Atatürk’ün, 10. Yıl Nutku’nda ki muasır medeniyet sözünden kastı;
Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmak- İlim ve fende gelişmiş dünya ülkelerini yakalamakla kalmayıp onları geçmektir.
Atatürk, Tanzimatların “Alafranga Batı taklitçiliğini değil, milli kültürün güçlendirilmesini hedef göstermektedir. İşin gerçeği bu olmasına rağmen, özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra bu esas saptırılmış ve Atatürk’ün hedefi, Türkiye’yi Batı’ya benzetmek ve Batı soytarılığı şekline sokulması gayretlerini gördük.
*
İslâm adınaymış süsü verilerek (asla İslâm adına değil ama kesinlikle Türk’ten birilerinin intikamını alabilme adına) Türk’ün binlerce yıllık ötelerden süzülüp gelen tarihine, tarihi kahramanlarına, ahlâki değerlerine, GERÇEK İSLÂM’A, töresine, Atatürk ve cumhuriyete, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısına düşman bir nesil yetiştirilmeye çaba gösterilmekte ve de insanlarımız bilerek ve kasten önce fakirleştirilmekte, sonra da fakirlik ve yoksulluk noktalarından çok ucuz rüşvetlere satın alınmaktalar.
*
Bu maksatlı ahval karşında çağdaş bilge bir hanımefendinin durumdan rahatsızlığını paylaşıyorum;
Gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum. Neden bazı “İslamcı” çevreler, Atatürk’e duyduğumuz sevgiyi, saygıyı sürekli “tapınma” olarak nitelendirme ihtiyacı hissediyorlar? Biz hiçbir zaman, “Atatürk’e dokunmak peygambere dokunmak gibidir.” demedik. Anıtkabir’e gidip çul çaput bağlayıp, “Ey Ulu Gazi, bana iş ver, aşk ver, ev ver.” diyerek Atatürk’ü dua nesnesi hâline getirmedik; sadece tarihî bir önderi, bir kurucu aklı, bir uygarlık idealini temsil ettiği için saygıyla andık.
*
Ancak görünen o ki, bazı kesimler için “saygı” kavramı ya “itaat”tir ya da “tapınma”. Çünkü kendi liderlik algıları bu iki uçtan birine sıkışmış durumda. Liderlerini eleştirilemez, hatasız ve adeta metafizik bir otorite olarak gördüklerinden, akılcı bir saygı biçimini kavramakta zorlanıyorlar. Dolayısıyla, Atatürk’e duyulan “bilinçli” saygıyı ancak kendi kategorileriyle, yani “kutsallık” üzerinden yorumlayabiliyorlar. Onlar için birine saygı duymak, o kişiyi kutsallaştırmak anlamına geliyor. Çünkü kendi liderlik algıları, akılcı sevgi ile sorgusuz bağlılık arasındaki farkı ayırt edemiyor.
Hatta o kadar ileri gidiyorlar ki, “Biz yalnızca Allah’a iman ederiz, tek liderimiz Hz. Muhammed’dir.” diyorlar; ama ilginçtir, bu cümleleri kurarken bile Atatürk’le bir karşılaştırma yapma ihtiyacı hissediyorlar. Yani kendi bilinçaltçılarında Atatürk’ü, Peygamberle kıyaslanabilecek bir figür olarak konumlandırıyorlar. Oysa biz hiçbir zaman böyle bir kıyasın tarafı olmadık.
Çünkü birinin alanı imandır; diğerinin alanı ise akıl.
Çünkü biri dinin, diğeri ise ulusal bilincinin temsilcisidir.
Çünkü biri kalbe seslenir, diğeri akla.
Çünkü biri inancı biçimlendirir, diğeri millet olma iradesini.
*
Atatürk’e yönelen sevgi, bir tür “putperestlik” değil; akla, bilime, özgürlüğe ve çağdaşlaşmaya duyulan minnettarlığın sembolik bir ifadesidir. Kaldı ki, eğer bu değerlere yönelmek bir “tapınma” sayılıyorsa, keşke bu toplum biraz daha o “puta” eğilebilseydi. Çünkü o putun adı, aydınlanmadır.
*
Sonuçta mesele şudur:
Bizim saygımız bilinçten, onların bağlılığı koşullanmışlıktan doğuyor. Mesele Atatürk’ü kutsallaştırmak değil, onun temsil ettiği akıl ve ilerleme mirasına sahip çıkmaktır. Bizim için Atatürk, bir inancın değil, bir bilincin sembolüdür. Onu korumak, bir putu savunmak değil; aklın, özgürlüğün ve çağdaş bir yaşam idealinin hâlâ bu topraklarda karşılık bulabilmesini sağlamaktır. Çünkü mesele kişi değil, fikirdir ve fikirler bilinçle yaşar.
Atatürk’e duyulan sevgi, geçmişe değil, geleceğe yöneliktir. Biz sadece onu değil, onun açtığı yolu savunuyoruz. Çünkü Atatürk, bir heykel değil; bir yön, bir ufuktur… Tapınmaya değil, düşünmeye çağırır.
Ve belki de aramızdaki en büyük fark, tam olarak buradadır:
Biz, onun gösterdiği yolda yürürken diz çökmeyi değil, başımızı dik tutmayı öğrendik.
*
Ve Türk İslam şuuruyla kavramamız gereken bir gerçeği anatomisi;
Batılı, aklı merkeze koyma yanılgısına düşerken, biz Müslüman Türkler, insan denince GÖNLÜ merkeze koyarız ki doğru olanı da budur.
Akıl, biz insanoğlu için çok büyük bir nimettir lâkin Vahyin ve gönlün terbiyesinden geçmeyen akıl; hileyi, aldatmayı sever, avanta peşinde koşturur insanı, gaddar ve acımasızdır duruma sokar.
Biz Türkler, vahyin ve gönlün terbiyesinden geçmiş bir akılın sahibi olduğumuz içindir ki sadakat, feragat, merhamet, vicdan ve adalet ehli asil ve soylu insanlarız.
Tarihte Türk milletini, ihlâs, tevekkül, adâlet, azâmet, merhamet ve cengâverlik temelinde zaferden zafere koşturan büyüklerimizden;
Tuğrul ve Çağrı Beylerin, Sultan Alparslan, Kılıçarslan ve Hazreti Fâtihlerin, Gazi paşamız Atatürk ve Kuvayı Milliye mensuplarının gönülleri, Allah sevgisinin tecelligâhı olan birer iman kalesiydi
*
Batılılaşmayla alakalı durumu izleyen Atilla İlhan’dan gerçekçi bir yaklaşım;
Birincisi;
Bir kere bizim yaptığımız hiç bir yenilik Batılılaşmak değildi, kötü bir taklitti ve hatta ihanetti.
İkincisi;
Batı bizim sandığımız gibi mükemmel falan değildi.
Üçüncüsü ise; Batı’nın ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.
Evet, yüz yıllık maceranın özeti budur. Bu özetten ders çıkarmayan Politikacılar yalancıdır, sadece günü kurtarmaya çalışan makam sevdalılarıdır bana göre….
