16.7 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 52

İrfan-ı  İdhal

Bir bak, farkı nedir hâkirle üstünün?

Bakmak elzem ki yıkıldık büsbütün!

O pembe, yeşil, sarı, mavi, muzrar,

Aman yandık ki zarar üstüne zarar!

İki kefesi var, kulbu, tutan el âmâ yersen.

Güneş sızıyor göze hele bir şey dersen.

Verdik teraziyi, izniyle binlerce râzinin

Yok yok, biz üstüne oturduk terazinin!

Kimin Arkasında Kim Var?

Okuyucu köşe yazılarında güncellik bekler. Hiç olmazsa çoğunlukla siyasetten bahsetmesini, siyasilerden haber vermesini ister. Eh okuyucu karşısında boynumuz kıldan ince. Güncellik ederken bir de polemik patlatırsam. Hele hele başımı belaya sokmayacak ölçüde birilerini itibarsızlaştırır, “aslında” ne mal olduklarını faş edersem tadından yenmez. “Tadından yenmez” yenmesine de bu yapıya yaklaşan yazılar, hele yazarı bensem, ağzımda lezzet değil kekremsi bir tat bırakıyor.

Yok benden öyle “kodu mu oturtan” yazar olmaz.

Bu köşedeki ilk yazımın başlığı kurnazcaydı: KARAR Verdim Aktüel Yazmaya. Fakat yazının metninde bir açıkgözlük yapıp, ama, diyordum, sizin aktüelinizle benim aktüelim aynı olmayabilir.

Gerçekten benim aktüelim çoğu zaman televizyonlarda izlediğiniz, dört-beş uzmanlı aktüalite oturumlarının aktüalitesinden farklı. İtiraf edeyim: İnsanların hatalarını yakalayıp teşhir etmek pek hoştur. Eleştirdiğiniz adamın hemen bir tık üstüne çıkarıverirsiniz. Statü kazanırsınız. O yüzden, hatasını yakaladığınız kişi ne kadar yüksekse onu tenkit de o kadar kazançlıdır.

Kimin arkasında kim var?

Hataya bir de kasıt eklerseniz, iş daha da tatlanır hâle gelir. O hata yapıyor… Ama aslında hata yapmıyor. Aldığı talimatı uyguluyor. Yaa… O falanın adamı. O falan da filanın adamı. Böyle bir “arkasında kim var” zinciri kurarsanız macera veya polisiye film seviyesinde bir heyecana yelken açarsınız. Onun arkasında şu var, onun da arkasında öbürü…

Bir salon toplantısıydı. Bir kuruluş muydu, şahıs mıydı hatırlamıyorum, eleştiriliyordu. Konuşmacı, “Onun arkasında falanca var.” dedi. Protokol sırasında oturan dinleyicilerden biri, “Falanca’nın da arkasında filanca var…” diye devam etti. Konuşmacı yangına körükle gidiyordu ve gizli faile gizli fail ekliyordu. Ben de fena hâlde sıkılıyordum. Makul konuşmalar, çözümlemeler dinleyeceğim ümidiyle gelmiştim. Onun yerine komplonun teselsül zinciri uzuyordu. Nihayet el malum, “Onun da arkasında İngilizler var.” telaffuz edildi. Protokol sırasındaki dinleyici bu belirlemeye, cevabını bildiği” bir soruyla karşılık verdi: “Peki, İngilizlerin arkasında kim var?”. Dayanamadım ve oturduğum yerden bağırdım: “Ben varım!”. Bazen gençleşir ve böyle saçma sapan çıkışlar yaparım. “Ben varım!” atışmayı kesti. Hani “Deli deliyi görünce değneğini saklar.” kuralı gereğince daha makul sözler edilmeye başlandı.

Sizin bilmedikleriniz var

Köşe yazısına dönelim. Demek ki neymiş: 1. Adamın hatasını ifşa edeceksiniz. O hata yaptığı ve siz de o hatayı yakaladığınıza göre siz ondan akıllısınız; statünüz ondan yukarıda. Akıllılığınızı ispat etmenin kısa yolu. 2. Adamın arkasındakini, daha da iyisi, arkasındakinin arkasındakini göstereceksiniz. Otoritenize bir de heyecan katacaksınız. Statik otoriteyi kim ne yapsın? Dinamik otorite istihbarat teşkilatı gibi olmalı.

Bu kurallar bizim siyasilerin önemli bir kısmı için de geçerli. Siyasette başka bir yazarı değil, öteki partinin adamını hedef alacaksınız. Tık, siz ondan akıllısınız. Tık, siz daha yukarıdasınız. Adamın arkasındaki zinciri ifşada siyasette daha avantajlısınız. Çünkü zinciri sadece ima etmeniz yeterli. İşin mahkemesi var, şikâyeti var. Yazılı polemikte bunlardan az biraz tırsarsınız. (Tabii iktidar yandaşıysanız tırsmanız da gerekmez. Kimse saat 4’te kapınıza dayanıp sizi gözaltına almaz. Ne yani? Türkiye bir hukuk ülkesidir.) Fakat siyasette, yazıda bulunmayan iki kaçamak daha var. Biri, “Sizin bilmediğiniz şeyler var” dersiniz. Afiyetle yerler. Öyle ya. Siz devlet adamısınız. Değilseniz de ilerde olma ihtimaliniz var. Bu yüzden her şey açık açık söylenmez. Alelade halkın bilmedikleri var. Bilmeleri de gerekmez. Ama siz ötekinin arkasındakileri ve onun da arakasındakileri biliyorsunuz ama söylemezsiniz.

