25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 497

Suriye ve Libya’da Salgın Yokmuş!

Koronavirüs salgını olan ülkeler haritalarda kırmızı ile salgın olmayanlar beyaz ile gösteriliyor. Fakat ilginç olan şu ki; bölgemizde bütün komşularımız, Avrupa kıtasının tamamı ve Afrika’nın kuzeyindeki bütün ülkeler kırmızı iken halen kanlı savaşların sürdüğü Suriye ve Libya beyaz! Bir de Türkiye beyaz kalmış.

Yani bu üç ülke ile Orta Asya’daki bazı ülkeler haricinde hemen heryerde bu yeni tip ölümcül koronavirüs (Kovid-19) salgını var.

Suriye ve Libya ile aynı kategoride olmaktan dolayı bir komplekse girmek üzereydim ki, Türkiye’de de bir kişide bu virüsten bulunduğu ortaya çıktı. Akabinde haritalarda Türkiye de kırmızı ile gösterilmeye başlandı.

Bazı münafıklar “Türkiye’de Reis izin vermeden virüs çıkmaz” yorumları yaptı. Bazıları “Dünya Bankası ve IMF koronavirüs mücadelesi yapan ülkelere milyarlarca dolarlık destek fonları ayırmış” haberleri çıkması ile bizde de virüslü hasta açıklaması arasında bağlantı kurmaya çalıştılar.

Hala bir vaka çıkmasaydı Suriye ve Libya şartlarına benzetilen bir ülkede yaşamış olacak ve bu münafıklara cevap vermekte güçlük çekecektik. Neredeyse iyiki bir vaka çıktı diyecek hale geldik.

Ama ben devlet yapımızın çok büyük ölçüde bozulmasına rağmen, binlerce yıllık geleneklerinden kopup yeni kurulmuş bir kabile devleti seviyesine inmiş olduğunu sanmıyorum. Kurumlarımızın Suriye ve Libya gibi devletlerin kurumlarıyla mukayese edilemeyecek kadar köklü ve kaliteli olduğuna inanıyorum.

Bu yüzden ve her zamanki “iflah olmaz iyimserliğimle” koronavirüsün Sağlık Bakanlığımızın uyguladığı başarılı tedbirler sayesinde gecikerek sınırlarımızda girdiği kanaatindeyim.

Müslüman halkımızın temizliğinin, abdest almanın koronavirüsten korunmamızdaki etkisine dair iddiaların abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü koronavirüsler eskiden beri varlar ve Türkiye’de diğer ülkelerden daha az etkili değillerdi. Koronavirüsün eski tipleri ile yenisi (Kovid-19) arasında bulaşma riski aynı fakat yeni tipi daha öldürücü.

Bütün bunlara rağmen devletimizi yönetenlere ve kurumlarımıza güvenin bu kadar yıpranmış olması koronavirüsten bile tehlikeli.

********************************

Kurumlarına Güvensizlik Daha Tehlikeli

“Devlete güvensizlik” birden oluşmadı.

Tanzim satış kuyruklarına “varlık kuyruğu” dediler. Acı acı güldük.

TÜİK pazarda her şeyin fiyatı bir misli artmışken ve elektrik, doğalgaz gibi temel girdiler ile vergi artışları yüzde 50’nin üzerinde iken, enflasyonu yüzde 11 olarak açıkladı. Vatandaş “devlet maaşlara zam yapmamak için böyle açıklıyor” dedi.

YSK’nın açıkladığı seçim sonuçlarına güven kalmadı. Çünkü herkes öğrendi ki “bir şey olmadıysa bile mutlaka bir şeyler olmuştu.”

Libya’da “birkaç şehit” sayısı gizlenince, Suriye’de verilen 33 şehit sayısına inandıramadılar.

Verebileceğimiz daha çok örnek var. Ama bu yanlışlar yapılırken “yapmayın, kurumlarımızı yıpratmayın, devlete güveni sarsmayın” dememizin sebebi buydu.

Devlet bazen öyle kritik konularda vatandaşlarından ortak hareket etmeleri veya fedakârlık etmelerini ister ki bu anlar ülkenin geleceğini etkileyebilir.

Ekonomik krizlerde, savaşlarda, doğal afetlerde veya salgın hastalıklarda devletin işareti ile ortak hareket sağlanabilirse birçok sıkıntı kolay atlatılabilir.

İşte bu zamanlar için, kurumlarımız köklü bir devlete yaraşır güvenilirlikte olmalı…

********************************

Bekleme Odasındaki Heyetin Zaferi

Rusya/ Suriye ikilisi İdlib’te hava saldırıları ile onlarca askerimizi şehit etti. İdlib’teki askerlerimizin güvenliği için Suriye’nin (Esad’ın) patronu diyebileceğimiz Rusya ile ateşkes görüşmeleri yapmak istedik. Putin Türkiye’ye gelmeyince bizim heyet Moskova’ya gitti.

Putin, Türkiye Cumhurbaşkanı ve heyetini müzakerelerin yapılacağı salonun kapısında dahi karşılamadı. Salonun bekleme odasında iki dakika beklettikten sonra içeride “kabul etti.”

Rusya resmî devlet televizyonu bu aşağılama operasyonunu çok sayıda kamerayla tespit edip, bekleme anını saniyeleri numaratörde geri saydırarak verdi. Üstüne de Putin’in daha önce Esad’ı aynı binanın dış kapısında karşılamasını yayınladı.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına yapılan bu çirkin hakaret ve aşağılama (istiskal) hareketine inşallah uygun bir zamanda, uygun bir cevap verilir.

Fakat beni en çok üzen bu aşağılanma operasyonunu bile normal bir uygulama imiş gibi aktaran yandaş medyanın dalkavukları idi.

Üstelik çok kısa olan mutabakat metninde sadece geçici bir ateşkes” üzerinde anlaşılmıştı. Buna karşılık bizim heyetin “rejim” dediği ve Esad’ın yönettiği devletin adının “Suriye Arap Cumhuriyeti” olduğunu kabul etmiştik.

Ortada zafer de yoktu, hezimet de. Sadece mümkün olabilen elde edilebilmişti.

Yandaş medyanın bu anlaşmayı sanki büyük bir zafer kazanmış gibi yansıtmaya çalışması da trajikomik bir tavır oldu.

İnsanlarımız bu kadar çok kandırılmaya çalışılırsa devlete güven elbette kalmaz.

Kesin İnançlılar

Yazı başlığımın kaynağı, 1970 li yıllarda okuduğum bir kitaba ait. Düşünce sistemini liman işçiliğinden filozofluğa yükselten Eric Hoffer, her sınıftan insanın sosyolojik ve psikolojik yapısını inceleyerek güzel bir kaynak eser meydana çıkarmış.

Cahil, bilgisiz ve bilinçsiz insanlar çabuk kandırılır lâkin düştükleri karanlıktan çıkmaları çok güçtür. Öylesine güçtür ki, yıllar önce bir kütüğe çaktığınız paslanmış çiviyi sökersiniz de, cahil insanın kafasındaki şartlanmış lığı söküp atmanız son derece güçtür.

Bu yüzden celladına âşık koyunlar gibi güdüldüklerinden habersiz, yöneticileri ne kadar despot, ne kadar diktatör olursa olsun yine hep onu seçer, onun peşinden giderler.

Kendilerine her zaman oy kazandıran, sözlerine tanrı kelamı gibi sarılan bu insanların durumunu iyi bilen politik diktatörler, sürekli büyük yalanlar pompalayarak, oy aldıkları bu kitleyi ellerinde tutmayı başarırlar.

Kendi iktidarları döneminde yaptıklarını yabancı kalkınmış ülkelerle kıyaslamazlar, her zaman yaptıklarının başına “biz yaptık biiiiz” kelimelerini koyarak kendilerinden önceki hükümetleri suçlama yöntemini seçerler.

Hâlbuki olay çok basit dünya küçüldü ve istediğiniz bilgiye istediğiniz zaman ulaşma imkânına sahipsiniz. Türkiye, bir OECD üyesidir. OECD, kuruluşundan bu yana üye ülkelerin kişi başına düşen gayri safi milli hasılasının bir grafiğini çıkarmış. 1970 ten 2010 yılına kadar bu grafikteki konumumuz hiç değişmemiş. Yani onlarla karşılaştırdığımızda 40 yıldır aynı seviyede yerlerde sürünüyoruz.

İktidar partilerinin, attıkları nutuklarda, nasıl yükseldiğimiz, nasıl kalkındığımız, Avrupa’yı ve komşularımızı nasıl kıskandırdığımızı her gün dinliyoruz. Yukarıda anlatmağa çalıştığım insan tipi, bu konuşulanları dinledikçe adeta kendinden geçip içinde yaşadığı duruma bakmadan söylenenlerin hayaline kapılıyor.

Oysa gerçekleri bir an için düşünsek göreceğiz ki, bu ülkeyi kalkındırmak için büyük adamlara, olağanüstü insanlara ihtiyacımız yok, zaten dünyada böyle kurtarıcı kahramanlar da yok. O halde bu ülkeyi hep birlikte biz kalkındıracağız. Kalkındıracak olanda, başarısız olup milleti süründürecek olan da yine biz olacağız yani siz!

Türkiye’nin tabii ki düşmanları, rakipleri var. Kalkınmamızı istemeyecekler. Dünya bir milletler mücadelesi arenasıdır. Ama o düşman ve rakiplere bu fırsatları veren bizleriz. Onların davranışlarını biz düzeltemeyiz ama kendi davranışlarımızı düzeltip, vatanımızı kurtarma imkânımız var.

Kalın sağlıcakla

12’sinde Sultan 21’inde Fatih…Mehmed

Dergi yayın yönetmeni, dergi ve kitap nâşiri, radyo ve televizyon program yapımcısı gibi unvanları bulunan târihçi yazar Mehmet Fâtih Can, yeni bir eseri ile kültür hayatımıza haşmetli bir selâm veriyor. 13, 5 X 21 santim ölçülerindeki, 604 sayfalık eserinde, ‘Mehmed’ olarak andığı Fâtih Sultan Mehmed Han’ı farklı bir bakış açısından anlatıyor. 

