9.4 C
Kocaeli
Pazar, Nisan 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 52

Yer ve Gökler

     Yer ve göklere, her şeyin temeli olan hikmeti / İlahî gaye ve amacı görmek için,

     Düşünerek baksak, aklımıza neler neler gelir. Meselâ: Hikmet ister ki:

     Yer gibi, göklerin de kendine uygun sâkinleri, yaşayanları olsun.

     Nitekim gökleri mekân tutan çeşitli varlıklara Melekler ve Ruhanîler denir.

     Evet gerçek bunu gerektirir.

     Çünkü yer, küçüklüğüne rağmen hayat ve şuur sahibi yaratıklarla doludur.

     Üstelik bunların kimisi gider, onların yerini başkaları alır. Yeryüzü onlarla doldurulup boşaltılır.

     Bu böylece sürüp gider. Kısaca yer; canlı ve şuur / bilinç sahibi varlıklardan hiç boş kalmaz.

     İşte bütün bunlar gösterir ve işaret eder ki,

     Şu muhteşem burçlar / sabit yıldız kümeleri sahibi, muhteşem saraylar hükmünde olan gökler de,

     Şuurlu / bilinçli ve idrakli mahlûk ve yaratıklarla doludur.

     Onlar da, insan ve cinler gibi şu âlem sarayının seyircileri.

     Şu kâinat kitabının düşünür ve araştırıcıları.

     Rabbin saltanatının ilân edicileridirler.

     Çünkü, kâinatın / evrenin had ve hesaba gelmiyen, sayısız güzellik ve nakışlarla süslendirilmesi,

     Apaçık gösteriyor ki; mütefekkir / tefekkür edici / düşünen,

     Kâinatı güzel bulan beğenici,

     Hayrette kalacak takdir edicilerin

     Nazar edip bakacakların varlığını ister.

     Evet, hüsün / güzellik elbette bir âşık ister. Taam ise, aç olana verilir.

     Halbuki insan ve cinler, şu sonsuz görevin, şu haşmetli / görkemli tefekkürî bakış

     Ve geniş ubudiyet / kulluk vazîfesinin ancak milyonda birini yapabilirler.

     Demek bu nihayetsiz ve çeşitli görev ve ibadetler için,

     Sayısız melek nev’ileri ve cins cins ruhanîlerin olması gerekir.

     Bazı rivayetlerin işaretleriyle, âlemdeki intizam ve düzenin hikmeti / göstergesi ile denilebilir ki:

     Bir kısım seyyar cisimler, gezegenlerden tut tâ katre ve damlalara kadar,

     Bir kısım Meleklerin binekleridirler.

     Onlar bunlara izn-i İlahî ile binerler, şehadet / görünür âlemi seyredip gezerler.

     Hem denilebilir ki, bir kısım canlılar, Hadîste “Tuyûrun Hudrun” ismiyle anılan

     Cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ruhların tayyareleridirler.

     Onlar, bunların içine Hakk’ın emriyle girerler, cismanî âlemleri gezip,

     O cesedlerdeki duyguların pencereleriyle, cismanî yaratılış mucizelerini seyrederler.

     Elbette yoğun topraktan, bulanık sudan devamlı bir şekilde lâtif hayatı

     Ve nurlu idrak sahiplerini yaratan Hâlikın, elbette rûha ve hayata münasip şu nur denizinden,

     Hattâ zulmet bahrinden bir kısım şuurlu mahlûkları vardır.

     Hem de çok kesretli olarak vardır.

     Yer ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi, birbiriyle alâkalıdırlar.

     Ortalarında önemli bağ ve mühim muameleler vardır.

     Yere lâzım olan ışık, ısı, bereket ve rahmet gibi şeyler; gökten geliyor, yani gönderiliyor.

     Semavî Dinlerin fikir birliği, görmeye dayanan bütün keşif ehlinin haberleriyle,

     Melaike / Melekler ve ruhlar gökten yere geliyorlar.

     Bundan, hisse yakın bir kesinlik ile bilinir ki:

     Yerdekiler için, göğe çıkmak için bir yol vardır.

     Nasıl herkesin akıl, hayal ve nazarı her zaman semaya gider.

     Onun gibi, ağırlıklarını bırakan peygamber ve evliya ruhları,

     Ya da cesetlerini çıkaran ölenlerin ruhları, Allah’ın izni ile oraya giderler.

     Madem hafiflik ve letafet bulanlar oraya giderler. Elbette misalî ceset giyen,

     Ruhlar gibi hafif ve lâtif bir kısım arzlılar; hava ve semaya gidebilirler.

Neler Oluyor

Emperyalist devletler sömürecekleri, bölüp parçalayacakları ülkeler hakkında kısa vadeli değil de, uzun vadeli planlar yaparlar. Kim bu emperyal plan yapan devletler diye sorulacak olursa; Emperyalist devletlerin ağa-babası, akıl hocası İngiltere, İngiltere’nin vurucu gücü ise Amerika Birleşik Devletleridir. Fransa, İtalya, Almanya ise bu iki ülkeye vurucu yan destek sağlayan leş kargalarıdır. Bu devletler bir koalisyon oluşturur,  işgal edilen ülkenin başına ABD güçleriyle birlikte bomlalar yağdırır, sonrasında herkes hissesine düşen payını alır ve kenara çekilir. Ta ki yeni bir işgal planı gerçekleşinceye kadar. 

