21.3 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 496

İyi Yönetilen Kriz Fırsatlar Yaratır

Küresel Koronavirüs Salgını ciddi bir kriz. Bizden daha gelişmiş ve zengin ülkelerde bile ciddi zararlara yol açıyor.

Bu kriz iyi yönetilmezse bedeli çok ağır olur. İyi yönetilirse ve her boyutu ile ilgili doğru tedbirler alınırsa, küresel rekabette avantajlar sağlanması söz konusu olur.

Salgının etkilediği vatandaş sayımızın resmi rakamdan fazla olduğuna dair iddialar var. Fakat aksini ispatlayan bilimsel bir veri ortaya konulamadı.

Vatandaşlarımızın devlet kurumlarına olan genel güvensizliğinin haklı ve makul gerekçeleri olsa da bu defa durum farklı gibi. Bu krizde siyasi sorumlu bulunan Sağlık Bakanlığı’nın bir Bilim Kurulu oluşturması bu güvensizliği azalttı.

Çünkü bu Bilim Kurulu sadece iktidar yanlısı kişilerin değil, siyaseten muhalif tavırlı tıp uzmanlarının da ehliyetli, liyakatli kabul ettiği tıp profesörlerinden oluşuyor. Ve krizin yönetim merkezi olarak görev yapıyor.

Türkiye’de tıp bilimi diğer bilim dallarından daha fazla gelişmiştir. Doktorlarımız dünyadaki meslektaşları ile mukayese edildiğinde övünülecek bir seviyededir. Yeter ki, bu alanda yetişmiş bilim adamlarına yetki verilsin, siyasetçiler oy kaygısıyla güven aşındıran beyanlarda bulunmasın. Bu krizi en az zararla atlatabilecek yetişmiş insanımız ve tıbbi altyapımız vardır.

Şu ana kadar alınan tedbirlerin biraz gecikmeli olsa da doğru olduğu tıp uzmanları tarafından kabul ediliyor.

*********************************

Cuma Namazı ve Kongreler

Salgının büyümemesi için ülkemizde alınan tedbirler doğru olsa da, bazı kurumlar uyum sağlamakta geç kalıyor.

Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu “Koronovirüsün görüldüğü ülkelerde yüksek risk grubundaki Müslümanların mazeretli sayılabilecekleri ve bu sebeple cuma namazı yerine evde öğle namazı kılabileceklerini” açıkladı. Ama tehlike geçene kadar Cuma namazlarının kılınmaması şeklinde karar alamadı.

Oysaki “Peygamber Efendimiz veba ve cüzzam olayları duyulduğunda, karantina uygulamış, sosyal temasları durdurmuştu… Hz. Ömer Suriye’ye giderken, orada veba olduğunu öğrenince geri dönmüştü.”

Camiler yakın temasın en çok olduğu, aynı yere birden fazla kişinin secde ettiği, hastalığın bulaşma riskinin en çok olduğu mekânlardır. Bu şartlarda okullar tatil edildi ama camilerimizde Cuma namazı kılındı. Hem de salgının en ağır yaşandığı iki ülke İran ve İtalya tecrübelerine rağmen.

İran’da Koronavirüs ilk olarak 19 Şubat’ta Kum kentinde tespit edilmiş, ardından tüm eyaletlere yayılmıştı. Çünkü kutsal sayılan Kum kenti ziyaretlere kapatılmamıştı.  

Salgının en ağır zarar verdiği ülke İtalya’da ise Papa’nın yaptığı ayinin iptal edilmemesi salgının boyutunu ciddi bir şekilde artırmıştı.

Bu tür kararlar için krizi yöneten merkezin tek yetkili olması gerektiğini düşünüyorum.

Konferanslar, seminerler, siyasi partilerin il ve ilçe kongrelerinin iptal edilmesi yetkisini, programları düzenleyen kurumların kullanıyor olması da yanlıştır.

Ak Parti il ve ilçe kongrelerini iptal ederken, İYİ Parti’nin, CHP’nin veya diğerlerinin kongrelerini iptal etmemesi yanlıştır. Bu kongreler idari bir kararla iptal edilmelidir.

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu da “dini ve siyasi toplantılar dâhil, hayati olmayan her türlü toplantının iptal edilmesi gerektiğini” söylüyor.

*********************************

Krizin Diğer Boyutları

Yeni tip koronavirüs (Kovid 19) sorunu daha yeni başladı. Alınan ve alınacak tedbirlerin ekonomiden siyasete, sağlıktan turizme, eğitimden dış politikaya kadar etkileri zamanla hissedilecek.

Mal ve hizmet üretimleri aksadıkça, seyahat kısıtlamaları işleri etkiledikçe ekonomik, sosyal ve psikolojik davranışlarımız kaçınılmaz olarak değişecek. Daha şimdiden öncelikle turizm sektöründen başlamak üzere bazı şirketler ödeme güçlükleri yaşamaya başladılar.

Üstelik “virüs” henüz kontrol altına alınmadı. Bütün ümitler mevsim etkisiyle sıcakların artması ve virüsün yayılma hızının düşmesinde. Bir de bulunacak aşı veya ilacın küresel ölçekte üretilip satılmasında.

Tedbirler sokağa çıkma yasağı uygulanması safhasına kadar artırılırsa ve uzun süreli olursa öncelikle küçük esnaf ve KOBİ’ler ve daha sonra büyük şirketlerin ciddi daralmaya gitmesi ve işten çıkarmaların artması gündeme gelebilir.

Benzer olumsuzluklar gelişmiş ülkelerde de yaşanacak. Ama onlar zengin. ABD 1,5 trilyon dolar’lık ve Almanya 500 milyar Euro’luk çok büyük fonlar ayırdılar. Bizim kaynaklarımız sınırlı.

Elbette, “her işin başı sağlık” ama diğer etkiler için de akıl ve bilimi esas alan ciddi tedbirlere ihtiyacımız var.

Burada da “siyasi kurnazlık” yerine akıl ve bilim esaslı ve herkese güven veren bir kriz yönetimi yapabilirsek, Türkiye bu krizden güçlenerek çıkma fırsatını yakalar.

Her Şey O’ndandır

     Atom en küçük madde parçasıdır.

     Her bir atom iki şâhit hükmündedir.

     Hem de tanıklıklarında doğru ve sadıktırlar.

     Bu şâhit ve tanık oluşları Allah hakkındadır.

     O Allah ki Vâcibü’l-Vücûd’dur.

     Varlığı zorunlu ve kendindendir.

     Her bir atom Allah’ın varlığına şâhitlik eder.

     Her bir atom Allah’ın birliğine tanıklık eder.

X

     Evet, atom âcizdir. Güçsüzdür. Aynı zamanda cansızdır. Zaten güçsüz ve kuvvetsiz oluşu bu yüzdendir.

     Bununla beraber o cansız ve doğal olarak güçsüz olan atomlar bilinçli bir şekilde büyük görevler yapmakta. Bu görevlerin üstesinden gelebilmekte. Kaldıramaması gereken yükleri kaldırmaktadır.

     Biraz önce atomun güçsüz  ve cansız olduğunu söylemiştik. Böyleyken güç gösterisinde bulunabilmekte. Güç gereken şeyleri yapabilmekte.

     Böyleyken canlılık emaresi göstermekte. Üstelik, ancak bazı canlılarda bulunabilen bilinçli davranışlar ortaya koymaktadır.

X

     İşte atom, kendisinde olmayan gücü göstermekte. Kendisinde bulunmayan bilinci sergilemekte.

     Demek ki güç kendisinin değil ama kendisinde tecelli ediyor. Kendisinde görünüyor.

     Demek ki bilinç de kendisinin değil ama kendisinde tecelli ediyor. Kendisinde görünür hâl alıyor.

     İşte bu tecelliler; kendisinde olmadığı hâlde kendisinde görülen vasıf ve nitelikler; tecellilerin asıl sahibini akla getiriyor. Nazara veriyor. Ki o Vâcibü’l-Vücûd’dur. Varlığı zorunlu ve kendinden olan Yüce Allah’tır.

     O halde zerre yani atom gücünü Allah’tan almakta, şuur ve bilinçli davranış hâli ona Allah vergisi olmaktadır.

     İşte atomlar bu durumlarıyla, varlığı zorunlu ve kendisinden olan Vâcibü’l-Vücûd Yüce Allah’ın varlığının var ve mevcut olduğuna kesin şekilde şahitlik ve tanıklık etmektedir.

