Bankası ve CGAP uzmanları yaklaşık 500 milyon ailenin tüm dünyadaki 7000 mikrofinans kuruluşunun sağladığı yeni sosyal işletmelerin gelişmesini sağlayan mikrokrediden faydalandığını tahmin etmektedir. Türkiye’deki hibe yardımları ise bir sadakat kültürü ve kolaycılığını da beraberinde getirmektedir. Bunun yerine insanları üretken hale getirmek, kendi kendilerine gelir getirici faaliyetlere yöneltmek gerekmektedir. Böylece de kamu kaynakları hovardaca harcanmaz.

 

Yoksulluk Önlenebilir mi?

Yine Nobel Barış Ödülü Sahibi Bengaldeşli Prof. Dr. Muhammet Yunus’un öncülüğünü yaptığı ve Türkiye’de de 64 il ve 91 şubede uygulanan  200 bin kadar girişimci kadının mikrogirişimci olmalarına bu şekilde katkı verilmektedir. Bu nedenle de bu kadınlar bugüne kadar mikrokrediden 1 milyar lira kredi kullanmışlardır. Söz konusu dar gelirli girişimci kadınlar 1500 TL sermaye ile iş kurmaktadırlar. Böylece de tek kuruş kamu kaynağı ve bağış veya banka kredisi kullanılmamaktadır. Yoksul kesim mikrokrediyle kimseye avuç açmadan girişimci olarak onurlu bir şekilde yoksulluk sınırının üzerinde bir hayat kurmaktadır. 2005 yılında Türkiye İsrafı Önleme Vakfı Başkanı ve Diyarbakır Milletvekili Prof. Dr. Aziz Akgül Kilis’e gelmişti. Başarılı Vali Aslan Kütükçü ile birlikte olduk. Konu konuyu açtı, Suriye’den getirilen kaçak benzin ve şekerlerin tutanakla imha edildiğini öğrendik. Aziz Akgül itiraz etti “Şekeri gıda bankasında ihtiyaç sahipleri için ayırın, benzini de kamu araçlarında neden kullanmıyorsunuz?” Bunun üzerine Kilis’te Vali Kütükçü ve belediye Başkanı Abdi Bulut’un girişimiyle gıda bankası kuruldu. Halen de faaliyette bulunuyor. İhtiyaç sahipleri buraya giderek  lüzumlu her şeyi ücretsiz alabiliyorlar. Benzini ise sayın Vali Kütükçü Kili-Gaziantep duble yol çalışması sırasında kamu araçları için kullandı. Çok da faydalı oldu.

 

Toplumda Ne Kadar Zengin İnsan Değil, Ne Kadar Mutlu İnsan Var

Bir öğreti şunları söyler;

-Doğada hiç bir şey kendisi için yaşamaz. Nehirler kendi suyunu içmez. Ağaçlar kendi meyvelerini yemez. Çiçekler kendileri için kokmaz. Her şey birbiri için yaşar.  Birbiri için yaşamak tabiatın uygulamasıdır.

Oysa kapitalizm biriysel mutluluğu önerir. Bununla da toplumda mutsuzlar çoğalıyor. Çünkü mutlu olmanın yolu, başkasını mutlu etmekten geçer. Aristo’ya göre bile “her insan mutluluğu aramaktadır.”

Birleşmiş Milletler Mutluluk Raporuna (6 Kasım 2019) göre ilk dört sırada İskandinav ülkeleri yer alıyor; İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka. En fakir ülkelerden Kosta Rika ise 12. Türkiye bu sıralamada 79. sırada yer alıyor. Bir önceki yıla göre ülkemiz beş basamak geriye düştü. Ajans Press’in  mutluluk odaklı haber araştırmasına göre; bu oran 140 bin 439 iken 97 bin 123 olarak geçen seneye göre düştü.

Teskin edici, rahatlatıcı ilaç olarak bilinen antidepresan kullananların sayısı da bütün dünyada %40 artış gösterdi.  Çözüm olarak da toplumun ruh ve hayat kalitesinin artması gerekiyor. Kar maksimizasyonu, daha fazla kazanma hedefinden daha insani olan sosyal işletmeciliğe geçilmelidir. Hayatı değerli kılan unsurlar dışlanmamalıdır. Ortak mutluluk sağlanmalıdır. Bir toplumda ne kadar zengin olduğu değil, ne kadar mutlu insan olduğu ölçü olmalıdır.

 

Daha Mutlu Bir Dünya Hedefi

Mutsuzluğumuza neden olarak bazı istatistikler verecek olursak;

*2019 yılında ülkelerin yaptığı savunma harcamaları toplam 2 trilyon $,

*Son 20 yılda Ortadoğudaki çatışmaların bölge ülkelerine maliyeti 12 trilyon $,

*Dünyada her yıl bir trilyon dolara tekabül eden 1.3 milyar ton gıda israf ediliyor,

* Türkiye’de israf edilen gıda ise 215 milyar $. Dünyadaki israfın sadece dörtte biri bile evrende açlık çeken 800 milyon insanı doyurmaya yetiyor.

 

 Şimdi daha mutlu bir dünya hedef gösterilmeli; ırk, dil, din, cinsiyet, siyasi görüş ve düşünce tarzı itibariyle farklılığın birlikteliğinin sağlaması için çalışılmalıdır. Etnik ayrımcılık yüzünden çatışmalara son verilmelidir. Kavga yapmayan, kavgaya kapılarını kapatan politikacılara ihtiyaç duyulmaktadır. Yetkililerden ve bakanlıklardan bütçelerini görmek istediğini açıklayarak sorgulayan devlet adamları yetişmelidir. Savaşlar emperyal güçlere ve emperyalizme karşı olmalıdır. Şiddetin, tacizin ve ayrımcılığın değil; zerafetin, letafetin, kibarlığın özendirildiği; kabalığın, görgüsüzlüğün ve cehaletin değil, medeni olmanın arttığı  bir toplumsal çevre inşa edilmelidir. Hayatın en temel insan hakkı olduğu bilinmelidir.

 

“Medeniyeti Politikacılar Değil;  Alimler, Sanatkârlar Yapar”

Vatandaş ve toplum mutluluğunu önceleyen ekonomiler ve yönetimler olmalıdır. İlim, kültür ve sanat ile insan hakları, hukuk devleti öne çıkarılmalıdır. Sivil toplum da elbette gelişmelere duyarlı olmalıdır. Asıl görev ise sorumlu olanlarındır. Peki kimdir bunlar? Prof. Dr. Erol Güngör’ün deyişiyle şöyle; “Aydınlar, din adamları, alimler, mütefekkirler ve sanatkarlar sorumluluğun şuuruna ermelidirler. Medeniyeti politikacılar yapmaz. Medeniyet alimlerle, sanatkarların işidir.”