İnanç hem nurdur, hem kuvvettir. Gerçek inancı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir. İnancın kuvvetine göre olayların verdiği sıkıntı ve baskılardan kurtulabilir. “Allah’a tevekkül ettim / O’nu vekil edindim.” der, hayat gemisinde tam bir güven içinde, hâdiselerin dağlar gibi dalgaları içinde gezer.
Bütün ağırlıklarını, mutlak kudret sahibi olan Allah’a emanet eder. Rahatla dünyadan geçer. Kabir âleminde istirahat eder. Sonra ebedî saâdete girmek için Cennet’e uçabilir. Eğer tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları; uçmasına değil, belki aşağıların aşağısına çeker.
Çünkü inanç, Sa’d-ı Taftazânî’nin tefsirine / açıklamasına göre: “Cenab-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz’-i ihtiyarının sarfından / kulun cüz’-i iradesini kullanmasından sonra bıraktığı bir nurdur.”
Öyle ise iman, ezelî olan Allah’tan, insanın vicdanına ihsan edilen bir nur ve bir şua / ışıktır ki, vicdanın içyüzünü tamamiyle aydınlatır.
Hz. Muhammed’in İnancı
Resûl-i Ekrem, öyle bir iman / inanç sahibiydi ki, inancında fevkalâde bir kuvvet, kat’î bir kesinlik vardı.
İnancı, mucizevî bir inkişaf ve gelişme göstermiştir. Cihanı aydınlatan pek ulvî / yüce bir itikat ve inanç sahibiydi.
Fakat, o zamanın tüm fikir ve düşünce sahipleri, ruhanî reisleri O’na hepten karşıydılar!
Yine de bütün bunlara rağmen; O’nun kesin inancına ve kararlılığına, en küçük bir şüphe, tereddüt, zaaf ve vesvese verememişlerdir.
Mâneviyat ve imanî mertebelerde yükselen başta Sahâbeler, tüm Evliyalar; O’nun her zamanki iman mertebesinden feyz, ilim ve irfan almışlar, O’nu daima en yüksek derecede bulmuşlardır.
Bu durum açıkça gösteriyor ki, O’nun iman ve inancı bile emsalsiz ve eşsizdir.
Allah Birdir
Allah birdir. Başka şeylere mürâcaat edip / başvurup yorulma! Onlar karşısında alçalıp minnet çekme! Onlara yaltaklanıp boyun eğme! Onların arkasına düşüp zahmet çekme! Onlardan korkup titreme! Çünkü Kâinatın Sultanı birdir.
Her fikir saygıdeğer midir? Bence hayır. İtiraf edeyim, okur yazarlıkta tekleyen birinin fikirlerine saygı duymak hiç içimden gelmiyor. Bence doğru da değil. Yazmasını bilmeyenin yazdıklarında fikir aramak boşuna bir çaba.
Sosyal medyada ve hatta bizim gazetenin internet nüshasının yorumlarında öyle yazılar var ki… Cümlelerin sonunda nokta yok, başında büyük harf yok. Demek ki cümle yok. Birkaç kelimede bir virgül koyup devam eden “yorumcular” var! Noktalama işaretinden sonra bir boşluk bırakmak yüksek lisans seviyesinde bir beceridir herhâlde. De, da’nın ayrılması… Hele de gereken “ki”lerin ayrı yazılması. Soru eki “mı” ve “mi”… Bunlar muhtemelen doktora, hatta profesörlük konusudur. Gerçi böyle hataları yapan profesörler de tanıdım. Onun için üzülmeyin. Ne de olsa acele yazıyorsunuz, mühim olan “fikir”, değil mi.
Cehaletini savunmak
Şimdi birkaç savunma var. Biri, “Acele yazdım.” Okur yazar insan acele de yazsa yavaş da yazsa böyle abuk yanlışlara düşmez. Hiç bozuk konuşanı taklit etmeye kalktınız mı? Hani eğlence olsun diye. Çok zor bir iş. Yanlış yazmayı taklit etmek de kolay değil. Noktadan, virgülden sonra ara tuşuna düşünerek basmazsınız ki. Az önceki “ki” de düşünülüp taşınılıp ayrılmadı. Okur yazarlar bunları şuur altından yapıverir. Okur yazardan kastım da ömründe hiç olmazsa birkaç kitap okumuş olmak. Belli ki yüce halkımızın çoğunluğu testlerde soru okuyup kutu karalamaktan okumaya, hele hele yazmaya pek vakit bulamıyor.
Bir başka savunma: Sen böyle ıvır zıvırı bırak da yazdığım fikre bak! Vallahi hiç kusura bakma. Cümlesinin nerede başlayıp nerede bittiğini fark etmeyen insanın sözde fikriyle vakit kaybedemem. Bırakın büyük harfi ve noktayı, de-da hatası gördüğümde bile yazara saygım bir çıt düşer.
Küfür fikir değildir
Bir de art arda slogan ve değer hükmü sıralamayı fikir sanan tipler var. Hatta art arda hakaret, aşağılama kelimeleri sıralamayı… Bunların kapsamı sosyal medyanın ötesinde. Bazı siyasi partilerin iletişimi de öyle. Hatta secili küfür ediyorlar. Seci, düz yazıdaki kafiyeli kelimelere denir. Mesela millet ile zillet kafiyelidir. Seci yapılabilir. Sonra devam edersiniz: millet, zillet, illet, rezalet, sefalet, hiddet, zulmet, bisiklet… Bisiklet’in ne ilgisi var diyeceksiniz. Aynen böyle yapıyorlar. Seci şehvetinden hiç ilgisiz kelimeleri de araya sıkıştırıveriyorlar.
Kulaktan doldurulup ağızdan veya klavyeden boşaltmak. Buna ithal bilgelik deniyor. Geçen gün bir “yorumcu” saymış: faşist, ırkçı, militarist, tek tipçi… Şimdi bu fikir mi? Yok düpedüz küfür. Benim cevabım ne olabilir: “Ben de senin!”
Yetmişli yıllarda “Bize faşist diyenin…” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu minval üzreydi. Ama daha sunturluydu. Rahmetli Nevzat Kösoğlu da o yazıyı iddianamesine aynı hakareti yazan meşhur işkenceci savcının gözünün içine bakarak okumuştu. Siz hayatınızda Türkiye’de “Ben faşistim, faşist!” diyen bir adam gördünüz mü? Ben görmedim. Bu kelimeyi sadece 11 yıl hocalık yaptığım ODTÜ’de o zamanın “devrimci gençler”inin ağzından duyardım. Millî demokratik devrim, yani ihtilal yapacaklardı ama nasip olmadı. O günlerde bunlar bize de okuldaki sosyal demokrat gençlere de “faşist” diyordu. Sonra Josef Stalin’in “faşist” tarifini okudum: “Komünist olmayan”. O halde kendi ideolojilerine göre haklıydılar ama söyledikleri hâlâ küfürdü, fikir değildi.
Fikir ve bilim kardeştir
Söylemek istediğim: Ne o “faşist” diyen iddianamede fikir vardır ne de benim öfke ile yazdığım “Bize faşist diyenin” yazısında. Ne de o art arda küfür ve klişe sıralayan “yorum” ve parti açıklamaları fikirdir.