Eser, muhtevasındaki haşmete uygun ‘mısra-ı berceste’ kabilinden bir cümle ile başlıyor: “Dehâ,  ‘imkânsız’ zannedilende ‘mümkünü’ görebilmek demektir. Gemilerin karada da yürüyebileceğini sezmek, mehmedlerden birini, FÂTİH yapar…

Yazar, İngilizlerin ‘genealogy’ olarak adlandırdığı soy-nesep araştırmacılarının; bir şahsın şahsiyetinin-karakterinin, üç neslin içinde olduğu psiko sosyal laboratuar dâhilinde incelenmesi gerektiğini belirtiyor. Daha derinlere inip ‘yedi ced’ görüşünü benimseyenler de vardır. Eserde, Fatih’in şahsiyet tahlili Yıldırım Bayezid’dan başlatılıyor.

Aynı soy kütüğüne kayıtlı, aynı eğitimden geçen, aynı sosyal ve siyâsî-iktisâdî şartlar içerisinde yetişen şehzâdeler arasında ortaya çıkabilecek kalite farklılıklarının ise ‘kader kanunu’ ile açıklanabileceğini belirtiyor.   Kader kanununa ilâve olarak Şeyh Edebalı’nın damadı Osman Gazi’ye aşıladığı, kadim Türk örfü ve İslâm ahlâkından meydana gelen ruh vardır. O ruhla Osman Gazi’nin Orhan Gazi’ye söylediği;

Bir kimse sana Tanrı’nın buyurmadığı sözü söylese sen onu kabul etme. Eğer bilmezsen Tanrı ilmini bilene sor!                                                                                                                                                                  

Ve bir dahi sana muti olanları hoş tut! Ve dahi adamlarına daim ihsan edici ol! Senin ihsanın onların tuzağıdır…’ öğütler ve devamı olan:

 

Gönül kerestesi ile;

Bir yeni şehr ü pazar yap!

 Zulm eyleme rençberlere;

 Her ne ister isen var yap!

 Eski, Yenişehri barı;

 İnegöl’e dek hep varı;

Kırıp geçirdik küffarı;

Bursa’yı da yık tekrar yap!

 Kurt olup gel gir sürüye!

 Arslan ol bakma geriye!

Çar olup ‘hay’ de çeriye;

Dil geçidini hisar yap!

 İznik şehrine hor bakma!

 Sakarya suyu gibi akma!

İznikmid’i de al yakma

Her burcunda bir hisar yap!

 Ertuğrul Osman oğlusun,

 Oğuz Karahan neslisin,

 Hakk’ın bir kemter kulusun,

 İstanbul’u aç gülzâr yap!

Talimatı, sâdece Orhan Gazi’ye değil 622 yıl boyunca hükümdar olan 36 sultana verilmiş gibidir ve hepsi, zamanı geldiğinde birer birer yerine getirilmiştir. Osmanlı’yı büyük kılan hususiyetlerden biri de budur: ‘Devlet yönetiminde devamlılık.’ Bu devamlılık, hiç unutulmaz, hep hatırlanır. Gecenin karanlığını, bulunduğu yeri, telaş içerisinde terk etmeye mecbur bırakan günün ilk ışıkları gibi Osmanlı’nın ufkunu aydınlatan ilim adamları vardır: Molla Fenari, Emir Sultan ve Somuncu Baba… (s: 46-52) Ve hemen ardından bir hazin tecelli: Yıldırım Bayezit Emir Timur karşılaşması… (s: 52-81) Ve sonra fetret devri… Okuyucu, sayfalar arasında nefes nefese ve hızla ilerliyor. Devamında Türk tarihinin en çok tartışılan konularından biri var: Şeyh Bedreddin…

Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 496 sayfalık eserinde Şeyh Bedreddin’i, ‘Olayları yönlendiren değil, olayların yönlendirdiği insan…’ olarak tavsif ediyorsa da daha kesin hükmünü; ‘Şeyh Bedreddin ummanına hangi sahilden gidilirse gidilsin, atılan zorlu kulaçlarla, iddialı bir yüzücünün de takatinin bir yerde kesileceği muhakkaktır.’ Cümlesinde gizliyor. (s: 105-116)

Mehmet Fâtih Can, Osmanlı’nın bütün tartışmalı konularını ele alıyor ve en güçlü belgelerle en doğru bilgilere ulaşıp okuyucuya sunuyor. Bunlardan biri de Fatih Sultan Mehmet’in annesinin kim olduğudur. (s: 210-213)

Anlaşıldığı üzere eserde sâdece Fâtih Sultan Mehmed Han anlatılmıyor. Ele alınan çevre konulardan biri de, Osmanlılardan çok önceki Türk devletlerinde vefat eden Bey’in yerine kimin geçeceğine dâir tartışmalar ve tartışmaların doğurduğu acı neticeler ve aranan çözüm yollarıdır. (s: 284-297) Sâdece bu bölüm için kitabı alıp okumaya değer.

491. sayfada Fâtih’in veziri Çandarlızâde İbrâhim Paşa’ya, Uzun Hasan Hasan için söylediği sözler var. Ağustos ortalarındaki ikindi güneşi gibidir: ‘Gayem Uzun Hasan’ın canını yakarak bir ders vermekti… Ciğerpâresini ve ordusunu kaybetmesi O’na yeter. İslâm memleketlerini tahrip etmek ve bir İslâm hükümetini yıkmak doğru olmaz. Rumeli’de gazayı bırakıp İslamlarla uğraşmak iyi bir şey değildir.’

Müellif Can’ın düştüğü notta da aynı güneşin yakıcılığı vardır: ‘Fakat Fatih’in belki dinî hassasiyeti belki kan özdeşliği sebebiyle kıyamadığı Akkoyunlu Devleti, çok geçmeden Uzun Hasan’ın kendi sülbünün uğursuzları tarafından yakıldı. Hem de her yerden ‘deccal çıktı’ denilerek kovulurken, kız verip saraylarına aldıkları ve kucaklarında büyüttükleri Safevilerce… Bu da bir kader tecellisiydi ki Akkoyunlulara kaybettiren Fatih, Safevilerin önünü açmış; böylece Oğlu 2. Bayezid, fakat hassâten torun Birinci Selim’in kucağına kötü bir mîras gibi Safevi gailesini bırakmış gitmişti. Şâyet Akkoyunlu Hânedânı ve devleti Osmanlılar eliyle son bulmuş olsaydı; târih. Safeviler adını bir devlet olarak değil, rayından çıkmış bir tarikat olarak kaydetmiş olacaktı.’

Eserinin son sayfalarında yazar; güncel bir konuyu ele alıyor: Fâtih’in ve diğer muhteşem zevatın ve hatta Eba Eyyub el Ensârî Hazretleri’nin türbelerinde bulunan bozuk para sandıkları ile alâkalı satırlar, ilgililere gözdağı gibi gösterilen yeniçeri kılıcıdır. Ümit edilir ki söz konusu türbeleri ziyâret edenleri ve yazarın konuyla alâkalı satırlarını okuyanları dilhûn eden haklı tenkitler, sorumsuz ilgilileri ve ilgisiz sorumluları harekete geçirir.

Mehmet Fâtih Can, Osmanlı’nın kelimelerle ifâde edilemeyecek muazzam haşmetini, en mütevâzı ifâdelerle sayfalar arasına serpiştirmiştir. Bu sayfalar her Türk tarafından iftiharla okunmalıdır. Birileri, okuyup öğrendiklerine göre kendilerine yeni bir yol haritası çizmelidir. Daha üst seviyede olanlar da okuyup öğrendiklerini, Türkiye’nin geleceğini tanzim etmekte kullanmalıdır.     

LUTKA / KİRPİ YAYINCILIK SANAYİ VE LİMİTED ŞİRKETİ:

 Oruç Reis Mahallesi, Tekstil Kent Caddesi, Tekstilkent Ticâret Merkezi, A 16 Blok Nu: 18 Esenler İstanbul. Telefon: 0.212-438 70 80 Belgegeçer: 0.212-438 70 93

 

 

 

 

MEHMET FÂTİH CAN

     1965 yılında Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü mezunudur. Siyâset Bilimi ve Milletlerarası İlişkiler Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans yaptı.

      Târih ve Medeniyet ile Târih ve Düşünce dergilerinin genel yayım yönetmenliğini, Târih ve Düşünce Dergisi’nin nâşirliği görevlerini üstlendi. Cine5 tv’de program yapıcısı olarak görev yaptı.

Yazarlık ve editörlük sürecinde muhtelif araştırmalarda ve akademik projelerde yönetmenlik yaptı. Târih ve siyaset bilimi alanında makaleleri yayınlandı.

     İyi derecede Arapça ve Osmanlıca, orta seviyede İngilizce biliyor.

     Evli ve üç çocuk babasıdır.

     Yayınlanmış Eserleri: Er Meydanı: (THY, İstanbul 2013); Türklerin Hatâları: (Kirpi Yayınları, İstanbul 2016); Fatih Sultan Mehmed: (Kirpi Yayınları, İstanbul 2019); Osmanlı İmparatorluğu’nda Çok Kültürlü Yapı ve Birlikte Yaşama Sanatı: (DİKA, Mardin 2018)

 

 

KUŞBAKIŞI:

DEDE KORKUT HİKÂYELERİ

Türk dil ve edebiyâtının şaheserlerinden olan Dede Korkut Hikâyeleri, sözlü edebiyatımızın ilk ürünlerindendir.  1600’ü yılların sonu ile 1700’lü yılların başlarında, adı tespit edilemeyen bir kişi tarafından yazıya geçirilmiştir. Kitabın tam adı, günümüz Türkçesi ile: Oğuzlarm Dili ile Dede Korkut Kitabı’dır. Kitapta bir önsöz ile 12 hikâye vardır. Bu hikâyelerin isimleri şöyledir: 1- Dirse Han Oğlu Boğaç Han 2- Salur Kazanın Evinin Yağmalanması 3- Kam Büre Beg Oğlu Bamsı Beyrek 4- Kazan Beyin Oğlu Uruz Beyin Tutsak Olması Hikâyesi 5- Koca Duha Oğlu Deli Dumrul Hikâyesi 6- Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı Hikâyesi 7- Kazıcık Koca Oğlu Yiğenek Hikâyesi 8- Basat’ın Tepegözü Öldürmesi Hikâyesi 9- Begil Oğlu Emren’in Hikâyesi 10- Uşun Koca Oğlu Seğrek Hikâyesi 11- Salur Kazanın Tutsak Olup Oğlu Uruzun Çıkardığı Hikâyesi: 12- İç Oğuz Dış Oğuz Asi Olup Beyrek’in Öldüğü Hikâyesi.

Sözlü edebiyattan yazılı edebiyata geçiş sırasında masal ve destan unsurları hikâyeleştirilmiştir; akla, tabiata ve gerçeğe daha uygun hâle getirilmiştir. Ancak destan özellikleri de büsbütün kaybolmamıştır. Halk türküleri, masallar, atasözleri, mâniler gibi unsurlarıyla Türk milletinin tamâmına âit bir eserdir.

