Yardımseverlik
Vatan ve Hürriyet şâirimiz Nâmık Kemal, (1840-1888) Hürriyet Kasidesi’nde:
Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten
Mürüvvet-mend olan mazlûma el çekmez i’ânetten
Diyor. Mısra-ı Berceste olan bu beyit, günümüz Türkçesi ile; ‘Kendini insan bilenler halka hizmet etmekten usanmaz, mürüvvet (mertlik) sâhibi olanlar, mazlumlara, zavallılara yardım etmekten kaçınmaz.’ Şeklinde ifâde edilebilir.
Asil ve necip Türk milletinin yardımseverlikle bağlantısını, daha eski yıllardaki sözlü ve yazılı edebiyat metinlerinde de görmek mümkündür. Dede Korkut Hikâyelerinin ana teması, mertlik, yiğitlik, vatan-millet sevgisi, büyüklere saygı, mazlumlara yardım gibi üstün hasletlerdir.
Denilebilir ki ‘Dede Korkut Hikâyeleri, 1600’lü yılların sonu ile 1700’lü yılların başında, sözlü edebiyattan yazılı edebiyata aktarılmıştır. Aktarma yapılırken masal ve destan unsurları hikâyeleştirilmiştir. Bu arada, yardımseverlik meselesi metne dâhil edilmiş olabilir.’ Bu iddianın aksini ispat etmek, doğruluğunu ispat etmekten daha zordur.
Daha eskilere, meselâ 7. yüzyılın sonları ile 8. yüzyılın ortalarına doğru yazılan Orhun Kitâbeleri’ne bakıldığında Türklerde bulunan hasletler şöyle sıralanmıştır: 1-Âdil olmak, 2-Aile birliğine önem vermek, 3-Güçlü bir devlete sâhip olmak, 4-Bağımsız-hür yaşamak, 5-Barış içerisinde yaşamak, 6-Bilgi sâhibi olmak, 7-Çalışkanlık, 8-Dayanışma, 9-Türk’e ait değerlerin korunması, 10-Dürüstlük, 11-Hoşgörülü olmak, 12-Büyüklere saygı, küçüklere sevgi ile davranmak, 13-Sorumluluk, 14-Vatanseverlik, 15-Yardımseverlik, 16-Öğrenmek, 17-Gerektiğinde savaşmak… (1)
***
Necdet Bayraktaroğlu, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 357 sayfalık eserine; Yardımseverliğin insanı üstün kılan, mükâfat kazandıran bir haslet olduğunu âyetler ve hadisler desteğinde açıklıyor. Okuyucunun, bilhassa şu satırları kendisine rehber edinmesi temenni ve tavsiye edilir: ‘Yardıma sebep olmak, teşvik etmek de bir yardımdır.’ Okuyucu, kitapta yazılı bilgilerin bir kısmını olsun, konunun uzağında bulunan kişilere tavsiye edip, gereğinin yapılmasını sağlarsa, yardım yapmış gibi mükâfata hak kazanmış olur. Yardımı yapanın da mükâfatında hiçbir eksiklik olmaz. Yoldaki bir dikenli dalı veya taşı alıp, kimsenin ayağının takılmayacağı bir kenara koymak bile yardımdır. Bunu yapan da mükâfatı hak eder.
Bizler, ‘İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır’ prensibini ön plânda tutan bir kültürün mensuplarıyız. Türk-İslâm kültüründe insanlara faydalı olmanın binlerce-milyonlarca yolu-yöntemi vardır. Sayın Bayraktaroğlu bunları: Zekât, fitre sadakası, kefaret, fidye, fitre, kurban, adak, nafaka, vasiyet, ikram, ihsan, bağış, affetmek, sadaka, sevgi ve şefkat, merhamet, hoşgörü, tevâzu, sadakat, sabır, güleryüz, gönül alıcı söz söylemek, iyilik yapmak, kötülükten alıkoymak, dargınları barıştırmak, ferâgat ve fedâkârlık, bildiklerini bilmeyenlere öğretmek, dürüst olmak, âdil olmak, kul hakkına riâyet etmek, hakkın tecellisi için gönüllü şâhitlik, hediyeleşmek, yetime yardım etmek, hiç değilse güzel davranmak, saçını okşamak, selâm vermek, sıla-i rahimde bulunmak, israf etmemek, görgü kurallarına ve trafik kaidelerine uymak… olarak sıralıyor ve her birini, efrâdını câmi, ağyarını mâni cümlelerle açıklıyor.
