21.3 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 495

Sene 1995, Bir Yün İşleme Fabrikası Kuruluyordu,

Hikâye gerçek, kişi isimleri ben hariç değiştirildi.

Bölüm 1

Kemalpaşa’ya doğru yol alıyoruz arabayla, kararımızı bildirmeye gidiyoruz. Yolda bunun üzerine konuşuyoruz

Nihat beyle. Zaman zaman, çok hızlı bir şekilde, gözlerini yoldan ayırıp, bakışlarını bana yöneltiyor ve başıyla onaylıyor dediklerimi. Sonra o da bana anlatmaya başlıyor. Bende onu, evet evet, tabi diye, kısa kısa yanıtlıyorum. Yani Ömer’in durumu kesinleşti artık. Bir an, Ömer için duyduğum üzüntü, zaman tünelinde beni 1,5 ay öncesine götürüyor.

İzmir Yün Tekstil Fabrikası, borçları nedeniyle, icra yoluyla bir Finans Şirketine geçmiş. Yeni sahip de fabrikayı kapatıp, kazıyıp, yerine büyük bir çarşı yapma niyetiyle fabrikanın makinalarını satışa çıkarmış. Nihat Bey’in Genel Müdürü olduğu deri işleme ve konfeksiyon şirketi de fabrikanın yün yıkama ve hazırlama grubunu satın almış. Bu grubu alıp, Kemalpaşa’ya yeni fabrikaya kuracağız. İşledikleri derilerin yünleri de burada değerlenecek.

İzmir Yün, Tepeciğin arkalarında kurulu. Orada çalışmaya başlıyoruz. Bizim makinalar, toplam 80 metre uzunluğunda bir mini tesis oluşturan ve ard arda işlemler yapan 13 parça makina. Burada da uzun zamandır çalışmıyormuş. Önce bu haliyle Kemalpaşa’daki yerine kurmak gerek. Yani bu haliyle oraya ışınlamak gibi bir şey. Sonrada aşınmış, kırılmış ya da yedekleme sorunu çıkarabilecek günün teknolojisinden düşmüş parçalarını değiştirmek, yenilemek gerekecek. Ancak makinalarla ilgili elde tek bir doküman yok.

Paftalarca montaj resimleri çiziyor, parçaları, grupları önce resim üzerinde numaralandırıp sonra bu numaraları yağlı boya ile makinalar ve parçalar üzerine aktarıyorum. Montaj sırasında “sende nereden çıktın” diyeceğim bir parça çıkmasın diye karşıma, uğraşıyorum. “Herhalde tamam, oldu” diyorum. Söküme ve nakliyata hazırız.

Kamyonların yanaşması ve yükleme için bazı duvarların yıkılması gerek. Bütün İzmir Yün yıkılıyor zaten.

Boş buldukça zamanı, her yanını geziyorum. Büyük bir alana kurulu, düzenli yerleşmiş, düzenli yollarla ayrılmış birçok bina.  Bizim makinalar ve diğer birkaçı dışında, makinalar oldukça yeni ya da bakımlı. Ve bütün bu makinalar, kazanlar, borular, motorlar, panolar, kablolar, klima cihazları, ahşap malzemeler her şey sökülüp gidiyor, bunlar gidebilsin diye ve gittikçede yıkılıyor binalar, yıkılıyor ve sonunda geriye kırık temel üstleriyle örülü bir boşluk kalıyor. Bütün bunlar o kadar çabuk oluyor ki her şey buhar olup uçuyor gibi, yok oluş gibi. Kimi makinalar ve malzemeler ölmüş denilip hurda olacak, bir kısım yaşlıların yaraları sarılıp onarılacak, ve  zaten genç olan diğerleri ile birlikte bu sağ kalanlar başka diyarlarda yaşamaya devam edecek.  Fabrikanın birkaç ustabaşısı da, makinaların doğru dürüst sökümü ve nakliyesi için fabrikanın ana alıcı ve satıcısı Finans Şirketine nezaret hizmeti veriyorlar.

Hepsi de emekliliği geçmiş ak saçlı yaşlı insanlar. Bu işte bitince evlerine dönecekler artık. Çünkü gidecek, gidebilecek başka diyarları yok. Doğanın kanunları bu cenazenin kalkışında son görevi de bu ustalara vermiş. Diğer genç ustalar başka işyerlerinde çalışmaya başlamışlar bile. Genellikle yorgun bir hüzün içinde buluyorum bu yaşlı ustaları, çay ocağında, laflıyoruz ara sıra, anlattıkları tarih. Bir kenarda bir sürü ahşap, çelik kasa yığılı. Ciltler, klasörler dolu içleri, kenardan sarkmış kartlardan birini alıyorum. İşçilerin isimleri alt alta sıralanmış. Sevgi, Nurten, İsmail….. Bir an dalıyorum, yürüyorum Orhan Kemal’in insanları arasında. Birden karşımda bir bayrak, dalgalanıyor, Finans Şirketinin bayrağı. İzmir Yün fabrikasını parçalıyor, yıkıyor, satıyor. Sanki bir adayı işgal edip yakıp yıkan işgal kuvvetleri sancağı gibi geliyor gözüme. Dönüyorum “başlayın, sökün, yıkın” diyorum.

Ömer; şirketin aceleyle oluşturduğu söküm ekibi içinde yer alan genç, eğitimsiz, deneyimsiz bir işçi. Fırın; gövdesi pik döküm tuğlalardan oluşan, yap boz oyuncakları gibi kurulan ve yükselen, içinde ısı üniteleri, transfer üniteleri  olan, on metre boyunda ve dört metre yüksekliğinde en büyük makina. Ömer fırının sökümüne el koymuş.                                                                                                            

Atletik yapısıyla fırına tırmanıyor üstünde dolaşıyor, bacaya ve oradan bina tavanına ulaşıyor ve niteliği olarak bunu sergileyip duruyor. Hep fırının üstünde, adeta hücuma geçecek bir yer, başlangıç arıyor. Ben de veriyorum. Yanına kimseyi istemiyor. Belinde anahtar takımı, karşısında: makinayı oluşturan parçaların orijin madeninin çıkarılmasından ham malzemelerinin yapılmasındaki metallurjik işlemlere, oradan parçalarının son ölçülerinde bitmiş haline ulaşması için gerekli mekanik, fiziksel işlemlere kadar görev yapmış yüzlerce binlerce işçi, teknokrat, alet, makine, binlerce milyonlarca saatlik emek. Hepsini yere seriyor. Neredeyse tek başına söküyor fırını. Kendine müthiş güvenli şimdi. Düşünüyorum, acaba darbecilerde demokrasiyi yıkarken aynı ilkel gücün şehvetini duyuyorlar mı benliklerinde Makinaların tümü sökülüp, naklediliyor.

Kemalpaşa’da yeni fabrikadayız. Şubat ayazı, çok çalışmak, akşam gece mesai gerek. Nihat Bey’e “Senin deri konfeksiyon şirketinden, çocuklara deri gocuk verelim, gerçi sizin imalatlar lüks kalite ama üstlerine bi de iş gömleği giydirirsek gocuklar korunmuş olur, çocuklarda soğuktan korunmuş olurlar, akşam gece mesai yaptırırız, hem iş dışında da giyerler gocukları, iyi bir şey olur” diyorum. Nihat Bey medeni, iyi bir insan, karşı çıkmıyor.  “Bırak yahu üst üste iki kazak giyerler olur biter, seninki de minareye kılıf yani” demiyor. Ertesi gün gocuklar, iş gömlekleri,  postallar geliyor. İnşaatçılar, bekçi benim ekibimden değil, onlarla ilgilenmiyorum. İnşaatta sürüyor, dış duvarlar henüz örülüyor, her taraf açık. Bekçi bir hafta sonra aniden hastalanıyor. Fena üşütmüş, sonrada verem diyorlar.       Ne garip bir rastlantı.

Şantiye girişinde bir kulübe. Ömer ve birkaç arkadaşı burada kalıyor. Galiba İzmir’e göçmeleri çok olmamış, öncede İzmir’de aynı evi ya da odayı paylaşıyorlarmış. Nihat Beyle konuşmuşlar, İzmir’den her gün gelip gitmektense burada kalalım demişler, anlaşmışlar. Bir takım hayatlar sürüyor burada da.

Bir yandan inşaat, elektrik ilerliyor, karınca gibi çalışıyor insanlar. Ama bizim montaj yürümüyor.

 

Ömer şantiyede yatıp kalkıyor ya, gece gündüz fabrikada, bütünleşmiş işle iyice, kâhyalaşmış ve tüm idareyi ele almış.

Ancak mümkün değil, hiç eğitimi, deneyimi yok, birazcık bile yok. Şimdilik en çok ağırlıkçı, hemen sonra yardımcı operatör, daha sonrada operatör ve çok daha sonrasında usta işçi olabilir, ama sabırla, ama emekle, ama zamanla.   Ama şimdi olamaz işte, sökerken tamamda, ama bu montaj, bu makinalara yeniden hayat vereceğiz.                            Sorunun büyüğü de başka aslında. Emin, meslek lisesi mezunu, deneyimli ve daha önce böyle ekipler yönetmiş, formenlik yapmış. Ekibe yeni katıldığı halde, Ömer’in boşluğunu yakalamış, sultaya girmiyor, Ömer’i takmıyor. Yepyeni bir kuruluş, işin daha başında ve yepyeni olanaklar. Donatımı, özlemleri, hırsı ve yeni bir fırsat hepsi alelacele buluşuyor benliğinde, kendi lider olmak istiyor.

Bu anarşik durum Emin lehine çözülecek bu kesin. Benim için de çok önemli.

Bu işi sağlıklı ve en önemlisi çabuk götürebilmem için teknik dilden ve döküman üzerinden konuşup anlaşabileceğim biri gerek bana. Ben bu işte teknik emek satıcısı, serbest çalışan biriyim. Oradan oraya koşturup duruyorum, bu işi bir an önce bitirip başka işlere başlamalıyım. Bu da benim sorunum işte.

Ömer’i düşünüyorum. Kendini montaj formeni, sonrada işletmede formen olarak düşlüyordur mutlaka. İyi bir ücrete kavuşacak sonra? Sonrası arabesk işte, ya da hayat mı yoksa. Bu dışa vurulan hırslar, üzüntüler, acılar etkiliyor insanı.

Diğer işçiler, karınca ordusunun neferleri; sessiz ve sakin bir bekleyiş içindeler, “ halledin derdinizi işimize bakalım, daha yapılacak bir sürü fabrika, fabrikalarda üretimler, inşaat yapıları, barajlar, hava meydanları, sulama kanalları var “ der gibiler.