     Demek ki, atomun acizliği ve cansız oluşu; Allah’ın varlığına ve birliğine iki doğru şahit sayılır.

     Yine atomun acizliğine rağmen çok güçlü görünüşü; cansızlığına karşın bilinçliymiş gibi hareket etmesi; atomun, Allah’ın var ve bir oluşuna iki sadık tanık hükmündedir.

X

     Zerre ve atomlar hareketlerinde genel düzen ve kanunlara uygun hareket eder.

     Her girdiği yerde ona mahsus, orayla ilgili nizam ve kanunlara riayet edip uyar.

     Her yerde kendi vatanı, kendi bölgesi gibi yerleşir.

     Oysa âciz ve güçsüzdür. Çünkü cansızdır. Canı yoktur. Ama güçlü gibi hareket ediyor. Canlı gibi bilinçli davranıyor. Bilerek giriyor. Girdiği yerde nereye yerleşeceğini, nereye ait olduğunu sanki biliyor, güya tanıyor.

     Bütün bunlar gösteriyor ki, atomda hiçbir güç yok. Güçlü değil. Ama kendisinde bir güç tecelli edip beliriyor.

     Bunun gibi atom canlı değil. Cansız. Cansız olanda ise ne hareket olur ne de bilinç. Ama atomda hareket de var. Bilinç de.

     Belli ki biri var ki atomu hareket ettiriyor.

     Biri var ki onu canlıymış gibi gösteriyor. Bilinçliymiş gibi hareket etmesini sağlıyor.

X

     İşte atomun bu vasıf ve nitelikleri; varlığı zorunlu ve kendinden olan Allah’ın vahdetine yani birliğine şahit ve tanıklık ediyor.

     O Allah ki, mülkün yani görünen maddî ve cismanî âlemin sahibidir.

     O Allah ki, melekûtun yani görünmeyen manevi âlemin de malikidir.

     İşte atomun bu nitelikleri O Yüce Zatın ehadiyetine / birliğine, her şeyde onu gösteren damga ve mührü olduğuna şâhit ve tanıklık eder.

     Allah’ın ehadiyeti ise, görünen mülk ve görünmeyen melekût âlemindeki her bir şey üzerinde; Allah’ın bir oluşunun nişan ve belirtisini nakşedip göstermesidir.

     Bu tecelli özellikle mülk âleminde zerre ve atomlarla gerçekleştiriliyor.

 

     Ne demiştik biraz önce

     Bu hakikati görünce

     Söylenip kendi kendimize

     Haktan bir büyük delil bize

 

     Yani zerre / atom kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur. Şayet atom ve girip çıktığı yerler aynı zatın değilse. İkisi arasında uyum olmaz. Uyumsuzluk baş gösterirdi.

     Nasıl ki kilit ve anahtar birbiriyle uyumludur. Çünkü ikisi de bir ustanın elinden çıkmıştır. Eğer ayrı kişilerce yapılmış olsaydı. Ne anahtar kilide ne de kilit anahtara uyardı! Yani uymazdı.

     Atomun her yere ve her şeye uyum göstermesi de bundandır.

     Unutmayalım ki, her şey “Heme Ost” değil; her şey “Heme ez Ost”tur. Yani her şey O değil ama her şey O’ndan. Yani Allah’tandır. 

Le Chateliere prensibi ve Murat Ağırel’in Sarmal’ı

Son yıllarda Cumhuriyet’e ve Atatürk’e saldırılar arttı. Arttıkça da Türk toplumu her zamankinden çok Cumhuriyet’e ve Atatürk’e sarıldı. Çünkü “Bir sisteme, dışarıdan bir etki geldiğinde sistem, etkiyi azaltacak yönde cevap verir.”di

 

Le Chateliere diye bilinen prensip, kimyanın en eğlenceli ilkelerinden biridir.  Anlatması isminden kolay.

Şöyle: Bir sisteme, dışarıdan bir etki geldiğinde sistem, etkiyi azaltacak yönde cevap verir.

En basiti, balon şişirmenizdir. İlk birkaç nefes kolaydır ama balon az şişince direnmeye başlar ve sizi zorlar. Daha işe yarar bir örnek vereyim. Bir şişedeki şekerli suyun üzerine gaz doldurun. Gazın bir kısmı suda çözünecektir. Çözünen gazla çözünmeyen dengededir. Şimdi sisteme baskı yapın- üzerindeki gazın basıncını arttırın. Sistem, bu basıncı azaltacak yönde değişir. Nasıl? Suda çözünen gaz miktarını arttırır. Üstteki gazı, dolayısıyla basıncı azaltmaya çalışır. İşte bütün gazlı içeceklerin sırrı bu Le Chateliere prensibindedir. Şişenin kapağı sıkı sıkı örtülüyken suyun üstündeki gazın basıncı yüksektir. Kapağı açtığınızda psssst… Basınç düşer ve sistem bu sefer basıncı arttıracak yönde cevap verir: İçindeki gazı çıkarır. Ben deneyi suyla anlattım. Ona biraz da şeker koyarsanız çocukluğumuzda sinemalarda içtiğimiz gazoz olur. Şimdi renklileri var.

Kime vurursanız o büyüyor

Son zamanlarda laiklik çok saldırıya uğradı. Daha muhafazakâr nesiller yetiştirme basıncı arttı. Toplum nasıl cevap verdi? Basıncı düşürecek yönde. Gençlerin laikliğe, sekülerliğe dört elle sarıldıklarını hatta tam ters yöne açıldıklarını gözlüyoruz. Birkaç yıl önce bir sempozyumda, “gençler arasında deizm artıyor” gibisinden bir laf edilmişti de bu haberi getirenin kafası vurulayazdı. Türkiye Ateistler derneği, birkaç yıl önce iktidara teşekkür etmiş, sayelerinde üye sayılarının ikiye katlandığını açıklamıştı.

Yine son yıllarda Cumhuriyet’e ve Atatürk’e saldırılar arttı. Türk toplumu her zamankinden çok Cumhuriyet’e ve Atatürk’e sarıldı. Bayramlarda, 10 Kasımlarda Anıtkabir ziyaretçi istatistiklerine bir bakın.

Ayağınızı kaldırdınız mı?

Burada yalnız Türk yok, şu var bu var, öteki var, 36, yok yok, 56 etnik grup var nutukları atıldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelindeki milliyetçilik ayaklar altına alındı. Andımız kaldırıldı. Ne görelim! Herkesin kolunda, arabasında, Göktürk harfleriyle Türk yazıyor. İnsanlar yediden yetmişe elleriyle bozkurt işareti yapmada. Arabalarının camlarına K. Atatürk imzası vurulmuş.

Türk düşmanlarından rica etsem. Biraz daha azsalar. Burada hiç Türk yok, 256 etnik grup falan var deseler, Atsız’ın “Yüzde yüz Türk olduğun gün cihan senindir” hedefine varacağız.

Bundan on yıl mukaddem Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar diye bir kitap yazdı. Fetö’yü anlatıyordu. Hemen tezgâh kuruldu. Uygun savcı, hâkim ayarlandı ve Hanefi Avcı, “Devrimci Karargâh Davası“ndan içeri atıldı.

Benim asıl anlatmak istediğim şu. Kitap için “dokunan yanar” dendi. “Aman ha” dendi. Şimdi bakıyorum, kitap 22 baskı yapmış. Kitapyurdu.com’da görünen satış miktarı 16 360. Piyasayı bilenler bilir. Kitapyurdu’ndaki satış toplamın %3’ü ila %10’u arasındadır. Demek ki dokunanın yanacağı kitap çeyrek milyon okuyucuyu bulmuş. O günlerde kitabın pdf nüshası da İnternet’te dolaşmaya başlamıştı. Toplam okuyucu sayısı muhtemelen milyonu aşmıştır.

Eski günler bunlar… Milattan önce!

Kitabını okutmak için yazarı Silivri’ye gönderin

Hanefî Avcı’yı neden hatırladım? Yazarın evi basılıp yazarın tutuklanmasıyla kitabının satışının artması ilişkisinden.