M16 Belek’te

Ben hiç mi güncel yazmıyorum? Demek istediğim, ben hiç mi polemik yapmıyorum? Hiç mi insanların hatasından, yanlışından söz etmiyorum. Topluma, ülkeye zararlıysa ve görüyorsam, söylememek, görmezden gelmek de doğru değil. Ama tenkit ettiğim zaman kendimi daha akıllı değil, daha aptal hissediyorum. Lezzet almıyorum, yukarda söylediğim gibi ağzımda kötü bir tat kalıyor.

Peki ne yapmak istiyorum? İnsanların hatalarını, aptallıklarını değil, dehalarını, başarılarını öğrenip yazmak istiyorum. Aptalların bir tık yukarısında değil akıllıların, onları anlayacak kadar yakınında olmak keyifli. O zaman ağzımda kekremsi bir tat değil, keyif verici bir lezzet kalıyor.

Ama kim kimin arkasında da eğlenceli; itiraf edeyim. Hadi bir istihbarat hikâyesi ile bitireyim: 2014-17 arasında Birleşik Krallık’ın Ankara sefiri Richard Moore, Türkçe eğlenceli Tweetler atmasıyla meşhurdu. Bir Twitter sakininin (İmam Ekremoğlu, @mumtazisiksacan) “Başkanım Türkiye üzerinde oyunlar oynuyor musunuz?” sorusuna verdiği cevap viral olmuştu: “Evet. Golf oynuyorum. Belek üzerinde.” Sir Richard Moore, Türkiye’deki görevinin ardından Birleşik Krallık Gizli İstihbarat Servisi’nin (MI6) Başkanlığı’na atandı. Bu yılın Ekim ayına kadar da o göreve devam edecek.

.

Rejimin Meşruiyeti Tartışması

Türkiye’de siyaset ile yargı arasındaki etkileşim son dönemde iyice görünür hale geldi. Hukukun, iktidarın çıkarlarına göre esnetilip bükülmesi, yalnızca muhalefeti değil iktidarın kendi meşruiyetini de tartışılır kılıyor.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve İl-İlçe Seçim Kurulları denetiminde yapılan CHP kongre ve Kurultaylarında yapılan seçimlere mahkemeler aracılığıyla müdahaleler 2017 Referandumunu da tartışmaya açtı.

Bilindiği gibi, 2017’de Türkiye’nin yönetim sistemini değiştiren referandumda YSK, kanunda açıkça “mühürsüz oylar geçersizdir” yazmasına rağmen mühürsüz oyları geçerli kabul etti. Sandıkların kapanmasına bir saat kala YSK’nın aldığı bu karar referandumun sonucunu doğrudan etkileyecek ağırlıktaydı.

Muhalefet bu tutumu “yetki gaspı” ve “hukukun yok sayılması” olarak niteledi. Ancak iktidar YSK kararlarının “kesin ve tartışılmaz” olduğunu ileri sürdü. Eleştiriler “yargıya ve millet iradesine saygısızlık” olarak damgalandı.

Bu tavır, hukukun üstünlüğünden çok fiili durumun meşrulaştırılmasına yönelikti.

****

Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un çok önemli bir tespitini, Arslan Bulut köşe yazısında açıkladı.

Selçuk’a göre, 2017 Referandumunda, YSK’nın mühürsüz oyları geçerli sayan kararı, yalnızca hatalı bir içtihat değil, hukuk dünyasında “yokluk” yaptırımıyla karşılanması gereken bir işlemdir.

Sami Selçuk aynen şöyle söylüyor: “Yüksek Seçim Kurulunun mühürsüz oyları geçerli sayan kararı, ne yazık ki, ‘yetki yağması’yla (salahiyet gaspı) sakat, bu yüzden de hukuk dünyasında hiç ama hiç doğmamıştır.

Çünkü mühürlü oylarla seçim yapılmasıyla ilgili yasa maddesi, yürürlükteki Seçim Yasası’nda, geçmektedir. Yasa maddelerini ise hukuk açısından ya TBMM kaldırır ya da Anayasa Mahkemesi iptal eder. Bir yargılama organı bile olmayan, sadece yargıçlardan oluşan yönetsel (idari) bir kurul olan YSK ise, asla iptal edemez, fiilen ortadan kaldıramaz, dolayısıyla herhangi bir yasa maddesini asla geçersiz sayamaz. Sayarsa, bu işlem hukuk dünyasında doğmaz” diyor.

Özetle; Selçuk YSK’nın mühürsüz oyları geçerli sayarak kanunu fiilen ortadan kaldırdığını, bunun da anayasal düzende yetki gaspı olduğunu savunuyor. Bu durumda 2017 referandumunun hukuken hiç doğmamış sayılması gerektiğini, dolayısıyla o referanduma dayanarak inşa edilen rejimin de meşru kabul edilemeyeceğini belirtiyor.