İşte Size 130 Yıl Önce Yapılmış Bir Plan

Yeni Çağ Gazetesi Yazarı Arslan Bulut’un 23 Temmuz 2025 tarihli yazısında: “Emekli amiral İlker Güven, ABD Kongresi’nin 54’üncü döneminde, 31 Ocak 1896 tarihinde aldığı gizli kararı, gizliliğinin kalkmasından 100 yıl sonra 2007 yılında bulup okumuş, çevirisini yapmış ve Maya dergisinde bir makale ile Türk kamuoyuna duyurmuştu.

Bu karara göre; ABD temsilcisi mutlaka ABD vatandaşı olacaktır. Temsilci, Hıristiyan ülke yöneticileriyle iş birliği yaparak aşağıdaki görevleri yerine getirecektir;

a) Tüm Hıristiyan ülkelerden ABD temsilcisi ile beraber çalışacak, benzer özelliklerde birer hükümet temsilcisinin atanması sağlanacaktır.

b) Uluslararası Hıristiyan Komitesi’nin uygun bir bölgede organizasyon çalışmalarına başlaması sağlanacaktır.

c) Uluslararası Hıristiyan Komitesi’nce din, mezhep ve milliyet özelliklerine bakılmaksızın geçici bir Hıristiyan yöneticiyi Türkiye’nin başkanı olarak seçmesini müteakip Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilerek, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması sağlanacaktır…”

d) Geçici hükümet Türkiye Birleşik Devletlerinin sınırlarının içerisindeki etnik özelliklerine uygun olarak oluşacak Ermeni devleti müttefikimize tüm Hıristiyan devletlerinin askeri destek sağlamaları istenecektir.

e) Daha önce bahsi geçen geçici hükümetin süresini tamamlamasından sonra müttefik güçler tarafından kısa zaman içinde Türkiye Birleşik Devletleri’nin Uluslararası Hıristiyan Komisyonu tarafından tanınması sağlanacaktır. Türkiye’de ılımlı dini fikirleri olan ve insanlara olumlu yaklaşan yönetimlerin kurulmasına özen gösterilecektir.”

AKP bir Proje partisidir ve proje sahipleri zaman zaman muhataplarından projeye sadık kalmaları konusunda ikazlarda bulunurlar, verilen sözlerin yerine getirilmesini isterler.

İşte burada DİKEN Gazetesi, 11 03 2016 tarihli yazısında The Washington Post Gazetesinden alıntı yaparak: (https://www.washingtonpost.com/opinions/turkeys-erdogan-must-reform-or-resign/2016/03/10/80cc9be2-dffe-11e5-9c36-e1902f6b6571_story.html) ABD’nin eski Ankara büyükelçileri Mort Abramowitz ve Eric Edelman:  “Erdoğan’ın ya istifa etmesi ya da reformları gerçekleştirmesini istediklerini yazıyor. 

Türkiye geçtiğimiz yıl Ekim ayından buyana bir yandan “Terörsüz Türkiye!”(hangi mucit bulduysa çözüm süreci dense 1.sinden dolayı tepki çekecek) icadını gündemine taşırken, diğer yandan yaz sıcaklarının bastırmasıyla ormanlık alanlarımız dört bir yandan alevlere teslim olmuş durumda. Her ne hikmetse 20 Haziran 2025 tarihinde komisyondan geçen Maden Yasası ile Yangınlar eşzamanlı olarak başladı, ne kadar ilginç değil mi?

Diğer ilginç bir konu ise; Suriye sınırımızdaki mayınlar temizlendikten sonra Suriye iç savaşının başlatılması ve 4 milyon Suriye kaçkınının ellerini kollarını sallayarak ülkemizi işgal etmesi. Bunları hatırlamaz unutursak olayların sebep ve sonuçlarını doğru değerlendirmiş olmayız.

Gelinen Nihai Sonuç

Cumhur Başkanı Erdoğan’ın Arap Baharı yıllarında meşhur 4 parmak Rabia işareti vardı. Sonra bu 4 parmak Rabia işareti; Tek Millet, Tek Vatan, Tek Din ve Tek Dil’e dönüştürüldü. Fakat son gelişen olaylar neticesinde bu sözlerden de vaz geçildi ki, Türk vatanının çok ortaklı sahipleri çıktı. Cumhurbaşkanı son konuşmalarında Türk Milletinin: Türk, Kürt ve Araplardan oluştuğunu ve hep birlikte İslam ümmetinde birleştiklerini dile getirir oldu.

Bütün bu gelişmeler ışığında neler oldu kimler hangi konularda neler söyledi ona bakalım:

  • ABD’nin 2004 – 2009 tarihleri arasında dışişleri bakanlığını üslenen Condoleezza Rice, 7 Ağustos 2003 tarihli Washington Post gazetesinde yazdığı makalede: “Ortadoğu’da Türkiye dâhil 22 ülkenin sınırlarının değişeceğinden” bahsediyordu.
  • MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 28 05 2023 tarihli konuşmasında: “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, her şey değişecektir. Öyle gözüküyor. İnşallah Türkiye değişmez” dedi.
  • ABD’nin Suriye-Lübnan Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack: “Güçlü ulus devletler bir tehdittir. Özellikle Arap devletleri, İsrail için bir tehdit olarak görülür” dedi. Barrack, “İsrail’in Suriye’yi kontrol eden güçlü bir merkezi devlet yerine parçalanmış ve bölünmüş görmeyi tercih edeceğini” de söyledi.
  • Bu arada AKP’li eski milletvekili Metin Külünk de “Türkiye Birleşik Devletleri kurulacak, Türkler cihana hükmedecek.” dedi.
  • Diğer bir AKP milletvekili Genel Başkan yardımcısı Ali İhsan Yavuz ise: “Biz Türk Partisi değiliz Türkiye partisiyiz.” Dedi.