Yeniçağ’dan Murat Ağırel’in Sarmal diye bir kitabı var. Evi sabah 4:30’da basıldı. Ağırel tutuklandı. Bir bildikleri vardır diyelim polisimizle savcımızın. Yalnız evi bilmiyorlarmış. Kayınvalidesinin evini basmışlar. Kayınvalidesi kaçamamış tabi!

Hanefi Avcı cemaatlerin devlete sızıp hâkim olmasını anlatıyordu. Onun için hedefti. Ağırel’in de bir kitabı var. Acaba neyi anlatıyor? Ağırel Fetö’yü anlatamaz Fetö bitti, değil mi? Vakalar arasında da bir benzerlik yok. Değil mi? Hem Ağırel’in simonları Haliç’te değil, Boğaziçi’nde. Benzerlik yok deyin de rahatlayayım lütfen!

Ama bir benzerlik var. Benzerlik Ağırel’in kitabının satışında. Hemen ben de ısmarladım. Ismarlarken de Kitap Yurdu’ndaki satışa baktım: 2540. Ve 6. basım. Kitap çıkalı bir ay olmuş.  Demek ki bir ayda 30 000 – 100 000 arası toplam satışı var.

Standart sıcaklık ve basınçta böyle bir kitap bir ayda değil on yılda o kadar satamazdı. Le Chateliere prensibi iş başında!

On iki yıl Karadağ’ı İstanbul’da temsil eden Dr. Akkan Suver ile görüştük.

‘Karadağ (MONTENEGRO) İstanbul’a Ankara Kadar Yakın Bir Ülke’

On iki yıldır İstanbul’da Karadağ (Montenegro) Fahri Başkonsolosu olarak görev ifa eden Marmara Grubu Vakfı Genel Başkanı Dr. Akkan Suver Ocak 2020 tarihi itibarıyla yerine meslekten bir diplomatın resmi Başkonsolos olarak tayin edilmesiyle görevinden ayrıldı.

On iki yıldır önce sarı, sonra turkuaz basın kartı sâhibi olarak ülkemizde bir ilk’e imza atan Dr. Akkan Suver’le on iki yıllık diplomatlık sürecini konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Konsolosluk hikâyenizi kısaca anlatır mısınız? Siz bir gazetecisiniz. Yıllardır sizi öyle tanıdık. Birdenbire bir gün sizin diplomat şapkanızdan söz edilmeye başlandı. Diplomatlığa geçiş hikâyeniz nasıl oldu?

Dr. Akan Suver: On iki yıl önce, diplomasiye adım atacağım hiç aklımdan geçmezdi. Başkanlığını yaptığım Marmara Grubu Vakfı’nın uluslararası alanda bir başarı ve prestij birlikteliği olarak kabul edilen Avrasya Ekonomi Zirveleri, bana bu şerefin kapısını araladı dersem, mübalağa yapmış olmam.

Bu zirveler sırasında beni tanıyan, zamanın Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Jusuf Kalemperovic, lütfetti bana inandı ve beni böyle bir göreve layık görerek, davet etti.

Ben önce; ülkeyi hiç ziyaret etmediğimi, oraya ait bir kökenimin bulunmadığını ve Montenegro lisanını da bilmediğimi ve böyle bir görevin sorumluluğundan korktuğumu kendisine samimiyetle anlattım. O ise, beni yıllardır Avrasya Ekonomi Zirveleri’nde tanıdığını ve böyle bir temsili başarıyla gerçekleştirebileceğime inandığını söyleyerek ısrar etti. Bana da kabul etmek kaldı.

Dolayısıyla yaklaşık 12 yıl Karadağ’ın İstanbul’da fahri başkonsolosluğunu yaptım ve Ocak 2020 itibariyle Karadağ Devleti İstanbul Fahri Başkonsolosluğu’ndan ayrıldım. Yerimi asaleten, meslekten bir diplomatın tayiniyle bıraktım. Doğrusu buydu. Zira İstanbul Türkiye ekonomisinin, Türk ticaretinin, Türk sosyal hayatının, Türk kültürünün, Türk sanatının gerçek anlamda merkezidir. Burada fahri değil, resmî bir konsolosluğun açılması gerekliydi.

Bu görevi arkadaşım kıdemli diplomat Büyükelçi Selim Lika’ya devretmenin yüksek onur ve heyecanı içindeyim.

Bu arada şunu da önemle belirtmek isterim ki, görev yaptığım süre zarfında Karadağ Cumhurbaşkanı H. E. Filip Vujanović ve H. E. Milo Đukanović bana güvenmişlerdir. Kendilerine teşekkürü bir borç bilirim.

Benim on iki yıl önce bu göreve gelebilmem için emek sarf eden dönemin Dışişleri Bakanı H. E. Milan Rocen ve İçişleri Bakanı H. E. Jusuf Kalemporovic’e de ayrıca teşekkürlerimi sunmayı bir borç biliyorum.

Ayrıca İstanbul’da konsolosluk görevimi gerçekleştirirken Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın itimadına da minnettarım. İstanbul’da bulunan mülkî erkândan gördüğüm dostluk da her türlü takdirin ve şükranın üzerindedir. Gene görevimi ifa ederken, meslekten diplomatların ve fahri konsolosların gösterdikleri yakınlığa da teşekkür etmeği bir borç bilirim.

Karadağ bana itimat etti.

Ben de bu itimada elimden geldiğimce lâyık olmaya çalıştım.

Görevimi başarıyla hitama erdirmenin huzuru içinde görevimi kıdemli diplomat Büyükelçi Selim Lika’ya devrederken, inanıyorum ki, Türkiye ile Karadağ gelecekte daha büyük birlikteliklere imza atacaklardır.   

Çetinoğlu: Karadağ Konsolosluğu yaparken mutlaka çeşitli defalar gidip-geldiniz. Uçak işi nasıl halloldu? Gidiş gelişleriniz hakkında da bilgi verir misiniz?

Dr. Suver: Önceleri Karadağ’a gidişim bir maceraydı. Podgorica’ya uçak yoktu. Önce Tirana’ya uçuyordum. Oradan dönemin İçişleri Bakanlığı Özel Kalem Müdürü daha sonraları Büyükelçi olacak olan İvan Milic beni karşılar, birlikte kara yoluyla Podgorica’ya giderdik. THY’nin uçak koymasında az da olsa himmet ve hizmetim vardır. Ama esas bana inanan dönemin THY Genel Müdürü Temel Kotil’dir. İmzayı atan da Prof. Dr. Vujica Lazovic’dir. Karadağ’ı sayısız defa helikopter ile gezdim. Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına ülkede ayak basmadığım yer kalmadı dersem mübalağa yapmış olmam. Karadağ’ın; Berane’den Bielopolje’ye (Akova), Tivat’tan Ulcinj’e (Ülgün),  Budva’dan (Budua) Hercegnovi’ye (Hersek Novi), Podgorica’dan Bar’a, Çetince’den (Çetine) Kotor’a ziyâret etmediğim yeri kalmamıştır. Bu bir faninin pek kolay ulaşabileceği bir imkân değildir. Dolayısıyla Karadağ Devleti’nin yöneticilerine minnettarım.

Çetinoğlu: Mutlaka 12 yıl içinde başarılı ve hayırlı işler gerçekleştirdiniz. Ortaya koyduğunuz en önemli eseriniz nedir? Neler yaptınız?

Dr. Suver: Görev yaptığım süre zarfında güzel ve başarılı işler gerçekleştirdim. Bence yazdığım kitap, en güzel işim oldu. Konsolosluk görevinin bana verilmesine ben de bir cevap vermek istedim. İlk günden bugüne Karadağ (Montenegro) ile önce Osmanlı’nın sonra da cumhuriyetimizin ilişkilerini ortaya koyan bir kitap yazdım. Ayrıca Karadağ’ın (Montenegro) târihî gelişimini de kitabımda gündeme getirdim. Bu kitabım sahasında hâlâ ilk’tir.

Kitap çıktıktan bir süre sonra, Karadağlı (Montenegrolu) ünlü tarihçi Prof. Dr. Şerbo Rastoder, kitabı tercüme ettirip okuduğunu, kendisinin de bir önsöz kaleme alarak Montenegro dilinde bastırmak istediğini belirtti. Kabul ettim. Muhteşem bir önsözle kitabım Karadağ’da (Montenegro’da) yayınlandı. Hükümet üyelerinin, akademisyenlerin, diplomatik misyon temsilcilerinin katılımıyla Podgorica Şehir Kütüphanesi’nde kitabımın sunumu da gerçekleştirildi. Bu kalıcı anlamda ortaya koyduğum en anlamlı eserdir, diyebilirim.

