10.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ekim 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 50

Bilimsiz Uçmak

Geçen Pazar Taha Akyol’un yazısının başlığı, “Türkiye Bilimin Neresinde?” idi. Rahmi Koç Bilim Madalyası alan Prof. Ufuk Akçiğit’in tespitlerini anlatıyordu. Türkiye’de bilim üretim istatistiklerini, üniversitelerin bilim verimini veya verimsizliğini… Yani işin aslını. Akçiğit’in yaptığı gibi sayılara, ölçümlere dayanarak.

Ben biraz daha yumuşak bir gözlükle bakmak istiyorum. Siyaset sahnemizde, partilerin demeçlerinde, basınımızın haber başlıklarında bilimden nasıl bahsediliyor? Bilime yaklaşım zaman içinde nasıl değişti? Mesela son elli yılda daha bir bilim meraklısı, bilim sevdalısı mı olduk yoksa sular ters yöne mi aktı?

Bir zamanlar Türkiye’de

Üzülerek hemen söyleyeyim. Mesela 1960’larda, 70’lerde siyaset ve fikir odaklarının tamamında konu olarak bilim, bugünkünden daha öndeydi. Merhum eşim Emine Işınsu’nun çıkardığı Töre dergisinin yazarlarına bakmak bir fikir verir. Mehmet Eröz, Erol Güngör, Necmettin Hacıeminoğlu, Mustafa Kafalı. Her biri kendi alanında Türkiye’nin en değerlilerinden hocalar. Aylık fikir ve sanat dergisi Töre, 14 000 tiraja ulaşmıştı ki bu sayıyı bu tarz bir yayında yakalamak bugün mümkün değil. Bugün Türkiye’nin nüfusu o günkünün iki katıyken.

Bir yayının etrafından çıkıp genel olarak Türk siyasi ortamını hatırlayayım… Siyasi partilerin mutlaka bir görüşünün ve mutlaka bir kalkınma programının, bir ekonomi tezinin olması beklenirdi. Türkiye’yi nasıl kalkındıracaklarını açıklamaları, bu kalkınmanın adım adım sebep-sonuç zincirlerini anlatmaları beklenirdi.  Gerçekçi ve bilime dayanır bir şekilde. Uçacağız, kaçacağız, Türkiye Yüzyılı falan gibi hayal edilen sonuçlardan, sloganlardan ve vaatlerden ibaret değildi o tezler. Emekli köşeyi dönecek, asgari ücretle ev alınacak falan diyenler bunları nasıl gerçekleştireceklerini de açıklamak zorunda hissederlerdi kendilerini Vaat varsa ancak teklif edilen programın sonucuydu o vaat, çıplak iddialar değil.

Birinci sınıf bilim adamı

Hatırlayayım dedim. Hatırlayınız diyemem, çünkü okuyucularımın önemli bir yüzdesi o günleri hatırlayacak yaşta değil. Fakat düşünün, bir Mümtaz Turhan, “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” diye bir kitap yazıyor ve şunu söylüyor: Türkiye’de 40 000 köy var. Bu dağınıklık içinde her köye eğitim götürmek mümkün olmayacağı gibi bu yapıda sanayi ve kalkınma da kolay değildir. Köylerin yakınlığına ve coğrafyanın şartlarına göre bunların birkaçının ortasında yeni bir yerleşim kurarak veya bir orta köy seçilerek hizmetin ve kalkınmanın oralara odaklanmasını sağlamalıyız. Mümtaz Hoca, bu merkez yerleşimlerinin kadrolarını bile düşünmüştü. Her birine kendi mesleğinden bir kişi de yerleştiriyordu; bir sosyal psikolog. Yalnız plan değil uygulama da bilime dayanacaktı.

Bu, bir sosyal psikoloğun teziydi. Ama tez olarak kalmadı. Birden çok parti bu düşünceleri, bu planı alıp işledi; kendi ilkelerine göre yeniden üretti. Biri Tarım Kentleri dedi, biri Köykent dedi ve bu tezlere dayanarak oy istediler.

Biz Turhan’ın tezine ve onu benimseyen siyasete yüz vermedik. Sonuçta o 40 000 köy, şehirlere aktı. Köykentler yerine köylü şehirler oluştu. Buna bilimde sanayisiz şehirleşme deniyor. Turhan Hoca, sanki bu sonucu görür gibi şöyle yazmıştı: Bir cahile okuma yazma öğretirseniz, okuma yazma bilen bir cahil elde edersiniz. Mümtaz Turhan’ın ana fikri, ülke kalkınmasının ancak birinci sınıf bilim adamlarıyla gerçekleştirilebileceği, bu insanların da birinci sınıf üniversiteler ve araştırma merkezlerinde çalışacağıydı. Burada da Akçiğit ve Akyol’a geliyoruz. Anahtar kelime: Birinci sınıf!

Nutuk atsak olmaz mı?

Töre’den bahsettim. Siyasete daha yakın yayınlar da vardı. Solda Yön, sağda Yol… Bunlarda da bilim insanları çoğunluktaydı. Yol’da Mümtaz Turhan Hoca bizzat yer alırken genç Erol Güngör de Kırşehirlioğlu müstearıyla yazıyordu. Yol deyince Tarık Buğra’yı da anmak gerekir. Yön’ün ve genel olarak solun kadrolarında da sosyologlar ve iktisatçılar yazardı. Niyazi Berkes, Sencer Divitçioğlu, Cahit Tanyol, Sadun Aren ve diğerleri…

Bugünkünden çok farklı bir düşünce ve siyaset dünyamız varmış değil mi? Heyhat. O zamanın fikir partileri bugünün küfür partileridir.

Şimdi birileri “Milleti umutsuzluğa sürükleme. Kalkınmadık mı? Eskiden evlerde çamaşır makinesi, televizyon mu vardı?” gibi şeyler söyleyecektir. Hani kapıcıların bile otomobili var ya… Çıkar bakayım cebinden telefonunu!

