21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Nisan 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 48

Sosyal Bilimler Bilim mi?

Sebep- sonuç bağlantısı yoksa, hadi daha yakışıklı ifadeyi kullanayım, determinizm yoksa bilim de yoktur. Bilime lüzum da yoktur.

Bilim nedir? Hayır, bilim bilmek değildir. Gerçi bilim yapabilmek için bilmek gerekir ama bilimi bilim yapan, geleceği tahmin edebilmesidir. Geleceği tahmin edemeyen sözde bilim, bilim olmaz. Ancak tasvirler yapan edebî bir tür olabilir. Bu bilim ve sebep- sonuç işine, determinizm meselesine takıntılıyım. Ondan olmalı dönüp dolaşıp bunlardan bahsediyorum. Geçen yılki bir yazımda, çizerek de sebep- sonuç ve bilim ilişkisini anlatmışım.

İşte, sosyal bilimlerin sıkıntısı bu determinizm meselesinde. Evet, sıkıntı, genel kültürün zannettiği gibi kuantum teorisinde değil, sosyal bilimlerde. Kuantum teorisinde yanlış olarak atfedilen belirsizlikle sosyal bilimlerdeki belirsizliğin nitelikleri farklı. Hem de çok farklı. Sosyal bilimlerdeki “belirsizlik”, onların konusunun karmaşıklığından doğuyor.

Heisenberg Durkheim’a karşı!

Yazıyorum, konuşuyorum, yıllar yılı ders veriyorum. Daha önce de söyledim, akademik mesleğim kuantum teorisiyle sıkı fıkıydı; atomların yapısıyla uğraşıyordum ve o iş, kuantumla yürür. Dönüp dönüp geldiğim sebep-sonuç meselesi sosyal bilimlerdeki… Kuantumdaki o kadar zor değil. Hele işin matematiğini biliyorsanız aslında öyle bir problemin olmadığını da görürsünüz. Sosyal bilimlerdeki belirsizlik, kuantum teorisindekinden çok farklı ve oradaki sıkıntı gerçek.

Şöyle bir proje kurdum: Sosyal bilimler ve determinizm konusunda büyük lafları bir toparlayayım dedim. Büyük laflar, tabii büyük adamların söylediği. Bulduklarımdan en beğendiklerimi art arda sıralayacağım. Cesaretim yeterse aralarda kendi fikrimi de söylemeye çalışacağım.

Sosyal bilim bilim mi?

Uğraştığım problemi veciz bir şekilde ifade eden Michael Kinsley’den şu alıntıyla başlayayım:

Çoğu ‘katı’ bilimci ‘sosyal bilim’ deyimini oksimoron diye değerlendirir. Bilim test edebileceğiniz, doğruluğunu veya yanlışlığını ispatlayabileceğiniz hipotezler demektir. Sosyal bilim, bildik “gözlem”in havalara girip caka satmasından ibarettir.

Michael Kinsley ünlü ve emektar bir gazeteci, yorumcu, editör, dergi yayımcısı, ilk internet dergilerinden Slate’in kurucusu. Hayır, sosyolog değil. Zaten sosyolog olsa sosyologlarca linç edilirdi. Gazeteciliğin serbestiyeti ve cesareti ile konuşuyor. Çoğunuzu sıkmayı göze alarak ‘oksimoron’un kendi içinden çelişkili demek olduğunu da yazayım. Hani “güneşin karanlığında”, “ateşin dondurucu soğukluğu” gibi Necip Fazıl’ca sözlere denir oksimoron… (Kıyısından köşesinden az biraz gazeteci sayılırım ve gazeteci, bir kısım okuyucunun “ne demek o?” diyeceği lafları, yazıp geçmez. Öyle yapmak, ‘Bak ben neler biliyorum’ havasına girmek olur.)

Olacağı bilemem ama olanı açıklarım

Sosyal bilimleri döven bir başka isim, Toronto Üniversitesinin olağanüstü başarılı rektörü Claude Bissel. Üniversite, onun idaresinde üç kat büyümüş. Mesleği edebiyat. Şöyle yazıyor: Sosyal bilimler, felaketler meydana geldikten sonra onların muhasebesini yapmakta başarılıdır. Ben de bir zamanlar Marksizm- Leninizm veya diğer ismiyle bilimsel sosyalizm hakkında tam böyle düşünüyordum. Bilimsel sosyalizm olmuş bitmiş olayları pek güzel açıklar. “Bilmem ne ile bilmem nenin çelişkisi kaçınılmaz olarak falan senteze gitmişti ve olan ondan olmuştu.” Ayağa kalkıp alkışlamak gelir içinizden. Fakat “ Peki şimdi ne olacak?” sorusunun elle tutulur cevabı bir türlü gelmez. Bırakın cevap gelmemesini, tarihî olarak da hemen bütün tahminleri yanlış çıkmıştır.

Sosyal bilim dövmenin bu kadarı yetsin. Çünkü hiç hak etmiyor. Hak etmiyor, çünkü insan maddeden ve enerjiden mertebelerce daha karmaşık. Sosyal bilim ise bu çok karmaşık insanın binlerce, bazen milyonlarcasının bir araya gelip bu sayılardan yine mertebelerce fazla ilişkileri incelemeye taliptir. Zor iştir. Ama imkânsız olmadığını ümit ediyoruz.

Chomsky, Pareto, Haldun

Bu yüzden ünlü dilbilimci Noam Chomsky gibi umutlular da var: “Tabiat bilimleri ile sosyal bilimler arasında temelde bir fark bulunduğunu hiçbir zaman söylemedim.”

Kapanış yorumunu, Avrupa’nın biraz gecikmiş İbn-i Haldun’una, Vilfredo Pareto’ya bırakmak isterim. Birçok açıdan, nevi şahsına münhasırlığından, dehasından, ekonomiden sosyolojiye, polymath denilen çok yönlülüğünden ve toplumlara ait zor yanlışlanan teorilerinden dolayı İbn-i Haldun’a benzetiyorum. Ama şüphesiz,Haldun’un asırlarca önceliği ve öncülüğü var. Ne diyor Pareto:

“İnsan davranışları, birtakım düzenlilikler sergiler. Tekrarlanan bu düzenlilikler doğa yasalarını oluşturur. Eğer bunlar olmasaydı ne sosyal bilimlerden ne de ekonomi politikten söz edebilirdik; hatta tarih çalışmaları bile büyük ölçüde anlamsızlaşırdı. Zira insanların gelecekteki eylemlerinin, geçmişteki eylemleriyle hiçbir ortak yönü yoksa tarih bilgimiz—her ne kadar ilginç hikâyelerle merakımızı tatmin etse de—hayatımızda bize yol göstermede tamamen işe yaramaz olurdu.”

Sebep-sonuç yoksa tabiat bilimi de sosyal bilim de tarih de yok.

Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)Türk Kurtuluş Savaşı sırasında meydana gelen muharebe

0

Yazar: Orhan Yöney

Yayınlanma Tarihi: 1 Nisan 2021

Sakarya Meydan Muharebesi, Türk milleti için bir ölüm kalım mücadelesi olmuştur. Bu meydan muharebesi, Türk ordusunun taktik geri çekilmeleri bırakıp büyük çaptaki bir geri çekilme sonunda stratejik savunmayı uygulamaya koymasının en güzel örneklerinden birisidir. Birinci ve İkinci İnönü Muharebelerinde yenik duruma düşen Yunanlılar, Kütahya-Eskişehir Muharebelerindeki (10 – 24 Temmuz 1921) başarılarından elde ettikleri moral ve İngilizlerin de teşvikiyle Anadolu’da ilerlemelerine devam etmek ve Ankara Hükûmetini zor duruma sokmak istemişlerdir. Esasen İngiliz Başbakanı Lloyd George’un İngiltere Parlamentosunda “Millî Türk Kuvvetlerini yenmiş bulunan Yunanistan’ın Sevr Anlaşması esaslarıyla yetinemeyeceği” şeklindeki kışkırtıcı vaatleri de Yunanistan’ı bu konuda cesaretlendirmiş ve barışa değil taarruza teşvik etmiştir. Yunan Genelkurmayı, Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilen Türk ordusuna son darbeyi vurmak için bütün hazırlıklarını tamamlayıp harekete geçmiştir. Öte yandan, Kütahya-Eskişehir Muharebelerinden sonra askerî mevcudunun ve silah  gücünün önemli bir kısmını kaybetmiş olan Türk ordusu da kesin sonuç alınabilecek bir meydan muharebesi için tüm birliklerini Sakarya Nehri’nin doğusunda, yaklaşık olarak 100 km genişliğinde bir cephe hattında toplamıştır.

