19.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Nisan 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 50

Kahneman: Makul ve Yanlış

Bugün Pazar. Tatil… Güne bir bilmeceyle başlayalım:
Bir pinpon raketi ile bir pinpon topu aldım. İkisine toplam 101 lira verdim. Raket, pinpon topundan 100 lira daha pahalı. Her birini kaç liraya almışım?
—————
Çözdünüz değil mi? Şimdi derin bir nefes alın ve tekrar çözün. Çünkü yanlış çözdünüz. Top 1 lira olsa ve raket 100 lira daha pahalıysa raket 101 lira olur. İkisinin toplamı 102 lira eder. Ama siz “hızlı karar verdiniz”. Tıpkı bazı politikacılarımız gibi. Hızla karar verdiniz ve tıpkı onlar gibi yanlış karar verdiniz. Haydi, şimdi semantik ve nöroekonomik yolla hesabı tekrarlayalım. O da çalışmaz tabii. Semantik ve nöroekonomik lafları zaten bir şey söylemek için değil, bilge görünüp bir şey söylememek için sarf edilmiştir. O hâlde gelin konvansiyonel metotlara dönelim. İki bilinmeyenli denklem kuralım. O zaman çözümü buluruz: Raket 100 lira 50 kuruş, top 50 kuruştur.

Eğer ilk vuruşta doğru cevabı bulduysanız özür dilerim. Fakat ben de bulmacayı sorduğum arkadaşlarımın tamamı da hızlı ve kolay çözüme düştük, ancak uyarılınca “Doğru ya…” dedik. Bulmacayı, Hızlı ve Yavaş Düşünme’nin yazarı (Varlık Yayınları 2017), 2002 Nobel Ekonomi ödülünün sahibi Daniel Kahneman’dan aldım. Psikoloji profesörüydü, fakat ekonomi Nobel’i aldı! Nedenolmasın? İnsanı konu edinen bilimler birleşme yolunda… Kahneman geçen yıl vefat etti. Çalışma arkadaşı Tversky de Nobel’i göremeden gitmişti.

Fakir halkı kazanmanın yolu

Kahneman ve Tversky, ömürlerini insanın yatkın olduğu yanlışlara vakfetmiş. Çözüm gibi gördüğümüz ilk ihtimale atlıyoruz. Yeterli bilgi olmaksızın çözümü keşfettiğimizi düşünüyoruz. İkilinin, insan hataları üzerine bir başka buluşu da bir süreçten en son bölümü hatırlamamız. Mesela son beş dakikası ağrılı bir operasyonun çok ağrılı olduğuna karar vermesi. Tersine bir saat ağrıdan kıvrandıktan sonra son on beş dakikası rahat geçen bir müdahaleyi acısız diye hatırlaması.
Psikoloji bilimindeki yeniliklerin ekonomi gibi bir insan bilimine uygulanması şaşırtıcı değil. Psikoloji siyaset bilimine de ışık tutar. Siyaset de insanla ilgili bir bilim. Mesela az önce bahsettiğim buluş, insanın uzun bir sürecin sadece son kısmını hatırlaması ve o hatırlamaya göre sürecin tamamını değerlendirmesine bir bakın. Diyelim ki siz millî gelirin dağılımını bozan, refahı sadece yandaşlarınız arasında paylaştıran, dolaysıyla halka yoksulluk çektiren bir iktidarsınız. Kahneman- Tversky bulgularına göre; seçimden mesela altı ay önce, dört yıldır sürünen memura, emekliye, işçiye iyice bir zam yaparsanız seçim günü insanlar dört yılı değil, son altı ayı hatırlar, oylarını o hafızaya göre kullanır. Sonra? Sonrası kolay. Bir enflasyon daha patlatıp verdiklerinizi bir yıl içinde geri alıverir ve dört beş yıl daha böyle devam edersiniz.

Amigdala ile düşünmek

Hızlı karar vermenin insanın beyninde organik karşılığı var. Beynin derinliklerinde, sürüngen beyni denilen yapıya yakın, amigdala denilen bir bölüm var. Badem şeklinde bir sinir demeti. Adı da bademden geliyor. Beynin ön üst tarafında ise prefrontal korteks denilen bölümler var. Her iki beyin yarım küresinde de… Prefrontal korteks, yavaş düşünmenin, etraflı değerlendirmenin yeri.
İnsan prefrontal korteksin insanıdır, kahrolsun amigdala mı? Hayır. Yılan, size doğru tıslayarak geldiğinde, otlar arasından bir kılıç dişli kaplan size doğru hamle yaptığında yavaş düşünüp etraflı değerlendirme yaparsanız kısa yoldan dünyanızı değiştirirsiniz. Amigdalanın görevi hızlı karar verip uygulamak. Bugün şehirde aslan, kaplan veya yılanla karşılaşma ihtimaliniz epey düşük. Ama insanoğlu iki milyon yıl, amigdalasının çok değerli olduğu, yırtıcılarla, yılanlarla dolu bir çevrede yaşadı. Amigdala hayatını kurtardı. Prefrontal korteks de ona alet yaptırdı, plan yaptırdı, toplum kurdurdu ve gezegene hâkim olmasını sağladı. Her ikisi de lazımdı.
Bugün insanların, özellikle bütün toplumun hayatını etkileyecek insanların yani yöneticilerin, amigdalasıyla değil prefrontal korteksleriyle düşüneceğini ümit ederiz.

“İzahlar var. İzahlar zamanlar boyunca hep vardı: Her insani meselenin her zaman iyi bilinen temiz, zarif, makul ve yanlış bir çözümü vardır.” Bu sözü 11 Mayıs 2025 yazımda nakledip Karl Raimond Popper’e mal etmişim. Yakışır da. Ama yanlış atıfmış. Sözün sahibi H. L. Mencken. Onun, 1920 tarihli Önyargılar (Prejudices) kitabından.
Her çözüme balıklama atlamayın. Pinpon topu 1 lira değil.

R ı z ı k

     “Yeryüzünde kımıldanan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın.” (Hud: 6)

     Âyet-i kerîmesiyle, rızık Allah’ın taahhüdü altına alınmıştır. Fakat rızık iki kısımdır. Birisi hakikî rızıktır. Diğeri mecazî (hakikî olmayan) rızıktır. Yani biri zarurî rızıktır. Diğeri zarurî olmayan rızıktır. Âyet ile taahhüd altına alınan, zarurî olan rızıktır. Evet, hayatı muhafaza edecek kadar gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zayıflığı, rızkın çokluğuna ve azlığına bakmaz. Denizin balıkları ile karanın patlıcanları buna şâhittir. Mecazî olan rızık ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak çalışma ve kazanmaya bağlıdır.

Esir Maddesi

     Güneş sistemi ile arz (dünya); Allah’ın kudretinin; maddenin en küçük parçası olan esir maddesinden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Esir maddesi, varlıklara nisbetle akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına işleyen bir maddedir. “Arşı ise (daha önce) su üstünde idi.” (Hud: 7) âyeti şu esir maddesine işarettir ki, Cenab-ı Hakk’ın Arş-ı A’zamı; su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, herşeyi san’atla yaratan Allah’ın ilk icatlarının tecellî ve görünmesine merkez olmuştur.

Zâlimlere Meyletmek

     “Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa ateş size dokunur!” (Hud. 113) Hz. Allah, âyet-i kerîmesinin fermanıyla; zulme, değil yalnız âlet olanı ve tarafdar olanı, belki çok az meyledenleri bile dehşetle ve şiddetle tehdit ediyor. Çünkü küfre râzı olmak, küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür.