Fikir yazısı, insanların dünyaya şimdiye kadar baktıklarından farklı bir açıdan bakmalarını sağlar. Veya bir yanlış bakışı düzeltir. “Öyle değil, böyle” der, dedikten sonra da “Çünkü…” diye devam eder. Yoksa sadece hayır demek de fikir değildir; tıpkı sadece evet demenin fikir olmadığı gibi. Belki doğru bir bakışın doğru olduğuna dair daha önce bilmediğimiz yeni deliller sunar. En basitinden de bir konu üzerine daha önce ileri sürülmüş fikirleri özetler, karşılaştırır ve hiç olmazsa o koleksiyon hakkında kendi kanaatini söyler. Bu fikir yazısı tarifim aslında bilim çalışmasının tarifine de yakın. Mesela doktora yönetmeliklerinde “bilim dünyasına yeni bir bilgi sunmak” mealinde ifadeler vardır. Bilim duyup okuduklarını tekrarlamak değil, insanlığın bilgi hazinesine daha önce orda olmayan yeni bilgiler eklemektir.
Şu LGS sınavlarına giren öğrencilerimizde ve ailelerinde tempolu bir heyecan yaşanmakta. 2025-2026 eğitim öğretim döneminde, okulların lise birinci sınıflarının öğrencileri şu sıralarda kesinleşmeye başlamakta.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın Liselere Geçiş Sistemi (LGS), bu yıl 15 Haziran 2025 tarihinde yapıldı. Bu yıl 1 milyon 10 bin 916 öğrencinin, 963 bin 142’si sınava katıldı. Sınava katılım oranı yüzde 95,27 olarak gerçekleşti.
Liselere Geçiş Sistemi (LGS) sınavında, 544 okuldan 719 öğrenci tüm soruları doğru yanıtlayarak 500 tam puan aldı. LGS’ de rekor sayıda tam puan alınması, sınav güvenliğine dair tartışmaları da alevlendirdi.
Milli Eğitim Bakanlığı, bir yandan 29 kişi hakkında soruşturma açarken diğer yandan şaibe yok diyerek açıklamalarda bulundu.
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), sınavın şeffaf ve denetime açık biçimde yürütüldüğünü savunurken, muhalefet partileri ve sendikalar sınav kitapçıklarının oturum devam ederken paylaşıldığına ve bu içeriklerin saat 11.57 itibarıyla sosyal medyada dolaşıma girdiğine dikkat çekerek şaibe iddiasını sürdürdü.
LGS’ de şaibe iddialarını yalanlayan Milli Eğitim Bakanı, aralarında soruları paylaşan okul yöneticisinin de bulunduğu kişiler hakkında hukuki işlemlerin başlatıldığını belirtti.
Geçen yıl 352 öğrencinin tam puan aldığı sınavda, bu yıl sayı iki katını aşarak 719’a ulaştı. 2018’de sadece 18 öğrenci tam puan almışken, bu sayı 2019’da 565’e yükseldi.
2020’de 181, 2021’de 97, 2022’de 193 ve 2023’te 562 öğrenci 500 tam puan aldı. 2024’te 352’ye gerileyen bu sayı, 2025’te 719’a çıkarak, şimdiye dek görülen en yüksek seviyeye ulaştı.
Önceki yıllarda da LGS sınavlarında zaman zaman sınav güvenliği ve uygulama hataları kamuoyunun gündemine gelmişti. Son birkaç yıldır bazı özel okullarda olağandışı başarı oranları kamuoyunda tartışma sebep olmuştu.
Örnek sorularla, sınavda çıkan sorular arasındaki benzerlikler dikkat çekmiş, bu durum bazı çevrelerce “öğrenciler değil yayınevleri sınava hazırlanıyor” şeklinde yorumlanmıştı.
Bakanlık, LGS sonuçlarının duyurulmasının ardından, sınavın “ölçme-değerlendirme ilkelerine uygun, şeffaf ve denetime açık” bir biçimde yapıldığını duyurdu. Soruların uzman ekiplerce hazırlandığını belirten Bakanlık, kamuoyunda dolaşan iddiaları “mesnetsiz ve hayal ürünü” olarak nitelendirdi ve iddiaları ortaya atanlar hakkında suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.
Şaibe tartışmalarının ardından, Liselere Geçiş Sistemi kapsamındaki yerleştirme sonuçları “www.meb.gov.tr” adresinde erişime açıldı. Öğrencilerin yüzde 94,3’ü tercihlerine yerleşti.
14-24 Temmuz 2025 tarihleri arasında 1 milyon 4 bin 276 öğrenci, merkezî sınavla öğrenci alan okullar ile yerel yerleştirme için tercihte bulundu. Böylece ilk yerleştirmede öğrencilerin yüzde 94,3’ü tercihlerine yerleşti.
Sınavla öğrenci alan okullar için açılan 200 bin 25 kontenjanın 191 bin 159’u öğrencilerce tercih edildi ve yerleştirme oranı yüzde 95,57 olarak gerçekleşti.
Merkezî ve yerel yerleştirmede tercih sırasına göre yerleşme durumu ise şöyle gerçekleşti: Merkezî yerleştirme tercihinde bulunan öğrencilerin yüzde 90,72’si ilk beş tercihinden birine yerleşti.
Yerel yerleştirme tercihinde bulunan öğrencilerin yarısından fazlası ilk tercihine yerleşirken öğrencilerin yüzde 95,01’i ise ilk üç tercihinden birine yerleşti.
2025 yılı merkezî sınav sonuçlarına göre, tam puan alan öğrencilerin kendi ilinde bir okula yerleşme oranı son 3 yılın en üst seviyesine çıkarak, yüzde 40,56 olurken, %5’lik dilimdeki öğrencilerin kendi ilinde bir okula yerleşme oranı ise yüzde 88,07 olarak gerçekleşti.
2025 yılı merkezî sınav sonuçlarına göre tüm öğrencilerin kendi illerindeki okullara yerleşme oranı ise yüzde 92,22 olarak gerçekleşti.
2025 yılında tam puan alan öğrenciler 28 farklı ildeki 50 okula, %5’lik dilimdeki öğrenciler 81 ildeki 775 okula, %10’luk dilimdeki öğrenciler ise 81 ildeki bin 144 okula yerleşti.
Sınavla ve yerel yerleştirme kapsamında açık kalan kontenjanlara yerleştirmeye esas nakil işlemleri iki dönem hâlinde yapılacak. Yerleştiği okulu değiştirmek isteyen öğrenciler de nakil talebinde bulunabilecekler.
Her iki dönemde de merkezî sınav puanı ile öğrenci alan okullar için en fazla 3, yerel yerleştirmeyle öğrenci alan okullar için en fazla 3, pansiyonlu okullar için en fazla 3 okul tercihi yapılabilecek.
Yerel yerleştirmeyle öğrenci alan okullar için tercihte bulunan ve ilk yerleştirmede tercihine yerleşen öğrencilerin yerleştirmeye esas nakil tercih dönemlerinde kayıt alanından okul ve farklı tür tercih etme zorunluluğu bulunmayacak.
Ancak tercihlerine yerleşemeyen öğrenciler, yerleştirmeye esas nakil tercihlerinde ilk 2 okulu kayıt alanından seçmek suretiyle en fazla 3 okul tercihinde bulunabilecek. Yapılan tercihlerde aynı okul türünden en fazla 2 okul seçilebilecek.