Böylesine ağır bir hukuki değerlendirme, sıradan bir akademik görüş değil; Türkiye’deki rejime yönelik ciddi bir meşruiyet sorgulamasıdır. 2017’den beri yürürlükte olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin temelinin tartışmaya açılmasıdır.

******************************

Mahkemelerin Parti Kongrelerine Müdahalesi

Bugün başka bir tabloyla karşı karşıyayız. Yasalar çok açıktır: Siyasi partilerin kongre ve kurultaylarının denetim yetkisi YSK’ya (YSK’ya bağlı olan il–ilçe seçim kurullarına) verilmiştir. YSK’nın önceki kararlarında “siyasi partilerin organ seçimleriyle ilgili iptal taleplerinin ancak seçim yargısı tarafından denetlenebileceği” belirtilmiştir. Yani Asliye Hukuk Mahkemeleri’nin bir iptal ve tedbir yetkisi bulunmamaktadır.

Ne var ki son dönemde bu mahkemeler, muhalefet partilerinin kongrelerine ve kurultaylarına doğrudan müdahale ediyor.

CHP İstanbul İl Başkanlığı yönetimi Asliye Hukuk Mahkemesi kararıyla görevden alınıp kayyıma devredildi.

Bugün de (15/09/2025) CHP Kurultayı’nın geçersiz sayılması (mutlak butlan) ve parti yönetiminin önceki yönetime (Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine) devredilmesi talepli dava görüldü. Dava 24 Ekim’e ertelendi. Bu arada, 21 Eylül’de, CHP’li delegelerin çağrısıyla olağanüstü kurultay yapılmış olacağından, bu dava konusuz kalacak.

Asliye Hukuk Mahkemeleri’nin CHP kongrelerine ve kurultayına müdahale etmesi, yalnızca hukuki yetki gaspı değil, aynı zamanda siyaset sahnesinde tuhaf sonuçlara yol açabilecek bir gelişme. Çünkü bu mantık kabul edilirse, yarın başka bir mahkeme çıkıp 2017 referandumunu “mühürsüz oylarla yapıldığı için yok hükmünde” olduğu tespitini yapabilir. Böyle bir durum ülkede tam bir kaos yaratır.

Bu tablo, iktidarın “yargıya saygı” gerekçesiyle savunduğu mahkeme müdahalelerinin aslında kendi meşruiyetini de tartışmaya açabileceğini gösteriyor.

******************************

Çifte Standart

Ortada çarpıcı bir çelişki var: 2017’de iktidar, YSK’nın tartışmalı kararını “kesin” diye savundu ve YSK’yı eleştiren muhalefeti “meşruiyet düşmanı” ilan etti. 2025’te ise Asliye Hukuk Mahkemeleri’nin, açıkça kendi yetki alanını aşarak verdiği kararlar “yargıya saygı” gerekçesiyle savunuluyor.

Yani iş iktidarın lehineyse karar “kesin”, muhalefetin aleyhineyse “saygı duyulmalı” deniyor. “Nalıncı keseri gibi” yontan bu yaklaşımın adı açıktır: çifte standart.

Bugün iktidar bu yöntemle rakiplerini zor durumda bırakıyor olabilir. Ancak uzun vadede bu tutum, en çok iktidarın kendi meşruiyetini aşındırır. Çünkü:

Hukukun güvenilirliği kalmadığında, iktidar kendi dayanağını da zayıflatır. İşte şimdiden 2017 referandumu ve sonuçlarının meşruiyeti tartışmaya açılmıştır. Yarın başka bir mahkeme iktidarın işine gelmeyen bir karar aldığında, bugünkü “yargıya saygı” argümanına sığınabilir mi?

Nitekim daha önce Anayasa Mahkemesi ve AİHM Kararlarını uygulamayan iktidarın, daha önce bir AYM kararı için “uygulamıyorum, saygı da duymuyorum” diyen R. Tayyip Erdoğan’ın ve “AYM kapatılsın” diyen Devlet Bahçeli’nin “yargıya saygı duyulsun” çağrıları karşılık bulmuyor.

Toplum nezdinde adalet duygusu sarsıldığında, yargıya ve seçim güvenliğine inanç yitirildiğinde, yargıya ve iktidara saygı duyulmaz.

Uluslararası alanda, Prof. Dr. Sami Selçuk gibi hukukçuların “günümüzde yaşanan rejim, hukuk açısından asla meşru değildir” gibi değerlendirmeleri, Türkiye’nin demokrasi sicilini zayıflatıyor. Bu da iktidarın dış politika manevra alanını daraltır.

Hukuku araçsallaştırmak kısa vadede kazanç sağlasa da uzun vadede rejimin meşruiyetini kendi ellerinizle tartışmaya açarsınız.

2017’de atılan adım hukuken “yok hükmündeydi.” Ama “atı alan Üsküdar’ı geçmişti.”

Bugün de muhalefet partilerinin kongrelerinin geçersiz sayılması, CHP’ye mahkeme eliyle kayyım atanması aynı çizginin devam ettirilmesi gayretidir.