Bunlar doğru doğru olmasına da dünya cebimizdeki telefonla, evdeki bulaşık makinesiyle dönmüyor. Türkiye’yi bankaya yatırsanız yılda şu kadar büyür. Ancak sahra altı Afrika’sı gibi acı şartlardaki ülkelerde gerileme olabiliyor. O bile her zaman değil.

Bir ülkenin başarısı kendi kendisi ile mukayese edilerek ölçülmez. Diğer ülkelere göre konumuyla anlaşılır. Bu sütunda size İrlanda ile Türkiye’nin, Güney Kore ile Türkiye’nin ve OECD ülkeleri ortalaması ile Türkiye’nin on yıllar boyunca refahının grafiklerini vermiştim. Bu grafikler bir başarı hikâyesi anlatmıyor. Ne 20. yüzyılın son çeyreğinde ne de 21. yüzyılda.

Emekliler Acil ve Makul Zam Bekliyor

Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın, TÜİK’in açıkladığı Kasım ayı enflasyon oranlarını hatırlattı. Kasım ayında enflasyonun aylık %0,87, yıllık %31,07 olarak gerçekleştiğini vurgulayan Yalçın, yılın ikinci yarısındaki 5 aylık enflasyon oranının %11,21, enflasyon farkının ise %5,91 olduğunu belirtti.

Enflasyon rakamlarının sokaktaki gerçeklerle yakından uzaktan ilgisi yoktur aslında. Gerçek enflasyon karşısında maaşları eriyen, hayat pahalılığı nedeniyle geçinemeyen emekli memurlar, insanca yaşayabilecek bir maaş artışı istemektedir. Emekli memurlar, yüksek yaşam maliyetleri ve düşük maaşlarla zor günler geçirmektedir.

Açlık sınırının iki emekli aylığına ve yoksulluk sınırının altı emekli aylığına denk geldiğine dikkati çeken, Türkiye Emekliler Derneği (TÜED) Uludağ Şubesi Başkanı Kenan Pars, maliyetlerin katbekat arttığı kış mevsimine dikkati çekerek ‘acil müdahale’ çağrısı yaptı.

“Geçim derdiyle boğuşan emeklinin alışverişten eve döndüğünde psikolojik olarak hırpalandığını da dile getiren Pars, “TÜRK-İŞ’ in açıkladığı son rakamlar, çok acı bir tabloyu işaret ediyor. Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı, 29 bin 827 TL; yoksulluk sınırı, 97 bin158 TL’ye yükseldi.” Şekilde açıklamalarda ulunmuştur.

Emekli, pazarların son saatlerini, hatta dağılmasını bekler hale gelmiştir. Çoktandır marketleri terk etmek zorunda kalan emekliler, semt pazarlarına giderken de ellerindeki listenin bir kısmının üzerini çizmeye başlamıştır.

Gün geçtikçe alım güçlerini kaybeden emekliler, eşini, çocuklarını, arkadaşlarını ve dostlarını bir çay içmeye, hele hele bir lokantaya götüremez hale gelmiştir. Bu çaresizlik, aynı zamanda emekliyi asosyal ve edilgen etmekte,  toplumdan soyutlanmasına, içine kapanmasına ve hayata küsmesine de yol açmaktadır.

Alın teriyle, sadakatle ömrünü devletine harcayan bürokrat dediğimiz kişiler bile emekliliklerinde, büyük itibar kaybına uğramışlardır. Tatil yapmaları tamamen hayal olmuştur.

Büyük bir kısmı geçinemediği için, konumlarına uygun olmayan, onur kırıcı işlerde çalışmak zorunda kalmakta, hak etmedikleri kötü muamelelere tabi tutulmaktadırlar. Halk ekmeği kuyruklarında iki büklüm bekleyen tamamen emeklilerdir.

İktidara geldiğinde büyük başarılara imza atan hükümet, nedense emeklileri görmezlikten gelmektedir. Emeklinin artık seçimleri bekleyecek takati kalmamıştır. Konu vicdani ve insani bir sorumluluktur.

Ak Parti, iktidara geldiği günden itibaren, hastaya, dula, yetime, fakire, köylüye takdir edilecek seviyede iyileştirmeler ve yardımlar yapmıştır. Özellikle harp sanayinde ve diğer sanayi kollarında, tedavide, ulaşımda hayret edilecek iyileştirmeler yapılmıştır. Dini mağduriyetler telafi edilmiş, Ayasofya gibi çok önemli bir sorun maharetle ve takdirin de ötesinde büyük bir başarı ile çözülmüştür.

Yani, hükümet, “sadece emekli memurlar hariç” herkesin ve her kesimin elinden tutmuştur. Hatta başka hükümetlerin sorun haline getirerek çözemediği EYT’ yi çözmüş, bir çok kesime “hiç gereği olmadığı halde” bedavadan 3600 ek gösterge dağıtarak, bütçeye büyük bir yük getirmiştir. Buna benzer başka lüks harcamaları da örnek verebiliriz.

Böylesine devasa sorunları çözen bir hükümetin, “her nedense emeklileri hep pas geçmesi”, onları dilenen, avuç açan duruma getirmesi anlaşılır gibi değildir.

Adaletin, insan haklarının ve İslamiyet’in örnek argümanlarının temsilcisi olduğunu her fırsatta anlatan bir hükümetin, emekli memurlara gördüğü bu haksızlık, İslam Dini’nin hak ve adalet anlayışına da asla uymamaktadır. Akla, vicdana ve toplum katmanları arasındaki eşitlik ilkesine de aykırıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, üst düzey kamu görevlilerine yönelik maaş düzenlemesini içeren teklifi kabul edilmişti. Düzenleme, 30 bin kişiyi kapsıyordu. Teklife göre söz konusu kadrolarda görev yapan personele 30 bin TL’ye kadar seyyanen zam yapılması öngörülüyordu.

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 30 bin TL’ye kadar seyyanen zam öngören teklifin, ücret adaleti ve çalışma barışını bozacağı gerekçesiyle geri çekilmesi talimatını vermiştir.