Yerleştirmeye esas 1. nakil için tercihler 4-6 Ağustos tarihleri arasında yapılacak ve 1. nakil sonuçları 8 Ağustos’ta açıklanacak.
İkinci nakil tercih başvuruları ise 8-12 Ağustos tarihleri arasında alınacak, sonuçlar 14 Ağustos’ta ilan edilecek.
15-21 Ağustos tarihleri arasında boş kalan kontenjanlara, hiçbir yere yerleşemeyen öğrenciler için il/ilçe öğrenci yerleştirme ve nakil komisyonlarınca yerleştirme başvuruları alınacak.
Okul ve kurumlar yatılılık başvurularını 1-4 Eylül tarihleri arasında alacak. 5 Eylül’de ise yatılılık yerleştirme sonuçları ilan edilecek.
Tüm öğrencilerimize; aileleri ve kendi istekleri doğrultusunda. gönüllerine göre mutlu olabilecekleri bir okula kayıt yaptırmalarının gerçekleşmesini temenni ediyorum.
“PKK ile yürütülen 2. Müzakere Süreci”ne Meclis’te en net karşı çıkan parti İYİ Parti oldu.
Teröristbaşının talebiyle Meclis’te oluşturulan komisyona İYİ Parti üye vermedi. “Cumhuriyeti ve üniter milli yapıyı yıkma amaçlı müzakerelere araç olmayacağını” ilan etti.
Kamuoyuna ve muhalefet partilerine içeriği anlatılmayan süreç,dışarıdan güdümlü bir dönüşüm projesi olarak değerlendirilmektedir. TBMM’de Komisyon kurulması terör örgütü liderlerinin siyasi aktör haline getirilmesidir. Zaten komisyon kurulmasını ve bu komisyonda muhakkak CHP’nin de bulunmasını isteyen ilk kişi teröristbaşı Öcalan’dır.
PKK şeflerinin talepleri de ABD/ İsrail projelerinin amacı da zaten bellidir. Türkiye’yi üniter, milli bir yapı olmaktan çıkarıp TAK (Türk- Arap- Kürt) ortaklığında etnik ve mezhepsel olarak özerk bölgelere veya federe devletlere ayrılmış çok ortaklı bir devlet haline dönüştürmek.
Bu amaç doğrultusunda Lozan’ın yerine Sevr şartlarını dayatacak adımlar atılırsa, bu yalnızca bir anayasa değişikliği değildir. Bu, devletin kuruluş sözleşmesinin yırtılmasıdır.
Lozan bir “tapu senedidir.” Bu tapuyu masa başında revize etmeye kalkışanların karşısında, milletin her ferdi meşru zeminde direnme hakkına sahiptir.
****
Bu kapsamda İYİ Parti Lideri Müsavat Dervişoğlu’nun şu sözlerini çok önemli buluyorum:
“Egemenlik hakkına tecavüz edildiğinde Türk Milleti direnme hakkını kullanır.”
“Lozan yerine Sevr’i dayatanlara karşı ne yapıldıysa o yapılır.”
“Bu millet darbeye karşı direndiği gibi ihanete karşı da direnecektir.”
Müsavat Dervişoğlu’nun sözleri çok önemli ve sert, keskin, köşeli ifadeler. Böyle bir atmosferde çok tartışılmasını beklediğim halde güdümlü medyada görmezden gelindi. Her konuda fikri ve bilgisi olan yorumcular bu çok önemli sözler hakkında fikir beyan etmekten kaçındılar.
Sıradan bir siyasi refleks değil, tarihi hafızaya ve anayasal değerlere dayanan böyle bir uyarı göz ardı edilmemeliydi.
******************************
Yapay Zekâ Dervişoğlu’nun Sözlerini Değerlendirdi
Sevgili halkımız konuyu iyi anlasın diye yapay zekâ programı ChatGPT’den Müsavat Dervişoğlu’nun bu sözlerini değerlendirmesini istedim. Şu cevapları aldım:
Müsavat Dervişoğlu’nun bu sözleri ifade özgürlüğü ve siyasal eleştiri sınırlarında olmakla birlikte, çok güçlü semboller ve anayasal düzene dair tehdit algısıyla yüklüdür. Bu sözlerin hukuki, siyasi ve toplumsal sonuçları, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal gerilimler açısından ciddiyetle değerlendirilmelidir.
1. 💣 Bu Sözlerin Anlamı ve Çağrıştırdığı Kavramlar
A. Direnme Hakkı Neye Karşıdır?
Dervişoğlu’nun sözleri, egemenliğin gaspı anlamında şunlara karşı “direnme hakkı”nı işaret eder:
PKK’nın siyasi taleplerinin meşru aktörlerce gündeme taşınması
Lozan’ı baypas edecek anayasa, federasyon, yerel özerklik gibi adımlar
Millet iradesi kılıfı altında Sevr benzeri çözüm modelleri
Bu, halkın yalnızca sandıkla değil, gerektiğinde başka yollarla da (hukuki mücadele, sivil itaatsizlik, direniş, kitlesel karşı duruş vs.) karşı çıkma hakkı olduğunu savunur.
2. ⚖️ Hukuki Açıdan Direnme Hakkı
Anayasa 137 ve 138’e göre:
Bir kamu görevlisi veya yurttaş, “hukuka aykırı emirleri” yerine getirmek zorunda değildir. “Hukuka aykırı anayasa değişiklikleri” bir meşruiyet kaynağı oluşturmaz.
Bu çerçevede:
Anayasa dışı bir süreç yürütülüyorsa, buna karşı demokratik ve meşru direnme hakkı doğar.
Ancak, şiddet içeren direniş, anayasal düzene karşı suç sayılır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarına göre:
“Hukuka aykırı güç kullanımı veya sistematik hak ihlalleri” varsa, halkın meşru demokratik direniş hakkı vardır. Ancak bu barışçıl olmak zorundadır.
📌 Sonuç: Dervişoğlu’nun sözleri şiddet çağrısı içermediği sürece hukuki bir hak olarak yorumlanabilir. Ancak “ne yapıldıysa o yapılır” ifadesi, 1920’lerin silahlı direnişini çağrıştırdığı için dikkat çekici ve yorumlara açıktır.
5. 🎯 Sonuç: Direnme Hakkı Meşrudur Ama Sınırı Vardır
Müsavat Dervişoğlu’nun sözleri, devletin üniter yapısı, Lozan’ın teminatı, anayasanın değiştirilemez hükümleri için verilmiş sert ama sembolik bir uyarıdır.
Ancak bu sözler iktidarın gözünde, “toplumu ayaklandırma”, “darbe çağrışımı” ya da “meşruiyeti sarsma” anlamına gelebilir.
Bu noktada sorumluluk hem muhalefette hem toplumdadır: Hukuk içinde, demokrasi içinde kalmak, ama ihanete de rıza göstermemek.
****
Müsavat Dervişoğlu’nun “Egemenlik hakkına tecavüz edildiğinde Türk Milleti direnme hakkını kullanır” ifadesi, sıradan bir siyasi söylem değildir. Doğrudan milli egemenliğin korunmasına yönelik bir hatırlatma ve uyarıdır. Bu sözler Türkiye’nin içinden geçtiği dönemin ne kadar kritik olduğunu vurguluyor.