Ama bakın Sami Selçuk gibi bir saygın hukukçu bu örnekten hareketle “Türkiye Cumhuriyeti hukuk içinde bir rejimle yönetilmemektedir” diyerek bu meseleyi tartışmaya devam ediyor.

Türkiye ancak her durumda ve herkes için tek bir hukuku uyguladığında nefes alabilir.

Schrödinger’in Kedisi

Pazar yazımı, bazen Sean Carroll’a bazen Steven Weinberg’e atfedilen, “Determinizmin duvarında Planck sabiti kadar bir çatlak var.” sözüyle bitirmiştim. (Sahi, ay tutulması nasıldı?)

Bazıları, “İşte”, dedi, “Tanrı, kâinata o çatlaktan müdahale ediyor.” Bazıları da buna çok kızdı ve “Siz Tanrı’yı çatlaklarda mı arayacaksınız!” diye çıkıştı. Bir de benim gibiler var. “Bazı değişken çiftlerini aynı anda ölçememek, determinizmi yıkmaz.” diyenler. Bir kere, aynı anda ölçebileceğiniz bir, iki… Çok değişken bulabilirsiniz ve bunlar sistemi eksiksiz tanımlayabilir. Yani tabiatı belirtmek için yer ve hız yegâne parametre değildir. Bir de kuantum mekaniğinde, dalga fonksiyonu dediğimiz bir şey var ki bunu hıza gerek kalmadan, sırf yere göre yazabilirsiniz.  Veya hiç yeri kullanmadan sırf hıza göre de yazabilirsiniz. Dalga fonksiyonunu biliyorsanız sistem hakkında her şeyi biliyorsunuz demektir. Daha da önemlisi, dalga fonksiyonunun zaman içinde nasıl değişeceğini de biliyoruz. Dalga fonksiyonu determinizme uyar.

Hem orada hem burada

Çift yarık deneyi Kuantum teorisinin bir başka kapıdır. Işık bazen dalga, bazen tanecik gibi davranır ya. Bunun gibi: Madde de bazen tanecik, bazan dalga gibi davranır. Işıkla ilgili eski bir deney var; Young’ın çift yarık deneyi. Bir levhaya iki ince yarık açın. Levhanın bir tarafına bir ışık kaynağı koyun. Yarıklardan geçen ışığın bazı yerlerde kuvvetlendiğini, bazı yerlerde de karardığını görürüz. Nasıl görürüz? Mesela çıkan ışığı duvara yansıtırız. Veya daha iyisi bir fotoğraf filmi koyarız… Bu deney kimseyi yerinden hoplatmadı. Işık dalgadır deniyordu zaten. Eh, iki yarıktan çıkan dalgalar girişim yapacak ve bazen birbirini kuvvetlendirirken bazen yok edecekti. İzmir Atatürk Lisesinde hocamız girişimi, su yüzeyinde titreşen iki telle bize göstermişti. Şekilde bir Young girişimin gerçek fotoğrafını görüyorsunuz.

İnsanları yerinden hoplatan, aynı deneyin ışıkla olduğu gibi maddeyle de yapılabilmesiydi! Çift yarığa ışık değil de elektron yollarsanız yine girişim oluyordu. Daha da heyecanlısı var… Çift yarıktan geçen elektronlar birbiriyle mi girişim yapıyordu? Herhâlde evet. Peki deneyi çok yavaşlatır ve elektronları tek tek yollarsak? Dakikada bir elektron gönderirsek? Bir sonraki elektron yola çıkana kadar bir önceki çoktan işini bitirip fotoğraf filminde görüntüsünü bırakmıştır. Yine girişim. Tekrar soralım: Elektron kiminle girişim yapıyor? Kaçınılmaz cevap: Kendi kendisiyle. Yani elektron aynı anda iki delikten birden “geçiyor” ve birinden geçen kendisiyle öbüründen geçen kendisi girişim yapıyor. Başka bir seçenek yok.

Kabahat mantığınızda

Bu hikâyeyi ODTÜ veya Gazi Üniversitesindeki öğrencilerime anlatırken şöyle devam ederdim: O elektron aynı anda hem orada hem burada hem de on kilometre uzakta, Kızılay’da olabilir. Daha bilimcesi şöyle: Elektron, bir yarıktan geçenle öteki yarıktan geçen elektronun üst üste konulmuş hâli gibidir. A yarığından geçen elektronla B yarığından geçen elektronun toplamı gibi. Size bir elektronun aynı anda iki yarıktan birden geçemeyeceğini kim söyledi? Mantığınız değil mi? İşte o, ya biri ya öbürü mantığı. A ise B olamaz, B ise A olamaz mantığı. Hâlbuki Kuantum Teorisi’nde biraz A, biraz da B oluyor. Hata elektronda değil, mantığınızda.

1970’lerde, Diyanet’in Bolu’daki eğitim tesislerinde, il müftülerine Kuantum Teorisi anlatıyordum. Müftülerin galiba en kıdemlisi olan İstanbul Müftüsü konuşmam bittikten sonra yanıma geldi ve şöyle söyledi: “Allah senden razı olsun evladım. Benim bir meselem vardı. Cennetin kapısında Rıdvan bekler diye okumuştuk, sonra da cennetin yedi kapısı olduğunu… Ancak şimdi anladım bir Rıdvan’ın yedi kapıda birden nasıl bekleyebileceğini!”