Atatürk ve Muasır Medeniyet
İmralı Sürecine Toplumun Rızası Yok
“Yeni açılım süreci ‘devlet aklının’ bir eseridir” deniyor. “Devlet aklı” olarak, AKP+MHP liderleri ile AKP’nin bürokratlarının ortak aklı kastediliyor sanıyorum.
“Devlet aklı” diyerek toplumumuzun kodlarında bulunan devlete itaat duygusu ve “hikmet-i hükümetten sual olunmaz” anlayışına yaslanıyorlar. Böylece bilinçaltımıza “bu öyle bir akıl ki ülkenin beka sorunu yaşadığı durumlarda keskin kararlar alır ve ülkenin varoluş tehlikesine girmesini önler” mesajı veriyorlar.
Oysaki bu devlet aklı ülkeyi 5 senedir çok yüksek enflasyondan kurtaramıyor.
Bu devlet aklı nüfusun çok büyük kesimini açlık veya yoksulluk sınırının altında bir gelire mahkûm etti.
Bu devlet aklı, içinde casusundan, teröristine, mafyasından, uyuşturucu kaçakçısına kadar her türlü riskli grupları barındıran, 10 milyon yabancının ülkeye yerleşmesini sağladı.
Bu devlet aklı her 3 gencimizden birini ne okula ne işe gidemeyen ev genci haline getirdi. Bu devlet aklı nüfus artış hızımızı eksiye düşürdü, çünkü gençlerimizi evlenemez veya evlenenleri de çocuk yapmaya cesaret edemez hale getirdi. Biraz nitelikli olan gençlerimiz ya yurtdışına gitti veya gitme özlemi içinde.
Bu devlet aklı hukuka ve yargı sistemine güveni yüzde 20’lere düşürdü, vatandaşlarını düşünme ve ifade hürriyetini kullanmaktan korkar hale getirdi.
Bu devlet aklı, Türkiye^yi yabancı sermayenin girmek istemediği, yerli sermayenin dışa kaçtığı bir ülke haline getirdi.
Bunların her biri ülkemiz için beka sorunudur.
Gerçek “devlet aklı” milletin bekasını, hukuku, kurumları korur. Bugün “devlet aklı” diye sunulan şey aslında iktidar koalisyonunun politik tercihleridir.
Şimdi bu “devlet aklının” yönettiği “yeni açılım sürecine” destek vermemiz isteniyor.
Ama görünen o ki 2025 İmralı süreci, Türkiye siyasetinde “devlet aklı” ile “toplumsal rıza” arasındaki makasın en çok açıldığı dönemdir.
**********************************
Asıl Anket Sonucu Tribünlerde
Toplumsal rızayı sağlamak maksadıyla yapılan tek taraflı yoğun propagandaya, yönlendirilmiş anketlere rağmen PKK elebaşı üzerinden yürütülen sürece toplumun “kahir ekseriyeti” karşıdır.
Süreci “hele bir bakalım ne çıkacak” diye sabırla izleyenler bile teröristbaşına “örgütün kurucu önderi” diyenlere ve İmralı’ya TBMM’ni temsilen komisyon üyesi 3 milletvekilinin gönderilmiş olmasına öfke içindeler.
En iyi anket sonucu futbol maçları sırasında tribünlerde görülmektedir. Tribünler, Türkiye’nin en heterojen toplumsal alanlarından biridir; sağcısı da vardır, solcusu da, muhafazakârı da seküleri de.
Bu hafta Bursaspor, Kocaelispor ve Göztepe taraftarları öne çıktı, “Apo … asılsın” sloganlarıyla mesajlarını verdiler.
Vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu teröristbaşının siyasi figür ve TBMM’nin muhatabı haline getirilmesini utanç sebebi olarak görüyor.
Terörle mücadelede başarılı olmuş bir devleti, sanki yenilmiş gibi, teröristlerden “devletini yeniden yapılandır, Anayasadan Türk ibaresini kaldır” talimatına muhatap yapmak utanç verici değil midir?
Yaptıklarına toplumsal rızanın olmadığını İmralı sürecinin aktörleri iyi biliyor. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yayman terör örgütü elebaşını ziyarete gittiğini saklamaya kalkıştı. Yapılan ziyaretten ve 3 saate yakın süren görüşmeden bir kare resim vermeye bile korktular. Utanıyorlar, korkuyorlar, çünkü iyi bir şey yapmadıklarını biliyorlar.
Ayrıca kurulan komisyonun yasal bir dayanağı yok. Bu heyetin yetkisi ne? Kime karşı sorumlular? Ne konuşuldu? Tutanak var mı? Belirsiz.
Ve yaptıkları için “yasal güvence” de olmadığından endişe içindeler.
**********************************
CHP de Endişe İçinde
CHP kendi tabanının İmralı sürecine tepkilerini ölçmüş ve ürkmüştür. DEM oylarını almak isterken, kendi tabanını ve yerel seçimlerde milliyetçi partilerden gelen seçmenleri kaybedebileceğini görmüştür.
Ayrıca CHP İmralı’ya gönderilecek heyetin ileride “terör örgütüne yardım ve yataklık” veya “propaganda” suçlamasıyla yargılanma riskini ciddiye almaktadır. CHP lideri Özgür Özel “İlk süreçte Sırrı Süreyya Önder’in, devletin bilgisi dahilinde yürüttüğü faaliyetler ve yaptığı konuşmalar nedeniyle yargılanıp, hapis cezası almış olduğunu” boşa hatırlatmadı.
CHP, kendi milletvekilini, AKP ve MHP’nin kontrolündeki, ne konuşulduğu belirsiz bir görüşmeye göndererek, muhtemel bir başarısızlıkta “suç ortağı” ilan edilmekten kaçınmaktadır.
AKP ve MHP, kendi medya güçleriyle bu görüşmeyi tabanlarına “devlet görevi” diye anlatıp bir ölçüde ikna etmeyi başarabilir. CHP’nin böyle bir propaganda gücü yoktur ve “CHP PKK ile pazarlıkta” manşetlerine karşı savunmasız kalacaktır.
**********************************
MHP Tabanında Deprem
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ve Yardımcısı Feti Yıldız’ın, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “umut hakkı”ndan yararlanabileceği yönündeki çıkışı, Bahçeli’nin Öcalan’ı tanımlarken kullandığı “Kurucu Önder” ifadesi Türk milliyetçiliği tarihinde bir milat olarak kayda geçmiştir.
Bahçeli’nin “kurucu önder Öcalan’ı” öven sözleri, siyasal iletişim açısından bir tabu yıkımıdır. Bahçeli, bu ifadeyi “teknik bir gerçeklik” ve “iki nokta arasındaki en kısa çizgi” olarak gerekçelendirdi. Ancak bu retorik, MHP’nin on yıllardır ifade ettiği “bebek katili” söylemiyle taban tabana zıttır ve bir zihinsel şok yaratmıştır.
MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir’in “Kabul edelim ya da etmeyelim, bu teknik bir gerçeklik” savunması, parti yöneticilerinin bu yeni konsepti tabana kabul ettirmekte zorlandığının göstergesidir.
**********************************
Sürecin Başarı ile Sonuçlanması Ne Demek?