Dede Korkut, önsözde kişiliğinden bahsedilen, 12 hikâyenin sonunda ortaya çıkıp duâ ve temennileriyle hikâyeyi bağlayan yaşlı bir destan – hikâye kahramânıdır. Yaşamış – bilinen bir kişi değildir, efsânevi bir kişidir. Oğuz’un Bayat boyundandır. Resûl aleyhisselâm / Hz. Muhammed zamânına yakın bir zamanda doğmuş ve masallarda, destanlarda görülebilecek şekilde çok uzun yaşamıştır. Bilge bir kişidir. Oğuzların akıl hocasıdır. Allah’tan gönlüne ilham gelir ve ne derse olur. Kerâmet sâhibidir. Ozanların piridir. Çocuklara isim koyar. Büyüklere öğüt verir. İslâmiyet’ten önceki şamanlara ve İslâmiyet’ten sonraki evliyalara benzer, bir bilge kişidir.  

Hikâyelerde, Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da yaşayan Türklerin (Müslüman Oğuz boylarının) yaşayışlarını, törelerini, âdet ve geleneklerini, iç mücâdelelerini ve özellikle komşuları olan Hıristiyan Kafkas kavimleri ile Trabzon Rumlarına karşı giriştikleri savaşları anlatır. Tepegöz ve Deli Dumrul hikâyelerinde olduğu gibi, bâzan da tabiatüstü güçlere karşı savaşlar anlatılır.

Çok temiz, güzel ve zengin bir Türkçesi vardır. Anlatım açık, yalın, duru ve kesindir. Doğrudan doğruya şiir olan kısımları bulunduğu gibi, nesir kısımları da şiir gibi âhenklidir. Son derece hareketli ve muhteşem bir dili ve anlatımı vardır. Bu özellikleriyle Türkçenin şâheserlerinden sayılır. Hikâyelerde kahramanlık, dürüstlük, mertlik ve iyilikseverlik en büyük meziyet ve fazilet olarak işlenir. Âileye, çoğalmaya, çocuğa ve çocuk terbiyesine, kadına büyük değer verilir. Bütün hikâyelere samimî bir dindarlık havası hâkimdir. Kahramanlar Allah ve Peygamberi yüceltmek için dövüşürler. Doğruluk, adâlet, güzellik yüceltilen değerlerdir. Misâfirperverlik ve cömertlik herkesin ortak özelliklerindendir. At, ağaç, su, yeşillik ve bütünüyle tabiat çok sevilir. Türkiye Türklerinin ataları olan Oğuz boylarının her türlü âdet ve geleneklerini, üstün vasıflarını, meziyet ve erdemlerini çok canlı bir şekilde bu hikâyelerde görmek mümkündür.

Çocuklarının, Türklerin üstün meziyetlerini öğrenip o meziyetlerle yetişmeleri ve yaşamalarını sağlamak için anneler, babalar ve anaokulu-ilkokul öğretmenleri tarafından tavsiye edilmesi, okutulması Millî Eğitim ve Kültür bakanlıkları tarafından tavsiye edilmesi gereken bir eserdir.

Bilgeoğuz Yayınları, Dede Korkut Hikâyelerini Serdar Demircan’ın akıcı Türkçesi ve sevimli çizgileriyle 12 parça hâlinde çok renkli bir görünümle okuyucunun istifâdesine sundu.

Not: Son zamanlarda, Almanya’da 13. Kitabın bulunduğundan söz edilmektedir.  

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65  

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr

 

KİRLENMENİN BOYUTLARI

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 155 sayfalık eserinde,  görünen ve görünmeyen boyutlarıyla, bütün dünyanın gündeminde önemli bir yer tutan kirlilik vak’asını büyük bir buzdağına benzetiyor. Buzdağının deniz üstünde kalan kısmı; toprak, su ve hava kirlenmesidir. Denizin altında kalan ve görünmeyen kısmı ise; ruh, düşünce, dil, ahlâk ve kültür kirlenmesidir.

Beşinci baskısı yapılan eserdeki 42 adet makale, *Çevre Kirlenmesi, *Bilgi Kirlenmesi, *Siyâsî Kirlenme ve *Gökyüzünde Kirlenme başlıkları ile 4 bölümde toplanmıştır.

Makalelerden bâzılarının başlıkları:

-Kirlenmeyen Deniz Kalmadı. -Kültür Kirlenmesi. -Sınırsız Tüketim Cinâyettir. -Derinliğini Kaybeden Eğitim. -Her Aile Bir Okuldur. -Dünyanın Temel Taşı. -Savaşlarla Gelen Kirlenme. -Aydın, Çağından Sorumludur. -Kızıl Elma Değişmez. -Veren El Üstündür.

Makalelerden tadımlık bir bölüm:

Hayatı daha çok kazanmaya, daha çok tüketmeye ve daha çok biriktirmeye ayarlamanın doğurduğu problemlerin ne kadar öldürücü, ne kadar yok edici ve ne kadar yıkıcı olduğu, dünyanın her yerinde açıkça görülüyor. Yalnız tabîi çevre değil, insan da iç ve dış dünyasıyla tahrip ediliyor. İnsanlara mânevî kazançların maddî kazançlardan çok daha önemli olduğu anlatmak için, gönüllü kurum ve kuruluşlara büyük görevler düşüyor.

İnsanların gönüllerini zenginleştirmenin yolu, Mevlânâ sözlü ve Yunus yüzlü olmaktan geçer. Onların düşünce ve eylem dünyasında, zorluğa, nefrete ve kötümserliğe yer yoktur. Onların çevrelerinde oluşan büyük çekim merkezlerinde, zorluk kolaylığa, nefret sevgiye ve kötümserlik iyimserliğe dönüşür. Onların düşünce ve eylem dünyasında Allah dışında her var, yok görülür; sevgiyle kenetlenenlerin halkalarında yer alanların, alan el değil veren el olmaları istenir.

Karşılık beklemeden sevmenin öğrenilmesi ve sevginin büyütülmesi için vermesini, günlük hayatın bir parçası hâline getirmek çok büyük önem taşır. İnsanlar sevdiklerinden vermedikçe hiçbir zaman olgunluğa eremez. Toplumu, dört bir yanından kuşatan açgözlülüğü ve daha çok kazanma tutkusunu dizginlemek, hiçbir karşılık beklemeden vermesini bilenlerin işidir.

Dünyada durmadan tüketimi artırmak ve daha çok kazanmak isteyenler, tüketim büyüsüyle gözleri kör olanlardır. Vermesini bilenler de, vermenin erdemine gönülden bağlı olanlardır. Yoksa çok zengin olan veya olmayı bekleyenler değildir. Bütün dünyayı bir ahtapot gibi saran ve baştan çıkaramayacağı insan olmayan tüketim kültüründen mutlaka vazgeçilmelidir.

İZ YAYINCILIK:

 Litros Yolu, Fatih Sanayi Sitesi 12/280, Topkapı,İstanbul Telefon: 0.212-5207210

Belgegeçer: 0.212- 511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr  //  www.iz.com.tr 

 

<

AYDINLAR OCAĞI

     

 

 
           
     

 

           
                   
                   
                   
                   

                     AYDINLAR OCAĞI                                   

 
 
     

                                         İSTANBUL-1970

       
           

 

TARİH:

09..03.2020

 
           

SAYI    :

2020/04

 
         

             

ÖZÜ     :

Toplantı Daveti

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
                     

 

Muhterem Efendim,

Aydınlar  Ocağı  Genel  Merkezi tarafından, 21 Mart 2020 Cumartesi günü, saat 14.00 – 17.30 arası,  Akgün Oteli’nde (  Adnan Menderes Bulvarı, Vatan Cad. Nu.43 Fatih-İSTANBUL ) , “ TÜRK MİLLİ EĞİTİMİNİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ “ konulu bir açık oturum yapılacaktır. Toplantının Açış Konuşmasını Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL, Oturum Başkanlığını Marmara Üniv. Öğrt. Üyesi, Aydınlar Ocağı Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Sevil SARGIN’ın yapacağı ve konuşmacı olarak da MEB Öğretmen Eğitimi ve Yetiştirme Em. Genel Müdürü Ömer BALIBEY, İstanbul Üniv. Hasan Ali Yücel Eğitim Fak. Öğrt. Üyesi, MEB Talim ve Terbiye Kurulu Eski Başkanı Prof. Dr. İrfan ERDOĞAN ve Eğitimci-Yazar, Aydınlar Ocağı Genel Başkan Yardımcısı Dr. Sakin ÖNER’in katılacağı bu önemli toplantıya katılımınızı bekler, bu vesileyle selam ve saygılarımızı sunarız.

 

 

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı             

Manevi Gücümüz ve Biyosfer

Arslan Bulut yaygın medyadaki az sayıdaki gerçek gazetecilerden biridir. Muhtelif vesilelerle özel sohbetler de yapma imkânı bulduğumuz bu arkadaşımızı hafta sonu Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda verdiği konferansında dinledik.

Ben en çok konferans sırasında bahsi geçen Gumilev’in teorisine takıldım.

Arslan Bulut’u karamsar bir ruh halinden kurtaran, O’na umut veren en önemli konunun Gumilev adlı ünlü yazarın bir kuramı (teorisi) olduğunu algıladım. Gumilev babası Rus, annesi Kırım Tatar Türk’ü olan bir bilim adamı.

“Halkların şekillenişi, yükselişi ve düşüşü kuramı” olan “etnogenez kuramının” kurucusu L. N. Gumilev’e göre milletlerin ruhu, esas olarak, coğrafyaya, toprağa, iklime, atmosfere, kısacası biyosfere bağlıdır…

Gumilev bu kuramda, etnogenez sürecinin tüm zamanlar ve tüm mekânlar için evrensel bir yasasını ortaya koymaktadır.

Burada Gumilev (kuramın adını verirken kullandığımız halklar kelimesi yerine) etnos kavramını kullanıyor. Etnos bir dil birliği değildir. Sosyal bir olay da değildir. Irk birliği, ideoloji ve kültür birliği de değildir.

Etnos, ortak içyapıya ve kendine özgü davranış kalıplarına sahip bireyler topluğu olarak tanımlanıyor.

Gumilev, etnosların yükselişini ve çöküşünü biyosferdeki değişimlere bağlıyor, enerji direniş seviyesini koruyabilen etnosların, varlıklarını sürdürebileceklerini belirtiyor.