Ve kedicik

Sıra geldi Shrödinger’in kedisine. Düzenek şu: Çift yarık deneyinde elektron sağdaki yarıktan geçerse mesele yok. Ama soldaki yarığın arkasına bir dedektör koyuyoruz. Elektron oradan geçerse dedektör bir devreyi harekete geçiriyor, devre bir siyanür kapsülünü patlatıyor ve kedi ölüyor.

“Şimdi”, diye soruyorlar, “elektron sağ yarıktan geçenle sol yarıktan geçenin toplamı gibi ya, şimdi kedi de ölü kediyle diri kedinin toplamı gibi mi?” Bütün deney bir kutunun içinde ve biz kutuyu açınca sistem iki hâlden birine düşüyor. Gözlem, sistemi seçeneklerden birine atıyor ya teoriye göre…

Cevabım: Ben bu deneyi kafamda kuramadım. Deliklerden birine dedektör koyarsanız artık girişim olmaz. Daha doğrusu sistem hem A hem B sistemi değildir artık. Şöyle de denir: Bir yarığa dedektör korsanız sistem kendini A veya B’den birine atar. Deneyi kurtarmak için dedektörden vazgeçip kutunun içine radyoaktif bir malzeme ve radyoaktif ışımaya hassas bir dedektör koydular. İyi de radyoaktif malzemenin sistemle bir etkileşimi yok ki. Onu rastgele sayı üreticisi gibi kullanıyorsunuz. Onun yerine bir rulet masası da işinizi görürdü.

Velhasıl kedicik sağ ve sıhhattedir.

Epey bitirdim. Üç yazıda… Daha iyisini arayan Richard. P. Feynman’ın Fizik Dersleri Cilt: 3 Kuantum Mekaniği ders kitabına bakabilir. Belki bir ara işin felsefesine girerim. Bakalım ilgi ne kadar.

12 Eylül İhaneti

Türk tarihinin de kara günü kırk beş yıl önce bugün; ABD nin ‘’Bizim çocuklar’’ dediği darbeciler yönetime el koydu. Siyasi partiler kapatıldı; 171 kişi işkencede can verdi; 230 bin kişi yargılandı; 50 kişi ise idam edildi…
Ve darbenin başı Kenan Evren, Türkiye için Eyalet isteyip 3 bayrak önerdi…
*
Önümdeki yazıyı özetlerken şu tespiti yapmak zorunda kalıyoruz:
Siyasi ahlak bozulmuştu. Temelde siyasi ahlak bozulursa hiçbir şey düzelmez. Demokrasi, hukuk, adalet tüm bu çarklar işlemez olmuştu.
Evet, ipin ucu kaçmıştı; ülkenin kalkınmasıyla alakalı kafa yoran gençler arasında kolayca kamplaşmalar oldu/ oluşturuldu.
*
Sağ- sol çatışmasını bitirme hedefi ile yapılan 12 Eylül darbesinin hataları sadece idamların, cezaevindeki işkencelerin ve faili meçhullerin acı sonuçlarını ortaya bırakmadı…
*
PKK’nın ayrılıkçı şiddeti neredeyse Türk-Kürt çatışması yaratmayı planlarken, dinci terör örgütlerine militan yetiştiren kaçak medreseler, dergâhlar, tarikat-cemaat evleri de bir süre sonra laik rejimin önünde devasa bir tehdit haline geldi..
*.
Ne yazık ki 12 Eylül ürünü ANAP’ın Nakşi yöneticilerinin tarikat ve cemaatlere göz yumması, Erbakan’ın iktidarı döneminde tarikat liderlerinin başbakanlık konutunda ağırlanması, diğer yandan da tüm bunlar içerisinde en tehlikeli yapı haline gelen Fettullah Gülen cemaatinin son 10 yıl içerisinde AKP eliyle palazlandırılması da, ihtilal sonrasının rejimin üzerine bir kaos olarak bıraktığı sinsi tezgahın sonuçlarıydı…
*
Evet; bugün 12 Eylül askeri darbesinin 45. yıl dönümü…
Darbeye gerekçe olan “kardeş kavgası”, yani sağ-sol çatışmasının önlenmesi iddiası ne kadar etkili oldu bilinmez ama askeri müdahale Türkiye’nin demokrasi tarihine sadece faili meçhuller, işkenceler ve idamlar bırakmadı, Atatürk’ün sağlam temeller üzerine kurduğu laik cumhuriyeti hedef alan gerici çetelerinin hegemonyasını da büyüttü…
*
Ne tuhaf ki, 12 Eylül sonrası palazlanan Fethullahçılar darbe ortamında göstermelik operasyonlarla enterne edilmeye çalışılırken, yıllar sonra kendilerini palazlandıran AKP’ye, yani devlete darbe yapacak kadar da büyütüldüler…
*
En acısı da, her fırsatta çeşitli kesimlerin laik cumhuriyeti korumasını bekledikleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin neredeyse üçte birinin 12 Eylül sonrası palazlanan Fethullahçıların müritleri olduğunun ortaya çıkması…
*

