15.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 496

( Doğu Raporu I ) Bir Dokun…

0

     Hâlen
Güneydoğu’nun bir kazasında öğretmenlik yapan bir talebemle konuşuyor, hasret
gideriyorum. Söz dönüp dolaşıp memleket meselelerine geliyor. Ülke sorunlarına
takılıp kalıyor. Hani derler ya: “Bir dokun bin ah dinle kâse-i fağfurdan.”
Genç öğretmen talebem anlattıkça anlatıyor, coştukça coşuyordu.

     Gerçi enerjisinden
bir şey kaybetmemişti. Ümitsizlik de onun için söz konusu değildi. Ama içi
yanıyor. Devlet adına orada görev yapan kimi memurların tutum ve davranışları
onu kahretmişe benziyordu. Dokunsan ağlayacak gibiydi.

     Fakat halka kızmıyor
kızamıyordu. Halk temiz ve masumdu. Ama devletin maaşlı kimi görevlileri onları
şaşırtıyor. Bazı resmî görevlilerin tutum ve davranışları halkı çileden
çıkarıyordu. Halk şaşkındı. Elbette devletten yanaydı. Devletinin yanındaydı.
Ama bazı devlet görevlilerinin ağızlarından çıkan sözlerini kulakları
duymuyordu anlaşılan.

     Türkiye
Cumhuriyeti Devleti üstüne düşeni yapmış. Anarşi belâsından ülkeyi kurtarmış.
Bölücülük tehlikesini fiilen başından savmış. Onu bertaraf etmişti. Ama dış
tahrikler bir türlü son bulmamış. Yeni yeni bölücü kıpırdanmalar kendisini
göstermeğe başlamıştı.

     Halkı en çok
şaşırtan husus şuydu: Ne yazık ki kimi öğretmenler halkın kulaklarına şöyle
fısıldıyorlardı: “Bizler, bize rağmen buradayız! Kendi isteğimizle buralara
gelmiş, buralarda görev almış değiliz! Bizleri mazur görünüz! Aslında bizler de
PKK’lıyız! Gönlümüz onlarla birlikte…” 
Böyle söylemekle güya kendilerini emniyete alıyorlar! Sanki teröre hedef
olmaktan kendilerini kurtarmış oluyorlardı.

     Halk; devletin
yanındayken, böyle de olması lâzımken; bu çeşit, kendilerini yersiz korkular
içinde hisseden kimselerin sözleri karşısında bocalıyor. Bulundukları yerde
kendilerini güven içinde hissedemez oluyorlardı.

     Bu tür, moral
bozucu, biraz da vehmî ve kuruntu eseri fikir ve düşünceler halkı tedirgin
ediyor. Devletçe düzeltilen morallerine gölge düşürüyor. Devlete itimatları
sarsılıyor. Kendilerini iki arada bir derede kalmış gibi görüyorlardı.

     Evet devleti
temsil etmeleri gereken, arkalarında koca Türkiye Cumhuriyeti bulunan, her
yerde kahraman Türk Ordusu’nun konuşlandığı bir ülkede. Al bayrağın, al
sancağın dalgalandığı aziz topraklarda, bazı devlet görevlilerinin; bu yersiz,
şahsiyetsiz ve hatta gülünç söz ve davranışları; Türkiye Cumhuriyeti Devleti
için -en hafif tabirle- talihsizlik ve çok üzücü bir durumdu.

     Yine genç öğretmen
talebemin bir tespiti de şuydu: Oralarda kanları ve canları pahasına en şerefli
bir görevi ifa eden Türk Ordusu’nu halka karşı karalamalarıydı. Evet kimileri
halka Türk Ordusu’nu bir öcü gibi göstermekte. Türk Ordusu’nu halkın üzerinde
Demoklesin kılıcı gibi vasfetmekte. Türk Ordusu’nun varlığını, onların
yaşayışlarına sanki bir engelmiş gibi gösterip durmaktaydılar.

     Türk Ordusu’nun
şerefli subayları da, kimi memur müsveddelerinin ve devlet görevlilerinin bu
yanlış anlayış, tavır ve hareket içinde olmalarından son derece üzüntü
duymaktaydılar. Tabi bunda devletin de -kasıtsız- kusurları yok değildi.
Maalesef Doğu ve Güneydoğu Anadolu yıllarca sürgün yeri olarak görülmüştü!
Cezalandırılacak memurlar; kendilerini bir anda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da buluyorlardı.

     Buralara o
şekilde; kızgın, kırgın ve kırılmış olarak gelmelerinden ötürü devlete karşı
soğukluk içinde oluyor. Ne doğru dürüst vazife yapıyor. Ne de halkı memnun ve
hoşnut edecek sözler sarf ediyorlardı. Üstelik devlete karşı oluşan, kendi şahsî
ve haksız kırgınlıklarını; yöre halkına sirayet ettirmekten, halka
bulaştırmaktan ötürü âdeta sadistçe zevk alıyorlardı.

     Zamanında yanlış
olarak tatbik edilen bu düşüncesiz siyaset; bugün anarşistlere, bölücülere ve
dış devletlere aradıkları bulunmaz fırsatı vermiş. Arayıp da bulamadıkları
zemini hazırlamış. Onların Türkiye’de istedikleri gibi cirit atmalarına imkân
ve olanak sağlamıştır. Özellikle yörede büyük bir faaliyet gösteren malûm ve
mâhut partinin menfî ve olumsuz çabaları da; öğretmen öğrencim üstünde çok
üzücü izler bırakmıştı.

     “Söz sihir gibi
tesir eder.” hükmünce bu partinin halkın üstünde büyük etkisi var. Çok zaman
devletle halkı karşı karşıya getiren ve getirecek olan sözler sarf etmekten bir
türlü geri kalmıyor bu parti. Sırtını Batı’ya dayamış. Ankara’yı âdeta yok
sayar gibi davranmış ve davranıyor.

     “Bir kişiye kırk
gün deli desen deli olur.” kavlince, halk farkında olmadan mâhût partinin
propagandalarına maalesef kanacak gibi oluyor! Bu ise devlet için potansiyel
bir tehlike olarak pusuda bekliyor! Patlak vermesi için belli zaman ve zemini
kolluyor. Ne diyelim Allah fırsat vermesin.

X

     Ya her seçimde
dönen binbir dolap ve kuram;

     Var onlarda hep
içler acısı birer dram!

 

     Ne hikmetse o gün
kadınlar:

 

     Oluyor ya hasta,
ya hamile ya da ediyor doğum!

     İyice bir dinle
bunları ey bahtı kara çocuğum!

 

     Der gibi içini
döküyor.

     Öğretmen talebem
bir bir…

     Bu gerçekler
karşısında,

     Bilmem ki başka ne
denir?

X

     Evet, seçimler
Güneydoğu’da bazı yerlerde, istenilen düzeyde gerçekleşmiyor. Tam bir açıklıkla
yerine getirilmiyor. Binbir bahane ile kadınlar; seçim sandıklarından ne yazık
ki, uzak tutuluyor. Kime oy verileceği, önceden belirleniyor. Halk buna mecbur
ediliyor. Halk böyle hareket etmeye kendini zorunlu sanıyor. Halkın akılları,
belli kişilerin ceplerinde sanki. Onlar da bu tutum karşısında ister istemez
sinmiş durumda. Kendisi yerine başkalarının düşündüğünü -kerhen de olsa-
benimsemişler gibi.

     Nitekim (…)
şehrinde, bir seçim arifesinde -hasbelkader- arabasına bindiğim bir şoföre
sormuştum:

     -Hangi partiye oy
vereceksin?

     Ne dese
beğenirsiniz:

     -Abi dedi, ağamız
kime oy vermemizi isterse, biz ancak ona oy veririz!

     -Kardeşim dedim,
sizin aklınız yok mu? Niye hür iradenle, özgürce oyunu istediğin gibi
kullanmıyorsun?

     Bu soruyla
dikkatini çekmeme rağmen hiç oralı olmadı! Ağanın dediğine oy vermeyi,
düşüncesizce benimsemişe benziyordu. Çünkü o anlamda hemen kendini savunmaya
geçtiğini hiç unutamadım. Acı acı gülümsedim. Ve doğal olarak bu duruma pek çok
üzüldüm.

     Şüphesiz bütün
bunlardan devletin haberi vardır. Fakat tedbir de gerek. Yörede hizmet gören
devlet memurlarını zaman zaman uyarıcı nitelikte denetlemek lâzım. Güvenlerini
tazelemek icap eder. Arkalarında koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti olduğunu
sırasında anımsatmalı. Devletlerine her şart ve koşulda güvenmelerini
hatırlatmalı. Yersiz endîşeleri yüzünden halkı tedirgin etmeğe hakları
olmadıkları münasip / uygun bir lisan ve dil ile söylenmeli. Yoksa ayaklarını
denk almalarını, onlara bir güzel belirtmeli.

19 Mayıs’çılar ile 29 Mayıs’çılar, Huu!

Osmanlı’da mülk Allah’ın değildir, Hanedanın/Sülâlenin malıdır. “Mülk
Allah’ındır
” diyenler bilesüz ki hanedan reisi olan Padişahın “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi/temsilcisi
/ Zıllullah-ı fi’l-âlem” olarak mülkün yani vatan topraklarının tamamı üzerindeki tasarrufu tamdı.

 Hâkimiyet
/ Egemenlik de mutlak olarak kaynağı
ilahî ve kutsal kabul edilen Sultanlara
aitti. Yasama, yürütme, yargı; her ne varsa. “Hâkimiyet Allah’ındır” diyenler bunu ancak Cumhuriyet devrinde muhalefet olarak söyleyebildiler.

Hâkimiyetin
millete ait olduğunun kabulü şunun şurasında 96 yıllık bir olgu. 23
Nisan’da
şehit cenazeleri gerekçesiyle kutlamadığımız Millî Hâkimiyet / Ulusal
Egemenlik
buydu. Lâkin artan şehit cenazeleri düğünlere engel teşkil etmedi.

23 Nisan’ı sönük, 29 Nisan’ı ise gösterişli kutladık. Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa’dan çok Halil
Kut Paşa
’yı yada Sakallı Nurettin
Paşa
’yı konuştuk. Biz de yapmıştık; sendika olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü yerine 20 Mart Türk Kadınlar Günü’nü kutlama esası haline getirmiştik.

19 Mayıs yerine de 10 gün
sonraki 29 Mayıs tercih edilir zira Yönetici
Erk’in eski bir alışkanlığıdır
bu. Ve şimdiden bomba spekülasyonları sosyal medyada tartışılmaya başlandı. Neymiş; Anıtkabir’deki törenlerde şu olacakmış,
bu olacakmış.

Olsun
diye değil ama niye 29 Mayıs Kutlamaları
için bu senaryolar üretilmiyor. Teröristler
için askerî anlamda kalpgâh olan bir
mekân mı yoksa herhangi bir stadyum
yada kongre merkezi mi daha kolay
hedeftir?

Mevlâ
23 Nisan kutlayanların da, 29 Nisan kutlayanların da yardımcısı
olsun. 19 Mayıs’ı kutlayacakları da,
29 Mayıs’ı kutlayacakları da Tanrı
kötülüklerden esirgesin. Her iki
bayramı birliktelik bilinciyle
değerlendirenlerin sayısını arttırsın. Bayramlardan bile ikilik çıkaranları da Allah olaylarla
ıslah etsin
.

Osmanlı ile Cumhuriyet birbirinin düşmanı değil devamıdırlar. Kayı boyu
bile Osmanlı’yı kurarken Selçuklu misyonunun uzatmalı temsilcisi
olan Karamanoğulları gibi
beyliklerle uzun süre çatışmıştır. Ama biz
tarihte onları birleştirmişiz
. Şimdi de yapılması gereken odur; ara
bulmaktır, bütünleştirici olmaktır, hem Osmanlı’ya hem de Cumhuriyet’e sahip
çıkmaktır. Ve tabii ki hataları ayıklayan, yanlışları beyan eden bir bilinçle..

Bir
tarihçi olarak en keyifli işlediğim
konulardan biriydi İstanbul’un Fethi.
Fakat çok sonrasında da acı bir işgal
var, 13 Kasım 1918’de. Hani “Fâtih Topkapı’dan şehre giriyor” diye
mehter marşı yaptığımız, hani Ulubatlı
Hasan
’ı haklı olarak destanlaştırdığımız ‘Feth-i Mübîn’ 1915’te
çeyrek milyon şehitle “Çanakkale
Geçilmez
” dememize rağmen 3 yıl sonra Çanakkale Boğazı’ndan geçen
İngiliz – Fransız Donanmas
ı’nca fiilen
işgal
edilmiştir. Yani 465 yıl sonra.