Bizde halledeceğiz. Bu tip olaylar çözülecek şeyler olarak paketlenip önüme konalı yirmi yılı aşıyor neredeyse. Hepsi fabrikalarda insanlar ve makinalar arasında geçen yirmi yıl.

Başkanın Adamları Neler Yapabilir?

Bir bilim kurgu romanının içinde yaşıyor gibiyiz. Covid-19 adı verilen bir virüs türü bütün dünyalıların hayatını değiştirdi. Oysaki bu elle tutulur, gözle görülür olmayan yaratıkla ilgili pek bir şey bilmiyoruz.

Virüsün etkisine dair duyduklarımız da hep belli kaynaklardan çıkan bilgilerin yayılmasıyla bize ulaşıyor. İnsanlar bu bilgilerin bir kısmına güvenip inanırken, bazılarını güvenilir bulmadığı için inanmıyor.

Koronavirüs (Covid-19) salgınının gerçek olduğunu ve çok ciddi sonuçları olduğunu görüyoruz, biliyoruz. Salgının sadece sağlık sorunları, kitlesel ölümler yanında ekonomik etkilerinin de ölümcül olabileceği anlaşılıyor.

Ben günlerdir medyada her yönüyle tartışılan bu konuları değil, başka bir hususu düşünmeden duramıyorum.

Hastalık salgını, biyolojik saldırı ve başka konularda kamu otoritelerinin manipülasyon yapması halinde ne gibi sonuçları olabileceğini düşündükçe aklıma “Başkanın Adamları” isimli 1997 yapımı film geliyor.

*****************************

Sanal Bir Dünya Yaratmak

Robert de Niro ile Dustin Hoffman’ın başrollerini oynadığı, Başkanın Adamları (orijinal adı “Wag The Dog”) filmi yönetimlerin halkı manipüle etme gücünün nerelere varacağını göstermeye çalışır.

Bu film devleti yönetenlerin bir gerçeği gizleme veya yapay bir gerçeklik yaratma isteği ile kitlelerin duygu ve düşüncelerini etkileyebileceğini, davranışlarını yönlendirebileceğini, bunun için sanal bir dünya yaratabileceğini anlatır.

Filmin konusu şöyle: ABD Başkanlık seçimlerine 11 gün kala, bir kız Başkanın kendisine cinsel tacizde bulunduğu iddiasında bulunur. Panik içindeki Başkan yakın adamlarından sorunun çözümünü ister.

Çünkü onlara göre, “devlet birilerine yıllarca büyük paralar öder ve bunun sonucunda gerektiğinde o kişiler devleti ve devlet büyüklerini içlerinde bulunduğu darboğazdan kurtarırlardı.”

“Siyaset oyunları sahneye koymayı da, skandalı, gafı örtmeyi de bilen” bu profesyonel ekipten bir danışmanın çözüm teklifi kabul edilir.

Kamuoyunun ilgisini skandaldan uzak tutmak için “kurgusal bir savaş” çıkarmaya karar verirler. Bunun için Hollywood’un ünlü yapımcılarından biriyle ve işinde profesyonel olan kişilerle anlaşarak bir kurgu üzerinden algı yönetimi işine girişirler.

ABD kamuoyunun pek tanımadığı Arnavutluk ile ilgili özel hazırlanmış senaryolara göre kısa haber filmleri çevrilir. Kamuoyu Arnavutluk’un “zalim ve düşman yönetimi” tarafından bir ABD askerinin esir edildiğine inandırılır. Özel hazırlanan resimler, haber filmleri, müzikler, siyasi tartışmalar vd medya teknikleriyle savaş psikolojisine sokulan kamuoyunun milliyetçi duyguları kabartılır.

Herkesin ülkenin bir savaşın eşiğinde olduğuna inanması ve bu ortamda mevcut yönetimin değişmesinin doğru olmayacağı şeklinde düşünmesi sağlanır.

Son olarak da sözde esir asker için sanal bir kurtarma operasyonu ile ABD halkının gönlü kazanılır.

*****************************

Çağdaş Yöntemler

“Başkanın Adamları” filmindeki gibi dünyayı veya bir devleti yönetenlerin tek taraflı bilgilendirme ile halkı manipüle etmesi günümüzde de mümkün müdür?

Bu filmin hala tazeliğini koruyor olması, devleti yönetenlerin kişisel hırs ve istekleri doğrultusunda kitleleri yanıltabilmesini ve bunun halkın kaderi üzerindeki etkilerini gösteriyor olmasındandır.

“Bu durum bilgi edinme kaynakları çok çeşitlendiği için günümüzde geçerli olamaz” diye düşünebilirsiniz. Ama kitlesel iletişim araçlarının çoğunu yönlendirme imkânına sahip uluslar arası güçler veya bir devleti yönetenler varsa belli alanlarda halen geçerli olabilir.

“Koronavirüs Salgını sanal bir gerçekliktir” diyebilecek durumda değilim. Böyle bir konuda bütün ülkeleri içine alan bir operasyon yapılması çok zordur ama imkânsız da değildir.

Dünyayı yönetenler veya bir Devlet Başkanı hâkim olduğu medya gücü ile halka neyi sunarsa halk onunla yetinmek durumda ise Başkanın Adamlarının toplumu ikna edemeyeceği çok az sanal gerçeklik vardır.

Hatırlayalım, ABD’nin Irak’a müdahale için kullandığı “Saddam’ın nükleer silahları var” iddiasının böyle bir manipülasyon olduğu açığa çıkmıştı. Yine ABD’nin kendi yarattığı IŞİD ile savaşmak bahanesiyle Suriye’ye yerleşmesi de böyle bir operasyondur.

Kuş gribi vakası, Oktar Babuna’nın topladığı kan örneklerinin ABD’ye gönderilmesi ve Türk halkının genetiğini çözme çalışmalarında kullanılması gibi vakaların böyle operasyonlardan olma ihtimali büyüktür.

Yerel bazda Gezi Olayında kullanılan “cami içinde bira içtiler, başörtülü bacımın üstüne deri giysili insanlar işediler” gibi iddiaları da böyle bir manipülasyon çabası sayanlar var.

CHP Genel Başkanının, iktidarın 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında kullandığı bazı argümanlar ve yaptıklarını eleştirirken kullandığı, “16 Temmuz’da sivil darbe gerçekleştirildi” iddiası da böyle bir bakış açısının eseri olsa gerektir.

Koronavirüs Salgınını değerlendirirken, Çin Dışişleri Bakanlığının, “virüsü Vuhan’a Amerikan askerleri taşıdı” iddiasını ve salgının bir “biyolojik saldırı” olma ihtimalini göz ardı etmemek gerekiyor.

SON SÖZ: Evhama gerek yok ama şüpheci olmakta fayda var.

18 Mart Çanakkale Zaferi

“600 Yıllık mazisi şan ve şerefle dolu Osmanlı İmparatorluğu, Enver Paşa’nın kollarında can verdi” diyor Turgut Özakman.

Doğrudur, Her ne kadar Enver Paşa’yı biz, romantik karakteri ve milliyetçiliği ile sevmiş olsak ta, aşırı romantizm, ütopya ve üzerine bir de tek adam kararları eklenince klişe sözdür ama hatırlamakta fayda var: “Söz konusu vatansa geri kalanı teferruattır.

Evet, Enver Paşa sadece kendi kararıyla Osmanlı imparatorluğunu(Almanların değimiyle: Enverland, Enver’in ülkesi olarak adlandırırlar.) Alman genelkurmayından gelen “savaşa girin” raporunun altına imza atıyor. Eğer kendisinden başka Cemal Paşa’ya, Talat Paşa’ya sadrazam veya vezirlere danışsaydı, belki savaşa girmeyecek, savaş mağlubu sayılmayacaktık. (Ah şu imzalar derken kendimi alamadığım, tarihin affedilmez hataları aklıma geliyor: Falih Rıfkı: “Rumeli’yi kaybedişimizin sebebi olarak, Cemal Paşa bir faslı tespit ettiğini gösterir ehemmiyetli bir tavırla kaşlarını çatarak: “Kabahat ve cürüm Kâmil Paşanındır, o bana: -“Devletler, Balkanlar’da statükoyu muhafaza edecekler” demişti; ben ona: – İngiliz elçisinden senet al dedim ama o almadı.” )Falih Rıfkı Atay(Zeytin Dağı)

İşte bir diğeri de Enver Paşa’nın savaşa girme kararı. Ne yaman bir çelişki, bu böyle! Birinde imza atmıyoruz kaybediyoruz, diğerinde attıktan sonra kaybediyoruz.

Mustafa Kemâl’in Tarih Sahnesine Çıkışı

1 Şubat 1915 yılında 3. Kolorduda yarbay olarak göreve başlayan Mustafa Kemâl, Balkanları kaybetmiş, bozguna uğramış bir ordunun içerisinden yepyeni bir Çanakkale ruhu taşıyan ordu çıkarıyor, bu yenilmiş, moral değerleri sıfırlanmış ordunun içinden. Anadolu adeta erkeksiz kalmış, 13 yaşındaki çocuklar tartılıyor, 45 kilonun üzerindeyse askere alınıyorlar.

Bir de Çanakkale’nin arkasında müthiş kadın desteği var. Cepheye giden evlatlarına her türlü giyecek, mendil çamaşır, kazak çorap örerlerken, adeta birbirleriyle yarış ediyorlar.

Burada Turgut Özakman’a kulak verelim: “Tarihin yazık ki adını kaydetmediği kimsesiz, yoksul bir kadın da unutulmayacak bir kahramanlık yaptı. Beyoğlu berberlerinin peruka (takma saç) yapmak için parasıyla saç aradıklarını duymuştu. Müslüman Türklerde kadınlar genellikle saçlarını kesmez, kesenlere iyi gözle bakılmazdı. Ama uzun saçından başka varlığı yoktu. Cepheden gelen yaralıları, iniltileri kesilmeyen göçmenleri, caddelerden yenilginin utancı içinde başları eğik geçen namuslu subayları düşündü. Günahsa günaha girmeyi, ayıplanmayı, hor görülmeyi, çirkin olmayı göze aldı; o kadar sevdiği saçlarını ağlaya ağlaya dibinden kesti. Rum berbere sattı, aldığı üç kuruşu koşa koşa Donanma Cemiyeti’ne yetiştirdi.

Bu gün dahi ellerini erkek bedenine sürmekten imtina eden bayan doktor ve hemşireler varken,

 O yıllarda gönüllü hemşirelik kursları açarak hepsi cepheye gidip, asker evlatlarının yarasını sarıyorlar.

