20.4 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 49

Türk Şiiri Lefkoşa’da kök saldı; Rumeli, Zeynel Beksaç İşte!

Yazın en hararetli günlerinde Türk Dünyası Şairleri Türk Dünyasıyla elele, gönül gönüle Lefkoşa Şiir Akşamları’nda buluştu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a yepyeni başkanlık yerleşkesinde konuk oldular. Misafir şairlerimizin bir kısmını şahsen, diğerlerini ismen tanıyor veya eserlerden takip ediyordum. Ayrıca Dede Korkut adına İran’dan Solmaz Jafari’nin minyatür, Oktay Öksüzoğlu’nun de resim sergisi bu vesileyle açıldı. Emekleri geçen herkese ve her kuruluşa teşekkür ederim. Bir bayram yaşadık bu vesileyle, hasret giderdik, bilgilerimizi tazeledik.

Ah Zaman İşte, 25. Saatten Almak Gerek

Azerbaycan’dan Aysel Hunlarkızı ve Hurgman Moradova,  Başkurtistan’dan Tenzila Devletberdina, İran’dan Solmaz Jafari, Irak Kerkük’ten Mehmet Ömer Kazancı, Kazakistan’dan  Assel Ospan, Kırgızistan’dan Kojogeldi Kültekin, Kosova’dan Zeynel Baksaç Makedonya’dan Leyla Şerif Emin, Özbekistan’dan Hurşit Davranov ve Nurali Kabul, Tataristan’dan Şemsiye Cihangirova ve Türkiye’den onlarca şairimiz katıldı. Sanatçı Bünyamin Aksungur ise Doğu Türkistan kıyafetiyle başında cemen doppa, sırtında konvay gömlek, belinde atlas pota ile sahne aldı, konser verdi, Uygurlardan başlayıp, Balkan Türklerine kadar melodileri sıraladı. Alkış aldı. Ben ve ailem sosyal medyada etkinliği görünce bir aydın sorumluluğu içinde kendi kendimizi konuk ettik programa, misafirlerimizle birbirimizi sardık sarmaladık, ülkelerindeki dostlarımızı sorduk, bilgilendik.

Program açılışı Final üniversitesinde gerçekleşti, ikinci gün tarihi ve turistik yerelere gezi düzenlendi ve son gün Türk Dünyası Şairleri şiirlerini okudu, plaketler aldı, hediyeler verdiler. Çok şık bir program oldu Türk Dünyası Lefkoşa Şiir Akşamları.

Keşke zamanlama okulların açık olduğu bir zaman dilimine rast gelse, Rum ve Yunan ittifakının aşırı rahatsız olduğu Türk Dünyası Şairlerinin yayınlayacağı ortak bir deklarasyona yer verilse (Lefkoşa’da katıldığım üç uluslararası sempozyum, çalıştay ve etkinlikte bunun etkisini yaşadım, Rum basını hop oturup hop kalktı. Çünkü deklarasyonda onca yabancı devlet kuruluşu temsilcisinin Kıbrıs Türklerine verilen destek, katkı için imzası vardı) ayrıca gezi programında Atlılar, Muratova, Sandallar, Küçük Kaymaklı ve Haspolat’taki Yunan, Rum ve EOKA Tedhiş Örgütünün terör örgütlerinin Kıbrıslı Türkleri kurşuna dizdiği, toplu mezarlara gömdüğü mekanlarla, Dereboyu’ndaki vahşet müzesi başta bütün müzeler programa alınabilseydi. Zaman yeterli olabilse ve özellikle Kıbrıs Türkü Edebiyat ve Kültür Tarihçisi Şair Mücahit Harid Fedai(1930-2017) de tanıtılabilseydi. İnşallah bir başka sefere neden olmasın?

Şar Dağı, Sinan Paşa ve Ak Dere Lefkoşa’ya mı Geldi Ne?

Prizren’den kıymetli dostumuz Zeynel Bektaç ile Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde sürpriz bir karşılaşmada adeta birbirimizin kemiklerini yerinden oynatırcasına sıcak ve samimi bir kucaklaşma gerçekleştirdik. Prizren’i konuştuk. Çünkü orada İstiklal Marşı Yazarımız Mehmet Akif Ersoy’u tanıtan iki milletlererası toplantı yapmış, Allah kendisine ve eşi Prof.Dr. Tacide Hafız’a sağlık ve hayırlı uzun ömürler versin Prof.Dr. Nimetullah Hafız’ın kurucu başkan olduğu ve kısa adı BALTAM olan Balkan Türkoloji Araştırmaları Derneğ’nin Türkçemiz ile alakalı uluslararası Türkoloji Sempozyumunda bir tebliğ sunmuş, Eşim Ressam ve Minyatür Hocası Serhan Çiftçigüzeli Hamam Sanat Galerisi’nde Türk Süsleme Sanatları Sergisi açmıştı. Prizren gözümde tüttü, sanki Şar Dağı’na çıktım, Sinan Paşa Camii’nde duaya durdum, Ak Dere üzerindeki kahvelerde çay içtim, sanal olarak sokaklarını dolaştım, çeşmelerinden sular içtim, ovalarında nefeslendim ve içimde yeniden yeşerdi dört mevsimi yaşadığım bu kadim Türk kenti.

Türkçe, Türkçem Dergisi ve Kosova

Çok yönlü bir sanatçı Kosova Prizrenli Türk Sanatçı Zeynel Beksaç “Rumeli, O Benim İşte/Toplu Şiirleri (1971-2017) endeksiz kitabını bana imzalayarak kaldıkları Lefkoşa Concorde Oteli lobisine bırakmıştı. Hemen ikinci gün gidip aldım. Doya doya Prizren, Balkanlar, Türk Dünyası, insan, edebiyat, ufuk ve yarınımıza muştular aldım. Sanatçımızla Türkiye Yazarlar Birliği kurucusu olarak hem takip ettim, hem bütün etkinliklerimize konuk oldu. Tabloları şiirleriyle örtüşen Ressam ve besteci yanı, pek bilinmez ama var. Fahri Doktora ve Uluslararası Türk Dünyası Hizmet Ödülü Sahibi. Rumeli Türk Kimliğini bir sanatçı olarak yaşatıyor. Türkçem Dergisi’nin 1999’dan bu yana Kosova’da yayınlamakta, Türk çocuklarına hizmeti öne çıkarmaktadır.