Atatürk’ün 19 Mayıs
1919
’da Samsun’a çıkmasıyla
başlayan Millî Mücadele / Ulusal Hareket başarıya ulaşmasa ve kurtulduğumuz
için Kurtuluş Savaşı
adını
verdiğimiz
ölüm – kalım savaşımımız başarıya erişmeseydi bugün İstanbul’un Fethi Kutlamaları yerine “Vay be! Bir zamanlar İstanbul’u bile almıştık” diye iç çekme seanslarından başka bir
şansımız kalmayacaktı.

Allah’tan bir Türk Aklı
varmış da Osmanlı’dan Cumhuriyet’e
geçişi planlamış
. Allah’tan I.Dünya
Savaşı
esnasında bile kaybedeceğini anlayan bir-iki ekibin (İTC, VHC, TM) stratejik
hamleleri
olmuş. Cenâb-ı Hakk’ın
da yardımıyla düşmanı denize dökmüşüz de
İstanbulcuğumuza
4 yıl 10 ay 23 gün sonra
tekrar kavuşmuşuz.

Cepheden cepheye Allah, Atatürk’ten ve
silah arkadaşlarından razı olsun!

 

NOT:
Bu yazı 4 yıl önce yazılmıştı. Patinaj nedeniyle ve Millî Egemenlik kavramının
100.Yıldönümü hasebiyle tekrar yayına konmuştur.

Dünya Tarihinde Orta Asya

0

Müellifi Peter Benjamin Golden,  kitabı hakkında şu bilgileri veriyor:

‘Bu kitabı
yazmamdaki gayem, dört bin yıldan fazla bir zaman boyunca Mançurya
ormanlarından ta Macaristan bozkırlarına kadar uzanan muazzam bir bölgenin siyasi,
iktisadî ve kültür tarihini özetlemekti. Orta Asya, yüzyıllar boyunca bugünkü
dünyanın biçimlenmesinde mühim roller oynamış medeniyetlerin, dinlerin,
imparatorlukların ve şair siyasi teşkilâtların buluşma yeri olmuştur. Dünya Tarihinde
Orta Asya
, giriş mahiyetinde bir kitaptır. Gayesi de dünyanın bu çok önemli
bölgesindeki ülkelerin ve halkların tarihini aydınlatarak bugünkü dünyaya şekil
veren etkenleri genel çizgilerle izah etmektir. Türk okuyucuları için Dünya Tarihinde
Orta Asya’nın sayfalarında görülen isimler, milletler ve yer adları yabancı
olmayıp Türkiye Türkleri tarihinin ayrılamaz parçalarıdır
.’

 Üçüncü
baskısı yapılan 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 246 sayfalık eserde, bölge tarihi
bir bütün olarak ele alınmakla birlikte Türklerin en eski tarihinden bugüne
uzanan tarihî silsileyi efradını câmi ağyarını mâni bir şekilde sunuyor. Türk tarihinin
en eski dönemlerine, bilhassa yerleşik-göçebe toplumların ilişkisi ve bunun
neticesi olarak milletlerin teşekkülüne dair fikirleri de ihtiva ediyor.  

Esasen Orta Asya, Türkler için tarihin başlangıcından
beri yüksek öneme haiz olmuş bir coğrafyadır. Bazı milletler vardır ki gücünü
coğrafyasından alırlar. Türkler, coğrafyalarının itici gücünü kullanarak, Dünya
üzerinde daha geniş alanlara yayılmışlardır. Tarih boyunca bu şekilde geniş bir
alanda etkinliğini devam ettiren Türkler için Orta Asya hep çözülmesi gereken,
Türk tarihinin gölgede kalmış sırlarını barındıran bir coğrafya olmuştur.

Eser İngilizce okuyan kütleye hitap edecek şekilde
hazırlanmış olmasına rağmen, yazarın deyimiyle kaleme alınırken her zaman Türk
okuyucu kitlesi göz önünde bulundurulmuştur. Tam mâniasıyla Orta Asya tarihi değildir.
Fakat yine de hayli geniş bilgi verilmektedir.

Kitap, biri ‘Giriş’ 
olmak üzere,  toplam on kısımdan
oluşmaktadır.  Bölümler kronolojik tarihe
paralel kademeli bir şekilde sunulurken, dönemin hayatına damgasını vuran
önemli özellikler bölüm başlığı olarak seçilmiştir.

Binci bölümde Orta Asya Toplumunun yapısı bu
coğrafyada yaşayan insanlar hakkında bilgi veriliyor.

‘Savaşı Meslek
Edinenler
’ başlığını taşıyan ikinci bölümde M.Ö. 3000 yıllarında Hint
Avrupa dil ailesini oluşturan insanlar anlatılıyor.

Üçüncü bölümün başlığı ‘Kutlu Kağanlar: Türkler ve Halefleri’dir. Bilgiler, Asya Hun
Devleti ve Hun Hanedanının çöküşü sonrasındaki güçler: Avarlar, Eftalitler ve
Wei Devleti hakkındadır.

‘İpek Yolu
şehirleri ve İslâmiyet
’ başlıklı dördüncü bölümde, bölge ticaretinde etkili
olan Soğdlulara geniş yer verilmiştir. Sâsâni devletini târih sahnesinden silen
Emevi İslam Devleti ana konuyu teşkil ediyor.

Beşinci Bölümde ‘Bozkır
Semâlarında Hilâl: İslâmiyet ve Türkler
’ başlığı altında göç hareketlerine
de yer veriliyor. Bu bölümde yer alan diğer konular: Hazarlar, Karahanlılar ve
Selçuklular gibi devletler, Dîvânu Lügati’t-Türk ve Kutadgu Bilig gibi kültür
eserleri…

Altıncı Bölümün başlığı, Asya tarihinde köklü
değişikliklere sebebiyet veren ‘Moğol
Kasırgası
’dır. Bilindiği gibi Cengiz Han, önce Moğol kabilelerini bir araya
toplayıp çevre halk ve devletleri kontrol altına almış, yönünü batıya çevirerek
Asya’daki devletlerin üzerinden silindir gibi geçmiştir. Çocukları ve torunları
tarafından kurulan devletler uzun ömürlü olamamıştır.  

Yedinci Bölüm, Uzun ömürlü olamayan söz konusu
devletlere tahsis edilmiş. Bu bölümdeki satır aralarında, günümüz Türklerinin
ibret alacağı son derece mühim mesajlar var: Moğollar, kendi kültürlerinden
uzaklaşıp bulundukları bölge halkının kültürlerini benimsediklerinden eriyip
yok olmuşlardır. Bunun tek istisnası Altın Orda Hanlığıdır. Onlar İslâmiyet’le
şereflenmişler ve diğerlerine nazaran daha uzun ömürlü olmuşlardır.   

Sekizinci Bölüm, ‘Barut Çağı ve İmparatorlukların Tazyiki’ başlığı altında Türk
asıllı Babür ve Safevî hanedanları ile Rus Kinezliklerinin genişlemesi
anlatılıyor.   

‘Modernite
Meseleleri
’ başlıklı Dokuzuncu Bölümde;  Rus İmparatorluğu’nun Asya kıtasındaki Türkler
üzerinde kurduğu hâkimiyet hakkında bilgi edinmek mümkün oluyor.

Eseri Doç. Dr. Yahya Kemal Taştan dilimize
çevirmiştir.  

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

PETER B. GOLDEN:                                                                                                                                           
Amerikalı tarihçi ve Türkologtur. 1941
yılında Amerika’da doğdu. Rutgers Üniversitesi’nde tarih profesörüdür. Tarih doktorasını
1970 yılında Columbia Üniversitesi’nde tamamladı.

Yazar,
araştırma inceleme ve başvuru kitapları grubunda eserler yazmıştır.  ‘Türk
Halkları Tarihine Giriş ve Hazar Çalışmaları
’ başta olmak üzere Orta Asya
üzerine yayımlanmış 60 çalışması vardır. Bunların dışında henüz kitap hâline
getirilmemiş makaleleri bulunmaktadır. 

 

Doç. Dr. YAHYA KEMAL TAŞTAN

Süleyman
Demirel Üniversitesi’nde lisans, Kırıkkale Üniversitesi’nde yüksek lisans
eğitimi gördü. Gazi Üniversitesi’nden Dr., Ege Üniversitesi’nden Yrd. Doç.
Dr. ve aynı üniversiteden Doç. unvanlarını aldı. Aynı üniversitenin Türk
Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Sosyal, Ekonomik ve Siyâsî İlişkiler Anabilim
Dalı’nda öğretim üyesi olarak vazife görmektedir.

 

Diğer
eserlerinden bâzıları: *Balkan
Savaşları ve Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu
, *93 Osmanlı Rus Harbi ve Başımıza Gelenler, *Mehmet Fuat Köprülü. 
   

 

DERKENAR:

DÜNYA TÂRİHİNDE
OTA ASYA
   İSİMLİ KİTAP HAKKINDA BİR DEĞERLENDİRME YAZISI:

Öncelikle çalışmanın sıra dışı
olduğunu belirtmeliyim. Gökalp, Akçura tekrarları barındırmayan, beklenmeyen
noktalardan eleştiriler getiren değişik bir üslupla yazılmıştır. Yazarın dili çok
iyi; matematiği andırıyor: Neredeyse her hüküm, hemen öncesinde bir sebebe
bağlanıyor. Bu da tezleri kuvvetlendiriyor.

Kitabın 74. sayfasında şöyle bir ifade
var: “… düşmana karşı savaşanlar,
savaşmak arzusu taşıyanlar, ülküleri için şehit veya gazi olanlar potansiyel
kahraman / isimsiz kahraman adayıdırlar. Buna karşılık savaşmak istemeyenler
yahut savaş meydanlarından kaçanlar, yoldaşını terk edenler, ‘bir yosmaya
değişilecek’ etnik ihanet içindeki hainlerdir
.”

Bu satırlar, büyük Türk Milliyetçisi
Hüseyin Nihal Atsız’ın ‘Yolların Sonu’
isimli eserinde geçen ‘Hâlbuki yoldaşını
bırakıp dönenlerin / değişilir topu da bir sokak kaltağına
’ mısraını
hatırlatıyor.

Bir Turancı gözüyle bazılarına
katıldığım, bazılarına soru işareti koyduğum notlarım şunlardır:

‘… imparatorluktan millî devlete
geçilirken çözülmeden rafa kaldırılan meseleler, bir süre sonra tekrar gündeme
gelmiştir. Turancılık, millî mücadele ile mahkûm edilirken, ondan miras kalan ‘esir Türkler‘ ifadesi, Türk
milliyetçiliğini beslemiş; yedi düvele karşı verilen mücadelenin yerini de
soğuk savaş dönemindeki ideolojik harp almıştır. Bu hâliyle bir ‘iç harp ideolojisi
‘ne dönüşen milliyetçilik, kurucu vasfını yitirmiş; kuvve’den fiil’e çıkmış ve
bir daha o mevkiini terk etmemiştir.’
(sayfa 13)

‘… Türk milliyetçileri, Macarların
Ural-Altay ve Fin-Macar halklarının birliği olarak gördüğü Turancılık fikrine
çoğunlukla sıcak bakmamışlar; onu, dilleri ve dinleri bir Türk ittihadı biçiminde
değerlendirmişlerdir. Bu sebeple Türk Turancılığını
siyaset ve kültür açısından Türklerin birliğini hedefleyen bütün Türklük (Pantürkizm)
olarak nitelendirmek gerekir.’
(sayfa 180)

‘… Türklük sahasını dikenlerden,
çalılardan temizlemek ve böylece yeni bir Türk medeniyeti yaratmak isteyen Türkçüler,
kozmopolit imparatorluğu, millî kültürün kaybedilmesindeki en önemli sebeplerden
biri olarak görmüş ve hakiki karakterini muhafaza ettiği düşünülen İslâm öncesi
tarihe ve Orta Asya Türk tarihine özenerek yeni bir kimlik yaratmayı
hedeflemişlerdir. Hesaplaşılması gereken bir diğer mühim unsur da
ümmetçiliktir. Türkler millî şuura sâhip en eski kavimlerden biri olmakla
birlikte, İslâm’ı kabul etmelerinden sonra yaşadıkları siyasi, dinî (mezhep) ve
coğrafi ayrılıklar sebebiyle millî şuurlarını kaybetmişlerdir. Birbirlerinden
habersiz ve aynı millete mensup olduklarının farkında olmadan kavgaya
tutuşmuşlardır. Osmanlı tarihlerinde tahkir edilen Cengiz ve Timur, gerçekte Türk
hükümdarları olmasına rağmen, tarihin öznesi olamamışlardır.
(sayfa 131)