İşte millet olarak top yekûn milli gurur ve onuru şaha kalkmış vatan evlatları, bir destan yazmanın azim ve kararlılığıyla, Çanakkale zaferinden, Kurtuluş Savaşının muştusunu veriyorlardı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kıvrak zekâsının ürünü müthiş taktiklerle askerlerine seslenerek: “”Süngü tak!” Komutuyla: “ben size taarruz değil, ölmeyi emrediyorum, biz ölünceye kadar yerimize başka kuvvetler, başka komutanlar gelir.” Sözleriyle birlikte; Allah Allah nidaları yeri, göğü inletir ve zafer böyle kazanılır.

Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün şehitlerimize Tanrı’dan rahmet diliyorum. Ruhları şadolsun.

Kalın sağlıcakla

Atom ve İnanç

     Atomlarla ilgili bir konuyu ele almak düşündürücüdür. Üstelik bu, Fizik ve Kimya ilminin konusudur. Zerre ve atomların iki hareketini söz konusu ettik. Atomların hareketlerini ve sükûnlarını yani hareketsizliklerini, duruşlarının hikmetini ele almaya ve hükme bağlamaya çalıştık.  Tabii Tevhîdî ve Hikemî bir hükme.

     Peki, ama -akla geliyor işte- zerre ve atomların sükûn ve hareketlerini bilsek n’olur bilmesek n’olur? Çok şey olur değerli okur! O doğru biliş ve doğru bilmeyiş iki tohum olur. İki dal olur. İki filiz hâlini alır. Boy atıp ya gül ağacı olur. Boy atıp ya da zakkum ağacı olur. Biri misk gibi kokar. Misk ve anber hükmünde olan iman ve inanç nurunu etrafa saçar. Öteki zakkum çiçeği olarak açar. Küfür ve inançsızlık zulüm ve karanlığını etrafa dağıtır. Biri nur ve ışık yayar çevresine. Diğeri karanlığa boğar çevresini.

     İşte zerre ve atomların hareketlerini ve hareketsizliklerini doğru veya yanlış biliş ve yorumlayış; bu sonuçları doğurduğu ve doğuracağı için, bunun üstünde uzunca durduk. Onların hareket ve sükûnlarındaki asıl amacı, asıl fayda ve hikmeti iyice açıklamaya çalıştık. Çünkü zerre ve atomları başıboş sanmak, kendi başlarına hareket ediyor sanmak; Materyalist Felsefeyi doğuruyor. Ve materyalizmi, maddeciliği, her şeyi maddeye bağlamanın, her şeyi maddeden bilmenin insanlığın başına nasıl bir çorap ördüğünü gösteriyor. Nitekim öyle anlayış, öyle yorumlayış, insanlığın başına bela olmuş, insanlığı onlarca yıl titretmiş; hatta inim inim inletmiştir.

     Nitekim haksızlık; hak olarak ileri sürülmüş. Hâlâ da sürülmekte. Ya haklının küçük ve zayıf olanına değil, büyük ve kuvvetli olanına hakkı verilmiş veriliyor. Ya da haksız da olsa hak, ancak güçlü olana verilmiş veriliyor. Fazilet hafife alınmış alınıyor. Fırsatçılık makbul olmuş oluyor. Faydacılık asıl olmuş oluyor. Ahlâkın mânâsı kalmamış kalmıyor. Namus kavramı yok olmuş yok oluyor. Kısaca Allaha inanç kalmamış kalmıyor. Ahiret inancı silinmiş siliniyor.

     Ne zaman? Bütün bunlar zerre ve atomların faaliyetlerini yanlış bildiğimiz, yanlış yorumladığımız takdirde böyle oluyor. İşte şimdi niçin bu konuya eğildiğimiz daha iyi anlaşılıyor. Çünkü bu doğru ve yerinde izah ve açıklamalar yapılmayınca; insan zevk ve safa gayyasında kendini bulmuş buluyor. Üzüntü ve kederlerini sefahet şalının altına süpürmüş süpürüyor. Kendini avutmaya çalışmış çalışıyor.

     Fakat insan; açıklığa kavuşturduğumuz gibi, zerreleri vazifeli bilirse; bütün bunların aksi ve tersi

olur. Çünkü zerrelerin yaptıklarını zerreden bilmek, hava zerresinin yaptıklarını ondan bilmeye benzer. Oysa bir hava atomcuğunun ne kadar ağır bir yük altında kaldığını ve hepsinin de üstesinden geldiği, hepimizce bilinen bir şey.

     Sayısız dillerdeki sözleri radyolara ulaştırması, sayısız insan görüntülerini televizyonlara taşıması, bunları birbirine karıştırmaması, sayısız kokuları yine birbirine karıştırmadan bizlere sunması gösteriyor ki; bütün bunları zerre ve atomlar yapmıyor fakat zerre ve atomlara yaptırılıyor. Bütün bunları zerre ve atomlar etmiyor, onlara ettiriliyor. Kısaca kerameti onlardan bilmemek lâzım.

     İşte bütün bunları zerre ve atomdan bilmek; Arı’nın yaptıklarını Arı’dan bilmeye benzer. Oysa çeşit çeşit binbir çiçeğe konan Arı; zehirli çiçeklerin semtinden bile geçmez. Kimyayı bilmez ama kimyager gibi işler, terkip ve sentezler yapar, insanlara bal denen; tabii olan, tabiattan alınan şifalar sunar.

     Ama aynı Arı; her nasılsa kapalı bir odada mahsur kalsa, odadan çıkmak için pencerenin camına toslar durur. Camı görmez. Oradan geçemeyeceğini bilmez. Hep geçmek ister fakat aşağı yuvarlanır. Yine toparlanıp tekrar tekrar cama toslar. Ta ki düşüp ölene kadar buna devam eder. Evet ta ki tâkatten düşene kadar. Ve intihar edercesine ölür gider.

     Demek ki Arı’nın saydığımız insanüstü işleri Arı’nın işi değil. Evet Arı yapıyor gibi ama Arı’nın buradaki işlevi sadece işçilikten ibaret. Yani Arı ne yaptığını bilmeden çalıştırılıyor. Tıpkı zerrenin de yaptığı işten; zerrenin haberi olmaması gibi. Tıpkı nice mânâları taşıyan, nice anlamlar taşıtılan kitaplar; harflerin işi olmadığı gibi.

     Evet, bir taşıma var ama ne taşıdığını bilmezlik içinde olur bu iş. Tıpkı kitap taşıtılan eşeğin âlim olamayacağı gibi.

     Evet, atomları sahipli sanmaktan âhiret inancı; diğerinden yani atomları sahipsiz sanmaktan ise inkâr çıkmakta.

     Evet, atomu doğru anlayıştan, dünyada kötü şartlarda bile mânen mutluluk hâsıl oluyor.

     Aynı bakış Âhirette ise, hem maddeten hem mânen mutluluk sağlıyor biz insanlara.

     Zerre ve atomları yanlış yorumlamak; hem dünyada insanın başına çok işler açıyor. Hem de ebedî hayatını karartıyor. İnsanı sonsuz, bitmez tükenmez ıstırapların içine atıyor.

     İşte bütün bunlardan ötürü; zerre ve atom hakkında yazmaya iştiyak duyduk. Bu satırları kaleme aldık. Bir nebze de olsa.

Coronaya Günleri

Doğa bizi bir kez daha haddimizi bilmemiz konusunda ikaz ediyor

Bir mühendis projesini tamamladığında, bir yazar eserini tamamladığında, bir doktor hastasının tedavi sürecini tamamladığında, bir grafiker tasarımını tamamladığında nasıl hisseder biliyorsunuz değil mi, muhakkak biliyorsunuzdur bu hissiyatı. O an insan kendisini öyle muktedir, öyle yetkin ve öyle kudretli hisseder ki dünya dediğimiz bu yerdeki sınırlılığını bir süreliğine hatırına getirmez, getirmez ve sınırların artık orada olmadığını düşünmeye başlar. Takdir edersiniz ki bu bulutların üstünde dolanma hali çok da uzun sürmez ve insan gerçeklerin cam duvarlarına yeniden toslayıp kan döker biraz, kan döktükçe de gerçekleri yeniden kabullenir. Geçen hafta ABD’deki seçimin gidişatına dair doyurucu bir yazı kaleme almış olmamın, daha sonra Haberasi internet televizyonunda programım Yeni Yaklaşımlara başlıyor olmamın etkisiyle ben de aynı hisleri paylaşıyordum. Bugün, 18 Mart 2020 itibariyle o cam duvara ben de toslamış bulunuyorum, o cam duvara tüm Türk ulusu olarak toslamış bulunuyoruz. Kimimiz doğacak çocuğu için gün sayarken, kimimiz sevdiceğiyle söz kesmek için organizasyon planlaması yaparken, kimimiz öğrencilerine yeni anlatacağı konunun üzerinden geçerken, kimimiz de haftaya köşesine taşıyacağı yazının konusunu düşünürken buldu kendisini bundan 2 ay önce tahmin edemeyeceğimiz COVID-19 sürecinin ortasında. An itibariyle Sayın Bakan’ın açıkladığı verilere göre 98 vakamız, 1 can kaybımız var. Bundan 2 hafta öncesinde dönüp baktığımızda gündemimizin bu olacağını kaçımız tahmin ediyorduk? Kaçımız COVID-19’un varlığından haberdar olsak da Türkiye’de böylesine hızlı bir yayılım gösterebileceğini ciddi ciddi dillendiriyorduk? Bazılarımız bu yayılımı öngörse de kaçımız etkili tedbirler aldık? İşte doğanın karşısında bir kez daha boyumuzun ölçüsünü alıyoruz, doğa bizi bir kez daha haddimizi bilmemiz konusunda ikaz ediyor!