Diğer bölümlerde Türk-İslâm geleneğinde yardımlaşmanın, çok çeşitli, değişik ve zengin yöntemleri anlatılıyor. Ki bunların pek çoğuna Hıristiyan batı kültüründe rastlamak mümkün değildir. Bunlar: Sadaka kutusu, sadaka taşı, yitik taşı, hamal taşı, mola-dinlenme taşı, binek taşı, yemek taşı, misâfir taşı, ezan taşı, seccade taşı, şifa taşı, kapı taşı, bereket taşı, fukara veresiye defteri, ‘sanki yedim’ diye biriktirilen para ile yapılan yardım, yardım kutu ve torbaları, hayır dolapları, askıda ekmek ve simit, kuş yuvaları…
Ve yardım müesseseleri: Vakıflar, karz-ı hasen sandığı, dârüşşifalar, Dârüşşafaka Cemiyeti, Dârülaceze, Kızılay, Müslüman Dilendirmezler Cemiyeti, Dârüleytamlar, Yeşilay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Türk Hava Kurumu, Türkiye Yardımsevenler Cemiyeti, sebiller-hayrat ve çeşmler, aşevleri, hayırevleri, Ahilikteki esnaf sandığı, yâran odaları, köy misâfir konağı, salma, imece ve diğerleri…
Eserin müellifi Necdet Bayraktaroğlu ‘Sonuç Olarak’ başlığı altında diyor ki:
Türk-İslam kültür ve medeniyeti; insana ilgi ve saygı anlayışı üzerine kurulmuş; paylaşma ve yardımlaşmayı çeşitli kurum ve şekillerle yaygın hâle getirmiş, hâkim olduğu Balkanlardan Orta Asya’ya kadar geniş topraklarda uygulamaya çalışmıştır. Asırlardır din, dil, ırk ve mezhep farkı gözetmeksizin, yönetimi altındaki insanlara barış, hoşgörü ve adalet sağlamış, rahat ve huzur içinde yaşamaları için gayret göstermiştir. Câmiler, şifahâneler, medreseler, hanlar ve kervansaraylar, hamamlar, kütüphâneler, vakıflar, sadaka taşları hep insanlar içindir. Bu anlayışta komşusu aç olan tok yatamazdı. İnsana olduğu kadar diğer canlılara da merhamet gösterilmiş ve sâhiplenilmiş, kuşlara kuş evleri, sokak hayvanlarına hastaneler, korunaklar, su içmeleri için sulaklar, yalaklar yapmıştır. O devirlerde, kalplerine Allah korkusu ve kullardan utanma duygusu yerleşmiş olan Türkler, yaptığı iyilikleri ve hayırları Allah rızası için yapmış, yaptığını da gizlemiş ve karşılığını da sâdece Allahtan beklemiştir.
Dış dünyanın ‘barbar millet’ dediği Türk Milletinin yardımseverlik ve alçak gönüllülük konusundaki asil ve yüce davranışının uygulamaları, belge ve bilgilerle insanlarımıza ve başka milletlere anlatılması gerekmektedir.
(1)Aydan Ustaoğlu Çelik: Akademik Bakış Dergisi, S: 55, s: 48-53, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, Kırgızistan, Haziran 2016
PANAMA YAYINCILIK:
Yüksel Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80
e-posta: info@panamayayincilik.com internet: www.panamayayincilik.com
|
NECDET BAYRAKTAROĞLU:
Sivas’ın Gemerek kazasında 1952 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gemerek’te tamamladı. Ankara Kurtuluş Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ankara Hukuk Fakültesi’nde yüksek lisansını tamamladı. Fakülte bitiminde askerlik hizmetine başladı. Askerî hâkimlik imtihanını kazanıp muvazzaf askerî hukukçu oldu.