Batı Cephesi Komutanlığı birliklerinin Kütahya, Eskişehir ve Af­yon­ka­rahisar gibi şehirlerle birlikte geniş bir arazi kesimini düşmana bırakarak Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesi, kamuoyunda ciddi bir moral bozukluğu yaratmış ve bu durum TBMM’de de çok sert tartışmalara neden olmuştur. 23 Temmuz – 5 Ağustos 1921 tarihleri arasında oldukça sıkıntılı bir dönem geçiren Türk tarafı, Mustafa Kemal Paşa’yı 5 Ağustos 1921’de TBMM’de kabul edilen 144 sayılı kanunla ve geniş yetkilerle üç ay süre ile Başkomutanlık görevine getirmiştir. (bk. Başkumandanlık Kanunu) Mustafa Kemal Paşa, verilen bu geniş yetkilere dayanarak 7-8 Ağustos 1921’de “Tekâlifi Milliye Emirleri”ni yayımlayarak orduyu personel, silah, malzeme ve araç-gereç bakımından güçlendirmeye çalışmıştır. Zira Türk ordusu Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde bir yokluk ve yoksulluk savaşı da vermektedir. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde cephe faaliyetleriyle ilgilenirken üzücü bir kaza geçirmiştir. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile 12 Ağustos 1921’de cephe durumunu yakından görmek, sevk ve idarede daha etkili olmak gayesiyle Ankara’dan Polatlı’ya hareket eder, cepheye varınca savunma mevziinin rahatça görüldüğü Polatlı güneyindeki Karadağ’a çıkmıştır. Buradan arazi ve mevzi durumunu görüp inceledikten sonra geri dönmek üzere atına bindiği sırada, atın ürkmesi nedeniyle düşerek bir kaburga kemiğini kırmış, tedavi olmak üzere Ankara’ya dönmek zorunda kalmıştır. Doktorların istirahat tavsiye etmelerine rağmen çok kısa bir süre sonra 17 Ağustos 1921’de görevinin başına dönen Mustafa Kemal Paşa hemen Başkomutanlık karargâhını kurmuştur. Ağustos ayı ortalarına doğru yapılan yeni düzenlemeye göre Türk Ordusu’nun konuş ve kuruluş durumu şu şekildedir: Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’dır. Başkomutanlık Karargâhı Ankara’dadır. Batı Cephesi Komutanlığı, Yunan taarruzuna karşı, kuvvetlerini Sakarya Nehri doğusunda yedi grup (kolordu) hâlinde konuşlandırmıştır. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’dır ve karargâhı Ankara-Polatlı arasında yer alan Alagöz’dedir. Savaşın hemen öncesinde Türk kuvvetlerinin durumu şöyledir:  96.326 er, 5.401 subay, 54.572 tüfek, 825 makinalı tüfek, 196 top, 1.309 kılıç, 32.137 hayvan, 1.284 araba ve 2 uçak.

Yunan kuvvetlerinin durumu da şöyledir: 120.000 er, 3.780 subay, 57.000 tüfek, 2.768 makinalı tüfek, 386 top, 1.350 kılıç, 3.800 hayvan, 600 adet 3 tonluk kamyon, 240 adet 1 tonluk kamyon, 18 uçak.

Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlık görevine getirilmesinden sonra Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ile Kolordu Komutanları arasında 15 Ağustos 1921 tarihinde bir durum değerlendirmesi yapılarak sonuç Başkomutana sunulmuş, böylelikle bir harekât planı ortaya çıkmıştır. Türk ordusu, 100 km’ye ulaşan cephe genişliği ve 25 km’ye yakın bir derinlik içerisinde arazinin önemli noktalarına yerleşerek ve Sakarya’yı bir engel hâlinde önüne alarak savunmayı oynak olarak idare etme kararını almıştır. Bu savaşa kadar savunmalar; orduların bir hat üzerinde yerleştirilmesi, bu hatta başarılı olunamazsa hep birlikte geride başka bir hatta çeki­lme biçiminde cereyan etmiştir. Ancak Mustafa Kemal Paşa, 26 Ağustos 1921’de “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” emrini vermiş böylece hat taktiği bırakılarak çekilmek zorunda kalan  birliklerin tutunabildikleri ilk yerde savunmaya devam etmeleri, diğerlerinin ise bulundukları mevzileri bırakmamaları sağlanmıştır. Gerçekten de bu safhada verilen mücadele olağanüstüdür. Açılan her gediği kapatmak için 70 km’yi bulan zorlu yürüyüşlerle birlik kaydırmaları yapılır. Her gelen asker, ertesi sabah çelikten bir kale hâlinde düşman karşısına çıkmış, vuruşup şehit olmuş fakat vatanın savunulmasına devam edilmiştir. Mustafa Kemal Paşa bu muharebe için “Sakarya melhame-i kübrası” yani kan gölü, kan deryası demiştir. Yunanlar, Türk kuvvetlerini 23-30 Ağustos 1921 tarihleri arasında bütün imkânlarıyla zorlamalarına rağmen kuşatıp imha edemeyince kuvvetlerinin büyük kısmıyla Türk cephesini merkezden Haymana istikametinde yarmak istemişlerdir. 6 Eylül 1921 tarihine kadar da bunun için uğraşmışlar fakat başaramayınca bulundukları hatlarda savunmaya karar vermişlerdir. Ancak 10 Eylül’de başlatılan genel karşı taarruzla buna da engel olunmuştur. Bu muharebeler sırasında Meclisin de taşınması gündeme gelmiştir. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Millî Savunma Bakanı Refet Paşa’ya 26 Ağustos akşamı gönderdiği telgrafta; muharebelerin Ankara’ya kadar intikal etmesi ihtimali olduğunu, her türlü ihtimale karşı Meclisin ve Bakanlar Kurulu’nun ilk merhale olarak Yahşihan üzerinden Keskin’e, oradan da zorunluluk hâlin­de Kayseri’ye naklinin gerekli olabileceğini bildirir. Ertesi gün çekilen başka bir telgrafla da bu taşınma emri durdurulmuştur. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın yönetiminde, Türk milletinin kanıyla yazılan ve dünya harp tarihine “en uzun meydan muharebesi”, Türk İstiklal Harbi tarihine de “subay muharebesi” diye geçen Sakarya Meydan Muharebesi aralıksız 22 gün devam etmiş ve 13 Eylül günü Yunanlıların Sakarya Nehri’nin batısına atılmasıyla sona ermiştir. Bundan sonra Takip harekâtı başlamıştır. Sakarya Meydan Muharebesi’nin askerî sonuçları bakımından Türk tarafına çok önemli katkıları olmuştur. Sakarya Zaferi ile inisiyatif Türk ordusuna geçmiştir. Sakarya Muharebeleri, Türk ordusunun moralini ne kadar yükseltmiş ise Yunan ordusunun moralini de o derece bozmuştur. Önce Sakarya Nehri’nin doğusu, sonra da Afyonkarahisar – Eskişehir hattına kadar olan vatan toprakları Yunanlılardan temizlenmiştir.

Savaş sonunda tarafların kayıpları da şu şekildedir:

Türkler: 5.713 şehit, 18.480 yaralı, 828 esir ve 14.268 kayıp.

Yunanlılar: 3.758 can kaybı, 18.955 yaralı, 354 kayıp.