Sekülerizmin insanlık için ne kadar hayati bir kavram olduğunu hatırlıyoruz

Tüm bunlar olup biterken hep birlikte önemli bir gerçeği hatırlıyoruz, o gerçek nedir biliyor musunuz? Bilim yahu bilim! İnsanoğlunun yegâne gücünün bilim olduğunu bir kez daha yaşayarak hatırlıyoruz. Sekülerizmin insanlık için ne kadar hayati bir kavram olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Umut ediyorum ki bu global kriz neden sürekli sekülerizmi, bilimi, aklı ve sorgulamayı dilimizden düşürmediğimizi birilerinin idrak etmesine vesile olur. Umut ediyorum ki bu global kriz birilerinin eğitimin kalitesine atıfta bulunarak neden vasıfsız İmam Hatipler yerine Fen ve Sosyal Bilimler Liselerini tercih ettiğimizi idrak etmesine vesile olur.  Dünya tarihinde sayısız örneği bulunduğu gibi yine Çin kaynaklı bir virüsle karşı karşıyayız. Bu virüsün ailesi tıp dünyasının yabancı olduğu bir grup değil, COVID-19 tanınan bir familyanın mutasyona uğramış yeni bir üyesi esasında. Grip virüslerine oldukça benzer görünüme sahip COVID-19 bir RNA virüsü dolayısıyla özelliklerinin tahlil edilebilmesi pek kolay değil, bunun yanına sık sık mutasyona uğrayarak başkalaşmasını da eklersek neden işin bu raddeye geldiğini anlamlandırabiliriz. Virüs hızlıca değişiyor, bulunduğu ortama büyük ölçüde adaptasyon sağlıyor bu yüzden de bilim insanları tedavi geliştirmekte zorlanıyor. An itibariyle enfeksiyon kapanlara destekleyici tedaviler uygulanıyor ve solunum yollarını tutan COVID-19’a karşı tedavinin bulunması için en az 6 aylık bir süreden söz ediliyor. Bildiğiniz gibi risk grubu yaşlılar ve kronik hastalığı bulunanlar bunun haricinde kalanlar için hayati tehlike görece daha düşük. Tüm dünya COVID-19’a karşı teyakkuzda ve tüm dünya hijyeni sağlamakla birlikte topluluklardan uzak durmayı başarabilmemizin şu anda hayat kurtarıcı işlev göreceğini ısrarla vurguluyor. İnanın aslında yapmamız gerekenler oldukça basit, bu salgınla mücadelenin yolları oldukça basit. Fakat özellikle Türk toplumu bu basit ama etkili kurallara riayet etmek yerine bu büyük salgını mizah unsuru haline getirmekle meşgul, alınan önlemleri suiistimal etmekle meşgul vaziyette. Canım sıkılarak belirtmek istiyorum ki Türk toplumunun hafife alınamayacak bir bölümü halen olayın ciddiyetini kavrayamadan sosyal medya hesaplarında tatil fotoğrafları paylaşmakla meşgul !

Bu mücadelenin iki ayağı var ve biri yan basarsa diğeri dik duramayacak

İdeolojik körlüğe saplanmak istemeyen herkes gibi olaylara ve yaşananlara perdeleri kaldırarak bakmaya çalışanlardanım. COVID-19’la mücadelede Sağlık Bakanımız Sayın Fahrettin Koca’nın duruşunu takdir etmezsek, ona sürdürdüğü devlet adabının hakkını vermezsek hata yaparız. Sayın Koca’nın şahsında AKP döneminde sağlıkta devrim yapıldığını savunan dalkavuklar rüya görmekle meşguller, biz AKP’nin bu ülkeye her alanda ne vahim zararlar verdiğini iyi biliyor ve bunu her fırsatta dillendiriyoruz. Benim takdirim, benim övgüm AKP’nin sağlık sektöründeki felaketlerine değil yüzlerce şehit haberini valilerin ağzından öğrenen Türk toplumuna, uzun zamandır tek adamın borazanlığından yaka silkmiş olan Türk toplumuna işinde yetkin ve etkin bir Sağlık Bakanı profili sunulmasınadır. Sayın Fahrettin Koca sürecin başından beri tam bir devlet insanı ciddiyetiyle hareket ediyor başta tüm siyasi partiler olmak üzere tüm topumu kucaklamaktan geri durmuyor ve ehil isimlerinden oluşan Bilim Kuruluyla birlikte ortak aklı işletmekten vazgeçmiyor. Sayın Bakanımız işte bu tavrıyla bizlere hasretini çektiğimiz devlet insanı profilinin henüz ölmediğini, hala bir yerlerde AKP memurları yerine devlet insanları olduğunu gösteriyor bizlere. İşte bu yüzden, devlet insanlığı yüzünden kendisine yürekten teşekkür etmek istiyorum. Peki, süreçte eksik ve yanlış gittiğini düşündüğüm noktalar yok mu? Pekâlâ var! 14 Günlük tecritte devletin daha kararlı tedbirler alması gerektiğini inanıyorum insanların kafasına göre oradan buradan kaçmasının kabul edilemez olduğunu söylüyorum ve gerekirse sert tedbirler alınmalı diyorum. Ülkemizdeki şüpheli vakalara yeterince test yapamadığımızı ve test sayılarının behemehâl artırılması gerektiğini düşünüyorum. Virüsten şüphelenildiği için tecrit edilen vatandaşlarımızı, yurt dışından gelmiş ve potansiyel hasta olan vatandaşlarımızın yanında gözetim altında tutulmasını zinhar doğru bulmuyorum.  Halen faturaların ötelenmesine dair veya vatandaşlarımıza Corona yardımı ödenmesine dair adımlar atılmamış olmasını büyük hata olarak değerlendiriyorum. Sizlere soruyorum, eğer devlet vatandaşına böyle bir küresel krizin ortasında kol kanat germeyecekse ne zaman gelecek? Öyle bir mücadeledeyiz ki bu mücadelenin iki ayağı var ve biri yan basarsa diğerinin dik durması katiyen mümkün olamayacak. Vatandaşlar eğer kurallara, tedbirlere, ikazlara kulak asmazlar da mantıksız davranışlar sergilerlerse bu mücadeleyi devlet tek başına sürdüremeyecek. Buna paralel olarak devlet, sosyal devlet olduğunu hatırlamakla birlikte vatandaşları rahatlatacak ve vatandaşlara güven verecek temel uygulamaları yürürlüğe koymaktan aciz kalırsa da bu mücadeleyi vatandaşlar tek başına sürdüremeyecek.

Tüm mesele işte bu dengeyi sağlamakta, ben bu dengenin sağlanacak olmasına iyimser yaklaşıyorum ve sizden gerekmedikçe evden çıkmamanızı önemle rica ediyorum. Yatağınıza uzanın kitap okuyun, salonunuzdaki kanepeye kurulun ev sakinleriyle sohbet edin, çay için. Büyüklerinizle eski günleri yad edin, küçüklerinizle sizi anın gerginliğinden çekip çıkaracak masumane oyunlar oynayın. Lütfen ve lütfen bu olanlara hassasiyetle yaklaşın, muhakkak kurallara uyun. Bunları yaparken de öyle karalara bağlamayın, unutmayın ki dünyada bu veya buna benzer hadise ilk defa yaşanmıyor. Unutmayın ki bir bakıma COVID-19 bizi güçlendiriyor, bizi geleceğe hazırlıyor. Bu Coronaya günlerinde, Coronayak olmadan yapmanız gerekenleri yapın ve müsterih olun. Emin olun bunlar da geçecek ve emin olun bunları da ileride kocaman masaların etrafına kurulup yemekler yerken gülerek anlatacağız birbirimize.

Emin olun…

Atom Mucizesi

Evet, atom güçsüzdür. Buna rağmen yükü son derece ağır. Görevleri sonsuz denecek kadar çok.

     Bu bakımdan atom ancak Mutlak Kadir bir zatın ismiyle vardır. Yani her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah’ın emriyle var ve ayaktadır.

     Atom ancak Allah’ın ismi ve emriyle hareketli olduğunu hâl diliyle bildirir.

     Atom evrenin, yaratılmış her şeyin büyük ve kapsamlı düzenini bilir bir tarz, şekil ve biçimde uygun hareket eder.

     Atom, her yere hiçbir engelle karşılaşmadan girer.

     İşte atomun böyle olması onun tek bir Mutlak Âlim’in kudretiyle işlediğini gösterir.

     İlmi her şeyi kuşatan, sınırsız ilim sahibi Allah’ın güç ve kuvvetiyle yerine getirdiğini gösterir.

     Yine atomun böyle olması; onun Yüce Allah’ın gözettiği hikmet ve gayesiyle ortaya konduğunu gösterir.

X

     Evet, nasıl ki, bir askerin takımında, bölüğünde, taburunda, alay ve tümeninde kendine göre bir konumu vardır.

     Bunun gibi o askerin her bir dairede birer nispeti, birer bağı vardır.

     O nispette, o bağa göre birer görevi vardır.

     O nispet ve bağları, o görevleri bilir.

     Buna göre uygun hareket eder.

     Sanki askersel nizam ve düzenler altında talim ve eğitim görür.

     Ve o asker bilir ki, bütün bunlar, tüm o daire ve yerlere kumanda eden en büyük bir kumandanın emir ve kanununa uymakla oluyor.

     Aynen bunun gibi her bir atomun birbiri içindeki bütünü oluşturan parçalarda birer uygun konumu vardır.

     Ayrı ayrı fayda ve gayeli birer nispet ve bağı vardır.

     Ayrı ayrı düzenli birer görevi vardır.

     Ayrı ayrı hikmetli, yararlı netice ve sonuçları vardır.

X

     Bu bakımdan biliriz ki, elbette o atomu, o bütünde, tüm nispet, bağ ve görevleriyle koruyan biri var.

     Şüphesiz o atomun sonuç, fayda ve gayelerini bozmayacak bir tarz ve biçimde, o bütünün içine yerleştiren bir zât var.

     İşte şayet bütün bunlar kim tarafından gerçekleştiriliyor diye sorarsak?

     Bütün bunları sağlayan ancak tüm evren; hükmü ve yönetimi altında bulunan ve o bir olan Zattan başkası değildir deriz.

     Çünkü meselâ bir insanın gözbebeğinde yerleşen atom, gözün hareket ettirici, hissedici sinirlerine karşı uygun durum alması gerek.

     Aynı atomun atardamar, toplardamar gibi damarlara karşı münasip / uygun vaziyet ve durum alması lâzım.

     Yine aynı atomun yüzde, sonra başta ve gövdede, daha sonra ise insanın genel yapısında, hepsine karşı bir tavır sergilemesi gerek.

     Çünkü her birisine karşı birer nispeti, bağı ve bağlantısı olduğunu bilmesi şart.

     Birer görevi, birer faydası bulunduğunu anlaması elzem.

X

     Atomda bütün bu hususların tam ve mükemmel şekilde bulunması gösteriyor ki:

     Bütün o cismin bütün âlâ ve organlarını icat edip yaratan, var eden bir Zât var.

     İşte ancak o Zât, o atomu o yerde yerleştirebilir.

X

     Özellikle rızık için gelen atomlar; rızık kafilesinde gidiş gelişte bulunan, yolculuk eden o atomlar; o kadar hayret verici bir düzenlilik içinde ve fayda gözeterek gereken yerlerde gezip dururlar. Öyle tavır ve tabakalarda düzene uyarak geçip gelirler.