Vurmasam Namerdim (Ben Şairim), Çetrefil Sevda, Düşünce Usa Durmadı Daha, Kitaplarına Girmeyen Şiirler ve hakkındaki değerlendirmeleri 660 sahifelik bu kitabında bir araya getirmiş. Pürüzsüz bir Türkçeye sahip, kendini yenileyen bir sanatçı, vurmuyor ama şiddetli dokunuyor, örgüsü güçlü, insana endekslemiş aydınlık içeren dizelerini, müzik, kelime ve resim ahengini iyi yakalamış, örtüştürmüş, vurguları dikkat çekici, belli ki bir sevdası var hem de kara sevdası, insan ve doğa ikilemi kendini hemen belli ediyor, sırtındaki ağır yükün farkında ki kelimeleri ona göre kuşanıyor, dere kenarındaki sesi kulelerden yankılanıyor, hep uyanık satırlar, duygu ve düşünce yüklü dağarcığı, maziyi, anı ve yarını birlikte kucaklamasını biliyor, Balkanlarda  dalga dalga bir bayrak dalgalandırıyor, sancak gösteriyor, alem fark ettiriyor, özel ve özgün bir ses ve nefesi var, kültür emekçisi olmanın gururunu yaşıyor ve yaşatıyor, gökyüzü ve yeryüzündeki salıncaklardan bakabiliyor sallanmadan, saldırmadan; iyilik ve güzellik önde, Türk, Türkiye bam teli, kelime dokuması ve dize sıralaması bir halının  ilmik ilmik düğümleri gibi, birbirine kenetlenmiş sımsıkı bağlanmış.

Peki bu kadar mı?

Hayır değil!

Balkan Türk Şiirinin Yüz Akı

Civanmert bir şiir ustası, her gece rüya gören ve yarını kucaklayan bir sanatçı, soyut ve somut hangisini istersen bulabilirsin sanatçıda, ancak düşünmek gerekiyor dizeler içinde, satırlar arasında kaybolabilirsin, bir kelime seni içine hapsedebilir, orada tefekkür edebilirsin, çocuk sanatın ve sanatçının bir yanı, bir parçası, emek ustası, çağdaş bir öncü sanatçı, sevdası hepimizi içine alıyor, kara sevda bulaşmış; Doğu Türkistan’dan başlıyor, Kafkasya ve Kırım’dan geçip Prizren’e gelebiliyor, hepimiz için, dokuduğu şiirlerinde harf harf desenli kilim de bulabilirsiniz, halıyı da, nöbette bile evrenselliği iyi yakalamış ve dokumuş; kimlik olmazsa olmaz haline getirmiş, bireysel değil toplumcu, durağan değil hep yürüyen, özetin özeti tamı tamına çağdaş bir Osmanlı Cihan Devleti aydını. İspatına hacet yok, dizeleri öyle çünkü;

“Ötelerden bir ses olduk biz hep/ Oyuncağı elinden alınmış çocuklar misali/ Hüzün terk etmedi yüreğimizi bu yüzden/ Bu yüzden alınganlığımız/ Dalgınlığımız bu yüzden/ Rumeli, o benim işte!”

Bu eser dünyanın bütün Türkoloji bölümlerinde okutulmalı. Özellikle de üniversitelerimizde. Yüreğine, birikimine, donanımına ve ufkuna sağlık Zeynel Beksaç.

Umut Hakkı

Lütfen bir bakınız “umut hakkı” ne anlama kullanılıyor. Ne anlıyorsunuz umut hakkından? Öcalan’ın serbest bırakılmasını değil mi? Değil! (Gerçi kendi adadan çıkmak istemiyormuş.) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin “umut hakkı”ndan kastı salıvermek değil, mahkûmun cezasını gözden geçirmek, değerlendirmektir. Bu, tahliyeyle de sonuçlanabilir mahkûmiyete devamla da. Ne olursa olsun bunun kararını verecek olan yine hâkimlerdir veya yetkilendirilmiş idari kurumlardır. Siyasiler değil.

Tabii önce o umut hakkının kanunu lazım. Onu da çıkarıveririz. “Yok kanun, yap kanun.” Bu bizim tarihî sloganımız. Milletvekilleri itiraz ederse? Etmezler. Ne zaman etmişler ki! Çıkar dersin çıkarırlar. Çıkarma dersen de çıkarmazlar. Buna parti disiplini diyorlar.

Biraz daha yakından bakalım.

Umut hakkı ne demek?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde, 2013’te görülen Vinter ve Diğerlerinin Birleşik Krallığa Karşı davasında, evvel emirde umut hakkının mahkûmun derhâl tahliyesi demek olmadığı vurgulanıyor. Karara, Hâkim Power-Forde’un koyduğu bir mutabakat şerhi, daha sonraki kararların da dayanak noktası olmuş ve mesela 2017’de görülen Matiosaitis ve Diğerlerinin Litvanya’ya Karşı davasında da aynen kullanılmış. Oradan alıntılıyorum:

“En iğrenç ve vahim fiilleri işleyen, başkalarına tarifsiz acılar yaşatan kişiler bile temel insanlıklarını korurlar ve içlerinde değişme kapasitesini taşırlar. Hapis cezaları ne kadar uzun ve hak edilmiş olursa olsun, bir gün işledikleri yanlışların kefaretini ödeyebileceklerini (atonement) umut etme hakkını muhafaza ederler.” 

Büyük Daire, gerekçeli Vinter kararında mahkûmiyetin ıslah (rehabilitation) maksadını da vurguluyor.

Şartlar şartlar

Sonuç:

Katil Vinter de katil Matiosaitis de iki kişi öldürmüş. Onun için ağırlaştırılmış müebbete mahkûm edilmişler.

Şimdi lütfen aşağıdaki sorulara cevap veriniz:

1. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Umut Hakkı, mahkûmun salıverilmesi mi demek; yoksa belirli bir süre sonra cezasının tekrar gözden geçirilmesi mi?

2. Öcalan ve PKK’lılar suçlarının kefaretini ödemişler midir?

3. Islah olduklarına dair bir belirti var mıdır? Yani pişmanlık, keşke yapmasaydık, hata ettik gibi bir ifade ağızlarından çıkmış mıdır?

Okuyucularım bilir, siyah harf pek kullanmam. Ama yukarıda kullanmak geldi içimden! Lütfen bu seferlik beni mazur görünüz.

Öcalan umut hakkı talebiyle Türkiye aleyhine AİHM’de dava açmıştı. Mahkeme, 18.03.2014 tarihli kararında Türkiye’yi haksız buldu. Sebep, ağırlaştırılmış müebbet hapis mahkûmunun cezasında bir gözden geçirme umudu bulunmamasıydı. AİHM, umut hakkından bunu kastediyor. Yani mahkûmun belli bir süre sonra (en az 25 yıl) hükmün yeniden değerlendirileceğini bilmesi. İndirileceğini değil, indirilebileceğini. Ceza ne zaman indirilir? O da AİHM’in Vinter kararında var ve yukarıdaki yazdığım gibi. Kefaret, ıslah, pişmanlık, hatanın kabulü… Bir de toplum için artık bir tehlike teşkil etmemek.