Çetinoğlu: Karadağ (Montenegro) nasıl bir ülke? Ülke hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Suver: Karadağ (Montenegro) hakkında söyleyebileceğim en güzel söz; ülkenin sâkin ve istikrarlı bir ülke oluşudur. İnsanları güler yüzlüdür. Yatırım açısından bana sorarsanız fırsatlar, ülkesidir. Tatil geçirmek isteyenler için ideal bir turizm cennetidir. Kısacası Karadağ (Montenegro) yazın kumu, denizi, gece kulüpleri, kumarhaneleriyle, kışın kayak merkezleri, dağ turizmi ile gölleri ve de kanyonları ile müstesna bir tatil merkezidir. Bu arada kaplıcaları da yaz ve kış sağlık hizmeti verdiğinden ülke turizm ortamını sene boyunca bütün çeşitliliği ile yaşamaktadır. Öte yandan Karadağ (Montenegro) İstanbul’a Ankara kadar yakındır. Bir saat on dakika sonra Podgorica’da olabilirsiniz.

Çetinoğlu: 12 yıl içinde sizi üzen, sıkıntıya sokan herhangi bir olay oldu mu? Varsa bu konuyu anlatır mısınız?

Dr. Suver: Elbette görev yaparken can sıkıcı bir olay da yaşadım. Aşağı yukarı dört yıl önce, bir seri yanlış bir bilgilendirme olayı ile karşılaştım. Karadağ (Montenegro) vatandaşlığı vaad eden birileri türedi. Bunlar üzerine Karadağ (Montenegro) yazan ofisler açıyor, bizim vatandaşlardan 7 bin Euro ile 12 bin Euro arası bir para almak suretiyle, vatandaşlık sözü verildiğini işitiyordum.

Oysa biliyordum ki, vatandaşlık vermek diye bir şey söz konusu değildi. Onlar vatandaşlık gelecek diyerek oturma ve çalışma iznine 7 veya 12 bin Euro para almaya başlamışlardı.

Oysa Karadağ’da oturma ve çalışma izni için aranan tek şart sabıka kaydının olmaması. Birer yıl için verilen çalışma ve oturma izni için ödemeniz gereken tutar ise 200 Euro civarında. Karadağ Devleti demografik yapının bozulmaması için vatandaşlık vermiyor. Ancak geçen yıl “Ekonomik Vatandaşlık” adı ile apayrı 3 yıllık yeni bir uygulama başlattı. Bu uygulamanın özü ise, sizin bu ülkede yatırım yapmanız veya belli tutarlarda gayrimenkul almanız gerekiyor. Ancak insanımızın dikkatsizliği ciddî problemlere yol açtı. Kişi verdiği 7 bin ile 12 bin Euro arasında değişen paralar sonrası vatandaş olacağını düşünerek elindeki belgelerle Karadağ’a gitti. Tabii burada gerçek ile yüzleşti. Çünkü böyle bir şey söz konusu değil. Dolandırılan kişiler her gün bizi ya da Büyükelçiliği aramaya başladı. Elbette bu durum oradaki itibarımıza da ciddî biçimde zarar verdi. Karadağ yetkilileri bize; “Parayı sizin adamlar alıyor” diyor. Bizimkilerin burada para verdikleri ofisler yazılı metinde “işlerinizi takip edeceğiz” diye sözleşme yapıyorlar. Ancak söylenen ile sözleşmede yazan farklı şeyler. Ama sonunda eliniz boş kalıyor.

Ben bunu önce Hürriyet Gazetesi’ne anlattım. Hürriyet Gazetesi haberi sür manşetten verince biraz soluk aldık. Ertesi gün yazılı ve sözlü medyamız olaya sahip çıkınca uyarı görevimizi tam anlamıyla yapmış olduk. Buradan bir defa daha medyamızın duyarlılığına teşekkür ediyorum.

Neyse uyarılarımızın faydası oldu. Bunların ardı arkası kesildi. Bu da geride kalan on iki yıldan hatıra!

 

 

      Dr. AKKAN SUVER:

     26 Mayıs 2008 tarihinde Montenegro Devleti tarafından İstanbul’a Fahri Başkonsolos olarak atanan Dr. Akkan Suver halen Türkiye’nin en prestijli sivil toplum kuruluşu olan Marmara Grubu Vakfı’nın başkanlığını yürütmektedir.

     1998 yılından beri aralıksız olarak gerçekleşen Avrasya Ekonomi Zirveleri’nin kurucusu olan Dr. Akkan Suver; 2001 yılında Azerbaycan Tefekkür Üniversitesi tarafından Fahri Doktora, 2010 yılında Kırgızistan Bişkek Üniversitesi tarafından Fahri Profesörlük, 2013 yılında Romanya Köstence Devlet Denizcilik Üniversitesi tarafından Fahri Doktora ünvanı ile taltif edilmiştir.

     Geride bıraktığımız yıllarda, Türkiye’de başlattığı daha sonra uluslararası barış alanında gerçekleştirdiği kültürlerarası diyalog çalışmalarından dolayı 2007 yılında Papa 16. Benedict tarafından Papalık Madalyası ile onurlandırılan Dr. Suver’e bugüne kadar Azerbaycan Devleti tarafından Terakki Madalyası (2006) ile Dostluk Ordeni (2011), Moğolistan Devleti tarafından Cengiz Han Madalyası (2006), Gümüş Yıldızı Madalyası (2009) ve Kutup Yıldızı Madalyası (2012) verilmiştir.

     2011-2012 yıllarında Karadeniz Hazar Denizi Uluslararası Vakfı (BSCIF) dönüşümlü Başkanlığını yaptı.

     Kültürlerarası Diyalog çalışmaları ile uluslararası alanda kabul gören Dr. Akkan Suver’e 14 Şubat 2013’de Balkan Barış Kulübü tarafından Balkan Barış Madalyası verilmiştir.

     14 Ekim 2014 tarihinde Dr. Akkan Suver’e Moldova Gagavuzya Yeri’nin en yüksek Nişan’ı olan “Gagavuzya Yeri Ordeni” verilmiştir.

     20 Kasım 2014 tarihinde Komünizm’in bitişinin 25. Yılı münasebetiyle, Dr. Akkan Suver’e Bükreş’te Romanya Başbakanı Victor Ponta tarafından “Romanya Devlet Nişanı” verilmiştir.

     23 Kasım 2014 tarihinde Dr. Akkan Suver’e Viyana’da Viyana Ekonomi Forumu tarafından “Stratejik Partner Ödülü” eski Şansölye Dr. Erhard Busek tarafından verilmiştir.

     17 Aralık 2014 tarihinde Romanya’nın Ankara Büyükelçisi Radu Onefrei, Dr. Akkan Suver’e “Türk-Romen İlişkileri Dostluk Ödülü”nü kendi eliyle sunmuştur.

     21 Ocak 2014 tarihinde Gagavuzya Başkanı Mihail Formuzal, Gagavuzya’nın Moldova Parlamentosunca 23 Aralık 1994 tarihinde kabul edilen Özerkliği’nin 20. yılı münasebetiyle tertiplediği etkinlikler çerçevesinde Dr. Akkan Suver’e, “20. Yıl Hürriyet Madalyası” sundu.

     2016 yılında Azerbaycan Devleti tarafından “Enerji İşçisi” nişanıyla onurlandırıldı. Gene aynı yıl Slovenya’da bulunan Hayat Boyu Eğitim Akademisi tarafından “Bilge Büyükelçi” diploması verildi.

     2017 yılında Dr. Akkan Suver, 20. Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni gerçekleştirdi.

     9 Haziran 2017 günü Arnavutluk Devleti, Cumhurbaşkanı Bujar Nishani eliyle Dr. Akkan Suver’e “Devlet Sivil Liyakat Nişanı” verdi.

     Geride bıraktığımız yıllarda Azerbaycan’da, Çin Halk Cumhuriyeti’nde, Romanya’da, İspanya’da, Avusturya’da, Moldova’da, Gagavuzya’da, Moğolistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da Makedonya’da, Karadağ’da, Bulgaristan’da, Polonya’da, Slovenya’da, Arnavutluk’ta katıldığı çeşitli uluslararası toplantılarda Türk sivil toplumunun görüşlerini aksettirdi.