12 Eylül darbesi aslında kime ve neye karşı yapılmıştı?..
Yanıtını biz verelim; Laik cumhuriyete!..
*
Dün olduğu gibi bugün de, İngiliz’in rolünü üstlenmiş ABD’nin resmi sınırlarımızın bitişiğinde işledikleri mafya içerikli oynanan oyunların 1925 lerde yapılanlardan farkı var mı?
*
Dün olduğu gibi bugün de din bezirgânlarının Atatürk hakkında, dinsizdi / ateist idi gibi yakıştırmalarının asıl amacı üzerinde sağlıklı analizler yapabiliyor muyuz?
Laik Cumhuriyeti ve ülkenin üniter yapısını federasyona çevirme çapaları aslında ABD nin yüz yıllık projesi olduğunu bilelim,
*
12 Eylülü hazırlayan güçlerle BOD projesini Orta Doğu Coğrafyasında yürürlüğe sokan iç ve dış güçlerin görevlerini yapmaya devam edeceklerini unutmayalım.

Çelişki

İnsanların zaafları hep vardı, yeni değil. Özellikle mülkiyet ve servet edinmede dizginlenemez boyutta. Ancak bu kadar azgınlaşacağını kim bilebilirdi. Öyle -böyle, ucundan- kıyısından değil yığın yığın, tomar tomar, kat kat. Ucu bucağı yok. “İki göz olsun, anam gile yakın olsun” modundan, asgari ücreti birkaç kez katlayan yüksek aidatlı mülkiyetlere kadar. Bir de vasat zekâlı saflığa yatanlar yok mu, insanı çileden çıkarırlar.  “Evet mal-mülk var ama bir de bana sorun mutlu musun diye” gibi ucuz numara çekenler mi dersiniz, “mülk Allah’ındır, eh şu fakirhane de bizim (yani malikhanesi) diyenlere mi. Adeta “ne yapabilirim rabbim nasib etti işte” gibi serzenişte de bulunurlar. Daha pişkin olanları da görürsünüz. “Rezidans komşularıma da soruyorum aç olan bir aile yok ki, ona destek olalım (!)” diyenlere kadar. Genelde menkıbeler de aynı nakaratta, ” bir gün dervişin biri., sahabinin bir avuç hurma ile infak ettiğini” falan da unutmazlar. . Yani lisanı haliyle derler ki, “.. bakmayın bu ultra lüks gibi görünen yaşantımıza dostum, çok da mutlu değiliz, hanım da üzülüyor gravyer peynir ve havyar alamayan nice insanlar da varmış” türünden çileden çıkarırlar insanı.

Devamla, sonuçta ne yersen ye, ne edinirsen edin, mal da mülk de hepsi boş. Biz de, sahabi hayatı yaşamak isteriz elbette, ancak ortam buna izin vermiyor. Yoksa bu hayata bayılmıyoruz..” gibi mahcup mızıltılar duyarsınız. Bunlar abartı değil, aksine rastladığımız gözlemler. Yerseniz tabii. Bu konu gündeme gelip uzadığında hemen sorarlar, “yoksa siz servet düşmanı mısınız?” diye. Hayır neden düşman olalım. Aksine, sermayenin emekle beraber üretim ve istihdama dönüşmesinden kim rahatsız olur ki. Vergisini hakkıyla veren, dış pazarlara giren, üreten, ülke ekonomisine katkı sunan bütün girişimcileri tenzih ederiz, onlar baş tacıdır, onlara hep minnet duymak lazım. Sözümüz meşru yoldan olmayan izah edilemeyen mülkiyetlere.

            Bir gerçek daha var ki, sermayenin sağcısı, solcusu, muhafazakârı, liberali olmaz. Burada asıl sorun mülkiyet ve servet edinmede, zamana sığmayan anormal “dikey büyümeler“. Hem de baş döndürücü şekilde. Mesela adam bir paket çaydan kaç bardak satarım hesabından, birkaç yılda ben diyeyim onlarca, siz deyin yüzleri bulan emlak yönetimine ulaşıyor. Adam Smith hayatta olsaydı işin içinden çıkamazdı ki iktisadi esaslara uymuyor diye. Bakmayın “emek kutsaldır, işçi sınıfı, ezilen proleterya…” gibi bir zamanın sol jargonlu söylemlerine. Onlar da ballı mülkiyetin kokusunu çoktan almışlar bile. Yiyin efendiler, siz de yiyin. Öyle uçtan kenardan da değil, bayağı yiyin. Emeğe saygı da neymiş, boş verin emeği, malzeme mi yok, siz de kıvırırsınız, “fakirin biri bir gün… ” diye başlayın, sonu gelir, uydurursunuz kitabına. İsterseniz Nazım gibi, “yârin yanağından gayri, her yerde, her şeyde hep beraber” deyin. İnanan olur mu, olur. Gerisi önemli değil zaten, yerseniz.