‘… romantik tarihçilik, geçmişin
ihtişamlı sayfalarından özünü aynen korumuş Türk kültürünü bulmaya ve altın çağ
efsanesi ile gelecek tasavvuru yaratmaya çalışırken Oğuz Han’a, Cengiz Han’a ve
Timur’a benzemeye çalışan bir Türk birliği projesinin doğmasına da zemin
hazırlamıştır. Yitik vatan karşısında tarihin karanlık sayfalarından çıkarılan
Turan, yeni bir hayat sahası, Türklük şuurunu besleyen müphem bir ideoloji ve
coğrafya olarak dönemin edebî ürünlerinden en sık işlenen konulardan birini
teşkil etmiştir.’
(sayfa
154)

‘… Türk milliyetçiliğinin önünde iki
tercih vardır: Birincisi, elde kalan topraklarla yetinerek, Anadolu ve Arap
topraklarını içeren yeni bir vatan ve kimlik tesis etmektir. Sait Halim
Paşa’nın ‘Müslüman’ın vatanı, şeriatın
hâkim olduğu yerdir
’ diye formülleştirdiği bu yeni vatan, Arnavut ve Arap
milliyetçiliklerinin baş göstermesiyle mâniasını kaybetmiştir. İkincisi ise
Rusya’nın boyunduruğundaki Türklerin yaşadığı coğrafya ile Anadolu’yu
birleştiren büyük bir Türk cihan devletinin tesisidir. Gerçekte her iki seçenek
de Balkanlar’daki toprakların kaybı neticesinde ortaya çıkmış; (Mehmet Ali) Tevfik
Bey’in temsil ettiği intikamcı yaklaşıma oranla meseleye daha gerçekçi
açılardan bakmıştır. İlki imperial vatandan arta kalan topraklarda savunmacı
bir milliyetçiliği, ikincisi ise bütün Türkleri birleştirmeye yönelik romantik
ve kaybedilen toprakları geri isteyen milliyetçiliği ifade etmektedir.

‘Turan topraklarının yitirilmesinin
yarattığı rahatsızlık karşısında Batı’daki ‘pan’ hareketlerden devşirilen,
millî kimlik yaratmak ve Türklük bilinci oluşturmak maksadıyla üretilmiş
ideolojik bir araç olduğunu ileri sürmek mümkündür. Denilebilir ki, felâketle
neticelenen Balkan Savaşları ile Osmanlılık fikri geçerliliğini kaybederken, bu
süreçte gelişen Türkçülük fikri, ‘Turan‘
adlı muhayyel vatanla kütleleri seferber etmeye ve bir etnik bilinçlenme yaratmaya
çalışmıştır.’
(sayfa
174, 175) 
(İnternetten alınmıştır, yazarı
belli değildir.)

KUŞBAKIŞI:

İNSANLIK
VAZİFELERİMİZ: Sağlıkta, Hatalıkta, Zenginlikte, Fakirlikte, Cenazede ve
Taziyede

Cenâb-ı Allah’ın yeryüzündeki halifesi
olarak yaratılan insan, dünyaya açılan ilk canlıdır. İlk İnsan Hz. Âdem aynı
zamanda ilk peygamberdir.

Allah, insanı en güzel ve en mükemmel bir
şekilde yaratmıştır.

Yeryüzündeki bütün canlı ve cansız
varlıkları insanın hizmeti için yaratan Allah (c.c.) insanı akıl, şuur ve gönül
sâhibi kılarak üstün olduğunu ispatlayacak nimetlere gark etmiştir. Bunun için
insanın bedenî, maddî mükemmelliğin yanında bir de rûhî mükemmelliği mevcuttur.

İnsana bütün isimler öğretilmiştir. İnsan,
Allah Teala’nın lütfu ve inâyeti sâyesinde hâlini anlatan, ihtiyaçlarını
görebilen, medenî yaşayışla huzur bulabilen bir ortama kavuşmuştur. İnsan olmak
en büyük nimettir.

Eserde bu konular ele alınıyor. Emekli
Müftü Ragıp Güzel’in hazırladığı
kitap,  13,5 X 21 santim ölçülerinde, 330
sayfadır.

ÇELİK YAYINEVİ: Ticarethâne Sokağı Nu: 19/A
Sultanahmet, Fatih 34110 İstanbul. 

Telefon: 0.212-511 28 11 Belgegeçer: 0.212-511 28
12

 e-posta: info@celikyayinlari.com  www.celikyayinlari.com   

 

TÜRKİYE ve İRAN / Gelenek Çağdaşlaşma, Devrim: 

Türkiye ve İran…
Moğol baskınları, askerî mağlubiyetler ve vergi isyanları gibi ortak
problemlerin etkin rol oynadığı devrimlerle ortaya çıktılar. Târihin büyük
devletleri olan Osmanlı ve Pehlevi Devleti, 20. Yüzyıla damga vuran devrimleri
içerisinde yaşanan ‘çağdaşlaşma’ pratiği onları ileriye taşımıştı. Bu 2 şark
devletinin bu modernleşme serüveni karşılaştırmalı bir üslup ile ele alınabilir
mi? Türkiye 1923’de İran da 1976’da monarşi kurumlarını tasfiye ettiği ve
farklı karakterlerde yeni rejimleri inşa ettiği radikal süreçler yaşadılar. Bu
iki devrim arasında mukayese yapılabilir mi? Tolga Gürakar kitabında bu soruların cevabını veriyor.

Mukayeseyi yaparken
de bu devrimlerin farklı târihî gerçekler, yapı ile ilgili farklı değerler
dizisi, farklı çelişkiler ve farklı dış olaylardan etkilendiği gerçeğine sâdık
kalmış, ‘İran neden böyle?’ sorusunun
akılları karıştırdığı bugünlerde İran’ı anlamak ve kendi târihimiz ile
arasındaki ilişkiyi kavrama maksadına yönelik bir okuma çok faydalı olacaktır.

Türkiye ile yakın bir
kültürel mirasa sâhip olan bu devletlerin târihini okurken, şüphesiz
Türkiye’nin kültür ve târihî mirasını daha iyi anlama imkânı bulunabiliyor.
Farklılıklar görüldükçe her iki medeniyetin yapı taşlarını anlamak
kolaylaşıyor. 2012 yılında basılan kitap 440 sayfa.

KAYNAK
YAYINLARI:
Telefon:
0.212 – 252 21 56  Belgegeçer: 0.212 –
249 28 92

e-posta: bilgi@kaynakyayinlari.com      / www.kaynakyayinlari.com

Meşrutiyet Caddesi Nu: 6 Kardeşler Han
Kat 3 Galatasaray, Beyoğlu – İstanbul 

 

OSMANLI MEKTEPLERİ:

‘Her resim bir fikirdir. Bir resim 100 sayfalık bir yazı ile ifâde
olunamayacak siyâsî ve hissî mânâları telkin eder. Onun için ben, tahrirî
münderecattan (yazılı bilgilerden) ziyâde, resimlerden istifade ederim
.’
Sultan İkinci Abdülhâmid Han, böyle söylemiş. Sözlerine kulak verince, 3 kıtada
inşa ettirdiği yüzlerce mektebi neden fotoğraflarla tescil ettirdiğini daha iyi
anlıyoruz. Kim bilir, belki de hakkında edilecek kem sözlerin kokusu burnuna
gelmiş ve gelecek kuşaklara cevap olsun diye o zamandan tedbirini almıştı. Söz
konusu fotoğraflar, Osman Doğan’ın
hazırladığı kitabın sayfalarında karşımıza çıkıyor. Yemen’den Bursa’ya, Selânik’ten
Bağdat’a, İkinci Abdülhâmid Han devrinde inşa edilen okullara ait fotoğraflar,
kitabın ifâdesiyle söylemek gerekirse, 33 yıllık bir devrin eğitim bilânçosudur.
Kara ve deniz harp okulları yanında açılan tıp, hukuk, güzel sanatlar, ziraat,
sanayi, öğretmenlik, mâliye ve dil okullarına dair fotoğraf ve kartpostallara
bakınca anlıyoruz ki memleketin her köşesi ilim kandilleriyle donatılmış.
Medrese ve mektep görmemiş kimse kalmasın diye yüksekokul, lise ve ortaokul
yanında köylere varıncaya kadar ilkokullar açılmış. Kimsesiz çocukları meslek
sâhibi yapmak için açılan okullarda terzilik, kunduracılık, marangozluk,
dokumacılık gibi pek çok bölüm hizmet vermiş. ‘Gerici padişah’ suçlamalarına fotoğrafların şâhitliğinde sessiz ve
net bir cevap değerindeki özenle hazırlanmış bu kaynak, Abdülhamid’in kültür,
sanat, mimarî, askerî, ilim ve teknoloji alanlarındaki hizmetlerinden sâdece
eğitim sahasındakilerin bile iftiralara ne kadar güçlü bir cevap olacağını
gösteriyor. Sultan İkinci Abdülhâmid Han susuyor, yaptıkları konuşuyor. Yeter
ki bir kulak veren olsun! 2007 yılında yayınlanan kitap, 365 sayuadır.

ÇAMLICA BASIM YAYIN: Merkez: Telefon: 0.212 – 657 88 00 www.camlicabasim.com

İdeolojilerin Bedelsiz İş Gücü: Türk Gençliği

0

“…sana
şöyle bir soru daha sorayım; söylediklerin atlar için de geçerli mi? Yalnızca
bir adam dışında herkes onların iyiliğine mi çalışıyor? Bunun tam tersi doğru
değil mi? Bir ya da yalnızca birkaç adam onların iyiliği için çalışır; seyisler
atları eğitir, binicileri ise sakatlar. At olsun, başka bir hayvan olsun,
söylediklerim doğru değil mi, Meletus? Elbette ki doğru. Sen ya da Anytus ne
söylerseniz söyleyin bunun bir önemi yok. İddia ettiğiniz gibi bir kişi dışında
dünyanın geri kalanı gençlerin iyiliğini isteseydi gençliğin durumu fevkalade
olurdu. Ve sen, Meletus, gençleri zerre kadar umursamadığını bize gösterdin. Bu
umursamazlık her halinden belli oluyor.” (1)

 

            Sokrates, sonunda ölüme mahkûm
edildiği yargılamada “gençleri yozlaştırdığı” iddialarına yukarıdaki sözlerle
cevap veriyordu. Meletus’un şahsında aslında bütün Atinalılara yönelttiği
“gençleri umursamama” ithamı aradan bin yıllar geçmiş olmasına rağmen hala
canlı olan evrensel bir realitedir.

 

            Benim çocukluğum ve gençliğim var
olan bütün ideolojilerin temsilcilerinin ağzından “gençlik elden gidiyor,
gençliğe sahip çıkmalıyız” sözlerini işitmekle geçti. Başta siyasal İslamcılar
olmak üzere, bu sözü o kadar içten ve o kadar ateşli bir şekilde dile
getiriyorlardı ki dinlediğinizde o ideologların hayatlarını gençliği kurtarmaya
adadıklarına inanabilirdiniz.

 

Mezarında Ters Dönen Karl Marx!

 

            Allah’ın bir insana bahşedeceği en
büyük nimet “düz insan olmak” nimeti olsa gerek. Çünkü düz insan olmak sizi
tarifi imkânsız şekilde apolitik biri haline getiriyor. Hayata ve olaylara
ideolojilerin at gözlüğüyle bakma sığlığından uzak kalıyorsunuz. İnsanları
dünya görüşleriyle değil temel insani değerlere sahip olup olmamalarıyla
değerlendiriyorsunuz. Bu da her ideolojiden samimi arkadaşlarınız olmasını ve o
arkadaşlıklar sayesinde o ideolojik yapıları tanımanızı sağlıyor.

 

            Asıl konuya dönecek olursak,
“gençliğe sahip çıkma” iddiasıyla ortaya çıkan bütün ideolojilerin tıpkı
Sokrates’in yaptığı at benzetmesinde olduğu gibi gençliği eğitilecek değil de
üzerine binilecek bir at olarak gördüklerini söylemek yanlış olmaz. Böylece
ideolojiler gençliği yani atları eğiten seyis olmayı değil, onların sırtına
binerek sakatlayan jokey olma yolunu seçmektedirler.