Sakarya Meydan Muharebesi sonucu, askerî harekât yön değiştirmiştir. Sakarya Muharebesi sonuna kadar stratejik savunma yapılırken Sakarya’dan sonra stratejik taarruza dönülmüştür. Zira Yunan ordusu stratejik saldırı yapma gücünü kaybetmiştir. Sakarya Zaferi, Büyük Taarruz (26 Ağustos 1922) ve Başkomutan Meydan Muharebesi’nin (30 Ağustos 1922) hazırlıkları için gerekli zamanı kazandırmıştır. Sakarya Zaferi’nden sonra vefa duygusu ile dolu olan Türk milleti, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya TBMM aracılığıyla 19 Eylül 1921 tarihinde Gazi unvanı ve Mareşal rütbesini vermiştir. Anadolu’ya geçme planı olan Enver Paşa’nın ümidi kırılmış, içeride muhalefetin etkisi azalmıştır. Sakarya Meydan Muharebesi’nin askerî sonuçları yanında siyasi sonuçları da Türk milleti için çok önemli kazanımlar sağlamıştır. Sakarya Zaferi’nden bir ay sonra, 13 Ekim 1921 günü Bolşevik Hükûmetinin aracılığıyla Ankara Hükûmeti ile Güney Kafkas Cumhuriyetleri arasında Kars Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmayla; Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan daha önce yapılan Moskova Antlaşması’nı kendileri için de geçerli saymışlardır. Böylece Türkiye’nin doğu sınırları kesinlikle güvenlik altına alınmıştır. Fransa, Sakarya Zaferi’nden sonra bekle – gör tutumunu bırakarak İtilaf Devletleri’nden kopmuş ve TBMM Hükûmeti ile 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması’nı imzalamıştır. Bu antlaşma ile Fransa tarafından Hatay-İskenderun dışında bugünkü güney sınırımız tanınmıştır. Güney Cephesi güvenlik altına alındığından oradaki Türk birlikleri de Batı Cephesi’ne kaydırılmıştır. Batı Anadolu’daki Yunan egemenliğini hiçbir zaman kabullenemeyen İtalyanlar ise Sakarya Zaferi’nden sonra 1921 yılı sonuna kadar işgal ettikleri yerleri boşaltmışlardır. Sakarya Zaferi, İngiltere’yi de TBMM Hükûmetini tanımaya zorlamış ve 23 Ekim 1921’de “Tutsakların Serbest Bırakılması Anlaşması” yapılmıştır. Anlaşmaya göre; İngilizler ellerinde bulunan Birinci Dünya Savaşı tutsağı Türk komutanları ile Malta Adası’na sürdükleri Türk devlet adamları ve aydınlarını, Türkler de Mustafa Kemal Paşa’nın tutuklattırdığı Anadolu’da bulunan İngiliz uyrukluları serbest bırakmışlardır. 2 Ocak 1922’de Türkiye-Ukrayna arasında bir dostluk antlaşması imzalanmış, bu antlaşma ile Ukrayna’nın yanı sıra Türkiye ile Sovyet Rusya arasında yakın dostluk ve temas geliştirilmiştir.

Sakarya Zaferi, İtilaf Devletlerinin Yunanlılara güvenini azaltmış, bu devletler Sevr Anlaşması ile kendilerine sağlanan çıkarları tekrar silahlı çatışmalara girmeden diplomasi yoluyla koruma çabası içine düşmüşlerdir. İtilaf Devletleriyle yapılan bu siyasi anlaşmalar Sevr Anlaşması’nın da geçerliliğini yitirmesi sonucunu doğurmuştur. Türk ordusunun Sakarya Meydan Muharebesi’ni kazanması, Yunan dış politikalarında da köklü değişikliklere sebep olmuştur. Sakarya’dan sonra, Yunanlıların “Ankara’nın alınması” ve “Büyük Bizans’ın kurulması” gibi düşleri Sakarya’nın sularına gömülecektir. Hatta, Batı Anadolu’daki isteklerini bile unutmuş görünüp bu kez yerli Rumların kuracağı bağımsız bir “İyonya Devleti” görüşüne ağırlık vererek, Avrupa’da bu görüşe destek arayacaklardır. Milli Mücadelenin en önemli askeri olaylarından biri olan Sakarya Zaferi ile, 1683 Viyana kuşatmasından beri devam eden Türk çekilişi burada durdurulmuş, bundan sonra Türk ilerleyişi başlamıştır.

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/216/Sakarya-Meydan-Muharebesi-(23-A%C4%9Fustos-13-Eyl%C3%BCl-1921)-

Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Haberler

Okullarda ilk zil, 8 Eylül 2025 Pazartesi çalacak ve 18 milyonu aşkın öğrenci ders başı yapacak.

Yeni dönemde, okulların belirli forma konusunda bir mağaza veya tedarikçiye yönlendirme yapmasına izin verilmeyecek. Veli istediği yerden forma alabilecek. Okulun forması 4 yıl geçmeden değişmeyecek. Bu konuda sıkı denetimler yapılacak.

Kaynaştırma eğitimine gelecek olan 1. sınıf ve 5. sınıf öğrencileri için bu süre 1 hafta önce başlayacak. Kaynaştırma öğrencileri, 1 Eylül tarihinde dersliklerinde hazır olacak.

Okul servis ücretlerini belediyeler belirleyecek. Okul Servis Araçları Yönetmeliği’nde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik uyarınca; 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile 5393 sayılı Belediye Kanunu kapsamında servislerde belediyeler tarafından belirlenen fiyat tarifesine uyulacak.

Özel okullarda, onaylanan ders kitapları dışında ders kitabının kullanılmaması; yemek, kahvaltı, etüt, servis gibi hizmetlerin ücretlerinin okul tarafından belirlenerek ilan edilmesi ve öğrenci kayıt sözleşmelerinde bu hizmetlerin yer almasına ilişkin tüm illerde denetimler yapılacak.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne ve diğer öğretim programlarına uygun şekilde hazırlanarak dağıtılan ücretsiz ders kitaplarının, özel okullarda okutulup okutulmadığı konusunda gerekli takibin yapılmasına yönelik il millî eğitim müdürlüklerine talimat verildi.

Okullar tarafından ders kitabı adı altında hiçbir ücret alınmayacağına ilişkin düzenleme doğrultusunda, Bakanlıkça ücretsiz dağıtılan ders kitaplarının özel okullarda kullanılması zorunluluğunun getirildiği hatırlatıldı.

MEB onaylı ücretsiz ders kitaplarının kullanılmasının yanı sıra, eğitim ücreti dâhil bütün ücretlerin okul tarafından belirlenerek ilan edilmesi gerektiği belirtildi.

Bu hususlarda ihmali bulunan özel okulların tespiti için yürütülen denetimlerin, 2025-2026 eğitim öğretim yılında da aynı hassasiyetle devam ettirilmesine ve faaliyet gösteren tüm özel okulların konuya ilişkin bilgilendirilmesine yönelik il millî eğitim müdürlüklerine talimat verildi.

Bu kapsamda özel okullarda Bakanlıkça onaylanan ders kitapları dışında ders kitabı kullanılamayacak; yemek, kahvaltı, etüt, servis gibi diğer bütün hizmetlerin ücretleri okul tarafından belirlenerek ilan edilecek ve öğrenci kayıt sözleşmelerinde bu hizmetlere yer verilecek. Velilere sunulan tüm hizmetlerin de belgeye dayalı yapılması gerekecek.

Gölbaşı Mogan Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde gerçekleştirilen “2025-2026 Eğitim Öğretim Yılı Hazırlık ve Değerlendirme Toplantısı”na Bakan Yardımcıları, genel müdürler ve 81 ilin milli eğitim müdürü katıldı.

Toplantıda konuşan Bakan Tekin; Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, 2025 yılını “Aile Yılı” ilan etti. Bu konunun ülkemiz ve millet açısından önemli boyutları var. Önümüzdeki eğitim öğretim yılında her ilimizde, aile meselesini sistemin odağına alıp bu konuda çocuklarımıza bunun anlamı üzerine farkındalık oluşturacak etkinlikler ve projeler yapılmasını istiyoruz.” dedi.

Bu anlamda önem arz eden bir diğer konunun gündemdeki orman yangınları olduğunu belirten Bakan Tekin, 2025-2026 eğitim öğretim yılının ilk haftasının orman sevgisi, ormanlarımızı korumak bu konuda yapılması gerekenlerle ilgili etkinliklerle açılacağını söyledi.