     Dr. Akkan Suver, geride bıraktığımız yıllar içerisinde ulusal ve uluslararası çeşitli kuruluşlar tarafından yılın gazetecisi, yılın sivil toplum örgütü lideri gibi unvanlara layık görülerek taltif edilmiştir.

     Gene Türk sivil toplumu adına Azerbaycan’da, Özbekistan’da, Bulgaristan’da, Kırgızistan’da, Gürcistan’da çeşitli zamanlarda gerçekleştirilen seçimlerde ‘Gözlemci’ statüsünde yer almıştır.

     Dr. Suver Türkiye’nin tanınmış gazeteci ve yazarlarındandır. Kitapları Türkçe’nin dışında Azerbaycan Türkçesi, İngilizce ve Karadağca dillerinde de yayınlanmıştır. Halen İzmir’de yayınlanan Gözlem Gazetesi’nde yazmaktadır.

 

Yunan Sınırındaki Zulüm Korona’dan Beter…

               Yunanistan sınırını geçerek Avrupa’ya ulaşmaya çalışan göçmenlere yönelik Yunan güvenlik güçlerinin insanlık dışı uygulamaları; korona virüsünün ülkemizde de görülmesinin ardından gündemin arka sıralarına düşse de, hız kesmeden devam ediyor.

              Ülkelerinde yaşanan savaş ve terör olayları nedeniyle Türkiye’ye sığınan milyonlarca mültecinin Türkiye’nin sınır kapılarını açmasıyla başlayan ve yüzbinlerce göçmenin Avrupa’ya geçmek için geldikleri Yunanistan’la aramızdaki kara – deniz sınırları boyunca yaşananlar; son yüzyılın yüz karası olarak ve gerçekten de insani boyutları giderek kötüleşen bir trajediye dönüşmüş durumda.

             Ülkelerindeki savaş ortamından kaçarak Türkiye’ye sığınan milyonlarca insanın AB ülkelerine geçebilme hayallerini gerçekleştirebilmek için Yunan sınırında yaşadıkları insanlık dışı olayları üzülerek izliyoruz.

             Bu insanlara yıllardır bakan, onlara kucak açan, barınma sağlayan, her türlü insani ihtiyaçlarını karşılayan ülkemizin, artık böylesine ağır bir yükü kaldıracak durumunu çoktan aşınca sınır kapılarını açması;  bu insanlar için:  ‘’Sen bunları ülkende tut sana milyarlarca avro yardım edeceğiz’’ sözü veren ancak bu sözünü tutmayan AB’ye verilen en çarpıcı ders olacak niteliktedir.

            Evet, sınırlarımızın açılmasıyla birlikte on binlerce göçmenin Avrupa ülkelerine gidebilmek adına verdikleri mücadele, Yunanistan’la aramızdaki deniz ve kara sınırlarımız boyunca devam ediyor.

             Deniz yoluyla Yunanistan’ın kontrolünde olan Ege adalarına geçmek için lastik botlarla denize açılanlara, bu botları batırarak içindeki insanları ölüme terk etmeleri alçaklığını yapan Yunan devriye botlarının görüntülerini televizyonlardan izlerken, denize düşen çocukların çaresizliğini gördüğümüzde içimiz burkuluyor, insanlığımızdan utanıyoruz…

             Bu mücadelenin karada yaşanan insanlık dışı uygulamalarına her geçen gün yeni bir Yunan zulmü daha ekleniyor.

            Bu sürecin başlamasıyla birlikte Yunan güvenlik güçlerinin bu çaresiz insanların üzerine karada ses, sis, biber gazı bombalarını atmaları yetmezmiş gibi, Yunan askerlerinin hedef gözetmeksizin insanlar üzerine ateş açması, gerçek mermiler kullanması, bunun sonucunda bugüne değin 4 göçmenin hayatını kaybetmesi, Yunanistan’ın tarih boyunca yaptıkları türlü mezalimleri bir kez daha gözler önüne sermiştir.

            Balkan savaşlarında, Girit’te, İstiklal savaşımız boyunca Yunan askerlerinin yurdumuzda yapmış olduğu onca katliamı, yakın tarihimizde Kıbrıs’ta insanlarımıza uyguladıkları zulmü hatırladığımızda; bugün Yunan sınırında göçmenlere uygulanan zulmün, çağımızın en korkunç salgın hastalığı olarak adlandırılan ‘’Korona Virüsünden’’ de beter olduğu görülmektedir.

           Yunanistan’ın sınırını geçmek isteyen sığınmacılara karşı yapmış olduğu insanlık dışı muameleler yukarıda sıraladıklarımla da kalmamıştır!

           Bir şekilde Yunan sınırını geçmeyi başaran sığınmacılar için Yunan hükümeti hiçbir hukuki gerekçesi olmadan bu insanlar için gizli bir toplanma merkezi oluşturduğu haberi; ‘’Amerikan New York Times’’ gazetesinde ‘’Yunanlıların sığınmacılar için gizli yeri: Hayvanlar gibiyiz’’ başlığı ile çıkınca, insanın bu uygulamalara isyan edesi geliyor, bu kadarına da pes dedirtiyor.

           Sınırı geçenleri yakalayan Yunan resmi makamlarının, bu insanların üzerindeki elbiseleri dâhil bütün varlıklarını gasp ettiği, onları döverek, neredeyse çırılçıplak Türkiye’ye geri gönderdiği örnek vakalarla biliniyordu.  

           Ancak ‘’New York Times’’ da çıkan bu haberde olduğu gibi bu çaresiz insanları adeta bir ‘’Nazi Kampına’’ benzer bir yerde topladıkları haberi ilk kez ortaya çıkmış oldu…

          Pekiyi, insan hakları, kişi hakları, demokrasi, hukuk dendiğinde mangalda kül bırakmayan Avrupa Birliği, İnsan Hakları Örgütleri gibi insanlık havarilerinin gözleri önünde cereyan eden bu insanlık dışı olaylar karşısında bu iki yüz yüzlülerden hiç ses var mı?

         Tam tersine bu utanmazlar sürüsünden, özellikle de AB’den aman bu göçmenleri sınırlarından geçirme diyerek Yunanistan’a maddi ve manevi tam destek, ülkemize de sınırlarını kapat diye baskı var!

         Aslında bu çaresiz insanlar çok bir şey istemiyor!

          Emperyalist emelleri uğruna Orta Doğu’yu paramparça eden ABD’nin yanında yer alan İngiltere başta olmak üzere, o sürece destek veren diğer Avrupa ülkelerinden sadece ellerinden alınan yaşam geleceklerini geri istiyorlar.    

        Yıllar önce sığınmacıların ülkelerini paramparça ederek o coğrafyada çıkardıkları savaş ortamından kaçarak hayata tutunmaya çalışan bu insanların istedikleri tek bir şey var, hayata yeniden tutunmak.

         Milyonlarca insanın ülkesini yerle bir eden Amerika’nın o süreçte yaratmış olduğu zulüm ortamını sessizce seyredenler, sizce bu insanlara yeni bir yaşam hakkı tanırlar mı?

        Hele ki, ne ABD’nin, ne de AB ülkelerinin, İnsan Hakları Örgütlerinin bu insanlık dramını sessiz sedasız, umursamazca seyretmelerini gördükten sonra;  Yunanistan’daki yetkililere söylenecek tek bir şey kalıyor:

        Bu çaresiz insanlara uyguladığınız zulüm, dünya var oldukça alnınızda kara bir leke olarak kalacaktır.

       Bundan böyle ‘’Denize düşen Yunan’a değil, yılana sarılsa’’ daha iyi olacaktır…

Kabulünün 99. Yılında İstiklâl Marşı Niçin Korkma!” Diye Başlar

0

12 Mart 2020, Mehmet Âkif Ersoy’un  “İstiklâl Marşı”nın TBMM tarafından “Millî Marş” olarak kabulünün 99. Yıldönümüdür. Bu vesileyle millî şairimizin İstiklâl Marşı’na niçin “Korkma!” hitabıyla başladığının hikâyesini anlatacağım.