1996 yılında emekli olarak serbest avukat olarak çalıştı. Bu esnada birçok vakıf, cemiyet ve derneklerde görevler aldı, konferans, seminer ve faaliyetler düzenledi.
Geçirdiği kalp rahatsızlığı sebebiyle meslekî çalışmalardan çekilip Türk târihini araştırma ve derleme çalışmalarına hız verdi.
Yayınlanmış eserleri: Târihimizdeki Muhteşem Mektuplar ve Târihimizi Aydınlatan Belgeler. Ayrıca pek çok dergi ve gazetede makaleleri yayınlanmıştır.
İletişim adresi: necdetbayraktaroglu@hotmail.com
|
KUŞBAKIŞI:
KIRKİKİNDİ YAĞMURLARI
Kitabın yazarı Betül Azra, eserini yazıp bitirdiği târihte 20 yaşında olduğunu belirtiyor. O, Prof. Dr. Ali Murat Daryal’(2)ın torunudur. Kitapta yer alan deneme tarzında 40 adet yazının teşvikçisi, Dede Daryal’dır. Merhum, tatlı sohbetine doyum olmaz, son derece mütevâzı bir ehl-i dil (gönül ehli – gönül dostu) idi. Torun iddialı bir yazar olduğuna, okuyanı inandırıyor. Yakın bir gelecekte ateşli bir hatip hüviyetine bürünmesi kuvvetle muhtemeldir.
Bu kanaati uyandıran ‘Gören Gözlerime’ başlıklı yazısı:
Ruhumuzun tanışıklığına delil aramayan insan, söylediğimden fazlasını anla. Sen bu kuvvete mâliksin. Kendimden biliyorum, mahzun oluyorsun. İnsanların ağızlarından çıkanları, onların adına da sen duyuyorsun. Üzülme demeyeceğim sana, ben bunu denemedim bile. Üzüldüğün şeylerin, ‘sana göründüğüne’ sevin. Dünya, hakikatlerin yetimhanesi…
Sen, ‘Yetimin başını okşa’ diyen peygamberi ne kadar az anlıyorsun? Yetimi yalnızca ‘babadan mahrum’ sanıyorsun, insan tek bir şeyin yetimi değil. Bir yetime bir insanlık yeter değil.
Mahrumluğu sayıklıyorsun, kendine isimler takıyorsun ‘yoksun’. Onca bahttan sana düşene bak, ‘toksun ve çoksun.’
Asılan her boyun için, vefa dedin nefes aldın. ‘Tufan geliyor, ateş de…’ dedin gardını aldın. Sen aç kollarını, kaçtığın şeyler seni kucaklasın.
Bilmiyorsun, bu öğreneceğine işâret, işâreti tâkip et. Gören gözlerine biraz sabret. Bu aziz bir lütuf, bu ağır bir yük sana. Hem tenhâdır dünyan hem de fezâ.
‘Yalnız kalacaksın’ diyorlar, inanma! Yalnız kalacak olan, kalabalıktakidir.
Sen zaten yalınsın, fuzûli şeyler sana belâdır.
GÖREN GÖZLERİME
Sanatçı değil, sanatım ben. Büyük sanatçının eseriyim. Şaheser olmak için rengime renk, cengime cenk katıyorum.
Her bakan aynı şeyi görmez bende, kızmam beni anlamayana. Kör ise görmemeye, kül ise savrulmaya mahkûm. Ağırlaştırmak istemem kimsenin mahkûmiyetini, süremem kimsenin saltanatını hâkimiyetini…
Yağmurla düşen benim, yeryüzüne. Kuşun kanadında benim yükselen. Bir dürbün göremez, ötenin ötesindeyim. Arama beni uzakta, kimsede değil sendeyim.
Kim olduğunu bil, kimse değilsin sen. Özel olduğunu anla, el değilsin sen. Kaleminle yazdığını, bahtına yazılanla eş tut. Sen seçersin, kim olduğunu. Memnun musun ‘kim’liğinden? Ne istersen Allah’tan O’sun sen.