AİHM’in istediği, yalnızca mevzuatta bir gözden geçirmenin bulunması ve bunun nasıl işlediğinin belirtilmesiydi. Yoksa AİHM kararı “serbest bırakın” emri değildir. Olmadığı da kararda vurgulanmaktadır. Türkiye, bu gözden geçirme mekanizması bulunmadığı için mahkûm edildi. Gözden geçirme ağırlaştırılmış müebbetin, müebbete indirilmesi ve yeterince yatmışsa tahliyesiyle sonuçlanabileceği gibi pişmanlık söz konusu değildir, kefaret (atonement) yoktur, mahkûm toplum için tehlikelidir vb. gerekçelerle hapse devam kararıyla da sonuçlanabilir.

Cumhurbaşkanının bu şartlara bakmaksızın mahkûmu affetme yetkisi vardır. Ama nedense o yoldan bahsedilmiyor ve top AİHM’e ve umut hakkına atılıyor.

Üçüncü tekrar: Umut hakkı, tahliye demek değildir. Gözden geçirme demektir.

İngiltere’de kimler yararlanamaz

Bir ilave bilgi de şöyle: Vinter davasının kendi ülkesi Birleşik Krallık, AİHM’in bu konudaki kararından sonra yasalarını ters yönde değiştirdi ve umut hakkından yararlanamayacak bir dizi suç belirledi. Şu suçları işleyen ebediyen mahkûm kalır dendi:

“(c) Bir polis memurunun veya infaz memurunun görevi başındayken öldürülmesi,

(d) Siyasi, dinî veya ideolojik bir dava uğruna işlenmiş bir cinayet.”

(Satır başlarındaki harfleri orijinal kanun metninden aldım). İngiltere’de, müebbet hapis cezaları mahkûmiyetten 15 yıl sonra, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları mahkûmiyetten 30 yıl sonra gözden geçiriliyordu. 13 Nisan 2015’te çıkarılan bir kanunla, yukarıdaki cins cinayetlerde hiç gözden geçirme yapılmayacağı kanun oldu. Devletin polisini öldüren, ideoloji uğruna cinayet işleyenin mahkûmiyeti kesin müebbete döndü.

Ne dersiniz? PKK İngiltere’de olsaydı mensuplarına umut hakkı verilir miydi?

Sanırım bu kadar yeterlidir. Ama değildir. Çünkü insanlar hukuka ve mantığa göre değil, dürtülerine, siyasi eğilimlerine ve liderlerinin talimatına göre düşünüp konuşuyor.

Kur’an İbadet İçin mi, Anlamak İçin mi Okunmalı?

Derlediğim hayati öneme haiz bir konu:

Eski İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı bir yazısında şöyle diyor:

“Bir Müslüman Arapça bilmediği halde Kelâmullah’ı sırf ibadet niyetiyle okuyor, dinliyorsa bunu mânâsız sayıp -hâşâ, Allah’ın vekiliymiş gibi- reddetmemiz yanlıştır.

*

Biliriz ki kadınıyla erkeğiyle nice Müslüman, Ku’rân’ı -dilini anlamadan okusa da- nice anlayarak okuyandan daha fazla hissederek, onunla gönül ve ruh yakınlığı kurarak okur ve -emin olunuz- Kur’ân’ın lafzını anlayarak okuyan kimi insanlardan daha çok istifade etmiş olmanın huzuruyla Mushaf’ın başından kalkar. Hatta -anlayana ne mutlu! Ama- namazda bile Kur’ân, anlamak için değil, ibadet için okunur. (KARAR, 17 Ekim 2018)

*

Akademisyen (Prof. Dr.) bir müftünün söyledikleri üzerine söz söylemek bizim haddimiz değil. Ama doğru bildiklerimizi ifade etmek de boynumuzun borcu…

*

Evet, tarih boyunca, mânâsını anlamadan Kur’ân okumak ve dinlemek Müslümanlar arasında bir ibadet olarak görülmüş. Ancak, tarihî olanla dînî olanı karıştırmamak gerekir.

*

 Gelenekte mânâsını anlamadan ibadet için Kur’ân okunuyor olması bunun doğru olduğunu göstermez. Nitekim gerek asr-ı saadetteki uygulamalar gerekse İmam-ı Gazalî gibi birçok büyük âlimin bu konudaki görüşleri, Kur’ân’ın anlayarak okunması gerektiğini gösteriyor.

*

İbn-i Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamberimiz “Hûd sûresi beni kocalttı” buyurur. Bu sûredeki hangi hükmün kendisini kocalttığı sorulduğunda da “Emr olunduğun gibi dosdoğru ol” (Festakım kemâ ümirte) âyetine işaret eder.

*

Peygamberimizi ihtiyarlatacak kadar ağır sorumluluklar ihtiva eden bir sûreyi (Hûd sûresi) anlamadan, üzerinde düşünmeden okumak ne ölçüde ibadet olur?

İmam-ı Gazalî Kur’ân okurken uyulması gereken kuralları sayarken “tefehhüm” (anlamak) ve “tedebbür”e (düşünmek) de yer verir. Gazalî “tedebbür”ü açıklarken şöyle der:

“Kur’ân’ı okumaktan maksat, onun âyetleri üzerinde düşünmektir. Bunun için Kur’ân’ı ağır okumak sünnettir. Zâhiren ağır okumak sayesinde, içinden mânâsını düşünebilir.

*

 Hz. Ali (r.a.): ‘Anlamayarak yapılan ibadette, tedebbürsüz (düşüncesiz) kırâatte hayır yoktur’ buyurdu. Hatta eğer ağır okumakla da üzerinde düşünemiyorsa, tekrar etmesinde beis yoktur.’’ Der.

*

Demek ki anlamadan (tefehhüm) ve üzerinde düşünmeden (tedebbür) okunan Kur’ân bizlere pek bir şey kazandırmıyor. Sadece kalben rahatlamamızı sağlıyor ve bu rahatlama da zamanla dînî bir itikada dönüşüyor.

*

Peki, ne yapmalı?