Arslan Bulut’un önceki yıllarda yazdığı yazılarda da bu kurama dair notlar buldum. O’na bu kuramın nasıl umut verdiğini şu cümlelerinden anlaşılıyor:

“Türk Milleti’nin manevi gücü, ABD’nin veya AB’nin plânları ile bitmez. Bu güç, sadece genetik yapıdan değil, Gumilev’in belirttiği gibi biyosferden doğar. Biyosfer, hava, su, üzerinde yaşadığımız toprağı dolayısıyla vücudumuzu meydana getiren elementler ve iklim gibi doğal ortama denir. Bu ortamı insanlar oluşturmuyor. Milletlerin varlığı manevi güçlerine, manevi güçleri de biyosfere bağlıdır. Dolayısıyla milletlerin kaderini, biyosferi yaratan Tanrı belirler.”

“Bu bakımdan olumsuz şartlar karşısında Türk Milleti’nin moralini bozmasına hiç lüzum yoktur.
Evet, çürüyen dokular vardır. Fakat çürükler, kendi kendini imha etmekle birlikte, aynı dokuların yerlerini taze hücreler almakta, milletin genlerinde mevcut bulunan güç, nesilden nesile daha etkin bir oranda ve daha belirgin bir şekilde meydana çıkmaktadır.”

“Türk Milleti’ne Tanrı tarafından verilen bu görev bitmemiştir ve dünya durdukça bitmeyecektir. Dolayısıyla ilham ve kudretini Anadolu’dan, Trakya’dan, Türk Dünyası’ndan değil, Washington’dan, Brüksel’den alanlar kaybetmeye mahkûmdur.”

Özetlersek, Anadolu coğrafyasının bize verdikleri sadece bereketli topraklar, 4 mevsimin yaşandığı iklimi, stratejik konumu, doğu ile batıyı birleştiren köprü olması değilmiş. Bunların yanında bizi kuşatarak genlerimizi etkileyen, manevi güçlerimizi belirleyen biyosferi imiş.

****

Türkiye Düz Akılla Anlaşılmaz

Türk Milleti / Türkiye’ye dair benzer bir tespiti Alev Alatlı’nın şu cümlelerinde gördüm:

“Ülkemizi ille de bir şeye benzetecekseniz, her budağından sürgü atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzeteceksiniz Türkiye’yi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğerinin kurumakta, ötekisinin meyve vermekte olduğunu görün. Tek bir sürgüne takılıp kalmayın, bütüne bakmayı adet edinin.

Unutmayın ki, düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendisine has bir kimliği vardır Türkiye’nin. Batmaz. Batarsa, okyanuslar taşar.”

Alev Alatlı’nın Gumilev’in kuramına inanıp inanmadığını bilmiyorum. Ama O’nun tarif ettiği Türkiye Gumilev’in bahsettiği kendine özgü etnoslardan biri olsa gerektir.

********************************

Bize Düşen Görev

Arslan Bulut yazılarından birinde “Türkiye’de son dönemlerde sahneye konulan oyun, Türk Milleti’nin ruhunu zapt etmeye yöneliktir. Ekonomik güce dayanıp sanat ve medyayı da kullanarak bir milletin ruhunu zapt etmek mümkün müdür? Bilimsel tespit olarak mümkün değildir. Çünkü bir milletin ruhu, sadece ekonomik güçle veya sanatla, medyayla oluşmamıştır…” demekte.

Fakat bütün ümidimizi biyosfere veya O’nu yaratan Tanrı’ya bağlayıp üzerimize düşen görevleri ihmal edersek herhalde doğru davranmış olmayız. Arslan Bulut da “sonuç olarak, milletin geleceğine dair zerrece endişem yok, ancak bütün arzum, herkesin üzerine düşen görevi yerine getirmesidir…” diyerek uyarısını yapıyor.

Son zamanlarda ülkemiz insanlarının ahlakı, iş yapma tarzı, dürüstlüğü, din anlayışına dair olumsuzlukları tespit eden düşünen insanlarımız var. Bu davranış biçiminin siyasete yansımasının ülkemizin kaderini olumsuz etkilediğine dair tespitler de çok önemli.

Ancak kötü örnekler üzerinden yapılan genellemelerle moral bozmak yerine, Atatürk’ün Türk Milletini anlatırken kullandığı yöntemin uygulanmasını daha doğru buluyorum.

Atatürk döneminde de, Türkler arasında korkak olanlar, asker kaçakları, ahlaksız insanlar da vardı. Ama O, “Türk Milleti cesurdur, çalışkandır, kahramandır, dürüsttür, ahlaklıdır” gibi cümleler kullandı.

“İlham ve kuvvetimin kaynağı milletin kendisidir. Bir sosyal heyetin mutlaka mâşeri (ortak) bir fikri vardır. Varlığımızı, istiklâlimizi kurtaran bütün fiiller ve hareketler, milletin müşterek fikrinin, arzusunun, azminin yüksek tecellisi ve eserinden başka bir şey değildir.”

Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin Kuvve-i Maneviyesi, bütün milletlerin Kuvve-i Maneviyesinin fevkindedir”  dedi.

Kur’an’a Göre Nasıl Bir İnsan Olmalıyız?

                Bu yazıyı yazmamın sebebi şu dikkat çekici bilgidir. Şöyle ki İslam dinine göre günlük hayatımızda uyulması gereken kriterleri(dürüstlük, çalışkanlık, doğruluk, temizlik, yalan söylememe, adil davranma v.s.) ölçü alarak yapılan bir araştırmada, Müslüman ülkelerin hiçbiri ilk 25’ e girememiştir. Yapılan bu çalışmaya göre İrlanda, Finlandiya, İsveç gibi ülkeler ilk sıralarda yer alırken halkı Müslüman olan ülkeler arka sıralarda kalmıştır. Hâlbuki dini hassasiyetini ailesinden, ilk- ortaokul eğitim yıllarının yarıyıl tatillerinde mahalle camii imamından almış biri olarak çalışkanlık, temizlik, dürüstlük, yardım sever olmak gibi iyi-güzel davranışlar kazanmış biri olduğuma inanıyor ve çevremdeki birçok insanda da benzeri durumun olduğunu biliyorum. Bu duruma göre bir eksikliğimizin olduğunu düşünmemiz gerekmektedir. Ayrıca son zamanlardaki haberlerde daha çok gördüğümüz göç konusu da bizim için dikkat çekicidir.  Afrika’ da ki bir kısım insanların İtalya üzerinden; Orta Doğu ve Asya ülkelerinden gelen insanların ise büyük tehlikeler içinde,  küçük çocuklu ailelerin bile dramatik bir şekilde ülkemiz üzerinden batı ülkelerine göç edip kendi  ülkelerinden kaçmalarıdır. Bunların çoğunlukla İslam ülkelerinin insanları olması düşündürücü durumdur.

                Peygamberimiz Hz. Muhammed ‘’ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim’’ demiş ve bizlere kutsal kitabımız KURAN’ı rehber bırakmıştır. Yukarıda yazdığım çarpıcı çelişkiler sebebiyle kutsal kitabımızın bizlerden nasıl bir insan olmamızı istediğini anlamak için, daha önceden birçok farklı Kur’an mealini okumuş olmama rağmen tekrar okuyup bir değerlendirme yapmak istedim. Bu maksatla Diyanet İşleri Başkanlığı yayınlarından Kur’an Yolu mealini, yeniden gitme imkânı bulduğum, dinimizin çıkış şehirleri olan Medine ve Mekke’de okuma imkânını buldum. Tam sayfa düzeni,  Türkçesinin anlaşıla bilirliği,  rahat okuma sağlayan harf büyüklüğü, ihtiyaç duyulan yerlerdeki açıklayıcı bilgileri ile dinimizin emir ve yasaklarını bizzat kolayca öğrenebileceğimiz tavsiyeye uygun bir mealdir diyebilirim. Bu kitabın daha çok insanımız tarafından okunmasının dinimize uygun davranışlar ile yaşayan insanlarımızın sayısını artıracağını düşünüyorum. Diyanet İşleri Başkanlığımız hac ve umreye gidecek insanlarımıza bu kitabı hediye ederek buna katkı verebilir.

      Bu okumam ve daha önceki bilgilerim ışığında Kur’an bize nasıl bir insan olmamızı istiyor sorusuna şöyle bir cevap ile özetlemek isterim:

                 _En önemli uyarı Allah’ın varlığına, tekliğine, her şeyin yaratıcısı olduğuna inanmak ve bu inancın doğrultusunda O’na şirk koşmamaktır. Şirk konusu çok önemsenmekte ve Allah inancının yerine geçecek her türlü aşırı bağlılıktan sakınmamız istenmektedir. Paraya, mala, mülke, makama veya her hangi bir şeye sevgi ve bağlılığımızdaki aşırılıkların şirke kadar gidebileceği uyarısı yapılmaktadır.

          -Diğer husus ibadetlerimizdir..İbadetlerin her biri imanımızı pekiştirmek ve imanın hikmetini(Allah’ın  varlığı ve birliği)unutturmamak için bizlere emredilmiştir.5 vakit namaz,oruç,hac,zekat ibadetlerinin hepsinde de kulluk görevini unutmamamızı sağlamak amaçlanmıştır.Bedenimizle,zamanımızla,malımızla bu kulluğun gereğini yerine getirmemiz istenmektedir.Çok önemli ve unutulmaması gereken husus ise her ibadet görevi  ile birlikte  SALİH  AMEL den bahsedilmesidir.Buradan da şunu anlıyoruz ki yaptığımız her ibadet bizi   daha İYİ, daha çok faydalı,KENDİSİNDEN EMİN OLUNAN insan olmamız yönünde geliştirmelidir.İbadetlerimiz; bizleri eşimize,çoluk-çocuğumuza,yaşadığımız topluma önce faydalı ,eğer olamıyorsak zararlı olmamamızı sağlamalıdır.Salih amel şeklinde bahsedilen bu yöndeki uyarılar  Kur’an’ın birçok ayetinde bulunmaktadır. Sebe suresinin 10 ve 11 ayetinde Hz.Davut’ a hitaben verilen uyarıyı iyi anlamalıyız. Şöyle ki demir cevherine hükmetme becerisi verildiğinden bahisle ” geniş zırhlar imal et,örgüsünü ölçülü yap; siz de ey müminler dünya ve ahirete faydalı işler yapın; şüphesiz ben  yaptıklarınızı görmekteyim’’ denilerek bu konuda biz insanlara bizzat sorumluluk verilmekte ve bu yönümüzle takip edildiğimiz   hatırlatılmaktadır.Dolayısı ile inanan bir insan için yaptıkları ibadetleri yanında günlük hayatındaki her işi iyi ve güzel yapması ibadet gibidir şeklinde anlamalıyız.Eğer  insanlar kendini, ibadetlerini ve salih amellerini bu çerçevede değerlendirilebilme özelliğini geliştirilebildiği oranda  çok daha güven,huzur ve zenginliğin adaletli paylaşıldığı toplumda yaşayacaklardır.İşte o zaman  İslam ülkeleri  bu konulardaki yapılan çalışmalarda  ilk sıralarda olacak, insanlar İslam coğrafyasındaki ülkelerden kaçmak yerine  bu bölgelere huzur  bulmak için gelmek isteyeceklerdir..