Müsavat Dervişoğlu’nun sözlerini doğru anlamak gerekir: Bu bir tehdit değil, milletin geçmişinden gelen “devleti yaşatma iradesinin” sesidir. Lozan’dan beri bu millet egemenliğini kimseye teslim etmedi. Bugün de bu egemenlik pazarlık konusu yapılırsa karşısında sadece bir muhalefet partisini değil, 85 milyonluk bir tarihi direniş ruhunu bulacaktır.
************************************
Süleyman Demirel de Aynı Uyarıyı Yapmıştı
Süleyman Demirel uzunca bir dönem Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak görev yapmış çok tecrübeli bir devlet adamı idi. PKK taleplerinin müzakere edildiği bu günlerde aynı konuda bir söyleşisinin videosunu sosyal medyadan izledim. Tam olarak şöyle söylüyordu:
“Eğer Türkiye’nin iç bünyesinde oynanırsa ve bin senedir bir arada yaşayan bu insanlarıetnik sebeplerle veya mezhep sebepleriyle, Türkiye’nin idaresini zorlaştıracak, ayrıcalıklara kavuşturursan, bunun karşısında Türk Milliyetçiliği çıkar.Türk Milliyetçiliğinin bunların karşısında ne yapacağı da bilinemez.
Yani ben diyorum ki Türk Milliyetçiliğini hareket haline getirecek birtakım şeylerden kaçınmak lazım. O çok büyük güçtür. Evet ve aslında T.C. devletinin bekasına veya T.C. devletinin şu veya bu şekilde tökezlemesine sebep olacak birtakım şeyleri karşılayacaktır. Türkiye ne yaparsanız yapın ses çıkmaz bomboş bir ülke değildir. “
Süleyman Demirel’in yıllar öncesinden verdiği “Türk milliyetçisi duygularını uyandırmayın” mesajı ile Müsavat Dervişoğlu’nun “egemenlik gaspına karşı direnme” söylemi arasında bir bağ bulunmakta olduğunu söyleyebiliriz.
Her iki uyarı da milletin bilinçli, egemenlik temelli direniş potansiyelinin hatırlatılması niteliğindedir.
Hazony, Milliyetçiliğin Fazileti kitabında sorar: Millet devletinden vazgeçtiniz. Peki, şimdi nereye gideceksiniz?
Bu sorunun sadece ve sadece iki cevabı vardır: 1) Yukarı yöneleceksiniz. Bir imparatorluğun parçası olacaksınız. 2) Aşağı yöneleceksiniz. Aşiretlere, kabilelere, mezheplere, etnisitelere parçalanacaksınız. Böyle yaparsanız merak etmeyin. Genellikle iyiliksever bir emperyal güç gelip sizin güvenliğinizi sağlıyor. Ya federasyon? Tarihte millet devletiyken kendi isteğiyle federasyona geçen bir örnek yok. Sayıca az federasyonlar evvelce ayrıyken, bir dış tehdide karşı birleşmiş. İspanya tehdidine karşı Büyük Britanya, Habsburg tehdidine karşı İsviçre gibi. İyiliksever emperyal ve de demokratik imparatorlukların zorla parçaladıkları var; günümüzde Irak gibi, Suriye gibi. Bir de Çekoslovakya, Yugoslavya, Sovyetler Birliği gibi zora dayanan federasyonlar. Bunları haritada aramayın. Hepsi sizlere ömür.
Etnik federasyon
Çok etnikli federasyonların pek sağlam ayakkabı olmadığını, Oxford ve daha sonra Columbia Üniversitesinden, Alfred Stepan şöyle anlatıyor:
“Komünizm sonrası Avrupa, federalizm konusunda dikkatli olmamız gereğini gösteriyor. Komünist siyasi sisteminde sekiz Avrupalı devlet vardı. Bunlardan beşi üniter devletlerdi (Macaristan, Polonya, Romanya, Arnavutluk ve Bulgaristan). Üçü federaldi (Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Çekoslovakya). Mucizeler yılı 1989’dan yedi yıl sonra bu beş üniter devletten beşi de hâlâ üniter devlettir. Üç federal devlet 22 devlete bölünmüştür.”
Üniter devletle millî devlet (ulus devlet) aynı şeyler değildir. Gayet güçlü, millî ve fakat üniter olmayan federal devletler var. Amerika Birleşik Devletleri, Federal Almanya millî ve federal devletlerdir. Buna karşılık biz dâhil çoğu millî devlet aynı zamanda üniterdir. Zayıf olanlar çok etnisiteli, isterseniz çok milletli deyin, federasyonlar. Yukarıda Stepan’ın saydığı çökmüş federasyonlar öyleydi. Bugün de Belçika ve hatta Birleşik Krallık’ın yapısından ses geliyor.
Üniter ve millî eşit değil
Bizim oğlanlardan Kenan Evren de zamanında Türkiye’yi eyaletlere bölmeyi savunmuştu. İfadesine göre onun derdi, o tarihte 67 ilin, idari bakımdan çokluğuydu. Acemi yöneticilerin ortak ve yaygın kalıplarından biri, “bir hata yaptıklarında kimin kellesini alacağımı bileyim” düşüncesidir. Evren’e göre 67 kelle çoktu. Bu sayıyı 10-15 gibi daha makul bir rakama düşürmek gerekliydi. Örnek olarak da Almanya’yı vermişti konuşmasında. “İşte, Alman bayrağı ile eyalet bayrağı yan yana dalgalanıyor.” Tabii her çokbilmiş gibi onun da federal fakat millî devletle federal ve çok etnikli yapı arasındaki farktan haberi yoktu.
Keşke ülke siyasetinde söz sahibi olacaklara zorunlu siyaset bilimi dersleri verdirebilsek. Geçen yazımdaki Hazreti Fatih’in ifadesi gibi “İlmi siyasiye mektebine verile badehu belaya mutad olup badehu badehu parti lideri koltuğuna otura.” Birçok hata ve sıkıntıdan kurtuluruz.
Yanmış ev yuva olmaz
Siyasetin dümeni, yönettikleri konuları bilmeyenlerin elindeyse risk büyük. Ekonomi bilmiyorsa ve bilenlere danışmayacak kadar da kibirliyse ülkenin ekonomisini batırabilir. Batırsın. Hani “cahil cesareti” dediğimiz şey var ya. Ekonomi batar. Batınca batırdığı anlaşılır, rasyonel ekonomiye geçilir ve sonunda geri dönülür. Nihayet halk on yıl sıkıntı çeker. Milletler arası refah yarışında on yıl geriye düşersiniz. Fakat sonra toparlarsınız. Gerçi o kayıp on yıl geri gelmez ama sonunda ölüm yoktur. Kimyada, fizikte geri döndürülebilir olayların özel ismi var. Türkçe kimya terminolojisinde bunlara “tersinir” diyoruz. Fakat her olay tersinir değildir.