     Öyle şuur ve bilinçli adım atarlar ki hiç şaşırmayarak gele gele ta canlı bedende dört süzgeçle süzülür. Dört mutfakta yani ağız, mide, ince bağırsak ve karaciğer mutfağında pişirilir. Sonra hayret uyandırıcı dört büyük değişiklik geçirir. Sonra dört süzgeçten süzülür. Sonra da bedenin dört bir yanına yayılırlar. Rızka muhtaç, rızka gereksinim duyan âlâ, organ ve hücrelerin yardımına yetişmek isterler.

     Bunun için kandaki alyuvarlara yüklenirler. Bir kerem ve ikram kanunuyla imdada yetişirler.

     Bundan ap açık şekilde anlaşılır ki, atomları binlerce çeşit menzil ve yerlerden geçiren, sevk edip gönderen biri var.

     O zât elbette ve elbette kerim mi kerim, rezzak mı rezzaktır. İkram edici ve rızık vericidir.

     Şüphesiz Rahîm olan Hallâktır.

     Sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Rahîm olan Yüce Yaratıcı Allah’tır.

     Öyle Allah ki, kudret ve gücü karşısında; atom ve yıldızlar omuz omuza eşit ve denktirler.

     Allah’ın büyük ve sonsuz kudreti önünde, en küçükle en büyük arasında fark yoktur. İkisi birdir.

Yardımseverlik

Yardımseverlik

Vatan ve Hürriyet şâirimiz Nâmık Kemal, (1840-1888) Hürriyet Kasidesi’nde:

Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten 

Mürüvvet-mend olan mazlûma el çekmez i’ânetten

Diyor. Mısra-ı Berceste olan bu beyit, günümüz Türkçesi ile; ‘Kendini insan bilenler halka hizmet etmekten usanmaz, mürüvvet (mertlik) sâhibi olanlar, mazlumlara, zavallılara yardım etmekten kaçınmaz.’ Şeklinde ifâde edilebilir.

Asil ve necip Türk milletinin yardımseverlikle bağlantısını, daha eski yıllardaki sözlü ve yazılı edebiyat metinlerinde de görmek mümkündür. Dede Korkut Hikâyelerinin ana teması, mertlik, yiğitlik, vatan-millet sevgisi, büyüklere saygı, mazlumlara yardım gibi üstün hasletlerdir.

Denilebilir ki ‘Dede Korkut Hikâyeleri, 1600’lü yılların sonu ile 1700’lü yılların başında, sözlü edebiyattan yazılı edebiyata aktarılmıştır. Aktarma yapılırken masal ve destan unsurları hikâyeleştirilmiştir. Bu arada, yardımseverlik meselesi metne dâhil edilmiş olabilir.’ Bu iddianın aksini ispat etmek, doğruluğunu ispat etmekten daha zordur.

Daha eskilere, meselâ 7. yüzyılın sonları ile 8. yüzyılın ortalarına doğru yazılan Orhun Kitâbeleri’ne bakıldığında Türklerde bulunan hasletler şöyle sıralanmıştır: 1-Âdil olmak, 2-Aile birliğine önem vermek, 3-Güçlü bir devlete sâhip olmak, 4-Bağımsız-hür yaşamak, 5-Barış içerisinde yaşamak, 6-Bilgi sâhibi olmak, 7-Çalışkanlık, 8-Dayanışma, 9-Türk’e ait değerlerin korunması, 10-Dürüstlük, 11-Hoşgörülü olmak, 12-Büyüklere saygı, küçüklere sevgi ile davranmak, 13-Sorumluluk, 14-Vatanseverlik, 15-Yardımseverlik, 16-Öğrenmek, 17-Gerektiğinde savaşmak… (1)

***

Necdet Bayraktaroğlu, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 357 sayfalık eserine; Yardımseverliğin insanı üstün kılan, mükâfat kazandıran bir haslet olduğunu âyetler ve hadisler desteğinde açıklıyor. Okuyucunun, bilhassa şu satırları kendisine rehber edinmesi temenni ve tavsiye edilir: ‘Yardıma sebep olmak, teşvik etmek de bir yardımdır.’  Okuyucu, kitapta yazılı bilgilerin bir kısmını olsun, konunun uzağında bulunan kişilere tavsiye edip, gereğinin yapılmasını sağlarsa, yardım yapmış gibi mükâfata hak kazanmış olur. Yardımı yapanın da mükâfatında hiçbir eksiklik olmaz. Yoldaki bir dikenli dalı veya taşı alıp, kimsenin ayağının takılmayacağı bir kenara koymak bile yardımdır. Bunu yapan da mükâfatı hak eder.                                                                     

Bizler, ‘İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır’ prensibini ön plânda tutan bir kültürün mensuplarıyız. Türk-İslâm kültüründe insanlara faydalı olmanın binlerce-milyonlarca yolu-yöntemi vardır. Sayın Bayraktaroğlu bunları: Zekât, fitre sadakası, kefaret, fidye, fitre, kurban, adak, nafaka, vasiyet, ikram, ihsan, bağış, affetmek, sadaka, sevgi ve şefkat, merhamet, hoşgörü, tevâzu, sadakat, sabır, güleryüz, gönül alıcı söz söylemek, iyilik yapmak, kötülükten alıkoymak, dargınları barıştırmak, ferâgat ve fedâkârlık, bildiklerini bilmeyenlere öğretmek, dürüst olmak, âdil olmak, kul hakkına riâyet etmek, hakkın tecellisi için gönüllü şâhitlik, hediyeleşmek, yetime yardım etmek, hiç değilse güzel davranmak, saçını okşamak,  selâm vermek, sıla-i rahimde bulunmak, israf etmemek, görgü kurallarına ve trafik kaidelerine uymak… olarak sıralıyor ve her birini, efrâdını câmi, ağyarını mâni cümlelerle açıklıyor.

Diğer bölümlerde Türk-İslâm geleneğinde yardımlaşmanın, çok çeşitli, değişik ve zengin yöntemleri anlatılıyor. Ki bunların pek çoğuna Hıristiyan batı kültüründe rastlamak mümkün değildir. Bunlar: Sadaka kutusu, sadaka taşı, yitik taşı, hamal taşı, mola-dinlenme taşı, binek taşı, yemek taşı, misâfir taşı, ezan taşı, seccade taşı, şifa taşı, kapı taşı, bereket taşı, fukara veresiye defteri, ‘sanki yedim’ diye biriktirilen para ile yapılan yardım, yardım kutu ve torbaları, hayır dolapları, askıda ekmek ve simit, kuş yuvaları…

Ve yardım müesseseleri: Vakıflar, karz-ı hasen sandığı, dârüşşifalar, Dârüşşafaka Cemiyeti, Dârülaceze, Kızılay, Müslüman Dilendirmezler Cemiyeti, Dârüleytamlar, Yeşilay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Türk Hava Kurumu, Türkiye Yardımsevenler Cemiyeti,  sebiller-hayrat ve çeşmler, aşevleri, hayırevleri, Ahilikteki esnaf sandığı, yâran odaları, köy misâfir konağı, salma, imece ve diğerleri…

Eserin müellifi Necdet Bayraktaroğlu ‘Sonuç Olarak’ başlığı altında diyor ki:  

Türk-İslam kültür ve medeniyeti; insana ilgi ve saygı anlayışı üzerine kurulmuş; paylaşma ve yardımlaşmayı çeşitli kurum ve şekillerle yaygın hâle getirmiş, hâkim olduğu Balkanlardan Orta Asya’ya kadar geniş topraklarda uygulamaya çalışmıştır. Asırlardır din, dil, ırk ve mezhep farkı gözetmeksizin, yönetimi altındaki insanlara barış, hoşgörü ve adalet sağlamış, rahat ve huzur içinde yaşamaları için gayret göstermiştir. Câmiler, şifahâneler, medreseler, hanlar ve kervansaraylar, hamamlar, kütüphâneler, vakıflar, sadaka taşları hep insanlar içindir. Bu anlayışta komşusu aç olan tok yatamazdı. İnsana olduğu kadar diğer canlılara da merhamet gösterilmiş ve sâhiplenilmiş, kuşlara kuş evleri, sokak hayvanlarına hastaneler, korunaklar, su içmeleri için sulaklar, yalaklar yapmıştır. O devirlerde, kalplerine Allah korkusu ve kullardan utanma duygusu yerleşmiş olan Türkler, yaptığı iyilikleri ve hayırları Allah rızası için yapmış, yaptığını da gizlemiş ve karşılığını da sâdece Allahtan beklemiştir.

Dış dünyanın ‘barbar millet’ dediği Türk Milletinin yardımseverlik ve alçak gönüllülük konusundaki asil ve yüce davranışının uygulamaları, belge ve bilgilerle insanlarımıza ve başka milletlere anlatılması gerekmektedir.

(1)Aydan Ustaoğlu Çelik: Akademik Bakış Dergisi, S: 55, s: 48-53, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, Kırgızistan, Haziran 2016

PANAMA YAYINCILIK:

Yüksel Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80

e-posta: info@panamayayincilik.com internet: www.panamayayincilik.com

 

 

NECDET BAYRAKTAROĞLU:

     Sivas’ın Gemerek kazasında 1952 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gemerek’te tamamladı. Ankara Kurtuluş Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ankara Hukuk Fakültesi’nde yüksek lisansını tamamladı. Fakülte bitiminde askerlik hizmetine başladı. Askerî hâkimlik imtihanını kazanıp muvazzaf askerî hukukçu oldu.

     1996 yılında emekli olarak serbest avukat olarak çalıştı. Bu esnada birçok vakıf, cemiyet ve derneklerde görevler aldı,  konferans, seminer ve faaliyetler düzenledi.

     Geçirdiği kalp rahatsızlığı sebebiyle meslekî çalışmalardan çekilip Türk târihini araştırma ve derleme çalışmalarına hız verdi.

     Yayınlanmış eserleri: Târihimizdeki Muhteşem Mektuplar ve Târihimizi Aydınlatan Belgeler. Ayrıca pek çok dergi ve gazetede makaleleri yayınlanmıştır.

     İletişim adresi: necdetbayraktaroglu@hotmail.com 

 

 

 

    

 

 

KUŞBAKIŞI:

KIRKİKİNDİ YAĞMURLARI

Kitabın yazarı Betül Azra, eserini yazıp bitirdiği târihte 20 yaşında olduğunu belirtiyor. O, Prof. Dr. Ali Murat Daryal’(2)ın torunudur.  Kitapta yer alan deneme tarzında 40 adet yazının teşvikçisi, Dede Daryal’dır. Merhum, tatlı sohbetine doyum olmaz, son derece mütevâzı bir ehl-i dil (gönül ehli – gönül dostu) idi. Torun iddialı bir yazar olduğuna, okuyanı inandırıyor. Yakın bir gelecekte ateşli bir hatip hüviyetine bürünmesi kuvvetle muhtemeldir.