Bu yanlış ve haksız uygulamanın geri çekilmesi sevindiricidir ve  olumludur. Fakat böyle bir düzenlemenin yapılması fikri, vahim ve çok acıdır. Geçinemeyen emeklilerin feryatlarının her yerde çığ gibi büyüdüğü bir zamanda, böyle bir planlamanın yapılması, karar vericilerin ülke gerçeklerinden ne kadar kopuk ve bencil olduğunun da bir ifadesidir.

Bu planlama, kamuoyunda şu duyguyu uyandırmıştır: “Emekliyi anlayan yok. Derdini bilen yok. Umursayan, yüreği sızlayan yok.” Bu üst düzey kamu görevlilerine yönelik maaş düzenlemesini yapanlar, hükümetin ayaklarına kurşun sıkmaktadır adeta.

Sayın Cumhurbaşkanının, hükümetin yaptığı başarıları ve hizmetlerini saymasının şu sıralar hiçbir anlamı yoktur. Ülkenin emeklileri aç, susuz ve perişandır. Böylesi insanların “gerçekten de başarılı bu adımları dikkate alabilmesi ve alkışlaması için” karnının tok, sorunlarının yok olması gerekmektedir.

Şunu da ifade edeyim. Eğer hükümet, emekliye yapacağı iyileştirme zammını, şimdi yapmayıp da, seçim arifesine ertelerse, hem vebale girecek hem de büyük bir güven ve prestij kaybına uğrayacaktır.

Çünkü emeklinin seçimlere kadar bekleyecek tahammülü kalmadığı gibi, seçim arifesinde yapılacak zammı da “rüşvet” olarak algılayıp, Ak Partiye asla oy vermeyecektir.

Diğer yandan, Ak Parti, “seçimi kazanmayı garantiledim” duygusuyla hareket ederek, bu vahim sorunu çözmeyip de ötelerse, bu davranışıyla da büyük bir haksızlığın kurbanı ve vebali olacaktır.

 Emeklinin gururu, onuru günden güne rencide olmaktadır. Saygınlığı tükenen emekli, acınır duruma gelmiştir. Artık boş vaatlerle, ya da somut iyileştirme getirmeyen oyalama duyurularla, emekliler daha fazla hayal kırıklığına uğratılmamalıdır. Ne yapılacaksa, bir an önce bu iyileştirmeler hayata geçirilmelidir.

Emeklinin; zaruri ihtiyaçlarını karşılayabilecek, kendisini iyi hissetmesini sağlayan, değerli olduğu duygusunu artıran bir maaş alması elzemdir. Bu imkân, ona aynı zamanda yaşama sevinci de olacaktır.

Sevgiyle kalın…

Düşün Damlaları  (19)

     Bir askerin takımda, bölükte, taburda birer bağı, birer görevi olduğu gibi, herkesin sosyal hayatta zincirleme bağları ve vazifeleri vardır. Karma şekilde belirsiz olsa idi. Tanışma ve yardımlaşma olmazdı.

     Unsuriyetin / milliyetçiliğin uyanması, ya müspet / olumludur ki, aynı millet mensuplarının birbirlerine karşı duydukları merhamet, sevgi ve saygıya dayanır. Birbirleriyle tanışmaya ve yardımlaşmaya sebep olur.

     Veya milliyetçiliğin uyanması menfi / olumsuz milliyetçilik / ırkçılık şeklinde kendini gösterir ki, ırkçılık ve ırkla ilgili hırs olarak kendini gösterir. Ferdi, kendinden başkalarına karşı, antipati ve zıt duygu ve hisler içinde bırakır! İşte bu bakış tarzını İslâmiyet reddediyor.

x

     Rızık, Kudret / İlahî güç ve kuvvet nazarında hayat kadar önemlidir. Çünkü Kudret / İlahî güç çıkarıyor. Allah’ın takdir ve tayini olan Kader giydiriyor. İnayet / İlahî yardım insanı besliyor.

     Başı sonu olmayan sonsuz İlahî Kudret ve Kuvvet, yani Ezelî Kudret, dehşetli bir faaliyetle; kesif âlemi / yoğun madde âlemini / dünyayı; lâtif âleme / ince, şeffaf, kesif olmayan âleme kalbediyor / çeviriyor. Bir hâlden başka bir hâle döndürüyor, değiştiriyor. Kâinatın zerre ve atomlarına; hayattan hisseleri olması için, basit bir sebeple, bir bahaneyle, son derece önemli olan hayatı veriyor. Aynı ehemmiyet ve önemle, doğru orantılı olarak rızıklarını da hazırlıyor.

x 

     Hayat; kayıtlı neticeye bağlanmış bir değerdir. Görünür durumdadır. Rızık ise henüz elde edilmemiş olup, muallakta yani askıdadır. Yavaş yavaş ortaya çıkarılmış veya çıkarılmak üzere etrafa yayılmış vaziyettedir. Bu ise çok düşündürücü bir husustur.

     Bir bakış tarzı olarak, şu da akla gelmektedir ki, “Açlıktan ölmek yoktur!”

     Çünkü bedende iç yağı ve etler arasında bulunan yağlar ve diğer surette biriktirilip saklanan gıdalar bitmeden evvel gerçekleşen ölümler gösteriyor ki, ölümler gıdasızlık ve rızıksızlıktan değil. Alışkanlık hâline gelen âdetin terkinden ileri gelen, dert ve hastalıklardan ötürüdür.

     Yoksa vücud, belki bir ay; hiç yemeden hayatta kalınmasını sağlayacak kadar, yedek gıdaya sahip bulunmaktadır.

     Demek, rızıksızlık değil, yeme âdetini terk etmekten meydana gelen maraz / hastalık; öldürüyor!

x  

     Küremiz, hayvana benziyor. Hayatın belirti ve işaretlerini gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir çeşit hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop dünya kadar büyüse, ona benzemeyecek mi? Hayatı varsa, ruhu da vardır.