                           Konuyu Asr suresi ile kapatmak isterim. Üç ayet olan bu surede Allah bize şöyle buyurmaktadır:’’Asıra(mutlak zamana)yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlar, birbirine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başka’’.

                   .Dinimizin hikmetlerini doğru anlayıp uygun yaşayanlardan olmak dua ve dileklerimle.

Görenedir Görene

 

     Bakıp      “Söz, sihir gibi tesir eder / etkiler.” anlamına gelen hadis var.

     Bazen bakarız fakat görmeyiz. Bazen duyarız fakat tınmayız. Birisi, dikkatimizi çektiği o şey hakkında uyardığı zaman pişman olur. Keşke farkında olsaydım. Bakmayla yetinmeyip, bir de görseydim. Duymakla kalmayıp, bir de üstünde dursaydım der ve tekrar o şeyi görmeye can atarız.

     O şeyi duymaya kalkarız. Çünkü uyarılmışızdır. Çünkü dikkatimiz çekilmiştir. Çünkü farkeden olmuşuzdur. Zaten insan farkedendir. Yani bakan değil görendir. Şuur eden, akıl eden; her şeyden düşünceye pencere açandır.

     Zaten bu yönümüzle gerçek insanız. Zaten bu tarafımızla sadece suretten ibaret olmadığımızı anlarız. Şahsiyetin sîretten, mânadan, mânevî tarafımızdan geçtiğini anlarız.

     Meselâ bâzı kitaplara bakarız. Sayfalarını çevirir, şöyle bir karıştırırız. Sonra yerine bırakır almaya değer bulmayız. Fakat bir gazete veya dergide değerli bir yazarın kitabı okumaya değer bulan ifadelerini okuyunca; bizi bir pişmanlık ateşi sarar.

     Kitabı almadığımıza bin kere pişman olur. İlk fırsatta almaya can atar. Buna kesin karar verir. Ya kalmamışsa diyerek de, derin bir endîşe duyarız. Demek ki insanın uyarılmaya ihtiyacı var. Dikkati çekilmeye muhtaç. Çünkü insan her zaman pür dikkat olamıyor. Her zaman istim üstünde bulunamıyor. Gaflet perdesi onu sarmış olabiliyor.

     “Çünkü dikkatler, görmeden harekete geçmez. Zira iştiyak, bir güzeli veya matlûbu, duymaktan ziyade görünce devreye girer ve damarları ateşler. Hz. Mevlânânın dediği gibi:

     “ ‘Köpek yatmış uyumuştur. İhtiyarı (isteği) de kaybolup gitmiştir. Fakat işkembeyi görünce kuyruğunu sallamaya başlar. At da arpayı görünce kişner. Kedi de, eti görünce miyavlar.

     “ ‘Arzu ve isteğin harekete geçmesine görüş sebep olur. Görüş, körük gibidir. Ateşten kıvılcım çıkarır.

     “ ‘Aslında insan gözden, görüşten ibarettir. Geriye kalan kısmı ettir, deridir. İnsanın gözü neyi görürse, kendi değeri de o kadardır.’ “ (Aşk Görmektir, Muhammed Ali Eşmeli, Keşkül, Ekim 2004 s. 41)

     Bu bakımdan tanıtım yazılarını okumak bizleri teyakkuza / uyanıklığa sevkettiği için çok önemlidir.

     “Bu gerçek, İlâhî iklimde de böyledir. Sonsuz güzellikler, hakikatler, nimetler ve sanat harikalarının müşterek arzusu: ‘Göz gerektir göresi.’ ifadesinde toplanır.

     “Çünkü müşahede edemeyen göz kördür. Basîrete muhtaçtır. Bunun için bizzat Cenabı Allah, kullarının gözlerini açmak kasdıyla kâinat sergisinde sayısız hareketlilikler, sahneler izhar eder (gösterir). Tâbiri câizse kudret ve sanatının bin türlü reklamını en çarpıcı dekor ve figürlerle bir film hâlinde bize sunar, gösterir.” (a.g.m. s. 41)

     İşte büyük zâtlar / kişiler de yazdıklarını has talebelerine göndererek, onların bu yazdıkları hakkında duydukları intiba ve izlenimlerini sorarlar. Onların, okudukları üzerine kaleme aldıkları hissiyat ve duyguları; aslında insanların dikkatlerini çekecek cinstendir.

     Bir bakıma okuduklarının; ehil kişilerce tanıtımı ve reklamıdır. Zaten üstatların / rehberlerin de gayesi budur. Ünsiyet ve ülfetten / alışkanlıktan dolayı dikkatleri sönenleri; tekrar kendine getirmek; okuduklarını, gazete gibi okumamalarını sağlamak içindir.

     Sanki, kızım sana söylüyorum; gelinim sen anla kabîlinden.

X

     İşte büyük zâtlar / adamlar bunun için olsa gerek; eserlerine rağbeti arttıracak, ellerindeki elması cam hükmüne sokmayacak ek yazılar kaleme alırlar ki, insanların başlarındaki gaflet bulutları dağılsın, dağıtılsın.

     Sorarlar soruştururlar, has tilmizleri / fikirlerini kendisinden sonra yürütecek olanları harekete geçirirler. Ta ki onlar da diğer talebeleri, diğer okuyucuları veya okuyacak olanları kendine getirsin.

     Nasıl kıymetli bir eser sahibi olduklarını bilsinler. Bunun bilincinde olsunlar. Eserlerin üzerine şuurlu, bilinçli bir şekilde eğilmeleri lâzım geldiğini idrak edip anlasınlar.

     Böylece bakıp geçmesinler. Görmeyi bilsinler.

     Böylece duyup geçmesinler. Üstünde durmayı bilsinler.

     Gören olsunlar. Bakar kör olmasınlar.

     Farkında olsunlar. Duyup geçmesinler.

X

     “Demek ki her güzel ve her sanat, kendindeki güzelliğe talip olacak müşteriler, yani kendisini farkedecek, görecek gözler aramaktadır.” (a.g.m. s. 41)

     Nitekim: “Bugün alabildiğine yaygınlaşan ve dev bir sektör hâline gelen reklamcılık ve sergicilik de göz şifresini kullanarak müşterilere ulaşmıyor mu?

     “Öyle ki gözü kandırabilen, aklı ve gönlü de kandırabilmektedir.” (a.g.m. s. 41)

X

     “Hiç görenle görmeyen bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?” (En’am: 50)

     Evet görenle görmeyen bir olmuyor be dostlar!

     Kaldı ki: Ancak “Seyrân eden, hayrân olur.” (a.g.m. s. 44)

X

     Tüm bunlar görenedir görene.

da görmeyen köre ne?

Diktatör Keşfetme Kılavuzu

TED Konuşmaları (TED Talks) videoları arasında Togo’lu bir hanıma, Feride (Farida) Naburema’ya rastladım. 11 dakika boyunca, “Ülkenizin diktatörlüğe dönüşme tehlikesi var mı? “ sorusuna cevap veriyor. Türkçe alt yazı da var. 

Çok Büyük Bir Adam Var mı?

Feride Hanım’ın birinci diktatörlük belirtisi: Ülkenizde herkesten büyük, mukayese edilemeyecek kadar büyük bir adam var mı? O kadar büyük bir adam ki, ülke onun yüzü suyu hürmetine duruyor ve o giderse siz de gidersiniz? 

Akla hemen Kuzey Kore’nin eski başkanı Kim-Jong-il  geliyor. O çok büyük bir adamdı. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin verdiği bilgilere göre, hayatında bir kere golf oynamış, topu bütün deliklere tek seferde soktuğu için tekrar oynamamış. Bir orkestra bestelemiş; o kadar mükemmelmiş ki, dünyadaki diğer bestekârların morali bozulmasın diye icra ettirmemiş. Kore’nin şimdiki başkanı onun oğlu Kim Jong-un. Kim-Jong-il’in babası da başkandı: Kim-il-sung. Dede-oğul ve en son şimdiki, torun. Nasıl mı iktidara gelmişler? Seçimle tabi. Demokratik Cumhuriyet dedik ya. Eh, Koreliler akıllı insanlar. Büyük adam genini bulunca bir daha bırakmıyorlar.

Her Yerde Düşman Var
 

Feride Hanım’ın bir başka ölçüsü: Ülkenizin iç ve dış düşmanı bol mu? Bu düşmanlarla devamlı mücadele halinde misiniz? Özellikle o benzersiz büyük adamınız sabah akşam bu düşmanları def etmekle mi meşgul?

Togo, günümüzün en eski diktatörlüklerinden biriymiş. Demek ki Feride Hanım bize birinci elden bilgi veriyor.  Togo’da muhalefet yok. Çünkü diktatörlük eski. Yeni yeni diktatörlüğe giden ülkelerde muhalefetin—hâlâ varsa—ortak bir özelliği, hainliği. Bu epey sağlam bir gösterge. Genellikle hainler hem iç hem dış düşmanlarla işbirliği yapıyorlar. Çok kötü bir şey bu muhaliflik. Bir an önce yok edilmeli. 

Hain Hafıza

Ben de kendi gözlemlerimi Feride Hanım’ınkilere ekleyeyim. 

Bu ülkelerin bir başka müştereği, muhalefet mensuplarının suça yatkınlığı. Özellikle muhalif basın böyle. Ve bunların, normal hukukî yollardan, mesela mahkeme celbiyle adalete davet edilmeleri düşünülemez. Baskınla yakalanmaları gerekiyor. Hain ya bunlar… Bu baskının da sabaha karşı 4 gibi yapılması artık büyük adamların hüküm sürdüğü ülkelerde standartlaşmış bir uygulama. 