Hidâyet

     Dalâletin (hak yoldan sapmanın) gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet ihsan edip, doğru yolu göstermeye; eğer tevhîd nazarı (Allah’ın birliğine iman ile) bakılsa, birden o küçük ve âciz ve fânî adama; bütün kâinatın hâlıkı (yaratıcısı) ve sultanı olan Ma’bûdunun (İlâhının) muhatabı bir kulu olduğunu hatırlatır. O iman vâsıtasıyla ebedî bir saadetin (Cennetin), şâhâne, çok geniş ve şa’şaalı bâkî bir mülkün, bâkî bir dünyanın kendisine ihsan edildiğini anlar.   Bütün mü’minleri de derecelerine göre, o lûtfa kavuşturmak olan bu en büyük lütuf; onun yüzünde ikram ve ihsanı sonsuz olan Allah’ın öyle ezelî, yok olmaz bir güzelliğini, bir parıltısını gösterir ki, bütün inananları kendine dost yapar. Has kısmını da âşık eder.

Kur’an’ın  Îcâzı

     Beyanı mucize olan Kur’an’ın mucizeliğinin temeli ve en mühimlerinden biri belâgatıdır. Yani ifadesindeki harikalıkdır. Sonra îcâzı (az sözle çok şey anlatması) gelir. Bu îcâzı, Kur’an’ın i’câzı / insanı acze düşüren beyanının en sağlam, en önemli bir esasıdır. Kur’an’ı Hakîm’de şu mucizane îcâz (veciz ve özlü ifade) o kadar çoktur, o kadar güzeldir ki; tedkîk ehli (araştırıcılar) hayretlere düşmekten kendilerini alamıyorlar. Meselâ Şems Sûresi, âyet: 11-15’de: Semûd kavminin acîb ve mühim olaylarını ve sonuçlarını ve kötü sonlarını; böyle kısa birkaç cümle ile îcâz (az söz) içinde bir i’câz (mucizelik) ile, akıcı ve açık ve anlamaya zarar vermez bir tarzda beyan eder. 

Aklın  Varsa

     Uzun ve kısalığı nisbetinde iki hayatın ihtiyaçlarını tahsil etmek için Mâlik-i Kerîm (herşeyin sahibi ve bol ikram edici olan Allah) sana, bir ömür sermayesi verdiği hâlde; sen o sermayenin büyük bir kısmını; ebedî hayata nisbeti, bir denizin bir damla serâba nisbeti gibi olan şu geçici hayatta zâyi’ ettin. Eğer aklın varsa, elde kalan kısmının yarısını veya üçte birini veya en azından onda birisini, bâkî hayata sarf et! Yoksa, eyvahlar olsun diyeceğin bir zaman gelecektir.

Kâinat  Bir  Saray  Şeklindedir

     Herşeyi san’atla yaratan Allah’ın kudreti, her bakımdan kâinatı, muhteşem bir saray şeklinde yaratmıştır. Zemin yüzünü bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir halı olarak düzenlemiş. Dağları birer mahzen, birer direk, birer kale olarak tanzim etmiş. Bunun gibi bütün eşyayı / şeyleri gereken ölçüde var etmiş. O büyük sarayın eşyaları şekline getirmiş. Parlak bir sûrette umum kâinatı terbiye edişinin / yaratıp ortaya koyuşunun muhteşem hâlini göstermiş. Bunun gibi, güzellik ve lütuf noktasında rahmeti dahi, en küçük canlıya kadar, her ruh sahibine çeşitli nimetlerini sunup,  tanzim etmiş. Velhasıl kâinatı / evreni baştan aşağıya nimetlerle süsleyip lûtf ve keremle ziynetlendirmiş ve bezeyip donatmıştır.

Aşk  ve  Muhabbete  Lâyık  Olan

     Mâlûmdur ki; her kalb, kendine ihsan ve iyilik edeni sever. Gerçek olgunluğa muhabbet eder. Ulvî Cemâle / Yüce Güzelliğe meftûn olur. Hattâ, sevip şefkat ettiği zâtlara, kendisiyle beraber ihsan ve iyilik edenleri bile, çok daha fazla sever. Acaba, her bir isminde binler ihsan defineleri bulunan. Bütün sevdiklerimizi ihsanlarıyla mes’ûd eden. Binlerce mükemmelliklerin menba’ ve kaynağı olan. Binlerce güzellik mertebelerinin sebebi ve onların binbir isimleriyle isimlenen Cemîl,  Cemâl ve Kemal sahibi olan Mahbûb’un, yani Allah’ın; ne derece aşk ve muhabbete lâyık olduğu âşikârdır. Nitekim, bütün kâinatın, onun muhabbetiyle kendinden geçmiş olduğu görülmüyor mu? İşte bu sırdandır ki,  (kullarını çok Seven anlamındaki) Vedûd ismine mazhar bir kısım evliya: “Cenneti istemiyoruz! Allah sevgisinin bir parıltısı, ebediyyen bize kâfidir / bize yeter!” demişlerdir.

Adım Adım Türk, Kürt, Arap Federasyonu’na mı?

AKP, kurulduğundan buyana neredeyse çeyrek yüzyılı devirmek üzere. Yani parti kurulduğunda yeni doğan bebekler bugün 24-25 yaşında delikanlı veya genç birer bayan. O günlerden bu günlere geçmiş yönetimler sürekli karalandı, AKP kendi tarihini yazmaya başladı ama ne tarih! Bu gençlerin birçoğu bu söylenen yalanlara inandı ama bazıları da tarihi gerçekleri kaynağından öğrenerek doğru yolunu buldu.