MHP tabanında yaşanan sismik oy kayıplarının telafisinin tek bir yolu var: “Sürecin başarı ile sonuçlanması.” Bu AKP için de geçerli.
Fakat sürecin başarılı olması ne demek?
PKK ve uzantıları kayıtsız şartsız silah bırakır ve kendilerini feshederse süreç başarılı olmuş sayılır.
Bu mümkün mü?
PKK’nın Türkiye’de terör faaliyetlerini sona erdirme kararını uygulamak için ŞARTLARI belli:
TC devletini üniter milli yapı olmaktan çıkaracak anayasal değişiklikler. PKK elebaşılarına af, siyaset yapma imkânı verilmesi, yerel yönetimlerde özerklik ve Kürtçenin eğitim dili olması vd.
PKK uzantılarının Irak ve Suriye’deki yapılanmaların silah bırakma niyetleri yok. Suriye kolu ülkenin bir bölümünü kendi yönetecek, kalanının yönetiminde de söz sahibi olacak bir yapılanma istiyor. ABD bu örgütün arkasında.
Peki, bu durumda, bu süreç nasıl başarılı olacak?
Öcalan da Bir Gün Kravat Takar mı?
Şu “Terörsüz Türkiye Süreci” kesinlikle anlaşıldı ki, ABD ve İsrail’in öteden beri arzulayıp, bugün hayata geçirdiği bir projedir ve bu Proje, “Büyük Ortadoğu Projesi”nin devamı niteliğindedir.
ABD Suriye özel temsilcisi Tom Barrak, Ortadoğu’da İsrail’in kuvvetli devlet istemediğini, Türkiye’nin Osmanlı tipi İslami bir yapıya dönüşmesini istiyor. Yani açık açık üniter devletten vaz geçmemizi, federe devletlere bölünmüş bir federasyona dönüşmemiz isteniyor.
Bölgede ve Türkiye’de ne yapılıyorsa zaten İsrail’in güvenliğini sağlamak için yapılıyor. Malatya’da 2012 yılında kurulan Kürecik Radar Üssü, güya Türkiye’nin hava savunma sistemini güçlendirmek ve bölgedeki tehditleri izlemek amacıyla kurulmuştu. Ama 13 yıldır şahit oluyoruz ki, Kürecik Radar Üssü Türkiye’den daha fazla İsrail çıkarlarına hizmet ediyor. Bunu İsrail’in Gazze bombardımanında İran ve İsrail’in karşılıklı füze atışlarında gördük ve yaşadık.
Türkiye gündeminde Komisyon üyelerinin İmralı’ya gidilsin mi, gidilmesin mi tartışmaları sürerken Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Masrur Barzani tarafından düzenlenen 6. Ortadoğu Barış ve Güvenlik Konferansı’na, Türkiye tarafından yakalandığında başına ödül konulmuş, PKK/YPG’nin uzantısı (SDG)’nin sözde komutanı terörist Mazlum Abdi, kamuflaj elbisesini çıkarmış, takım elbise ve kravatlı olarak o toplantıya gelir ve orada hazır bulunanlar tarafından ayakta alkışlanır. Çok ilginçtir ki, o toplantıda eski dışişleri bakanı ve üstelik başbakanlarımızdan Gelecek Partisi genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’da bulunmaktadır.
Bugünkü Suriye Devlet Başkanı Ahmed Hüseyin eş-Şara, 2003 yılında Irak’a giderek El Kaide’ye katıldı ve Irak’ta bulunan Amerikan hapishanesinde yattı. Orada CİA’nin terör uzmanlarınca eğitildi. Eğitilen eş-Şara, 2011 Suriye iç savaşı patlak verince Suriye’ye geçerek El Kaide’ye bağlı Nusra Cephesini kurdu. Enteresan olan şudur ki; ABD haber alma teşkilatı CİA tarafından hem eğitilen hem de başına ödül konularak aranan kamuflaj elbiseli eş-Şara, Suriye Devlet Başkanı Esed devrildikten sonra birde baktık ki, takım elbise ve kravatlı olarak Suriye’nin başına devlet başkanı olmuş.
Irak ayağı tamamlandı, Suriye ayağı tamamlandı şimdi sıra Türkiye ayağında ‘mı?
Türkiye’de gündemi oluşturan en önemli mevzuu, ne milletin ekonomik sıkıntısı, ne eğitim ve ne de her gün işlenen kadına şiddet olayları. Varsa, yoksa İmralı’daki Öcalan. Önce parlamentoya gelsin konuşsun denildi, o olmayınca meclisten 3 temsilciyi o caninin ayağına gönderdiler.
Hani biz itibara çok düşkündük ya, hani itibardan tasarruf edilmezdi ya? Kurtuluş savaşını yönetmiş, savaş kazanmış, yeni bir devlet kurmuş gazi meclisin temsilcilerini bugün 50 000 kişinin öldürülmesine sebep olan kişinin! ayağına gönderiyorsunuz yazıklar olsun, bu ayıp ta sizlere yeter.
İmralı’daki cani ile MİT görüşüyor, DEM ulakları görüşüyor onlara söylenmeyen ne vardı da meclis temsilcileri onun ayağına gönderildi? Çünkü 2013 İmralı tutanaklarına göre bebek katili öyle istiyordu. Komisyon kurulsun, komisyonun başına Numan Kurtulmuş geçirilsin istiyordu ve dediklerine harfiyen uyuldu.
Olmaz, olmaz denilmesin bu gidişle, terörist Mazlum Abdi gibi, Hüseyin eş-Şara gibi bir gün Öcalan’ın da boynuna da kravat takılıp Türk Milletinin karşısına çıkarılırsa hiç şaşırmayacağım. Ama unutulmasın ki tarih, her şeyi kayıt ediyor. Bir gün elbet bütün bunların hesabı sorulur.
Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak’a Prestijli Bir Ödül
Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanımız Prof. Dr. Tahir Serkan Irmak, Kocaeli Üniversitesi’nin 2025 yılı ‘En Yüksek Etki Değerine Sahip Dergide Yayın Ödülü’ne layık görüldü.
Bir derginin etki değeri (Impact Factor-IF), yayımlanan makalelerin ne kadar çok atıf aldığını ve bilim dünyasında ne kadar yankı uyandırdığını gösteren önemli bir kriterdir. Yüksek etki değerli dergiler, güçlü hakemlik süreçleri ve seçici editör kurullarıyla yalnızca en nitelikli çalışmaları kabul etmektedir.
Bu prestijli ödül, Sayın Irmak’ın (Science, IF: 45.8) dergisinde yayımlanan çalışmasının bilimsel etkisini ve kalitesini göstermektedir. Bu başarı, sadece bireysel bir başarı değil, ilimizin ve üniversitemizin bilimsel düzeyini de ortaya koymaktadır.
Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak kendisini yürekten kutluyor, ilimize ve üniversitemize yaşattığı bu gururu paylaşıyoruz.,

Düşün Damlaları (17)
Kâinat; kevnî, müşahhas / somut bir kitap. Kur’an; kelâmî ve sözel bir kitap. Kâinat zerre ve atomlardan. Kur’an harflerden meydana getirilmiş. Bir şeyden her şey. Her şey’den bir şey. Kâinat, Kur’an’ın tecessüm / cisimleşmiş, tebellür / belirlenmiş ve teşekkül / şekillenmiş hâlidir. Kur’an, plân ve program. Kâinat; bunların tatbik edilmiş, hayata geçirilmiş durumu. Nasıl ki, insan ruhun ete kemiğe bürünerek zuhuru ise, Kur’an da, mânâ ve anlamın harf ve kelimeler olarak zuhurudur. Her ikisi de, mânânın Yüce Yaratıcı tarafından madde olarak ortaya konmasından ibaret. Bu âlemde her ne var ise, Allah’ın Esmaü’l-Hüsna’sı / Güzel İsimleri’nin taşa toprağa büründürülerek gösterilmesinden başka bir şey değil.
x
“Allahü ekber! Allahü ekber!
Ey sırr-ı vücud-ı bî-vücut,
(Ey vücutsuz vücudun sırrı)
Marufsun ama bilinmezsin
Zâhirsin ama görünmezsin.” (Ş. F. Ahmed Hilmi)
x
“Saadet; çalışmak, kazanmak ve kazancını hemcinsiyle paylaşmaktadır.” (Cenab-ı Halil)
“Saadet, nefsini firavun-ı ihtirasattan (ihtirasların firavunundan) kurtarmaktadır.” (Cenab-ı Kelim)
“Saadet, şeytana uymamak ve hevaya aldanmamaktadır.” (Cenab-ı Âdem)
“(Saadet) daima ulviyatı (yücelikleri) tefekkürdedir.” (Eflâtun)
“Mantık! İşte saadet!” (Aristo)
“Saadet, karanlıkta kalmamaktır.” (Zerdüşt)
x
“Güneş yanar, âlem döner
Bir gün gelir hepsi söner
Ey sâhib-i ilm ü hüner
Bilir misin sebebi kim?
Ne gelen var ne giden var,
Ne soran var ne bilen var,
Ne gülü var ne diken var,
Bilir misin sebebi kim?
Her zerre fert yoktur eşi,
Acep bunlar kimin işi?
Ey kendini bilmez kişi,
Bilir misin sebebi kim?
Hak’tır desen mânâsı ne?
Sebep midir bir kelime:
Soruyorum sana yine
Bilir misin sebebi kim?”
(Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi)
x
“Ve körün unvanını ârif koyarak
Görenin, ismine divane denildi!
Nice efsaneler saydırmış âlem
İlim ve irfanına efsane denildi!” (Ş. F. Ahmed Hilmi)
Beyin Gücünü Artıran Alet
Gelişen teknolojiler ve gelişen salgınlar hakkında yazmak tehlikelidir. Epey bir yapay zekâ (YZ) yazısı yazmıştım. Salgın yazılarım da var ve sık sık, ne zaman sona ereceğini tahmin etmişim. Tutturmuş muyum? Vallahi hiç fena değil. Derin ilim gerektiren bir iş değildi bu. Bizden önce virüse maruz kalan ülkelerde salgının seyir eğrilerini alıp bizdekiyle karşılaştırmışım. İnsan, aynı insan ve virüs aynı virüs. Üç aşağı beş yukarı tutmuş.
Yapay zekâda böyle bir imkânımız yok. Bütün dünya YZ ile ilk defa karşılaşıyor. “Ne güzel, ne güzel!” diye sevinenler de var “Bu bir felaket!” tepkisini verenler de. ABD’deki üniversitelerde deneme (essay, kompozisyon…) ödevlerini ChatGPT’ye yaptıran öğrenciler karşısında, çıldıran hocaların videoları var. Burada bulabilirsiniz.
Bakın ülkeler farklı. Bizde ChatGPT’ye deneme yazdırdı diye çıldıran hoca bulamazsınız. Çünkü bizde hemen hiç yazı ödevi verilmez. Onun yerine vize ve final sınavları yapılır ve onlarda yazı yoktur; sadece kutu doldurulur. Bizim çocuklar ilkokulda- eğer anaokulunda değilse- başlayıp son diplomaya kadar kutu doldurur.
Üniversitede yazı yazmak
Hatırlıyorum. Gazi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümünde hocayken, ABD’de Montana Üniversitesi ile “Kardeş Bölüm” gibi bir anlaşma yapmıştık. Bizim öğrencilerimiz Montana’ya, Montana’dakiler bize, birer yarıyıl misafir olacaktı. Tabii bunu gerçekleştirebilmek için programların müfredatının tutması gerekiyordu. Gayet güzel de tutuyordu müfredatlar. Eh kimya mühendisliği ABD’de de Türkiye’de de kimya mühendisliğidir.
Bir ders hariç. Onların ikinci veya üçüncü sınıf dersiydi: University Writing. Üniversite düzeyinde yazı dersi. Bu bizim YÖK derslerinden Türkçe dersi değil. Fiil kaç türlü çekilir, zarf, edat, vs. gibi çoktan seçmeye uygun konular değil. Güzel, açık, anlaşılır İngilizce yazmak! Alanı ne olursa olsun ister ABD ister İngiltere’de düzgün İngilizce yazamayan bir mezun düşünülemez.
Ankara’da, eski seçkin bürokrat ve siyasilerin oluşturduğu bir gruba konuşma yapıyordum. Konu çok yeniydi ve konuyla ilgili kitapları sayarak konuşmama girdim. Toplantıdaki eski bir bakan, kitapların tarihleri üzerine bir değerlendirme yaptı. Özetle, “Bir kitabı elime aldığımda önce tarihine bakıyorum. Belli bir tarihten eskiyse okumuyorum.” dedi. Bu benim de uyduğum bir kriterdir. Edebi eserlerde değil tabii. Fakat insan bilimleri dâhil, bilime ve teknolojiye dair kitaplarda 21. asrın öncesine pek gitmem. Bu alışkanlığı geçen asrın sonunda, yöneticilik yaparken edinmiştim. 90’larda 1980’li, 80’lerde 1970’li kitaplar şüpheliydi ve onlara, ancak çok sağlam delil ve tavsiye varsa göz atıyordum.
Zaman hızlandı
Yapay zekâya döneyim. Tabii ki 1900’lardan kalma yapay zekâ okuyacak değilim. Konunun tarihi ile ilgiliyse o başka. Fakat yapay zekâdaki gelişme, hiçbir bilim ve teknoloji alanına benzemeyecek derecede farklı ve hızlı. Maksadımı ifade için şöyle söyleyeyim: Bir YZ kitabı 2025 tarihli değilse benim için şüphelidir. Hele 2020’lerden geriyi işaret ediyorsa yukarıda dediğim gibi ona zaman ayırmam için gerçekten sağlam delil ve tavsiyelerin bulunması gerekir. Periyot, 10 yıllardan 5 hatta 1 yıla düşmüş gibi.
Çünkü yapay zekâ için beş yıl önce söylediğiniz bugün anlamsız olabiliyor.