Diktatörlük yolundaki ülkeler, halkın hafızasının pek uzun erimli olmasından hoşlanmıyor. Çünkü büyük adamın eski yaptıkları ve söyledikleriyle şimdi yapıp ettikleri arasında çelişkiler doğuyor. Bunların izahı mümkün değil. En iyisi hafızaya bir milat koymak. Bu konuda Çin uzmanı Lousia Lim’in, “Amnezi Halk Cumhuriyeti “ adlı bir kitabı bile var.  

Basının Ehlileştirilmesi

Muhalefet ve muhalif basın ortadan kalkınca, ülke köpeksiz köye dönüyor. Böylece yöneticiler ve bürokrasi rahat ve hızlı karar alıyor. Bu aşırı rahatlıkla sık sık yolsuzluğa yöneliyorlar ama hızlı karar almanın avantajı yanında birazcık çalmanın kötülüğü ihmal edilebilir. 

Diktatörlüğe yönelen ülkelerde sözlü, yazılı, görüntülü, velhasıl her türlü basın o güçlü ve çok büyük adamın gücünü ve büyüklüğünü er geç anlıyor ve onu desteklemeğe başlıyor. Ülkenin, ülkenin değilse bile kendilerinin bekası için bunu yapmaları gerektiğini kavrıyorlar. Ayakları suya eriyor 

Hırsızlıkla basının ne alakası var mı diyorsunuz? Basının dördüncü kuvvetlikten başka bir de “bekçi köpeği” görevi var. Dördüncü kuvvet lafında bile, birlik ve beraberliğe ters bir hava sezmişsinizdir. Birlik için tek kuvvet yeter. Bekçi köpekliği basının kötü bir şey olduğunu gösterir. İyi olsa köpek mi denirdi? Köpek, çünkü basın yolsuzluk, hırsızlık olduğunda ses çıkarıyor-havlıyor. Basın yoksa bekçi köpeği de yok. Diktatörlüklerde yolsuzluk daha rahat yapılıyor. Bakınız: eski Sovyet blokunun tamamı. 

Kuzey Kore’ye Buzdolabını Kim Getirdi? Kim!

Diktatörler, ülkelerinin dış ülkelerle mukayesesinden hoşlanmıyor. Bunun yerine kendi geçmişleriyle karşılaştırma yapıyorlar: Benden önce buzdolabı var mıydı? Pyongyang’ta hava alanı mı vardı? Dış ülkelerle karşılaştırma yapanlar hain ilan ediliyor. Mesela yabancı ajanları Güney Kore, Kuzeyden daha zengin diyebilir? 1980’ler ve 90’larda, videokaset devrinde, Kuzey Kore’de Güney’den gelme kaset seyretmek yasaktı. Evlerinde gizli gizli Seul kaseti seyredenleri yakalamak için polisin bir taktiği vardı. Eve baskın tabi… Ama nasıl suçüstü yakalayacaksınız? Kapı çalınınca adam kaseti çıkarıp saklar… Onun için önce mahallenin elektriğini keserlerdi. Elektrik olmayınca video oynatıcının kasetini çıkaramazdınız. Sonra baskın!

İyi ki bizde böyle şeyler yok. 

Bildiğiniz gibi Türkiye’de diktatörlük olması mümkün değil; çünkü “diktatörlük” kelimesi dilimizde yok. Halbuki demokrasi öyle mi… Denir ki Bilge Kaan at üstünde giderlerken veziri Bilge Tonyukuk’a, “Bre Tonyukuk, iyi ki demokrasiyiz biz!” demişmiş.

Ömer Seyfettin ve Türklük Ülküsü (Konferans Özeti)

Ömer Seyfettin, Türk toplumunca millî, tarihî ve sosyal temalı hikâyeleri ile usta bir hikâye yazarı olarak tanınır. Fakat o, sadece başarılı bir hikâye yazarı  değil, aynı zamanda bir şair, bir öğretmen,  Türk tarihini iyi bilen bir tarihçi, Türk milletinin toplumsal yapısını çok iyi tahlil eden, bir sosyolog, Türkçülük fikrinin önemli bir ideoloğu, bir dava ve ülkü adamı, bunların hepsinden önemlisi dil ve edebiyat alanında yaptığı inkılâpla Millî Edebiyatın kurucusu idi. 1884-1920 yılları arasındaki 36 yıllık kısa ömrüne, bu kadar sıfatı hak edecek çalışmayı sığdırabilmişti. Bütün çalışmalarında en belirgin vasfı. Milliyetçiliğiydi.
Ömer Seyfeddin’in milliyetçiliğini üç ayrı bölümde inceleyebiliriz:
1. DİL MİLLİYETÇİLİĞİ (TÜRKÇECİLİĞİ)
Tanzimat’la birlikte güçlenen dilde sadeleşme faaliyetlerini sistemli ve somut bir biçimde fikrî platforma taşıyan Ömer Seyfeddin’dir. Ömer Seyfettin, dilde sadeleşme cereyanına gönül veren yakın arkadaşı Ali Canip’e  1910 yılında yazdığı bir mektupta “Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilâl vücuda getirelim” diyerek dil ve edebiyat alanında milli bir çığır açtı.  11 Nisan 1911’de Genç Kalemler Mecmuasının 2. Cilt 1. Sayısında yer alan “Yeni Lisan” makalesi millî dile dönüşün manifestosudur.
Yeni Lisan Hareketi’nin başlıca ilkeleri şunlardır:
a. Yazı dili konuşma diline yaklaştırılmalı;  İstanbul Türkçesi ile yazılmalı; yani konuşma dilinden yeni bir yazı dili meydana getirilmeli.
b. Dilimizdeki Arapça ve Farsça dilbilgisi kuralları kullanılmamalı; Arapça ve Farsça kelimelerle akkurulan isim ve sıfat tamlamaları Türkçe kurallarına göre yapılmalı.
c. Arapça ve Farsça kelimeler içinde halk dilinde telaffuzu değişmiş olanları, yazı dilindeki şekilleriyle kullanmalı; “kalabalık, hoca” gibi. Buna karşılık güneş varken şems, şeb;ay varken kamer, mah kelimeleri kullanılmamalı.
Edebiyat mahfillerinde büyük tartışmalara sebep olan “Yeni Lisan” makalesindeki fikirler, kısa bir süre sonra geniş bir taraftar kitlesi bularak Millî Edebiyat çığırının açılmasında öncü rolü oynamıştır.
Ömer Seyfeddin’e göre milli mefkûre (ülkü) üç sevginin birleşmesinden meydana gelir: Dil sevgisi, millet ve din sevgisi, vatan sevgisi. O, dili manevi bir vatana benzetir. Bu vatan bozulursa ne millet kalır, ne devlet… Ona göre, “Milliyetimiz nasıl Türklük, vatanımız nasıl Türkiye ise, lisanımız da Türkçedir. Türkçe bizim manevi ve mukaddes vatanımızdır. Bu manevi vatanın istiklâli, kuvveti, resmî ve millî vatanımızın istiklâlinden daha mühimdir.
2. EBEDÎ MİLLİYETÇİLİĞİ
Ömer Seyfeddin’e göre “Yeni Lisan” makalesinin yayınlandığı tarihe kadar (1911) millî bir edebiyatımız yoktur. Türk milletinin yavaş yavaş “ yeni bir hayata ve yeni bir intibah devresine” girdiği kanaatindeydi. Bu sebeple, “Biz bütün bu karanlıklardan uzak, hür ve müstakil, ilim ve edebiyat için çalışacağız. Gayemiz millî lisan, millî bir edebiyat vücuda getirmek olacaktır.”
“Millî edebiyat şekilce,  lisanca, manaca bizim hususiyetlerimize hâiz bulunacaktı. Milli veznimiz hece usulü idi. Milli lisanımız bütün Türklüğün dimağı olan İstanbul’da her gün konuştuğumuz lehçe idi. Edebiyatımızın başka milletlerin edebiyatlarına benzemeyen hususiyetleri ancak bize ait sayılabilirdi”.
Ömer Seyfeddin, “milli edebiyat” oluşturabilmek için üç unsuru esas alıyordu:
a) Dil ve anlatımda, milli dil ve sade üslûp kullanmak,
b) Konuları millî tarih ve milli coğrafyadan seçmek.
c) Şiirde millî ölçü olan heceyi kullanmak.
O hikâyelerini yazarken millî tarihimizden, halk kültüründen ve Anadolu efsanelerinden yararlanmıştır. İlhamını, Türk insanının sahip olduğu mertlik, dürüstlük, ahlaklılık, vatanseverlik, azim ve kararlılık, gurur ve vakar, cesaret ve kahramanlık gibi hasletlerden almıştır. Dili, deyişi, konuları “Türk” olan hikâyeyi Ömer Seyfeddin’e borçluyuz. O, sanatıyla  ülküsünü birleştirmiş bir sanatçıydı. Onun ülküsü, milliyetçilik ülküsüydü. “Mademki Türküz, o halde bir Türk görür, bir Türk gibi düşünür, bir Türk gibi duyarız ve bir Türk gibi düşünür, bir Türk gibi duyarız ve bir Türk gibi yazarız” diyordu.
3. SİYASİ VE FİKRÎ MİLLİYETÇİLİĞİ
Ömer Seyfeddin, dil ve edebiyat alanında olduğu kadar siyasî ve fikrî alanda da milliyetçiliği ön plana çıkarmış bir şahsiyettir. O, bu yönüyle de bir ülkü ve dava adamıdır.
Şiirleri ve hikâyelerinde milli duygu ve düşünceleri ile ülküsünü ortaya koyan yazar, siyasi ve fikri alandaki milli düşüncelerini belirten eserler de yazmıştır. Bunlar; Millî Tecrübelerden Çıkarılmış Amelî Siyaset, Türklük Mefkûresi (Türklük Ülküsü), Yarınki Turan Devleti isimli eserlerdir. Yazar bu eserlerinde; Türk milletinin yaşadığı ve acı çektiği tarihi olaylardan ders alarak gelecekte nasıl bir politika takip emesi gerektiğini, milletin hangi unsurlardan meydana geldiğini, yeni yetişen nesillere milliyetçilik duygusunun nasıl aşılanması gerektiğini ve Türk milletinin ülküsünün ve nihai hedefinin ne olması gerektiğini anlatır.
Ömer Seyfeddin de, yakın dava arkadaşı Ziya Gökalp gibi bir kültür milliyetçisidir. Bütün milliyetçi fikir adamları gibi ırk ve kan milliyetçisi değildir. Ona göre millet; bir dili konuşan, bir din, bir terbiye, bir eğitimle birbirine kenetlenmiş insanların meydana getirdiği bir varlıktır.”
Ömer Seyfettin, Türk çocuğunun milliyetçi olması gerektiğini belirttikten sonra, onlara şöyle seslenir: “ Ey Türk çocukları! Siz hem kuvvet, hem bilgi, hem ülkü sahibi olunuz. Büyük başarılarınız adınızı tarihe geçirecek ve sizi bu geçici hayatın üzerindeki o ebebi ve ölümsüz hayata ulaştıracaktır.”
Ömer Seyfettin, Türk milletinin (gaflet ve cehalet) yüzünden afyonlanmış gibi (granit uykuya) daldığını söylemiş ve otuz altı yıllık kısa ömrünü, milletimizin uyanışı ve gelişmesine adamıştır. Dil, edebiyat ve siyaset alanlarındaki düşüncelerini ve  eserlerini bu amaçla ortaya koymuştur. O, bu çok yönlü duygu ve düşünce yapısıyla  bir edebiyat, fikir, dava ve ülkü adamıdır. O,  Türk milletini, çağdaşlarının çoğundan daha iyi tanımış ve onu bütün milli, manevi ve insani değerleri ile kucaklamış, ölçüleri sağlam, gerçekçi bir Türk milliyetçisidir.
Kısa ömrünün her anını milletinin uyanışına gelişmesine adamış bu Büyük Türk’ü, ölümünün 100. yılında rahmet ve minnetle anıyoruz.