Modern devlette yegâne birim vatandaştır. Vatandaşlık halk arasındaki tek statüdür. Başka statü yoktur. Başka statü vermek, başka statüler telaffuz etmek, geri dönülmez bir yola girmektir. Bu hatayı, ekonomi gibi rasyonele dönerek telafi edemezsiniz. Termodinamikten örnek vereyim: Bir ev yanarsa sağlam ev ile kül olmuş evin başlangıçtaki ve sondaki madde ve enerji toplamları eşittir. Sağlam evde kaç gram madde varsa evin küllerinde ve havaya savrulan gazların kütlelerinin toplamında da tam tamına o kadar madde vardır. Enerji muhasebesi biraz daha karışık ama onda da aynı eşitlik vardır. Hâl böyleyken külleri ve gazları toplayıp bir eve dönüştüremezsiniz. O ev ilelebet kaybolmuştur. O artık yuva da değildir. Yangın yeridir.
Ne Yugoslavya’yı ne Çekoslovakya’yı ne de Sovyetler Birliği’ni tekrar devlet hâline getirebilirsiniz. Onlar artık ne memlekettir ne de birilerinin vatanı.
1914’te Enver, Sultan Abdülmecid‘in torunu Naciye Sultan ile evlenerek Osmanlı Hanedanı‘nın damadı oldu ve siyasi gücünü artırdı. Aynı yıl Alman İmparatorluğu ile askerî ittifak kurulmasına önayak oldu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı‘na girmesinde etkili oldu. Savaş yıllarında Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili sıfatıyla askerî politikayı yönetti.[4][5][6]Kafkasya Cephesi‘nde Ruslara karşı Sarıkamış Harekâtı‘nı düzenledi ve askerî taktik hataları sebebiyle yaklaşık 40 bin Osmanlı askerinin donarak ölmesine sebep oldu. Enver, bu yenilgiden Ermenileri sorumlu tuttu ve Talat Paşa ile birlikte Ermeni Kırımı‘nı hazırladı.[7][8] Enver, 800 bin ila 1,5 milyon Ermeni,[9][10][11] 750 bin Süryani ve 500 bin Rum‘un ölümünden sorumlu tutulmaktadır; ancak bu sayılar tartışmalıdır ve büyük ölçüde abartılmaktadır. Enver, I. Dünya Savaşı’ndaki yenilginin ardından diğer önde gelen İttihatçılarla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’ndan kaçtı. Osmanlı Askerî Mahkemesi, onu ve diğer İttihatçıları, imparatorluğu I. Dünya Savaşı’na sokmak, Rum ve Ermenilere karşı katliamlar düzenlemekten suçlu bularak gıyabında idama mahkûm etti. Enver, Bolşeviklere karşı Basmacı Ayaklanması‘nı yönetirken Orta Asya‘da öldürüldü.
23 Kasım 1881’de İstanbul Divanyolu‘nda dünyaya geldi.[12][13][14] Ancak doğum tarihi kimi kaynaklarda tartışma konusudur.[13] Babası bayındırlık teşkilatında inşaat teknisyeni Hacı Ahmet Paşa (kendi aynı zamanda Malta sürgünlerindendir),[15] annesi Ayşe Dilara Hanım’dır.[16] Annesi Kırım Tatarıdır,[17] baba tarafından soyu Arnavutlara veya Gagavuz Türklerine dayanmaktadır.[18][19][20] Ailenin beş çocuğundan en büyüğüdür.[21] Kendi deyimine göre ailesi pek varlıklı olmasa da eğitimi için çok emek vermiştir.[22] Önce Nafia Nezareti‘nde fen memurluğu yapan daha sonra Surre Emini (Surre-i Hümâyûn Alayı Emini) görevine getirilen ve sivil paşalığa yükselen Hacı Ahmet Paşa’nın tayinleri nedeniyle çocukluğu farklı şehirlerde geçti. Kardeşleri Nuri (Nuri Paşa-Killigil), Kâmil (Killigil-Hariciyeci), Mediha (General Kazım Orbay ile evlenecektir) ve Hasene’ydi (Selanik Merkez Kumandanı Nazım Bey ile evlenecektir). Enver Paşa, Genelkurmay eski başkanlarından Kazım Orbay‘ın da kayınbiraderiydi.
Ayrıca “Kût’ül-Amâre Kahramanı” olarak anılan Halil Kut, Enver Paşa’nın amcasıdır.[23]
Eğitimi
Harp Akademisi 2. sınıf öğrencisi Enver Bey, arkadaşlarıyla birlikte süvari stajı sırasında (1901)
Üç yaşında evlerinin yakınındaki İbtidaî Okulu’na (ilkokul) gitti. Daha sonra Fatih Mekteb-i İbtidaîsi’ne girdi ve ikinci sınıftayken babasının Manastır‘a tayin olması nedeniyle bırakmak zorunda kaldı. Yaşı küçük olmasına karşın 1889’da Manastır Askeri Rüştiyesi‘ne (ortaokul) kabul edilmeyi başardı ve oradan 1893’te mezun oldu. Eğitimine 15. sırada girdiği Manastır Askerî İdadisi‘nde devam etti ve 1896 yılında 6. sırada mezun oldu. Harp Okulu‘na geçti ve bu okulu 1899’da 4. sırada piyade teğmeni olarak bitirdi. Harp Okulu’nda okurken kendi gibi henüz öğrenci olan amcası Halil Paşa ile birlikte tutuklandı ve Yıldız mahkemelerinde yargılanıp serbest bırakıldı. Harp Akademisini 2. olarak bitirdi ve Osmanlı Ordusu’na kurmay subay yetiştiren Mekteb-i Erkân-ı Harbiye’nin 45 kişilik kontenjanına girmeyi başarmıştır. Buradaki eğitiminden sonra, 23 Kasım 1902’de Kurmay Yüzbaşı olarak Üçüncü Ordu‘nun emrinde Manastır 13. Topçu Alayı 1. Bölüğü’ne verildi.[20]