Ufkun nerede? Güneşin nerede batıyor? Biliyor musun içinde ne cevherler yatıyor! Kimse sana ‘sensin’ diyemez, sen ‘benim’ demeden!
Bu kitap beni yazdı. Ben, yazılanım. Ben, bana yazılanlardan güzelim. Bu ses beni söyler, bu ses benden söyler. Bu ses beni bilmek isteyenlere, yerimi söyler.
Kâinatta neyse ruhuna dokunan, ona dokunandır senin zâtın. Kimi sevdinse, o sevmiştir seni Kalubela’da.
Sana soracaklar: ‘Kimsin?’ diyecekler. Onlara, inançlara mesnet olacak, zâlimlerin yolunu kesici ve mazlumlara yol gösterici bir şahsiyet göstermelisin. Kendi inşaatına taş taşıyacak olan sensin.
Yüzün, bakana geceyi unuttursun. Öyle bak ki çocuklar güneşin battığına hiç inanmasınlar.
Sen, sen ol…
Keskinliğini kaybetme, kılıç ol.
Devretsinler atalar seni torunlarına.
Kuşansın seni bıyığı terlememiş şehzâdeler.
Son olarak, sana niçin iki göz bahşedildiğini unutma. Birisi dinlenirken,
Öbürü uyku nedir bilmesin.
Biri şaşarsa, öbürü ona savaş açsın.
Sen, insansın. ‘Sus’ demenin yolu, konuşmaktan geçer.
Emir verirsin ruhuna, hem boyun eğersin.
‘Git!’ dersin, kovulan olursun.
‘Kal!’ dersin, misâfir olursun.
Sen doğdun, sen öleceksin.
Daha büyük zıtlık arama,
Sensin tüm zıtlıklardan bina olan eser.
Kahraman beklersin, seslenirsin.
Sesi duyarsın, beklenen sensin.
Betül Azra mutlaka biliyordur. Mânevî rahle-i tedrisinden dersler de almış olabilir. Devam etmeli. İleride fikir dünyamızın parlak bir mütefekkiresi olmak istiyorsa Sâmiha Ayverdi (1905-1993) Hanımefendi’nin zümrüt değerindeki kültür mirâsları ile ünsiyetini artırması faydalı olur. Kendisi için faydalı, toplumumuz için büyük kazanç…
Başlangıç için Sâmiha Ayverdi Ali Murat Daryal mektuplaşması tercih edilebilir. Şâyet başlanmış ve hayli mesâfe alınmışsa -ki, kuvvetle muhtemeldir-, mâlumu ilâm etmiş olmanın mahcubiyeti bu satırların yazarına aittir.
Özellikle Sâmiha Ayverdi’nin Ağabeyi Ekrem Hakkı Ayverdi’nin (1899-1984) eşi İlhan Ayverdi (1926-2009), ‘yazar’lığa tenezzül etmeyip muharrir veya müellif olmak isteyenlerin; rehberliğinden, ışığından herkesin istifâde edeceği kutup yıldızlarıdır. Bu isimlerle sıhrî akraba olan Av. Hicran Göze ve Zeynep Uluant da dâhil edilebilir.
(2)Ali Murat Daryal: (İstanbul 1931-İstanbul 2017) Babası Azerbaycan’dan gelip Türkiye’ye yerleşmişti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi ve Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. İslâmî ilimler üzerine özel dersler aldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Prof. Dr. unvanı ile Din Psikolojisi dersleri veriyordu. Eserlerinden bâzıları: İslâm’ın Doğuşu ve İlk Yayılışının Psiko-Sosyal Tahlili, Kurban Kesmenin Psikolojik Temelleri, Psiko-Sosyal Açıdan Medeniyetler ve Mesajları.
BİLGEOĞUZ YAYINLARI:
Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65
Belgegeçer: 0.212-527 33 64 e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr
NEVROTİK BİR GEZEGENDEN NOTLAR:
‘Zamanı Durdurmanın Yolları’ isimli kitabın yazarı Matt Haig’in eserini Kıvanç Güney Türkçeye çevirdi, 14 X 24 santim ölçülerinde 320 sayfa olarak okuyucuya sunuldu.