 

            İster devrimci marjinal sol gruplar
için, ister ülkücüler için, ister siyasal İslamcılar ve/veya tarikat/cemaat
yapıları için gençlik sadece ve sadece bir insan kaynakları (Human Resources)
faaliyeti konusu ve bedelsiz bir işgücü nimeti olmayı ifade eder. Genç insan,
hayatı tanımadığı, henüz yeterince “kazık yiyerek” tecrübe sahibi de olmadığı
ve hayata dair bir şeyleri değiştirme azim ve hayaliyle dolu olduğu için
manipüle edilmeye en müsait hedef kitleyi teşkil eder. Gençlere pankart
yaptırır pankart taşıttırırsınız, broşür bastırır kapı kapı dolaşıp broşür
dağıttırırsınız, parti, vakıf veya dernek binasını temizlettirirsiniz, çay
demletip çay servisi yaptırır ve bulaşıkları yıkattırırsınız, afiş
astırırsınız, stant kurdurup orada bekletirsiniz, masa-sandalye ve sair eşyayı
taşıtırsınız. Velhasıl çalışmaktan canlarını çıkartırsınız ama onların gıkı
çıkmaz bilakis yaptıkları bu işlerden keyif alırlar.

 

            Ülkü ocaklarında da durum böyledir,
MGV mekanlarında da.. Marjinal sol grupların dernek ve/veya partilerinde de
aynıdır. Karl Marx, o marjinal sol grupların gençlerin emeğini nasıl
sömürdüklerini görseydi, adamcağız mezarında ters dönerdi!

 

İyi de Niye?

 

            Peki, Türk gençliği efendice (!)
okulunu okuyup, olaylara hiç karışmadan (!) tahsil hayatını tamamlamak varken
bu ideolojik grupların içine neden dâhil olur? Bu sorunun sosyolojik ve
psikolojik olarak çok geniş ve uzun bir cevabı olmakla birlikte meselenin
temelinde şöyle bir cevap yatmaktadır; Çünkü Türk gençliği devletinin tarih
boyunca vatandaşının hayatını kolaylaştırmak yerine hep hayatı zorlaştırıcı iş
ve işlemler yaptığını görüp bir şekilde bunu değiştirme arzusuyla bu yollara
sapar!

 

            Düşünün ki, hani neredeyse “gençliğe
sahip çıkmalıyız” sözünün telif hakkını alacak kadar bu sözü sahiplenen siyasal
İslamcı bir iktidarın zamanında bile nepotizm (adam kayırma), hizipçilik, hak
ve adalet duygusunun ortadan kalkması, yolsuzlukların alıp başını gitmesi,
işsizliğin rekor seviyede artması, üniversite mezunları bir yana iki yüksek
lisans bitiren insanların bile iş bulmakta zorlanması vb. olumsuzlukları gören
Türk gençliğinin hayata ve geleceğe umutla bakmasının imkânsız olduğunu
söylemeye gerek yoktur.

           

            2 Mart 2019 tarihinde yayınlanan “Bu
Şartlarda Köle Bile Alamazsınız” adlı yazımızın sonuç kısmını burada bir kez
daha tekrar etmekte yarar var çünkü o günden bu güne hiçbir şey değişmedi.

 

            “Bu ülkenin gençleri on yıllar süren
bir tahsil hayatından sonra işsizlikle yüzleşmemeliler. Bu ülkenin gençleri
KPSS’de birinci olup mülakatlarda elenmemeliler. Bu ülkenin gençleri iş
bulamadıkları veya atanamadıkları için intihara sürüklenmemeliler. Bu ülkenin
gençleri, “okusam da hiçbir şey değişmeyecek” düşüncesine
kapılmamalılar.

Aksi
halde geriye, yıkılmış köprüler, bozulmuş yollar, susuz çeşmeler, viraneler,
harabeler ve yüzlerindeki ışığı kaybetmiş yaşayan ölüler kalır.” (2)

 

            Türk gençliğinin sorumluluğunu
sırtında taşıması gerekenler bir zahmet o sorumluluğun gereğini artık yerine
getirsinler, hiç olmazsa Türk gençliğini azıcık olsun umursamaya başlasınlar.
Gençliği umursamayıp onların sırtına binenler de lütfedip insinler çünkü o
terazi o sıkleti çekmiyor artık!

           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(1)
Platon, Sokrates’in Savunması, Çev: Emre Alagöz, Panama Yayıncılık, Ankara,
2015, s. 27-28.

(2) http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/9469

Yine de Sevgiden Yana

0

Hırçınlaşan
bir dünyanın eşiğindeyiz, malûm. Âdeta vahşet kol geziyor. Acıların her cinsine
tanık olduk. Tanış olduk. Azgınlıktan, sapkınlığa, belânın her türlüsü arz-ı endam içinde. Aile facialarından, kadın ve çocuk mağdurlarına,
cinnet geçirenden, ihanete kadar. “Bu kadar da olmaz” demekten usandık.  Bu hale nasıl geldik? Bunun cevabı kolay
değil. Geri dönüp bakıldığında yılların birikimiydi. Öyleyse yüzleşmek lazım.  Hiç kimse masum
değil. Buraya nasıl gelindi? Determinizmin
temel ilkesi der ki;” benzer sebepler benzer sonuçlar verir”.  Atalarımızın daha manidar görüşü de var, ”ne
ekersen onu biçersin” der. “Ne doğrarsan aşına…”der. Ya da Arap lisanıyla “men dakka-dukka
(eden bulur)”. Bu vecîz ata sözleri yetmezmiş gibi, bir dipnot da Şener Şen’den
gelsin, “evet yaptım, ama bir sor ki niye yaptım”der. Tipik sebep-sonuç
ilişkisi.

Kavramlar sonuçta
icra makamı değil. Yazılı kurallar ihlâl
edilmeseydi,  hukukî problemler zaten yaşanmazdı.
İbn–i Rüşt, kötü fiiliyatın
bir tercih olduğunu söyler. O’na göre kişi yaptığından sorumludur. Elbette öyle
olmalıdır. Rampa aşağı aracı boşa alarak uçuruma yuvarlanıp, ölüme sebebiyetten
tutuklanan yaralı-bereli adam gibi; “ben kaderin mahkûmuyum!”, ne alâka? Yükleyin
kadere, nasıl olsa ortam da müsait. Bütün kabahatleri kirli-paslı ne varsa
yutan bir esrarlı mefhum. 
Karacaahmet gibi, gömdükçe çıt yok.

Yine bir
felsefî görüşe göre de, “mutlak kötü” insan yoktur denir. Bilvasıta kötü olunduğu iddia edilir. Yani ait olduğu çevrenin insanı kötülüğe
vasıta ettiği söylenir. Kısmen de olsa ikna edici bir görüş denilebilir. Yani
canilerin-tufeylilerin arasında iseniz, -savunma adına da olsa- onlara benzeyen
donanımda silah ve teçhizatta olmalısınız. Kural budur. Giydirmek gerekirse, Saddam Hüseyn buna bir örnek. Çevresinde hatırı sayılan biri, köklü aileye
mensup,  iyi bir insan olarak bilinirdi. Ne
zaman ki yeşil sosyalist Baas rejimi onun liderlik yeteneği ile
birleşince, son zamanların sayılı kitle katliamcısı olarak ün salmıştır. Yine George Walker Bush. O da
hatırlı, sakin ve saygın bir eyalet valisiydi. Ne olduysa oldu, başkan seçildi.
Etrafı ölüm kusan füze başına/kişi hesabı yapan silah tüccarlarıyla donatıldı. İşte
daha sonrası malum; büyük facia. Irak’ta milyonu aşan katliam,
binlerce sakat ve yıkık bir ülke.  Ne var
ki, o kendi halindeki eyalet valisi de daha sonra bir canavar ruhlu olacaktı.
Nitekim öyle oldu. Yakın tarihe, süper dünyanın modern giyimli, ancak ayıplı, canî ruhlu eli kanlı biri olarak geçti. Ne yazık ki, insanlık suçu
işleyenleri hesaba çekecek beşeri bir mahkeme henüz yok. Öyleyse;
Mahkeme-i kübrâ onları bekliyor. Öyleyse,” zalimler için yaşasın
cehennem!”.    

Kötülük dünyasına
isyan eden Müslümvari duruşu da anlamak lazım. Zaman zaman “yıkılasın
ey dünya” dediğimiz nice garabet
hadiseler yok mudur? Elbette vardır. Aynı coğrafyada yetiştik. Aynı bereketli
toprağın ekmeğini yedik, suyunu içtik. Gün oldu sevincimiz bayram oldu. Gün
oldu, dertleri içimize gömdük. Ekmeğimizi acılara
banarak yedik. Soru aynı; bu hale
nasıl geldik? Toplumsal yüzleşme”den
önce kendimizle yüzleşmek daha iyi olmaz mı?. Bu toprağın büyüklerinden;
sevgiyi, paylaşmayı, dostluğu, vefayı öğrenmedik mi?.  Kibirden, yalandan, iftiradan, riyadan uzak
durmayı da. Bir karınca yuvasını bozmanın vebalini, inleyen mazlumun ahının arş-ı âlâya çıktığını duymayan mı var.

Hadi sevgide
buluşalım. Hakimiyetimize sınır çizelim. Tabii ki Ehl-i beyt mensubu
arkadaşların ”sevgide buluşalım” sözü çok güzel. Ancak bu
davet, zülfikârı göstererek olmuyor. Yani mefhum-u
muhalifle; “buluşmazsanız artık siz bilirsiniz” der gibi (biraz da abartmış
olalım). Tedirginlik anlamında.
Aslında Neden o sanat harikası çift başlı mübarek aparat, Hz.Ali ile
anılıyor ki. Bu çağrışım nedendir bilinmez. Din sosyologlarına sormak lazım.
Bana sorarsanız Hz peygambere yakınlığı ayrı tutarak Ali, büyük bir filozoftur.
İlim adamıdır. “Devletin dini adâlettir” evrensel tanımlamasıyla devlet
felsefesine sahip bir değerli devlet başkanı-halifedir. Ayrıca çok özel bir
yeri olan sahabedir. İlmini kaynağından almıştır, Hz peygamberin
talebesidir.        

Evet iddia ediyoruz, dünyayı
sevgi ve barış kurtaracak. Bütün kötülükler, sevgi ve muhabbetle arınacak.
İlahi hitabında Cenab-ı Hak, “şahit olsun, tanık olsun” diye kasem ediyor. Kainatın
her bir unsurunun bir ayet olduğu bu
ilahi deveranında, muhabbet sarmalı nasıl görül(e)mez ki:

 

Dinle bak,
nağamatın raksıyla, cezbe-i ilâhîye gidenleri gör!

Mevcudatın
vird_i lisanatıyla, o sırrı terennüm edenleri gör!

 

Bu kadar sevgi kuşağı
atmosferinde abûs suratlı olmak için kasmaya ne gerek var. Yunus
tek başına zaten bir muhabbet adamı. Sevgi yüklü. Aşk adamı. Cennet diye izdiham edenlerin de önünü açan bir kocaman
yürek. Selam ve minnetle! Hoca Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Veli, Ahi Evran, Celaleddin
Rumî ve daha nice gönül adamları da öyle. Yetmez mi?  Böyle bir atmosferde nefretin adı mı olur?  Kimse inkâr etmesin, genetik yapımız sevgiyle
kodlanmıştır. Yürekten gelen nağmelerle büyüdük.  Yüzümüzü batıya dönmüş olsak da Asyalıyız. Asya
milletlerinde sevginin ve sadakatin manası çok yücedir. Dünya sarsılır ama
onlar asla. Bir Kafkas’lının o saf duygusuyla:

 

“Ömrümü
nurlandıran, sedagetindir senin.

Meni hoşbaht
eyleyen, mehebbetindir senin”.

 

İyi insan olmak, sevgiyle
donanmak dileği ile. 

19 Mayıs’ta Güneş Bir Başka Doğar…

  ‘’Bandırma
vapurunun yaşlı kaptanı:

–  Ne aksi, bu denizi
pek tanımam, pusulamız da biraz bozuk, der.  Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı cevap da o kadar
çarpıcı olur!

–  Mümkün
olduğu kadar kıyıları takip et. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim,
Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibarettir.’’

     15
Mayıs 1919’da Yunan orduları İzmir’e ayak basıp da işgali başlattıklarında;
insanlarımızın boynu bükük, umutları sönüktür.

    Vatan topraklarımızda kurtlar, kuşlar,
suskun; dağların başı dumanlı, özgürce akan sular bile sessizliğe
bürünmüş,  yemyeşil ovaları hüzün sarmış,
servi boylu ağaçlar iki büklümdür…

   Ama o
umudunu asla kaybetmemiş; ’’Bağımsızlık benim, milletimin karakterimdir’’
diyerek,  bu inançla milletin kararan
bahtını aydınlatmak üzere Samsun’da anakaraya ayak basmıştır.