İnsan alet kullanan hayvandır, bir tarife göre. Aletler ne yapar? Bizim kas gücümüzü 2-5-10 katına çıkarır. Hele işin içine bir de motor ve elektrik girerse o güç “beygir gücü”nün bayağı katlarına yükselir. Yapay zekâ da bir alet. Fakat daha önceki aletlerden farklı. Eskiler kas gücümüzü yükseltiyordu. Yapay zekâ, adı üstünde, zekâ gücümüzü, isterseniz “beyin gücümüzü” deyin, yükseltiyor.
Niçin “Barış”, niçin “Press”
Gutenberg’in matbaa makinesinin çizimini hiç gördünüz mü? Hani bizde “baskı”, Batı’da “press” denilen alet gerçekten bir baskı ve sıkıştırma aleti. Tasarımda üzüm sıkma preslerinden ilham alınmış. Onun için hâlâ “basın” diyoruz, “press” diyoruz. Ama her sayfa tertiplendikten sonra biri baskının tepesine çıkıp kolu çeviriyor ve vida sona gelince kâğıdı mürekkepli dizgiye bastırıyor. Hani bizim ebruda yaptığımız, kâğıtları tek tek alıp tekneye yayma işi gibi.
Sonra o “press” motora bağlanmış. Kâğıdın alınıp yerleşmesi ve basıldıktan sonra vakumlu düzeneklerle emilip yana çekilirken yenisinin aynı yolla gelmesi… Hoş geldiniz endüstri devrimine.
Ayvalık’a yolunuz düşerse bir taraflarından koca bir bacanın yükseldiği eski zeytinyağı sıkım-press fabrikalarını ziyaret edin. Benim “motor” dediğim, o fabrikalarda birer buhar makinesi. Makineden çıkan şaft birden fazla press’e güç veriyor. Eh şimdi de yapay zekâ birden fazla göreve zihin gücü veriyor.
Başlayınca bitmiyor. YZ işsizliği geliyor mu? Beyinlerimiz tembelleşecek mi? Hangi YZ hangi iş için daha iyi? Bence hepsi ilgi çekici sorular. Ya sizce? Yanlış anlaşılmasın. Hiçbirinin cevabını bilmiyorum. Galiba bilen de yok.
Düşün Damlaları (16)
Bu fena (fâni dünya) mülküne ibretle nazar kıl ey can,
Gafleti eyle heba, hâli (boş) değidir meydan,
Kanı (hani) Sultan Süleyman, kanı İskender Han,
Sad-hezar ömrü sürur ile (sevinçle) geçirsen bir an,
(Yüz bin sene süren bir ömür bile, geçici olduğu için, bir an hükmündedir.)
Ne güle bülbüle bâki, a gözüm bağ-ı cihan (cihanın bağı),
Kime yâr oldu? Muradınca felek-i devr-i zaman (dünya).
x
Tama’ ve hırsa uyup nefis ile makhur olma (kahrolma),
Rahatın zail (yok) olur nam-ı meşhur (ünlü) olma,
Sohbet-i ârif-i billaha (Allah’ı bilenin sohbetine) eriş, dûr (uzak) olma,
Saltanat-ı mesned-i dünya (dünyaya dayanan saltanat) ile mağrur olma.
x
Bu şuûn (olaylar), bu âlem,
Bî-sebat ü bî-kadem, (sebatsız ve devamsız)
Nerde Havva, Âdem,
Varsa aklın ey dedem.
Dem bu demdir, dem bu dem!
Dem bu demdir, dem bu dem!
x
Ya Rab! Hayatta nedir bu lezzet?
Hayata rapteden (bağlayan) bu garip kuvvet!
Hayat ki bî-beka (bekasız), pür-dert ve keder, (dert ve keder dolu)
Yine emel o, nedir bu hikmet?
Bir an bırakmaz insanı rahat,
Bin türlü alâm (elemler), derd-i maişet (geçim derdi).
Çocukluğunda ağlar beşikte,
Feryatla geçer o vakt-i ismet (masum çocukluk zamanı)!
Civanlığında (gençliğinde) bin türlü amâl (emeller),
Şeyhuhetinde (ihtiyarlığında) bin türlü mihnet (sıkıntı).
Vakt-i ecelde (ecel zamanı) mazi bir an,
Bir an için mi bunca sefalet?
Hatifî (gaipten gelen) bir ses verdi cevabı,
Dedi: “Hayatta bu zevk ve kıymet;
Âkiller (akıllılar) için seyr-i bedayi’ (eşsiz güzellikleri seyir),
Câhiller için yemekle şehvet!”
x
Hep ikilik, birlik için,
Bak iki göz, bir görüyor!
Birlik ise, dirlik için,
Bak iki göz, bir görüyor!
Şirkten (Allah’a ortak koşmaktan) eyle hazer (kaçın),
Vaktini boş etme güzer (boş geçirme).
Âleme bir eyle nazar (bir bak),
Bak iki göz, bir görüyor!
(Şehbenderzâde, Filibeli Ahmed Hilmi: A’mak-ı Hayal / Hayal Derinlikleri’nden.)
Haydi Zenginler, Pamuk Eller Cebe!
Amacım, kişiyi övmek değil, yapılan güzelliği, iyiliği yüceltmek, paylaşmak. Ortada güzel bir eser varsa, müessirini de bilmek gerek: Adı, Murat Ülker.
Murat Ülker, hayırsever bir aileden geliyor; iş adamı, Türkiye’nin vergi rekortmeni. Dünyanın sayılı zenginleri arasında. Diğer zenginlerden farklı bir profili var; iyi bir entelektüel. Düşünüyor, yazıyor, yönetiyor… iyi bir takım kurucusu, lider.
Bir süredir Murat Ülker’in blog yazılarını takip ediyorum. Yazılarının her biri emek mahsulü, dolu dolu. İstifade ediyorum. Dil, yönetim, kişisel gelişim, iş hayatı, teknoloji, inovasyon … alanlarında ufuk açıcı yazılar yazıyor. Değerlerimize bağlı, insani tarafı kuvvetli, olaylardaki gidişatı okuyabilen nitelikleri ön plana çıkıyor. Özellikle sosyal içerikli projelerde öncü ve destekleyici olduğunu eskiden beri duyuyorum, biliyorum.
Sahibi bulunduğu holding bünyesinde yeni bir eylem başlattığını onun sosyal medya mecralarından öğreniyorum: “Mutlu et, mutlu ol.” İngilizce slogan haline getirmişler: “Make happy, be happy.” Projenin uluslararası boyutta olduğunu anlıyorum.
Projeye inanmış bir ekibi var, liderliğini kendisi yapıyor. “Mutlu Et, Mutlu Ol” kampanyasının Yıldız Holding tarafından gerçekleştirilen bir sosyal sorumluluk projesi, amacının da insanların birbirine olan iyi niyetini ve destekleyici tutumlarını artırarak toplumsal mutluluğu güçlendirmek olduğunun tespitini yapıyorum.
Bu proje kapsamında bugüne kadar, insanların iyilik üzerine düşünmelerini teşvik eden çalışmalar yapıldığını, ihtiyaç sahiplerine maddi ve manevi destekler verildiğini, iyiliğin ve mutluluğun yaygınlaştırılması amacıyla çeşitli atölye çalışmalarının, eğitim programlarının gerçekleştirildiğini, gıda, su, toprak tasarrufuna yönelik kampanyaların düzenlendiğini öğreniyoruz.