Güneşin Doğması, Batması

     Güneşin doğması ve batması belirli ve kaderde yazılı olduğu gibi, insanın da bu dünyada doğumu ve ölümü ve başına gelecek işler kader kalemi ile yazılıdır. İsterse başını taşa vursun, o yazıları silebilirse silsin. Başı kırılır, o yazılara bir şey olmaz! Bunu muhakkak olarak bilsin ki, gök ve yerlerin dışına kaçıp kurtulamayan insan; her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın terbiye ve idare ediciliğine muhabbetle rıza göstermeli. “Fefirrû ila’llah.” deyip Allah’tan Allah’a sığınmalı.

Şikayet Kime Olmalı?

     Musibetin darbesine karşı şikâyet suretiyle, elbette âciz ve zaif insan ağlar, fakat şekva (şikâyet) O’na (Allah’a) olmalı. O’ndan olmamalı. Hz. Ya’kûb’un “(Ben) gam ve kederimi ancak Allah’a şikayet ediyorum.” (Yûsuf: 86) demesi gibi olmalı. Yâni, musibeti Allah’a şikayet etmeli, yoksa Allah’ı insanlara şikayet eder gibi, “Eyvah! Of!” deyip, “Ben ne ettim ki, bu başıma geldi?” diyerek, âciz insanların acımasını tahrik etmek zarardır, mânâsızdır.

Ümitsizlik

     Yeis / ümitsizlik, milletlerin seretan / kanser denilen en dehşetli bir hastalığıdır.

     İlerlemeye mâni’ ve “Ben kulumun bana olan güzel zannı üzereyim.” hakikatine aykırıdır. 

     Korkak, aşağı ve âcizlerin işi ve bahaneleridir.

     İslâm kahramanlığının işi değildir.

     Evet, yeis ve ümitsizlik;

     Her türlü gelişme ve ilerlemenin önünde en büyük bir engeldir.

Öngörüsüzlük Politikası! “2025 Yılı Versiyonu…”

Olan bitenlere bakınca bir kaç yüzyıldır öngörüsüzlüğümüzün Türkiye’de büyük bir sorun teşkil ettiğini görüyoruz…

Tabii ki bir çok şey de olduğu gibi bunun da, tesadüf olması imkânsız!

Örnek vermek gerekirse bir Türk devleti olan Osmanlı’da Balkan Savaşları öncesinde Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Gabriel Noradunkyan “Balkanlarda savaş çıkmayacağından adım ve inancım kadar eminim” dedikten günler sonra savaş çıkmış ve kısa bir süre önce 70.000 usta askerini terhis etmiş olan Türk ordusu tarihe utanç olarak geçen bir bozgundan sonra vatan topraklarının çok büyük bir bölümünü kaybetmiştik… Halbuki biz böyle derken ve yaparken, İngiliz gazeteciler savaşı izlemek üzere bir ay önce Londra’dan Balkanlara doğru yola çıkmışlardı! İngilizler demek bizden çok öngörülü…

Ardından Damat Ferit, İzzet Paşalar başta olmak üzere birçok tanınmış kişi Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca başta İngiltere olmak üzere ABD ve Fransız mandası olmayı hatta Yunanistan’ın askeri işgalini kurtuluş olarak görmüşler ve buna uygun davranmışlardı… Örnek Şeyhülislam Mustafa Sabri… Yunan Ordusunun Müslümanları koruyacağını anlatıyordu. Sonra kaçtı gitti Yunanistan’a sığındı ve fitnesini orada sürdürmeye devam etti.

Cumhuriyet dönemine gelince İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada bir takım gelişmeler yaşanmıştır.

Ya biz ne yapmışız bu gelişmeler karşısında? Büyük öngörüsüzlükler içinde, biraz sonra kesilecek kurbanın kasabın bıçağını yalaması misali sadece olan biteni izlemekle yetinmişiz! Hatta büyük güce pelte gibi yığılmışız. Örnek ABD ve NATO…

Ülkemizin bir deprem ülkesi olduğu tarihi bir gerçekliktir. Buna karşın biz 1950’lerden bu yana şehirlerimizde gecekondulaşmayı, çarpık şehirlesmeyi, plansız yerleşmeyi velhasıl rant uğruna her şeyi gerçekleştirmişiz… Şimdi başımıza bir deprem(ler) gelmesin diye kara kara düşünüyoruz! Ama sonuç değişmiyor dün Balıkesir Sındırgı’da meydana gelen deprem bizi gerçekle yine yüzleştirdi! Rusya 8.8’lik depremde ne can ne de doğru dürüst maddi kayıp yaşıyor biz ise 6.1’lik depremde yıkılıyoruz!

Ülkemizin su kaynakları kısıtlı… Dünyada iklim değişiklikleri ve kuraklık önümüzde duruyor. Ya biz ne yapıyoruz? Bu sorunla ilgilenmiyor ve sularımızın yönetimini bile Katarlılara bırakıyoruz! Ancak su için savaşlar başlayınca veya bir damla suya muhtaç olunca suyun değerini anlayacağız…

Kuraklık nedeni ile tarım üretimimiz düşüyor. Bu kuraklık devam ederse bir topan ekmeğe muhtaç olmamız büyük bir olasılık! Bakın samanı bile ithal eder hale geldik…

Bir de ülkemizde demografik yapımızı değiştirmeye yönelik göçler söz konusudur… Türkçemiz, milli kültürümüz, örf ve adetlerimiz, huzurumuz, güvenliğimiz bu sebeple tehdit altındadır. Bunu sağır sultan bile biliyor ama bizim öngörüsüzler farkında değil! Tıpkı vakti zamanında Damat Ferit, Sadrazam İzzet, Mustafa Sabri, İskilipli Atıf ve benzerlerinin başımıza gelecekleri öngörmediği gibi…

Ya adına Corona dediğimiz salgına ne demeli? Dünyada herkes biyolojik savaş ve saldırıları konuşurken biz aşı üretim merkezlerini kapattık! Ne öngörü değil mi? Değil aşı üretmeyi bütün biyolojik saldırıları def etmeyi planlayan öngörülerimiz olmalıydı. Biz ise tam tersini yaptık!

Günlerdir orman yangınları ile uğraşıyoruz. Bu beklenmedik bir şey mi? Hayır, kasti veya doğal nedenlerle orman yangınlarının çıkması muhtemel bir şey… Buna karşı siz yeterli fiziki ve hukuki tedbirleri alıp gereğini yaparsanız, yangınları az zararla ve kısa sürede atlatmanız mümkün olur. Peki biz öyle mi, yaptık? Tek cevap var, o da “hayır”!

Eğitim, ekonomi, dış politika, üretim, sanayileşme, trafik ve benzeri konularda dünyadaki gelişmeleri gözönüne alır ve doğru öngörülerde bulunursanız ülkenizi ve halkınızı tehlikeler karşısında korumuş olursunuz…

Gökova’ya termik santral yapılmasın diyen köylülere Turgut Özal’ın başbakan sıfatı ile 1984 yılında verdiği cevapları izleyince, köylülerin öngörülerinin bile devleti yöneten siyasetçilerden çok fazla olduğunu gördüm. Bugün de, başta köylüler olmak üzere halkın değişik protestolarla HES, taş ocakları, maden aramaları konusunda haklı olarak itiraz ettiklerini görüyoruz… Meralarda elden tamamen gitmek üzere!

Siyasetçiler halk kadar akıllı değil mi?

Haşa onların aklı var ama Noradunkyan Efendi gibi!

 Yaptıkları işlerin adları ve inançları kadar doğru olduğunu söylüyorlar ama işte burada kader devreye giriyor ve kabak Türk Milletinin başına patlıyor!