Bütün bu konuşmaların lâf olsun diye boş yere söylendiğini sanmıyorum. Türkiye, tarihinde hiç olmadığı kadar çok kritik bir eşikte. Her şey Türk Milletinin azim ve kararlılığına bağlı.  Mustafa Kemal’in 21-22 Haziran tarihli Amasya genelgesinde dediği gibi ya: “Milleti yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır.” Ya da gerisini yazmak istemiyorum.

Bilge Kağan Yasası, En Eski Türk Anayasası “Töre”

  1. Tengri (yaratan) Tektir.
  2. Her kim ki, Tengri’den kut almak dilerse, başkasına yakarmasın.
  3. Bir İl(Ülke), bir Kağan, bir Tengri..
  4. Bir kına iki kılıç girmez. Bir hatun iki er alamaz ve bir budunda iki töre olmaz. Töre tektir. Töre kesin ve keskindir. Kim ki, töreye uya kutlanır. Kim ki, töreye kıya katlanır..
  5. Kimse töreden üstün değildir. Dirlik ve birlik için töre budur.
  6. Bir çoban sürüsünden, bir er ailesinden, bir Kağan budunundan sorulur.
  7. Her er eşine, atına, pusatına sahip çıkacak.
  8. Ana-babaya ve ataya tazim(saygı) duyulacak.
  9. Hısmına sarılacak, komşusunu gözetecek.
  10. Er kişi yalan söylemeyecek.
  11. Mal çalan, mülk çalan misliyle ödeyecek. Hesabı ya malıyla ya canıyla sorulacak.
  12. Kim ki, bir ırza musallat olursa, canından olacak.
  13. Her kim olursa olsun haksız, aldatıcı iş tutarsa hesabı hemen sorulacak.
  14. Cenkten beri duran ya da kaçan tamuya(cehennem) uçacak.
  15. Aman dileyene kılıç üşürülmeyecek, sığınana arka dönülmeyecek.
  16. Baş kaldıranın başı alınacak, hak isteyenin hakkı verilecek.
  17. Kimse kimseye üstünlük taslamayacak. Ne ak etin karadan, ne karanın kızıldan, ne kızılın sarıdan farkı olmayacak.
  18. Kin ve gururdan uzak olunacak.
  19. Mazluma merhamet, zalime azap duyulacak.
  20. Zayıfa, yaralıya, çocuğa ve kadına el kaldırılmayacak.
  21. Kızı isteyen Kağan da olsa, bey de olsa, kız istediğine verilecek.
  22. Gereksiz yere ağaç kesmeyeceksin, suyu kirletmeyeceksin.
  23. Bilmeyip de bildim demeyeceksin, bilene danışacaksın.
  24. Bugünün işini yarına bırakmayacaksın.
  25. Kusur görmeyecek, kusur aramayacaksın.
  26. Güçlüyken affet, zayıfken sabret.
  27. Yazgına asi olma.
  28. Yaptığın iyiliği unut, yapılan iyiliği unutma.
  29. Herkes adaletle iş görecek.
  30. Her ne edersen et, yargılanacağını her daim akılda tut.
  31. Milletine yaban kalma. İpeğin iyisine, sözün güzeline kanma, onlara boyanma.
  32. Kağan o dur ki, adaleti üstün tutsun, töreyi yaşatsın. Töre yok olursa, İl yok olur. İl olmazsa, budun kul olur.
  33. Ey Türk Oğuz beyleri, ey milletim işitin!
    “Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin İlini ve töreni kim bozabilir?”
    (Bilge Kağan Yazıtı – 730
    Orhun Irmağı yakınları, Ötügen-Moğolistan)

Son Sözü Türk Milleti Söyler

Hepimiz barış istiyoruz. Ama barış devletler arasında olur. Teröristle barış olmaz.

İstenen barış, “teröristlerin silahı bırakması için” bizim ülkemizin kimliğinden, üniter yapısından, anayasal düzeninden taviz vermemizi gerektiriyorsa, bu barış değil, teslimiyettir.

Öcalan ile PKK ve uzantılarının temsilcileri açıkça ne istiyor?

İki veya üç ortaklı bir devlet istiyorlar… Sanki Türkiye Cumhuriyeti devleti terör örgütü karşısında ağır bir yenilgi almış gibi cüretkarlar.

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ınifadesiyle; “PKK terör şefleri bir yandan Türkiye’de anayasanın Kürtleri ayrı bir kurucu millet olarak tanımasını, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun en azından özerk bölge olarak PKK yönetimine bırakılmasını, Türkiye’yi ise birlikte yönetmeyi talep ediyorlar.

Suriye’de ise PYD’nin bir özerk bölge olarak kalmasında ve Öcalan tarafından yönetilmesinde ısrarcılar. Bunun dışında her şey detay.

Cumhur ittifakı ise bunu Türk Milleti’ne nasıl kabul ettireceğini bilmiyor.”

Erdoğan sıkça “Türk- Kürt- Arap işbirliği” sözleriyle bu projeye zemin hazırlıyor gibi.

Bu taleplerin bazıları zaten 2009–2015 arası gündeme gelmiş, bazıları da hendek kalkışmasından sonra rafa kalkmıştı. Şimdi yeniden masaya konuyor. Ama masada ne eksik biliyor musunuz?

Anayasa 66. Maddede tarif edilen TÜRK MİLLETİ.

Halkın çoğu “etnik bölünmeye hayır” derken, bir avuç çevre “komisyon kurulsun, PKK talepleri konuşulsun, terör bitecekse egemenliğin kısmen devrine razı olalım” havasında.