Duygular bulaşıcıdır: İyilik yapan, iyilik bulur; mutlu yapan, mutlu olur. Tebessüm, sadakadır, demiş Peygamber’imiz. İşin hem psikolojik hem dini boyutu var. İnanmış kişi olmak, işte budur.
Zengin birine nasıl bu kadar zengin olabildiğini sormuşlar. “Ben Allah’la yarıştım. “Ben verdim, Allah da bana verdi, ben verdim o yine verdi, O beni geçti.” diye cevap vermiş.
İyilik yapmak, kişiye uzun soluklu mutluluk sağlar. Önce beyinde karar vermek lazım, “Ben iyilik yapacağım, iyi insan ve iyilerle beraber olacağım.” demek lazım. İyilik, kişiye kendini iyi hissettirir, stresi, kötümserliği azaltır veya yok eder. Vadideki yankı gibidir iyilik. Yalnızlıktan da kurtarır bizi. Kişinin kendine güvenini, saygısını artırır. Bir işe yaramanın övüncüyle mutlu, yeni güzel projelerin kahramanı yapar. Başlamasına neden olduğumuz bir iyiliğin devamlılığını görmek daha da bahtiyar eder bizi. Öldükten sonra da devam edecek sadakamızdır kalıcı iyilikler.
Bir gönle girmenin, bir muhtaca yardım etmenin ötesinde ne olabilir yaşamanın amacı? Namaz, oruç, zikir zaten bir hesaplaşma, gönle girme ritüeli değil mi? Bizi kötülüklerden alıkoymayan, iyiliğe yönlendirmeyen ibadetler yüzümüze vurulmayacak mı?
Boş bir sevda değildir insanları mutlu etmek. Kişinin nefsini ezmesi, kendini aşmasıdır. Düşmana karşı kazanılmış zafer, terfi edilmiş en yüksek rütbedir. Cömertliktir bu makamın adı. Bu yolculuğu hayırlısıyla bitirmek, sonuna kadar götürmek, herkese nasip olmaz. İyiliksever, cömert insanın ayrıcalıklı yeri vardır vicdanlarda, gönüllerde.
İyilik yapmak, bir bakıma zorunluluktur. Hem psikolojik hem sosyal hem ekonomik zorunluluktur. Zengin biri, yaptığı yardımlarla aslında kendini zengin edenlere karşı borcunu ödemiş olur. Onlar sayesinde zengin oldu o kişi. Bir kişi cimriyse aynı zamanda zalimdir, hırsızdır. Sermaye, emanettir; sermayesini dağıtan kişi, emaneti sahibine iade etmiş sayılır. Sosyal adalet, bu idraki gerektirir.
Cömertlik, toplum barışının anahtarıdır; bencillik ise toplumdaki huzurun zehridir. Karun isimli biri varmış bir zamanlar. Hazinelerinin anahtarlarını katar katar develer taşırmış. Karun, şimdi kötülüğün örneği olarak dilden dile dolaşıyor. Kaç kişi Karun rol modeliyle anılmak ister, cömertliğiyle bilinen Hz. Ebubekir varken?
Mutlu etmek ve mutlu olmak, sadece slogan olarak kalmamalı, bir görev olmalı. Mutlu edenler, görevini yapanlar, borcunu ödeyenler, ayrıcalıklı grupta yer alanlardır. “Bekara karı boşamak kolay” denir, olamayanı vermek de böyle. Varlıklı insanların cömert davranması daha zordur, bir imtihandır onlarınki. Duamız, “Allah, cömertlere daha çok versin.” olmalı.
Hiçbir bekçi, kendisine emanet edilen malın sahibi değildir; biz de zenginliğin sahibi değiliz. Servet emanettir. Emaneti sahibine vermek, kişiyi rahatlatır, mutlu eder. Zenginlerimizin cömertlik eğitimine ihtiyacı var. Onlar, toplumdaki gerilimi bertaraf eden akım koruyucularıdır, emniyet supaplarıdır.
Vererek mutlu eden, mutlu olanların, rol modellerin sayısını artırmalı, mevcutların kıymetini bilmeliyiz. Düşmanlığa değil, barışa ihtiyacımız var. Haydi zenginler, eller cebe!
Yeni Cumhur İttifakının Öcalan Görüşmesi
TBMM’de yeni açılım sürecini yürütüyor gözüken Komisyon İmralı’ya gidip, ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü, teröristbaşı Öcalan ile görüşme kararı aldı. Komisyonun aldığı karar AKP+MHP+DEM’ in oylarıyla kabul edildi.
İYİ Parti zaten baştan komisyona üye vermedi. İmralı’ya gidilmesine de karşı.
CHP İmralı’ya milletvekili göndermeyeceğini açıkladı ve kapalı yapılan toplantıya katılmadı.
Yeni Yol Grubu (SP+Deva+Gelecek Partileri) oylamada çekimser kaldı ama İmralı’ya milletvekili göndermeme kararı aldı.
AKP’den Hüseyin Yayman, MHP’den Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız ve DEM Parti’den Gülistan Koçyiğit’in İmralı’ya gideceği kesinleşti.
Bu heyetin teröristbaşı ile görüşmesinin görüntüleri, AKP ve MHP seçmeni için çok sarsıcı olacağından, ziyaretin görüntüleri halkımızla paylaşılmayacak. Resim paylaşılsaydı AKP+MHP+DEM= Yeni Cumhur İttifakı görsel olarak hafızalarda daha kolay yerleşmiş olacaktı.
Bu tarihi ziyaret toplum için bir turnusol işlevi görecektir. Halkımız bundan böyle Cumhur İttifakı’na DEM Parti’nin de katıldığını değerlendirecektir.
********************************
Öcalan: Komisyon Gelmek Zorunda
30 Mayıs 2025 tarihinde sızdırılan İmralı tutanaklarında, Öcalan diyor ki, “komisyon gelecek, onlarla tartışacağım. Gelecekler, Kürtleri eşit yurttaş olarak kabul ediyor musunuz diye soracağım. Bu sorunu çözmezseniz savaş kapıda, bu uyarıyı yapacağım.”
İmralı’daki o heyet soruyor Öcalan’a. “Peki komisyon gelecek mi? Gelmezse ne olacak?”
Öcalan cevap veriyor: “Gelmek zorundalar.”
Anlaşılan Öcalan’a birileri 30 Mayıs 2025 tarihinden önce Komisyonun ayağına getirileceğine dair söz vermiş.
Öcalan Komisyonu ayağına getirtmekten mutlu olacaktır. Çünkü TBMM Komisyonu’nun İmralı’ya gitmesi, kendisini “siyasi muhatap/müzakere ortağı” statüsüne yükseltecektir.
********************************
PKK Silah Bırakmadı, Bırakmayacak
Anlaşılan, MHP ve AKP Öcalan’ın “Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim” sözüne inanmış.
“Sen yeter ki PKK ve uzantılarının kendini lağvetmesini sağla, biz de senin ‘hukuki ve siyasi alanda’ taleplerini yapalım” sözünü vermişler.
Hatırlayalım, Devlet Bahçeli “PKK bütün uzantı ve gruplarıyla silah bırakmıştır” dedi.