Öncelikle yapılması gereken, geleneğin etkisinden dini kurtarmaktır. “Biz büyüklerimizden böyle gördük.”, “Ümmî ninem Kur’ân okurken gözyaşı dökerdi” gibi söz ve davranışları hakikatin ta kendisi olarak görmek, örf ve âdetlerin zamanla din haline gelmesine yol açar ki günümüzde bu yanlış geleneğin birçok örnekleri Müslümanlar arasında hüküm sürmektedir. Anlamak için değil, ibadet için Kur’ân okumak da bunlardan biridir.

*

Unutmayalım ki Kur’ân okumanın ibadet olduğuna dair sözler, Kur’ân’ı okuduğu zaman anlayan yani ana dili Arapça olan bir coğrafyada neşvünema bulmuştur. Diğer bir ifade ile Kur’ân okumak ibadettir denilirken anlayarak, üzerinde düşünerek okunduğu farz ediliyordu.

*

Bana sorarsanız başta namaz sûreleri/âyetleri ve duâları olmak üzere ibadet maksadıyla okunan bütün dînî metinlerin tercümeleri de mutlaka öğrenilmelidir

*

Sözün özü; bize ibadetten ziyade, anlamak ve yaşamak için Kur’ân okuyan Müslümanlar lazım. “Kur’ân anlamak için değil, ibadet için okunur” derseniz IŞİD/DEAŞ, FETÖ nereden çıktı demeye hakkınız olmaz.

*

Muallim Feyzi Efendinin dediği gibi Müslümanlık salt Kur’ân okumakla olsaydı âl-i abâ (Peygamber ailesi) ile âl-i Yezit (zalimliği ile tanınan ikinci Emevî halifesi Yezit taraftarları) arasında bir fark olmazdı:

Küstah ABD- Suskun Türkiye

ABD Başkanı Donald Trump ile Erdoğan buluşmasında “neler verdik ve ne aldık?” sorusunun bütün cevaplarını henüz bilmiyoruz. Çünkü buluşma sonunda liderler birlikte bir basın toplantısı yapmadı. Sızdırılan bazı bilgiler ve görüntülerden ortaya çıkan ilk tabloya göre; Trump ne istediyse aldı. Erdoğan’ın “Trump meşruiyeti” dışında ne aldığını, Türkiye’nin neler kazandığını bilmiyoruz.

Türkiye’nin 225 adet Boeing uçağı siparişi verdiği kesinleşti 50 milyar dolar tutarında LNG (Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) alım sözleşmesi imzalandı. Eskişehir’deki Nadir Toprak Elementlerinin çıkarılması ve işletilmesi ile Nükleer İşbirliği konularındaki anlaşmaların içeriği meçhul. Türkiye’nin bir iç meselesi olan Heybeliada Ruhban Okulunun, Oval Ofis’te konuşulduğu ve 2026-2027 döneminde açılacağı sözü verildiği söyleniyor.

Buna karşılık F35/ F16 alımlarımız konusu belirsiz. PKK/ PYD konusunda hiç açıklama yok. Erdoğan ve Türk heyetinin Gazze, Filistin ve soykırım konularında bir talepleri olduğunu duymadık. Trump bile “Erdoğan’ın Gazze konusunda ne düşündüğünü bilmiyorum” diyerek durumu özetledi.

****

Onurumuzu Kıran Tavırlar: ABD Başkanı Trump ve Büyükelçi Barrack’ın bazı sözleri ile Türkiye Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanlığının suskun ve edilgen tavrı onur kırıcıdır.

ABD Büyükelçisi Barrack daha önce “Türkiye’ye üniter milli devlet modeli değil Osmanlı modeli yakışır” demiş, Lozan’ı hedef almıştı. Buna T.C. adına hiç tepki verilmedi.  

Bu defa, iki ülkenin liderinin buluşmasının öncesinde, Trump’ın kendisine “Erdoğan’a F16, F35 falan önemli değil, O’nun istediği meşruiyeti vereceğiz” dediğini açıkladı. Böylece bir büyükelçi olarak haddini aşan sözlerinin üstüne tüy dikti. Bu söz halen Erdoğan’ın meşru görülmediğini ancak O’nun meşruiyetinin sorgulanmasına sebep olan hukuka aykırılıklara göz yumulacağı şeklinde yorumlanıyor.

Trump ise bir yandan ölçüsüz şekilde Erdoğan’ı övüyor gibi gözükürken bir taraftan da çirkin ifadelerle Erdoğan’ı aşağıladı:

“Erdoğan ben ne istersem yapar, 35 sene mahkûmiyet alan Rahip Brunson’ı istedim hemen gönderdi.” Bu söz Türkiye’de yargının bağımsız olmadığını iddia etmek değil midir?

 “Rusya’dan petrol ve doğal gaz alma desem almaz.” Ülkemizin Cumhurbaşkanına “Türkiye’nin çıkarına değil, Trump’ın talimatına göre karar verir” anlamına gelen bu sözden rencide olmamak mümkün mü?

“Hileli seçimleri en iyi Erdoğan bilir.” Bu söz Cumhurbaşkanımızı doğrudan zan altında bırakmaz mı?

“Önce Erdoğan bizim için bir şeyler yapacak biz de O’nun istediklerine bakacağız.” Bu söz Erdoğan’ın ABD yararı için ne söz verdiğini sorgulattığı gibi, ABD’nin istediklerini almadan hiçbir şey vermeyeceğinin de ifadesi değil mi?

Tüm bu onur kırıcı sözlere karşı Erdoğan’dan tek bir itiraz gelmedi. Aksine “Heybeliada Okulu ile ilgili üzerimize ne düşerse biz onu yapmaya hazırız” demesi oldu. Oysa Heybeliada Okulu konusu Türkiye’nin iç işidir. Patrikhane Lozan Antlaşması’na göre sadece Türkiye’deki Ortodoks vatandaşlarımızın dini ihtiyaçlarına hizmet etmesi gereken bir kurumdur. ABD Başkanı ile bu konunun müzakere edilmesi bağımsızlığımıza müdahale değil midir?

Ama siz Trump’ın Erdoğan’a sandalye çekmesi ve “Erdoğan çok akıllı adamdır” sözlerinden teselli bulanlardansanız, sorun yok, mutlu mesut yaşamaya devam edebilirsiniz.

**********************************

Atatürk’ten Devlet Adamlığı Dersleri

Atatürk’ün beni en çok heyecanlandıran yönlerinden biri Milletimizin ve devletimizin onurunu ayakta tutma ve yüceltme iradesi ve becerisidir. Sadece üç örnek vereceğim.

  • Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne Katılması: Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne (daha sonra Birleşmiş Milletler adını aldı) katılımı konusundaki Atatürk’ün tavrını hatırlayınız. Doğrudan başvuru yerine “Başvurmayı düşünmüyoruz, fakat davet ederlerse kabul edebiliriz” dedi.