Osmanlı Devleti, 1911 Trablusgarp Savaşı’nı, 1912-1913 I. ve II. Balkan Savaşlarını kaybetti. Balkanlarda bir Türkiye’den büyük toprak kaybettik. 1914-1918 arasındaki I. Dünya Savaşında Süveyş Kanalı’nda, Filistin’de, Ortadoğu’da, Sarıkamış’ta, Galiçya’da ve Çanakkale’de savaştık. Vatanın son direnme noktası Çanakkale’de hem deniz, hem kara savaşlarında, dönemin en modern silahlı düşmanı yendik.  Ve savaş araçlarına sahip düşmanlarını yendik. Fakat bu savaşın sonunda müttefikimiz olan Almanlar ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yenilince biz de yenik sayıldık. 

I.   Dünya Savaşı sonunda yenik sayılarak, ordusu dağıtılan ve ülkesi düşman ordularınca işgal edilen Türk milleti, büyük bir korku içindedir. Bu, hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma korkusudur. Vatanı ile bayrağı ile ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur. İşte Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, böyle bir atmosferde 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak İstiklâl Savaşı’nın meşalesini yakmışlardır.

“Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler, binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden millî bir ordu kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu korku ve umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve başarmanın ilk şartı, özgüven ve moral güçtü. Fakat o anda orduları dağıtılan, toprakları işgal edilen ve yönetimi tutsak alınan bir ülkenin vatandaşlarında moral güç çok zayıftı, maneviyat çok bozuktu. 

Savaşacağımız düşman hem sayıca, hem de silahça bizden çok üstündü. Karşımızda dünyanın en zengin ve teknolojisi gelişmiş devletlerinin orduları ve onların desteklediği Yunan orduları vardı. İşte İstiklâl Savaşı böyle bir atmosferde başladı. Milletin ve ordunun acilen maneviyatını yükseltecek bir güce ihtiyacı vardı. İstiklâl Marşı yazılması, böyle bir ihtiyaçtan doğdu. 

Bu amaçla açılan “Millî Marş Yazma Yarışması”’na 724 şair katıldı, ama hiç birinin şiiri millî marş olmaya layık görülmedi. Bu yarışmaya, kazananına maddi ödül verileceği için İstiklâl Savaşının manevi komutanlarından Mehmet Akif Ersoy katılmamıştı. Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver vasıtasıyla, maddi ödülü istediği kuruma bağışlama şartıyla, İstiklâl Marşı yazması için kendisine rica edildi. İşte Âkif, İstiklâl Marşı’nı yazma görevini böyle bir ortamda üstlendi. Taceddin Dergâhı’nın manevi ikliminde yazdığı millî marşımıza, milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan manevi gücünü artıracak bir sözcükle başlaması gerekiyordu.

Bundan sonrasını millî şairimiz Akif, yakın arkadaşı Eşref Edib’e şöyle anlatıyor: “İstiklâl Marşı’nı yazma görevini üstlendikten sonra boş odaya girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımı bir Müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken, Peygamber Efendimizin, Hz. Ebubekir’le Mekke’den Medine’ye Hicreti’ni hatırladım. Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Sevr Mağarası’na sığındıklarında, Ebubekir’in endişelendiğini fark edince, Peygamber Efendimizin  “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir!” deyişini hatırladım. Peygamberimizin daha büyük bir zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve marşı yazmaya ‘Korkma!’ diyerek başladım.”

 

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

 Unutmayın, ”Allah bir kapıyı kaparsa, bin kapıyı açar”  diyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

Mevlâna diyor ki: ”Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir”. Biz de 2020’nin bir umut yılı olması dileğiyle diyoruz ki: “Korkma!  Hayatta korkulacak tek şey, korkunun ta kendisidir. Onu yenersen, kurtulacaksın. Başarmak için yeniden ayağa kalkıp, ümidimizi parlatıp heyecanımızı uyandıralım ve başarmaya inanalım.”

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

1983 Sonrası Üç Dönemin Anatomisi

Üç farklı döneme göre Türk ekonomisinin; büyüme oranları, GSYH rakamları ve cari açık miktarlarının mukayese edilmesi.

Türk Ekonomisinin son 40 yılını teşkil eden dönemleri mukayese etmeden önce 1983 yılına kadar olan dönemlere ait büyüme rakamlarını özet halinde vermek suretiyle, esas olarak 1983 ve sonrasını karşılaştırmalı olarak inceleyecek olursak;

1924-1938 arası Atatürk döneminde Türkiye ekonomisinin ortalama yıllık kalkınma hızının %7,39 olduğunu,

1939-1949 arası İnönü döneminde ortalama yıllık büyüme oranının %0,50 olduğunu,

1950-1960 arası DP döneminde ortalama yıllık kalkınma hızının %5,93 olduğunu,

1961-1964 arası ara dönem hükümetlerinde yıllık büyüme ortalamasının %5,45 olduğunu,

1965-1971 arası AP döneminde yıllık ortalama büyüme hızının %5,76 olduğunu,

1972-1983 arası koalisyonlar ve 12 Eylül darbe döneminde ise %3,73 oranında ortalama büyüme sağlandığını tespit ederek, asıl inceleme konumuz olan 1983-2020 arası döneme gelecek olursak;

1984-1991 ANAP DÖNEMİ:

Yıllar: Büy. oranı: GSYH/Mil $ Cari Açık/ Milyar $

1984 %7,11 60 (-) 1,439

1985 %4,30 69 (-) 1,013

1986 %6,76 75 (-) 1,465

1987 %9,81 86 (-) 0,806

1988 %1,45 91 (+) 1,596

1989 %1,63 108 (+) 0,938

1990 %9,37 152 (-) 2,625

1991 %0,35 152 (+) 0,250

Ortalama %5,04 (-) 4,564 Milyar $

1992-2002 KOALİSYONLAR DÖNEMİ:

Yıllar: Büy. oranı: GSYH/Mil $ Cari Açık/Milyar $

1992 %6,40 160 (-) 0,974

1993 %8,14 182 (-) 6,433

1994 %(-)6,08 131 (+) 2,631

1995 %7,95 172 (-) 2,339

1996 %7,12 185 (-)2,437

1997 %8,29 191 (-)2,638

1998 %3,86 271 (-)2.000

1999 %(-)6,08 248 (-)0,925

2000 %6,34 265 (-)9,920

2001 %(-)9,54 197 (+)3,760

2002 %7,94 238 (-)0,626

0rtalama %3,12 (-) 21,904 milyar $

2003-2019 AKP DÖNEMİ:

Yıllar: Büy. oranı: GSYH/Mil $ Cari Açık/Milyar $

2003 %5,87 312 (-) 7,554

2004 %9,86 404 (-)14,198

2005 %7,64 499 (-)20,988

2006 %5,97 548 (-)31,168

2007 %5,03 677 (-)36,949

2008 %0,85 663 (-)39,425

2009 %(-)4,70 645 (-)11,358

2010 %8,49 748 (-)44,616

2011 %11,11 730 (-)74,402

2012 %4,79 877 (-)47,963

2013 %8,49 951 (-)63,642

2014 %5,17 934 (-)43,610

2015 %6.09 855 (-)32,145

2016 %3,18 861 (-)33,139

2017 %7,47 851 (-)47,347

2018 %2,83 784 (-)27,158

2019 %0,9 753 (+)1,600

17 Yıllık Ortalama %5,23 (-) 574,062 milyar $

* 8 YILLIK ANAP DÖNEMİNDE CARİ AÇIK TOPLAMI SADECE 4,564 MİLYAR $ OLMUŞTUR. YANİ GSYH’NIN ANCAK %0,57 ORANINDA CARİ AÇIK VERİLMİŞTİR.

* 8 YILLIK ANAP DÖNEMİNDE ORTALAMA YILLIK BÜYÜME ORANI; %5,04 OLMUŞTUR.

* 11 YILLIK KOALİSYONLAR DÖNEMİNDE CARİ AÇIK TOPLAMI: 21,904 $ MİLYAR $ OLMUŞTUR. YANİ BU DÖNEMDE GSYH’NIN %1,02 ORANINDA CARİ AÇIK VERİLMİŞTİR.

* 11 YILLIK KOALİSYONLAR DÖNEMİNDE ORTALAMA YILLIK BÜYÜME ORANI; %3,12 OLMUŞTUR.

* 17 YILLIK AKP DÖNEMİ CARİ AÇIK TOPLAMI: 574,062 MİLYAR $ OLMUŞTUR. YANİ GSYH’NIN %4,75 ORANINDA CARİ AÇIK VERİLEREK BU ALANDA REKOR KIRILMIŞTIR.