Esnaf İşsizlik Sigortası / Esnaf Ahilik Sandığı Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey… Emekli Başmüfettiş – Sosyal Güvenlik Uzmanı YILMAZ AYDINER Açıklıyor

Oğuz Çetinoğlu: Halk arasında ‘Esnaf İşsizlik Sigortası’ olarak bilinen ‘Esnaf Ahilik Sandığı’ hakkında lütfedeceğiniz genel bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Yılmaz Aydıner: Bilindiği gibi işçi statüsünde olup, SSK’ya prim ödeyen işçi, işsiz aldığında kurumun işsizlik sigortasından maaş alabiliyor.  Şimdi bu imkân, Esnaf İşsizlik Sigortası / Esnaf Ahilik Sandığı ile esnaflarımıza da sağlanıyor.       

Çetinoğlu: Bağkur’lu* olmayanlar, meselâ mahalle pazarlarında satıcılık yapan kişiler Sandık üyesi olabilirler mi?

Aydıner: Bağ-Kur’lu olmak nasıl olur ilk önce buna cevap verelim.

5510 Sayılı Kanuna Göre 4/b (Bağ-Kur) Kapsamında Sigortalı Sayılanları şu şekildedir:

1-Gelir Vergisi Mükellefi Olanlar

2-Gelir Vergisinden Muaf Olup, Esnaf ve Sanatkâr Siciline Kayıtlı Olanlar

3-Köy ve Mahalle Muhtarları

4-Şirket Ortakları

5-Ziraî Faaliyette Bulunanlar

6-Jokeyler ve Antrenörler

7-Serbest Çalışan Avukatların Sigortalılığı

8-Noterler

 

Dolayısıyla Bağkur’lu olan herkesin Esnaf Ahilik Sandığına kayıtlı olması gereklidir. Bir başka ifade ile Esnaf Ahilik Sandığı olarak da anılan Esnaf İşsizlik Sigortası, Bağ-Kur çatısı altında bir teşkilattır.

 

Pazarcılara gelince her Belediye’nin pazar yeri mevcut. Bunların denetimlerinide bağlı olduğu belediyelerdeki zabıta arkadaşlarımız yapıyor. İlgili mevzuat olan 5957 sayılı sebze ve meyveler ile yeterli arz ve talep derinliği bulunan diğer malların ticaretinin düzenlenmesi hakkında kanuna bağlı olan Pazar yerleri hakkındaki yönetmelik Resmî Gazete Tarihi: 12.07.2012 Resmî Gazete Sayısı: 28351 ile detaylandırılmıştır.

 

Satış yerlerini kullanacaklarda aranılacak şartlar:

MADDE 12 – (1) Satış yeri tahsis edilecek pazarcılarda aşağıda belirtilen şartlar aranır.

c) Vergi mükellefi olmak. Şeklinde yazmaktadır

 

                Ayrıca pazarcılar ilgili meslek kuruluşuna kayıt olmak zorundadır. Örnek olarak İstanbul umum pazarcılar esnaf odasını verebiliriz. Meslek kuruluşu üzerinden de esnaf siciline de kayıtlı olması gerekmektedir.

 

Bu sebepten dolayı pazarcıların da esnaf ahilik sandığına girmesi gerekmektedir.

 

Kaynak:  https://www.mevzuat.gov.tr/Metin.Aspx?MevzuatKod=7.5.16358&MevzuatIliski=0&sourceXmlSearch=Pazar%20Yerleri%20Hakk%C4%B1nda%20Y%C3%B6netmelik

Çetinoğlu: Ahilik Sandığı’na giriş mecburi mi?

Aydıner: 6824  Kanun Numarası ile Kabul Tarihli: 23.02.2017 ve 08.03.2017 Çarşamba Resmî Gazete Sayı: 30001 BAZI ALACAKLARIN YENİDEN YAPILANDIRILMASI İLE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİKYAPILMASINA DAİR KANUN’un

MADDE 9 – 25.08.1999 tarihli ve 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanununa aşağıdaki ek madde eklenmiştir.

Esnaf Ahilik Sandığı

5510 sayılı Kanunun 50. maddesi kapsamındaki isteğe bağlı sigortalılar, 10.07.1953 tarihli ve 6132 sayılı At Yarışları Hakkında Kanuna tâbi jokey ve antrenörler, köy ve mahalle muhtarları ile zirai faaliyette bulunanlar hâriç olmak üzere; 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında hizmet akdine bağlı olmaksızın kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlar Esnaf Ahilik Sandığı kapsamında Esnaf Ahilik Sandığı sigortalısı sayılır.

Esnaf Ahilik Sandığı sigortası mecburidir. Bu madde kapsamına giren ve hâlen faaliyette olanlar bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte, faaliyetine daha sonra başlayanlar ise başladıkları tarihten itibaren Esnaf Ahilik Sandığı sigortalısı olurlar.

Kaynak: https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/03/20170308-40.htm

01 Ocak 2020 den yâni yılbaşından itibaren başlayacak

Çetinoğlu: Esnaf Ahilik Sandığı’na yapılacak ödemelerin miktarı sabit midir, kademeli mi? Miktar ve dönemler itibariyle artışlar nasıl olacak? Ayrılma istekleri nasıl işlem görecek?

Aydıner: Esnaf Ahilik Sandığı primi sigortalının 5510 sayılı Kanunun 80. ve 82. Maddelerin de belirtilen prime esas günlük kazançlarından, %2 sigortalı ve %1 Devlet payı olarak alınır. Ancak alınacak günlük prim tutarı, prime esas günlük kazanç alt sınırının iki katı üzerinden hesaplanacak tutardan fazla olamaz. Her yıl asgari ücrete endeksli olarak yıllar itibariyle artış olacaktır.

Bu yıl için asgari ücret brüt 2.558,40 lira. Eğer Ahilik Sandığı uygulaması bu yıl başlamış olsaydı esnaf, aylık 51,16 lira yatıracaktı. Eğer işinde problem yaşadığında biraz daha yüksek oranda işsizlik maaşı almak istiyorsa en yüksek ödenecek tutar 102,30 lira olur. Önümüzdeki yıl bu rakam biraz daha yükselecek

Esnaf Ahilik Sandığı’ndan ayrılma isteğe bağlı değildir. Esnaf ne zaman işyerini kapatırsa o zaman ayrılabilmektedir.

Çetinoğlu: İşsizlik’ durumunda ödeme yapılacağı belirtiliyor. ‘İşsizlik’ten kasıt nedir? Yalnızca işyerini kapatması mı? Hastalık, sakatlık gibi durumlar söz konusu mu?

Aydıner: Esnaf Ahilik Sandığı sigortalılarından iflas istemiyle mahkemeye başvurulmuş olmak suretiyle veya iflasa tâbi olmamakla birlikte işyerini kapatmak suretiyle sigortalılığı sona erenler sigortalılığının sona erdiği tarihi takip eden günden itibaren otuz gün içinde Kuruma doğrudan veya elektronik ortamda başvurarak yeni bir iş almaya hazır olduklarını kaydettirmeleri, bu maddede yer alan prim ödeme şartlarını sağlamış olmaları ve Esnaf Ahilik Sandığı primi ve bu prime ilişkin herhangi bir borcunun olmaması kaydıyla Esnaf Ahilik Sandığı’ndan İşsizlik sigortası ödeneği almaya hak kazanırlar.

Yâni vergi kaydı veya sigortalılığı devam ettiği sürece alamaz.

Çetinoğlu: İş almaya hazır’ tabiri neyi ifade ediyor?

Aydıner: İşsizlik ödeneğinin ödenebilmesi için sigortalı işsizlerin Kanun gereği iş almaya hazır durumda olması gerekmektedir. İşsizlik ödeneği başvurusu ile kişinin iş arayan kaydı yapılmakta veya güncellenmektedir. Böylece sigortalı işsizlerin danışmanlık, işe yerleştirme ve mesleki eğitim hizmetlerini alması sağlanmaktadır

 Kaynak : https://www.iskur.gov.tr/is-arayan/issizlik-sigortasi/issizlik-odenegi/

Çetinoğlu: Sigortalı, ne kadar süre ile prim ödedikten sonra işsizlik tazminatı alabilecek? Tazminatın miktarı hangi kıstas ile belirlenecek?

Aydıner: Esnaf Ahilik Sandığı sigortalıları için sigortalılığının sona ermesinden önceki son 120 gün sürekli çalışmış olanlardan, son 3 yıl içinde;

a) 600 gün faaliyetini devam ettiren ve Esnaf Ahilik Sandığı primi ödemiş olanlara 180 gün,

b) 900 gün faaliyetini devam ettiren ve Esnaf Ahilik Sandığı primi ödemiş olanlara 240 gün,

c) 1080 gün faaliyetini sürdüren ve Esnaf Ahilik Sandığı primi ödemiş olanlara 300 gün,

Süre ile Esnaf Ahilik Sandığı ödeneği verilir. Esnaf Ahilik Sandığı ödeneği başvuruları izleyen ayın sonuna kadar sonuçlandırılır. Esnaf Ahilik Sandığı ödeneği, her ayın beşinde aylık olarak sigortalının kendisine ödenir.

Tazminatın miktarı yatırmış olduğu prim oranında belirleniyor.