Sonuçta Milletler Cemiyeti, ilk kez Türkiye için istisna yaparak, Türkiye’yi oybirliğiyle davet etti. Türkiye, bu daveti kabul ederek 1932’de Cemiyet’e katıldı.

Bu, onurlu ve eşit şartlara dayalı bir diplomasinin zaferiydi.

  • Atatürk- Stalin Gerginliği: 1930’lu yıllarda Sovyet lideri Stalin, bir açıklamasında Boğazlar ve Ardahan’ı ele geçirme arzularından vazgeçmeyeceklerini belirtir. Bu açıklama, Türkiye’de büyük rahatsızlık yaratır.

Atatürk, bu açıklamayı öğrendikten sonra gece yarısı protokolü hiçe sayarak -birkaç kişiyle birlikte- Sovyet elçiliğine gider. Sovyet Elçisi Karahan’a “Elçiliğin telsizinden Stalin’i bulduracaksın. Başkanın sözünü geri alacak, almazsa ben yapacağımı bilirim” der. Atatürk’ün mesajı Stalin’e iletilir.

Sonuç: “Stalin sürç-i lisan etmiştir. Boğazlar ile Ardahan’ı almak gibi bir arzusu kesinlikle yoktur” açıklamasıyla, Stalin sözlerini geri aldı.

Bu olay, Atatürk’ün milli egemenlik konusundaki hassasiyetini, diplomatik cesaretini, liderlik karizmasını ve savaşsız caydırıcılık stratejisini gösteren eşsiz bir örnek olarak gösterilir. Stalin’in Atatürk’e karşı temkinli tavrı, bu olaydan sonra daha da belirginleşmiştir.

  • İngiliz Amiral’e Cevap: Salih Bozok’un anılarında yer alan bu olay, 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunan işgalinden kurtarılmasının hemen ardından yaşanır. Atatürk, İzmir’e gelişinin ilk gecesinde İngiliz donanmasına mensup bir amiral ile tarihi bir görüşme gerçekleştirir.

İngiliz amiral, yanında birkaç subayla birlikte köşke gelir. Girişteki tavrı oldukça serttir. Sanki hâlâ bölgenin hâkimi gibi davranır. Boğazlar, İstanbul, Anadolu’daki Rumlar ve Ermeniler hakkında İngiltere’nin beklentilerini aktarır.

Atatürk “Biz, kendi topraklarımızda egemeniz. Boğazlar da İstanbul da Türk toprağıdır. Bahsettiğiniz vatandaşlarımızın hukuku da bizi ilgilendirir.”

 “Türkiye, savaşarak kazandığı haklardan geri adım atmaz. Biz barış istiyoruz, ama barış eşitler arasında olur. Eğer İngiltere barış istiyorsa, Türkiye ile eşit şartlarda konuşmalıdır” cevabını vererek Amirali gönderir.

Bu örnekler, eşitlik ve onur temelinde diplomasinin ne demek olduğunu göstermektedir.

Bugün yaşadığımız tablo ile Atatürk dönemi arasındaki fark, sadece kişisel üslup değil; devlet adamlığı anlayışıdır. Türkiye’nin ihtiyacı; suskun, edilgen bir diplomasi değil; eşit, onurlu ve milli çıkarlarımızı savunan bir dış politikadır.

Doğuş Değil, Oluş Asıldır

     Hz. Nuh zamanında Tufan olurken, Hz. Nuh’un gemisinde, bir oğlu dışında tüm aile fertleri ve  iman etmiş çok az sayıda insan bulunuyordu. Ve tabii onların yanı sıra çifter çifter hayvanlar ve hepsi için gerekli olan yiyecekler gemide yer alıyordu. Bu şekilde Hz. Nuh’un gemisi dev dalgalar arasında güçlükle yol almaya çalışıyordu. Allah’ın emrinden kurtulunması mümkün olmayan o gün, Hz. Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna bağırdı: “Yavrucuğum, gel, bizimle beraber bin! Kâfirlerle beraber olma!” (Hûd Sûresi: 42) Diyerek oğlunu yeni bir oluşa çağırıyordu!

     “O, dedi ki: ‘Ben, beni sudan koruyacak bir dağa çıkacağım.’ Nuh da ‘Bu gün Allah’ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yıktur.’ dedi. Derken dalga aralarına giriverdi. O da boğulanlardan oldu.” (Hûd Sûresi: 43) Eski hâl muhaldi. Kurtuluş yeni oluşta idi.

     “(Evlât acısıyla yüreği yanan) Nuh, Rabbine dua edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulan) oğlum (ne kadar isyânkâr da olsa) ailemin bir parçasıdır. (Ve biliyorum ki) Senin (ailemi kurtaracağın yönündeki) vaadin elbette haktır. (Ben zannettim ki, Senin bu vaadin benim oğlumu da içine alıyor ve o da gemiye binip kurtulacak. Demek ki öyle değilmiş. Hükümlerini sorgulayacak da değilim. Elbette) Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin. (İsteğim şu ki; dünyada olmadı bari ahirette onu kurtar, iman edenler arasında dirilmeyi nasip eyle!)” (Veli Tahir Erdoğan, Hûd Sûresi: 45) Gereken oluşu gerçekleştirmeyen oğlunun kurtuluşu isteniyordu!

     “Allah dedi ki: ‘Ey Nûh! O, (her ne kadar kan bağı ile senin öz oğlun da olsa, inkârcılarla birlikte olmayı tercih ettiği için) senin âilenden değildir. Çünkü o kötü işler yaptı. (Sen bunun farkında olmadın. O yüzden) içyüzünü bilmediğin bir şeyi yapmamı benden isteme. (İnkârcıların sonu nasıl olacaksa, oğlunu bekleyen son da aynı olacak. Vahyin terbiyesinden geçmiş bir Peygamber olarak bu konuda ısrar etme!) Seni cahilce davranmama konusunda uyarıyorum.’ ” (Veli Tahir Erdoğan, Hûd Sûresi: 46) Hakkı tanıyarak oluşunu gerçekleştirmeyene kurtuluş yok!

x

     Herkes, doğuşuyla insan ama, oluşuyla kimi mimar, kimi mühendis, kimi doktor, kimi işçi, kimi müdür, kimi idareci, kimi idare edilen, kimi şu veya bu gibi farklı sıfat, sanat ve becerilerle vasıflanmıştır.

     Velhasıl insanlar; birbirlerine mücerred / soyut bir ifade tarzı olan “Ey insan!” diye hitap etmezler. İnsanlar birbirlerine; kazandıkları, edindikleri ve sahip oldukları vasıf ve nitelikleri nazara vererek hitap edip seslenirler.