    Tarih:
19 Mayıs 1919’u göstermektedir…

    Görünüşte diğerlerinden farklı olmayan bir
günü yaşamaya hazırlanıyordur Samsun…

     İzmir’in işgali üzerine duyulan tepkinin
getirdiği gerginlik, Rum Pontus çetelerinin her gün yarattığı tedirginlik, halkın
bakışlarından okunan yorgunluğa çökmüş, bezginlik her yana sinmiştir.

    Eğer o
dönemin Samsun’unu üç kelime ile anlatmak gerekirse şunlar söylenebilir:

    Yorgun, kızgın, bezgin…

     Aslında bu üç kelime, düşman çizmeleriyle
kirletilen vatan topraklarımızın işgalinden büyük bir ıstırap duyan herkes için
geçerliydi.

     Ama
o ne yorgundu, ne de bezgindi

     Sadece kızgındı, hem de memleketi bu hale
getirenlere çok kızgın…

     Mustafa Kemal Paşanın Anadolu
karasına ayak basmasıyla birlikte sadece kendisinin değil; milletimizin yeni
hayatı, yeniden yazılan kaderimiz de o gün başlayacaktır…

       O hem kendisi, hem de yurdumuz için büyük önem
taşıyan bu özgürlük yolculuğuna kırkına yaklaşmış olgunluğu, kendine güvenen
bir savaşçı olarak çıkmıştır.

      Onunla birlikte kader arkadaşlığı yapan
kurmaylarına gelince; hepsinin ortak nitelikleri, ülkelerine karşı besledikleri
köklü ve derin sevgidir.

     Mustafa
Kemal’in yurt sevgisi, iki kaynaktan beslenmektedir:

      Bir
yandan gençliğinden beri ülkesinin kaderi karşısında duyduğu övünç, bir yandan
da yurdun beceriksiz yöneticiler, yabancılar elinde gitgide çökmesinden doğan
utanç duygusu…

      Onun
yurt sevgisi;

       Uğruna çarpıştığı, daha da çarpışacağı vatan
toprağına, Rumeli’nin ovalarına, dağlarına, Anadolu’nun geniş düzlüklerine
karşı beslediği bağlılıkla daha da derinleşmiştir.

      Kendisiyle birlikte savaşmış insanları
yakından tanımasının bunda büyük payı vardır. Onun içindir ki, bağımsızlık
meşalesiyle aydınlanan bu yolculuğun yegâne güven, inanç kaynağı, Anadolu’nun
yiğit insanlarıdır.

     Mustafa
Kemal’in ilk işi; Türk Milletine karşı işlenen haksızlığın onarılmasını isteyen
telgraflarla sorumluluk bölgesindeki halkı uyarmak olmuştur.

    Samsun’un içinde de, halkta bir direnme
duygusu uyandırmak amacıyla Büyük Cami’de mitingler düzenlemiştir.

   Askeri alanda Anadolu ve Trakya’da kalmış
birliklerle hemen ilişki kurmuş. Siyaset alanında ise çeşitli Müdafaa-i Hukuk
grupları arasında bağlantı sağlamaya girişerek, kendisine verilen emre uyup da
bunları dağıtacak yerde, yenilerini kurmaya başlamıştır.

   Bu
gelişmeler karşısında İstanbul Hükümeti ama özellikle İngilizler telaşa
düşmüşler, Damat Ferit hükümeti Müfettiş Paşa’nın geri çağrılmasını
kararlaştırmıştır!

    Ama o
devrime giden ilk adımı çoktan atmış, Anadolu yaylalarına doğru tırmanmaya başlamıştır
bile…

      Mustafa
Kemal ve arkadaşları eski otomobiliyle Türklere mi, Rumlara mı ait oldukları
minarelerinden, ya da çan kulelerinden belli olan, kerpiç duvarlı, çökmeye yüz
tutmuş köylerden geçerler. Yolculukları sırasında arabaları birkaç kez bozulur.
En nihayetinde Mustafa Kemal arabadan inerek, arkadaşlarıyla yola yaya devam
ederler…

    Hedef,
Havzadır.

    Özgürlüğe giden yolda attıkları her adımda,
dağların temiz havası ciğerlerine doluyor; bereketli toprağın kokusunu derinden
hissediyorlardı.

    İşte vatan buydu, böyle de tertemiz
kalmalıydı.

    Sonra çevrelerinin özgürlük
havasına uyar, bir şarkı mırıldanmaya başlarlar:

   ‘’Dağ başını duman
almış,/Gümüş dere durmaz akar;/Güneş ufuktan şimdi doğar,/Yürüyelim
arkadaşlar;/Sesimizi yer, gök, su dinlesin,/Sert adımlarla her yer inlesin,
inlesin…’’

     Samsun’dan doğan özgürlük güneşi,
bağımsızlığımıza atılan bu ilk adımı aydınlatmış; bu kutsal yürüyüşü sadece
‘Yer gök, su’ değil, tüm işgal güçleri, vatana ihanet içindeki işbirlikçileri
de görmeye, dinlemeye başlamıştır.

    Ama
en çok da istiklaline inanmış, vatanına sevdalı Türk Milleti bu mısraları duyup,
söylemeye başlayacaktır.

    En
nihayetinde; düşman denize dökülmüştür.

    9 Eylül 1922’de, ‘’İzmir’in
dağlarında çiçekler de açacak, altın gümüş ova sırmalar da saçacaktır.’’

    101
yıl önce Samsunda atılan o ilk adım, bugün asırlık dev bir çınar olan Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunu, özgürce yaşamımıza neden olan devrimleri de
getirecektir.

      Ne mutlu bize ki, böylesine büyük bir
dâhinin önderliğinde bağımsızlığa kavuşan bir millet olabilmenin gururunu
taşıyoruz.

      O ilk adım atılmasaydı,
Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, bu günleri yaşayabilecek miydik acaba?

      Her 19 Mayıs geldiğinde, güneşin doğuşuna
dikkat edin!

      O sabah güneş bir başka doğar.

       Çünkü günün ilk ışıkları,
o büyük dâhinin devrimleriyle dolu Türk Milletinin çağdaş yarınlarını bir kez
daha aydınlatır.

Ramazan ve Oruç-1

“Gerçek
oruç, sadece yiyip içmeyi değil, boş ve hayasızca sözleri de terk ederek
tutulan oruçtur.” [Hakim]

“Mübarek
vakitlerde, günahlardan titizlikle uzak durmalı, taatları, ibadetleri ve her
çeşit hayratı artırmalıdır. Zira Allah-ü Teâlâ, tarafından sevilen kimse,
faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul olur. (Mev’iza-i hasene)

 

İslam’ın
beş şartından dördüncüsü, on bir ayın sultanı, muhterem, mübarek Ramazan
ayında, her gün oruç tutmaktır. Oruç, hicretten 18 ay sonra, Şaban ayının
onuncu günü, Bedir gazasından bir ay evvel farz oldu.

 Ramazan, “yanmak” demektir. Çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin
günahları yanar, yok olur. Bu ayda, Allah için az bir iyilik yapmak, başka
aylarda, farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz yapmak, başka aylarda yetmiş
farz yapmak gibidir.

Bu
ay, sabır ayıdır. Sabredenin gideceği yer cennettir. Bu ay, güzel huylu olmak
iyi geçinmek, dejenere olan insanlığımızın, imrenilen ve özlenen  “fabrika ayarlarına” dönme ayıdır.

Kimseyi;
“kırmamalı,
üzmemeli, rencide olabileceği kaba söz, gıybet, alaya alma, küçük görme,
aşağılama”
vb. kötü kelam ve davranışlarda kaçınmalıdır. Kendisine
kötülük edenlerden, kırıcı söz söyleyenlerden, münakaşa etmek isteyenlerden,
“ben oruçluyum” diyerek uzak durmalı kesinlikle kalp kırmamalıdır.

Oruç
tutmak, sadece belli bir süre midemizin aç susuz kalması değildir. Ya da en
leziz yemeklerle nefisimizi doyurup, sahura kadar eğlenip, öğleye kadar uyuyarak
günü doldurmak hiç değildir.

 Orucun, “sabır,
şükür, nefis terbiyesi”
vb. diğer ibadetlerle irtibatı vardır. Onun
için hadis-i şerifte, “Her şeyin bir kapısı vardır. İbadetlerin
kapısıysa oruçtur”
buyuruldu.

Ramazanın
her gecesi, gündüzü, her anı, “bedeni yormadan, sıkıntıya sokmadan” maddi ve
manevi tüm uzuvlarımızla, kalbimizle, zihnimizle, birlikte ibadetle, iyilik
yapmakla, gönül almakla, sevindirmekle, huzurla, aşkla ve sevgi ile huşu içinde
değerlendirilmelidir.  

Yani
bütün azalarımız, düşüncelerimiz, gönlümüz kötülüklere kapatılarak, güzel,
tatlı, kendimize ve insanlığa yararlı iyi iş ve söylemlerle, ibadetle meşgul
olmalıdır. Tüm insanlara karşı güler yüzlü, tatlı sözlü, mütevazı, nazik,
yüreği sevgi ve merhametle donatılmış, duygulu, hoşgörülü, yardımsever vb.
olmalıdır.

 

Merhamet timsali Hazret-i Ebu Bekir
efendimizin şu şekilde dua ettiği bildirilmektedir. “Hak Teala Cenneti ve
Cehennemi yarattı. Her ikisini de dolduracağını diledi. Hak Teala’dan, vücudumu
Cehennemi dolduracak kadar büyük yapmasını ve yalnızca oraya beni koymasını
başka kulunu koymamasını diledim. Böylece hem Hak Teala’nın takdiri yerine
gelmiş, hem de bütün insanlar Cehennem korkusundan kurtulmuş olurlar.”

 

Anne
baba, dede nine vb. akrabalar, hısımlar ve dostlar unutulmamalı, ihmal
edilmemelidir. Uzaktaysalar hal ve hatırları sorulmalı, yakındaysalar davet
edilerek gönülleri alınmalıdır. Komşular da ihmal edilmemeli, durumları
hatırları sorularak, gönülleri hoş tutulmalı, gerekli yardımda bulunulmalıdır.

Bu
ayda müminlerin rızkı artar. Bir kimse, bu ayda, bir oruçluya iftar verirse,
günahları af olur. Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açtırana
da, biraz süt ikram edene de, bu sevap verilecektir. Bu ayda, bir oruçluya su
veren kimse, kıyamet günü susuz kalmayacaktır buyurulmuştur.

Niyetimiz
Mevla’nın rızası için, samimi, sade ve mütevazı iftarlar verebilmek olmalıdır.
İftarın zenginliği, aşırı külfete sebep olması, nefsi okşayan şaşaalı,
gösterişe kayan, israfı körükleyen türden olması da uygun değildir.

 Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ay,
öyle bir aydır ki,” ilk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu Cehennemden azat
olmaktır.”
 Bu ayda her tarafta
hayır, hasenat, bolluk bereket olur.

Ramazan-ı
şerifte bir sayfa Kur’an-ı kerim okuyana, yüz nafile hac sevabı verilir. O yüzden,
edeple, saygıyla, huşuyla, buruk ve kırık bir kalple, Kur’an-ı kerim okunmalı,
geceler; zikir, istiğfar, münacat ve tefekkürle yad edilmelidir. Böylelikle
bedenler latif, geceler huzurlu, gündüzler bereketli, duygular deruni, zaman
kıymetli, ömür mesut geçer. İnsanlar nasıl yaşarlarsa öyle ölürler. Böyle bir
dünya hayatı olanın ahireti de mamur demektir.

Ramazan,
bol sevap kazanmak için bir fırsat, af edilmek için büyük bir ganimettir. Bu
ayda, emri altında olanların vazifesini hafifletenleri, Allah-ü Teâlâ affedip,
Cehennem ateşinden kurtarır.

Ramazan-ı
şerif, sadece, bu ümmete mahsustur. Hazret-i Ali, “Eğer Allah-ü Teâlâ, bu ümmeti
affetmek dilemeseydi, böyle bir takdiri olmasaydı, Ramazan-ı şerif ayını Müslümanlara
ihsan etmezdi”
buyuruyor.

Ramazan
ayı, en büyük nimetlerden, eşsiz hazinelerden biridir. Kur’an-ı
kerim, bu ayda indi. Affın, ihsanın, bereketin, iyiliklerin, güzelliklerin,
manevi atmosferin yağmurlar gibi yüreklere aktığı eşsiz müjdelerin dolu olduğu
bir aydır.  Bir günü, bine bedeldir.
Farzlara yetmiş kat sevap verilir. Nafilelere farz gibi sevap verilir. Hele
içinde bir de, “bin aya bedel olan Kadir gecesi” vardır ki, nimet üstüne
nimettir.