     Âlem en büyük insan gibidir. İçerdiği kâinatta mükemmel bir düzen vardır. Son derece hassasiyet / ihtimam ve dikkatlilik isteyen hayat izleri taşımaktadır. Vücud / bedendeki uzuv ve organlar, cüz, parça ve kısımlar ve atomların açığa vurdukları dayanışma, birbirini çekme ve yardımlaşmalar; çok muntazam / tertipli, düzenli ve çok mükemmeldir.

     Acaba âlem, insan kadar küçülse; yıdızları, zerre ve atomları, cevher ve özleri fert hükmüne geçse, o da şuur sahibi bir hayvan / canlı olmayacak mıdır?

     Unutulmasın ki, kesretin / çokluğun başlangıcı vahdet / teklik. Nihayeti / sonu da vahdet / birlik ve tekliktir. Bu bir yaratılış kuralıdır.

     Çünkü, bir şeyden her şey. Her şeyden bir şey yapılıyor ve yaratılıyor.

x

     Ezelî Kudret sahibi Allah’ın tecelli eden feyzi vardır. Kâinat; O’nun yoktan var ettiği eşsiz, benzersiz bir eserdir. Kâinattaki, bütün zerre ve atomları, birer çekici güç sahibi kılmış.

     Ondan da, kâinatın içindekilerin birbirleriyle olan münasebetlerini sağlayan birliği, bağımsız oluşlarını gerektiren, genel çekim kanununu inşa ve icat etmiştir.

     Nitekim, zerrelerde, çekim güçlerinin meydana getirdiği, umumî / genel bir cazibe / çekicilik kanunu vardır.

Türk Kadını ve Atatürk

Kurtuluş savaşlarında Türk kadının yiğitçe, fedakârca ülkesinin düşman işgalinden kurtulması adına Türk askerinin her daim arkasında veya yanında olduğunu yaşayarak görmüş, kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucusu Gazi Paşamızın kahraman Türk kadını üzerine sözlerinden bir alıntı sunalım:
*
‘’İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insαndαn mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir pαrçαsını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprαğα zincirlerle bağlı kαldıkçα öteki kısmı göklere yükselebilsin?
Kαdınlαrımız için asıl mücadele αlαnı, asıl zafer kαzαnılmαsı gereken αlαnı, biçim ve kılıktα bαşαrıdαn çok, ışıklı, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donαnmαktır. Ben muhterem hαnımlαrımızın Αvrupα kαdınlαrının αşαğısındα kαlmαyαcαk, aksine pek çok yönden onlɑrın üstüne çıkαcαk şekilde ışıklı, bilgi ve kültürle donαnαcαklαrındαn αslα şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olαnlαrdαnım’’ diyecekti

Ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını dünyanın birçok ülkesinden önce Türk kadınına tanıdı.
3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı.
Çünkü kadın kurtuluş savaşlarında yararlılık gösteren Nene Hatunlardı; onurlanmalıydı;
Laik Cumhuriyetin getirdiği kazanımlarla Türk kadını günümüzde Doktor, mühendis, iş kadını, öğretmen, akademisyen, siyasetçi, işçi, memur, çiftçi, pilot, gazeteci, sanatçı ve askerdir

*

Biliyorum ki bir toplumda kadın yüceltilirse o toplum güçlenir; Biliyorum ki güçlü aydın Türk ailesinin omurgasını o aydın güçlü kadın ana oluşturur.
*
Biliyorum ki bir toplumun kalkınmasında çağdaşlığa giden yolunda çağdaş formül; ‘’ Ben babamdan/ anamdan ileriyim ancak çocuğumdan geriyim’’ilkesi zinde kalıyor ise o toplum çağdaşlaşır medenileşir.
*
Bu formülün çalışmasında da etken olan ana olduğunu bilelim. O halde güçlü toplumlarda en rantabl/ verimli yatırımlardan başlıcası ailenin omurgasını oluşturan kadını maneviyatıyla gelenekleriyle töreleriyle çağdaş ilmiyle donatmak olacaktır.
*
İslamiyet’in geldiği çağda kadın, Türklerin dışında yeryüzündeki hemen hemen bütün milletlerde aşağılık bir mahlûk diye kabul ediliyor; hiçbir zaman ona hayat hakkı tanınmıyordu. Eski Türk Toplumunda kadın evin namusunun koruyucusudur. Kazak atasözü ”Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır”….
*
Münevver ERİLMEZ hanımefendinin yazdığı ”Kadın Ana” adlı şiiri İslam öncesi ve sonrası Türk Milletinin kadınına verdiği değeri ve önemi ne de güzel dile getirmiş yaşayarak ve yaşatarak:
*
Kadın Ana
Daktilo başında,
Satır satır dertlerinizi yazan kadın
Sabah ezanıyla tütün çapalayan,
Yorulan kollarıyla, çocuklarını sallayıp,
Ninnilerle uyutan kadın.
Orduya asker yetiştiren ana kadın,
Sen ki Nene Hatunların torunusun,
Yüksünmezsin bile onca yaptığın işlerden,
Yalanlardan, riyalardan arınmış Kadın ERENLER,
Denizde gemilere yol gösteren, VASFİYE Nineler,
Hiç mi yorulmazsınız?
Sabaha kadar neşter tutan pamuk eller,
Podyumlarda boy gösteren güzeller,
Başarılı erkeklerimizin arkasındaki,
İsimsiz kahramanlar.
Mecliste bakan olsa da,
Evinin kadınıdır, mutfakta aşçı,
Çocukların anasıdır, kadın.
Gönül yoldaşıdır kadın,
Hayat arkadaşıdır
Yine de çocuklarının anasıdır.
Ana kadın, güzel kadın,
Hepinizi gururla selamlar.
Sevgili analarım, bacılarım benim,
Gününüz Mübarek,
Gönlünüz şen olsun.
*
Ve Edep Abidesi Türk Anası Yüksek Ahlakın şuuruyla beslensin, İlahi ahkâmın nuruyla aydınlansın.
Bütün Analar ve Bacılar hep esen kalsın, onurla kalsın, iffetle kalsın.