12 Mayıs 2025 tarihinde CB Erdoğan, PKK’nın silah bırakma kararını, “Kuzey Irak Suriye başta olmak üzere örgütün tüm uzantılarını kapsayan bir karar” olarak nitelendirdi.
Oysaki, SDG/ YPG elebaşı Mazlum Kobani “Hayır, Öcalan çağrısı Suriye’yi kapsamıyor” dedi.
Kandil de (Duran Kalkan) “Her şey Önder Apo’nun fiziki özgürlüğüne bağlı. Bu gerçekleşmeden somut gelişme olmaz” diye direndi.
Devlet Bahçeli ve CB Erdoğan’ın açıklamalarına rağmen, örgütün ve uzantılarının kayıtsız şartsız silah bırakacağı iddiası gerçekleşmedi.
Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “örgüt üyelerinin Suriye’yi terk etmediğini görüyoruz. Hatta Avrupa’dan ve Irak’tan PKK’lılar gelmeye devam ediyor” diye açıkladı.
********************************
Devleti Dönüştürüyoruz
İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Cenk Özatıcı açıkladı: 05 Mayıs 2025 tarihinde Öcalan İmralı’dan Kandil’deki PKK elebaşıları ile bir telekonferans toplantısı yapıyor. (Gazeteci Amberin Zaman da Abdullah Öcalan’ın Kandil’deki PKK liderliğiyle doğrudan bir telefon görüşmesi yapmasına izin verildiğini yazmıştı.)
Tabi bu görüşmeler devletin izni ve gözetimi altında yapılmış olmalıdır.
Bu görüşmede Öcalan şöyle diyor: “Türkiye’ye söylüyorum. Türkiye için bu yıl parçalanma yılıdır. Eğer çözüm getirilmezse Türkiye sorun yaşar. Ben ayakta tutuyorum. DEVLETİ DÖNÜŞTÜRÜYORUZ. Bizim diyalog halinde olduğumuz bu DEĞİŞEN DEVLETTİR.”
Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü terör elebaşına, siz “kurucu önder” derseniz, O da böyle “Türkiye Cumhuriyeti devletini dönüştürme” cüretini kendinde bulur.
Bu süreci bize dikte edenlerin amacı terörü bitirmek değil, PKK’nın terör yoluyla elde edemedikleri taleplerini gerçekleştirmektir. Yani devlete kurucu ortak olma, devleti bölünmeye götürecek federasyon veya özerk yerel yönetimler yapılanması oluşturmak, Türkçe dışında eğitim dili yoluyla Türkler ve Kürtlerin ruhen ve fiziken ayrılmasının alt yapısını oluşturmaktır.
********************************
2013 ve 2025 Çözüm Süreçleri
2013 yılındaki Çözüm Süreci, büyük oranda AK Parti hükümetinin inisiyatifi olarak algılandı. Devletin güvenlik bürokrasisi (MİT) aracılığıyla yürütüldü. Milletin sevmediği “Akil İnsanlar” grubu ile halk ikna edilmeye çalışıldı.
2025 yılı, Ortadoğu’da sınırların ve güç dengelerinin değiştiği bir dönem oldu. Uluslararası güçlerin bölgedeki öncelikleri de değişti. ABD’nin Kuzey Irak ve Suriye’deki otonom yapıların geleceğini belirleme, Kürtler için bölgesel bir entegrasyon projesi uygulama çabasını artırdı. Türkiye bu alanda baskıya maruz kalmakta.
Türkiye’de iktidar kanadının başlattığı 2025 çözüm sürecinde güvenlik bürokrasisi arka planda kaldı. MHP lideri Devlet Bahçeli ve TBMM Komisyonu öne çıkarıldı.
Bu süreçte de devlet (Erdoğan+Bahçeli), Öcalan’ı Kandil’e karşı bir kaldıraç olarak kullanmaya kararlı. Ancak PKK uzantılarının (özellikle Suriye’deki uzantısı SDG/YPG’nin) Öcalan’ın çağrısıyla silah bırakması imkansızdır.
Çünkü ABD’nin SDG/YPG’ye verdiği görev bitmemiştir. ABD bu örgüte yaptığı yatırımı Suriye devletini yeniden yapılandırma amaçlı yapmıştır. ABD, buradaki yapılanmayı Türkiye’nin de tanıması ve iş birliği yapmasını dayatacaktır.
********************************
İmralı Heyeti Yargılanır mı?
Yürütülen süreç siyasi bir kararın eseridir. Süreç kapsamında olmasa, Bahçeli, MHP ve AKP kanadından Öcalan’a dair söylenen sözlerin çoğu “terör örgütü propagandası yapma suçu”, İmralı ziyaretleri ve Öcalan’ın görüşünü almak ve paylaşmak anayasal suç veya “terör örgütüne yardım/yataklık” kapsamında değerlendirebilir.
İlk süreçte sürecin aktörleri yasal koruma altına alınmıştı. (2014 yılında kabul edilen “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair 6551 Sayılı Kanun” ile.)
Bu kanun, çözüm süreci kapsamında görev alan kamu görevlilerine hukuki, idari ve cezai muafiyet sağlamaktadır. Şimdiki Komisyon üyeleri bu kanun hükmünden yararlanabilir mi? Bu tartışmalı.
Hatırlatalım, ilk süreçte devletin görevlendirmesiyle Sırrı Süreyya Önder İmralı ile Kandil arasında kuryelik yapmış ve Öcalan’ın bildirisini Nevruz mitinginde okumuştu. Süreç başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, bu kanuna rağmen, S.S. Önder 3,5 yıl ceza almaktan kurtulamamıştı. Üstelik o cezayı veren hâkim, şimdiki siyasi davaların çoğunun iddia tarafını yürüten İstanbul C. Başsavcısı Akın Gürlek’ti.
Öğretmen Olmak
“Hiçbir zaman gül yağmaz. Daha çok gül istersek, daha çok fidan dikmemiz gerekir.” George Eliot
“Eğitim”, hayata ve topluma intibak edebilmenin ortak adıdır. Eğitim insan yaşamında önemli bir olgudur. Günümüzde, hem kişinin mutluluğu, hem de milletin geleceği ve refahı bakımından özel bir önemi vardır.
Eğitimin, yalnızca kalkınma çabasında olan ülkeler için değil, kalkınmış ülkeler için de geleceğin toplumunu biçimlendirmede en önemli araç olduğu bir gerçektir.
Eğitim, öğrencileri bilgi yüklenen değil, merkeze alan, öğrenmeyi öğrenen, kişilikleri gelişmiş, yeteneklerini kullanan, problem çözen, analiz ve sentez yapabilen, akılcı, yapıcı, duygu ve düşünceleri dengeli, sevgi dolu, hoşgörülü, ulusal ve evrensel değerlere saygılı vatandaşlar olarak yetiştirmelidir.
Eğitimin en önemli amacı, çocuklarda, “doğruya, iyiye ve güzele” olan eğilimin güçlendirilmesidir. Bunun için çocukları; “düşünmeye, araştırıp keşfetmeye” teşvik etmeli, onlarda gerçeği keşfetmenin zevkini ve neşesini uyandırmalıdır.