Bu
öyle mübarek bir aydır ki, bütün yılın günahlarına kefarettir ve mutlaka
temizleyicidir. Orucunu bütün uzuvlarıyla, bütün ruhuyla en samimi, içten
duygularla tutan mümin tertemiz olur. İşte hakiki oruç budur ve böyle
olmalıdır.

O
yüzden Ramazanın her günü bayramdır, çünkü her gün binlerce, yüz binlerce
Müslüman affa uğruyor. Bu günlerin kıymetini bilip değerlendirenin, bütün bir
senesi bereketli geçiyor.

Oruçluya
Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı boldur. Hazineler elinde iken, niçin aç durduğu Yusuf
aleyhi selama sorulunca, “Tok olunca açları unutmaktan korkuyorum”
buyurmuştur. Atalarımız da, “Tok, açın hâlinden bilmez”
demişlerdir.

Dünyada
misafir olan ey ahiret yolcusu, uyanmak ve dönüşü olmayan yolculuğa azık
toplama zamanıdır. Doğmak ölümün habercisidir. Her fani ölümü tadacaktır. Geçen
sene oruç tutan niceleri şimdi aramızda yoklar. Kimilerimiz de bundan sonraki
ramazanda olmayacaktır. Öyleyse bu ramazan bir fırsat, bizlere hediye edilmiş
büyük bir ihsandır. Bu nimetten yararlanmasını bilelim. Gönlümüze hikmet
pınarlarını, merhamet duygularını, sevgi ve dayanışma aşkını akıtalım.

Allah-ü
Teâlâ, bu mübarek ayda O’nun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin
razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, “maddi ve manevi, sağlığı, huzuru ve
mutluluğu”
hepimize nasip eylesin! Âmin.

 

                        Sevgiyle kalın…

Para ve Tatil Değil; Sağlık ve Hayat Önceliklidir

Türkiye’nin ve Dünya’nın önüne
dikilen virüs salgını binlerce insanı ölüme sürüklüyor. Bu virüs katliamına
karşı alınacak tedbirlerde insanlarımızın sağlık ve hayatı mı; yoksa para,
menfaat ve tatil konusu mu öne çıkıyor sorusu aklı karıştırıyor. Bazı çelişkili
tedbirler de alıyoruz. Doğruları yerine getirirken anlaşılmaz iç ve dış
baskılarla gevşemelere de gidiyoruz.

Bunların başında ara verilen futbol
maçlarının sürdürülmesi geliyor. Aslında futbol dâhil bütün federasyon
başkanları seçim görüntülü tayinlerle değil, doğrudan seçimle gelmelidirler. Müteahhitlerin,
korunan ve kollanan isimlerin yeri kendi mesleki alanları olmalıdır. Önce
seyircisiz daha sonra da Temmuz ayında seyirciliye geçecek olan futbol maçları
büyük risklerle doludur. Sürekli haklı olarak maskeden, fiziki mesafeden ve
hijyenden bahsediyoruz. Seyircisiz maçları oynatmak, futbolcular arasında fiziki
mesafenin korunmasını sağlayamaz. Futbolcular topa girmeyip fiziki mesafeyi
koruyamazlar. Fiziki mesafenin korunması ancak maçların açılışında ve İstiklal
Marşı’nın söylenmesinde olabilir. Futbol federasyonu başkanının hasta olacakları
ayırır maçlara yine devam ederiz ısrarını anlamak zordur. Bunun anlamı ölenler
ölür kalanlar bizimdir anlayışıdır. Oysa sporcular dâhil her vatandaşımızın
sağlığı ve hayatı korunmak durumundadır. Yanlış yönetim dolayısıyla kulüplerin
dağ gibi yığılan ekonomik sorunlarının suçlusu vatandaş değildir. Kulüpleri
kurtarmak için seyircili maçlara geçmek kadar kaybettiğimiz dört binden fazla
vatandaş bizi düşündürtmelidir. Bunun acısını duymaya mecburuz. Bundan dolayı
tedbirlerde gevşemek son derece yanlıştır ve erkendir.

            Camilerin
tekrar ibadete açılması da erken düşünülen bir konudur. Camilerin ibadete
geçici olarak kapatılması gayet tabi üzücüdür. 
Ancak İslam akıl ve mantık dinidir. Siyasi beklentiler uğruna
doğrulardan taviz verilmemelidir.

            Üçüncü dikkat
çeken bir gevşeme de AVM’ler konusudur. İç ve dış baskılar olsa da doğru
tedbirlerden dönmemek gerekir. İleride yanlıştan dönülse bile; virüsün
bulaştığı insanlarımızı nasıl kurtaracağız? AVM’lerde göstermelik tedbirler de
çözüm değildir. Para ve sermaye insan hayatını ve sağlığını teslim almamalıdır.

            AVM
gerçeğini iyi değerlendirmek durumundayız. Satın alma gücü zaten düşük olan
vatandaşlarımız belirli mağazaların dışında alış veriş yapamamaktadır. Genellikle
üst gelir guruplarına hitap eden AVM’lere cesaret edip girememektedirler.
AVM’ler gezme ve boş zaman değerlendirme kapsamına girmiştir. AVM’ler bilhassa
geçici sığınmacıların kışın yakıt masrafı yapmadan ısındıkları, yazın ise
serinledikleri birer mekân haline gelmişlerdir. Vatandaşa sosyal mesafeyi
koruyun, kalabalıklardan kaçın derken AVM’leri sınırlı da olsa açmak bir
çelişkidir. Bunun faturası büyük olabilir.

            Bir başka
konu da okulların açılmasıdır. Yapılan açıklamalara göre, öğrencilere birinci
dönem esas alınarak notlar verilecek ve değerlendirme yapılacaktır. Üstelik
isteyen veli çocuğunu okula göndermeyebilecektir. Acaba bu göstermelik okul
açılışı özel okulları karşılaşabilecekleri mali yükten kurtarmak için midir? Okulların
açılışı, virüsü evlere davet etmiş olacaktır. Bugüne kadar alınmış gerekli ve
doğru tedbirlerin boşa gitmemesi için gerekenler yapılmalıdır. Türk Milletini
bu kadar yakından ilgilendiren hayati bir konuda tıpçılarımızın dışında gerekli
tepkinin gösterilmemesi de dikkat çekmektedir. Tehlikeyi uzaktan seyredenler
hala hayati konularla değil teferruatla ve birbirleriyle uğraşmaktan bir türlü
vazgeçememektedirler. Olumlu ve iyimser hava yaratabilmek gayet tabii ki
gereklidir; ancak toplumu bekleyen büyük tehlikeyi de görmemezlikten gelemeyiz. 

Ege’nin Serin Suları

0

Konuya girmeden önce, bazı ön
yargılardan arınmak gerekir. Onlardan
birisi şudur; “uluslararası hukuk” diye bir hukuk sistemi yoktur. Varmış gibi
görünse de uygulamada hiç olmamıştır. Eğer böyle bir global hukuk olsaydı, dünyanın gözünün içine bakarak milyonlarca
insan öz yurdunda helak olur muydu?  Olmayan
bir kavram için evrensel hukuk taklidi yapmaya gerek yok. Hukukçular da bilir ki, güçlü ve
yayılmacı güçlerin yazdığı, tarihin de onayladığı bir başka hukuk var.

Ege’de uzunca zamandır devam
eden malûm bir “Ege adaları sorunu” var. Bugünden yarına halledilecek
bir konu olmasa da, çözülmesi yolunda adım atılmalı. Aksi halde gelecek
kuşaklar, kucağında pimi çekilmiş bir sorunlar yumağı bulacaklar.
Bu günkü durum ise, belirsizliğin dibe vurmuş hali. Öyle ki, rutin bir ihlalden çıkıp, adeta bir işgal
niteliğine bürünmüştür. Daha doğrusu Yunanlılar bir nostalji yaşatmak istiyor, o
sadist duygularını tatmin etme adına. 
Olayın geçmişteki hikâyesine bakmadan bugünü yorumlamak oldukça zordur.
Ege adaları üzerine kara talihini ören bu sebeplerin nasıl geliştiği önemlidir.
Egenin yakın tarihine bakılacak olursa; ekonomik borçlanmalar, yönetimdeki
zaaflar, ihmal, öngörüsüzlük, isyan ve emperyal ittifakların bu adalara
musallat olduğu görülecektir. Daha da önemlisi, savunmada donanma stratejisinin
olmayışı ya da olan donanmanın Haliç’e kapatılıp pasifize edilmesi söylenebilir.

Kapsamlı analizleri tarihçilerimize
havale ederek, adaları bu günkü konumuna getiren hikâyesinden kısaca bahsetmek
yerinde olur. Öncelikle Mora isyanı, bu kuşatma olayı için belirleyici
ve bir kritik başlangıç görülebilir. İsyanın bastırılması mümkün olamamış ve Mısır’dan gelen donanma emperyal
ittifaklarca yakılmıştır. Birkaç yıl sonra da bir anlaşma ile (Edirne Anlş.) Yunan devleti
kurulmuştur. Hadiselerin devamıyla birlikte, Trablusgarp cephesiyle Osmanlı
savunma gücünün zayıflığından yararlanan İtalya Güneydoğu Ege adalarını işgal
eder. I. Balkan savaşında ise ne yazık ki tek bir yunan zırhlısı, kuzey
ege adalarını zapt etmiştir (1912). Sonrasında ise işgalci cephe Londra ve Atina anlaşmasıyla adaların kullanma
hakkı Yunanlılara verilmiştir. Bu
kullanım hakkı silahsız olarak
tanımlanmıştır. Böyle bir kullanım hakkının mülkiyet hakkı anlamına
gelmesi bir paranoyadan ibarettir ve haksız, illegal bir gasptır.

 

Gelelim Lozan’a. O
tarihi anlaşmaya göre, iki kıyı devletin karasuları için 3 millik sınırlamaya
uyulmuştur.  Nitekim bu durum, “karasuları
içinde yer alan denizler o ülkenin vazgeçilmez bir parçasıdır” ilkesine
uygundur.  Bunda sorun yoktu. Daha sonra antik felsefe etkisiyle mi bilinmez hiç bir mutabakata uymadan Yunanistan
karasularını 6 mile çıkarmıştır. Amacı
boğazlardan gelen deniz trafiğine hâkim olmaktır. Bir sonraki hedefinde ise 12 mile çıkarmak rüyası var (yani 19.2
km). Bu ne anlama gelir? Amaç Türkiye’nin ege kıyılarına barikat kurmaktır. Oldu olacak, Egeliler ayağını artık denize de
sokmasın demektir. Öyle mi? Bunda ciddi iseler Egeli efeleri kimse zapt edemez.
Asıl sirtaki nasıl oynatılır o zaman
belli olur.  Bu emellerini örtülü de olsa
dile getiriyorlar zaman zaman. Mızıltılarından belli, anlaşılıyor. Hani Bektaşi’ye
sormuşlar, “… nasıl anladın?” diye.  O da
der ki; ” Ömer diyeceği ağzını büzmesinden belliydi” diye. 

Uluslararası deniz
hukukuna göre böyle bir karar yasal olur mu, diye sorgulamak abes olsa gerek.
Çünkü kurumun çok esnek bir bakışı var. Der ki; “Her devlet karasularının genişliğini
tespit etmeye yetkilidir. Ancak bu hakkın kullanılmasında, iyi niyet ve hakkın
kötüye kullanılmaması ilkeleri uyarınca diğer devletlerin haklarını göz önünde
bulundurmak zorunluluğu var (madde.3.)”. Belli değil mi kaç kuşaktır bu müzmin yara bir türlü kapanmıyor. Kımıldasanız, Nato bariyeri set çekiyor.
Hani onlar da sözde aynı pakt içindeler. Son perdede Doğu Akdeniz’deki üç trilyon
dolarlık rezerv için kurulan kumpas işte bu tarihsel nefretin
eseriydi. Yanlarına da kişiliksiz-kimliksiz bir-iki kabile devleti de alarak.

Bazen bu ulusal
haklarımız söz konusu olduğunda bunu küçümseyenler görürsünüz. Umursamaz
tavırlar, müstehzi bakışlarla “ üç beş
kayalıklar” diyenlerin vicdanı kurur mu bilinmez. Onlar hangi muhipler
cemiyetindendir bilmiyoruz. Ancak biz bu ülkenin bir çakıl taşının bile mübarek olduğunu bilenlerdeniz. Sormak lazım; ne olması gerekirdi a
efendiler önemli olması için?  Ulusal
haklarımızın korunması adına bunu bir dava edinmek lazım (Ümit Yalım gibi,
diğer değerli siyasetçiler gibi ). Halının altına süpürmekle de olmuyor. Artık
gerçeği söylemenin vaktidir. “Şımarık Yunan ülküsü’nün bir ütopya olduğunu
da söylemeli. “Megalo idea” diye bir rüya yok artık.
Fatih o defteri çoktan kapatmıştır.