Düşün  Damlaları  (18)

     Zayıf ve güçsüz birinin, kuvvetli ve güçlü karşısında izzet-i nefsine sahip çıkması, yerinde bir davranış iken,

     Kuvvetli ve güçlü birinin zayıf ve güçsüz birine karşı izzet-i nefislik taslaması kibirdir.

     Ona karşı büyüklük taslamaktır.

     Nitekim, devleti idare edenlerin makamlarındaki ciddiyetleri vakar; haysiyet ve şereflerini koruma ve onurlu olma hâlleri iken;

     Bu mevkide alçak gönüllülük ve tevazu göstermeleri, onlar için zillet ve aşağılıktır.                                                                                                                                                               

     Bu durumda olan kişilerin; evlerinde hâne halkına karşı gösterecekleri ciddiyet de kibir sayılırken,

     Onlara karşı alçak gönüllü davranmaları ise, tevazudur.

x

     Başlangıçta yapılması gerekenleri yapmayıp; işlerini Allah’a bırakmak, her şeyi O’ndan beklemek tembelliktir.

     Kişinin kendine düşeni yapmak şartıyla, çıkan netîceyi tabii ve yerinde karşılayıp, şikâyette bulunmaması tevekküldür.

     Yani bir işin gerçekleşmesi için, gereken çalışma ve çabayı gösterip, sebeplere başvurduktan sonra; işi Allah’a bırakmak / Allah’a havale etmek, tevekkülün ta kendisidir.

     Çünkü, ancak çalışma sonucu elde edilen kâr’a, fayda’ya ve kısmetine razı olmak kanaattir.

     Zira, çalışma meyil ve isteğini kuvvetlendirir, artırır.

     Fakat elde edilen sonuçla yetinerek, tekrar çalışmaya devam etmemek; gayretsizlik ve himmetsizliktir.

x

     Fert bizzat kendi adına konuşan biri olsa, müsamahası / göz yumması, hoş görmesi, görmezlikten gelmesi, tolerans ve bu şekildeki fedakârlığı amel-i sâlih; yani Allah’ın rızasına uygun hayırlı bir iş ve hareket olurken;

     Başkalarının adına da konuşuyorsa, bu tavrı; hıyanet / hainlik, güven ve itimadı kötüye kullanmak olur. 

x

     Bir şahıs kendi adına tahammül eder, nefsini kırar, sabreder ve şahsına sindirse de, yaptıklarıyla övünemez, böbürlenemez. “Meğer ben neymişim be!” gibisinden lâflar edemez.

     Ancak millet namına övünebilir. Fakat onları kendine mal edemez.

x

     Akıbet / netîce ve sonuç, ikaba / cezaya delildir. Seziş onu gösteriyor.

     Masiyetin / günah, kötülük, âsilik ve itaatsizliklerin çoğunlukla dünyada olan akıbetleri; uzun bir delile ihtiyaç bırakmadan anlaşılır ki, er geç bir ceza ve azaba uğrayacakları muhakkaktır.

     Çünkü herkes, hususî bir tecrübe ve sezgi ile görüyor ki, zâhirde / görünüşte hiçbir münasebet / ilinti olmadığı hâlde, mâsiyet ve günahlar er geç insanı, kötü bir sonuçla karşı kaşıya getiriyor! 

     İşte bu örneklerin çokluğu tesadüf olamaz!

     Eğer tüm bu çeşitli, hususî tecrübeler nazara alınınca, görünür ki, cezalar; işlenen günahların gerekli ve kaçınılmaz bir sonucudur!

     Eğer şu umumî / genel ve çeşitli hususî tecrübeler nazara alınırsa görünür ki, iştirak ve ortak

 noktası yalnız günahların tabiatıdır ki, cezayı gerektiriyor! 

     Demek, ceza günahların varlıklarının bir gereksinmesidir.

     Madem ki, dünyada bütün bu lâzım olan şeyler, sırf masiyetin tabiatı gereği ortaya çıkıyor.

     Elbette bu yerde ortaya çıkmayan, başka yerde ortaya çıkacaktır.

     Acaba kim vardır ki, küçücük bir tecrübe / deney geçirmemiş ve dememiş olsun ki,

     “Filan adam fenalık etti! Belâsını buldu!” Çünkü dünya, etme bulma dünyasıdır!

     Rüzgâr eken, fırtına biçer!                                                                                                                                  

Onlar Kratus, Biz Demos

Nereye gidiyoruz? Hani adımlar atılacak da nedir bu adımlar? Komisyonda kimin ne dediği gizli. Kimin İmralı’ya gidip kimin gitmediği gizli… Gizliden de beter gidip de gitmedim diye yalan da söyleniyor.

Yok canım, koca koca adamlar hiç yalan söyler mi? Ama buyurun T24’ten aldığım ard arda şu iki paragrafı izah edin:

“Ancak İlke TV’ye konuşan AKP’nin komisyondaki heyet üyesi Hüseyin Yayman, iddialara karşı, ‘Bu bilgi yanlış. Ben adaya gitmedim, kimin gittiğini de bilmiyorum. Bilginin doğruluk payı yoktur. Önümüzdeki günlerde belli olacak’ diye konuştu.”

…..

“T24’ün edindiği bilgiye göre ise İmralı’ya giden komisyon heyetinde Feti Yıldız ve Gülistan Kılıç Koçyiğit’in yanı sıra Hüseyin Yayman da yer aldı.”

Demos ile Kratus bir gün…

Herhâlde yalan söylemiyorlar da başka bir şey söylüyorlar. Acaba ne söylüyorlar? Bir ara Yayman gitti mi gitmedi mi şaşkınlığına Şrödinger’in Kedisi benzetmesi de yapıldı. Hani deneyde kutuda gizli duran kedi yüzde elli ölü bir kediyle yüzde elli diri bir kedinin bileşimidir ya… Yayman Bey de İmralı’ya gitmiş bir vekille gitmemiş bir vekilin lineer kombinezonuydu. Hoş bir benzetme.