Yoksa dünyanın en güzel iç denizi olan İstanbul’daki Haliç’in etrafını fabrikalarla doldurur, müsilaj çıkıncaya kadar Marmara’yı yok edermiydik? Ne diyor bu iktidar: “Demokrat Parti’nin devamıyız!”… Doğru aynı öngörüsüzlükle devam ediyorlar!

Türkiye’de “öngörüsüzlük politikaları” devrededir. Bu öngörüsüzlük bilerek ve kasten yapılan bir öngörüsüzlüktür. Şimdi de tutturmuşlar “Terörsüz Türkiye” diye bir masal!

 Allah bizi bu “öngörüsüzlük ihaneti”nin kötü sonuçlarından korusun…

Anlıyorum ki, bu öngörüsüzlük bizim için zamanı durdurmuş!”

*Not: Karikatür M.K Peker’e aittir

Karamürsel Devlet Hastanesi ve Önder Hekimler

Karamürsel 1950’ lere kadar merkez ilçe nüfusu üç bin, köyleri ile yirmi bin nüfuslu bir ilçemizdir. 1920 lerdeki milli mücadelede önemli hizmetleri vardır. Yunan işgalinde tamamen yakılıp yıkılmış*; ama

yeniden inşa edilmiştir. İnsanları çoğunlukla meyvecilik ve balıkçılıkla geçinirdi. Ürettikleri ürünler mavnalarla, deniz yolu ile İstanbulluların tüketimine ulaştırılırdı. Belediye tabipliği ve sonra hükümet tabipliği şeklinde sağlık hizmetleri vardı. İlk olarak 1952’de Halkevi binasında10 yataklı olarak ilçe sağlık merkezi açılmıştır.

Bu sağlık merkezi ve daha sonra açılan SSK Dispanserinde hekimlik yapmış olan şu isimler bölge insanının unutamadığı; adlarını bazı yerlere vererek vefa gösterdiği insanlardır**.Dr.Abdullah Hayri

SAVDERT, Dr.Rebii PEKERGİN, Dr. Hüseyin KARADENİZ,Dr. Muzaffer ONURAL,Dr.Ahmet EROL, Dr.Ercüment Zafer KOCAER bunlardandır. Ayrıca Karamürselli olup Çapa Tıp Hocalarından

Prof.Dr.Kemal AYDINOĞLU Karamürsellilerin sağlık sorunlarında kapısını çalıp yardım aldıkları bir isimdir.

Sağlık merkezi 1984’de büyütülüp 25 yataklı hale getirilerek Karamürsel Devlet Hastanesi olmuştur. Genel Cerrahi uzmanı olan ve Ankara Numune Hastanesinden gelen Dr.Cemal KUTLUER ilk başhekimidir. Karamürselli Nermin hanımla evlenen bu hekimimiz buraya yerleşmiş 2004’de emekli

oluncaya kadar şehrimizde hizmet etmiştir.1988-89 yılları ve 1992-98 yıllarının başhekimi Dr. Cemalettin PALAZ ‘dır. Kayacıktaki şu anki hastane binasının temeli 1998’de onun zamanında atılmıştır. Burasının on dönüme yakın arazisi Av. Sadi BİLGE tarafından hastane için bağışlanmış olup Belediye Başkanı Özcan ÖZALGIN zamanında sağlık alanı yapılmıştır.

Bu hastanenin 3. başhekimi Çocuk Hastalıkları Uzmanı Adnan CANVEREN’dir. Kendi isteği ile 1987de buraya gelip muayenehane açan bu hekimimiz 1988de ilçe devlet hastanesinde de çalışmaya başlar. 2006 da muayenehanesini kapatıncaya kadar Karamürsellilerin çocukları için 7/24 kapısını

çaldıkları bir hekimdir. 2006 sonrası yalnız hastanede çalışmaya devam etmiş olup 1989-92 yıllarında ve 2023 den beri bu hastanenin başhekimidir.

Dr.Batuhan ASLANTÜRK genel cerrahi uzmanı olup 1989’da Almanya’dan buraya gelmiştir.1998-2005 yıllarının başhekimidir. 99 depreminin zorluklarını yaşamış ve çözümünde çok emek vermiştir.

Almancasının çok iyi olması Kızılhaç yetkilileri ile yapılan görüşmeleri daha verimli kılmış ve

yardımların hızla yerine getirilmesine imkan sağlamıştır. Ambulansların temini, 5 ünitelik diyaliz sistemi, 500 bin dolara yakın bedeli olan muhtelif hastane ekipmanlarının bağışı gibi. SSK hastane bahçesine

yapılan ve deprem sonrası sağlık hizmetlerinin sürdürüldüğü prefabrik yapı da bunlardandır.

Kayacık mahallinde yapılan yeni bina 2006’da hizmete girmiş, ilçe merkezi ile prefabriklerde verilen hizmetler burada toplanmıştır. Yeni binadaki başhekim 2010 yılına kadar halen Bursa’da yaşayan Dr

Metin ESKİ, 2012 yılına kadar ise Eskişehir’de yaşayan Dr. Mustafa Doğar’dır. 2012-2016 yıllarının başhekimi ise Metin BALATLIdır. O da 2002de mecburi hizmet gereği Gölcük SSK ya gelmiş ve sonra burada başhekimlik yapmıştır. Halen bu hastanede KBB uzmanı olarak çalışmaktadır.

Dr.Erkan ÇELİK patoloji uzmanı olup kendi isteği ile 2014 de Seka Hastanesi’ne gelmiştir.2016-2022 yıllarında Karamürsel’de başhekimlik görevi yapmıştır. Bu dönemde hasta odalarının tuvaletli tek kişilik hale dönüştürülmesi, kalıcı konutlardaki iş merkezinin poliklinik amaçlı kullanılır şekle getirilmesi, hastane bahçesindeki Atatürk büst ve çevre düzenlenmesi gibi hizmetleri yapılmıştır. Ek bina temelinin

atılması da bunlardandır. Bu işlerde ilçe belediye başkanı İsmail YILDIRIM’ın yardımları ve İl sağlık müdürü Dr. Şenol ERGÜNEY’in destekleri kayda değer ve teşekkürlüktür. Ek bina 2023 de hizmete sokularak 48 yatağa düşmüş olan hasta yatak kapasitesi tekrar 75 e çıkarılmıştır. Dr. Erkan Çelik halen Kocaeli Şehir Hastanemizde hekimlik yapmaktadır.

Bu hastanemiz C sınıfı bir hastanedir. Halen 30 hekim, 8 diş hekimi ile acil dâhil günde 1500 e yakın poliklinik, yılda dört bine yakın müdahale yapılmaktadır. 6 yoğun bakım,7 palyatif bakım yatağı ve

diyaliz hizmetleriyle ilçenin sağlık hizmeti ihtiyacına cevap vermektedir.

Son 40 yılda buradaki hekimliği ile bilinmesi gereken diğer bir isim dâhiliye uzmanı Dr.Beyti KARACAdır. 1986 da mecburi hizmet ile Karamürsel’e gelip yerleşmiştir. 2005 e kadar hem hastahane hem de muayenehanesinde çalışmış, 2005 de emekli olduktan sonra 2011 e kadar da muayenehanesinde hizmet vermiştir. Karamürsellilerin sevip güvenerek her zaman kapısını açabildikleri bu hekimimize ilçe yönetimi vefa göstererek sağlığında adını bir yola vermiştir.