Manastır 13. Topçu Alayı 1. Bölüğü’ndeyken, Bulgar çetelerinin izlenmesi ve cezalandırılması için yapılan harekât görevlerine katıldı. 1903 yılı Eylül’ünde Koçana’da bulunan 20. Piyade Alayı’nın birinci bölüğüne, bir ay sonra da 19. Piyade Alayı’nın birinci taburunun birinci bölüğüne nakledildi. Nisan 1904’te Üsküp’teki 16. Süvari Alayı’nda görevlendirildi. Ekim 1904 tarihinde ise İştip’teki alaya giden Enver Bey, iki ay sonra “sunûf-ı muhtelife” hizmetini tamamlayarak Manastır‘daki karargâha geri döndü. Burada kurmaylık dairesinin birinci ve ikinci şubelerinde yirmi sekiz gün çalıştı, ardından Manastır Mıntıka-i Askeriyesi’nin Ohri ve Kırçova mıntıkaları müfettişliğine tayin edildi. 7 Mart 1905’te kolağası oldu. Bu görevi sırasında Bulgar, Rum ve Arnavut çetelerine karşı girişilen askerî harekâtta üstün başarılar gösterdiğinden üçüncü ve dördüncü Mecidiye Nişanı, dördüncü Osmaniye Nişanı ve altın Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi; 13 Eylül 1906 tarihinde binbaşılığa yükseltildi. Bulgar çetelerine karşı yürüttüğü faaliyet onun üzerinde milliyetçilik fikirlerinin etkili olmasında rol oynadı. Çatışmalarda bacağından yaralanarak bir ay hastanede kaldı. Eylül 1906 dönemi içinde Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne on ikinci üye olarak katıldı. Manastır’a dönüşünde cemiyetin, buradaki örgütlenmesini kurma eylemlerinde bulundu. Bu eylemleri, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile merkezi Paris’te olan Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti’nin birleşmesi ve ilk örgütün Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti Dahilî Merkez-i Umûmisi adını almasından sonra daha yoğun olarak sürdürdü. Terakkî ve İttihat Cemiyeti tarafından başlatılan ihtilal girişimlerine katıldı. Eylemlerinin ihbar edilmesi üzerine İstanbul’a davet edildi. Ancak 24 Haziran 1908 akşamı dağa çıkarak ihtilâlde öncü rol oynadı.[16]
İttihat ve Terakki‘nin başlattığı ihtilal hareketleri içinde yer alan Binbaşı Enver Bey, kız kardeşi Hasene Hanım’ın eşi olan ve sarayın adamı olarak bilinen Selanik Merkez Kumandanı Kurmay Albay Nazım Bey’i öldürme planı içinde yer aldı.[26] 11 Haziran 1908 günü gerçekleşen suikast girişimi Nazım Bey’in ve onu öldürmekle görevli fedai Mustafa Necip Bey’in yaralanması ile sonuçlanırken Enver Bey, Divan-ı Harb‘e sevk edildi. Ancak İstanbul’a gitmek yerine 12 Haziran 1908 gecesi dağa çıkıp ihtilal başlatmak üzere Manastır’a doğru yola çıktı. Resne’de, Resneli Niyazi Bey‘in dağa çıktığını öğrenince Manastır yerine Tikveş‘e yöneldi ve cemiyeti orada yaymaya çalıştı.[24]Ohrili Eyüp Sabri Bey de onu izledi. Bu hareket padişah tarafından II. Meşrutiyet‘in ilan edilmesinde önemli rol oynadı. Dağa çıkan subaylar arasında en kıdemlisi olduğu ve önemli faaliyetler gerçekleştirdiği için Enver Bey, bir anda “hürriyet kahramanı” olarak kabul edildi, İttihat ve Terakki Cemiyeti‘nin askeri kanadının en önemli isimlerinden birisi oldu. Gittiği her yerde anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi konusunda ateşli konuşmalar yaptı, söylevlerinde Meşrutiyet çağrısı yaptı, bunu yeterli görmeyen Enver Bey, görkemli törenler düzenletti.[22]Meşrutiyet‘in sonrasında 23 Ağustos 1908’de Rumeli Vilâyâtı Müfettişliği başkanlığı görevine verilen Enver Bey, 5 Mart 1909’da 5000 kuruş maaşla Berlin askerî ataşesi olarak görevlendirildi. Çeşitli aralıklarla iki yılı aşkın bir süre devam eden bu görev, Almanya’nın askerî durumuna ve sosyal yapısına büyük hayranlık duymasına yol açtı ve onu Alman sempatizanı haline getirdi.
5 Mart 1909’da Berlin Askeri Ataşesi olarak görevlendirilen Enver Bey, bu görev sırasında Alman kültürü ile tanıştı ve çok etkilendi.[21] Enver Bey bu görev sırasında, 1910 yılında Londra’da onuruna verilen bir yemeğe, çağrı üzerine Britanya’ya gitmiştir. Bu gezide “Türk Devrimcisi” olarak karşılanmış, İngilizler “İttihatçıların” yanında olduklarını belirtmiştir.[27] İstanbul’da 31 Mart Olayı‘nın patlak vermesi üzerine geçici olarak yurda döndü. İsyanı bastırmak üzere Selanik‘ten İstanbul’a giden ve komutanlığını Mahmut Şevket Paşa‘nın üstlendiği Hareket Ordusu‘na katıldı; hareketin kurmay başkanlığını Kolağası Mustafa Kemal Bey‘den devraldı. Bu başkaldırı bastırıldıktan sonra II. Abdülhamit tahttan indirilmiş, yerine Mehmet Reşat geçmişti. Kurulan İbrahim Hakkı Paşa kabinesinde Harbiye Nazırlığı görevi beklenildiği gibi Enver Bey’e değil, Mahmut Şevket Paşa‘ya verildi.
12 Ekim 1910 tarihinde Birinci ve İkinci Ordu manevralarında yönetici olarak görev yapmak üzere yeniden İstanbul’a geldi ve kısa bir süre sonra geri döndü. Mart 1911’de İstanbul’a çağrılan Enver Bey, 19 Mart 1911’de görüştüğü Mahmud Şevket Paşa tarafından Makedonya’daki çete faaliyetlerine karşı alınacak tedbirleri denetlemek ve bu alanda bir yazanak hazırlamak üzere bölgeye gönderildi. Enver Bey dolaştığı Selanik, Üsküp, Manastır, Köprülü ve Tikveş’te bir yandan çetelere karşı alınacak önlem üzerinde çalışırken öte yandan İttihat ve Terakki‘nin ileri gelenleriyle görüştü. 11 Mayıs 1911 tarihinde İstanbul’a döndü. 15 Mayıs 1911’de Sultan Mehmed Reşad’ın yeğenlerinden Nâciye Sultan ile nişanlandı. 27 Temmuz 1911’de Malisör isyanı sebebiyle İşkodra’da toplanan İkinci Kolordu’nun kurmay dairesi başkanı (erkânıharp) olarak Trieste üzerinden İşkodra’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı. 29 Temmuz 1911’de ulaştığı İşkodra’da, Malisör isyanının bastırılması İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Arnavut üyeleriyle olan sorunlarının çözümünde önemli rol oynadı. Bu gelişmelerden sonra Enver Paşa, görev yeri Berlin’e geçtiyse de İtalyanlar’ın, Trablusgarp’a saldırmaları üzerine yurda döndü. Orada “Enveriye” denen asker şapkasını yaptı. Bu şapka, Osmanlı Ordusu’nun gözdesi oldu.