Eğer TÜRK MİLLETİ sürecin dışına itilirse, bir sabah “özerklik oldu” haberini duyabiliriz.

Ama iş burada bitmez, milli refleks harekete geçer.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun dediği gibi olur:

“Egemenlik hakkına tecavüz edildiğinde Türk Milleti direnme hakkını kullanır.”

Devletimizin tapu senedi olan Lozan Antlaşması yerine Sevr şartlarını dayatanlara karşı, “Mondros Mütarekesine ve Sevr’e karşı ne yapıldıysa o yapılır. Bu millet darbeye karşı direndiği gibi ihanete karşı da direnecektir.”

Son sözü Türk Milleti söyler. Bu yüzden kimse Türk Milletine bir emrivaki yapmaya kalkışmamalıdır.

**********************************

Hem Dışarıdan Hem İçeriden

Keçecizade Fuat Paşa (1814-1868) nüktedanlığı ile de tanınan iki defa sadrazamlık, beş defa dışişleri bakanlığı yapmış bir devlet adamı idi.

“PKK ile 2. Müzakere Süreci” kapsamında olanlara baktığımda Keçecizade Fuat Paşa’nın III. Napolyon’a söylediklerini hatırlıyorum.

Keçecizade Fuat Paşa, Sultan Abdülaziz’in Paris gezisine Dışişleri Bakanı olarak katılmıştır.

Bir toplantı esnasında Fransa İmparatoru III. Napolyon, Fuat Paşa’ya “Süveyş Kanalı açılmalı, Girit, Osmanlılardan alınıp Yunanistan’a verilmeli, Kudüs’teki kutsal yerlerden Katoliklere ait olanların yönetimi Fransızlarda olmalı” gibi taleplerini sıralıyor.

İmparator, bu kadar ağır taleplerin karşılanmasına direnci kırmak için de aba altından sopa gösteriyor:

“Zaten bu sorunlar sizin için büyük bir dert… Yorgun omuzlarınızdan bunları atıp hafifleyiniz…”

Buna karşılık Fuat Paşa gülümsüyor ve hiç istifini bozmadan cevap veriyor: “Biz hâlâ çok güçlüyüz Kral Hazretleri. Tehditlere boyun eğmeyiz.”

İmparator bir kahkahadan sonra: “Yapmayın, devletinizin ne kadar zayıfladığını bütün dünya biliyor” diyor.

Bu tehdit karşısında, Fuat Paşa’nın verdiği şu cevap tarihe geçiyor:

“Haşmetmeab, üç yüz senedir, siz (yani dış devletler) dışarıdan, biz içeriden Devletimizi yıkmaya çalıştık ama yıkamadık. Bu güç hangi devlette var?”

Keçecizade gibi hazırcevap bir devlet adamının bu nükteli cevabı içinde büyük bir gerçeklik payı vardı. Dış güçlerin verdiği tahrip kadar, içeride düşmanla iş birliği yapan hainler ile gaflet ve dalaletle düşmanın emellerine hizmet edenlerin yaptığı yıkım da çok etkili olmuştur.

Osmanlı çok köklü kurumları olan bir devlet olduğu için yıkılması uzun sürdü. Ama içeriden ve dışarıdan gelen yıkıcı darbelere sonunda dayanamayarak yıkıldı.

****

Bu Fitneden Kime Fayda Çıkar?

Vaktiyle Osmanlı’da bir vezir, padişahın huzuruna çıkmış: “Hünkârım, ülkenin dört bir yanında fitne çıkıyor. Herkes kendi kuralını koymak istiyor.”

Padişah sormuş: “Bu fitneler dışarıdan mı geliyor içeriden mi?”

Vezir demiş ki: “Efendim, fitne dışarıdan geliyor ama içeridekiler “buradan bize bir fayda çıkar” diye gönüllü destek veriyor.”

Günümüz Türkiye’sine ait manzaraya bakıp soruyoruz: “Terörsüz Türkiye” denilen proje ile terörü bitirmek için mi uğraşıyorlar, yoksa koltuk hesabı ile başkalarının (dış güçlerin) planlarına kapı mı aralanıyor?

**********************************

Ders Almak Yok

Temel ile Dursun kayıkla Karadeniz’e açılmış. Fırtına çıkmış, kayık batmak üzere. Dursun bağırmış: “Temel, dua et, son duanı et!”

Temel başlamış: “Allah’ım ne olur beni kurtar, bir daha kötü iş yapmam, vergi kaçırmam, kimseye yalan söylemem…”

Tam o sırada kayık karaya oturmuş, Temel derin bir nefes alıp demiş ki: “Aman ha, Allah’ım! Şimdi yanlış anlama, şaka yapıyordum!”

Şaka gibi ama biz de Birinci Süreçten ders alıp, tövbe ettiklerini sanmıştık. Yanılmışız.

Birileri içeride “tatlı su barışçılığı” yaparken, dışarıda ABD/ İsrail ve AB destekli büyük proje tıkır tıkır işliyor.

Ülkemizin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı görevlerini yapmış bir parti genel başkanı (Ali Babacan) “terörsüz Türkiye projesinin” yüzde 5 başarı şansı olsa bile kayıtsız şartsız destekleriz” diyebiliyor. Yüzde 95 ihtimali olan projenin başarısızlığı durumunda, Birinci Süreçteki gibi PKK’nın neler kazanmış olacağını, ülkemizin neler kaybedeceğini hesap edemeyen zihniyetin benzeri devletimizi yönetiyor.