Karamürsel’deki diğer bir hastane SSK Kadın Göğüs Hastalıkları Hastanesidir.1983de 120 yataklı ve Süreyyapaşa Sanatoryumuna bağlı olarak açılmıştır. İlk başhekimi Mihriban ÖĞRETENSOY’dur.1985 de genel müdürlüğe bağlanmış ve başhekimliğine mecburi hizmetten 1984 de buraya gelmiş olan Dr. Nihat YAZICIOĞLU getirilmiştir. Bu hastane başta tüberküloz olmak üzere akciğer hastalığı olan ve yataklı

tedavi gerektiren kadın hastalara hizmet veren bir yerdir. 99 depreminde hasar görüp kapanmıştır. Bahçesine kurulan prefabrik yapılar ile ilçeye sağlık hizmeti vermiştir. Şimdi burada ilçenin yüzme havuzu bulunmaktadır. Dr. Nihat Yazıcıoğlu 2006daki yeni hastanede göğüs hastalıkları uzmanı olarak emekli olduğu 2016 yılına kadar hekimlik yapmış olup bu ilçede yaşamaktadır.

İlçede Atatürk Bulvarı no:53 deki ilk bina 2007’de yıkılmış ve yerine yenisi yapılarak ilçe sağlık müdürlüğü olarak yine sağlık alanında hizmet vermeye devam etmektedir. Bu yazım ile Karamürsel Devlet Hastanesi ve sağlık hizmetlerinde öne çıkmış isimleri yazmaya çalıştım. Bu ilçede sağlık hizmeti vermiş olan tüm sağlık emekçilerinin vefat etmiş olanlarını rahmetle sağ olanları şükran ile anarım.

Yazamadığım isim ve bilgilerin yorumlarınızla tamamlanması dileklerimle,s ağlıcakla kalınız…

* Karşıyakanın Beyleri, Erdoğan Özdemir, Kocaeli Büyükşehir Yayınları

**Bir Deli Bin Veli,Erdoğan Özdemir,Karamürsel Belediye Yayını

Kemalizm

Geçmişinde faşizmin karasına iyice bulaşıp, bugün Yeni Dünya Düzeni’nin silahşorluğuna soyunanlar… Yıllarca “solculuk” oynayıp, bugün yükselen değer olarak gördükleri “neo liberalizm”in kucağına oturmakta hiçbir sakınca görmeyenler… Dünün dincileri, bugünün takiyecileri… Dönekler… Ruhunu ve kalemini kiralayanlar… Kısacası, çıkarları için her renge bürünebilen işbirlikçiler… Ve tabii Batılı dostlarımız!..
Normal şartlarda asla bir araya gelemeyecek bu zevat, konu Atatürk, Kemalizm ve Cumhuriyet olunca adeta etle-tırnak haline geliveriyor!.. Eminim dikkatinizi çekmiştir; son zamanlarda yine dışardan ve içerden yoğun bir saldırı kampanyası başlatıldı. Ancak bu kez çok daha cüretkâr ve akıl almaz düzeyde çarpıtarak! Saldırıların elbirliğiyle sahneye konulduğu zamanlardan birkaç örnek vermekte yarar var:
-Zamanın TBMM Başkanı, tam da Cumhuriyet’in 80. yıl kutlamaları öncesinde “Atatürk’e saygım var, ancak Kemalizm bitmelidir” diyordu mesela!
*
Tempo Dergisi şu dahiyane(!) soruyu ortaya atmıştı
-Kemalizm var mı? Atatürk aşıldı mı?
Bir o kadar dâhiyane yanıt ise bir köşe yazarından gelmişti:
-Kemalizm 1930’larda yer almış bir tarihi kategoridir!.. Atatürk ise vatanseverlik ve muasır medeniyetçilik gibi vazgeçilmez iki ilkenin temsilcisi olarak saygıyla benimsenmelidir”
*
Ne kadar açık değil mi; içimizdekiler ve dışarıdakiler aynı ortak paydada birleşiyordu: Özetlle;
-Atatürk’e tarihi kişilik olarak evet, Kemalizm’e yani Atatürk ilkelerine hayır!
*
İçimizdekiler ve dışarıdakiler niçin böylesine hırsla, kinle ve kararlılıkla Kemalizm’i yıkmaya, yok etmeye çalışıyordu peki?.. Bu sorunun yanıtını yıllarca önce sevgili Ahmet Taner Kışlalı vermişti:
-Bir din devleti kurmak isteyenlerin karşısındaki en büyük engel Kemalizm… Türkiye’yi etnik kökenlere göre parçalamak isteyenlerin önünde en büyük engel Kemalizm… Ve yeni mandacı, 2. Cumhuriyetçilerin önünde en büyük engel yine Kemalizm…
*
Emellerine Erişemeyecekler
İşte Batılısından işbirlikçisine, şeriatçısından etnik ayrılıkçısına tüm Cumhuriyet düşmanlarının Kemalizm’e karşı birleşmelerinin nedeni buydu!:
-Kemalizm’i yıkarak Mustafa Kemal’i yok etmek!..
*
Bu ülkenin aydınlık insanları, Kemalizm’in ilkelerini bıkmadan usanmadan anlatmalı:
-Kemalist Türk Devrimi, her şeyden önce bir Aydınlanma devrimidir. Türkiye Cumhuriyeti, her türlü ihanete karşın İslam coğrafyasında tek, dünya üzerinde ilk 20 devlet arasında ise bu o devrimler sayesindedir.
*
-Kemalizm’in ana fikri sürekli devrimciliktir. Çağdaş uygarlığa ulaşan yolda tutuculuğun, dogmaların amansız düşmanıdır.
-Kemalist Türk Devrimi din ya da ırk değil, dil-kültür birliği ile tarih bilinci üzerine inşa edilmiştir. Atatürk’ün yazdığı yurttaşlık kitabı şu cümle ile başlar: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

İşte Kemalizm’e bunun için saldırıyorlar. Bir türlü hazmedemedikleri Mustafa Kemal’i ve Cumhuriyet’i tam anlamıyla gömmeden asla huzura eremeyecekler… İşte Kemalistlerin tarihi görevi de tam bu noktada öne çıkıyor:
-O kafanın istediği huzur ortamını asla tattırmamak!

Özledim

Bazen niçin yaşadığımın girdabı içinde bocalamaktayım.

 Kimi zaman kendimi sorgulamaktayım; “acaba sorun bende mi” diye? Bu yüzden bildiğim “kendisini gerçekleştirmiş” insanların tanımını, ruh sağlığı tanımlarını, psikoloji ve sosyoloji lügatlerinde geçen tüm ilgili sözcükleri, tanımları gözden geçiriyorum.

Hatta Engin Geçtan’ın “Psikanaliz ve Ötesi”, “Normal ve Normal Dışı Davranışlar” kitaplarını ince ince tetkik ediyorum.

Doğan Cüceloğlu’nun, “İnsan ve İnsanlar” kitabındaki kendini tanıma testinden geçiyor, Üstün Dökmen’in, Küçük Şeyler’ini DERİNLEMESİNE TIRTIKLIYORUM…

Sonra da düşünüyorum, söz konusu kendim olduğumdan, tarafsız, objektif olmaya özen göstererek, temkinli şekilde hareket ediyor, nihayetinde ruh sağlığımın yerinde oluğuna kanaat getiriyorum.

Öyleyse sorun nedir?