 Tekin, “Bu anlamda Tarım ve Orman Bakanlığı ile çocuklarımızın ağaç dikmelerini teşvik edecek bir protokolü de yapacağız. Fidan dağıtılıp bu fidanların ağaca dönüşmesi sürecini hep beraber takip edeceğiz.” diye konuştu.

Okullarda forma uygulamasında yapılan değişikliğe de değinen Bakan Tekin, “Velilerimize maddi külfet getirilmesini önlemek için öğrencilerimizin kılık kıyafeti ile ilgili yönetmelik değişikliği yaptık. Velilerimizin üzerine ekstra bir maddi külfet getirilmesini istemiyoruz.” diyerek bu konunun hassasiyetle takip edilmesi gerektiğini vurguladı.

Uygulamaya ilişkin bilgi veren Bakan Tekin, “Kıyafetlerde özel işaret, baskı ve desen gibi kısıtlayıcı ayrıntılara yer verilmeyecek.

Belirlenen okul kıyafeti görseli okulun internet sayfasında yayımlanacak ve bu kıyafetler 4 eğitim öğretim yılı geçmeden değiştirilemeyecek.

Formanın ekonomik, sade, kullanışlı, kolay temin edilebilir ve pedagojik esaslara uygun olması bizim için öncelikli. Ayrıca özel sağlık durumu bulunan öğrencilerimizin uygun kıyafet giymesine de izin verilecek.” dedi.

Diğer yandan, öğretmenlerden gelen talepler doğrultusunda ve Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in talimatıyla, öğretmenler ve Bakanlık personelinin emeklerine duyulan minneti ifade etmek amacıyla önemli bir adım daha atıldı.

“Öğretmen İZ – Eğitim Neferlerine Minnet Kampanyası” kapsamında, Türk Telekom iş birliğiyle eğitim camiasına özel iletişim avantajları sunulmaya başlandı.

Sevgiyle kalın…

Mevzuat  Ötesi  Düşler

* 1 *

Bismillahi’l-fettah

‘Âlemler içinde rûha selâm olsun’

Bir yağmur damlasına bile teslim olamıyorsun

Kozalakların bir hülâsa olduğunu da mı görmüyorsun

Ama olsun

Sevda karpuz yemeye benzemez dostum

Ya nedir?

Benim yârim eksoz dumanından bellidir

Eğer öyleyse

Çaylarımız şekere köleyse söylesene

* 2 *

Demli mi düşünürdünüz bayım

En çok kullandığınız kelimeyi düşürdünüz

Delirmek mi ehven sıra dışı belirtmek mi?

Bu uçuşa hazır halı aslen Manisalı

Ve uyku bir deniz tufanına benzer

İmdi demek ki dağlar da sarhoştur

Alkol bir puşttur arslanım

Sarhoşa kuş konar mı?

* 3 *

Geceyi hâşiye bile etmezsiniz de güneşe

Karanlık emer yine de gözbebeklerinizden

Biz bir çınarın devrilen enkazından çıktık

Ve gün görmemeyi yağmur bildik alıştık

Şimdi de bulutsuzluğumuzu mu satacaksınız?

Bizi vuracak katil günahsız biri olmalı

Tükendi çünkü çöllerin limiti

* 4 *

Dilimin ucundaydı da adın

Çenemi ebediyen kapadım

E ben şimdi senin sevgini nereye koyayım

Bilemezsin ki bir adam en çok üç yaşındadır

Oysa her çocuk onüç yaşındadır

Apartmanlara hüznü gömdük iyi mi?

Ve şimdi sırada ölüm

* 5 *

Hangi fâre peynire biatini sorgulayabilir?

Kırmızı da olsa benim yüreğim iyidir

Korsan bir nîmet yapıştığında gövdeme

Hemen belediyedeki ağaçları silkele

Hah işte benim düşüncem de geldi

Sonuna geldik mi dersin gökyüzünün?

Sonra yollar da bir yere kadar

Bir yerlerde bir yol daha var

* 6 *

Kanalizasyon kokulu adam geldi majeste

Geldi ve yedi göğün belâsını da bile getirdi

İyi de nereye kadar suların sabrı?

Ve işte durdun sıfıra vurdun

Yitip gidenleri hesapla şimdi

* 7 *           

Karanlığın derinliğine on mızrak yetmez

Ben de zaten Rüstem değilim

Kim olmadığımı öğrendiğimde vakit akşamdı

Beni bir sabun köpüğüne sattılar

Ki sonra büyüdüm okyanus oldum

Ve benim bağrımı ışıtan Nairobi’li bir gecedir

* 8 *

Anlarsam kahpeyim hayâtın anlamını

Anasını satsam da yaşamak bana emanet

Çizgimi kuşlar bile beğenmiyorlar

Perdeler bile ıssızlığımı bekliyor

Sana varamazdım içim içime tutsak

Haydi artık sevdâsızlığın sırası

* 9 *   

Kıl bir tüccar bile bilemedi kıymetini

Biz de seni muson yağmurlarına sakladık

Sözler vardır ürkek ceylanların su içişi

Seni rüzgâra vurdurmak mevsimin en mâsum işi

Şimdi ben senin bulutunu ısırmaz mıyım?

* 10 *

Kırılsa da kalbim bir tabak gibi porselen

Kalbimin bir tabaktan farklı olduğunu söyleyemem

Kunduzlar rüyâlarımı biriktiriyorlar

Sâhili olmayan bir deniz kıyısında

Sakallarımı sulayan çiçek çölde oturur

Ara sıra gelir ve tomurcuğa durur

* 11 *

Ben meydanlarda ölmek isterim ağam

Ve bir mavzerin göğsüne gömülmek

Hay bin yılın belâsını gören gözler

Sen beni yanar-yürek tanıdın

Söylersem altından kalkamayız sanal gerçeğin

Ağam bir yol ver de içinden geçem

* 12 *

Sevda namluda arpacık

Gönül, kupa kızı

Ağustos düşüdür bu arslan gülüşü

Göktaşını başkent yapalım mı?

      23–28 Temmuz 1997 – Bahçecik Seymen

Müspet Hareket

     Müspet hareket;

     Kendi meslek ve yolunun sevgisiyle hareket etmektir.

     Değil çekişme ve sürtüşme, belki başkalarını düşünmeye bile,

     Müspet hareket izin vermez.

     Aldanmış veya aldatılmış kimselerle de,

     Uğraşmamak, münakaşa etmemek ve tartışmamak gerek.

     Bir tasallut ve sarkıntılıkla karşılaşıldığı takdirde,

     Bunu vesile yapıp vakit kaybetmemek, ilişmemek lâzım.

     Çünkü “İt ürür, kervan yürür.” hükmünce,

     Bu durumlarda mümkün mertebe barışcıl bir tavır takınmalı.

     Karşılık vermek zorunda kalınırsa,

     Savunma ve korunma vaziyeti alarak;

     O hâli geçiştirmeye çalışmalı.

     Çünkü asıl olan müspet hareket etmek;

     Huzur ve âsâyişin bozulmasına fırsat vermemektir.

     “Vela teziru vaziretün vizre uhra.”

     “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (En’am: 164)

     Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz.

     İşte bunun için, hayatta bütün kuvvetimizle âsâyişi korumaya çalışmalı.

     Evet, bu kuvveti içe karşı değil, ancak dış tecavüze karşı kullanmalı.

     Âyet’in düsturuyla görevimiz; yurt içinde âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

     Evet, daima müspet hareket etmeli. Çünkü yurt içinde hareket menfîce olmaz.

     Dâhildeki mânevî cihat, mânevî tahrip ve yıkımlara karşı çalışmaktır ki,

     Bunun için de maddî değil, mânevî hizmetler lâzım.

     Birkaç adamın hatâsıyla, yüzlerce adamın zarar görmesine sebep olmamalı.

     Kat’î zaruret olmadan bunlarla uğraşmamalı.

     Çünkü “Cevabü’l-ahmaki’s-sükût.” /

     “Ahmaka cevap, onu cevapsız bırkmaktır.”

     Fakat şunu da unutmamalı ki,

     Canavar bir hayvana karşı kendini zayıf göstermek,

     Onu hücuma cesaretlendirdiği gibi,

     Canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavuklukla zaaf göstermek,

     Onları tecavüze sevk eder.