Bu kanaati uyandıran ‘Gören Gözlerime’ başlıklı yazısı:

Ruhumuzun tanışıklığına delil aramayan insan, söylediğimden fazlasını anla. Sen bu kuvvete mâliksin. Kendimden biliyorum, mahzun oluyorsun. İnsanların ağızlarından çıkanları, onların adına da sen duyuyorsun. Üzülme demeyeceğim sana, ben bunu denemedim bile. Üzüldüğün şeylerin, ‘sana göründüğüne’ sevin. Dünya, hakikatlerin yetimhanesi…

Sen, ‘Yetimin başını okşa’ diyen peygamberi ne kadar az anlıyorsun? Yetimi yalnızca ‘babadan mahrum’ sanıyorsun, insan tek bir şeyin yetimi değil. Bir yetime bir insanlık yeter değil.

Mahrumluğu sayıklıyorsun, kendine isimler takıyorsun ‘yoksun’. Onca bahttan sana düşene bak, ‘toksun ve çoksun.’

Asılan her boyun için, vefa dedin nefes aldın. ‘Tufan geliyor, ateş de…’ dedin gardını aldın. Sen aç kollarını, kaçtığın şeyler seni kucaklasın.

Bilmiyorsun, bu öğreneceğine işâret, işâreti tâkip et. Gören gözlerine biraz sabret. Bu aziz bir lütuf, bu ağır bir yük sana. Hem tenhâdır dünyan hem de fezâ.

Yalnız kalacaksın’ diyorlar, inanma! Yalnız kalacak olan, kalabalıktakidir.

Sen zaten yalınsın, fuzûli şeyler sana belâdır.

GÖREN GÖZLERİME

Sanatçı değil, sanatım ben. Büyük sanatçının eseriyim. Şaheser olmak için rengime renk, cengime cenk katıyorum.

Her bakan aynı şeyi görmez bende, kızmam beni anlamayana. Kör ise görmemeye, kül ise savrulmaya mahkûm. Ağırlaştırmak istemem kimsenin mahkûmiyetini, süremem kimsenin saltanatını hâkimiyetini…

Yağmurla düşen benim, yeryüzüne. Kuşun kanadında benim yükselen. Bir dürbün göremez, ötenin ötesindeyim. Arama beni uzakta, kimsede değil sendeyim.

Kim olduğunu bil, kimse değilsin sen. Özel olduğunu anla, el değilsin sen. Kaleminle yazdığını, bahtına yazılanla eş tut. Sen seçersin, kim olduğunu. Memnun musun ‘kim’liğinden? Ne istersen Allah’tan O’sun sen.

Ufkun nerede? Güneşin nerede batıyor? Biliyor musun içinde ne cevherler yatıyor! Kimse sana ‘sensin’ diyemez, sen ‘benim’ demeden!

Bu kitap beni yazdı. Ben, yazılanım. Ben, bana yazılanlardan güzelim. Bu ses beni söyler, bu ses benden söyler. Bu ses beni bilmek isteyenlere, yerimi söyler.

Kâinatta neyse ruhuna dokunan, ona dokunandır senin zâtın. Kimi sevdinse, o sevmiştir seni Kalubela’da.

Sana soracaklar: ‘Kimsin?’ diyecekler. Onlara, inançlara mesnet olacak, zâlimlerin yolunu kesici ve mazlumlara yol gösterici bir şahsiyet göstermelisin. Kendi inşaatına taş taşıyacak olan sensin.

Yüzün, bakana geceyi unuttursun. Öyle bak ki çocuklar güneşin battığına hiç inanmasınlar.

Sen, sen ol… 

Keskinliğini kaybetme, kılıç ol.

Devretsinler atalar seni torunlarına.

Kuşansın seni bıyığı terlememiş şehzâdeler.

Son olarak, sana niçin iki göz bahşedildiğini unutma.                                                                                           Birisi dinlenirken,

 Öbürü uyku nedir bilmesin.

 Biri şaşarsa, öbürü ona savaş açsın. 

Sen, insansın.                                                                                                                                                                                   Sus’ demenin yolu, konuşmaktan geçer.

 Emir verirsin ruhuna, hem boyun eğersin.

Git!’ dersin, kovulan olursun.

‘Kal!’ dersin, misâfir olursun. 

Sen doğdun, sen öleceksin.

Daha büyük zıtlık arama,

Sensin tüm zıtlıklardan bina olan eser.

Kahraman beklersin, seslenirsin.

 Sesi duyarsın, beklenen sensin.

Betül Azra mutlaka biliyordur. Mânevî rahle-i tedrisinden dersler de almış olabilir. Devam etmeli. İleride fikir dünyamızın parlak bir mütefekkiresi olmak istiyorsa Sâmiha Ayverdi (1905-1993) Hanımefendi’nin  zümrüt değerindeki kültür mirâsları ile ünsiyetini artırması faydalı olur. Kendisi için faydalı, toplumumuz için büyük kazanç…

Başlangıç için Sâmiha Ayverdi Ali Murat Daryal mektuplaşması tercih edilebilir. Şâyet başlanmış ve hayli mesâfe alınmışsa -ki, kuvvetle muhtemeldir-, mâlumu ilâm etmiş olmanın mahcubiyeti bu satırların yazarına aittir.

Özellikle Sâmiha Ayverdi’nin Ağabeyi Ekrem Hakkı Ayverdi’nin (1899-1984) eşi İlhan Ayverdi (1926-2009), ‘yazar’lığa tenezzül etmeyip muharrir veya müellif olmak isteyenlerin; rehberliğinden, ışığından herkesin istifâde edeceği kutup yıldızlarıdır. Bu isimlerle sıhrî akraba olan Av. Hicran Göze ve Zeynep Uluant da dâhil edilebilir. 

(2)Ali Murat Daryal: (İstanbul 1931-İstanbul 2017) Babası Azerbaycan’dan gelip Türkiye’ye yerleşmişti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi ve Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. İslâmî ilimler üzerine özel dersler aldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Prof. Dr. unvanı ile Din Psikolojisi dersleri veriyordu. Eserlerinden bâzıları: İslâm’ın Doğuşu ve İlk Yayılışının Psiko-Sosyal Tahlili, Kurban Kesmenin Psikolojik Temelleri, Psiko-Sosyal Açıdan Medeniyetler ve Mesajları. 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr

 

NEVROTİK BİR GEZEGENDEN NOTLAR:

Zamanı Durdurmanın Yolları’ isimli kitabın yazarı Matt Haig’in eserini Kıvanç Güney Türkçeye çevirdi, 14 X 24 santim ölçülerinde 320 sayfa olarak okuyucuya sunuldu.

Eserde, ‘Çılgın bir dünyada çıldırmadan nasıl yaşanır?’ Sorusunun cevabı veriliyor.

DOMİNGO YAYINEVİ

Türk Birliği Kurulabilir mi – III, Hukuk Birliğinin Tesisi

Hali hazırda bir ütopya olan Türk birliğini kurabilmek için atılması gereken üçüncü büyük adım Türk devletleri arasında bir hukuk birliği tesis etmektir. Hukuk birliği tesis etmek ifadesinden öncelikle Borçlar Hukuku ve Ticaret Hukuku alanında, ikincil olarak İdare Hukuku alanda ortak mevzuat hükümlerinin kabul edilmesi, üçüncül olarak Ceza Hukuku alanında ortak mevzuat hükümlerinin veya en azından ortak ilkelerin kabul edilmesi, dördüncü olarak Türk devletlerinde verilen mahkeme kararlarının hukuka uygunluk kontrolünü gerçekleştirecek ABD Federal Mahkemesi benzeri bir yüksek mahkemenin kurulması ve nihayet beşinci aşamada da ortak anayasanın kabulü ve Türk birliğinin adeta bir federal devlet yapısına bürünmesini anlıyoruz. Burada haklı olarak neden ortak anayasanın ilk değil de dördüncü aşamada planlandığı sorulabilir. Bunun sebebi, daha önceki yazılarda da ifade ettiğimiz üzere Türk birliği tesis etmenin imkânsıza yakın derecede zor olması ve Türk devletleri arasında öncelikle bir menfaat ortaklığı tesis ettikten sonra organik birlikteliğin mümkün hale gelebilecek olmasıdır. Başka bir ifadeyle Türk devletleri arasında ticari-ekonomik-finansal bir işbirliği tesis etmeden yani win-win (kazan-kazan) odaklı ortak menfaat olgusunu ortaya koymadan Türk birliğini kurma imkânı bulunmamasıdır. Şimdi aşağıda hukuk birliğinin tesis edilebilmesi için atılması gereken adımları kısaca izah etmeye çalışalım.

 

Borçlar Hukuku ve Ticaret Hukuku Alanlarında Ortak Mevzuatın Kabulü

 

            Bir önceki yazımızda Türk devletleri arasında ticari-ekonomik-finansal işbirliğini tesis edebilme amacıyla Türk Dünyası Ticaret Odası (TDTO) kurulması ve yine TDTO bünyesinde bir Tahkim Merkezi kurulması gerektiğini ifade etmiş ve bu Tahkim Merkezinin işlevsel hale gelebilmesi için aynı zamanda hukuk birliği tesis edilmesi gerektiğine kısaca değinmiştik. Buradan yola çıkarak hukuk birliği tesis etme yolunda ilk adımın Borçlar Hukuku ve Ticaret Hukuku ile yine Ticaret Hukukunun alt dalları diyebileceğimiz Ticari İşletme Hukuku, Şirketler Hukuku, Deniz Ticareti Hukuku, Sigorta Hukuku, Banka Hukuku, Tüketici Hukuku, Rekabet Hukuku, Fikri ve Sınai Mülkiyet Hukuku vb. gibi hukuk alanlarında ortak mevzuat hükümlerini kabul etmek olduğunu belirtmemiz gerek.

            Türk birliğini tesis etmenin yolu ticari-ekonomik-finansal işbirliğini tesis etmekten geçtiğine göre böyle bir işbirliğini tesis edebilmek için bu oyunda kuralları baştan belirlemek ve kurallara aykırı hareket edildiği durumlarda yani hukuki ihtilaf ortaya çıktığı durumlarda ihtilafı bu ortak kurallara göre çözüme kavuşturmak gerekmektedir. Bu nedenle de Türk devletleri arasındaki ticari ilişkilerin sağlıklı bir şekilde yürüyebilmesi için öncelikle özel hukuk (Private Law) alanında yani Borçlar ve Ticaret Hukuku ile Ticaret Hukukunun alt dalları olan ve az önce saydığımız alanlarda ortak mevzuat hükümlerinin kabul edilmesi elzemdir.