Enver Bey, İtalyanlara karşı bir gerilla savaşı yürütülmesi fikrini İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerine kabul ettirdikten sonra Kolağası Mustafa Kemal Bey ve Paris Ataşemiliteri Binbaşı Fethi (Okyar) Bey gibi isimlerle bölgeye gitmeye koyuldu. 8 Ekim 1911’de padişah ve hükûmet yetkilileriyle bu durumu görüştükten sonra İskenderiye’ye gitmek üzere 10 Ekim 1911’de İstanbul’dan ayrıldı. Mısır’da ileri gelen Arap liderleriyle çeşitli temaslar kurup 22 Ekim’de Bingazi’ye hareket etti. Çölü geçerek, 8 Kasım’da Tobruk’a ulaştı. 1 Aralık 1911’de Aynülmansûr’da askerî karargâhını kurdu. İtalyanlar’a karşı yapılan muharebe ve gerilla harekâtında büyük başarılar elde etti. 24 Ocak 1912’de resmen Umum Bingazi Mıntıkası kumandanlığına getirildi. 17 Mart 1912 tarihinde bu görevine ek olarak Bingazi mutasarrıflığına atandı. 10 Haziran 1912’de kaymakam oldu. Kasım 1912 sonlarında Balkan Savaşı’na katılmak üzere Bingazi’yi terkederek tedbili kıyafetle İskenderiye’ye, oradan da bir İtalyan gemisiyle Brindisi’ye gitti. Viyana üzerinden İstanbul’a dönen Enver Bey, 1 Ocak 1913 tarihinde Onuncu Kolordu Kurmay Komutanlığı başkanlığına tayin edildi. Kâmil Paşa hükûmetinin barış antlaşması imzalanması yolundaki çabaları aleyhindeki İttihat ve Terakki eylemlerinde öncü rol oynadı. 10 Ocak 1913’te Nâzım Paşa ile görüşen Enver Bey, Harbiye nâzırı ile Kâmil Paşa’nın istifaya zorlanması ve yerine savaşa devam edecek bir hükûmetin kurulması konusunda anlaşmaya vardı. Daha sonra bu fikri, Kâmil Paşa’nın görevde kalmasını isteyen Sultan Mehmed Reşad’a da kabul ettirmeye çalıştı.[28]Bingazi ve Derne‘deki kuvvetlerin başına geçti; Hanedan damadı olmasının da kazandırdığı saygınlıkla 20 bin kişiyi seferber etmeyi başardı ve adına para bastırarak bölgeye hakim oldu.[29] Bir yıl süren mücadele sonunda, Balkan Savaşı‘nın başlaması üzerine diğer Türk subaylarla birlikte İstanbul’a çağrıldığı için bölgeyi 25 Kasım 1912’de terk etti.[30] İtalyan kuvvetlerine karşı verdiği başarılı mücadele nedeniyle 1912’de yarbaylığa yükseldi.[31]
Balkan Savaşı’na katılmak üzere diğer gönüllü subaylarla birlikte Bingazi‘den ayrılan Yarbay Enver Bey, düşman kuvvetlerinin Çatalca‘da durdurulmasında önemli rol oynadı.[31]I. Balkan Savaşı yenilgi ile sonuçlanmıştı. Kamil Paşa hükûmeti, kendilerine Londra Konferansı‘nda önerilen Midye-Enez sınırını kabule yanaşıyordu. İttihatçıların kendi aralarında yaptığı ve Enver Bey’in de katıldığı toplantıdan zor kullanarak hükûmeti devirme kararı çıktı. 23 Ocak 1913 günü Enver Bey’in öncü rolü oynadığı Bâb-ı Âli Baskını gerçekleşti. Baskın sırasında Harbiye Nazırı Nâzım Paşa, Yakup Cemil tarafından öldürüldü; Enver Bey, Mehmet Kamil Paşa‘ya istifasını imzalattı ve padişahı ziyaret ederek Mahmut Şevket Paşa‘nın sadrazam olmasını sağladı. Böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti askerî darbe ile iktidarı ele geçirmiş oldu.
Bâb-ı Âli Baskını‘ndan sonra, Enver Bey, Bulgar ordusu başka cephelerde savaşmakta olduğundan, direnişle karşılaşmadan, 22 Temmuz 1913’te Edirne‘ye girdi. Bu gelişme üzerine saygınlığı artan Enver Bey, “Edirne Fatihi” unvanını aldı.[31] Rütbesi albaylığa (18 Aralık 1913), kısa bir süre sonra da generalliğe (5 Ocak 1914) yükseltildi.[31] Hemen ardından istifa ettirilen Harbiye Nazırı Ahmet İzzet Paşa‘nın yerine Harbiye Nazırı oldu. Bu arada, Sultan Mehmet Reşat’ın yeğeni Emine Naciye Sultan ile Baltalimanı’ndaki Damat Ferit Paşa Konağı’nda yapılan düğünle evlenerek “Damad-ı Şehriyari” oldu (5 Mart 1914).
Harbiye Nazırı olduktan sonra orduda bazı düzenlemeler yapan Enver Paşa, binden fazla sayıda yaşlı subayı ordudan tasfiye etti, genç subayları önemli görevlere getirdi.[24] Orduda Fransız modeli yerine Alman stilini uyguladı, birçok Alman subayı Türk ordusunda danışman olarak görevlendirildi. Alaylı subayların çoğunun işine son verdi, ordunun gençleşmesini sağladı.[31] Üniformalar değiştirildi; orduda okur yazarlığın artmasına çalıştı ve bunun için “enveriye yazısı” denilen bir alfabe uygulamaya kondu.[31]Mahmut Şevket Paşa‘nın suikast sonucu öldürülmesinden sonra kurulan Said Halim Paşa kabinesinde ve onun görevden çekilmesi üzerine 1917’de kurulan Talat Paşa kabinesinde de devam ettiği Harbiye Nazırlığı, 14 Ekim 1918’e kadar sürdü.
Harbiye Nazırı Enver Paşa, 2 Ağustos 1914’te Rusya’ya karşı gizli bir Türk-Alman ittifak anlaşması imzalanmasında önemli rol oynadı.[31] 10 Ağustos’ta Boğazlar’dan girmesine izin verilen iki Alman kruvazörünün 29 Ekim’de Rus Çarlığı liman ve gemilerine saldırması için gerekli onayı verdi. 14 Kasım’da Fatih Camii‘nde okunan Cihad-ı Ekber ilanı ile devlet, resmen I. Dünya Savaşı‘na katılmış oldu.
Enver Paşa, ülke I. Dünya Savaşı’na girdikten sonra Harbiye Nazırı olarak askerî harekâtın yönetimini eline aldı. 3. Ordu‘nun Doğu Cephesi’nde Rus kuvvetlerine karşı giriştiği Sarıkamış Kış Harekâtı‘nın komutanlığını üstlendi. Enver Paşa, ordunun komutasını Hakkı Hafız Paşa‘ya bırakıp İstanbul’a döndü ve savaş boyunca başka hiçbir cephede komutanlık üstlenmedi.[31] Uzun bir süre İstanbul basınında Sarıkamış hakkında herhangi bir haber veya yayın yapılmasına izin vermedi.[32] 26 Nisan 1915’te Harbiye Nazırlığı‘nın yanı sıra Başkomutan Vekili olan Enver Paşa, Eylül ayında korgeneralliğe yükseldi.[31]
Ermeni Tehciri
1877-1878’deki 93 Harbi sırasında da bazı yerli Ermenilerin, Osmanlı‘ya karşı yayılmacı Rus ordularının yanında çarpıştığını ve cephe gerisinde isyanlar çıkarttığını bilen Enver Paşa, 2 Mayıs 1915’te Dahiliye Nazırı Talat Paşa‘ya gönderdiği gizli telgraf ile isyancı Ermenilerin bölgeden uzaklaştırılmasını istedi.[33] Uygulama, Talat Paşa tarafından başlatıldı ve 27 Mayıs 1915’te Tehcir Kanunu çıkartılarak yürürlüğe konuldu.[34]
1917’de Kut ül-Amare‘de İngiliz general Townshend‘in tutsak alınması ve Kafkasya cephesinde Ruslara karşı elde edilen başarılar üzerine Enver Paşa’nın rütbesi orgeneralliğe yükseltildi.[31]
Yurt dışına kaçışı
İkdam‘ın Talat, Enver ve Cemal Paşaların yurt dışına kaçışını duyuran ilk sayfası, 4 Kasım 1918.