İmralı’da fotoğraf ve video çektirmek yasak. Orada ne konuşulduğu ancak sızdırılırsa sızdırılıyor, sızdırılmazsa yok. Kimden gizli değil? Tabiidir ki Öcalan’dan gizli değil. KCK’dan, PKK’dan gizli değil. Kimden gizli? Halktan, yani demostan gizli. Buna demokrasi deniyor. Bize, demokrasi “demos” halk kelimesi ile “kratus” yönetim kelimelerinden yapılmış bir isimdir ve “halk idaresi” demektir diye öğretmişlerdi. Bu giden arkadaşlar da milletvekili. Hani son zamanlarda “millet” antipatikleşmeye başladı, tıpkı “Türk” gibi, hadi gidenlere de halkın vekili diyelim. Demek ki halk asil, onlar vekil. Halk yönetecek, onlar da bu yönetim zincirinin ucunda icra ile yasama ile uğraşacaklar. Yöneten halk.

Bizim demoskratus’umuzda olay galiba tersinden anlaşılıyor. Yunanca kullanırsanız böyle olur işte. Bütün tavırlar, gizlilikler demokrasinin halk idaresi değil, tersinden, halkın idare edilmesi anlamına geldiğine işaret ediyor.

Bir takım büyük adamlar var. Bunlar her ağızlarını açtığında ortaya bomba gibi düşen ve kamuoyunda infilak etkisi yapan sözler söylüyorlar. Sık sık da bu sözler, “… yapmazsam şerefsizim, etmezsem en adiyim!” gibi kuvvetlendiricilerle bitiyor. İşte idare edenler, hükmedenler, karar verenler onlar. Kratus onlar. Biz de ezik demosuz. Demos’un öyle her şeyden haberdar olması, her şeyi bilmesi, her konuda fikir sahibi olması gerekmez. Hatta tehlikelidir. O kadar tehlikelidir ki bir bakmışsınız büyük adamların yaptıklarını beğenmeyiverirler. Hadlerini bilmezler. Onun için olan biteni onlara ancak zamanı geldiğinde söyleriz. Önce değil.

Demokrasi neydi?

Şu demokrasiye yakından bakayım dedim. Sık başvurduğum bir etimoloji sitesi var, etymonline.com. Siz de kullanın. İngilizce olmasına İngilizce de şu Yapay Zekâ çağında artık sitelerin hangi dilde olduğunun önemi kalmadı. Bakın ne diyor Etymonline: “Demos, ‘âdi halk’ (isterseniz reaya, karabudun)… + kratos “hüküm, güç”… Sonra da “cracy” ekine bakın demiş. İngilizceden Fransızcaya, oradan ortaçağ Latincesine, oradan Yunancaya gidiyor. Yunancada kalalım. “Kratia”, güç, iktidar, hüküm, üstünde hâkimiyet, otorite” diye devam edip gidiyor.

Şimdi bizdeki manzaraya bakarsanız siz halk, kendinizi böyle iktidar, güç hâkimiyet, otorite falan sahibi hissediyor musunuz? Hayır. Siz olsa olsa demossunuz, onlar da kratus. Onun için oturun oturduğunuz yerde. Zamanı gelince ne olup bittiğini, size bilmeniz gerektiği kadar anlatırlar. Belki de anlatmazlar.  Allah Allah, keyfi misiniz?

Zamanı gelince söylerler

Dağıttım. Başka tarafa doğru toplayayım. Besbelli ki şu gidenlerde, gidip de gitmedim diyenlerde, başkalarının da konuşmamasını isteyenlerde bir mahcubiyet var. Mahcubiyet doğru kelime mi? Onlar da siz de ben de biliyorsunuz ki doğru ifade “suçluluk duygusu”. Suçun boyu posu ne kadar büyük? Mesela hapislik suç mu? Daha büyük. Sayın Bahçeli şu ifadeyi kullandı, “Gerekirse dar ağacına giderim!” Demek ki söylenmeyenler bu çapta.

Sonra DEM’li vekil, bir zamanların yasaklı, şimdi açık haber ajansı ve sitesine, Mezopotamya Haber Ajansı’na toplantıyı anlattı. İmralı’ya gitmeyen Yayman’la giden Feti Yıldız Öcalan’a bol bol Suriye’deki SDG ne olacak diye sormuş. Bana ilgi çekici gelen, “Peki süreç sonuca varmazsa ne olur?” sorusuna “Kurucu Önder”in cevabı: “O zaman darbe mekaniği devreye girer.” Bir de ilavesi var, “İsrail İran’la Arap dünyası arasında bir Kürt gücüne dayanmak ister.” Bu iyi mi kötü mü anlamadım. Ama insaflı olun. Bu kadar yoğun sis içinde anlamamı beklemezsiniz değil mi?

Güç sahipleri, iktidar, yani kratus sahipleri zamanı gelince bize açıklarlar; biz de o zaman anlarız. Haddinizi bilin. Susun. Oturun!

Daha Nelere Şahit Olacağız?

            Tarihte bugüne kadar 22 Türk devleti kurulmuş olsa da en çok bilinen ve tanınan 16 Türk Devletimiz vardır. Türk ordusu, MÖ 209 yılında, Hun İmparatorluğunun Baş Komutanı Mete Han tarafından kuruldu. Yani dünya tarihinin en eski ordusudur.

            16 Türk Devletinin hemen hemen hepsinin yıkılış ve yeniden kuruluş sebebi Ordularının siyasallaşmasının neticesinde olmuştur.

            Türk Ordusu, Türk Milletinin bir parçasıdır. “Ordu – Millet el ele” sözü buradan gelmiştir. Ama zamanla siyasi iradenin zayıflaması ve kötü yönetimi, sonuç olarak orduya yansımış ve Türk Devletleri çöküşe uğramıştır.

            Son Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı sebebi; kuzeyden Rusya, batıdan batılı işgal kuvvetlerinin saldırıları ve Bulgarları, Yunanlıları isyana teşvik neticesi Selanik, Manastır, Üsküp ve Balkan topraklarının hemen hepsi tek kurşun atılmadan düşmana terk edilmiştir.