Biz hala “acaba şu komisyondan bir hayır çıkar mı?” “CHP bu komisyona üye vermeli mi?” diye tartışıyoruz. Teröristlerin ve onların kuklacıbaşılarının önerisi olan “komisyon” kurarak, “barış” ve “çözüm” geleceğini sananlarımız var.

Tarih ve son yıllarda Ortadoğu’da olanlar bize göstermiş olmalıydı ki, dış destekli “çözüm” girişimlerinin sonunda, bırakın barış gelmesini, haritalar değişir, milletler bölünür, halklar birbirine düşman edilir.

Uçmağlık   Makamı

 Ve gece giyindiğinde karanlık kostüm;

Yürü, hasat mevsimimiz yaklaştı dostum!

 Toprağın tenle temâsı mıdır uçmağlık makamı?

Bu sabırsûz visâl ecelimtrak bir şaka mı?

 Ki işte geliyor karanlığın süvârisi..

Bir elinde şefkat, diğerinde sûr sesi.

 Kehfistanlıyım, yüzyıla düşle dayanmalıyım;

İbrâhim’in balta sesine uyanmalıyım.

 Seraplar kervanlara dâir imgeli bir iz;

Kuyu bekçisi bir toplumuz çünkü biz.

 Karanlığa güfte yazmak ne korkulu iş..

Hangi sitâyiş sabâhına sürer bu bekleyiş?

 Al sana toptan çeyrek asırlık yorum:

Huzurdan başka sınır tanımıyorum.

 Gecenin üzerine örümcek ağı örüyor tığım;

Oy benim evrendeki kozmik yalnızlığım!

 Işılda behey karanlığın karesini kustum;

Yürü, hasat mevsimimiz yaklaştı dostum!

           6 Haziran 1997 – İzmit Bahçecik

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Eder miydi?

“Türkiye’de bunca olay bir kaos şeklinde cereyan ederken tam 15 yıl önce bu yazdıklarım aklıma geldi!

Yine anayasa, çözüm falan diyorlar… Türkiye bunları yaşadı! Yine yaşamasın diyorsak üzerimize düşeni yapmak zorundayız.”

Türk siyasi hayatına yakın bir süreçte yeni bir parti daha katılacak. Böylece üstü kapalı yürütülen siyasi faaliyetler de aleniyet kazanacak. Doğrusu da budur. Bir parti üzerinden siyaset yapmaktansa çıkar ortaya kendine oy istersin. (ACP – Amerikancı Cemaat Partisi… Biliyorsunuz ABD destekli darbe yapmaya kalktılar. Şimdi de orman yaktıklarını konuşuyoruz!)

Tarikatlerin, Osmanlı – Türk İmparatorluğu döneminde de siyaset yaptıkları, zaman zaman iktidar oldukları bazı siyaset bilimcilere göre de dönemin siyasi partileri olarak kabul edildikleri bilinen gerçeklerdir.

Cumhuriyet döneminde gelişen ve değişen dünya koşulları çerçevesinde tarikatların siyaset üzerindeki etkisinin önüne geçilmek istenmişse ve bu sebeple bir takım yasaklar getirilmişse de, geldiğimiz nokta itibarı ile bunda başarılı olunamadığı görülmektedir.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında tarikatların faaliyetlerine resmen son verilmişse de bunlar yaşayan sosyal organizmalar olduğu için yeraltında faaliyetleri devam etmiş ve uhrevi amaçların yanında dünyevi hedeflerin tahakkuku için tarikat mensuplarının siyaset yapması ile günümüze kadar gelinmiştir.

Serbest Fırka uygulamasından bu yana Demokrat Parti ile devam eden tarikatların siyaset yapma gerçekliği, AKP iktidarı zamanında da artan bir kuvvet kazanarak sürmektedir. Ancak bu siyaset yapma isteğinin ikrarı, her nedense cemaat ve tarikatları yönetenler tarafından pek kabul görmez ve bu gerçek itiraf edilmez.

Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Demokratik Parti, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi, Islahatçı Demokrasi Partisi, Refah-Fazilet-Saadet Partilerinin silsilesi, Bağımsız Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi ve hatta Ecevit’in Demokratik Sol Partisi; cemaat ve tarikatlarla yakın ilişki içinde olmuştur.

Cemaat ve tarikatlar, bu partilere adaylarını yerleştirerek onları meclise göndermeyi başarmış ve destekledikleri partinin iktidar olması halinde bu adamlarını bakanlık ya da bürokrasinin üst koltuklarına oturtmuşlardır.

Bu çalışmalar devletin bizzat kendisi tarafından da çeşitli nedenler ve zorunluluklar sebebi ile zaman zaman desteklenmiştir. Kenan Evren döneminde olduğu gibi.

Osmanlı dönemindeki hak ve imtiyazlarını, Cumhuriyet ile birlikte kaybeden cemaat ve tarikatlar; bu hak ve imtiyazları yeniden kazanabilmek için olağanüstü bir disiplin, fedakarlık ve çalışkanlık isteyen çalışmaları sürdürmüş ve bu günkü güçlerine ulaşmışlardır. Hatta bu konuda bir çok şey mübah görülmüştür.

Tarikat ve cemaatlerin bu çalışmaları, milli devletten hoşnut olmayan dış güçlerle kesişmiş ve bu gruplar günümüze kadar işbirliğini sürdürerek gelmişlerdir.

 Türk devletine ve Türk milletine, düşmanlık besleyenlerin açıktan mücadelesine karşın, bu tarikat ve cemaatlerin içinde yer alanlar, düşmanlıklarını üstü kapalı bir şekilde ve takiye yapmak suretiyle gerçekleştirmişlerdir.