            Türk devletlerinin vatandaşları arasında doğabilecek ticari ihtilafları çözüme kavuşturmak için bir Tahkim Merkezi kurulması gerektiğini daha önceki yazımızda belirtmiştik. İşte Borçlar ve Ticaret Hukuku alanlarında ortak mevzuat kabul etme meselesi bu Tahkim Merkezi’nin ihtilafları hangi kurallara göre çözüme kavuşturacağı probleminin cevabını ortaya koymaktadır.

 

İdare Hukuku Alanında Ortak Mevzuatın Kabulü

 

            Türk devletleri arasındaki ticari ilişkileri kuvvetlendirme amacıyla hukuk birliğini tesis etmenin ikinci adımı da idare hukuku alanında ortak mevzuat hükümlerinin ve ortak bir uygulamanın kabul edilmesi ve Türk devletlerinin idari kurumlarının etkin bir hukuk denetimine tabi tutulabilmesidir. Çünkü ticari-ekonomik-finansal ilişkiler gelişip ilerledikçe ortaya yeni ihtilafların çıkması kaçınılmazdır. Bu ihtilaflar da sadece ticaretle iştigal eden kişilerin kendi aralarında değil aynı zamanda bu ticaret erbabıyla (şahıs veya şirket) ilgili ülkelerin idari kurumları arasında da ihtilafların çıkması kaçınılmaz olacaktır. Ticaretle iştigal eden şahıs ve/veya şirketler mal ve/veya hizmet transferi nedeniyle gümrük gibi vergi dairesi gibi idari kurumlarla sık sık karşı karşıya gelecektir. Yine kamu ihalelerinin gerçekleştirilmesinden ve daha sonrasında ihale şartnamelerinin uygulanmasından doğan ihtilaflar mutlaka olacaktır. Aynı şekilde ticaretle iştigal eden şahıs ve/veya şirketlerin diğer Türk devletlerinde banka hukukundan, sigorta hukukundan, rekabet hukukundan, iş hukukundan, tüketici hukukundan vs. kaynaklanan ve idari yaptırımın söz konusu olacağı durumlarda idareyle bir şekilde karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır. İşte tüm bu gerekçelerle Türk devletleri arasında bir uygulama birliği meydana getirme ve Türk devletlerinin vatandaşı olan şahıs ve/veya şirketlerin diğer Türk devletlerinde “sürpriz” olarak nitelendirilebilecek uygulamalarla karşı karşıya kalmamalarının ve kalırlarsa da etkin bir hukuk yolunun devreye girerek bu “sürprizlerin” mağduriyete mahal vermeden bertaraf edilmelerinin sağlanması gerekmektedir.

 

Ceza Hukuku Alanında Ortak Mevzuat Hükümlerinin veya Ortak İlkelerin Kabulü

 

            Ceza Hukuku, bütün doğulu devletlerin en yumuşak karnıdır. En büyük hak ihlallerinin gerçekleştiği alan olmasının yanında aynı zamanda herhangi bir kasıt olmaksızın en çok hatanın yapıldığı yargı alanıdır. Yargıtay’ın daha önce açıkladığı istatistiklerde yerel (ilk derece) mahkemeler tarafından verilen her üç (3) karardan ikisinin (2) Yargıtay tarafından bozulduğu görülmektedir. Bu çok büyük bir orandır ve elimizdeki hakim kadrosunun ceza davalarında isabetli karar verme konusunda son derece yetersiz olduğunu ortaya koymaktadır. Siyasi vb. gerekçelerle “kasten” yapılan hataları bir kenara bırakırsak herhangi bir kasıt olmadan sadece elindeki olaya uygulanacak hukuk kuralını doğru olarak ortaya koyamamaktan kaynaklanan bu durum düşündürücüdür.

            Konumuza dönecek olursak, Türk birliğini teşkil eden Türk devletlerinin ortak bir Ceza Hukuku mevzuatını veya en azından ceza hukukunun evrensel ilkelerini kapsayacak şekilde ortak bir takım ilkeleri uygulamayı kabul etmeleri gerekmektedir. “Kanunsuz suç olmaz” (Nullum crimen sine lege), “Kanunsuz ceza olmaz” (Nulla poena sine lege), “Masumiyet karinesi” (Presumption of innocence – Roma Hukukundaki Ei incumbit probatio qui dicit, non qui negatSuçu kanıtlama yükümlülüğü isnat edendedir, suçlanan da değil sözünden türeyen bir kavramdır), “Tutukluluk tedbirinin bir ceza metodu olarak uygulanamaması”, “Kuvvetli suç şüphesinin aranması” vb. gibi evrensel ceza hukuku ilkelerinin Türk devletleri tarafından kabul edilmesi ve bütün Türk devletlerinin ceza yargılamasını adil, insan onuruna yakışan bir şekilde gerçekleştirmelerinin temin edilmesi sağlanmalıdır. Aynı şekilde cezaların infazının insan haklarına ve insan onuruna yakışan bir şekilde gerçekleştirilmesi ve nihayet Ceza Hukuku alanında Türk devletleri arasında bir anlayış ve uygulama birliğinin sağlanması gerekmektedir.

 

Hukuka Uygunluk Denetimi Gerçekleştirecek Ortak Bir Yüksek Mahkemenin Kurulması

 

            Türk birliği tesis edilebilmesi için Türk devletlerinin tamamının bireyin hak ve hürriyetlerini kabul etmeleri, hak ihlali gerçekleştirmemeleri ve bireyin devletlere karşı korunmasını sağlayacak etkin bir üst yargı yolunun, bir üst mahkemenin kurulmasını sağlamaları gerekmektedir. Bu Üst Mahkeme tıpkı ABD Federal Mahkemesi gibi etkin bir hukuk denetimi sağlamalı, içtihat birliği oluşturmalı ve Türk devletlerinin vatandaşlarının sahip olduğu hak ve hürriyetlerin ihlal edilmeleri halinde hızlı ve etkin bir şekilde söz konusu ihlalleri bertaraf edecek yaptırım gücüne sahip olmalıdır.

 

Ortak Anayasanın Kabulü

 

            Türk birliğini tesis etme yolunda gerçekleştirilecek adımların final hareketini veya tabiri caizse “gol vuruşunu” ortak bir anayasayı kabul etmek teşkil edecektir. Türk devletlerinin gerçek anlamda bir birlik olmalarının sağlanması ortak bir anayasanın kabulü ile Türk birliğinin adeta “federal” bir yapıya bürünmesi yoluyla sağlanabilir.

            Ancak daha önce de defalarca ifade ettiğimiz ve burada da tekrara kaçacağımız üzere böyle bir fikrin realiteye dönüşmesi imkânsız derecesinde zordur. Türk birliği kurulması ancak daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz adımların atılması ve gerek yer darlığından gerekse kendi bilgi dağarcığımızın eksikliğinden dolayı bahsetmediğimiz pek çok başka icraatın gerçekleştirilmesi koşuluyla “evet böyle bir ihtimal var” denecek kıvama gelebilir.

            Konumuza dönecek olursak, Türk birliği kurulmasının final adımı olan ortak anayasanın bireyi öne çıkaran, düşünce ve ifade hürriyeti başta olmak üzere birey hak ve hürriyetlerini garanti altına alan ve otoriteye karşı koruyan, yargı bağımsızlığını benimseyen, Türk birliğine mensup devletlerin vatandaşlarına eşit yaklaşan, belli bir grubun, hizbin vs. diğerleri üzerinde tahakküm kurmasına engel teşkil eden hüviyette bir anayasa olması gerekmektedir.

 

Sonuç Olarak

 

            Sonuç olarak sadece soy bağına dayanarak Türk birliğinin tesis edilebilmesinin imkânı bulunmamaktadır. Bu işin gerçekleşebilmesi ancak önce bir menfaat birliğinin tesisi akabinde de bu yazı dizisinde bahsettiğimiz (ve bahsetmediğimiz) koşulların hayata geçirilmesiyle mümkün hale gelebilecektir. Şayet bir gün, Türk dünyası içinden bu koşulları hayata geçirecek babayiğitler çıkarsa o babayiğitlere saygılarımı sunduğumu ve yaşları benden küçük bile olsa icraatları büyük olan bu aslanların ellerinden öptüğümü peşinen beyan ederim. Vesselam…

Koronavirüs Gerçeğine Bir de Buradan Bakalım

Bir virüs! Ancak elektro mikroskopla görülebiliyor. Herkes onu konuşuyor. Çok tehlikeliymiş. Bütün dünya teyakkuzda. Şehirler, ülkeler karantinaya alınmış durumda. Gözle görülemeyen bu öldürücü canlıya karşı insanoğlu çaresiz. Ne aşısı ne ilacı var. Bu virüs yüzünden sosyal hayat felç; insanlar birbirinden kaçıyor, kendinden tiksiniyor. Sanki dünya bir yangın yeri. Kıvılcımın adı, koronavirüs.

Elimde bir fotoğraf. Dört yaşındaki bir mülteci erkek çocuk, deniz kenarında yüz üstü yatıyor. Cansız bedenini, parçalanmış tişört ve paçaları yırtık pantolon örtüyor. Melekler bu günahsız yavruyu bombalardan korumuş, fakat Azrail, balıkların midesine yem olsun diye yaban ellerin sahilinde yakalamış. Denizin dalgaları son ninni, suyu aptes olmuş. Yüzünün yarısını kaplayan ve ağzını dolduran kumlar, hem yavrunun kaderini hem çağdaş insanın duyarsızlığını haykırıyor vicdansız mahlûklara. Birileri, fotoğrafın üzerine yazdığı şu notla insanlığa sitem etmiş: “Dünyanın yanacağı senden belliydi ÇOCUK! Dünya yanıyor aheste aheste, hem de çocukları öldürmeyen virüsle!…

Bu virüs, çocuklar için pek tehlikeli değilmiş. Ölüm oranı yaşlılarda daha yüksekmiş. Acaba, vicdanı nasırlaşmış insanlardan intikam mı alıyor? Niye olmasın, “Allah’ın sopası yok ki”, diye bir deyim var.