     Öyleyse dostlar uyanık davranmalı.

     Ta dostların lâkaytlıklarından ve gafletlerinden,

     Menfîlere taraftar olanlar istifade etmesinler.    

     Bir hanede veya bir gemide birtek mâsum, on câni bulunsa,

     Kur’an adâleti; o masûmun hakkına zarar vermemek için,

     O haneyi yakmayı ve o gemiyi batırmayı yasakladığı halde,

     Dokuz mâsumu birtek câni yüzünden mahvetmek suretiyle,                                                                                                                                

     O haneyi yakmak ve o gemiyi batırmak,

     En büyük bir zulüm, bir hıyanet, bir haksızlık olduğundan;

     Dahilî âsâyişi bozmak suretiyle,

     Yüzde on câni yüzünden doksan mâsumu tehlike ve zararlara sokmak;

     İlahî adâlete ve Kur’an gerçeği ile şiddetle men’ edildiği için,

     Biz bütün kuvvetimizle,

     Kur’an’dan alacağımız dersle,

     Âsâyişi muhafazaya kendimizi dînen mecbur bilmeliyiz.   

PKK Komisyonunda Neler Konuşuluyor?

İYİ Parti milletvekili Yüksel Arslan’ın X’te paylaştığı “DEM’in komisyondan talepleri” listesi (özerklik, ‘Türk Milleti’ yerine etnik kimlikler, bölgeye vali atanmaması, ‘Kürt ordusu’, ayrı iç-dışişleri bakanları, Kürtçenin resmî dil olması, PKK mensuplarının toplu dönüşü) geniş yankı buldu.

Ancak DEM Parti bu iddiayı açıkça yalanladı.

Komisyon şeffaf çalışmadığı için bu iddianın ve inkarın doğru olup olmadığını bilemiyoruz. Ancak -listede yer alan taleplerin komisyona gelmiş olsa da olmasa da- bu aşamada kamuoyunda dile getirilmesinin “sürece zarar vereceği” düşüncesiyle inkar edilmiş olması muhtemeldir.

Çünkü Birinci Süreçte de başlangıçta, MİT başkanı ve PKK temsilcilerinin Oslo’da yaptıkları müzakereleri taraflar inkar etmişlerdi.

Önce Oslo Müzakerelerin varlığı devletçe kesin bir şekilde reddedilmişti. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Ekim 2010’da “Devlet hiçbir zaman terör örgütüyle masaya oturmaz, görüşmez. Bizim terör örgütüyle pazarlık gibi bir durumumuz asla olmamıştır” demişti.

Benzer şekilde dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay da görüşmelerin yalan olduğunu, bir “psikolojik savaş” ürünü olduğunu söylemişti.

Ancak süreç ilerleyince, belgeler ortaya çıktı ve Erdoğan açıklamak zorunda kaldı: “Oslo’da, benim talimatımla devlet görüşmeler yaptı…” dedi.

2013’te İmralı tutanakları basına yansıyınca, bu kez de “Evet, devlet görüşür. Ama örgütle pazarlık olmaz. Bu bir çözüm sürecidir” söylemi öne çıktı.

Aynı şekilde PKK/HDP kanadı da başlangıçta net bir sahiplenme sergilemedi. Öcalan’ın avukatları ve Kandil, süreci ifşa edecek açıklamalardan özellikle kaçındı. Çünkü görüşmelerin devamı için “devlet inkâr ediyorsa biz de susalım” taktiğini uyguladılar.

Ama süreç tıkandığında, Karayılan ve diğer PKK yöneticileri açık açık “Devlet bizimle görüştü, inkâr etmesi doğru değil” dediler.

Oslo sürecinde yaşanan “önce inkâr, sonra itiraf” çizgisi, bugünkü DEM’in Meclis komisyonundaki “görüşülmedi” iddiasıyla kıyasladığımızda, önemli bir siyasi strateji tekrarı olarak görülebilir.

Bu stratejiyle sürecin ilk aşamasında kamuoyunda tepki doğurabilecek içerikler gizlenir, inkâr edilir. Böylece milliyetçi-muhafazakâr kesimlerden gelecek sert reaksiyonlar yumuşatılmaya çalışılır.

Böylece Türk kamuoyunu şok etmemek, DEM’in kendi tabanını ise “sabredin, adım adım oluyor” mesajıyla diri tutmak istiyorlar.

Belirli bir ilerleme sağlandıktan sonra ise devletin milletin yararı için yaptık diyerek itiraf edilir.

***********************************

PKK/DEM Talepleri

İYİ Parti milletvekili Yüksel Arslan’ın, Meclis’te kurulan komisyona ilişkin paylaştığı “DEM’in talepleri listesi” Türkiye’nin birliğini doğrudan hedef alan maddelerle dolu.

“İmralı Tutanakları”na bakınca, DEM yöneticilerinin inkar ettiği bu listede yer alan talepler ile Abdullah Öcalan’ın yıllar boyunca dile getirdiği taleplerin büyük ölçüde örtüştüğü görülüyor.

Öcalan’ın tutanaklara yansıyan talepleri: “Demokratik özerklik”, “yerinden yönetim”, “kültürel hakların anayasal güvence altına alınması”, “PKK kadrolarının güvenceyle dönüşü”… Bunların her biri, Arslan’ın paylaştığı maddelerin diplomatik dildeki karşılığıdır. Bir başka deyişle, Arslan’ın paylaşımında, PKK/DEM talepleri halkın anlayacağı şekle sokulmuş.

Öcalan “Kürdistan İçişleri Bakanı” ifadesini kullanmaz ama “özyönetim” ve “yerel meclisler” dediğinde kastettiği şey tam da budur.

KCK eşbaşkanı Bese Hozat, “Türk devleti demokratikleşmezse özerklik ilanı kaçınılmazdır” diyerek aslında nihai hedefi tarif etti.

Murat Karayılan, “Ortadoğu’da Kürtler statü elde etti, sıra Türkiye’de” diyerek bu hedefin uluslararası boyutunu işaret etti.

Avrupa’daki PKK yöneticileri de “Kürtler Irak’ta ve Suriye’de elde ettiklerini Türkiye’de de alacak” sözleriyle aynı hedefi tekrar ettiler.

DEM Partili TBMM Başkanvekili (Eski HDP Eş Genel Başkanı) Pervin Buldan’ın konuşmalarında dile getirdiği, “Irak Kürdistanı’nda ve Suriye’nin kuzeyinde (Rojava’da) kazanımlar oldu; benzerini Türkiye’de de elde edeceğiz” şeklindeki sözleri, hem DEM’in resmi diliyle hem de KCK/Kandil çizgisinin “demokratik özerklik” stratejisiyle doğrudan bağlantılıdır.

****

Bahsi geçen Irak örneğinde ne olmuştu hatırlayalım: 2003’teki ABD müdahalesiyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne dönüştü. Fiilen özerklik, sonra da anayasal statü kazandı.

Suriye örneğinde ise; 2011 iç savaşı sonrası ABD’nin PYD/YPG ile ittifakı sayesinde kuzeyde kantonlar, ardından “özyönetim” bölgeleri oluştu.

Bu iki örnekte 4 parçalı Büyük Kürdistan projesinin iki ayağında devletleşme hedefine yaklaşıldı.

PKK/KCK/DEM kanadına bu örnekler büyük cesaret verdi. Bu yetkililerinin açıklamaları Türkiye’de benzer bir şekilde “adım adım özerklik” stratejisi izlendiğini gösteriyor.  

“Türkiye’de de yerel özyönetim ve siyasi statü” yani önce özerk sonra federe ve nihayetinde bağımsız bir Kürdistan oluşturmak istiyorlar.

Bu hedefleri ABD/ İsrail’in BOP projesiyle tam uyumlu. Bu yüzden özgüvenleri çok yüksek.

KCK ve Kandil “Devleti yıkmak değil, dönüştürmek” söylemiyle; Irak ve Suriye’de olduğu gibi özerklik ve anayasal statü hedefliyor.