Siyasal manada ümmetçilik kavramına sahip çıkılırken özellikle Türklük kavramı hedef seçilmiş ve her platformda Türk olmayanlar ya da Türk olsa bile kendini Türk görmeyenler desteklenmiştir. Bu gün Türküm diyemeyen bir başbakanın desteklenmesi gibi…

Kanaatimce Türkiye’de faaliyet gösteren cemaat ve tarikatlar son üç yüz yıllık süreçte milli olma fonksiyonunu yitirmiştir. Bunun başlıca sebebi tarikat ve cemaatlerin Türk toplumunun sosyal hayatındaki öneminin başta İngilizler olmak üzere Fransızlar, Almanlar, Yahudiler ve nihayetinde Amerikalılar tarafından anlaşılması ve akabinde bu yapıların saydığımız devletlerin kontrolüne girmesinden kaynaklanmıştır. Milli Mücadele’nin başlangıcı ve devamınca, tarikat ve cemaatlerin tavrı, vurgu yaptığımız hususun en büyük göstergelerinden biridir.

Türkiye’deki cemaat ve tarikatlar, ne yazık ki kendini siyasal İslamcı olarak tanımlayan bölücü Kürtlerle, bunlara maddi ve manevi nedenlerle teşne olmuş ve yabancı güçlerle işbirliği içinde olan insanların elindedir.

Bunlar mütedeyyin insanlarımızı, Allah’la aldattıkları kadar Allah’la da korkutarak dünyevi maçlarına ulaşmaya çalışmaktadır. Nihai ve aynı zamanda birinci hedef; işbirlikçileri ile birlikte önlerindeki en önemli engel olarak gördükleri milli devleti yani Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak ve Türk Milletini yok etmektir.

Siyasetle ilgilerinin olmadığını her fırsatta tuzaklarına düşürdükleri ve şartlı refleks verir hale getirdikleri masum insanlara tekrarlayan, bu cemaat ve tarikatlara; siyasetteki adamlarınıza, Türk yargısında, emniyetinde, bürokrasisinde, eğitim sektöründe, diyanet teşkilatında bu kadar örgütlenme ve Türk Ordusuna sızma çabasına ne lüzum var diye sormak gerekmez mi?

Tarikat ve cemaatler, dünyevi hedeflerini gerçekleştirmek için dış güçlerin desteği ile adam yetiştirmiş ve bunları cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık koltuğu başta olmak üzere önemli koltuklara taşımayı başarmıştır. Ancak bütün bunlar, onların nefsine yeterli gelmemektedir. Hep daha fazlası istenmektedir. Daha fazlası ise yukarıda belirttiğim nihai hedeftir.

Türkiye’de son yirmi yıllık süreçte bir cemaat, özellikle dünyanın sahibi olma iddiasındaki Amerika Birleşik Devletleri ve onu oluşturan güçler tarafından desteklenerek bu günlere gelmiştir. Bu cemaatin, ilgi sahasında öne çıkarılışında rahmetli Esad Çoşan’ın başına gelen kaza bile çok manidardır.

Şimdi bu cemaatin önderi kabul edilen zat, Amerika’da, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti’nin kaderini etkileyecek 12 Eylül referandumu ile ilgili çok önemli laflar ediyor. Mezarlıktakilere bile “evet” oyu verdirmek gibi… Mavi Marmara gemisinde yaşananlar hakkında İsrail’den yana tavır alan açıklaması da henüz çok taze. Bu cemaatin gazetesi ve yazarları ise AKP iktidarı döneminde tamamen siyasete soyunmuş durumda. Hoca efendinin gayri resmi sözcüsü Hüseyin Gülerce’de tam bir AKP ve “evet” propagandisti. Öyle ki; Gülen’i 12 Eylül’de Türkiye’ye oy vermeye davet eden Devlet Bahçeli’ye cevap anında Hüseyin Gülerce’den geliyor. Bunlar bana hiç tuhaf gelmiyor. Adamlar kendilerinden beklenileni yapıyor ve karşılığını da alıyor. Yani bedavaya çalışmak yok.

Türkiye’de AKP kurulana kadar birbirini yiyen cemaat ve tarikatlar, AKP kurulurken görünmez bir el tarafından bir araya getirilmiş ve bu birliktelik bu güne kadar çok güzel bir şekilde devam ettirilmiştir. Bu birliktelikten en büyük aslan payını ise Amerika’nın kucağına oturmuş, her şeyden anlayan hoca efendinin cemaati almıştır. Bunu gören şaşar beşer insanoğlu da cemaata kapak atarak oradan aldığı icazetle koltuk kapmaya çalışmaktadır. Bu döngü cemaati inanılmaz bir güce taşımıştır. Hem herkes bilir ki; Amerika’nın ve Yahudilerin icazeti olmasa dünyaya bu kadar yayılmak günümüzde mümkün değildir. Belki de onlarda geçmişte İngiltere Kralını veya Alman İmparatorunu irşad ederek İslam dünyasınının mukavemetini kıran ataları gibi ABD başkanlarını irşad ediyor ya da bu işbirliğini müridlerine böyle anlamlı bir şekilde izah ediyorlardır!

Asla siyaset yapmayız takiyesini ısrarla sürdüren cemaatin, gösterdiği bu kadar siyasi tavırdan sonra biraz samimi davranarak partileşme zamanının artık geldiğine inanıyorum. Türk Milletini bu kadar aldatmak ve kullanmak büyük bir haksızlıktır. Eğer hoca efendi samimi ise bu haksızlığı gidermek için bir an önce partisini kurarak başına geçmelidir. Yetişmiş kadroları ile bir değil beş parti bile kurması mümkündür. Zaten gazete, televizyon, banka, okullar, müteahhit, sanayici ve bil cümle her maddi imkanda hazırdır. Onun için, böyle kaçak dövüşmeye gerek yok.