Ortadoğuda
“haşmetli” bir duruş gösteren dış politikamız, nedense egede daha
“mütevazi ve müstağni (gönlü tok)” bir ilişkiyi tercih etmiştir. Hani
“devlet aklı” deriz ya, acaba bu bir diplomatik taktik midir, ya da
sonradan “diplomatik tepelemek” için bir avans vermek
mi, Bilmiyoruz.  Diplomasi bir ince
sanattır. Ani heyecanların-tepkilerin yerinde ve kararında olmasını en iyi
bilenler hariciyecilerdir. Ancak emekli olan bir kısım diplomatlar sanki
görevdeymiş gibi davranış içindeler. Kendisini daha o eski havadan kurtaramamış
gibiler. Lugatlarinda, “olmaz!” yoktur “yanlış anlamamak
lazım” var. “İşgal etmişsiniz, çekilin!” yoktur, “bunu
görüşmek lazım” vardır. “Açıkça bu bir yalandan ibarettir!” yoktur,
“bunun doğru olması konusunda uluslararası endişeler var” denilir.
Yani bir nevi meslek hastalığı ya da “bilinmeyen ilişkiler”. Bir
sivil yaşantı ve özgür bir ülke insanı için bu kadar kasmaya gerek yok. Egenin
suları hâlâ serindir. Batımetrisi de derin. 

Dr. Öğretim Üyesi, Türk Dili Âşığı NEVNİHAL BAYAR Hanımefendi ile TÜRK DİLİ Hakkında Mülâkat…

‘Türkçeyi sadeleştirme çalışmaları, iyi
niyetle başlatılmış olsa da sonucu hüsran olmuş bir devrimdir. Benim yürek
yanığımdır.’

İkinci
Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: Türk Dili Tetkik
Cemiyeti, Türkçenin sadeleştirilmesi için nasıl bir program hazırladı?

Dr.Nevdihal Bayar: Bu programın ana hatları özetle şöyledir:

1-Türk dilini millî kültürümüzün
eksiksiz bir ifade vasıtası hâline getirmek, Türkçeyi muasır medeniyetimizin
önümüze koyduğu bütün ihtiyaçları karşılayacak mükemmeliyete ulaştırmak.

2-Türkçe’den yabancı unsurları
çıkarmak, halk ile münevver arasındaki dil farkını ortadan kaldırmak, temel
unsurları öz Türkçe olan bir dil oluşturmak.

Çetinoğlu: Kırılma noktası da
herhalde bu ‘Öz Türkçe’ kavramı
olmalı. İngiliz, Fransız ve Alman dillerinin Öz İngilizcesi, Öz Fransızcası, Öz
Almancası yokken, ‘Öz Türkçe’ diye;
kimilerine göre 4000, kimilerine göre 40.000 yıllık mâzisi olan Türkçeden
farklı bir dil inşası yolu böylece açılmış oluyor.

Peki,
efendim, nasıl bir yöntem uygulanması kabul edildi? 

Dr. Bayar: Belirttiğim hizmetleri gerçekleştirebilmek için;

-Geniş bir derleme çalışmasıyla
büyük bir Türk lügati hazırlamak, bunun haricinde bir de Türk lehçelerini içine
alacak bir Türk lügati meydana getirmek, dilimizin yapısını, kaidelerini ortaya
çıkarmak,

-İlim dilimizin terimlerini
tespit etmek,

-Bütün bunları yaparken güzel ve ahenkli
bir Türkçe ’ye bağlı kalmak prensibini gözden uzak tutmamak.

Hazırlanan bu programlar
dilimizin artık metotlu bir şekilde araştırılacağını, çalışmaların da ilmî
metotlara uygun yapılacağını gösterdiği gibi, Cumhuriyet’in Halkçılık ve
Milliyetçilik ilkelerinin en kuvvetli belirtisini Türk Dil Devrimi’nde
bulduğunu da açıkça ifade etmektedir.

Çetinoğlu: Müsaadenizle bir ara
sorum olacak: Devlet hayatında en büyük devrim, Çarlık Rusya’sında yaşandı.
Baştan sona her şey değişti, yeni bir devlet inşa edildi. Fakat Rusçanın tek
kelimesine dokunulmadı. Dünya tarihinde ‘dil
devrimi
’ diye bir değişime dair bilgi yok. Oxford Üniversitesi’nden emekli
Türkçe Profesörü Geoffrey Lewis,(1920-2008) Türkiye’de yaşanan faciayı, ‘Trajik Başarı: Türk Dil Reformu’ isimli
eserinde (Paradigma Yayınları, İstanbul 2007) 
bütün teferruatı ve ironik bir dille anlatıyor. Siz, mutlaka
biliyorsunuzdur. Söz konusu eserden bir bölümü, okuyucularımızın bilgisine
sunmakta fayda görüyorum:

Türk Dil Kurumu’nun Teknik Terimler Komisyonu danışmanı
olan Nihad Sâmi Banarlı (1907-1974), 1949 yılındaki Altıncı Kurultay’da vuku
bulan fakat tutanaklara geçmeyen bir olayı anlatır: Üyelerden, yeni teknik
terimlerin oluşturulmasına hâkim olan ilke hakkında bir soru gelir. Soruyu takip
eden mahcup sessizliği nihâyet Dilbilim ve Etimoloji Komisyonu’nun başkanı Saim
Ali Dilemre bozar. Dil doktoru değil ama cana yakın bir tıp doktoru olarak,
sessizliğe daha fazla dayanamamıştır: ‘Arkadaşlar,
kem-küm etmeyelim. Bizim prensibimiz-mirensibimiz yoktu; uyduruyorduk
…’
(1)

Şimdi…
Efendim, ‘Dil Devrimi’ kavramı
hakkındaki düşüncelerinizi kısaca lütfedebilir misiniz, başka bir röportajın
ana konusu olarak ele almayı mı düşünürsünüz?

Dr. Bayar: Aslında Dil Devrimi ile ilgili söylenecek çok şey var.
Müsaadenizle bu konuyu başka bir röportajda detaylı bir şekilde ele alalım. Ama
kısaca söylemek gerekirse; belki iyi niyetlerle başlanmış ama sonucu hüsran
olmuş bir devrim diyebiliriz.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Efendim. Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin maksadı-hedefi neydi?

Dr. Bayar: Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, “Türk dilinin kendi öz güzelliğini ortaya
koymak ve onu diğer dünya dilleri arasında hak ettiği gerçek yere ulaştırmak
”
olmuştur. Cemiyet bu amacı gerçekleştirebilmek için tüzükte belirtilen kollara
ayrılarak yoğun bir çalışma içine girmiştir. Cemiyet’in aylık dergisi olan
“Türk Dili”, Nisan 1933 tarihinden itibaren yayımlanmaya başlanmıştır.

Kurultayın belirlemiş olduğu programın
uygulanmasına kelime hazinesinden başlanmıştır. Dildeki yabancı kelimelerin
atılabilmesi için, bu kelimelerin hem halk dilinde hâlâ yaşayan hem de eski
kaynaklarda var olan Türkçe karşılıklarının bulunması gerekmiştir. Bunu
yapabilmenin en kısa yolu, aydın kesim ile yönetim birimlerinin birlikte
yürütecekleri tarama ve derleme seferberliği olarak görülmüştür. Böylece Kurum
tarafından 1933 yılı başlarında halk ağzından söz derleme seferberliği
başlatılmıştır. Derleme işinin nasıl yapılacağı da “Söz Derleme Kılavuzu” adlı bir kitapçıkta gösterilmiştir. Her il ve
ilçe merkezinde derleme şubeleri kurulmuş, derleyicilerin topladığı kelimeler
bu kanalla merkeze gönderilmiştir. Dolayısıyla sekiz ay içerisinde 125.000’in
üzerinde fiş toplanmıştır.

Söz derleme seferberliği devam
ederken, Türk Dili Tetkik Cemiyeti bir taraftan da dilimizdeki yabancı kelimelere
karşılıklar bulunması için 12 Mart 1933 tarihinde bir dil anketi
düzenlemiştir.  Çalışma üç buçuk ay devam
etmiştir. Bu zaman zarfında 1382 Arapça ve Farsça kelimeye Türkçe karşılıklar
bulunması istenmiştir. Gazetelerde dil köşeleri açılmış, bu köşelerde de her
gün on, on beş kelime verilerek anket çalışmaları yürütülmüştür. Bu sütunlarda
verilen yabancı kelimelerde Kamûs-ı Türkî esas alınmıştır. Halk da verilen
kelimelere ‘öztürkçe’ karşılıklar
bulmaya gayret etmiştir. Bütün bu çalışmalar, sonradan çıkarılacak olan “Osmanlıcadan Türkçe ‘ye Karşılıklar Kılavuzu”
adlı esere temel olmak üzere yaptırılmıştır. Ne var ki bir mesele ortaya
çıkmıştır. O da gelen karşılıkların, bu işin ehli olmayan kimseler tarafından
hazırlanmış olmasından doğan yetersizliktir. Bazen bir Türkçe kelime birkaç
yabancı kelimeye karşılık gösterilmiş, bazen de yabancı kelimelere uygun
karşılıklar bulunamamış, pek çok kelimenin karşılığı boş kalmıştır. Bu
eksikliğin giderilmesi için yazılı eserlerden de yararlanılmasına karar
verilmiştir. Böylece diğer bir iş olarak eski ve yeni Türkiye içi ve dışı
yazılı kaynaklarının taratılmasına başlanmıştır. Türk Dili Tetkik Cemiyeti halk
ağzından derlenen malzeme ile tarama yoluyla elde edilen malzemeyi ayrı ayrı
yayımlamadan önce bir dergi içinde toplamayı uygun bulmuştur. Bu şekilde bir
uygulama ile ihtiyaç duyulan öztürkçe karşılıklar kolaylıkla bulunup, yabancı
kelimelerin yerine konabilecektir. Böylece 1934 yılında Cemiyet tarafından
“Osmanlıca’dan Türkçe ‘ye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi” çıkarılmıştır. Buna Türkçe’mden
Osmanlıca ’ya indeks de eklenmiştir.

1933-1934 yılları, dil anketi,
derleme ve tarama yoluyla elde edilen malzemenin yazıda kullanılmaya başlandığı
bir devredir. Gerek gazetelerin dil köşelerinde, gerekse başka yazılarda yeni
kelimelerle denemeler yapılmış, pek çok yazı kaleme alınmıştır. Ancak bu deneme
devresinde dil malzemesini yazıya geçirerek değerlendirmede tutulan yolun
yanlışlığı yüzünden, bir süre sonra büyük bir uygulama sakatlığı doğmuş ve
girişilen özleştirme hareketi çıkmaza sürüklenmeye başlamıştır.  Canlı ve tabiî bir varlık olan dilin
gelişmesi, ses, şekil ve cümle yapısı birtakım kurallara bağlıdır ve bir düzen
içindedir. O dili konuşan insanların tarihî ve sosyal şartlarına bağlı olarak
zaman ve mekân içinde farklı gelişme yolları gösterebilir. Pek çok dil gibi
Türkçe de bu gelişme sürecinden geçmiştir. Dolayısıyla her devir ve lehçenin
kendine has bir dil yapısı, özelliği vardır. Bu bakımdan Tarama Dergisi’nin
ortaya koyduğu malzemenin kullanılışında bazı problemler olmuştur. Dergide, tek
bir yabancı kelime için farklı kaynaklardan alınmış birçok karşılıklar
bulunmaktadır. Bir kavramın Anadolu ağızlarındaki karşılığının yanında çeşitli
lehçelerdeki karşılıkları da yer almaktadır. Böyle bir çalışma bu alandaki araştırmacılar
için çok önemli bir kaynak olmakla birlikte, sahayla ilgisi olmayan, pratik
olarak bu eserden yararlanmak isteyenler için kullanışlı olmamıştır. Dergide
yer alan karşılıklar belli bir süzgeçten geçirilmediği için gelişi güzel
kullanılmış, tek bir kavram için birden çok karşılık gösterildiği olmuştur.
Ayrıca yazarların da yeni kelimeleri kullanış yöntemleri farklı farklı
olmuştur. Pek çok yazar yazılarını Osmanlıca kelimeler ile cümle yapısına göre
yazıp, daha sonra içindeki Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçeleri ile
değiştirmiştir. Dolayısıyla bu ciddiyetsiz uygulamaların dilin gelişimine bir
katkısı olmamıştır.