Neden hayattan tat alamıyorum? Aslında gerçekleri bildiğim halde söylemeye dilim varmamakta. Çünkü içinde kendimi aradığım ortamda bir şeyler eksik. Ruhuma şevk veren manevi imgeler kayıp…

Yaşadıklarım, duyduklarım, hissettiklerim, arzu ettiğim tadı vermiyor nedense. Ruhum, tortusu kalmış yavan duyumsamalardan yorgun. İçimi nahoş suların terkibindeki kireç kaplamış sanki…

İnsana, türüne özgü özellikleri kodlayan; gerçek dostluğu, dürüstlüğü, vefayı, sevgiyi, hazzı, sıcaklığı, samimiyeti, tutarlılığı, dayanışmayı, paylaşmayı, yardımı, güveni, merhameti, paylaşmayı, güler yüzü, yaşama sevincini vb. özledim.

Bunları yaşayanlara, paylaşanlara, yansıtanlara gıpta ediyorum. Geçmişte örneklerini çokça görebildiğimiz bu hasletleri iştiyakla arıyorum.

Komşusundan gelen et kokusunu duyan, evladına bir parça istemek için giden, fakat “bu et size haramdır” cevabını duyduğunda, açıklamasını isteyen, “çucuklarım üç gündür aç, dayanamadım sokakta ölmüş bir eşekten keserek getirdim, size veremem” sözü karşısında gözleri yaşlanan, “bu yıl da bizim haccımız bu olsun” diyerek hac parasını komşusuna vererek, olanlardan bihaber olduğu için, binlerce özürler dileyen böylesi yürekleri özledim.

Sefere çıkan bir ordunun yorgun, aç, muhtaç bir ruh haliyle, savaşın getirdiği meşru toleransları bile kullanmadan,  uzun ve meşakkatli yolculuğa dayanamayarak; geçtikleri bağdan bir salkım üzüm koparıp yemek zorunda kalan, fakat ücretinin birkaç misli bir akçeyi asmanın dalına bağlayan askeri özledim.

Bağcının, bağından geçen askerlerin hiç zarar vermediğini anlayıp, asmanın dalındaki parayı gördüğünde, inanç farkını, hasım olma duygusunu bir kenara koyarak, böylesi askerlerin ödüllendirilmesini istemek adına padişaha koşmasındaki  “hakkı teslim” duygusunu özledim.

Durumu öğrenen hükümdarın; “ücretini bıraksa da izinsiz başkasının malını almak caiz değildir. Böyle bir askerle zafer kazanılamaz” diyerek o askeri ordudan geri göndermesindeki adaleti ve takvayı özledim.

Bir bayram sabahı Eyüp Sultan’daki uhrevi hava içinde cami avlusundaki şadırvandan su içen ak güvercinleri özledim.

İnsan yaşamı ile iç içe olan, taşlarındaki el emeğinin zarafeti ile içimizdeki ürpertilere nakış olarak korkularımızı kovan, servi ağaçları ile gerçek yaşamımızda bile göremediğimiz bir estetikle peyzaj mimarisinin en güzel örneklerini sunan, yaşam kadar gerçek olan ölümün ürkütücü havasını bertaraf eden, ahirete tatlı tebessümlerle köprü kuran cami avlularındaki kabristanları özledim.

Padişahlık kavramının zihinlerde bıraktığı zevk ve sefahat duygularının aksine, aylarca at sırtında çeşitli meşakkatlere katlanan,

 ölümü göze alarak çöllere dalan, niyetinin, takvasının, amellerinin mükâfatı olarak, Peygamber efendimizin(sav) bizzat çöle teşriflerini görerek, hürmetle atından inip, edeple takip ederek, ordusuyla Sina çölünü aşan,

 hutbede imamın iltifat olsun diye kendisine hitaben; “şerefül harameyn” demesine gönlü razı olmayan, müdahale ederek “hademül harameyn” dedirten, mukaddes emanetlere gereken değeri, ihtimamı göstererek pay-i tahta taşıyan, bu değerlerin bizlere ulaşmasına vesile olan ulu kumandanı özledim.

Vasiyetinde, kendisi ile birlikte sakladığı bir çekmecenin de gömülmesini isteyen Muhteşem Süleyman’ın şeyhülislamı, “bakmamız lazım caizse gömülsün” demesi üzerine açılan çekmeceden kendi fetvalarının çıktığını gördüğünde; “sen kendini kurtardın, benim halim nice olur” dedirten bir padişahın adaletindeki titizliği özledim.

Mukaddes değerler adına cihada bayram havasında giden, şehitliği en yüce bir makam olarak özümseyip, ölümle barışık yaşayan serdengeçtilerin, son nefeslerinde kendilerine verilen suyu içmek üzere iken bir başka yaralının “su “ demsine dayanamayıp “ona götür” diyen, suya kanamadan şehadet şerbetini içerek, arkadaşını kendine yeğlemesindeki merhameti, asaleti özledim.

Fakrı zaruret içinde, kendisinden daha donanımlı ve fazla olan düşmanla mütevazı silahları ile mücadele ederken, mevziden çıkarak hücum eden arkadaşının vurulmasını gören Anadolu evladının dayanamayarak yanındakilerin “gitme sen de vurulursun” demesine aldırmayarak, makineli tüfek yağmuru altında koşan; duru, temiz, yürekli vatan evladının arkadaşını kucaklamasındaki ahde vefayı, vurulan arkadaşının son nefesini verirken “geleceğini biliyordum” sözündeki minneti, teşekkürü, Çanakkale geçilmez destanına imza atan gizli kahramanları özledim.

Binlerce kere kendisinden miktar,  silah ve imkan bakımından üstün düşmana karşı korkmadan, yılmadan, dinlenmeden, tam bir teslimiyet içinde kendi vatanını koruma uğruna ölüme tebessümle karşı koyarken, vurulan düşman subayının feryatlarına dayanamayarak kurşun yağmuru altında koşarak kucaklayıp  sipere taşıyan Mehmet’teki merhameti, asaleti özledim.

Özledim…

İnsanlığı… vefayı… karşılıksız sevmeyi… hoşgörüyü… merhameti… affetmeyi…acımayı…kendimizle barışık olmayı… tebessümü… masumiyeti… sadeliği… mütevazılığı… vakarı… alçak gönüllü olmayı… bağışlamayı… hatırlamayı… paylaşmayı… “biz” demeyi…dayanışmayı…empati yapmayı… dostluğu… kin tutmamayı…

“Kim olursan ol yine gel” diyen gönülleri,

“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil …”
diyen dilleri özledim.

Akbulutlara binerek giden güzel insanları… nadide günleri… Güzel olan her şeyi…

En çok da özlemeyi… ÖZLEDİM…

Sevgiyle kalın…

Anafartalar Zaferinin 110. Yılı Kutlu Olsun

0

Anafartalar Zaferinin Perde Arkası

‘Yaşamamaya karar verdim’

Tümen Komutanı olan Mustafa Kemal, Anzak Koyu’nun kuzeyinde küçük çaplı bir çarpışma yaşanan Balıktepe’ye (sonradan Halit-Rıza Tepesi) dikkat kesildi. Bölge, Sazlıdere üzerinden Conkbayırı’na doğal bir yaklaşma hattı sunuyordu. Türk savunmasının sağ kanadını tehlikeye atabilecek, hatta Conkbayırı-Kocaçimen hattını düşmana açabilecek stratejik bir anahtardı. Dr. Sabah bu önemi şöyle anlattı:

“Mustafa Kemal, bu tepenin bölgenin elde tutulmasını oldukça önemli bir mesele olarak görüyordu. Çünkü buradan yapılacak ani bir baskın, Türk savunma hattını çok zor bir vaziyete düşürebilirdi.”

Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal

‘Ender Görülen Bir Öngörü Belgesi’

2 Haziran’da 19. Tümen’in sorumluluk alanı genişletildi. Sol kanat Merkeztepe’yi kapsayacak şekilde Gedikdere’ye, sağ kanat ise Büyük Anafarta Azmağı’na uzanıyordu. Bu, iki ayrı cephe demekti. Arıburnu cephesi: Düşmanın bütün kuvvetiyle yüklendiği sıcak savaş hattı. Ağıldere mıntıkası: Her an çıkarma yapılabilecek, boş bırakılırsa felaket getirecek bir bölge. Mustafa Kemal’in karargâhı iki hattı aynı anda göremiyordu. Karargâhını Düztepe kuzeyine taşıdı ama bu kez Arıburnu görüş alanından çıktı.

“Atatürk, iki yönlü bir saldırı ihtimalinde komutayı emniyetle sürdüremeyeceğini fark etti. Bu yüzden sürekli pozisyon değiştirerek hem cepheyi hem potansiyel çıkarmayı kontrol altında tutmaya çalıştı.” – Dr. İsmail Sabah

4-5 Haziran gecesi Bombasırtı’nda Anzak baskını, 57. Alay’ın siperlerinin geçici kaybıyla sonuçlandı. Mustafa Kemal, bizzat cepheye giderek duruma müdahale etti. Bu olay, genişleyen cephe hattının tehlikesini somut şekilde gösteriyordu. 8 Haziran’da Mustafa Kemal, Kolordu’ya resmi yazıyla başvurdu. Sazlıdere’den Anafarta Azmağı’na kadar olan bölgenin 19. Tümen sorumluluğundan çıkarılmasını istedi. Esat Paşa ise bu bölgenin bir taburluk kuvvetle tutulabileceğini söyledi. Mustafa Kemal’in cevabı netti: “Düşman fazla kuvvetlerini buraya çıkararak Conkbayırı-Kocaçimen hattını ele geçirmeye çalışacaktır. Sazlıdere bir ara hat değil, düşmanın ilerleyebileceği bir dere olarak dikkate alınmalıdır.”

“Bu, savaş literatüründe ender görülen bir öngörü belgesidir. Mustafa Kemal, iki ay sonra yaşanacak harekâtı neredeyse günbegün tarif etmişti.” – Dr. İsmail Sabah

Esat Paşa ve Kurmay Başkanı Fahrettin Bey, Mustafa Kemal’i ikna etmek için Düztepe’ye gitti. Arazide inceleme yapıldı. Fahrettin Bey, “Bu arazide ancak çeteler yürüyebilir” dedi. Mustafa Kemal ise yarım daire çizerek düşmanın ilerleme güzergâhını gösterdi. Esat Paşa gülerek omzuna dokundu: “Merak etme Beyefendi, gelemezler.”Mustafa Kemal, tartışmayı tek cümleyle kapattı: “İnşallah sizin takdiriniz gibi olur.”

2 Ay Öncekiyle Birebir Örtüşüyordu

Ağustos başında istihbarat, müttefiklerin saldırıya hazırlandığını söylüyordu. Ordu Komutanı Liman von Sanders, tehdidi Saros yönünde bekliyordu. Oysa İngilizler ‘Sarıbayır Harekâtı’ ile Atatürk’ün aylar önce işaret ettiği Sazlıdere hattından Kocaçimen-Conkbayırı’na yönelecekti. 6 Ağustos’ta saldırı başladı. Arıburnu’nda aldatma hücumlarıyla Türk birlikleri oyalanırken, asıl hedef Conkbayırı’ydı. Ağustos ayı başlarında müttefiklerin yeni bir saldırı gerçekleştireceğine yönelik istihbarat alınmıştı fakat Ordu Komutanı Liman von Sanders yine Saros’tan bir hareket beklemekteydi. İan Hamilton ise bu saldırıyı ‘Almanya’yı yıkacak manivelanın dayanağı’ olarak görmekteydi ve saldırıdan bir önce günlüğüne ‘çok uzun zamandır beklenen günün ucundayız’ diye yazdı. Dr. Sabah konuyla ilgili “Saldırı planı, Mustafa Kemal’in iki ay önceki raporuyla neredeyse birebir örtüşüyordu. Bu, askeri öngörü gücünün en çarpıcı kanıtı” dedi.

İngilizlerin Sarıbayır Harekâtı olarak isimlendirdikleri saldırı 6 Ağustos’ta başladığında olaylar tam da Mustafa Kemal Atatürk’ün öngördüğü ve anlatmaya çalıştığı gibi gerçekleşmekteydi. Arıburnu’ndaki aldatma saldırıları ile buradaki Türk birlikleri oyalanırken Tümgeneral Godley komutasında hücum kolları Kocaçimen-Conkbayırı hattını ele geçirmek için harekete geçmişti. Hareket ettikleri noktalardan biri de Sazlıdere idi. Avustralyalı gazeteci-yazar Alan Moorehead bu durumu ifade ederken, “İngilizler açısından önemli olan Kemal’in görüşlerini kabul ettirecek rütbede olmayışıdır” demişti.

Atatürk’ün öngörüsünde haklı çıktığını belirttiği satırlar

Atatürk ise Anafartalar Muharebatına Ait Tarihçe’de bu durumu şöyle ifade etti:

“Tasavvur ettiğim ve tasvîrine çalıştığım hasım teşebbüsâtı 6 Ağustos’tan itibaren aynen vâki olmaya başladığı zaman, iki ay evvel marûzâtımı takdîr etmemekte ısrâr edenlerin nasıl mütehassis olduğunu bilemem. Yalnız fikren hazırlanmamış oldukları harekât-ı hasmâne karşısında pek nâkıs tedbirlerle vaziyet-i umûmiyeyi ve vatanı pek büyük tehlikeye marûz bıraktıklarına vekâyi şâhid oldu.” (Tasarladığım ve gerçekleşeceğini önceden anlatmaya çalıştığım düşman harekâtı, 6 Ağustos’tan itibaren aynen gerçekleşmeye başladığında, iki ay önce sunduğum raporları dikkate almamakta ısrar edenlerin nasıl etkilendiğini bilemem. Ancak, zihinsel olarak hazırlıklı olmadıkları bu düşman saldırısı karşısında, yetersiz önlemlerle genel durumu ve vatanı çok büyük bir tehlikeye soktuklarına olaylar tanıklık etti.)

‘Türkler Çok İyi Bir Komutana Sahipler’

7–8 Ağustos’ta Conkbayırı’nın bir kısmı elden çıktı. Bu esnada kritik bir hadise yaşandı. Kurmay Başkanı Kazım Bey vasıtasıyla Mustafa Kemal Bey ile görüşen Liman von Sanders duruma dair görüşlerini sordu. Dönemin 19. Tümen Komutanı Atatürk ise, “Vaziyeti düzeltmek için bir an kaldığını ve bu anın da geçirilmesinden sonra bir felaketle karşılaşmanın pek muhtemel olduğu” cevabını verdi. Görüşme böylece sürerken “Başka çare kalmadı mı?” sorusu üzerine “Mevcut kuvvetlerin kendi emrine verilmesinden başka çare olmadığını” söyledi. “Çok gelmez mi?” karşılığını alınca “Az bile gelir” cevabını verdi. Bunun üzerine 8 Ağustos günü Liman Paşa kendisini Anafartalar Grup Komutanlığı’na tayin etti. 9 Ağustos’ta Anafartalar’a çıkan İngilizleri perişan eden Mustafa Kemal Atatürk, 10 Ağustos sabahı gerçekleştirdiği süngü hücumuyla Conkbayırı’na yönelen tehdidi bertaraf etti. Hatta bu hücumu yönetirken bir şarapnel parçası göğsüne isabet etti ve cebindeki saat sayesinde hayata tutunabildi. Bu harekât karşısında İan Hamilton günlüğüne “Türkler çok iyi bir komutana sahipler” diye yazmaktan kendini alamadı.