            Düşmanların devletimizi işgal etmelerinin sonucunda 30 Ekim Mondros Mütarekesi, 10 Ağustos 1920 Sevr anlaşması imzalandı.

            Sevr Anlaşması gereğince Madde 168: Askeri liseler, Harp Akademileri ve Harp Okulları kapatılıyordu.

            Hani son günlerde sürekli “Devlet Aklı, Devlet Aklı” deniliyor ya; işte bu Mondros mütarekesi ve Sevr anlaşmaları da, Osmanlı Devleti için bizzat devlet aklının ta kendisiydi!

            Kurtuluş Savaşının kazanılması ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra Türk Ordusu tarihteki şerefli yerini tekrar kazandı.

            Ta ki, 4 Temmuz 2003 Tarihinde Irak’ın Süleymaniye kentinde ABD askerleri ve peşmergeler tarafından 11 Türk Askerinin başına Çuval geçirilme hadisesine kadar. ABD bu hareketiyle güya 1 Mart teskeresinin TBMM’de reddedilmesinin intikamını alıyordu hem de 4 Temmuz ABD Bağımsızlık Günü’nde.

            Türk Ordusuna 2008 yılında ABD ve FETÖ tarafından Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla tekrar bir tuzak kuruluyordu. Çünkü Büyük Ortadoğu Projesinin önündeki en büyük engel Türk Ordusuydu.

            26 Kasım 2025 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı Bütçe görüşmelerinde DEM parti milletvekili Sümeyye Boz, Milli Savunma Bakanının gözlerinin içine baka baka Türk ordusuna: “Kanla beslenen, işgalci, tecavüzcü” gibi hakaretlerle saldırırken kendisi de eski bir asker, üstelik Genel Kurmay Başkanlığından emekli bakandan tek kelime söz çıkmıyordu.

İktidar milletvekilleri ve Sözde Atatürk’cülüğü kimseye bırakmayan CHP’li vekillerden de bir kişi olsun bu hakaret dolu sözleri söyleyen kişiye tek lâf eden olmadı.

             Türk Ordusuna hakaretlerle dolu konuşmaya tek karşı çıkan milletvekili ise; babası 1944 Türkçülük-Milliyetçilik olaylarında yargılanan, 27 Mayıs 1960 ihtilalinde sürgüne gönderilen, 12 Eylül 1980 askeri darbesi neticesinde sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanarak yıllarca hapislerde yatan Alparslan Türkeş’in kızı İYİ Parti milletvekili Sayın Ayyüce Türkeş Taş oldu.

            Türk askerinin başına bütün bunların geldiği yetmiyormuş gibi, Barzani’nin Türkiye ziyareti esnasında ellerinde ABD yapımı uzun namlulu ağır silahlarla donatılmış zombilerle(peşmerge) gelmesi bardağı taşıran son damla oldu. Bordo bereli Türk askerinin önünde elleri tetikte adeta onları küçümseyici gözlerle takip etmeleri, kimsenin gözünden kaçmadı. İşte bütün bu rezaletler, Türk devleti ve ordusuna kahrolası “Devlet Aklı” denilen saçmalıklarla reva görülüyordu.

İhanetin zamanaşımı yoktur. Diliyorum ki bütün bunların hesabı bir gün elbet sorulacaktır.

Apo, Papa, Barzani: Üç Ziyaret Tek Hedef

Geçtiğimiz hafta üç ziyaret çok tartışıldı. TBMM Komisyonundan (AKP, MHP ve DEM Partili) 3 milletvekili İmralı’ya gidip teröristbaşı Öcalan ile görüştü. Papa ilk ziyaretini Türkiye’ye yaptı, İznik’te ve İstanbul’da ayinler yaptı. Mesud Barzani Cizre’ye geldi. Bir sempozyum bahanesiyle düzenlenen programda Barzani’ye abartılmış övgüler yapıldı. Üniformalı ve uzun namlulu silahlı korumaları ile show yaptı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Barzani ziyareti sebebiyle yaptığı tespit bence her üç ziyaret için de geçerli ve doğrudur: Bu ziyaretlerde yaşananlar REZALETTİR.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik hak ve hukuku çiğnenmiştir. Adına ister protokol kuralları deyin ister teamül deyin ne var ne yok ihlal edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin vakarına, saygınlığına, tarihi itibarına ve egemen vasfına taammüden saldırıdır.”

Bizim bu görüşümüzü, Mesud Barzani’nin ofisinden Bahçeli’ye cevap olarak yapılan açıklamada denildiği gibi “şovenist zihniyetin ürünü” olarak nitelendirenler olacaktır. Ben bunlara değil, bunlara bu cesareti ve küstahlığı verenlere kızabilirim.

****

Önce üç ziyarete dair hafızamızı tazeleyelim:

APO ZİYARETİ: AKP’den Hüseyin Yayman, MHP’den Feti Yıldız, DEM Parti’den Gülistan Kılıç Koçyiğit İmralı’ya gitti, teröristbaşını dinledi. AKP ve MHP temsilcileri yaptıklarından o kadar utanmışlardı ki ziyareti ve konuşulanları saklamaya çalıştılar. Fakat DEM temsilcisinin basına açıkladığı görüşme içeriğini ne sahiplenebildiler ne de yalanlayabildiler. Öcalan’ın bu görüşmede “Süreç başarısız olursa darbe mekaniği devreye girer” diye aba altından sopa gösterdiği anlaşıldı.

İlk defa “Gazi Meclisimizin” temsilcileri bir terör elebaşını, bir ağırlaştırılmış müebbet hapis hükümlüsünü ziyaret edip O’nu müzakereci statüsüne çıkardı. “Türkiye Cumhuriyeti’nin vakarına, saygınlığına, tarihi itibarına ve egemen vasfına” yakışmayan bir iş yaptılar.