Eğer benim koyduğum ismi beğenmediyseniz başka bir isimde koyabilirsiniz. Yeter ki inancı kuvvetli, imanı sağlam ve İslam’ın kılıcı olan Türk Milletine karşı biraz samimi olun. Takke düşüp kel görününce, merak etmiyorum Müslüman Türkler sizin hakkınızdan gelir.

Meraklısına son söz; tarihte buna benzer örnekler görüldü ve baki kalan Türk Devleti ve büyük Türk Milleti oldu. Tarih tekerrürden ibaretse yine aynısı olacaktır. Unutmayalım ki; Allah her daim doğruların yardımcısıdır.

“Bugünkü açılımcılarda iyi bilsin ki, baki olan Türk Milleti ve Türk devletidir… Tarih bize bunu anlatıyor!”

Kocaeli Aydınlar Ocağı’ndan Halkımıza

İklim değişikliğine bağlı olarak artan küresel sıcaklıklar dünyada ve ülkemizde giderek artan şekilde doğa felaketlerini de beraberinde getirmektedir. Ülkemizde mevsim normallerinin 6 ile 10 derece üzerinde seyreden yüksek sıcaklığın ardından son günlerde yaşanılan çok sayıda orman yangını ve bu yangınlarda kaybettiğimiz şehitlerimiz yüreklerimizi dağlamıştır.

Küresel ısınma ve yüksek sıcaklıklara kısa vadede müdahale edemeyeceğimize göre, orman yangınları ile mücadelede etkin sonuçlar almada merkezi ve yerel idareye büyük sorumluluklar düşmektedir. Her ne kadar 09.10.1976 tarih ve 7/12521 sayılı Orman Yangınlarının Önlenmesi ve Söndürülmesinde

Görevlilerin Görecekleri İşler Hakkında Yönetmelik kâğıt üzerinde oldukça iyi olsa da, bu yönetmeliğin yeterince uygulanmadığı açıktır.

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak, merkezi ve yerel idareye orman yangınları ile mücadele konusunda önerilerimiz şunlardır:

1 – Düzenlenmiş hali 15.09.2022 tarih ve 31954 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Türkiye Afet Müdahale Planı’nın, Afet Yangın ve Afet Arama ve Kurtarma gruplarında Destek Çözüm Ortağı olarak yer alan Milli Savunma Bakanlığı (Genelkurmay Başkanlığı)’nın Ana Çözüm Ortağı olacak şekilde yeniden düzenlenmesini,

  • Türkiye’nin 27 uçak ve 105 helikopterden oluşan yangın söndürme filosu bulunmasına rağmen, büyük kapasiteli uçakların çoğu kiralık olduğundan zamanında müdahalede yetersizlik yaşanmaktadır. Filonun Orman Genel Müdürlüğü’ne ait, kalıcı ve güçlü bir uçak filosuna dönüştürülmesini, araçların riskli bölgelere önceden konuşlandırılmasını ve gece operasyonlarına uygun teknolojilerin entegrasyonunu ve kurumlar arası hızlı koordinasyon ve sorumluluk paylaşımıyla müdahale etkinliği artırılmasını,
  • Yangınlara erken müdahale için termal kamera ve kızılötesi sensörlere sahip İHA’ların peryodik olarak tehlike olasılığı içeren bölgelerde uçuş yapmasını,

4 – Yangın gözetleme kulelerinin termal kamera ve kızılötesi sensörlerle 7/24 gözlem yapmasını ve gerekiyorsa yapay zekâ desteği alınmasını,

5– Ormanlara güneş enerjisi ile çalışan ısı ve nem sensörlerinin yerleştirilmesini ve 7/24 toplanan verilerin belirli merkezlere aktarılarak sürekli olarak izlenmesini, gerekiyorsa yapay zekâ desteği alınmasını,

6 – Göktürk – 1 uydusunun yüksek çözünürlüklü görüntülerinin kullanılması ile yangınların başlama noktaları ve olası sebeplerinin ortaya çıkarılmasını,

7 –  Orman ve tarım alanlarında yangın riskini artıran insan kaynaklı faaliyetlerin önlenmesi için, bu alanların plansız yerleşim veya yoğun rekreasyon amaçlı kullanımının sınırlandırılmasını,

8 – Yangın sonrası bu alanların imara veya turizm yatırımlarına açılmasının önüne geçilerek, bu tür çıkar temelli uygulamaların caydırıcı biçimde denetlenmesini,

9 – Orman yangınlarının da yer aldığı afet eğitimi çalışmalarının tüm vatandaşlarımıza etkin bir şekilde, gerekiyorsa sivil toplum kuruluşları aracılığıyla ulaştırılmasını öneriyoruz.

Mevcut yönetmeliklerin daha etkin uygulanması ve teknolojik altyapının güçlendirilmesiyle, merkezi ve yerel idarelerin iş birliği içinde çalışması, ormanlarımız ve geleceğimiz için hayati önem taşımaktadır. Bu doğrultuda, tüm paydaşları sorumluluk almaya ve doğamızı korumak için kararlı adımlar atmaya davet ediyoruz.

Saygılarımızla

Hepatitler, karaciğerimize tehdit!