     Meselâ: Doktor Bey,  Mühendis Bey vb. sıfatlarla söze başlarlar. Demek ki, doğuş değil oluş; nazarı itibara alınıyor.

     Hz. Peygamber’e “Arap kimdir Ya Resûlâllah?” diye soran birine Hz. Muhammed, çok düşündürücü ve isabetli bir cevap verir: “Arapça konuşandır.” diyerek doğuşa değil, oluşa verdiği önemi dile getirir. Bu vesileyle milletten ne anlamak lâzım geldiğine de işaret etmiş olur.

     Bu durumda “Türk kimdir?” diyene de, “Türkçe konuşandır.” diye cevap vermek, çok yerinde bir karşılık sayılmalı.

     Çünkü bir millet; aynı doğuşta olanlarla, aynı oluşta olanların birlik ve beraberliğinden oluşmuş bir terkip, bir bütündür. Nitekim:

     İstanbul’da doğmuş büyümüş, Türk Kültürü’nün merkezi İstanbul’da yaşayan biriyle, Paris’te hasbe’l-kader karşılaşan bir Türk, “Vay benim Ermeni kardeşim! Bu ne güzel tesadüf!” diye memnuniyetini ifade eden cümlelerle elini uzatırken; Ermeni vatandaşımızın düşündürücü bir tepkisel cevabıyla karşılaşır: “Bana Ermeni diyemezsin, ben bir Türküm!”

     Böylece lisanın / dilin; milliyetin tayininde büyük rolüne dikkat çekilmiştir. 

     Herkes İslâm fıtrat ve yaratılışıyla doğar. Yani bembeyaz, bomboş bir levha hükmündedir.

     Fakat tedrîcen / yavaş yavaş, aylar ve yıllar geçtikçe; başta ana baba, çevre, arkadaş ve aldığı tahsil ve terbiyenin boyasıyla boyanır. Yani doğuşu değil, oluşuyla içinde bulunduğu ortamın rengine bürünür, bu çerçevenin gerektirdiği bir mevki ve makam sahibi olur.

     Artık doğuşunun değil, oluşunun kazandırdığı bir görünüm arz eder.

Şeytan Ahlakı

Şeytan ahlakı deyince aklımıza pek çok olumsuz nitelik veya davranış gelir. Önce olayı hatırlayalım:

Melekler, insandan önce evrende vardı. Sonra Âdem yaratıldı. Allah, meleklerin Adem’e secde etmesini istedi. Bu istek, insanoğlunun evrendeki yüce değerinin mesajıdır. Bir melek “Ben ateşten yaratıldım, Âdem topraktan yaratıldı.” diyerek secde emrine itiraz etti. Bu meleğe “şeytan” dendi. Şeytan, Cennet’ten kovuldu. Bu sebeple insanoğluna karşı kinlendi, ondan intikam almayı görev kabul etti, çünkü şeytan, Cennet’ten insanoğlu yüzünden kovulmuştu. Kendi suçunu Adem’e, yani insanoğluna yükledi.

Şeytan, önce Adem’i kandırdı, onun, Cennet’ten kovulmasını sağladı, ancak Âdem, hatasını anlayıp tövbe edince Allah (CC) onu affetti. İnanç sistemimizde, Âdem; tövbenin, pişmanlığın, hatadan dönmenin; şeytan ise kibrin, intikamın, yaptığı hatadan dolayı başkasını suçlamanın sembolü oldu.

Genlerimizde hangi ahlakın kodları daha baskın? Âdem ahlakı, kişiye yaptığı hatayı kabul ettirir, özür diletir, bir daha yapmamanın kararlığı ile insanda tecessüm eder. Şeytan ahlakına sahip olanlar, hiçbir zaman, hatalarından dolayı kendilerinde bir kusur bulmazlar, her olumsuz neticenin suçlusu, başka bir kişidir, bir varlıktır, bir olaydır. O ya da şu veya bu olamasaydı bu kötü olay onun başına gelmeyecekti o kişiye göre.

Şeytanın Adem’i suçlaması; kıskançlık, gurur, öfke ve sorumluluk yüklenmeme duygularının birleşimiyle şekillenen bir davranış olarak yorumlanabilir. Bu durum, aynı zamanda insan doğasında bulunan bazı olumsuz duyguların ve eğilimlerin alegorik yansımasıdır.

“Başımıza gelen her musibetin, kendi yapıp ettikleriniz yüzünden” olduğunu buyurur Rabb’imiz Şura suresi 30. ayette. “Kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar.” diye ayetin devamında müjde de verir. Müjdeye layık olmak da hatamızı itirafta samimiyeti gerektirir.

Şeytani ahlak sahipleri; daima mutsuzdur, huzursuzdur, suçlayıcıdır, özgüven zayıflığı içindedir. Bir şey üretmek, faydalı bir söz söylemek yerine söylenmeyi, üretilenleri beğenmemeyi, teklif yerine tenkit etmeyi tercih ederler. Tercih değil, bir tepkidir onların yaptıkları. Yaptıkları yanlışların doğrusunu duymak, rahatsız eder onları. Sağlıklı ruha sahip birinin kendisi için yaptığı öz eleştiri, başkası için yapacağı bir tenkit, onlar tarafından bir suçlanma olarak yorumlanır, algılanır. Eleştiriye, hatalarını işitmeye tahammülleri yoktur. Doğan güneş, akan su, esen rüzgâr bile onlar tarafından işlenen kötü fiilin failidir.

Zordur, şeytani ahlaka sahip olanlarla yol almak, iş başarmak. İş yapan, hata yapar, yola çıkan düşer ve kalkar. Doğaldır bunlar. Her eylemin fıtrat gereği olumlu veya olumsuz sonucu olabilir. Olumsuzluk, tecrübedir, sonrası için derstir, ibrettir. Şeytani ahlaklıların lügatinde tecrübe kazanma, ders alma yok, reddetme, tenkit, aşağılama vardır. Hoşgörü, affedicilik yer almaz bu duygu dünyasında.

Ademî ahlak, insanî ahlaktır. Kul olma bilincine sahip olmaktır. Kul, mükemmel olmadığını, kusurlu ve aciz varlık olduğunu, hata yapmanın bir acizlik olmadığını da bilir. Ademî ahlakı mücehhez insanlar, iş ve üretimde yaptıkları hatadan dolayı özür diler, itiraf eder, o kusuru bir daha işlememenin bilgisini edinir, yolunu keşfeder.