Günümüzde; bilgiyi taşıyan ama kullanamayan değil, nasıl öğreneceğini bilen, gerçek bilgilere ulaşabilen, bildiği gibi davranan, düşünerek yeni bilgiler üretebilen, sorun çözen bireylere gereksinim duyulmaktadır.
Eğitim, bütün toplumların temel sorunlarının başında yer almaktadır. Bu temel sorunun ana öznesi de hiç kuşkusuz “öğretmen”dir.
Bir ülkenin kalkınmasında, nitelikli insan gücünün yetiştirilmesinde, toplumdaki huzur ve sosyal barışın sağlanmasında, bireylerin sosyalleşmesi ve toplumsal hayata hazırlanmasında, toplumun kültür ve değerlerinin genç kuşaklara aktarılmasında öğretmenler başrolü oynamaktadır.
Öğretmen, hayat boyu öğrenen, her fırsatı bir öğrenme kaynağı olarak değerlendiren ve kendisini sürekli yenileyip sınayan kişi olarak örnek olma durumundadır.
Milletlerin ruh ve karakterini şekillendirmede etkin rol oynayan öğretmenlerin bu işlevlerini yerine getirebilmesinde üretkenliğinin önemli bir etkisi vardır. Bu işlevini layıkıyla yerine getiren öğretmenler için; “bütün bir toplum onların eseridir” denilebilir.
Bunu en iyi biçimde yapabilmek için de öğretmenin çağı yakalamış, gelişme ve yeniliklere açık, kendini devamlı yenileyen bir yapıda olması gerekmektedir. İstenmeden de olsa insan eğitiminde yapılacak bir hata, sadece yetiştirilen bireye zarar vermez. Aynı zamanda toplumun geleceğini de olumsuz yönde etkileyecek sonuçlar doğurur.
Bireye yapılan yatırım, uzun vadede verim alınacak bir yatırımdır. O yüzden yapılacak bir hata, ya da yanlışlık, toplumları felakete götürecek sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle öğretmenlerin çağın ilerisinde bir eğitim anlayışına sahip olması beklenmektedir.
Çocuklar, değer gördükleri, sevildikleri ve kendilerini güvende hissettikleri, destekleyici ortamlarda keşfederler ve sunulan öğrenme fırsatlarını değerlendirirler. Bu destekleyici ortamın en önemli bileşeni ise öğretmen ile çocuk arasında kurulan tutarlı ve güvenli ilişkidir.
Çocuklara önem ve değer veren öğretmen, kendini onlara sevdirecektir. İşte bu sevgi, eğitim ve öğretim ortamının ön koşuludur. Bu yüzden okulları yönetici ve öğretmenlerle bir sevgi yuvası haline dönüştürmek gerekmektedir.
Bakışlarında tatlı pırıltıyı, dudaklarında sıcak tebessümü ve davranışlarında ilgi ve alakayı eksik etmeyen bir öğretmen, okulunu ve sınıfını sevgi bahçesine çevirir.
Kelebekler ışığa koşuştuğu gibi, çocuk yürekler, genç kalpler de sevgiye koşar. Sevgi dolu bir öğretmen ışık demektir. Öğrencileri onu arar ve sorarlar. Öğrencileri öylesine bağlıdır ki, “öğretmenim!..” deyince, gözlerinde sevinç ışıkları yanar. Ona kavuşmak, elini tutmak ne kadar anlamlıdır.
Öğretmen yalnızca bir insan yetiştirmiyor. O bir dünya büyütüyor, bir dünya yetiştiriyor. Çünkü insan bir dünyadır. Cismiyle, ruhuyla, hayaliyle, idealiyle ve beklentileriyle bir dünya.
Çoğu zaman kâinata sığmayan bir dünya. Sevgiyle temeli atılan, sevgiyle örülen, sevgiyle kurulan bir dünya. O dünyada her güzellik bulunacaktır. Saygı, sevgi, hoşgörü dayanışma ve fedakârlık bulunacaktır.
Eğitimin mayası sevgi ve şefkattir. Eğitim sevgiyi öğretmeli ve sevgiyle yapılmalıdır. Özellikle çocukların sevgiye daha çok ihtiyacı vardır. Onlar sevgiyle büyür ve sevgiyle eğitilirler. Eğitim ve Sevgi, bir araya getirilmesi gereken en uygun iki sözcüktür.
Kişiler arası ilişkiyi, barışı, güveni, fedakârlığı hoşgörüyü, başarıyı oluşturan önemli özelliklerden biri sevgidir. Sevginin olduğu alanlarda; “yenilikler, güzellikler ve başarılar” vardır.
Ümidimizi, yaşama sevincimizi, güçlülüğümüzü sevgilerden elde ederiz. Duyguların en yücesi, en anlamlısı sevgidir. Sevgi faktörü öğrenmeyi kolaylaştıran en önemli unsurdur.
Öğretmenler öğrencilerini sevgi dünyasında gezdirerek eğitmelidirler. Gönül kapılarını onlara açık bırakmalıdırlar. Onlar bu kapıdan girerler ve öğretmenlerinin sevgi bahçelerinden istedikleri bilgi çiçeklerini dererek kolayca öğrenirler.
Sevgi yoluyla girilebilen gönül kapısını öğrencilerine kapatan öğretmenin onlara öğretmeye çalıştığı bilgiler taşın üzerine ekilmiş tohumlara benzer. Böylesi tohumlar asla çimlenemez.
Sevgi ile yetiştirilen ve bu şekilde büyüyen bir yetişkin, davranışlarında sevgi yöntemini kullanır, olaylara ve kişilere sevgi gözüyle bakmaya çalışır.
Sevgi ve güven duygusu kırılmalarının onarımı mümkün değildir. Ruhsal anlamda; güvensizlik ortamında sevgi yeşeremez. Sevgisiz ve güvensiz bir ortamda insan yapayalnızdır.
“Sağlıklı, tutarlı, bilimsel ve çağdaş bir eğitimin gerçekleşmesi”, öncelikle çocuklarımıza koşulsuz sevgi, hoşgörü ve doğru bir disiplin anlayışıyla yaklaşmamıza ve onlar için etkili bir model olmamıza bağlıdır.
Türk Eğitim Sistemi’nde bizim ivedilikle, sevgiyi eğitimin her alanına yansıtmamız gerekmektedir. Bu da ancak, seven ve sevmesini bilen öğretmenler tarafından gerçekleştirilebilir.
Çünkü seven öğretmen, sevilen öğretmen demektir. Sevilen öğretmen ise; öğrencisine en güzel “sevgi eğitimi”ni sunan kişidir. Yani; “sevgi öğretmeni” dir.
Yılda bir gün değil, her zaman ve her koşulda öğretmenin değerini bilmemiz, değerli olduğunu ona hissettirmemiz, en uygun ortamlarda görevini huzur içinde başarı ile yapabilmesi için maddi ve manevi engelleri ortadan kaldırmamız elzemdir.
Tüm öğretmenlerimizin “öğretmenler günü” nü kutluyor, sağlıklı, huzurlu, başarılı çalışmalar diliyorum.
Sevgiyle kalın…