Mesela karaladıkları ve parantez arası dedikleri Türkiye; AKP iktidarı gelinceye kadar hiç toprak kaybetmedi, aksine Kıbrıs Çıkarması ile hem toprak kazanıldı hem de yıllardır Rum – Yunan mezalimi altında zulme uğrayan Kuzey Kıbrıs Türk Halkı bir devlete kavuştu.

Ya AKP dönemi öyle mi…? 2004 yılından bugüne kadar Ege Denizinde 21 Türk adası ve 1 kayalığımız Yunanistan tarafından işgal edilmiş durumda. Ayrıca bir gecede Suriye’den alıp kaçırdığımız Süleyman Şah Türbesinin arazisinin üzerinde şimdi PKK’nın uzantıları PYD – YPG konuşlanmış vaziyette.

İlk önce kendilerine en büyük baskı unsuru gördükleri Türk Ordusuna FETÖ Terör örgütüyle tuzaklar kurdular ve orduyu itibarsızlaştırdılar. Sonra 15 Temmuz FETÖ darbesiyle terör örgütünün beli kırıldı. Yani FETÖ terör örgütü bir bakıma “Haşere yiyen haşere” olarak kullanıldı ve sonunda onunda beli kırıldı. Sürekli 1982 Anayasasından şikâyet edildi yüzün üzerinde madde değiştirilmesine rağmen yetmedi. Ekonomide, eğitimde sağlıkta ne kadar başarısızlıklar varsa hepsinin suçunu anayasaya yüklediler.

Bu başarısızlıkların üzerini örtmek, başkanlık sistemine geçmek için Erdoğan milletin önüne pembe hayaller koyuyordu. 2017 Referandumunda: “Bu döviz kuru filan, bunların hiçbirisi bizim geleceğimizi belirleyen şeyler değil. Bizim geleceğimizi, biz belirleyeceğiz. Siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” dedi ve Türk milletinden her seferinde olduğu gibi bu defa da yetkiyi aldı.

Federasyon Çağrışımı yapan Konuşmalar

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, 25 Ağustos 2025 tarihinde Malazgirt Zaferi için gittiği Ahlat’ta vatandaşlara hitaben yaptığı konuşmada: “Türk, Kürt, Arap Zaza, Laz, Çerkez hepimiz bu topraklarda biriz, beraberiz, kardeşiz. Biz hep birlikte Türkiye’yiz. Saflarımızı sıklaştıracağız. Hasımlarımızı rahatsız eden “Terörsüz Türkiye”ye doğru emin adımlarla ilerleyeceğiz. Son düzlüğe varmış bulunuyoruz. Rabbim birliğimizi, kardeşliğimizi daim eylesin.” Sözleriyle araya bir de Arapları sıkıştırdı.

Bu sözler durup dururken rast gele söylenmiş sözler değildi tabii ki. Aynı zamanda ABD’nin Suriye özel temsilcisi olan ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, Türkiye’ye geldiğinden bu yana dolaylı olarak Türkiye’nin üniter yapısından rahatsızlığını dile getiriyor, alternatif yönetim şekillerinden bahsediyordu. Mesela: “İsrail, bölgede ulus devlet istemiyor“ ve “Sizin için en iyisi Osmanlı millet sistemi” önerisinde bulunuyordu.

Bir başka konuşmasında: “Sadece düşünün, Abraham Anlaşmalarını, bölgenin güçlü oyuncularından Türkiye’yi; ki Türkiye her geçen gün bölgedeki önemini artırıyor; birleştirdiğinizi… Ama sadece Türkiye değil; Arap olmayan nüfusu Müslüman ağırlıklı bir ülke olarak Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan… Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar. Neden olmasın?”

İki ayrı kişinin farklı yer ve zamanda konuşmalarının aynı menzilde buluşmaları size de tuhaf gelmiyor mu?

Ortadoğu liderlerinin çabuk gaza gelmeleri bu bölgenin kaderi midir bilmiyorum ama ne yazık ki tarih hep öyle yazıyor.

Zordur bu coğrafyada lider olmak. Düşünsenize; tarih ve devlet bilgisinden yoksunsunuz, askerlik tecrübeniz yok, etrafınız dalkavuklarla çevrili, devletin bütün kurumları felce uğramış ve önünüze altın tepside Ortadoğu ve Kafkasların liderliği sunuluyor.

 Irak lideri Saddam Hüseyin’i el altından pohpohlayıp, Kuveyt’in üzerine salan George Bush Irak devletinin bugün bu hale gelmesinin sebebidir.

Başbakan Turgut Özal’da 1. Körfez Savaşında: “Bir Koyup Üç Alacağız” hevesine kapılmıştı. George Bush tarafından federe devlete geçme koşuluyla Kerkük ve Musul Türk topraklarına katılacaktı. Devletin tecrübeli adamları ve kurumları buna engel oldular. Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay, o söylem üzerine görevinden istifa etti.

Ortadoğu’da önümüzdeki günler çok şeyin değişeceğine gebe, Devlet Bahçeli’nin deyimiyle inşallah Türkiye değişmez.