Evlilik, bir yolculuktur, iş hayatındaki ortaklık, sosyal faaliyetlerdeki gönüldaşlık da böyle… Birlikte yol alacağımız insanların ahlakına çok dikkat etmeliyiz. Hangi ahlak üzre? Ahlakı ademî mi, şeytanî mi? Bu ahlak, daha çok karakteristiktir, eğitimle değiştirilmesi imkânsıza yakın zordur. Şeytanî ahlak sahiplerinden uzak durmak daha doğrudur; bu tipler, insanı yorar.

“Evvel refik, badel tarik”, yani önce arkadaş, sonra yol demiş güngörmüşler. Şeytan ve şeytanÎ her şey bizden uzak olsun. Ademî dostlara ihtiyaç var. Var olanların kıymetini bilmeliyiz, sayılarını artırmalıyız. Bu hayatın tekrarı yok!

Şair, Yazar ve Yapımcı Yavuz Bülent Bakiler Vefat Etti

Yavuz Bülent Bâkiler, 23 Nisan 1936 tarihinde Sivas’ta doğmuştur. Aslen Azerbaycan Türkü olup dedeleri Azerbaycan’ın Karabağ ilçesinden Sivas’a göçmüştür. 28 Eylül 2025’te İstanbul’da 89 yaşında vefat etmiştir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur ve asıl mesleği avukatlıktır. Ayrıca gazetecilik, radyo ve televizyon programcılığı, bürokratlık, tenkitçilik gibi alanlarda da faaliyet göstermiştir. Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı gibi resmi görevlerde bulunmuştur.

Yavuz Bülent Bâkiler, Türk edebiyatının önemli şair ve yazarıdır. Şiirlerinde milli duruşu, kültürel mirasa olan bağlılığı ve Türk dünyasına ait duyguları başarılı bir şekilde işlemiştir. Eserleri arasında şiir kitapları, gezi notları, incelemeler ve anılar yer almaktadır. Öne çıkan şiirlerinden biri “Şaşırdım Kaldım İşte Bilmem Ki Nemsin” adlı şiiridir. Şiir kitapları arasında “Yalnızlık” (1962), “Duvak” (1971), “Seninle” (1986) ve “Harman” (2003) vardır. Ayrıca “Üsküp’ten Kosova’ya” (1979) ve “Türkistan Türkistan” (1986) adlı gezi notları ile çeşitli incelemeleri ve anı kitapları da bulunur.

Türk edebiyatı ve kültürüne büyük katkıları olan Yavuz Bülent Bakiler’e Allah’tan rahmet diliyoruz. Ailesi ve sevenlerinin başı sağolsun.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

 Üstün Kılınma

     “Biz o peygamberlerin bir kısmını (verdiğimiz farklı özelliklerle, bazı yönlerden) diğerlerine ÜSTÜN kıldık. Nitekim Allah kimi peygamberlerle bizzat konuştu, kimi peygamberlere de yüksek manevî mertebeler bahşetti.” (Veli Tahir Erdoğan, Bakara Sûresi: 253)

     “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim (İbrahim’in soyundan gelme, Firavun’un zulmünden kurtulma, içinizden peygamberler çıkarma, geniş topraklar üzerinde uzun yıllar hâkimiyet kurma gibi birçok) nimetimi ve sizi (rızama uygun davrandığınız günlerde) cümle âleme ÜSTÜN kılmış olduğumu (bir kere daha) hatırlayın.”  (Veli Tahir Erdoğan, Bakara Sûresi:122)

     “Andolsun ki Biz (Musa’nın soyundan gelen) Davud’a ve Süleyman’a ilim (irfan ve hikmet) verdik. (İlim, iman ve ahlâk temelleri üzerinde yükselen muhteşem bir devlet kurdular.

     “Devletin zengin olması onları şımartmadı.) Onlar (bütün nimetleri Allah’tan bildikleri için) ‘Bizi (verdiği nimetlerle) mü’min kullarının birçoğundan ÜSTÜN kılan Allah’a hamd olsun’ dediler.” Veli Tahir Erdoğan, Neml Sûresi:15)

     “Hem senin Rabbin, göklerde ve yerde olan kim varsa hepsini pekiyi bilir. (Bu bilginin bir tecellisi olarak) Biz (misyonları gereği) nebîlerden bazısını bazısına ÜSTÜN kıldık.” (Veli Tahir Erdoğan, İsrâ Sûresi: 55)

     “(Allah) dedi: ‘Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve size öyle bir yetki vereceğiz ki, âyetlerimiz sayesinde onlar size asla erişemeyecekler. İkiniz ve size uyanlar ÜSTÜN geleceksiniz!” (Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kasas Sûresi: 35)

     “(Ayrıca) O sizi (iman ve hidayet gibi nimetlerle) âlemlere ÜSTÜN kılmışken (sayısız mucizenin şahidi yapmışken, insanlığa örnek olma yolunda sizleri zirveye taşırken)… ” (Veli Tahir Erdoğan, A’râf Sûresi: 140)

x

     Eğer her insan, aynı istidat ve kabiliyette yaratılsaydı; farklı ihtiyaçlarını giderecek istidat ve kabiliyetlerden mahrum kalır! Ve asla ilerleyemez, taş üstüne taş koyamaz; sabit, değişmez ve gelişmez bir hayat içinde bocalar dururdu.

     Keza, aynı şekilde dünyada tek bir millet olsaydı;

     Her biri müşterek vasıfları yanında kendinde bulunmayan farklı vasıflardan mahrum kalsaydı; yine insanlık yerinde sayar!

     Medeniyetin binbir lâzımesi ortaya konamaz. Dünya yaşanır olmaktan çıkardı!

     Aynen dünyadaki tüm insanların aynı meslek sahibi olmaları hâlinde, diğer ihtiyaçlarını gidermekten mahrum kalmaları yüzünden hayatın dumura uğrayacağı gibi.

     Evet, insanların ve milletlerin her birinin birbirlerinden farklı ve diğerlerinde olmayan ÜSTÜN meziyet ve vasıflarının olması;

     Maddî ve bedensel bakımdan, onlara ırksal açıdan değer biçmek demek değildir.

     ÜSTÜN-lükleri kendilerinde olan, ruhî ve manevî fazîlet ve kabiliyetleri sebebiyledir.

     Yoksa, insan ve milletlerin kimilerini sefil ve aşağı, kimilerini asîl ve soylu görmekten ileri gelen menfî, ırkçı bir gözle onlardan söz etmek değildir. 

     Evet ÜSTÜN-lük; aynı müşterek vasıflara sahip olmalarından ötürü, eşit insanların; içlerinden çıkacak farklı yetenek sahiblerinin gösterecekleri özel yetenekleriyle, insanların bir ihtiyacının daha görülmesine imkân ve olanak sağlayan bir vasıftır.