Günlük Esnaf Ahilik Sandığı ödeneği, sigortalının son dört aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama kazancının %40’ıdır. Bu şekilde hesaplanan Esnaf Ahilik Sandığı ödeneği miktarı, 4857 sayılı Kanunun 39 uncu maddesine göre belirlenen aylık asgari ücretin brüt tutarının %80’ini geçemez.

Çetinoğlu: Sigortalının belli bir yaştan sonra emekli gibi maaş alması söz konusu mu? Böyle bir maaş hangi şartlarla bağlanır? Bağlandığında ömrünün sonuna kadar devam eder mi? Emeklilik ikramiyesi gibi toplu ödeme söz konusu mu? Vefat halinde eş ve çocuklarına emekli maaşı ödemesi yapılır mı?

Aydıner: Ahilik sandığı söz konusu olduğunda, emekli maaşı gibi bir ödeme söz konusu değildir. Kanundaki şartları tamamlamışsa, 6 ay ile 10 ay arası sigortalının kendisi alır. Vefat halinde eş çocuklar maalesef alamazlar. Ayrıca emekli olan bir kişi esnaf veya şirket ortağı olursa bu kişilerden Bağ-Kur primi kesilmiyor. Dolayısıyla o kişiler de esnaf ahilik sandığı primi yatırmadıkları için, emekli kişi bu fondan faydalanamaz

Sigortalıların yaşlılık aylığı yani emeklilik aylığındaki durum şudur: Kanunlarımızda belirtilen şartları sağlayanlar ömrünün sonuna kadar maaş alır. Hatta bu maaşı bazı durumlarda eş ve çocuklarına da kalmaktadır.

 

Sigortalılar yaşlılık aylığı yani emeklilik aylığı ise, kanunlarımızda belirtilen şartları sağlayanlar ömrünün sonuna kadar maaş alır. Hatta bu maaşı bazı durumlarda eş ve çocuklarına da kalmaktadır.

Çetinoğlu: Ödenecek emekli maaşı sabit midir, değilse artışlar neye göre belirlenecektir?        

Aydıner: Ödenecek emekli maaşları sabit değildir her yıl 2 defa zam almaktadırlar. Bu rakamlar Tüfe ve ülkemizin büyüme katsayısının % 30’luk kısmı üzerinden aktüer bir hesaplama ile artış göstermektedir.

Çetinoğlu: Sigortalı prim ödemelerinde imkânsızlıklarla karşılaşırsa, biriken aidat borcunu imkân bulduğunda ödeyebilecek mi? Gecikme cezası söz konusu mu?

Aydıner: Evet ödeme zorluğuna düşerse daha sonra eli rahatladığında gecikme faizi ile sigortalı primlerini ödeyebilir. Hatta bizim 6183 sayılı amme alacakları kanunumuz mevcut. Bundan faydalanarak ekstra tecil faizi borca eklenerek taksitlendirip de ödeme şekilleri mevcuttur.

Çetinoğlu: Siz sistemi nasıl değerlendiriyorsunuz?  Sağlıklı çalışır mı?

Aydıner: Esnaf ahilik sistemi hayatımızda olan işsizlik sigortası üzerinden çalışanlara kesilen primlerin birebir aynısı olarak bağkurlulara ekstradan gelen bir durumdur.

Sağlıklı çalışması konusunda zaten esnaftan kesilen primi işyerini kapatınca ödemiş olduğu primi tekrar geri almaktadır. İşin kötü tarafı 20 yıl esnaflık yapan bir kişi düşünelim 15 yılda 12 aydan 240 ay yapar. Bu gün itibari ile rakamlaştırırsak 2558,40 brüt ücretimiz var % 2 oranın da kesinti olduğunu düşünürsek 51,17 Tl x 240 ay = 12.280,80 TL para biriktirmiş olacak. Fakat kanunda gösterilen en fazla buradan asgari ücretin % 40 ile % 80 i arasında yani aylık 1.023,36 TL ile 2.046,72 TL arasında iade alacaktır. 1.023,36 TL x 10 ay iade alırsa 10.233,60 TL iade yapar. Fakat sisteme 12.280,80 ödediği için 2 bin TL gibi para zararı olacaktır. Tabi damga vergilerini de hesaba katmadım. Ayrıca sigortalı çalışanlar için işsizlik fonu bir dönem % 5 kesinti uygulanıyordu. Esnaf ahilik fonunu % 2 ve % 1 de hazine teşvikiyle çıkardılar. Bir süre sonra kanun koyucu açıklama yapıp buradaki primi % 3 ve %1 teşvik olacak şekilde düzenleme getireceğini öngörüyorum.

Çetinoğlu: Sistem, yeni istihdam kaynaklarının ihdasını gerektirecektir. Bu durum, devlete külfet oluşturur mu?

Aydıner: Ahilik sistemi hayatımıza yılbaşında girdiği zaman zaten primlerini sigortalı olan esnaf yatıracak. Dolayısıyla işyeri açan kişi otomatik olarak işveren yeni istihdam kaynağı oluşturacaktır.  Devlete herhangi bir külfeti yoktur.

Çetinoğlu: Sandık ödemeleri vergiye tabi mi, haciz edilebilir mi?

Aydıner: Sandık ödemeleri vergiye tâbi değil sadece damga vergisi mevcut, o da cüzi bir rakam, Esnaf Ahilik Sandığı ödeneği, nafaka borçları dışında haciz veya başkasına devir ve temlik edilemez. 

Çetinoğlu: Sandık üyeleri sağlık hizmetlerinden faydalanabilecekler mi?

Aydıner: Sandık üyeleri sağlık primlerini zaten yatırmış oluyor. Ahilik primi hariç toplamda % 34,5 prim kesilir bunun % 20 uzun vade yani emeklilik , % 12,5 Genel sağlık sigortası % 2 İş kazaları primi mevcut yani burada sağlık primi zaten alınmış olmaktadır. Bunun sandıkla alakası yoktur. Unutmadan hiç prim borcu yoksa % 5 teşvik mevcuttur. Prim borcu da yoksa sağlıktan zaten faydalanıyor. İşsizlik sigortasındaki gibi sandıktan faydalandığı sürede sağlıkta provizyon* vereceğini öngörüyorum. Onda da sistem işten çıktıktan sonra 90 günü varsa 1 yıl boyunca sağlık provizyonundan faydalanabiliyor. Dolayısıyla En fazla 10 ay sandıktan gelir alan bir kişi Genel Sağlık Sigortası olarak 12 ay açık olmuş olacak

Çetinoğlu: Sistem ilk defa hangi ülkede ne zaman başladı?

Aydıner: Sistem tarihine bakılırsa Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine dayanmaktadır. Hacı Bektaş Veli tarafından esnafların dayanışması amaçlı kurulmuş bir teşkilâttır. O dönemde çırak olarak işe giren bir kişinin kalfa ve usta olmasına katkı sağlamak sanat ve ekonomik olarak esnafları dayanışma katkısı şeklinde düşünülmüştür. Şimdi bunu üniversitelerimizde bilim ve sanatın gelişmesine katkı sağlamaktadır. Staj olan mesleki yüksekokullardada esnaflarımızın yanında işi bir fiil yapmaktadırlar.

Çetinoğlu: Ahilik Sandığı Mevzuatının karmaşık olduğu, bir uzmana danışmadan hakların kapsamını bilmenin mümkün olmadığı iddia ediliyor. Konunun uzmanı olarak vatandaşın durumunu nasıl görüyorsunuz? Net olmayan durumlar mı var?

Aydıner: Ahilik sandığı çok basit aslında primini öde sonrasında işyerini kapatınca ihtiyaçlarını belli bir dönem karşılamak için buraya yatırdığın primden geri almak.

Çetinoğlu: Devletimiz, giderek ‘daha fazla sosyal devlet’ hüviyetine bürünüyor. Ortalama insan ömrü uzuyor. Emeklilerin sayısı, çalışanlardan fazla… Gerek Ahilik Sandığı gerekse Sosyal Güvenlik Kurumu Sisteminde devleti zorlayacak ve zorlukları aşmak için sigortalıların ağır şartlarla karşılaşma tehlikesi söz konusu mu?

Aydıner: Bence ülkemiz için sosyal devlet ilkesinden gün geçtikçe uzaklaşmakta… En başta tamamlayıcı sağlık sigortası devamında (BES) Bireysel Emeklilik Sistemini örnek verebiliriz.

Çetinoğlu: Türkiye’deki aktüerya dengesi, dünya standartlarına uygun mu? Değilse yapılması gerekenler hakkındaki düşüncelerinizi açıklar mısınız?

Aldıner: Bence istihdamı artıracak şekilde devlet eliyle fabrika ve yeni atılımlar yapmamız gerekli olduğunu düşünüyorum.

Çetinoğlu: Özel sektördeki işsizlik sigortasının işleyişi hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Aydıner: Aynı ahilik sandığında olduğu gibi hareket etmektedir.

Çetinoğlu: Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT)  tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aydıner: Bence kurguyu iyi yapmak lazım. Burada en önemli nokta istihdamı artıracak şekilde hareketler ve yatırımlar yapmak gerekli. Kayıt dışı istihdamı kayıt altına alıp buradan kazanılmış olan fonu EYT gibi hak talep edenlere âdil bir şekilde dağıtmak. Sosyal Devlet ilkesinin temel taşı budur zaten…

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz faydalı bilgiler varsa, söz sizin efendim, buyurunuz…

Aydıner: Ahilik sandığına yatırılan primleri ve Bağkur primlerini gerçek usulde vergi mükellefi olan kişiler kendilerine çıkacak olan gelir vergisinden de matrahı doğrultusunda düşebiliyorlar.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Yılmaz Bey.

………………………………………….

*Bağ-Kur: Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu.

*provizyon: Kanun koyucunun vatandaşa vermiş olduğu hak yani sağlıktan yararlanma süreci.

 

YILMAZ AYDINER                                                                                                                         Sosyal Güvenlik Kurumu Emekli Başmüfettiş  – Sosyal Güvenlik Uzmanı

     1945 Niğde doğumludur. Lise eğitimini Afyon Bolvadin Lisesi’nde tamamladıktan sonra 1968 yılında Eskişehir (İTİA) İktisadi Ticari İlimler Akademisi’nde “İşletme – Muhasebe” bölümünden mezun olmuştur.

     1971 yılında Sigorta Müfettiş Yardımcısı olarak Beşiktaş Sigorta Müdürlüğü’nde kurum görevine başlamıştır. 1972 yılında Bakırköy Sigorta Müdürlüğü’ne tayin edilen Aydıner, tayininin ardınd