Eserde, ‘Çılgın bir dünyada çıldırmadan nasıl yaşanır?’ Sorusunun cevabı veriliyor.
DOMİNGO YAYINEVİ
Hali hazırda bir ütopya olan Türk birliğini kurabilmek için atılması gereken üçüncü büyük adım Türk devletleri arasında bir hukuk birliği tesis etmektir. Hukuk birliği tesis etmek ifadesinden öncelikle Borçlar Hukuku ve Ticaret Hukuku alanında, ikincil olarak İdare Hukuku alanda ortak mevzuat hükümlerinin kabul edilmesi, üçüncül olarak Ceza Hukuku alanında ortak mevzuat hükümlerinin veya en azından ortak ilkelerin kabul edilmesi, dördüncü olarak Türk devletlerinde verilen mahkeme kararlarının hukuka uygunluk kontrolünü gerçekleştirecek ABD Federal Mahkemesi benzeri bir yüksek mahkemenin kurulması ve nihayet beşinci aşamada da ortak anayasanın kabulü ve Türk birliğinin adeta bir federal devlet yapısına bürünmesini anlıyoruz. Burada haklı olarak neden ortak anayasanın ilk değil de dördüncü aşamada planlandığı sorulabilir. Bunun sebebi, daha önceki yazılarda da ifade ettiğimiz üzere Türk birliği tesis etmenin imkânsıza yakın derecede zor olması ve Türk devletleri arasında öncelikle bir menfaat ortaklığı tesis ettikten sonra organik birlikteliğin mümkün hale gelebilecek olmasıdır. Başka bir ifadeyle Türk devletleri arasında ticari-ekonomik-finansal bir işbirliği tesis etmeden yani win-win (kazan-kazan) odaklı ortak menfaat olgusunu ortaya koymadan Türk birliğini kurma imkânı bulunmamasıdır. Şimdi aşağıda hukuk birliğinin tesis edilebilmesi için atılması gereken adımları kısaca izah etmeye çalışalım.
Borçlar Hukuku ve Ticaret Hukuku Alanlarında Ortak Mevzuatın Kabulü
Bir önceki yazımızda Türk devletleri arasında ticari-ekonomik-finansal işbirliğini tesis edebilme amacıyla Türk Dünyası Ticaret Odası (TDTO) kurulması ve yine TDTO bünyesinde bir Tahkim Merkezi kurulması gerektiğini ifade etmiş ve bu Tahkim Merkezinin işlevsel hale gelebilmesi için aynı zamanda hukuk birliği tesis edilmesi gerektiğine kısaca değinmiştik. Buradan yola çıkarak hukuk birliği tesis etme yolunda ilk adımın Borçlar Hukuku ve Ticaret Hukuku ile yine Ticaret Hukukunun alt dalları diyebileceğimiz Ticari İşletme Hukuku, Şirketler Hukuku, Deniz Ticareti Hukuku, Sigorta Hukuku, Banka Hukuku, Tüketici Hukuku, Rekabet Hukuku, Fikri ve Sınai Mülkiyet Hukuku vb. gibi hukuk alanlarında ortak mevzuat hükümlerini kabul etmek olduğunu belirtmemiz gerek.
Türk birliğini tesis etmenin yolu ticari-ekonomik-finansal işbirliğini tesis etmekten geçtiğine göre böyle bir işbirliğini tesis edebilmek için bu oyunda kuralları baştan belirlemek ve kurallara aykırı hareket edildiği durumlarda yani hukuki ihtilaf ortaya çıktığı durumlarda ihtilafı bu ortak kurallara göre çözüme kavuşturmak gerekmektedir. Bu nedenle de Türk devletleri arasındaki ticari ilişkilerin sağlıklı bir şekilde yürüyebilmesi için öncelikle özel hukuk (Private Law) alanında yani Borçlar ve Ticaret Hukuku ile Ticaret Hukukunun alt dalları olan ve az önce saydığımız alanlarda ortak mevzuat hükümlerinin kabul edilmesi elzemdir.