Bilim adamı veya uzman gözlüğü takmış kişiler, virüsün doğduğu ortam, doğuş sebepleri, etkisi, insanı düşürdüğü çaresizlik ile ilgili yorumlar yapıyorlar, alınması gereken tedbirleri söylüyorlar. Öğreniyorum ki sebep, pislik ve tiksindirici hayvanları yemek. Aklıma hemen “Temizlik, imanın yarısıdır.”, “Temizliğe devam et ki rızkına genişlik verilsin.” hadisleri ve “Elbiseni temizle (74/4)”, “Allah, üzerinize gökten yağmur indiriyor; onunla pisliklerden temizlenesin, diye. (el-Enfâl, 11)”,  “Ey iman edenler namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın… (5/6)”,  “Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve temiz şeylerden yiyin! (Pis ve haram olan şeyleri yiyip içmede) şeytanın izinden gitmeyin; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. (2/168)” ayetleri geliyor.

Yeryüzünün en saygın varlığı insanın, bu saygınlığını devam ettirebilmesi; kendine, nesline, çevresine karşı görevlerini yerine getirmesi ile mümkündür. Yaratan, imtihan için yarattığı insanı rehbersiz ve başıboş bırakmamış, onu birtakım yasalarla sınırlamıştır.  İnsanoğlu da bu yasaları keşfederek biyoloji, fizik, sosyoloji diye adlandırmıştır. Temizlik, adalet, hakkaniyet, paylaşım, bu yasaların temel taşlarıdır. Bunlardan uzaklaşılması durumunda dünyanın dengesi bozulmakta, toplumların huzuru kaçmakta, dünya bir yangın alanına dönmektedir. İnsanın kendisine ve çevresine yaptığı zulmü ne Yaratan ne yaratılan kabullenebilir. Rabb’im Rum suresi 41’de “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye işlediklerinin bir kısmını- onlara tattırıyor.” ayetiyle bizi açıkça uyarıyor.

İlahi düzeni bozanlardan biri de Firavun ailesiydi. Araf 130’da da “And olsun biz, Firavun ailesini, öğüt alsınlar diye yıllarca süren kıtlık ve ürün eksikliği ile cezalandırdık.” diye buyrulur. Çağımızda Firavunlar sayıca daha çok ve daha acımasız. Bu cezalar, Allah’ın bizler için koyduğu kader.

Bir tarafta vatanını, annesini, babasını kaybetmiş, çocukluk hayallerini yaşayamamış o çaresiz çocuğu düşünüyor, bir tarafta da milimikron küçüklüğündeki virüs karşısında aciz kalan insanın halini görüyor ve Rabb’imin Araf suresi 133. ayetteki “Biz de açık seçik mucizeler olmak üzere onların üzerine tufan, çekirge, haşarat, kurbağalar ve kan gönderdik, yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim olmakta direndiler.” uyarısını okuyorum; insanoğlunun nankörlüğüne, duyarsızlığına isyan ediyor, kendime, hayata bir anlam vermeye çalışıyorum. Heyhat! Yoksa savaşta bütün ailesini, merhametsiz bombalarla bir bacağı ve bir ayağını kaybetmiş vaziyette, yüzü kanlı halde, çamurlar içinde ölüm meleğini bekleyen yetimin “Sizi Allah’a şikâyet edeceğim.” feryadı mı karşılık buldu, diye kendime soruyorum.

Deniz kenarındaki bataklıkta can veren Aylan bebek ve milyonlarca mülteci, mazlum insan, dünya muktediri habis ruhların eseri; koronavirüs de doymaz iştahı ile her şeyi yiyen, Yunan mitolojisindeki tanrıların kibrine sahip,  bataklık sineği kılıklı yamyam yaratıkların eseri. Birinin diğerinden farkı yok. Al birini vur öbürüne; birbirinin ruh ikizi.

Başımıza gelenler, bizim yaptıklarımızdandır, bir kader değildir. Yaşadığımız iyilik ve kötülüklerin, kendi fıtri sonucu olarak gerçekleşmeleri birer kaderdir. Sezai Karakoç ne güzel dillendirmiş: “Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır. / Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır. / Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır.”

Koronavirüs Üzerinden Yepyeni Bir Çağ Sürümü

İnsanlık tarihinde bazı milâtlar var. Meselâ tarih, yazının bulunmasıyla başlar; yazıdan öncesi tarih öncesi devirler olarak kabul edilir. Yani Y.Ö. aynı zamanda T.Ö. Yada herkesin bildiği M.Ö. ile M.S. Hz.İsa’nın ışığına 3 asır sırt çeviren Batı Medeniyeti sonradan onu tarih gezegeninin ekvatoru yaparak günah çıkardı; öyle ki milâdın doğum olduğunu bilmeyen bile o ayrımı biliyor.

            Bir de Eski (İlk) – OrtaYeniYakın gibi Çağ tasnifleri ve Kavimler Göçü, İstanbul’un Fethi, Fransız İhtilâli gibi dönüm noktaları var. Kısala kısala akıllı telefon gibi cebimize giren çağ dönümlerine de artık milletler değil akıl satarak para ve güç kazanan üst akıl’lılar karar veriyor. Ve huzurlarınızda 2020 itibariyle yepisyeni bir çağ: Akıl Oyunları (Mind Games) Çağı.

            İsmail Türüt’ün türküsündeki gibi bizimle kedi yavrusu gibi oynayacaklar ve oynuyorlar. Tanrısal Şirketler (Godly Company) yani Allah’tan rol çalarak menfaatlerine uygun ilâhi senaryolar kurgulayanlar önümüzdeki otuz yılda bütün saklı deneylerini üzerimizde uygulayacaklar. Ne mi meselâ; an itibariyle 7 milyar 771 milyon olan dünya nüfusunun kimine göre 1.5 milyar, kimine göre 500 milyona indirilmesi: 99 Depremi’ni hatırlayın; her an onlarca tanıdığınızın ölüm veya enkaz haberi geliyor ama yeterince üzülmeye vakit bulamıyor ve zamanla alışıyorduk. Yaşayakalmanın zafer sayıldığı demlerde insanoğlu ölene değil kalana kilitlenir. Allah esirgesin; milyonların öldüğü bir virüs salgınında hayatını kaybedenler istatistik bir sayı, hayata tutunanlar ise bir sonraki levele kadar ödül kazanan şanslı tipler olarak sunulabilir. Sürü psikolojisinde insanın herşeye alışma ve belâları bile kanıksama insiyakı vardır. 

            Zaman deyince aklıma geldi; anlık istatistik veren “worldometers” sitesinde Koronavirüs sebebiyle ölenlerin sayısı 18 Mart itibariyle 7.989 ve hâl-i hazırdaki vaka sayısı da 198.753 gözüküyor. Yine aynı kaynağa göre Çin; 80.894 vaka ve 3.237 ölümle birinci, İtalya; 31.506 vaka ve 2.503 ölümle ikinci, İran; 16.169 vaka ve 988 ölümle üçüncü sırada. Ardısıra da İspanya (533), Fransa (175), ABD (116) ve G.Kore (81) geliyor. Almanya’daki vaka sayısı 9.367, İsviçre’deki vaka sayısı 2.742, İngiltere’deki vaka sayısı ise 1.950; yani gelişmiş ülkeler de hedefte.

            Çin’in ekonomik büyüme hızına bakılarak 5 yıl içinde ABD’yi geçeceği öngörüldüğünde ve ABD’nin geçen seneyi tehir ederek bu sene hedefe koyduğu İran düşünüldüğünde başlangıçta Batı’nın Doğu’ya biyolojik terör saldırısı gibi gözüken durum sonradan anlaşılmaya başlandı ki komple bir seyreltme. Big Boss’ların (Büyük Patron) egemenlik merkezini Çin’e aktarma faaliyetleri zaten bilinmekteydi; bu şekilde süreç hızlanabilir.

            Çin kalkınmasının temeli sayılan ‘devlet kapitalizmi’ yani Soğuk Savaş boyunca çatışan kutupların evliliği yerkürenin bundan sonraki macerasının da ekopolitik yönünü işaretliyor. İddiamız odur ki; 1903 doğumlu Eric Arthur Blair’in (nâm-ı diğer George Orwell) ölümünden 1 yıl önce yazdığı ve 35 yıl sonrasının distopik dünyasını anlattığı “Bindokuzyüzseksendört” romanının gerçekleşme coğrafyasını herkes Batı olarak beklerken biz Uzakdoğu diyelim. Tıpkı Marx’la Engels’in teorilendirdiği Komünizmin, işçi sınıfının ve sendikal hareketlerin çok güçlü olduğu Almanya, Fransa ve İngiltere’de bir ihtilâlle devlet düzenine dönüşmesi beklenirken proleteryanın zayıf olduğu Rusya’da garibanlar (köylüler, yoksullar) Bolşevik Devrimi’ni pratiğe geçirdiler. Şu anki Rusya da devlet kapitalizminde.

            Küresel ısınma ve iklim değişikliği insan eliyle, dolayısıyla 6 ay (iki mevsim) sürebilen Avustralya Yangın Zinciri de öyle. Çekirgeleri veya başka canlı türlerini topluca yönlendirebilecek, meteorolojik dalgalar geliştirebilecek veya yeryüzü şekillerinden doğal görünümlü silah edinebilecek teknolojiler var. Bazıları bu virüs belâsını mazlumların âhı gibi okusa da bence o da okumama, düşünmeme, akletmeme geleneğinin bir devamı.

Birileri ve özellikle de ÇİN, Doğu Türkistan’da kullandığı ‘Big  Brother teknolojisiyle ve virüsle mücadeledeki kararlılığıyla yeni dönemin yönetim merkezi olma yolunda. Buna termal kameralarla vücut ısıları taranan, göz retinasına varıncaya kadar kimliği belirlenebilen, hijyen şartları gereğince klasik paradan tamamen sanal paraya geçilen, öğretmenlere ve doktorlara – hemşirelere gerek duymaksızın oturduğu yerden eğitim ve sağlık hizmeti alabilen, uzaylıların saldırısı olmuş gibi sokağa çıkılamayan ve kolektif bilincin sivil toplum iradesiyle değil de medya ve sosyal medya iletimiyle harekete geçtiği bir dünyayı huzurlarınıza (huzursuzluk huzurdur) takdim ederim.

Onlara sorarsan; “Savaş barıştır”, “Kölelik özgürlüktür”, “Bilgisizlik kuvvettir”, “Ölüm ve yaşam aynı şeydir” ve fakat insan garipleştikçe ona âcizliğinin gücü, garibanlığının bereketi eşlik edecektir. O yüzden ‘Yakarsa dünyayı garipler, garibanlar yakar’ diyoruz. Kutlu Elçi’nin deyişiyle: “Gariplere selam olsun!