     Yoksa ÜSTÜN-lük; alt-üst meselesi, yani eşitsizlik anlamında değildir.

     Her insan ve millet; umumî / genel vasıfları yanında, diğer insan ve milletlerden farklı kabiliyetlerin de sahibidir. Bundan dolayı, her milletin; insanlığın medenî ihtiyacını karşılayacak değişik bir potansiyeli vardır.

     İşte ancak, bütün insanların bu farklı kabiliyetlerinden doğan buluş ve icatlar sayesnde, medenî yaşama imkânlarını elde etmek mümkün olabilmiştir.

     Yoksa fertlerin veya milletlerin aralarında farklılıkların bulunması; aralarında eşitsizlik var demek değildir.

Dünyada Türklerle İlgili Söylenen Sözler

Okuduklarımızdan bahisle bir gerçeğin şaşmaz ifadesi;
Türkler Dünya yaşam süresince diğer tüm milletlerden farklı olmuşlardır.
Yaşamları, giyimleri, kültürleriyle gittikleri yerlere yenilik, adalet hak hukuk ve kadına saygı geleneğini götürmüşlerdir.
Türk Kadını cesur ve mert oluşuyla aynı erkek gibi savaş meydanlarında savaşmıştır.
Türk Kadını aynı zamanda güzelliği ve zarafetiyle yine Dünyanın en güzel kadınları arasında yerini almıştır.
Türkler, kimseye hiçbir ayrımcılık yapmadan, başka milletten, dinden veya mezhepten insanlarla her zaman barış, huzur, güven ve uyum içinde yaşamayı bilmişlerdir.
İşte tarih boyunca Türk Devletleri ve Türkler hakkında söylenmiş sözlerden bir derleme…

  • Ne mutlu Türk’üm diyene! (Mustafa Kemal Atatürk)
  • Bayrakları bayrak yapan üzerindeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır! (Mithat Cemal Kuntay)
  • Biz Türk milleti temiz bir milletiz. Biat nedir asla bilmeyiz. Bundan dolayı Tanrı bizi aziz kılmıştır. (Alparslan)
  • Siz çoksunuz biz Türk! (Bilge Kağan)
  • Bayrak, bir ulusun onurudur. Ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenemez. (Mustafa Kemal Atatürk)
  • Ey Türk, titre ve kendine dön! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, kim bozabilir senin ilini ve töreni! (Bilge Kağan)
  • Bana Türklerden Kurulu bir ordu verin, dünyayı rehin alayım. (Napolyon)
  • On ulusun on yiğit adamının gücü tek bir kimsede toplansa yine bir Türk’e bedel olamaz. (Charles Mcfarlane)
  • Dünyada iki bilinmeyen vardır. Biri kutuplar, diğeri ise Türkler. (Albert Sorel)
  • Kılıcı eşsiz bir maharetle kullanan Türkler, mağlup ettiği insanların yarasını sarmakta da bir o kadar ustadır. (George Gordon Byron)
  • Türkler ölmeyi iyi bilirler. Ben de ölmeyi bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübe sahibiyim. (Montecucco)
  • Türkler devlet yıkmakta ve kurmakta en iyi üstatlardır. (Joseph Von Hammer-Purgstall)
  • Irk ve millet olarak Türkler, geniş imparatorlukla içerisinde yaşayan kavimlerin en asilidir. (Alphonse de Lamartine)
  • Eğer Türkleri tanımış olsaydınız hayran olurdunuz. (Sir Mark Skyes)
  • Türk milletinin yaratılış nedeni cihana hâkim olmasıdır. (Hacı Bektaş Veli)
  • Benden eyerimi isteyiniz vereyim, atımı isteyiniz vereyim fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin veremem. (Mete Han)
  • Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan, Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan… (Ziya Gökalp)
  • Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır. (Tevfik Fikret)
  • Türk korkmaz korkutur. Bir şey isterse onu yapmadıkça vazgeçmez. (Semamae İbni Eşref)
  • Adolf Hitler Kumandanlarından biri Adolf Hitler’e sorar: -Türklere neden saldırmıyoruz?- Bu soru üzerine Hitler: Türkler öyle bir millettir ki, eğer saldırırsak tamamını yok etmemiz gerekir… Yoksa bir tane bile hayatta bırakırsak, yeni bir devlet kurar ve intikamını alır demiştir.
  • Türk milleti iki bin yıldır profesyonel askerdir. Türklerin mesleği askerliktir. (Donaldson)
  • Dünyada Türklerden başka hiçbir ordu bu kadar süre ayakta duramaz. (Hamilton)
  • Türklerle dost ol ama düşman olma. (Gianni de Michelis)
  • Türkler az söylerler çok iş yaparlar. (Abraham Lincoln)
  • Türkler tarihte eşi benzeri görülmemiş bir millettir. (Enes Bin Malik)
  • Artık Türklerle savaşmam. Onlar çok cesur ve iyi insanlar. (Andreas Phitiades)
  • Türk gibi ölüme gülerek bakan bir eri başka hiçbir ulusta bulamazsınız. Yalnız ona iyi bir komutan gerektir. (Mulman)
  • Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır. (Lady Mary Wortley Montagu)
  • Türk, asillerin asilidir. Yapmacık olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir. (Pierre Loti)
  • Türk askeri cesurdur. Anavatanını sever ve onun için gerekirse çekinmeden canını feda eder. (Albert Einstein)
  • Türkler Asya’nın güçlü ulusudur. (Albert Sorel)
  • Çanakkale’de başarılı olamadık. Nasıl başarılı olurduk ki? Zira Türkler yuvasına girilmiş aslanların hiddetiyle, cüret ve cesaret kahramanlığı ile savaşıyorlardı. Böyle bir millet görmedim. (Sir Julien Corbet)
  • Türk’ün güzel yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türk’ün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez. (Decamps – Fransız ressam)
  • Türk toplumunda kişisel nitelik ve değer dışında hiçbir şeye önem verilmez. (Baron Büsbek)
  • Türkler’in doğrulukları ve namuslulukları ne kadar övülse yeridir. (Charles Macfarlene)
  • Türklerle dost ol, ama düşman olma. (Gianni de Michelis)
  • Tarih, Türkler‘den çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler var ki bunlar medeniyetin birer ziynetidir. (Alman tarihçi Hammer)
  • Türkler’in Avrupa dengesi için gerekli bir unsur oldukları kesindir. (Lord Beaconsfield)
  • Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türk’ün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır. (Lord Byron)