Türk devletlerinin vatandaşları arasında doğabilecek ticari ihtilafları çözüme kavuşturmak için bir Tahkim Merkezi kurulması gerektiğini daha önceki yazımızda belirtmiştik. İşte Borçlar ve Ticaret Hukuku alanlarında ortak mevzuat kabul etme meselesi bu Tahkim Merkezi’nin ihtilafları hangi kurallara göre çözüme kavuşturacağı probleminin cevabını ortaya koymaktadır.
İdare Hukuku Alanında Ortak Mevzuatın Kabulü
Türk devletleri arasındaki ticari ilişkileri kuvvetlendirme amacıyla hukuk birliğini tesis etmenin ikinci adımı da idare hukuku alanında ortak mevzuat hükümlerinin ve ortak bir uygulamanın kabul edilmesi ve Türk devletlerinin idari kurumlarının etkin bir hukuk denetimine tabi tutulabilmesidir. Çünkü ticari-ekonomik-finansal ilişkiler gelişip ilerledikçe ortaya yeni ihtilafların çıkması kaçınılmazdır. Bu ihtilaflar da sadece ticaretle iştigal eden kişilerin kendi aralarında değil aynı zamanda bu ticaret erbabıyla (şahıs veya şirket) ilgili ülkelerin idari kurumları arasında da ihtilafların çıkması kaçınılmaz olacaktır. Ticaretle iştigal eden şahıs ve/veya şirketler mal ve/veya hizmet transferi nedeniyle gümrük gibi vergi dairesi gibi idari kurumlarla sık sık karşı karşıya gelecektir. Yine kamu ihalelerinin gerçekleştirilmesinden ve daha sonrasında ihale şartnamelerinin uygulanmasından doğan ihtilaflar mutlaka olacaktır. Aynı şekilde ticaretle iştigal eden şahıs ve/veya şirketlerin diğer Türk devletlerinde banka hukukundan, sigorta hukukundan, rekabet hukukundan, iş hukukundan, tüketici hukukundan vs. kaynaklanan ve idari yaptırımın söz konusu olacağı durumlarda idareyle bir şekilde karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır. İşte tüm bu gerekçelerle Türk devletleri arasında bir uygulama birliği meydana getirme ve Türk devletlerinin vatandaşı olan şahıs ve/veya şirketlerin diğer Türk devletlerinde “sürpriz” olarak nitelendirilebilecek uygulamalarla karşı karşıya kalmamalarının ve kalırlarsa da etkin bir hukuk yolunun devreye girerek bu “sürprizlerin” mağduriyete mahal vermeden bertaraf edilmelerinin sağlanması gerekmektedir.
Ceza Hukuku Alanında Ortak Mevzuat Hükümlerinin veya Ortak İlkelerin Kabulü
Ceza Hukuku, bütün doğulu devletlerin en yumuşak karnıdır. En büyük hak ihlallerinin gerçekleştiği alan olmasının yanında aynı zamanda herhangi bir kasıt olmaksızın en çok hatanın yapıldığı yargı alanıdır. Yargıtay’ın daha önce açıkladığı istatistiklerde yerel (ilk derece) mahkemeler tarafından verilen her üç (3) karardan ikisinin (2) Yargıtay tarafından bozulduğu görülmektedir. Bu çok büyük bir orandır ve elimizdeki hakim kadrosunun ceza davalarında isabetli karar verme konusunda son derece yetersiz olduğunu ortaya koymaktadır. Siyasi vb. gerekçelerle “kasten” yapılan hataları bir kenara bırakırsak herhangi bir kasıt olmadan sadece elindeki olaya uygulanacak hukuk kuralını doğru olarak ortaya koyamamaktan kaynaklanan bu durum düşündürücüdür.