* 17 YILLIK AKP DÖNEMİNDE ORTALAMA YILLIK BÜYÜME ORANI İSE; %5,23 OLMUŞTUR.

Bu rakamlardan anlaşılması gereken tek ve en önemli tespit; AKP ÖNCESİ CUMHURİYET HÜKÜMETLERİNİN, ülkenin ve milletin öz kaynaklarıyla ekonomik büyüme ve kalkınmayı sağlamaya çalıştıklarıdır.

AKP döneminde sağlanan büyüme rakamlarının ise, bütünüyle “cari açık, dış borçlanma ve tüketime dayalı” olduğu gün gibi ortada olduğu gibi, MALİYE POLİTİKASI OLARAK DA VERGİ GELİRLERİ artışı bütünüyle ithalat artışına bağlanmıştır…

Nitekim Maliye Bakanlığı Bütçe Kontrol Genel Müdürlüğü’nün internet sayfasındaki veriler incelendiğinde görüleceği üzere; “VERGİ GELİRLERİNİN BÜTÇE HARCAMALARINI %80 ORANINDA KARŞILADIĞI” yıllara bakıldığında, bu yıllar cari açığın GSYH’ya oranının %5’in üstüne çıktığı yıllardır. Mesela cari açık vermediğimiz bir yıl olan 2019 yılında bu oran %67’ye düşmüştür.

AKP hükümetleri 2003’de %60 olan ve 2004 yıllında ise %66,4 olan bu oranları, ithalatı ve cari açığı patlatarak tedricen %74’den başlayarak %80,7’lere kadar çıkarırken, verginin kaynağı asla ve kat’a üretim ve kazanç olmamış, harcama ve tüketim üzerinden vergi toplamışlardır.

Görüldüğü üzere; AKP dönemini tanımlamak istersek, DÜŞÜK KURA DAYALI İTHALAT, CARİ AÇIK, TÜKETİM, DIŞ BORÇ VE HARCAMA ÜZERİNDEN VERGİ TOPLANAN MALİYE POLİTİKASI VE BÜTÇE GELİRLERİNİN %6,5’UNUN SOSYAL YARDIM ADI ALTINDA SEÇMENİ REHİN ALMAK İÇİN KULLANILDIĞI, GERİ KALAN KAYNAKLARIN İSE YANDAŞLARA AKTARILDIĞI BİR YANAŞMA EKONOMİSİDİR.

Aynı şekilde yukarıda verdiğimiz “BÜYÜME” oranlarının hesaplanmasında “Hane halkları özel tüketim harcamalarının” büyüme rakamlarını yaklaşık %65 oranında etkilediğini de vurgularsak, bu tablolar daha da anlamlı hâle gelecektir.

Bu vesileyle GSYH rakamları hesaplanma yönteminin AKP döneminde iki defa değiştirilerek, kağıt üzerinde tam 265,8 milyar $ artırıldığını da ifade etmeliyiz…

Bütün bu verilerle birlikte sorulması gereken soru ise; “peki biz bu döviz cinsinden cari açığı nasıl finanse ettik” şeklinde olmalıdır.

Bu sorunun cevabı; 62 milyar $’lık kamuya ait kurumları özelleştirdik, 467 milyar $ dış borç aldık ve başta bankacılık olmak üzere özel sektöre ait varlıkların bir kısmını da sattık…

Bu dönemde Türk ekonomisi olarak tam 177 milyar $ dış borç faizi ödedik.

Yine merkezi hükümet borçları için bu dönemde 69 milyar $ ve 735 milyar TL faiz ödedik…

Bilsek Ne, Bilmesek Ne?

     Her bir atom öyle bir sanatlı nakış ve işleme ortaya koyarak işler ki, ya bir atom bütün atomlarla bilinçli bir ilişki içindedir. Ya da bir atom her bir atoma hem hâkim / hükmedicidir. Hem de o atom her bir atomun mahkûmudur.

     Oysa “İki zıddın birleşmesi mümkün değildir.” şeklinde kesin bir kaide ve kural vardır.

     Nitekim bir yer ya aydınlıktır, ya da karanlık. Aydınlıksa karanlık yoktur. Karanlıksa aydınlık değildir.

     Kaldı ki bir şeyin hem hâkim, hem mahkûm olması da mümkün değildir.

     Çünkü bu; iki zıttın bir arada bulunması demektir. Ki hiç olası değildir.

     Zira Sn. İsmail Mutlu’nun da belirttiği gibi, bir şey sınırsız derecede emir altında bir varlıksa; dönüp kendisine emir verene, mutlak emredici olması imkânsızdır. Diğer bir ifadeyle, sınırsız âmir olan, emir verdiği varlıktan emir alamaz.

     Şayet atom böyle işler başarıyorsa; öyleyse o atomu, o hayret verici san’atlı nakşı, o hikmetli nakışlı sanatı bilir. Her şeyi icat eder, yaratır kabul etmeliyiz!

     Bu ise binler defa imkânsız ve hiç olası değildir.

     Öyleyse atom olsa olsa, Hakîm olan bir Sâni’in, her şeyi hikmetle ve sanatla yapan Allah’ın kader kanunu ve kudret kaleminden çıkan harekete memur ve bununla görevli birer noktadır.

     Nasıl ki meselâ Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve sanatına uymazlarsa; her bir taşı; Mimar Sinan gibi dülgerlik sanatında bir maharet, beceri ve hüneri var diye kabul etmemiz gerekir.

     Ayrıca her bir taşı diğer taşlara hem mahkûm, hem hâkim / hükmedici olarak görmemiz lâzım gelir.

     Yani “Geliniz, düşmemek için baş başa vereceğiz!” diye bir hüküm sahibi olmaları icap eder.

     Aynen bunun gibi, binler defa Ayasofya kubbesinden daha san’atlı, daha hayret verici ve gayeli olan ve birer sanat eseri sayılan varlıklardaki atomlar; Kâinat Ustası’nın emrine uymazlarsa; bu takdirde atomların her birine Kâinatı ve her şeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allahın vasıf ve nitelikleri kadar mükemmellik sıfatları verilmesi lâzım gelir.

X

     Zındık / dinsiz, maddiyyun / materyalist / her şeyi maddeye bağlayan kimseler; Allahı veya O’nun bildirdiği kesin olan şeylerden herhangi birini inkâr edenler yani kâfirler; Vücûdu Vâcib, Varlığı Zorunlu ve kendinden olan Allah’ı kabul etmiyorlar!

     Bu yüzden atomlar sayısınca bâtıl / yalan ve sahte ilâh ve tanrıları kabul etmek zorunda kalıyorlar!

     Çünkü tuttukları yol; onları buna mecbur ediyor.

     Tuttukları usul ve metod; onları bu hususta çaresiz kılıyor.

     İşte bu konuda inkârcı ve inanmayan ne kadar filozof ve felsefeci varsa; bilgin de olsalar, aslında çok büyük bir cehalet içinde olup; birer kara cahildirler.

X

     Atom bilinci insanı insan eder

     Bilinçsiz insan Allah’ı nisyan eder

 

     Atom bilinci açar insana geniş bir yol

     Sakın geri kalma sen de hemen içinde ol

 

     Deme sakın bunları acaba bilsek ne

     Deme sakın bunları sanki bilmesek ne

 

     Çünkü biri ediyor insanı âlim

     Öteki yol açıyor olmaya zalim

Tarihe Selam, Kaybetmeye Devam

İdlip gündemi iki haftadır siyasî gündemimizdeydi, spor ve magazinden sonra. 55 şehidi içimize ve 70’e yakın, uzuvları parçalanarak yaralanan gazimizi de sessizliğe gömdükten sonra Moskova Antlaşması’yla geri çekildik. Çekilecektiysek niye büyük kayıplar vermeden başta çekilmedik? Rejim’le o kadar savaştıktan sonra “Rejim” diyegeldiğimiz Suriye Yönetimi’nin koordinatörü Putin’i ve Rus Heyeti’ni niye dinledik, şartlarını niye kabul ettik? Hem “Çekilin aradan, bizi Rejim’le başbaşa bırakın!” sözünü hem “Anlaşmayla ilgili Esad’ı bilgilendirdiniz mi?” sözünü 24 ya da 48 saat arayla nasıl söyleyebildik?