Çetinoğlu: Sizce,  ‘Katkısı
olmamıştır
’ sözü yeterli midir? ‘zararlı
olmuştur
’ demek mi daha doğru olur?

Dr. Bayar: Çok haklısınız. Zararı olmuştur, hatta ileriye dönük,
yeni nesillerimize dönük büyük zararları olmuştur, demek daha doğru. Yapılan iş
dilin mantığına aykırıdır. Gramerine aykırıdır… İnanın sadece bu zararlar bile
ayrı bir röportaj konusudur. Benim de yürek yanığımdır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Efendim, Devam buyurur musunuz?

Dr. Bayar: Bunun sonucunda İkinci Türk Dili Kurultayında bu
aşırılığı önleyecek tedbirler alınmıştır.

18-25 Ağustos 1934 tarihleri
arasında Kâzım Paşa (Özalp)(2) başkanlığında, İkinci Türk Dil
Kurultayı toplanmış ve Cemiyet’in adı “Türk
Dili Araştırma Kurumu
” olarak değiştirilmiştir. Bu kurultayda üzerinde
durulan konulardan biri terimlerdir. Türk dili kurallarına uyularak bütün
terimlerin Türkçe köklerden türetilmesine ve en kısa zamanda okul kitaplarındaki
terimlerin Türkçeleştirilmesine karar verilmiştir.

Üzerinde durulan diğer bir konu
da Tarama Dergisi’nin sebep olduğu karışıklığın giderilmesidir. Bu amaçla
Karşılıklar Kılavuzu’nun hazırlanmasına karar verilmiştir. Bu kılavuzun
hazırlanması için bir çalışma kolu oluşturulmuştur. Burada Falih Rıfkı (Atay),
Ali Muzaffer (Göker)(3), Yusuf Ziya (Özer)(4), Fuad
Köprülü, Hasan Âli (Yücel), İsmail Müştak (Mayakon)(5), İbrahim
Osman (Grantay)(6), Ali Galip (Pekel)(7), Necmettin Sadık
(Sadak)(8), Sâim Ali (Dilemre)(9), Celal Esat (Arseven)(10),
Reşat Nuri (Güntekin) ve Hasan Fehmi (Turgal)(11)’dan oluşan
kurumun uzman kadrosu 1935 baharına kadar çalışmış ve kılavuzun birinci cildi
olan “Osmanlıcadan Türkçe ye Cep Kılavuzunu 25 Mart 1935’te, ikinci cildi olan “Türkçeden
Osmanlıca’ya Cep Kılavuzunu da 19 Temmuz 1935’te yayımlamışlardır.

Yukarıda adı geçen kılavuz
hazırlama komisyonu, yabancı kelimelerin Tarama Dergisi’ndeki Türkçe
karşılıklarını inceleyerek, her yabancı kelimeye tek bir Türkçe karşılık
konulmasına karar vermiştir. Ayrıca kelime türetme devrine girilmiş olduğundan,
Türkçe ek ve köklerden de yeni kelimeler yapılmıştır. Komisyon Tarama
Dergisi’ndeki kelimeleri bir süzgeçten geçirip, bunlardan yaşamaya en elverişli
olanları ayırmıştır. Ayrılan kelimeler gazetelerde yayımlanmış ve halka
sunulmuştur.

Çetinoğlu: Hummalı bir faaliyet
dönemi yaşanmış. Neticesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Bayar: Bu kılavuzların, dil devriminin o döneminde düzenleyici
bir rolü olmuştur. Kılavuz hazırlanırken Osmanlıca kelimelere Türkçe karşılık
bulma işinde Ulus Gazetesi ve Ülkü Dergisi(12) de öncülük etmiş, bu
konuda listeler yayınlamışlardır. Hatta gene aynı gazete ve dergide bulunan
karşılıkların nasıl, nerde doğru olarak kullanılacağına dair dersler
verilmiştir. Ulus gazetesinde Falih Rıfkı (Atay)ın “Kılavuz Dersler”i 160 maddeyi bulmuş, bu dersler 178 sayfalık bir
kitap olarak “Son Düzeltmelere Göre
Kılavuzdaki Yeni Kelimeleri Nasıl Kullanmalıyız
” başlığı altında, 1935
yılında yayımlanmıştır.  Ülkü Dergisi de
“Osmanlıcadan Türkçe ‘ye Karşılıklar
Kılavuzu
” adlı bir eser yayımlamıştır.

Türkçeden Osmanlıca ‘ya Cep
Kılavuzunda 8752 kelime yer almıştır. Bunun 4696’sı yurdumuzda eskiden beri
kullanılan arı Türkçe kelimelerdir. Bunlara ya da köklerine çeşitli ekler ilave
edilerek 1735 kelime türetilmiştir. Türkiye dışından 415 kelime alınmış,
bunlardan 450 yeni kelime meydana getirilmiştir. Bunların içinden askerlik
terimlerini son olarak Atatürk düzenlemiştir.

Çetinoğlu: Sizin de malumunuzdur.
-Takip edebildiğim kadarı ile- Tahsin Banguoğlu, Ali Fuat Başgil, Muharrem
Ergin, Fâruk Kadri Timurtaş, Necmettin Hacıeminoğlu ve D. Mehmet Doğan gibi dil
uzmanları; Yavuz Bülent Bâkiler, Emekli Yrd. Doç. Dr. Şâkir Alparslan Yasa, C.
Yakup Şimşek ve Ahmet Kemal Yahyaoğlu gibi dil hassasiyeti olan kişiler; Türk
Dil Bilgisi kaidelerine aykırı olarak türetilen kelimelerin, Türkçemizin temel
yapısını bozduğunu ısrarla belirtiyorlar ve bu kelimelerin kullanılmamasını
tavsiye ediyorlar.

Sizin
de Türk Dil Bilgisi kaidelerine aykırı olarak türetilen kelimelerle alâkalı
eseriniz var. (Açıklamalı Yeni kelimeler Sözlüğü / Akçağ Yayınları, Ankara
2006) Henüz bu eserinizi edinememiş dil meraklıları için; Türk Dil Bilgisi
kaidelerine aykırı olarak türetildiğini düşündüğünüz ve kullanılmasını doğru bulmadığınız
kelimelere (açıklama vermeksizin ve sebep belirtmeksizin) örnekler lütfeder
misiniz?

Dr. Bayar: Önce şunu belirtmek isterim ki beni yeni kelimeler
üzerine çalışmaya yönlendiren insan, kıymetli büyüğüm, ilk hanım genel sözlük
yazarı merhum İlhan Ayverdi Hanımefendidir. Bu vesileyle kendisini minnet ve
rahmetle yâd ediyorum. Örnek kelimelere gelince: “Altıgen, ayrıcalık, azınlık,
bağıntı, besin, cinsel, çıkarsama, düşey, eğilim, görev, gündem, imge, işlev,
kalıtım, nicel, nitel, onay, ortam, ödev, özgü, saylav, sınav, söylev, tasarım,
türev, tüzük, uzay, yöntem, zorun, zorunlu” vb. Örnekler çoğaltılabilir. Dikkat
ederseniz örnek olarak verdiğim kelimelerin hepsi günlük hayatta kullandığımız
kelimeler ve dile de yerleşmişler. En büyük tehlike de bence burada. Çünkü göz,
yanlışı göre göre alışır ve onu doğru kabul eder. Keza kulak da öyle. Sürekli
yanlış kelimeler duyan bir insan bir müddet sonra doğru ile yanlış kelimeyi
ayıramaz hâle gelir. Bugün gelinen nokta budur. Peki bu kelimeleri kullanmayalım
mı? Bu kelimeler dilimize bu kadar yerleşmişken bunu söylemek abes olur. Ama
bundan sonrası için yeni kelimeler türetirken hem yapı hem anlam bakımından
doğru olduğuna dikkat edilmeli ve bu şekilde dilimize sunulmalıdır. Dil şuuru
bunu gerektirir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Efendim. Sebep ve açıklamaları öğrenmek isteyenler, eserinizden
faydalanabilirler.

Önceki
cevabınızda ifade buyurduğunuz karışıklıklar, yanlışlıklar tashih edilebilir
mi?

Dr. Bayar: Cep Kılavuzu, Tarama Dergisi’nin sebep olduğu
karışıklığı büyük ölçüde gidermiş, yazı dilindeki yabancı kelimelerin sayısı
gittikçe azalmıştır. Cep Kılavuzundaki bazı karşılıklar zaman içinde işlenerek
değiştirilmiştir. 1935 Cep Kılavuzu ek ve kök birleşimleri, eski kelimelerin
canlandırılması, örnekseme* gibi ilmî yollarla yeni kelimelerin türetilmesi
açısından dilimizin arılaşmasında önemli bir yere sahiptir. Eserde teklif
edilen kelimelerin çoğu tutunmuştur ve günümüzde de kullanılmaktadır. “Azınlık,
anı, akım, albay, basın, basımevi, besin, çağdaş, çağrı, etki, emekli, eğitim,
eşit, gezi, ilgi, ilgili, ilçe, kesin, komutan, kuzey, oy, oturum, öğretim,
ödev, örgüt, özet, sonuç, subay, sömürge, tepki, taşıt, tanım, uzman, ürün,
yarbay, yönetim, yoksun’ vb. Kılavuzdaki kelimelerin seçiminde ve türetilmesinde
Atatürk’ün de önemli bir rolü olmuştur. ‘Arta’yı
‘artı’ya, ‘ekse’yi ‘eksi’ye çeviren
odur. Arsıulusal, töz, yantıtöz, somtöz kelimeleri gibi türetme denemeleri de
olmuştur.

Çetinoğlu: Cep Kılavuzu’nda türetilen
kelimelerden kabul görmeyenlere de örnekler vermeniz mümkün mü?

Dr. Bayar: Kabul görmeyen veya tutunamayan kelimelerle ilgili de
bir sözlük çalışmam var. İnşallah en kısa zamanda neşretmeyi düşünüyorum.
Örneklere gelince: Abay
“dikkat”, abaylamak “dikkat
etmek”, acık “facia”, adanç
“vaad”, akman “nezih”, alacı “cellat”, antil “mukaddime”, asığcıl
“menfaatperest”, bakman “müfettiş”, baylav “şart”, betimen “kâtip”, çağan
“mevsim”, çeçen “cerbezeli”, dalay “umman”, danışıt “şûra”, deneç “tecrübe”, dursama
“tatil”, ekelge “mezraa” gibi. Aslında o kadar çok ki. Az önce de belirttiğim
gibi bu kelimelerin de bir sözlüğünü hazırlıyorum.

Çetinoğlu: Soyadı Kanunu
yürürlüğü girdikten sonra neler oldu?

Dr. Bayar: 1934 yılında Soyadı Kanunu’nun çıkması, dildeki
öztürkçecilik hareketini desteklemiş ve gelişmesine yardımcı olmuştur. Başta
Atatürk olmak üzere, dilimiz pek çok öztürkçe soyadıyla zenginleşmiştir. Bu
tarihten sonra Atatürk yaptığı konuşmalarda öztürkçe kelimeler kullanmaya
gayret etmiştir. “Genel, özel, evrensel, üye, arıtmak, alan, ısı, erk” vb.
Bunların bir kısmını da kendisi türetmiştir. 
Bu dönemde yeni kelime türetme çalışmaları hızlanmıştır. Dilimize
kazandırılan kelimeler içinde yaşayan ve eski kaynaklarımızdan alınan kelimeler
olduğu gibi, yapı ve anlam bakımından dilimize uymayanlar da olmuştur. Doğru
türetmelerin yanında yanlışları da ortaya çıkmıştır.

Dil devriminin 1934’ten sonraki
dönemi dil bilimi ve buna bağlı olarak etimoloji çalışmalarının arttığı bir
dönem olmuştur. Üzerinde durulan en önemli konu da Güneş-Dil Teorisi’dir.
Atatürk Güneş- Dil Teorisi’ni, dilin türeyişi, felsefesi, psikolojisi ve
sosyolojisi olarak ortaya koymuştur.  Bu
teori Türk dilinin eskiliği ve başka dillere de kaynaklık ettiği tezinin,
dilbilim temellerine dayandırılabileceği düşüncesinden doğmuştur.

*örnekseme: Bir sözcük örnek
tutularak başka sözcüklerin yaratılması. ‘Sağlam’
sözcüğü örnek tutularak ‘toplam’
sözcüğünün yaratılması, bir örneksemedir.
(Türkçe Sözlük, C: 2, s: 978, Dil Derneği
Yayını, Ankara 2003)

(DEVAM EDECEK)