“aşı, bulaşıcı hastalıklara karşı en güçlü silahtır”

     Hepatitler, virüslerin sebep olduğu bulaşıcı özelliğide olan ve karaciğer iltihaplanması yapan  hastalıklardandır. Dünyada her yıl yaklaşık bir milyondan fazla kişi viral hepatitlerin sebep olduğu siroz ve karaciğer kanseri sebebiyle hayatını kaybetmektedir. Ülkemizde dört milyona yakın hepatit B, bir milyona yakın Hepatit C vakası olduğu tahmin edilmektedir.

    İnsanlık için önemli bir sağlık sorunu olan bu hastalığa karşı bilinçli olmak ayrı bir önem arzeder. Dünya Sağlık Örgütü, farkındalığı ve bilinçlenmeye katkı sunması için 28 Temmuzun “DÜNYA HEPATİT GÜNÜ” olarak kutlanmasını kararlaştırmıştır.2010 yılından itibaren 28 Temmuz bu konuya dikkat çekmek üzere çalışmaların yoğun yapıldığı bir tarihtir. Bu sebeple enfeksiyon hastalıkları uzmanı olarak çalıştığım Atakent Cihan Hastanesi’nde çalışanlarımıza yönelik bir eğitim etkinliği yapılmıştır. Konunun halk sağlığı yönünün olması sebebiyle bu paylaşım gerekli ve uygun düşünülmüştür.

 Hepatitler A, B, C, D, E harfleriyle isimlendirilerek tanımlanır. Hepatit A ve E daha ziyade su, gıda gibi ağız yolu ile bulaşan ve yayılan özelliktedir. Hijyen şartları yeterince iyi olmayan bölge ve toplumlarda görülür. Çoğunlukla basit mide, bağırsak ve iştahsızlık şikayetleri ile atlatılır. Çoğunlukla sarılık olmadan veya çok hafif bir sarılık belirtisi ile geçirilebilinir. Ülkemizin gelişmiş bölgelerinde neredeyse görülmeyecek kadar azalmıştır. Aşısı vardır. Aşılanmanın yaygın uygulanması ile birlikte şehirlerimizin alt yapı sorunlarının azalması ve de insanlarımızın temizlik anlayışındaki iyileşmeler sebebi ile hepatit A çok az görülmektedir. Kronikleşme ve kanserleşme tehlikesi de azdır. Hepatit B ve C ise bulaş şekli birbirine benzeyen kronikleşme ve karaciğer kanserine yol açma özellikleriyle de ciddi sağlık sorunu yaratan tiplerdir. Hepatit B ve C ile mücadelede en önemli adım bulaş yollarının bilinmesi ve bu zincir halkasının kırılmasıdır. Hastalığın bulaşmasında kan yolu ve direk açık temas önemlidir. Bunun için artık kan ve kan ürünleri mutlaka güvenli olduklarına yönelik testlerden geçirilerek kullanılmaktadır. Enjektör, diş fırçası, tıraş bıçağı gibi eşyaların tek kullanımlık olması veya kişiye özel olması gerekir. Dövme, hacamat,epilasyon gibi işlemlerin de bu hastalıkların bulaşmasında etkili olacağı unutulmamalıdır.

Hepatitlerin teşhisi kolaydır. Bu hastalıkları geçirip geçirmediğimiz kan tahlilleriyle öğrenilebilir. Geçirilen hastalığın bağışıklık bırakıp bırakmadığı veya kronikleşme özelliğiyle kişide önemli bir sağlık sorununa yol açıp açmayacağı da anlaşılabilir. Bu bilgi bize risk gruplarının taranması ve bu hastalıkların önlenip kontrol edilebilme imkanını sağlamaktadır. Bu amaçla öncelikle tüm sağlık çalışanlarının testlerinin yapılıp bağışıklıkları yoksa hepatit B aşısı ile bağışıklıkları sağlanmalıdır. İş özellikleri gereği riskli insanlar, hikayesinde sarılık olanlar veya ailesinde bu bilgi olanlarında tarama testleriyle kontrolleri yapılmalıdır. Taşıyıcı, kronikleşme riski ve bağışıklığı olanların bilinmesi bu hastalığın yaygınlaşmasını önleyecek ve ciddi bir sağlık sorununu ortadan kaldıracaktır. Bu virüs cinsel yolla da bulaşabildiği için korunma ve kontrollerde buna da dikkat edilmelidir. Hepatit B aşısının 1998’den beri çocuk aşı programlarına konması ve gerekli tedbirlerin uygulanması sayesinde ülkemizde Hepatit B hastalığı önemli oranda azalmıştır. Hepatit C de, Hepatit B özelliği ile aynı olup benzeri hassasiyetler bu tip için de uygulanmalıdır. Hepatit C’nin aşısının olmaması önemli bir dezavantaj olup korunma burada daha önem arz eder. Oldukça pahalı (100 bin dolar )olan tedavisinin devlet tarafından karşılanıyor olması insanımız için bir güvence olmakla birlikte bulaş yollarına karşı gerekli tedbirlerin uygulanması daha öncelikli olmalıdır.

     Dünya Sağlık Örgütü’nün öncülüğünde ülkemizinde içinde olduğu 194 ülke hepatitle mücadele amaçlı “No HEP”  sloganı ile konuya önem vererek bu hastalıkla mücadele etme sözü vermiştir. Son olarak şunu unutmamalıyız “ Hepatit beklemez. Siz de testlerinizi yaptırmak ve gerekiyor ise tedavi olmak için, bağışıklığınız yok ise aşılanmak için ve sağlıklı hayat için beklemeyiniz.”

    Sağlıkta olunuz ve kalınız.