Geçen hafta “Ah ‘Benim Yalnız ve Güzel’ Askerim” başlıklı bir yazıyı 2 yıl sonra ve başına da “ah” ekleyerek yayınlamıştık. O nidâyı uzatmak istiyorum; aaaahhh!

29 Şubat günü 33 şehitten haberdar olunca aklıma Falih Rıfkı’nın “Zeytindağı” adlı eserinde geçen “Benim Ahmed’imi gördün mü?” anekdotu gelmişti. Popüler Çanakkale kitaplarının bazılarında yarısı yer alır, yani “Hiç birimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü” kısmına kadar. Hem içimden geçeni hem kalan kısmını Av. Gürkan Uysal kardeşim Kocaeli Aydınlar Ocağı sitesindeki 29.02.2020 tarihli yazısında çok güzel anlatmış. Yüzyılın muhasebesini yapan Gürkan Uysal, Falih Rıfkı’nın bir asır önceki “Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik!” teşhisini bir asır sonraki kendi “Türkiye’yi idare edenler, Ahmetlerin hayatlarını sürdükleri bir kumar oynadılar ve biz yüzlerce Ahmet’i bu kumarda kaybettik!” teşhisiyle tevhit etmiş. Allah razı olsun, yüreğimize su serpti ama yüreğimiz hâlâ soğumuş değil.

Meraklısı ve dertli-kederlisiyle paylaşmak istediğim bir kaynak var: AHMED CEMAL PAŞA (1872–1922) ASKERİ VE SİYASİ HAYATI; Süleyman Demirel Üniversitesi’nden Nevzat Artuç’un 456 sayfalık Doktora çalışması, 2005 Isparta tarihli. Orda İttihat ve Terakki’nin 3 önemli isminden Cemal Paşa’ya ki I. Dünya Savaşı’nın dörtte üçünde SuriyeFilistinKanal (Sîna) ve Hicaz Cephelerinin kumandanıdır; savaşa neden girdiğimizle alâkalı iki

Suriye ve Libya’da Salgın Yokmuş!

Koronavirüs salgını olan ülkeler haritalarda kırmızı ile salgın olmayanlar beyaz ile gösteriliyor. Fakat ilginç olan şu ki; bölgemizde bütün komşularımız, Avrupa kıtasının tamamı ve Afrika’nın kuzeyindeki bütün ülkeler kırmızı iken halen kanlı savaşların sürdüğü Suriye ve Libya beyaz! Bir de Türkiye beyaz kalmış.

Yani bu üç ülke ile Orta Asya’daki bazı ülkeler haricinde hemen heryerde bu yeni tip ölümcül koronavirüs (Kovid-19) salgını var.

Suriye ve Libya ile aynı kategoride olmaktan dolayı bir komplekse girmek üzereydim ki, Türkiye’de de bir kişide bu virüsten bulunduğu ortaya çıktı. Akabinde haritalarda Türkiye de kırmızı ile gösterilmeye başlandı.

Bazı münafıklar “Türkiye’de Reis izin vermeden virüs çıkmaz” yorumları yaptı. Bazıları “Dünya Bankası ve IMF koronavirüs mücadelesi yapan ülkelere milyarlarca dolarlık destek fonları ayırmış” haberleri çıkması ile bizde de virüslü hasta açıklaması arasında bağlantı kurmaya çalıştılar.

Hala bir vaka çıkmasaydı Suriye ve Libya şartlarına benzetilen bir ülkede yaşamış olacak ve bu münafıklara cevap vermekte güçlük çekecektik. Neredeyse iyiki bir vaka çıktı diyecek hale geldik.

Ama ben devlet yapımızın çok büyük ölçüde bozulmasına rağmen, binlerce yıllık geleneklerinden kopup yeni kurulmuş bir kabile devleti seviyesine inmiş olduğunu sanmıyorum. Kurumlarımızın Suriye ve Libya gibi devletlerin kurumlarıyla mukayese edilemeyecek kadar köklü ve kaliteli olduğuna inanıyorum.

Bu yüzden ve her zamanki “iflah olmaz iyimserliğimle” koronavirüsün Sağlık Bakanlığımızın uyguladığı başarılı tedbirler sayesinde gecikerek sınırlarımızda girdiği kanaatindeyim.

Müslüman halkımızın temizliğinin, abdest almanın koronavirüsten korunmamızdaki etkisine dair iddiaların abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü koronavirüsler eskiden beri varlar ve Türkiye’de diğer ülkelerden daha az etkili değillerdi. Koronavirüsün eski tipleri ile yenisi (Kovid-19) arasında bulaşma riski aynı fakat yeni tipi daha öldürücü.

Bütün bunlara rağmen devletimizi yönetenlere ve kurumlarımıza güvenin bu kadar yıpranmış olması koronavirüsten bile tehlikeli.

********************************

Kurumlarına Güvensizlik Daha Tehlikeli

“Devlete güvensizlik” birden oluşmadı.

Tanzim satış kuyruklarına “varlık kuyruğu” dediler. Acı acı güldük.

TÜİK pazarda her şeyin fiyatı bir misli artmışken ve elektrik, doğalgaz gibi temel girdiler ile vergi artışları yüzde 50’nin üzerinde iken, enflasyonu yüzde 11 olarak açıkladı. Vatandaş “devlet maaşlara zam yapmamak için böyle açıklıyor” dedi.

YSK’nın açıkladığı seçim sonuçlarına güven kalmadı. Çünkü herkes öğrendi ki “bir şey olmadıysa bile mutlaka bir şeyler olmuştu.”

Libya’da “birkaç şehit” sayısı gizlenince, Suriye’de verilen 33 şehit sayısına inandıramadılar.

Verebileceğimiz daha çok örnek var. Ama bu yanlışlar yapılırken “yapmayın, kurumlarımızı yıpratmayın, devlete güveni sarsmayın” dememizin sebebi buydu.

Devlet bazen öyle kritik konularda vatandaşlarından ortak hareket etmeleri veya fedakârlık etmelerini ister ki bu anlar ülkenin geleceğini etkileyebilir.

Ekonomik krizlerde, savaşlarda, doğal afetlerde veya salgın hastalıklarda devletin işareti ile ortak hareket sağlanabilirse birçok sıkıntı kolay atlatılabilir.

İşte bu zamanlar için, kurumlarımız köklü bir devlete yaraşır güvenilirlikte olmalı…

********************************

Bekleme Odasındaki Heyetin Zaferi

Rusya/ Suriye ikilisi İdlib’te hava saldırıları ile onlarca askerimizi şehit etti. İdlib’teki askerlerimizin güvenliği için Suriye’nin (Esad’ın) patronu diyebileceğimiz Rusya ile ateşkes görüşmeleri yapmak istedik. Putin Türkiye’ye gelmeyince bizim heyet Moskova’ya gitti.

Putin, Türkiye Cumhurbaşkanı ve heyetini müzakerelerin yapılacağı salonun kapısında dahi karşılamadı. Salonun bekleme odasında iki dakika beklettikten sonra içeride “kabul etti.”

Rusya resmî devlet televizyonu bu aşağılama operasyonunu çok sayıda kamerayla tespit edip, bekleme anını saniyeleri numaratörde geri saydırarak verdi. Üstüne de Putin’in daha önce Esad’ı aynı binanın dış kapısında karşılamasını yayınladı.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına yapılan bu çirkin hakaret ve aşağılama (istiskal) hareketine inşallah uygun bir zamanda, uygun bir cevap verilir.

Fakat beni en çok üzen bu aşağılanma operasyonunu bile normal bir uygulama imiş gibi aktaran yandaş medyanın dalkavukları idi.

Üstelik çok kısa olan mutabakat metninde sadece geçici bir ateşkes” üzerinde anlaşılmıştı. Buna karşılık bizim heyetin “rejim” dediği ve Esad’ın yönettiği devletin adının “Suriye Arap Cumhuriyeti” olduğunu kabul etmiştik.

Ortada zafer de yoktu, hezimet de. Sadece mümkün olabilen elde edilebilmişti.

Yandaş medyanın bu anlaşmayı sanki büyük bir zafer kazanmış gibi yansıtmaya çalışması da trajikomik bir tavır oldu.

İnsanlarımız bu kadar çok kandırılmaya çalışılırsa devlete güven elbette kalmaz.