Öcalan’ın “Demokratik özerklik, yerinden yönetim, kültürel haklar” vurgusu da aynı amacı güdüyor.

***********************************

Komisyon Çalışmaları Naklen Yayınlansın

Yıllardan beri AKP ve MHP kanadı, DEM Parti için “PKK Terör Örgütünün Meclis’teki Uzantısı” dedi. DEM yetkililerinin de her fırsatta “sayın Öcalan” dedikleri teröristbaşını lider kabul ettiklerini, dağdaki teröristlerle “yoldaş” olduklarını bilmeyen yok.

“PKK’nın Siyasi Uzantısı” DEM’in inkarının inandırıcı olabilmesi için, Komisyon’a sundukları iddia edilen konularda Öcalan, KCK ve PKK’nın talepleri olsa bile kendilerinin böyle talepleri olmadığını açıkça beyan etmelidir. Bunu diyemezler. Zaten DEM bağımsız bir siyasi parti gibi hareket edemez.

Komisyonda halktan önemli bilgileri gizlemek ve yalan söylemek konusunda sicili iyi olmayan partiler yer alıyor. Komisyonda konuşulanlara dair bilgilerin inandırıcı olması için tek şart var: Komisyonun çalışmaları açık, şeffaf, medya huzurunda ve hatta naklen yayınla doğrudan millet huzurunda yapılmalıdır.

Komisyonda “terör örgütü irtibatlı ve iltisaklısı” üyelerin haberdar olduğu hiçbir bilgi Türk Milletinden gizlenemez.

Meşveret

     Sosyal hayatta ede edilmek istenen saadet ve mutlulukların anahtarı meşverettir.

     Çünkü: “Ve emrühüm şûrâ beynehüm.” (Şûrâ Suresi: 38) /

     “İşleri, aralarında şûrâ (danışma) iledir.”

     Âyet-i kerimesi, şûrâyı esas olarak emrediyor.

     Geri kalmamızın bir sebebi de, hakikî şûrâyı yapmazlığımızdır.

     Oysa, istikbal ve geleceğimizin keşfedicisi ve anahtarı şûrâdır.

     Madem insanın ihtiyaçları ve düşmanları sayısız!

     Buna karşı kuvvet ve sermayesi çok az!

     Özellikle, dinsizlikle canavarlaşmış tahribatçı, zarar verici insanların çoğalması;

     Elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı dayanak noktamız;

     İnancımız ve şahsî hayatımızdan alacağımız yardıma bağlı olduğu gibi,

     İçtimaî / sosyal hayatımız da, yine iman ve inanç gerçeklerinden gelen;

     Meşveret ve şûrâ ile yaşayabilir.

     O düşmanları durdurur, ihtiyaçlarımızın temin yolunu açar.

     Her zamanın bir hükmü var. Zaman dahi bir tefsir edici ve açıklayıcıdır.

     Evet, herşeyde meşveret / fikir alış verişi hükmünü yürütmeli.

     Efkâr – ı umûmiye / kamuoyu ise, gözcüdür.

     İçtihat sahiplerinin anlayış birliği ise, buna hüccet ve delildir.

     Hem de karşılıklı fikirlerin ortaya konmasıyla, yâni meşveretle; maksat ve gösterilen yollar;

     Kesin deliller üzerine kurulur. Sabitleşen hakikatler kayıt kuyut altına alınmış olur.

     İnsan saadetinin bir sebebi, millî hâkimiyeti sağlayan ve hayat makinesinin buharı olan;

     Hürriyet’teki insan iradesini; istibdat ve tahakküm belâsından kurtaran, ancak meşverettir.

x

     Zira, İslâm Âlemi’nin ve Türkiye’nin istikbal ve gelecekte,

     Terakki ve ilerlemesinin birinci kapısı;

     Meşveret ve şûrâ ve bu daireler içinde yer alan hürriyet’tir.

     Türkiye’nin şahsında İslâm Âlemi’nin bahtının anahtarı da,

     Demokrasi’deki meşveret ve şûrâ’nın tatbiki ile mümkün.

x

     Kalenin inşası, bir taşın işi değil. Tüm taşların baş başa

     Ve el ele vermesiyle oluşan bir yekpârelik ve bir bütünlüktür.

     Çünkü, bir elin nesi var, iki elin sesi var.

x

     Kavga ve çekişmeye sebep olacak bir mes’ele varsa,

     Meşveret ve şûrâya / danışma kuruluna başvurmalı.

     Fakat, çok sıkı da tutmamalı!

     Çünkü herkes aynı meşrep / huy, yaratılış ve mizaçta olmaz.

     Herkes birbirine müsamaha ve hoşgörü ile bakmalı.

     Özellikle, farklı meşrepte olmamızdan ve zayıf damarlarımızdan;

     Maişet derdi gibi zaruretlerimizden;

     Dalâlet / sapık yol mensupları istifade edip faydalanmasınlar.

     Bu yüzden, bizleri tenkit etmeye fırsat bulamasınlar.

x

     “Görüşerek ve müzakere ile hizmeti ifa ve icra etmenin;

     Mukaddemesi (öncüsü) mânâsında olan

     Meşveret, istişare ve şûrâ;

     Mezkûr beyanat ve tavsiyelerin neticesi olarak;

     Bir esas ve düstur olduğu zâhir oluyor.”

Hayat Yoldaşımız Kadın

Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde
Bir gönül ehlinin kadını adeta ilahlaştırarak şiirleştiren tasvir ini izleyelim:
Altıncı gün dolmak üzereydi
Ve Tanrı hala kadını yaratıyordu.
Bir melek çıkageldi.
Tanrı’ya;