****

PAPA ZİYARETİ: Papa 14. Leo, ilk resmi yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı. Bu ziyaret Türkiye Cumhuriyeti devletinin davetiyle gerçekleşti. Birinci İznik Konsili’nin 1700. yılı vesilesiyle İznik’te ekümenik dua/ayin programı ve İstanbul’da Volkswagen Arena’da 4 bin civarında kişinin katıldığı büyük bir ayin gerçekleştirildi.

“Ekümenik birlik” mesajlarıyla Fener’deki Ortodoks Rum Patriğine de fiilen evrensel patrik statüsü verilmeye çalışıldı. Bu Lozan’ın açık hükümlerine aykırı olup Türkiye’nin dini egemenliğini tartışmaya açan bir adımdır.

Bu tür ayinli ziyaret taleplerine Osmanlı döneminde ve 1925’te Atatürk döneminde izin verilmemişti.

****

MESUD BARZANİ ZİYARETİ: Eski IKBY Başkanı ve KDP lideri Mesud Barzani, Şırnak’ın Cizre ilçesinde bir sempozyuma davet edildi. Ziyaret sırasında Barzani’nin etrafında yabancı üniformalı, uzun namlulu silahlı bir koruma ekibiyle görüntülenmesi tepki topladı. İki Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve MHP lideri Bahçeli çok sert demeçler verdiler. Oysaki daveti yapan Vali de İçişleri Bakan Yardımcısı da oradaydı. Barzani’nin Bahçeli’ye verdiği cevap CB Erdoğan tarafından bile incitici bulundu. İçişleri Bakanlığı olayla ilgili soruşturma başlattı; Dışişleri bu açıklamayı “içerik ve üslup bakımından kabul edilemez” ilan etti.

Devlet Bahçeli haklı: Devlet kurumlarının tamamen işin içinde olduğu bu ziyaret ile de “Türkiye Cumhuriyeti’nin vakarına, saygınlığına, tarihi itibarına ve egemen vasfına” yakışmayan olaylar yaşandı.

************************************

Üç Ziyaretin Ortak Noktası

Apo, Papa ve Barzani Türkiye’nin Lozan ve Montrö antlaşmalarıyla kazandığı statüden uzaklaştırıp, Sevr şartlarına dönmesini isteyen emperyalist güçlerin kullandığı aparatlar.

Bu güçlerin ortak hedefi Lozan ve Montrö’yü delmek ve Türkiye’ye Sevr şartlarını dayatmak. Bu sebeple üç ziyaretin aynı zaman diliminde olması tesadüf olmasa gerek.

Apo ve Barzani’yi anladık ama “Papa’da mı bir aparat?” diye sorabilirsiniz. Bunun için önceki Papa’nın Irak ziyareti anısına bastırılan sözde “Kürdistan haritalı pula” bakmak yeter.

Papa Fransis’in 2021 Irak ziyareti sırasında, IKBY yönetimi Papa’ya bir “ziyaret hatırası pulu” hediye etti. Bu pulda: Türkiye’nin Güneydoğusu, Suriye’nin kuzeyi, Irak’ın kuzeyi, İran’ın batısı birlikte tek bir “Kürdistan” haritası şeklinde tasvir edildi.

Bu haritada Türkiye’den 26 şehir gölgeli/renkli alan içinde yer alıyordu. Yani Türkiye’den 26 ilin koparılması projesi ilan ediliyordu. Pulun Papa’ya verilmesi, mesajın ‘küresel dini otorite’ üzerinden dünyaya taşınması anlamına gelir. Yani, sembolik bir “hediye” değil, bir uluslararasılaştırma girişimidir. Bu pul mutlaka Papalığın bilgisi ve onayı ile basılmıştır. Aksi diplomatik teamüllere aykırıdır.

Haritanın Türkiye’nin içlerine bu kadar geniş yayılması, Lozan’ın reddidir. Çünkü Lozan’ın temel sütunu “Misak-ı Millî’nin kabulü”dür. Pulda buna açık bir itiraz vardır. Bu nedenle, puldaki Papa’nın Kürdistan haritalı resmi, “dini diplomasi” görünümlü bir politik meydan okumadır.

****

Apo’nun nihai hedefinin de bu pulda resmedildiği gibi Türkiye’den koparılacak vilayetlerin de dahil olduğu bir Büyük Kürdistan kurmak olduğu zaten biliniyor.

Barzani’nin Cizre’ye gelip “devlet başkanı” gibi törenle karşılanması, yanında yabancı üniformalı silahlı korumalarla Türkiye’de dolaşması bir mesajdır. Bu ziyaretin Türkiye’nin güney sınırlarında “fiili harita” yaratmaya çalışan güçlere moral desteği olmasını sağlama çabasıdır.

Barzani’nin temsil ettiği yapı, 4 parçalı Büyük Kürdistan haritasının saha ayağını oluşturuyor. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin himayesinde oluşturulan koridor, bugün Türkiye’nin güneyine doğru genişletilmek isteniyor.

Barzani’nin Türkiye’deki görüntüsü bölücülere verilen siyasi cesaret desteği gibidir.

Bu üç ziyaret, o pulda çizilen haritanın gerçekleşmesi için diplomatik, kültürel ve siyasi ayaklarını eş zamanlı harekete geçirme girişimi gibi duruyor. Üç ziyaret aynı amaca, yani Lozan ve Montrö’nün sınırlarını delerek, Türkiye’yi Sevr şartlarına sürükleme hedefine bağlanıyor.

Türkiye’nin Lozan ve Montrö ile kazandığı statüye karşı, farklı cephelerden aynı anda yürütülen bu çok katmanlı oldu-bittilerde devlet yetkililerinin aktif rol alması inanılmaz.

Tarih bilinci yetersizliği, devlet adamı kıtlığı, kurumların ehil ellerde olmaması gibi sebepler olduğunu düşünebiliriz. Ama binlerce yıllık kökleri bulunan bir devletin aklı böyle olmamalıydı.

Umarım bu üç ziyarete halkımızın gösterdiği tepki devletin aklını başına getirir.