Konumuza dönecek olursak, Türk birliğini teşkil eden Türk devletlerinin ortak bir Ceza Hukuku mevzuatını veya en azından ceza hukukunun evrensel ilkelerini kapsayacak şekilde ortak bir takım ilkeleri uygulamayı kabul etmeleri gerekmektedir. “Kanunsuz suç olmaz” (Nullum crimen sine lege), “Kanunsuz ceza olmaz” (Nulla poena sine lege), “Masumiyet karinesi” (Presumption of innocence – Roma Hukukundaki Ei incumbit probatio qui dicit, non qui negat – Suçu kanıtlama yükümlülüğü isnat edendedir, suçlanan da değil sözünden türeyen bir kavramdır), “Tutukluluk tedbirinin bir ceza metodu olarak uygulanamaması”, “Kuvvetli suç şüphesinin aranması” vb. gibi evrensel ceza hukuku ilkelerinin Türk devletleri tarafından kabul edilmesi ve bütün Türk devletlerinin ceza yargılamasını adil, insan onuruna yakışan bir şekilde gerçekleştirmelerinin temin edilmesi sağlanmalıdır. Aynı şekilde cezaların infazının insan haklarına ve insan onuruna yakışan bir şekilde gerçekleştirilmesi ve nihayet Ceza Hukuku alanında Türk devletleri arasında bir anlayış ve uygulama birliğinin sağlanması gerekmektedir.
Hukuka Uygunluk Denetimi Gerçekleştirecek Ortak Bir Yüksek Mahkemenin Kurulması
Türk birliği tesis edilebilmesi için Türk devletlerinin tamamının bireyin hak ve hürriyetlerini kabul etmeleri, hak ihlali gerçekleştirmemeleri ve bireyin devletlere karşı korunmasını sağlayacak etkin bir üst yargı yolunun, bir üst mahkemenin kurulmasını sağlamaları gerekmektedir. Bu Üst Mahkeme tıpkı ABD Federal Mahkemesi gibi etkin bir hukuk denetimi sağlamalı, içtihat birliği oluşturmalı ve Türk devletlerinin vatandaşlarının sahip olduğu hak ve hürriyetlerin ihlal edilmeleri halinde hızlı ve etkin bir şekilde söz konusu ihlalleri bertaraf edecek yaptırım gücüne sahip olmalıdır.
Ortak Anayasanın Kabulü
Türk birliğini tesis etme yolunda gerçekleştirilecek adımların final hareketini veya tabiri caizse “gol vuruşunu” ortak bir anayasayı kabul etmek teşkil edecektir. Türk devletlerinin gerçek anlamda bir birlik olmalarının sağlanması ortak bir anayasanın kabulü ile Türk birliğinin adeta “federal” bir yapıya bürünmesi yoluyla sağlanabilir.
Ancak daha önce de defalarca ifade ettiğimiz ve burada da tekrara kaçacağımız üzere böyle bir fikrin realiteye dönüşmesi imkânsız derecesinde zordur. Türk birliği kurulması ancak daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz adımların atılması ve gerek yer darlığından gerekse kendi bilgi dağarcığımızın eksikliğinden dolayı bahsetmediğimiz pek çok başka icraatın gerçekleştirilmesi koşuluyla “evet böyle bir ihtimal var” denecek kıvama gelebilir.
Konumuza dönecek olursak, Türk birliği kurulmasının final adımı olan ortak anayasanın bireyi öne çıkaran, düşünce ve ifade hürriyeti başta olmak üzere birey hak ve hürriyetlerini garanti altına alan ve otoriteye karşı koruyan, yargı bağımsızlığını benimseyen, Türk birliğine mensup devletlerin vatandaşlarına eşit yaklaşan, belli bir grubun, hizbin vs. diğerleri üzerinde tahakküm kurmasına engel teşkil eden hüviyette bir anayasa olması gerekmektedir.
Sonuç Olarak
Sonuç olarak sadece soy bağına dayanarak Türk birliğinin tesis edilebilmesinin imkânı bulunmamaktadır. Bu işin gerçekleşebilmesi ancak önce bir menfaat birliğinin tesisi akabinde de bu yazı dizisinde bahsettiğimiz (ve bahsetmediğimiz) koşulların hayata geçirilmesiyle mümkün hale gelebilecektir. Şayet bir gün, Türk dünyası içinden bu koşulları hayata geçirecek babayiğitler çıkarsa o babayiğitlere saygılarımı sunduğumu ve yaşları benden küçük bile olsa icraatları büyük olan bu aslanların ellerinden öptüğümü peşinen beyan ederim. Vesselam…