  • Ötekini, erkeği çok daha çabuk yaratmıştın, buna niye bunca zaman ayırıyorsun?
    diye sordu.
    Tanrı yanıt verdi:
  • Çünkü buna çok değerli, çok farklı özellikler katıyorum.
    Dedi.
  • Örneğin yüzlerce parçadan oluşturuyorum.
    Ama yine bir bütün olmasını sağlıyorum.
    Bu yarattığım bir çok çocuğa aynı anda sarılabilmeli,
    Dünyanın her yerindeki çocukları kucaklayabilmeli.
    Düşen bir çocuğun kanayan dizini de,
    Yaralı bir yüreği de iyileştirebilmeli..
    Melek sordu:
  • Kaç eli, kaç kolu olacak?
  • Sadece iki.
  • İki el, iki kolla mı yapacak bu dediklerini…
  • Hepsi bu değil…
    Kendi yaralarını da kendi sarabilecek.
    Ayrıca günde 18 saat çalışabilir durumda olacak…
    Melek yaklaşıp kadına dokundu…
  • Onu çok yumuşak yapmışsın.
  • Yumuşak ama aynı zamanda çok güçlü.
    Gücünü ve kaldırabileceklerini hayal bile edemezsin…
  • Düşünmeyi de bilecek mi?
  • Yalnızca düşünmeyi değil.
    Hem sağduyusunu kullanmayı,
    Aklıyla ve yüreğiyle muhakeme etmeyi,
    Hem de mücadele etmeyi,
    Düşüncelerini savunmayı,
    Sorun çözmeyi de biliyor…
    Bunların yanı sıra, uzlaşmayı da biliyor…
    Melek, kadının yanağına dokundu.
    Eli ıslanınca bu nedir diye sordu.
    Tanrı yanıtladı:
  • Buna gözyaşı denir.
  • Neye yarar?
  • Kendini ifade etmeye yarar.
    Acıyı, kuşkuyu, aşkı, yalnızlığı, onuru,
    Ama aynı zamanda sevinci ifade etmesine yarar…
    -Kadının kendini ifade biçimleri sonsuzdur:
    O, sevinci, mutluluğu ve aşkı yakalayıp,
    Sımsıkı sarılmayı bilir…
    Haykırmak istediği vakit susabilir;
    Sustuğunda çığlığını duyurabilir;
    Öfkelendiği vakit gülümseyebilir,
    Ağlamak isteyince şarkı söyleyebilir,
    Mutlu olunca ağlayabilir,
    Korktuğu vakit gülebilir…
    O inandığı doğrular için sonuna dek mücadele eder;
    Haksızlığa karşı savaşır,
    Çözüm yolunu biliyorsa,
    ‘Hayır’ yanıtını asla kabullenmez.
  • Amma çok marifeti varmış!
  • Arkadaşı doktora yalnız gitmesin diye ona refakat edendir.
    Korkan birini gördüğünde,
    ‘Tut elimi korkma’ deyip,
    Elini uzatandır…
    Her düğün her doğum haberine mutlu olandır.
    Tanıdığı ya da tanımadığı amma kendine yakın bildiği her ölüm haberine kalbi kırılandır.
    Ama yine de yaşamı sürdürme gücünü kendinde bulandır…
    Çocukları daha çok yesin diye ‘ben zaten toktum’ diyendir…
    -Bir öpüş, bir sarılış, bir kucak açışla kırık,
    Ya da yaralı bir yüreğin onarılacağını bilendir…
  • Peki, bunun hiç mi eksiği ya da yanlışı yok?
  • Hiç olmaz olur mu?
    Var bir hatası:
    “Ne kadar değerli olduğunu unutur…”
    *
    Bazı kadınlar yeryüzünde doğar, gökyüzünde yaşarlar. .
    Onların adı “SEVGİ” dir.
    Bazı kadınlar siyah elbiseler giyip beyaz ışık saçarlar.
    Onların adı “ASALET” tir.
    Bazı kadınlar saatlerde yelkovanı durdurur, hayatı başlatırlar
    Onların adı “SİHİR” dir.
    Bazı kadınlar dünyayı ellerinde taşır, sonra da usulca avucunuza bırakırlar
    Onların adı “KUDRET” tir.
    Bazı kadınlar damlalardan deniz, bulutlardan güneş sağlarlar
    Onların adı “GÜÇ” tür.
    Bazı kadınlar sulardan ateş çıkarırlar
    Onların adı “MUCİZE” dir.
    Bazı kadınlar kalplerinde tüm renklerin paletini taşırlar
    Onların adı “RESİM” dir.
    Bazı kadınlar kusursuz bir imla ile yaşarlar
    Onların adı “ŞİİR” dir.
    Bazı kadınlar bir ömürlük hayatta üç ömür paylaşırlar
    Onların adı “EMEK” tir.
    Bazı kadınlar melodisi her yerden duyulan notalar olurlar
    Onların adı “ŞARKI” dır.
    Bazı kadınlar buram buram masumiyet kokarlar
    Onların adı “ÇİÇEK” tir.
    Bazı kadınlar gökyüzündeki dualardır. Yeryüzünde kabul olurlar.
    Onların adı “HEDİYE ” dir.
    Bazı kadınlar küçücük kalplerinde kainatı saklayan, kendinden başkasına içinde bulunduğu kalbi kuralsız yasaklayan bir hayal olurlar
    Onların adı “AŞK” tır.
    Bazı kadınlar bütün bunların hepsi birden olurlar, hayatın içinde bir abide gibi dururlar
    Onların adı “EFSANE” dir…
    Tüm kadınlara…

Ortadoğu Sendromu

TUBİTAK kuruluşumuzun 1967 yılından beridir çıkardığı bir dergi vardı “Bilim ve Teknik” dergisi. İşte o dergiyi, 1975 yılından 2000 yıllarının başına kadar sürekli alır ve okurdum. O yıllarda çıkan bilimsel yayınlar arasında bu derginin kalite ve içerik açısından emsallerinin içinde en kalitelisiydi diyebilirim.

Bilim ve Teknik dergisinin kaçıncı sayısındaydı şimdi hatırlayamıyorum ama okuduğum “Çin Sendromu” başlıklı bir yazı sanki bugün okumuşum gibi aklımda.

Orta yaşın üzerinde olanların gayet rahatlıkla hatırlayacakları iki kutuplu dünyada, ABD ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasında teknoloji yarışı had safhadaydı. Her iki blokta da 1940’lı yıllardan sonra başlayan bilimsel nükleer araştırmalar, bilim adamlarının düşünme sınırlarını oldukça zorluyordu. 1967 yılında Los Angeles dışında kurulmuş Ventana Nükleer Santralinde bir arıza çıkar ve bilim adamları bu arıza sonucunda bilim kurgu yönünde düşünceler sergilerler. Neticede; Nükleer Santralin reaktöründeki çekirdeğin reaktör kazanını eritmesi sonucunda çıkacak nükleer atıkların yeraltından su ve toprağa karışacağı ve etkisinin Çin’de görüleceği düşüncesinde hemfikir olurlar. İşte oluşacak bu felaketin adını bilim adamları “Çin Sendromu” koydular. Sonrasında 1979 yılında bu felaket senaryosunun, Jane Fonda, Jack Lemmon, Michael Douglas’ın birlikte oynadığı “Çin Sendromu” isminde filmini de yaptılar.

Esas konumuza dönecek olursak ABD eski dışişleri bakanlarından Condoleezza Rice’nin ulusal güvenlik danışmanı olduğu günlerde 2003 yılında kaleme aldığı makalede: “Ortadoğu’da Türkiye dâhil 22 ülkenin sınırları değişecek” ifadesi,adeta Ortadoğu’da “Çin Sendromu”nun vücut bulmuş manzarasını gözler önüne seriyordu. Düşünsenize, Ortadoğu’da gerçekleşecek her türlü senaryo binlerce Km. Uzakta ABD’de yazılıyor, Ortadoğu’da uygulamaya sokuluyor.

Bu yazılmış senaryonun neticelerini günümüzde eşzamanlı olarak bizzat yaşıyor ve görüyoruz. 18 Mart 2010 yılında Tunus’ta başlayan “Arap Baharı” olayları sonraki günlerde bütün Ortadoğu’ya sıçradı. Tunus, Mısır, Libya, Irak ve en sonunda Suriye’de cereyan eden olaylarda liderler değişti, bir kısmı öldürüldü, bir kısmı da ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

“Arap Baharı”nın neticelerini biz Türkiye olarak Suriye iç karışıklığından sonra hissetmeye başladık. Nedendir bilinmiyor, Suriye ile aramızda olan 911 Km. sınırımızdan Mayınları temizlettik! Bir üst paragrafta kullandığım “Eşzamanlı” kelimesi önemini işte bundan sonraki olaylarda kendini göstermeğe başladı. Mayınlar temizlendikten sonra Suriye iç savaşından ve bombardımanlardan kaçan söylentilere göre 4 milyondan fazla Suriyeli mayınların temizlendiği sınırımızdan Türkiye’ye girdi. Gelişen olaylar sonunda görüyoruz ki, Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın da söylediği gibi, bölgede patlayan bombalar, Suriye’den kaçan Iraklıları öldürmek için değil, o toprakları Suriyeli Araplardan temizlemek için patlatıldı. Onların yerlerine bir cumhuriyet Bayramında Kuzey Irak’tan topraklarımızı çiğneterek geçirdiğimiz Peşmergeler ve diğer bölgelerden gelen PKK’lılar yerleştirildi.

İran, Ermenistan sınırımızdaki mayınları da Avrupa Birliği fonundan gelen paralarla temizlettikten sonra ülkemizde, Suriyelilerle birlikte bugün İran ve Afganistan’dan gelenler dâhil 17-18 milyona varan yabancıyı barındırıyor ve besliyoruz. Türkiye’deki ekonomik krizin en büyük sebebi de bu.

Suriye’de bundan sonrası için gelişen olayların Türkiye’ye yansıması; Türk Milletine ağır bedeller ödeteceğe benziyor. Türkiye tarafından yerli ve milli olarak başlatıldığı söylenen 2. “Terörsüz Türkiye” açılımı, söylenenlerin aksine tamamen ABD, İsrail ve bebek katili Öcalan ürünüdür. Güya PKK silah bırakacak bunun göstergesi olarak sembolik manada silahlarını yaktılar. Türkiye’de Terör güvenlik kuvvetlerimizce zaten bitirilmişti. İran’da PEJAK, Suriye’de PYD/YPG unsurları silah bırakma eylemini kabul etmiyor. Kandil’de Cemil Bayık, Turan kalkan yeni anayasa taleplerinde bulunuyorlar. Gerekçeleri de oldukça ilginç: “PKK olarak biz yenilmedik, yenilen taraf barış teklif eder, o teklifi de bize Türk yetkililer yaptı” diyorlar.