Filistin, Irak ve Suriye‘de Osmanlı ordusunun İngilizler karşısında sürekli yenilgiye uğraması üzerine Osmanlı Devleti’nin savaştaki yenilgisi kesinleşti. 14 Ekim 1918’de Talat Paşa kabinesi, ateşkes anlaşmalarını kolaylaştırmak için istifa ettiğinde Enver Paşa’nın harbiye nazırlığı görevi de sona erdi. İngilizlerin İttihat ve Terakki üyeleri hakkında yakalatma emri çıkarmasından sonra partili arkadaşlarıyla birlikte bir Alman denizaltısıyla[35] yurt dışına kaçtı. Ardından Kafkasya, İngiliz denetimine alındı; İngilizler Enver Paşa’nın Kafkasya’da bir hareket başlatacağından kuşkulansa da bu olasılık gerçekleşmedi.[36] Önce Odessa‘ya, oradan da Berlin‘e gitti; burada ziraatçi kimliğiyle bir yıl boyunca saklandı.[37] Daha sonra Rusya‘ya geçti. İstanbul’da Divan-ı Harp, rütbelerini geri aldı ve gıyabında ölüm cezasına çarptırdı. 1 Ocak 1919’da hükûmetçe askerlikten ihraç edildi.[24]
İttihat ve Terakki’yi örgütleme çalışmaları
1918-19 kışlarını kimliğini gizleyerek Berlin’de geçiren Enver Paşa, İttihat ve Terakki‘yi yeniden örgütleme çalışmalarına girdi. Almanya’daki devrimci ayaklanmalara katılmak için Berlin’de bulunan Sovyet siyaset adamı ve gazeteci Karl Radek ile görüştü ve onun davetiyle Moskova’ya gitmek üzere yola çıktı. Ancak üçüncü denemesinde, 1920’de Moskova‘ya gitmeyi başardı ve orada Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin ve Sovyetler Birliği kurucu önderi Lenin‘le görüştü. 1-8 Eylül 1920 tarihinde Bakü‘de gerçekleşen Birinci Doğu Halkları Kurultayı‘na Libya, Tunus, Cezayir ve Fas‘ı temsilen katıldı. Ancak kongre önemli sonuçlar getirmedi. Sovyetlerin, Türkiye ve başka Müslüman ülkelerdeki milliyetçi hareketleri gerçekten desteklemediği izlenimi alarak Ekim 1920’de Berlin’e döndü. 15 Mart 1921’de Talat Paşa‘nın öldürülmesinden sonra İttihat ve Terakki’nin başlıca önderi durumuna geldi.
1921’de tekrar Moskova’ya giden Enver Paşa, Ankara Hükûmeti‘nin Moskova’ya gönderdiği Bekir Sami Bey başkanlığındaki Türk delegeleriyle görüştü. Anadolu’daki Millî Mücadele hareketine katılmak istediyse de kabul edilmedi. TBMM’de bulunan bazı eski İttihatçılar, onun Mustafa Kemal Paşa‘nın yerini almasını istiyorlardı. Temmuz 1921’de Batum‘da bir İttihat ve Terakki kongresi topladı. 30 Temmuz’da Ankara’ya Yunan saldırısı başlayınca bir kurtarıcı gibi Anadolu’ya girmeyi umut eden Enver Paşa’nın bu umudu 13 Eylül 1921 günü kazanılan Sakarya Meydan Muharebesi ile boşa çıktı.
Enver Paşa, bu aşamadan sonra hem Anadolu’da ikilik çıkarmamak hem de kendi için bir başarı şansı görmediğinden, yanında Teşkîlât-ı Mahsûsa‘nın eski liderlerinden Kuşcubaşı Hacı Sami Bey ve bir takım eski İttihatçılarla birlikte Bolşevik Ruslara karşı Türkistan bağımsızlık hareketini yürüten Basmacılara destek vermek amacıyla Orta Asya‘ya gitme kararı aldı.[38]Bakü‘yü terk eden Enver Paşa, Aşkābâd ve Merv‘e uğradıktan sonra Ekim 1921 tarihinde Buhara‘ya gitti.[39] 8 Kasım’da Türk subaylarla birlikte tekrar yola çıktı ve 19 Kasım’da Akbulağ, 21 Kasım’da Başçardak kışlağına ve 24 Kasım’da Korgantepe‘ye ulaştı. Burada Basmacı reislerinden İbrahim Lakay tarafından bir Cedidçi ve Rus casusu olabileceğinden şüphelenildiği[40] için 1 Aralık 1921’de esir alındı.[41] Şubat 1922 sonunda buradan kurtulan Enver Paşa Basmacılar’ı örgütlemek için tekrar Duşanbe ilerisindeki kışlaklara gitti. 24 Temmuz’da Ruslar’ın, Duşanbe’yi alması üzerine geri çekilerek Satılmış kışlağına vardı. Buradan Belcuvan bölgesindeki Abı-Derya mevkiine geçti ve son karargâhını burada kurdu.
4 Ağustos 1922’de karargâhta düzenlenen kurban bayramı töreninde maiyetinde kalan askerlerle bayramlaşırken Yakov Melkumov komutasındaki bir Rus müfrezesinin baskınına uğradı; yanındaki otuza yakın atlı ile giriştiği çarpışmada Abı-Derya mevkiinde öldürüldü. Cenazesi Cegan Tepesi’ne getirilerek orada defnedildi.[42]
Naaşının Türkiye’ye getirilmesi
Naaşının taşınması, dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel‘in Eylül 1995’te yaptığı Tacikistan gezisi sırasında gündeme geldi. Yetkililerin temaslarından sonra, başkent Duşanbe‘nin yaklaşık 200 km doğusundaki Belcivan kentine bağlı Obtar köyünde bulunan Enver Paşa’nın mezarı, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Münif İslamoğlu başkanlığındaki uzmanlar ve bilim adamlarından oluşan sekiz kişilik bir kurul tarafından 30 Temmuz 1996’da açıldı. Dış yapısından Enver Paşa’ya ait olduğu anlaşılan cenaze, Tacikistan’daki siyasi karışıklıklar nedeniyle zorlukla başkent Duşanbe’ye getirilebildi. Burada Türk bayrağına sarılı tabuta konularak İstanbul’daki resmî tören için hazırlandı.[43]
Kendisi Farsça, Rusça, Almanca ve Fransızca olmak üzere 4 yabancı dil bilmekteydi.[14] Ayrıca kendi portre resimle uğraşırdı. Sıkıldığı zaman eşi Naciye Sultan’ın portresini çiziyordu.[45] Alman askerî çevrelerince kendi şık, kibar ve iyi bir kurmay olarak tanınıyordu.[46]
Enver Paşa, Türk izciliğine özellikle önem vermiş, keşşaf ocakları açıp, baş izci seçilmiştir. Enver Paşa’nın da içinde bulunduğu İttihat ve Terakki hükûmeti döneminde Türk izciliğinde gelişmeler kaydedilmiştir.[47]
Enver Paşa, İkinci Meşrutiyet sonrası dönemde kadınların, Osmanlı’nın toplumsal ve ekonomik yaşantısına uyum sağlaması ve katılması amacıyla “Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyeti“ni kurmuştur. Bu cemiyet sayesinde kadınlar, gönüllü olarak savaşa katılmaya başlamış, Türk feminizmi gelişme kaydetmiş, kadın taburları kurulmuştur.