Atatürk’ün Anafartalar Grup Komutanlığı Görevini kemal-i iftiharla kabul ettiğini ifade ettiği satırlar

‘Vatanım Mahvolduktan Sonra Yaşamamaya Karar Verdim’

1918’de Ruşen Eşref’in, “Böyle ağır bir sorumluluğu nasıl kabul ettiniz?” sorusuna Atatürk, “Vatanım mahvolduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için kemal-i iftiharla bu mesuliyeti üstlendim” diyerek cevap vermiş, Anafartalar Muharebatına ait Tarihçe’de ise bu olayı şu şekilde anlatmıştı:

“Böyle, zulmet ve mübhemiyyet içinde tanımadığınız kuvvetlerle yeni bir işin –üç günden beri deruhde eden her kumandan ve kıt’anın mağlûbiyet ve perişânîsini intâc eden ve vatanın ya hayat veya ölümüne sebeb olabilecek mühim bir işin- başkaları tarafından başlanmış kanlı ve gâib edilmiş bir ma‘rekenin mes’ûliyetini deruhde etmek o kadar basît bir keyfiyet olmasa gerek. Fakat ben, kemâl-i iftihârla bu mes’ûliyeti kabûl ettim.” (Böyle, karanlık ve belirsizlik içinde, tanımadığınız güçlerle yürütülen bir işin –ki son üç gündür bu görevi üstlenen her komutan ve birliğin yenilgisi ve perişanlığı ile sonuçlanmış, vatanın ya kurtuluşuna ya da yok oluşuna sebep olabilecek kadar önemli bir işin–, başkaları tarafından başlatılmış, kanlı ve belirsiz bir savaşın sorumluluğunu üstlenmek öyle basit bir şey olmasa gerek. Ama ben, büyük bir gururla bu sorumluluğu kabul ettim.)

Dr. Sabah yaşananları, “Atatürk’ün kararlarının ardında askeri dehası kadar derin bir vatan sevgisi vardı. Onu farklı kılan, bu iki unsuru aynı anda sahaya yansıtabilmesidir” diyerek yorumladı.

10 Ağustos 1915 Conkbayırı hücumu, Çanakkale Cephesi’nde taktik bir başarının savaşın kaderini değiştirdiği en çarpıcı örneklerden biri olarak tarihe geçti. Mustafa Kemal, iki ay önceden tehlikeyi görmüş, üstlerini uyarmış, uyarıları dikkate alınmasa da harekete geçmek için hazır beklemişti. Ve o sabah, yalnızca bir tepeyi değil, bir milletin geleceğini savunmuştu./Fazilet Şenol

Kaynak: 10 Ağustos 2025,https://www.milliyet.com.tr/gundem/ataturk-2-ay-onceden-gordu-kaderi-degistirdi-zaferin-sir-perdesi-yasamamaya-karar-verdim-7423475

Alıntı: https://www.tarihistan.org/anafartalar-zaferinin-perde-arkasi/29442/

Öcalan Başkan Yardımcısı Olur mu?

Aranızda hiç mi siyaset bilimci yok? Hiç mi sosyolog yok?

Böyle sormuştum birkaç hafta önce. Soru sorarsanız ne olur? Cevap alırsınız diye mi düşünüyorsunuz? Tekrar düşünün. Soru sormanın karşılığında size haddinizi bildirirler. Hem de secili kafiyeli şekilde haddinizi bildirirler. Biz buna cevap değil küfür diyoruz ama onlar “sert cevap” diyorlar. Yetmezse “çok sert cevap” verirler. Herkesin ölçüsü kendine. Sert adamlar. Bir tek DEM ve Öcalan’a yumuşaklar.

Hatırlar mısınız? Şu sözü sık sık duyardık: “PKK’lı eşittir Kürt değildir”. Sonra HDP, DEM falan, o andaki adı ne ise onun PKK ile arasında mesafe koymasını, kınamasını isterdik. Denklem de doğruydu, talep de haklıydı.

İyi ki Öcalan var, DEM var

PKK eşittir Kürt değildir, DEM, terörle, yani PKK ile arasında mesafe koymalıdır söylemlerini bir tarafa koyunuz. Bir tarafta da bizim adı her ne ise şu anda içine düştüğümüz hâli. Bu ikisini lütfen bir karşılaştırır mısınız? Evet, bir zamanlar PKK ile Kürt eşit değildi. Fakat iktidarın şu andaki tutumu ile devlet eliyle PKK’nın Kürt’e eşitlendiğini görmüyor musunuz? Hadi o kendini fesh etmiş, yanlış konuşmayalım: “Kurucu Önder”in Kürtlerin önderi hem de kurucu önderi kabul edildiğini görmüyor musunuz? DEM Kurucu Önder’le arasına mesafe mi koydu? Nerde efendim. Tam tersine, DEM-Öcalan kankalığına şükrediyoruz. O yakınlık, o içiçelik olmasaydı “Terörsüz Türkiye” mümkün olur muydu? Hani biri vardı, Öcalan’ı paşa yapacaktı. O zamandan bugüne çok yol aldık. Acaba başkan yardımcısı mı yapsak? Lütfedip kabul eder mi?

PKK, tükendiği için, çaresizlikten mi silah bıraktı? Pişmanlıktan olmasın.

Öyle ya on binlerin kanı vardı elinde. Açıklamalar tam tersine işaret ediyor: Kurucu Önder ne diyor mealen: “Silahlı mücadelemiz hedefine ulaştığı için artık silaha gerek kalmamıştır. Silahı bu yüzden bırakıyor, silahlı gücümüz olan PKK’ye onun için fesh ediyoruz.” Bir nevi, düşman yenildiği için askerlerimizi terhis ediyoruz açıklaması. Hadi daha yumuşak ifade edeyim: Silah kullanarak siyasi hedeflere vardık, bundan sonra siyasetle aynı hedef için mücadeleye devam edeceğiz. Hiç pişmanlık, özür falan var mı bu sözlerde?

Galiba özür dilemek sonunda bize düşecek.

Başka vasıtalarla devam

Strateji biliminin kurucusu Carl von Clausewitz’in Savaş Hakkında (On War) kitabının ana fikrini bilirsiniz: Savaş, siyasetin başka vasıtalarla devamıdır. Bunun tersi de doğrudur. Öyle barışlar vardır ki onlar da savaşın siyaset vasıtasıyla devamıdır. Olan bundan ibarettir. Bu tahmin veya gizli bir plan falan değil. Açık açık söylenen budur. “Artık demokrasi mücadelemizi siyaset yoluyla sürdüreceğiz.” Söylenmeyen de şu: Suriye’deki 85 000 mevcutlu, eğitimli, ağır silahlı grup hâriç. Çok soruldu, Suriye’deki PKK ne olacak diye? Cevap geldi. “Silah bırakmak gündemimizde yok.” Buna cevaben çirkef diye küfretmek problemi çözmüyor.

Yoksa PKK itibarsızlaştığı için mi silah bıraktı? Mesela Diyarbakır’da? O Diyarbakır ki tam tarihini hatırlamıyorum, MHP, pek az farkla belediye seçimini kaybetmişti. Şu anda bırakın PKK’nın veya DEM’in itibarsızlaşmasını, bırakın MHP’nin (bu hâliyle bile) oy almasını, AKP, Diyarbakır’da geçen seçimde aldığı oyu bile hayalinde görür. Alırsa, o oyu verenlerden hesap sorulur. Ellerine sopa verilip hayvan gütmeye yollanırlar. İtibarsızlaşan Kurucu Önder ve DEM dışındaki herkestir. TC’dir itibarsızlaşan.