İçlerinde İYİ Parti’nin olmadığı iyi ki de olmadı, Öcalan önderliğinde sözde: “Barış, Kardeşlik ve Demokrasi” adı altında 51 milletvekilinden oluşan bir komisyon kuruldu. Bu komisyonun hiçbir yasal dayanağı olmamasına rağmen, komisyondan çıkacak kararların Türkiye’yi nereye taşıyacağı doğrusu merak konusu. Kulaklarımıza komisyondan yansıyan duyumlara göre mevcut anayasamızı ve Türkiye’nin üniter yapısını tehlikeye atacak kadar pervasızca konuşmalar geliyor.

Göz göre göre bütün bu olaylar etrafımızda oluşurken 28 Mayıs 2023 seçimlerinden sonra Devlet Bahçelinin söylediği şu sözler sık, sık hafızalarımızı tırmalarken: “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez” sözüne dualar etmekten başka elimizden bir şeyler maalesef gelmiyor.

Enflasyon ve Kitap

Kitap zayıf noktam. Hem yazarıyım hem okuru. Karınca kararınca kültür adamlığım da var, eski çağlarda kalmış yayıncılığım da. Bunlardan olmalı, kitap deyince içim titrer. Pazartesi günü Karar’da o içimi titreten haberlerden biri vardı; başlığı, “Enflasyon kitap sektörünü vurdu: Yayınevleri ve sahaflar zorda”. Haber Nefes Gazetesi’nin yaptığı bir araştırmaya dayanıyormuş.

Bu konuda, bu köşede birkaç defa yazdım. Kitap piyasamızın üzücü yönleri var, sanıldığı kadar üzücü olmayan yönleri de var. “Ben ekonomistim, nas böyle, sana bana ne oluyor” krizlerinden sonra halkın yalnız kitaba değil her türlü mal ve hizmete ulaşması zorlaştı. Fakirlik artık bahse konu olmayacak kadar yaygın. Kitap da ekmek gibi, barınak gibi ilk elde edinilmesi gerekenlerden değil. Onun için yayınevlerinin ve kitapçıların zorda olmasını bekleriz ve onlar gerçekten zordalar.

Faizlerin yüksekliği ve kitabın ham maddesinin dövizle fiyatlanması, kitap piyasasının temelini teşkil eden vade zincirini paramparça etti. Kitap basılır ama ona yatırdığınız para, orta satan bir kitapta, neredeyse beş altı ayda ancak geri döner. O hâlde neden kitap basasınız ki! O parayı faize yatırın; çok daha iyi kazanırsınız veya herhangi başka bir işe; yeter ki o işin piyasası peşin çalışsın.

Talep kadar basmak

Yayıncı kitabı basar ve dağıtım şirketine verir. Vadeyle verir. Dağıtım şirketi kitapçıya verir. Vadeyle verir. Ekonomimiz ekonomiye dayanırken yayınevi bu zincirden rahatsız değildi. Çünkü o da kâğıdı vadeyle alır, matbaaya vadeyle bastırır, telifini birkaç ay sonra veya taksitler hâlinde öderdi. İşte bukâğıt, matbaa vadesi yok oldu. Çünkü onlar dövizle fiyatlanıyordu ve dövizle fiyatlanan mallara kimse vade yapmaya cesaret edemiyordu. Bu hâlin son aylarda biraz rahatlamış olması beklenebilir. Çünkü döviz eski oynaklığında değil.

Yayınevleri yeni teknolojiden de yararlanarak bir kısmi çözüm daha buldu. Geçen yıl eylül ayında “Kitap okunmuyor mu?” başlıklı yazımda bu çözümden bahsettim. Eskiden tahmin edilen satış hızına göre bir kitap 1000 ilâ 10 bin arası tirajlarda basılırdı. Sıklıkla 1000 adet basılırdı. Daha az basmak, kitap başına maliyeti arttırırdı. Bugün, sayısal baskı sayesinde birkaç yüz baskı bile ekonomik hâle geldi. Hatta talep üzerine baskı (print on demand) bile var. Yayınevleri de ilk dağıtıma yetecek kadar üretip yeni talebi bekliyor. Yazımda,  yıllara göre yayımlanan başlık sayısını, her başlığın kaç adet basıldığını ve ikincinin birinciye oranını grafiklerle vermiştim. Zaman içinde basılan başlık sayısının arttığını fakat baskı sayısının azaldığı görünüyordu. Başlık başına basılan kitap sayısı düzenli olarak azalıştaydı. Bu çok kötü bir haber değil. O birkaç yüz kitap bittiğinde yeniden çoğaltılır.

Kahraman kitapçı İnternete karşı

Nefes ve Karar’ın haberinin “sahaflar zorda” kısmı yerden göğe haklı. Sadece sahaflar değil, bütün kitapçı dükkânları da zorda. Niçin? Çünkü dövizin fırlamasıyla kitap fiyatları arttı. Okuyucunun hane geliri aynı oranda artmadı. Siz bakmayın “halkı enflasyona ezdirmeyeceğiz” nutuklarına, nutukçular da halk da büyük çoğunluğun enflasyona ezdirildiğini bal gibi biliyor. Enflasyonun ezmediği %5, hatta refahını arttırmış %1 gibi bir kesim var. Sonuç: Kitap okuyan genç, yaşlı herkes aynı anda iki darbe birden yiyor: Bir taraftan kitap pahalanırlem diğer taraftan kitaba ayırabilecekleri gelir azalıyor. Acı gerçek bu.

Kitapçı dükkânları ve sahaflar için bir acı gerçek daha var. Kitap satışları fiziki dükkânlardan internet kitapçılarına kaydı. Bunun da iki sebebi var. İnternet kitapçıları büyük maliyet avantajına sahip. Niçin? Bir kere arada dağıtım şirketi yok; dağıtıcı kârı yok. İkincisi, kira, personel, elektrik gibi sabit giderleri satış miktarına göre pek az çünkü bir kitapçı dükkânı bir mahalleye, bilemediniz bir semte satış yaparken bunlar bütün ülkeye satıyor. Bu avantajlara dayanarak büyük indirimler yapabiliyor ve sahafların fiyatlarıyla rekabet edebiliyorlar. Fiyat rekabetinde kitapçı dükkânlarının hiç şansı yok.

Uzun kuyruk ve internet sahafı

Fakat internet kitapçısının asıl stratejik avantajı, hiçbir kitapçının bulunduramayacağı bir envanteri sunabilmesi. Bu stratejiyi ilk defa Amazon keşfedip uyguladı. Adı da ondan gelir. Amazon dünyanın en büyük nehridir. Amazon da kendini “Dünyanın en büyük kitapçısı” diye takdim etti. Bir kitapçı, raflarında birkaç yüz başlık bulundurur. Hadi çok katlı dev bir kitapçı olsun. Birkaç bin başlıktan sonra raflar dolar. Amazon, piyasadaki her kitabı satışa sunabilir. Kendi deposunda yoksa birkaç gün içinde getirip müşteriye gönderir. Bu satış stratejisine “uzun kuyruk” deniyor. Birkaç çok satana değil, az satan fakat çok sayıda kitaba dayanmak. Çok satanlar da satılmaya devam ediyor ama asıl para uzun kuyruktan geliyor.

Kitapçı kitapçı dolaşıp falan kitap var mı diye sormanın devri geçmiş gibi. O kitap satıştaysa internette vardır. Satışta değilse Nadir Kitap’ta: nadirkitap.com ile sahaflar da internet kanalına açıldı. Ancak bunun hayatta kalmalarına yetip yetmeyeceğini bilmiyoruz. Nadir Kitap, kendi kitap alıp satmaktan ziyade sahaflarla tüketici arasındaki akışın aracısı. Yakın gelecekte internet kitapçılarının doğrudan sahaflık işine girmeleri beklenir. Onlar adına alım yapan bir ikinci el kitap tedarik zinciri doğabilir. Bugünün sahafları o zinciri kurar… Şimdiden, doğrudan Amazon üzerinden satış yapan kitapçılar var.