Burada kim var, kim var, kim var

Diyarbakır’da neredeyse belediyeyi kazanan MHP… Kürt ülkücüler. Onların 1970’lerde çıkardığı Kon Dergisi… Sonra ne oldu? Sonra iktidarın en tepesindekiler, kalkıp oturup şu konuşmaları yaptılar: Burada Kürt var, Türk var, Arap var, Çerkes var…

Dünyanın hiçbir yerinde devlet, vatandaşlarına dönüp, siz millet değilsiniz, siz bir ırklar karışımısınız diye nutuk atmaz. Mesela ABD Cumhurbaşkanı’nın, “Burada Amerikan var, İngiliz var, Alman var, Afrikalı var, Fransız var, Kızılderili var…” diye konuşacağını düşünebilir misiniz? Bunların hepsi vardır ama hepsi Amerikan’dır.

Siz Fransız başkanının halkına, “Burada Fransız var, Brötön var, Bask var, Oksitan var, Arap var…” diye konuştuğunu düşünebilir misiniz? Onlar vardır ama hepsi Fransızdır. Mitterand olmalı, bir başkanlarının dediği gibi, “Fransa’da sadece Fransızlar vardır.”

Milli birlik için ulus devletin söyleyeceği sadece tek söz vardır: Biz. Biz sözde Türkiye Yüzyılı’nda (Türk Yüzyılı değil ha!) bunun tam tersini yaptık, yapıyoruz: Onlar ve onlar ve onlar… Yani her biri için diğeri “onlar”.

Peki, “Biz”e, ne oldu? Türk milletine ne oldu? Siyasi İslamcı şöyle cevap verir: “Millet mi? Ne o? Millet, ümmet demektir. Milliyetçilik de ırkçılık demektir. Büyüklerimiz bize böyle öğretti.”

Milli Egemenlik Platformu Bildirisi

YÜCE TÜRK MİLLETİNE

Milletvekilleri göreve başlarken aşağıdaki gibi ant içerler: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.’’ Bizler, çeşitli dönemlerde, Türk Milletinden yetki alarak, yasama ve yürütme organlarında görev yapmış ve yukarıdaki yemini etmiş bakan ve milletvekilleriyiz. Milli Egemenlik Platformu üyeleriyle, parti ve ideolojik mensubiyetlerimizi öncelemeyip bir kenara koyarak bir araya geldik. İktidarın “yeni bir anayasa” yapma girişimleri ve kamuoyuna yansıyan değişikliklerinin içerikleri hakkındaki endişelerimizi milletimizle paylaşmayı görev bildik. “Yeni anayasa ya da anayasa değişikliği” veya anayasanın maddelerinde değişiklik yapmayı teklif ve arzu edenlere, bizler gibi bu yemini etmiş olduklarını hatırlatıyoruz. Bugünkü TBMM üyeleri kurucu meclis üyeleri değildir. “Yeni bir anayasa’’ yapmak üzere de seçilmemişlerdir. Şayet anayasa maddelerinde değişiklik yapacaklarsa; mevcut anayasanın usullerine göre yapmaları yasal zorunluluk, ant içtikleri yemine bağlı kalarak yapmaları ise vicdani ve ahlaki zorunluluktur.

Türk Milletinin ve Devletinin kadim tarihine ve geleceğine aykırı olarak; bölücülüğe ve teröre tavizler verilerek, yargının Türk Milleti adına mahkûm ettiği katillerle ortaklaşarak, onların taleplerini karşılamak amacıyla “yeni anayasa” ya da anayasamızda değişiklikler yapma girişimleri TBMM’nin tarihine düşürülecek kara bir leke olacaktır.

Mevcut anayasaya ve yasalara uymayanların ‘’yeni anayasadan’’ murat ve amaçlarının ne olduğu milletimize açıkça anlatılmalıdır. 1982 yılından itibaren birçok maddesi sayısız kez değiştirilen anayasada hangi maddelerin, hangi gerekçelerle değiştirilmek istendiği ve değişiklik içerikleri derhal açıklanmalıdır.

Son mahalli seçimlerde ortaya çıkan tablo ve kamuoyu araştırmalarının sonuçları TBMM’deki iktidar blokunun sayısal çoğunluğuyla uyumlu değildir.

Bu yüzden TBMM’de oy çokluğu hatta şaibeli milletvekili transferleriyle ulaşılacak çoğunluk oylarıyla yapılacak anayasadaki değişiklikler toplumda karşılık bulmayacak, millet iradesini yansıtmayacaktır. Bu kabul edilemez. Şimdi milletvekili yemininde vücut bulan iradeyi, aklı ve kavramları bir kez daha hatırlatalım:

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerlerine ve devletin temel niteliklerine aykırı olacak değişiklikler asla kabul edilemez.

Devletimizin varlığını ve bağımsızlığını, Türk Milletinin birliğini tehlikeye düşürecek hiçbir değişiklik teklif dahi edilemez.

Vatan Türkiye’dir. Türk Milleti de anayasamızda ve Büyük Atatürk’ün tarifinde yer alan Türk Milletidir. Vatan ve millet bölünmez bir bütündür.

Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir. Türk Milleti egemenliğini anayasanın koyduğu yetkili organları eliyle kullanır. Etnik ve dinî gruplar, sınıflar ve zümreler ortak edilemez.

Türk vatandaşlığını kabul eden ve özümseyen herkes Türk’tür, bireydir ve kanun önünde eşittir.

Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletidir. Bu niteliklerden vazgeçilemez.

Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı tehdit altındadır. Adalete olan güven kaybının en önemli sebebi tek adam rejiminin kuvvetler ayrılığını fiilen ortadan kaldırmasıdır. Bunun sonucunda devlet ve yürütme organları ayrımı ortadan kaldırılmış, devletin bekası iktidarın sürdürülmesine bağlanmıştır

Eğitim ve öğretim Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz

Partili Cumhurbaşkanlığı Hükumet sistemi yönetimde keyfiliğe dönüşmüş, devlet mekanizmasındaki denge ve denetim yok edilmiş, vatanın ve milletin kaderi tek kişinin iradesine terk edilmiştir.

Bu sistemi tahkim edecek değişiklikler ülkemizi dönüşü olmayan mecralara sürükleyecektir.

Halkımızın, siyasi, etnik ve inanç üzerinden ayrıştırılma çabaları, adalet duygusunu derinden zedelemiştir.

Yargının siyasi ve toplumsal muhalefete karşı sopa olarak kullanılmasının ancak otoriter rejimlere özgü bir uygulama olduğu gerçektir. Maalesef bugün toplumda şiddetle ve yaygın olarak kullanıldığı kanaati büyüyerek yerleşmektedir.

Bu şartlarda herkesin insan haklarından temel hürriyetlerden eşit şekilde faydalanma imkânı ve ülküsünden bahsetmek mümkün değildir.

Devlet yetkisini, devletin kurum ve organlarını kullananlar anayasa ve yasaları zorlayarak, toplumu kontrollü olarak germekten ve macera aramaktan vazgeçmelidir.

Ekonomik olarak dar boğaza düşürülen insanımızın, açlıkla mücadele eden emeklinin, enflasyona ezdirilen ücretlinin, üretemeyen çiftçinin, işini sürdüremeyen sanayicinin, beslenemeyen çocuklarımızın ve en önemlisi de yabancı elçiliklerin önünde gelecek arayan gençlerimizin ihtiyacı “yeni anayasa” değil hukuk devleti ve ADİL YÖNETİMDİR. EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR.