20.9 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 489

Sokağa Çıkma Yasağı

0

Bir kaç aydan beri ve bilhassa son günler de Koronovirüs Hastalığı bahanesiyle bazı dış mihraklar ile İBB. Başkanı Ekrem İmamoğlu ısrarla sokağa çıkma yasağı ilan edilmesini talep ediyordu. Buna mukabil olarak da Hükümet yetkileri tarafından, hiç bir zaman sokağa çıkma yasağı konulmasının düşünülmediği hususu gayet açık bir şekilde ifade ediliyordu.  Biz de, Hükümetimize ve AK PARTİ İktidarına güvendiğimiz için bu düşünce tarzına samimiyetle inanıyor ve destek veriyorduk.

 Fakat hiç hesapta, kitapta yokken, bir de baktık ki, 10 Nisan 2020 Cuma günü akşamı saat 21.50 de, hem de 31 İl de birden iki günlük sokağa çıkma yasağı ilan edilivermiş. Tabii ki, bu yasak kararına şaşırıp kaldık. Amiyane tabirle, Hükümet bizi ters köşeye yatırmıştı.  Üstelikte Sokağa çıkma yasağı fikri, ne kadar makul olursa olsun ilan ediliş saati bakımından, kanaatime göre hiçte uygun olmamıştır. Bu durum bazı köşe yazarları tarafında da tenkit edilmektedir.   Bu husus ile alakalı olarak iç işleri Bakanı, bugün bir açıklama yaparak, erken saatlerde açıklasaydık.  Vatandaşlar marketlere hücum ederdi demiş ise de, Ben şahsen bu düşünce tarzına iştirak etmiyorum. Sanki 21.50 de ilan edilince izdiham olmadı mı? Hem de daha fazlası ile oldu. Hatta öyle ki, Memleketin muhtelif yerlerinde marketlerin önün de yer yer üzüntü veren kavgalar dahi oldu.  Daha erken bir saatte ilan edilmiş olsaydı, belki vatandaşlar daha sakin bir şekilde alış veriş yaparlardı. Benim acizane kanaatime göre, madem ki sürpriz bir şekilde sokağa çıkma yasağı konulacaktı, bunun en uygun ve makul saati gece saat 12.oo ye çok yakın bir saat olabilirdi. Bu arada şu hususu ifade edeyim ki, sokağa çıkma yağsı ilan edildikten sonra markete filan gidip bir tek çöp dahi almadım.

İki günlük sokağa çıkma yasağından beklenen fayda, son derece sınırlı iken, meydanagetireceği menfi durumların daha fazla olacağı kanaatinde bulunmaktayım Bilindiği üzere, Memleketimiz de milyonlarca vatandaşımız günlük kazandığı para ile yine, kırsal kesimde yaşayan milyonlarca köylü vatandaşımız da günlük amele olarak çalıştığı işten aldığı yevmiye ile zar zor hayatlarını idame ettirmektedirler. Bu itibarla, sokağa çıkma yasağı sebebiyle, günlük kazançlarından mahrum kalan vatandaşlarımızın geçim sıkıntısına maruz kalacakları hususu, izahtan varestedir.

 Bu husus ile alakalı olarak, bugün fesbuk da bir arkadaşınız enteresan bir paylaşımda bulunmuş.  Arkadaş diyor ki, “ Açlıktan ve yoksulluktan duyulan korku, Koronovirüsten duyulan korkuyu geçmiş bulunmaktadır” Yapılan bu tespite iştirak etmemek mümkün değildir. Zira,  tarihte milyonlarca insanın ölümüne sebep olan muhtelif felaketler, nasıl gelip geçmiş ise, bu gün de bütün dünyanın başına bela olan bu KORONOVİRÜS belası da elbette bir gün Allah’ın izniyle başımızdan def olup gidecektir. Fakat buna mukabil, sebep olduğu ekonomik sıkıntıları bertaraf etmek belki, muhtemelen uzun yıllarımızı alacaktır. Haliyle bunun sıkıntısını da vatandaşlarımız çekecektir.

Geçen gün CNN. TÜRK de SDÜ. İnden Prof. Dr. Kemal Aydın’ı dinledim Hoca, kendine göre bu menfur hasalığı anlattıktan sonra konuşmasını sonunda aynen dedi ki,  Biz  elimizden gelen bütün tedbirleri alalım. Fakat buna rağmen, bu virüs, bize musallat olacaksa, biz yatağın altına da saklansak, saraylarda da otursak bizi arar bulur” diyordu. İşin püf noktası da burasıydı.  Takdiri ilahi diye bir şey vardır. İnancımıza göre,   bir İnsanın nasıl ne zaman ve nerede öleceğimizi ancak Cenab-I Allah bilir. İngiltere Başbakanı Boris Jonson’un durumu meseleye çok güzel bir örnek teşkil emektedir. İngiltere  Başbakanı temizlik kaidelerine  riayet  edip icap eden tedbirleri herhalde almıştır, muhtemelen de Başbakanlık Sarayında oturuyordu.. Fakat, bilindiği üzere, buna rağmen, menfur hastalığa yakalanmaktan kurtulamamıştır.

Hz. Mevlana’nın çok bilinen meşhur bir sözü vardır. Hz. Mevlana diyor ki, “Eli görmeyen kişi, yazıyı kalem yazdı sanır. Allah’ın kudretini bilmeyen kişi de meyveyi ağaç verdi zanneder”. Her gün bütün Dünya virüsten bahsediyor. Hatta öyle ki, akşam virüsle yatıp, sabahta virüs ile kalkıyor diyebiliriz. Fakat buna rağmen, bir türlü bu virüsü başımıza musallat eden gücü ve kudreti halen görmüyor, görmek de istemiyor.

Halen, Afrika da binlerce çocuk açlıktan ölürken. Dünyanın birçok yerlerin de oluk oluk milyonlarca Müslüman’ın kanı akıtılırken Kimsenin kılı kıpırdamamıştır. Elbette ki, bu kadar yapılan zulme, Yüce Rabbimiz razı olamazdı. Nitekim bütün Dünyada olanları gördükçe de, razı olmadığı açıkça görülmektedir. Son zamanlarda her ne kadar ABD. de dualar edilip,  Cumhuriyet  Senetosun da Kuranı Kerim okunması., Ermeni Kilisesinde Ezan okunarak İlahiler söylenmesi, İtalya da Hıristiyanların, Müslümanlar ile beraber Namaz kılmaya başlamaları memnuniyet verici bir husus olmakla beraber, tabii ki, kafi görülmemektedir. İnşallah devamı gelir.

 Bu arada ehemmiyetine binaen şu hususa da temas etmeden geçemeyeceğim. O da şudur. ABD. Irak da, Suriye de PPK.ya, ve YPG. ye, masum insanları öldürmeleri için binlerce Tırlık silah yardımı yaparken, hiçbir şekilde zorlanmadığı halde, ne calibi dikkat bir husustur ki, bugün hastanelerindeki sağlık personeline maske ve tıbbi malzeme  temin etmekte zorlamaktadır. ABD.nin bu gün maruz kaldığı  bu durum , takdiri ilahi değilse, başka türlü  nasıl izah  edilebilir ki.

 Ben hayatın içinden sade bir vatandaş olarak samimi duygu ve düşüncelerimi yazdım. Tabii ki, takdir Saygı Değer Okuyucularımındır. 

‘Türk Dilinin En Az Beş Bin Yıllık Geçmişi Bulunmaktadır.’ Prof. Dr. AHMET BİCAN ERCİLASUN Açıkladı.

‘Türkçe, Son Derece Gelişmiş Bir Dildir.’

Oğuz Çetinoğlu: Türk bengü taşları*
hakkındaki değerlendirmenizle mülâkatımıza başlayabilir miyiz Hocam?

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun: Türk bengü taşları, şu anda yüz
milyonlarca Türk’ün konuşup yazdığı dilin bilinen ilk metinlerinin yazılı
bulunduğu taşlardır. Türk Kağanlığı* döneminde, 8. yüzyılın birinci yarısında
Orhun ve Tola ırmakları* kıyılarında dikilmiş bulunan anıtlardan oluşur.

Çetinoğlu: Tonyukuk*, Kül Tigin* ve Bilge Kağan*… Türk bengü
taşlarında öne çıkan üç isim… Türk tarihindeki yerleri ve değerleri hakkında
neler söylemek istersiniz?

Prof. Ercilasun: Tunyukuk, 682 yılında Türkleri Çin tutsaklığından
kurtaran iki kişiden biridir. İlteriş Kağan*’la birlikte verdikleri çetin fakat
akıllı mücadelenin sonunda Türk Kağanlığını (Kök Türk hanedanını) yeniden
canlandırmışlardır. Kutsal Ötüken bölgesini yeniden ele geçirerek devletin
sınırlarını Çin Denizi* ve Kadırkan Dağları*’ndan Seyhun kıyılarına ve daha
güneyde Ceyhun kıyılarına dek uzatmışlardır. Ülkenin kuzey sınırları Baykal
Gölü*’ne, güney sınırları Sarı Irmak ve Tibet’e ulaşmıştır. Tunyukuk; İlteriş
ve Kapgan Kağan*’la birlikte, bu başarının en önemli üç isminden biridir.

Hatıralarını ve yaptıklarını 720
yılında iki taş üzerine yazdırmış, böylece Türkçenin bilinen ilk tarihçisi ve
hatıra yazarı unvanını da almıştır.

İlteriş zamanında ve Kapgan’ın
ilk yıllarında devletin baş veziri, başdanışmanı, ordu komutanı olan Tunyukuk
aynı zamanda istihbarat teşkilatının da başıdır. Çin sarayında ve diğer komşu
ülkelerde görev yapan geniş bir istihbarat ağına sahipti.

Bilge Kağan, Kapgan’ın son
yıllarında dağılmaya yüz tutmuş devleti yeniden toparlayan ve 716-734 yılları
arasında Türk Kağanlığı’nı 18-19 yıl başarıyla yöneten büyük hükümdardır.
Gerektiği zaman savaşarak, gerektiği zaman ittifaklar kurarak Çin tehlikesine
karşı ülkeyi başarıyla yönetmeyi bilmiştir.

Bilge Kağan’ı tarihe mal eden ise
kardeşi Köl Tigin adına diktirdiği anıttır. 732 yılına ait anıt, hükümdarane ve
coşkun üslubuyla dikkati çeken önemli bir tarih kaynağıdır. Özellikle anıtın
metnindeki millî ruh önemlidir. Metinde geçen birçok satırlar, Türk
milliyetçilik tarihinin en önemli belgeleri arasındadır. Bilge Kağan,
Tunyukuk’la birlikte Türk dilinin bilinen ilk metinlerinin yazarıdır.

Köl Tigin, Türk kahramanlığının
sembol isimlerinden biridir. Amcası Kapgan’ın ölümü üzerine, Kapgan’ın
çocukları tahta oturunca bir darbeyle onları devirmiş ve kendisinden bir yaş
büyük ağabeyi Bilge’yi tahta oturtmuştur. Bilge’nin ısrarlarına rağmen tahtı
kabul etmeyen Köl Tigin aynı zamanda bir feragat örneğidir. Ağabeyi Bilge’nin
onun adına diktirdiği taşta, Köl Tigin’in savaşçılığı destanî bir üslupla
anlatılır.

Tunyukuk’un ölümünden az önce,
725 yılında Türk Kağanlığı’na gelen bir Çin elçilik heyeti, Köl Tigin’in
kahramanlığına, Bilge Kağan’ın sakin ve akıllı bir hükümdar olduğuna,
Tunyukuk’un kurnazlığına dikkat çeker.

Çetinoğlu: Türk bengü taşlarındaki Türkçenin ifade gücü ihtişamına
kısa zamanda ulaşılamayacağı söyleniyor. Tahminlerinize göre, Türkçenin o
ihtişama ulaşması için ne kadar zaman geçmiş olmalı?

Prof. Ercilasun: Evet. Bengü taşlarda son derece gelişmiş bir dil
vardır. Dil bilimci Doğan Aksan*’a göre anıtlarda geçen kelimelerin % 33’ü
soyut kavramların karşılıklarıdır. Söz gelişi “kaos” kavramı için bulgak kelimesi vardır. İl (devlet), törü (kanun) gibi kavramlar hep soyut kavramlardır. Bir kavram da
ben söyleyeyim: urugsıratmak. Bu
kelime “uruksuz bırakmak, kökünü kurutmak” demektir; yani bugünkü jenosit*
teriminin tam karşılığıdır. Çin’in Türklere karşı soykırım uyguladıklarını
anlatmak için kullanılmıştır.

Metinlerde epik* ifadeler de
çoktur. Köl Tigin’in ölümü üzerine Bilge Kağan’ın ağzından verilen cümleler,
trajik bir durumun lirik* ifadeleridir.

Anıtlardaki ifade tarzına
ulaşabilmek için benim tahminime göre Türklerin en az üç dört yüz yıldan beri
yazılı bir dil kullanıyor olmaları gerekir. Esasen 4.-5. yüzyıllarda hüküm
süren Toba Türk hanedanının* Türkçeyi devlet dili olarak kullandığına dair
emareler vardır.

Çetinoğlu: Bengü taşların söz varlığı konusunda elde edilen
bilgiler nelerdir? (Gerek kök ve yalın, gerekse türetme kelimelerin sayısı
tespit edilebilmiş midir?) Rakamlara veya tahmine dayalı olarak ‘ecdadımız o dönemde şu kadar kelime ile
konuşuyordu
’ Diyebilir miyiz?

Prof. Ercilasun: Bengü taşlardaki metinler belli bir konuya aittir.
Konu, devlet için yapılan işlerdir. Dolayısıyla kelime hazinesi bu konuyla
sınırlıdır. Anıtlarda birbirinden farklı 900 kadar kelime kullanılmıştır. Ama
günlük hayata ait yüzlerce, hatta binlerce kelime konu dışında oldukları için
bu metinlere girmemiştir.

Anıtlardan 340 yıl kadar sonra
yazılmış Dîvânu Lugâti’t-Türk’te 9.000 civarında kelime vardır. Bence bu
sözlükteki kelimelerin en az % 90’ı Türk Kağanlığı döneminde de vardı.

Hatice Şirin’in “Eski Türk
Yazıtları Söz Varlığı İncelemesi” adlı eseri bu konudaki en son ve en temel
kaynaktır. Eserin genişletilmiş baskısı, 2016’da Türk Dil Kurumu tarafından
yayımlanmıştır.

 

 

AÇIKLAMALAR:

Türk bengü taşları: Bengü taş, Ebedî taş, abide demektir. Türkler arasında bu kelimeler Türklerin
ilk yazılı eseri olan Orhun Abideleri’ni ifade eder. 

Türk Kağanlığı: Göktürkler, Hunların Orta Asya’daki vârisleridir.
Çin kaynaklarında “Tu-kiu” olarak geçerler. Birinci Göktürk Devleti,-
552-630, İkinci Göktürk Devleti 682-745 yılları arasında hüküm sürdü. En
önemli özellikleri Türk adını ilk kullanan devlet olmalarıdır. Aynı zamanda
günümüze kadar ulaşan Göktürk Yazıtları yani Orhun Âbideleri ile Türklüğün
köklü târihini tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaları, bir
diğer önemli özellikleridir.

Tola Irmağı: Günümüzde Moğolistan Sınırları içerisinde
bulunmaktadır.

Tonyukuk: ‘Bilge
Tonyukuk’ olarak anılır. 663-725 yılları arasında yaşamıştır. Göktürk
Kağanlığında vezirlik yapmış müktedir bir devlet adamıdır. Aynı zamanda tarihçi,
şâir ve yazardır.

Kül Tigin: İlteriş
Kağan’ın küçük oğludur. 685 yılında doğdu, 27 Şubat 731 yılında şehit edildi.
Kül Tigin, bir şahsın ismi değil, sıfattır. ‘Kül’, ‘Kuvvet / güç’, ‘Tigin’
ise  Hakanın erkek çocuğuna verilen
unvandır. Amcası zamanında Batı Türkistan askerî vâlisi, ağabeyi zamanında
hakanlığın başkumandanlığını üstlendi.

Bilge Kağan: Göktürkleri 50 yıllık Çin esâretinden kurtaran ve
Göktürk Devleti’ni ikinci defa kuran büyük Türk’tür. 683 yılında doğdu, 26
Kasım 734 tarihinde 51 yaşında iken Çinlilerin satın aldığı bir hain
tarafından zehirlenerek katledildi.

İlteriş Kağan: Bilge Kağan ile birlikte 683 yılında Göktürk
Devleti’ni kurdu. Göktürk hükümdârıdır. Türk töresini ülkede hâkim kıldı. 682
yılından sonra, on yıl içinde, on yedisi Çin’e olmak üzere kırk yedi sefer
tertip etti, yirmisine bizzât katıldı, hepsinde muzaffer oldu, hiç yenilmedi.
692 yılında vefat etti.

Çin Denizi:
Çin’in Tayland sınırından Güney Kore sınırına kadar uzanan sâhil şeridi ve
açıkları, Güney Çin Denizi olarak anılır. Büyük Okyanus’a bağlıdır. 

Kadırkan Dağları: Asya’nın orta kesiminde, Hazar Denizi, Altay
Dağları, Baykal Gölü ve Hindikuş Dağları ile çevrili bölge.

Baykal Gölü:
Doğu Sibirya’da dağlar arasında bir göldür. Yüzölçüme 31.722 km
2, deniz yüzünden yüksekliği 462
metredir. Toplam su hacmi 23.615.39 km
3 ve en derin yeri 1.642 metredir.
Dünyanın en büyük tatlı su hazinesidir. Kışın, gölün yüzü, kalınlığı 1
metreyi geçen buz örtüsü ile kaplanır. Bu durum Mayısa kadar sürer. Kışın buz
örtüsünün üstünden bütün taşıt araçları geçer, yazın da vapurlar işler.
Baykal Gölü çevresi, Türklerin kadim yurdudur.

Kapgan Kağan: Doğum târihi bilinmiyor. Göktürk Devleti’ni kuran
Kutluk Kağan’ın kardeşidir. Ağabeyinin vefatı üzerine hakan oldu, ülkesini
691-716 yılları arasında yönetti. Çinlilerin başlattığı bir iç isyanı
bastırdıktan sonra, tedbirsizliğini fırsat bilen bir isyancı tarafından şehit
edildi. Başı, mızrak ucuna takılarak Çin’e götürüldü.

Doğan Aksan:
(1929-2010) Türk dili ve edebiyatı profesörü. Şiir, hikâye, makale, fıkra ve
deneme türünüde yazılar yazdı.

jenosit:
Soykırım. Bir ırka, bir millete karşı girişilen topyekûn öldürme hareketi.

epik ifâdeler: Kahramanlık olaylarını anlatan sözler.

lirik ifâdeler: Aşkla ilgili, romantik sözler.

Toba Türk Hanedanı: Toba Türklerinin Çin’in kuzeyinde kurdukları devleti
yöneten sülâle. 400 yıl hüküm sürmüştür.

 

 

DERKENAR

 

BENGÜ TAŞLAR:

 

     Türk edebiyâtının ilk yazılı örnekleri,
Gök-Türkler tarafından taşlar üzerine yazılarak bırakılmış eserlerdir.

     Bu dikili taşlara Gök-Türkler ‘bengü taş’ diyorlardı. Bengü taş,
ebedî taş, âbide demektir. Bu âbideler, bu gün, ‘Orhun Abideleri’ diye anılmaktadır. Bunun sebebi, bengü taş’ların
şimal doğu Moğolistan’da Koşu Çaydam gölü civârında, Orhun (Orkun) adlı
ırmağın eski yatağı yakınma dikilmiş olmasıdır.

     Gerek bu bölgede gerek Yenisey çevresinde
irili ufaklı, daha birçok taşlar varsa da, bu taşlar içinde yüksek bir dil,
târih ve edebiyat değeri taşıyanlar, bugün Gök-Türk Kitabeleri veya Orhun
Âbideleri denilen üç büyük kitâbedir.

     Bu kitâbelerde Çinliler’e karşı istiklâl
savaşı yapmak ve Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için, içte, dışta savaşan
Gök-Türklerin hikâyesi yazılıdır.

     Taşların ilki Göktürk’lerin dört
hâkanına vezirlik yapan Bilge Tonyukuk tarafından yazdırılmıştır. Kitâbe bu
vezirin ölümünden önce, M. S. 720 de bizzat Tonyukuk tarafından
diktirilmiştir. Kitâbedeki hâtıraların yazan da vezirin kendisidir. Tonyukuk,
taşın üzerine, devrinin târihini, kendi hâtıraları şeklinde, düzgün bir halk
diliyle ve yurdunu çok sevmiş, onun için çok çalışmış, başarılı bir devlet
adamı ifâdeleriyle yazmıştır. Diğer iki kitâbe, birinciden daha güzel bir
dille, daha zengin bilgi ile yazılmıştır. Bunların da yazarı Yollug Tigin
isimli, büyük Türk edibidir. O’nun yazdığı taşlar, Çinliler’e karşı açtığı
istiklal savaşıyla Gök – Türk devletini yeniden kuran Kutluk Han’ın çocukları,
Kül Tigin ile Bilge Kağan adına dikilmiştir. Kül Tigin âbidesinin dikilişi,
M. S. 732 de, Bilge Kağan âbidesinin dikilişi de M. S. 735 dedir. Âbideler,
sâhiplerinin ölümlerinden birer sene sonra dikilmiştir.

(Kaynak: Nihat
Sâmi Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Târihi.)

 

Prof. Dr. AHMET BİCAN ERCİLASUN:

     8 Şubat 1943 tarihinde İzmir’de dünyaya
geldi. Büyükbabasının vefatı üzerine 1946’da âilece Kıbrıs’ın Gazi Magosa
şehrine bağlı Büyükkonuk Köyü’ne yerleştiler, 1951 yılında İzmir’e döndüler.
İlk ve ortaokul ile İmam Hatip Lisesi’ni İzmir’de okudu.  Fark imtihanı vererek 1963 yılında klasik
lise diploması aldı.

Aynı
yıl, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde yüksek
tahsile başladı.  Ali Nihat Tarlan,
Abdülkadir Karahan, Zeki Velidi Togan, İbrahim Kafesoğlu, Fahir İz, Prof. Dr.
Mehmet Kaplan, Ömer Faruk Akün, Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, Faruk
Kadri Timurtaş, Muharrem Ergin, Kemal Eraslan, İnci Enginün ve Mertol Tulum …
gibi profesörlerden dersler alarak 1967 yılında mezun oldu.

Ercilasun,
1967 yılında Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü’de açılan asistanlık imtihanını kazandı. 

     1967-1971 yılları arasında, bir yandan
Atatürk Üniversitesi’nde öğrencilere Türkiye Türkçesi, Osmanlı Türkçesi,
Orhun Türkçesi dersleri verirken; Kars ve ilçelerinde derlemeler yaptı.

1971
yılında Dr. ünvanını aldı, aynı yıl, Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdarî
Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak
tâyin edildi.

     Haziran
1976- Ağustos 1977 döneminde Amerika Birleşik Devletleri’nde Washington
Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundu.

     Doktora sonrasında çalışmalarını daha
ziyâde Türk lehçeleri, eski Türk dili ve Türkiye Türkçesi’nin problemleri üzerinde
çalıştı. 1979 yılında Doçent unvanını aldı.

     1980 yılında Türk Kültürünü Araştırma
Enstitüsü aslî üyeliğine seçilen Doç. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, 1983 yılında
(ek görevle) Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı
Eğitimi Bölümü Başkanlığına tâyin edildi. Bu görevi 1985 yılına kadar devam
etti. 1983 yılında Yüksek Öğretim Kurulu tarafından Türk Dil Kurumu Aslî
Üyeliği’ne seçildi.

     1984 yılında “Dilde Birlik” adlı
eseriyle, Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın ‘Fikir Dalı Armağanı’na lâyık
görüldü.

     1986 yılında Gazi Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi’ne Profesör olarak tâyin edildi. Bu fakültenin Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kurdu. 1986-1991 yılları arasında Gazi
Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulu’nda müdürlüğü yaptı.

     1991 yılında, dönemin Kültür Bakanı
Namık Kemal Zeybek’in isteği üzerine Türk Cumhuriyetleri’nden gelen bilim
heyetine başkanlık edip, Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nü hazırladı.
1992 yılında Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri
ve Edebiyatları Bölümü’nü kurdu ve bölüm başkanı oldu. 1993 yılında Yüksek
Öğretim Kurulu’nda Türk Dünyası Müşâviri olarak görev yaptı.

03.11.1993
târihinde vekâleten; 24.04.1994 târihinde ise, Üçlü Kararname ile asaleten
Türk Dil Kurumu Başkanı olarak tâyin edildi. 06.11.2000 târihinde Türk Dil
Kurumu başkanlığından kendi isteğiyle ayrıldı. 20.01.2001 – 20.01.2002 târihleri
arasında Türkiye-Kırgızistan Manas Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı;
fakültenin dekanlığını ve Türkoloji Bölümü’nün başkanlığını üstlendi. Hâlen
Gazi Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde
öğretim üyesidir.

     Türk Cumhuriyetleri’ni, ata dede Türk
yurtlarını araştırma, inceleme, belgeleme ve görüntüleme maksadıyla defalarca
dolaştı, Türk dünyasının problemleri üzerinde çalıştı,  şiir, deneme, hikâye, roman yazdı. Türk
Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı ve Azerbaycan
Kültür Derneği üyesidir.

    
Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

Arpaçay
Köylerinden Derlemeler, Bugünkü Türk Alfabeleri, Kars İli Ağızları-Ses
Bilgisi, Kutadgu Bilig Grameri-Fiil, Dilde Birlik, Uygur Halk Masalları
(Şekür Turan’la), Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri (Ortak), Moğolistan ve
Çin Günlüğü, Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, Türk Dünyası Üzerine
İncelemeler, Türk’ün Kayıp Kitabı, Atsız, Türkçülüğün Mistik Önderi, Atsız’ın
Hikâyeleri (Yayına hazırlayan)

 

“Hâkimiyeti Nerede Aramalıyız?”

İÜ İktisat Fakültesi İçtimaiyat Enstitüsü’nde eser veren, hem
yazan, hem de hitabeti iyi olan, milli endişe sahibi öğretim üyelerinin
bulunduğu bir kürsüye asistan girdiğim için kendimi hep şanslı görmüşümdür. Çok
şükür ki böyle değerli insanlarla muhatap oldum. Birçok kitap ve makale
yazabildiysem bunu onlara borçluyum. Akademik hayat bilimsel bir çevredir. Başarı
ve verim çevre ile değerlendirilir. Hocalarım; başta diğergam, halk adamı ve
egosuz bir insan olan Ord. Prof. Dr. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu’nu, görüştükçe
ufkunuzu açan Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven’i, değerli milliyetçi, dürüst
ve yiğit insan Prof. Dr. Mehmet Eröz’ü rahmet ve saygıyla anarım. Hocalarımız
Allah’ın verdiği ömrü iyi kullandılar. Onlar asla unutulmamalı,
unutturulmamalı, eserleri bugün de bize ışık tutabilmelidir.

            Bu değerli
hocalarımızdan Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven’in bir makalesi bugün de
bize yardımcı olmaktadır. 21. 01.1993 tarihli Ortadoğu Gazetesinde çıkan
“Hakimiyeti nerede arayacağız?” makalesi benim de bir makale yazmama sebep
olmuştu. Bu makaleye Yeni Türkiye ve Etnik Pazarlama isimli kitabımda da
ilavelerle yer vermiştim.

            Doktora
giden bir hasta ameliyat olacak ise; önce Allah’a ve ondan sonra Allah’ın
yarattığı, bilgi ve ilimle mükâfatlandırılmış doktora teslim olmaktadır.

            Bu bakımdan
cüz’i irade ile külli iradeyi rakip gibi görmek veya göstermek bazı
siyasetçilerin ve sözde aydınların yanlışlarıdır. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız
milletindir” derken milletin kendi geleceğinin iyi veya kötü olması konusunda
kullanabileceği cüz’i irade kastedilmektedir. İnsanlarımızı kamplaştırma ve
çatıştırma arzusu içinde olanlar bazı değerleri istismar etmeden kaynaştırmaya
çalışmış olsalardı; çok mesafe alırdık. Son günlerde virüs dolayısıyla kolonya
kullanılması bazılarınca kabullenilmemektedir. Gerekçe olarak da kolonyada
alkol bulunduğu ileri sürülmektedir. Bunlara tavsiyemiz; kolonyanın bir içki
olmadığıdır. Bizim yaşama tarzımızda kolonya içmek için değil; temizlik ve
mikrop kırmada başvurulan bir sıvıdır. 

Milli Mücadele Ruhundan, Milli Dayanışma Ruhuna…

Dünyanın hiçbir coğrafyasında türlü felaketler karşısında böylesine kenetlenen, böylesine büyük bir dayanışma ruhu ile hareket eden ne bir ülke vardır? Ne de bu dayanışma ruhunu destekleyen bir millet…

Tarih boyunca milli mücadelemiz de dâhil, ülkemizin yaşadığı türlü felaketler karşısında bir ve beraber olmayı başarabilen, bu süreçlerde yaşanan her zorluğu dayanışma ruhu ile aşabilen Türk Milleti:

Korona salgınının ülkemizi etkilemesiyle birlikte yine aynı duyarlılıkla hareket etmekte, büyük bir dayanışma örneği sergilemektedir.

Bundan bir asır önce düşmanlarımızın işgal salgınına karşı bayrak açarak Milli Mücadele Ruhunda birleşen Büyük Türk Milleti, bugün Korona salgınına karşı bayrak açmış, bu defa Milli Dayanışma Ruhunda birleşmiştir.

Böylesine büyük bir dayanışma ruhunda birleşen milletimiz nasıl ki milli mücadele yıllarında düşmanı yerle bir edip, Ege’nin serin sularına döktü ise; bugün de aynı dayanışma ruhu ile Korona cenderesini de paramparça edecektir.

Bu ölümcül salgın karşısında başlatılan yardımlaşma kampanyalarına küçüklü, büyüklü ayni, ya da nakdi milyonlarca yardım yapılmakta; milletimizin alicenap ruhu, bir kez daha böylesine büyük bir salgına karşı mücadele etmenin coşkusunu yaşamaktadır.

Korona belasının ülkemizde de görülmesiyle birlikte, en küçüğümüzden, en büyüğümüze, sokaktaki sade vatandaştan, her sektördeki görevlisine herkes yekvücut olmuş, bu ölümcül salgına karşı mücadele etmektedir.

Bu önemli mücadele; tabii ki, devletimizi yönetenler tarafından yönlendirilmekte, insanlarımızın bu salgından korunabilmesi için pek çok tedbir peş, peşe alınmaktadır.

Alınan tedbirlerin en başında sağlık önlemleri gelmekte, salgının önlenebilmesi için en çok çabayı sağlık çalışanları göstermektedir.

Başta doktorlarımız olmak üzere, tüm sağlık çalışanlarımızın bu salgını önlemek için göstermiş oldukları insanüstü çaba her türlü takdirin üstündedir.

Gece, gündüz demeden, kendi hayatları pahasına, her türlü riski göğüsleyerek hastalarının hayatını kurtarmayı görev bilen bu müstesna insanlarımızı Türk Milleti asla unutmayacaktır.

Unutulmasın ki, yaşadığımız bu felaket karşısında sergilediğimiz dayanışmaya vereceğimiz en büyük destek evde kalarak salgının yayılmasını önlemektir.

Her gün açıklanan Korona sonuçları göstermektedir ki, henüz bu ölümcül salgının yayılma hızı kesilmiş değildir Yazılı ve görsel basınımızda takip ettiğimiz gelişmelere bakıldığında:

Kimi insanlarımızın devletimizin açıklamış olduğu önlemlere uymadığı, kendilerinin uymazlığı yetmezmiş gibi, çocuklarını dahi riske attıkları üzüntüyle izlenmektedir.

Bir Koronalı hastanın, bu hastalığı yüzlerce insanımıza bulaştırabileceği gerçeği ortadayken, hiçbir mazereti olmadan sokağa çıkmak nedendir?

Sokaklarımızda sırf gezmek, spor yapmak için dolaşan insanlarımız şunu bilmelidirler ki; bu sorumsuzluk milli dayanışma ruhumuzu zedelediği gibi,  gecesini gündüzüne katarak, bu salgınla mücadele eden tüm görevlilerimizin çabalarını da olumsuz etkilemektedir.

Hiç şüphesiz bugünlerde geçecek, sağlık ve mutluluk dolu günler yine gelecektir. Güzel günler yol hazırlıklarına başlamıştır. Ama önemli olan bu güzel günlerin yolunu açmaktır.

İnanınız Milli Mücadele Ruhu ile düşmanını alt eden atalarımız gibi; bu defa da bizler Milli Dayanışma Ruhu ile bu salgını en az zayiatla bertaraf edeceğiz.

Güneş her gün olduğu gibi yine doğacak ama daha parlak olacaktır. Kırları süsleyen çiçekler yine açacak ama daha da renkli olacaktır…

Hayatımız mutlaka yeniden canlanacak, eve sığdırdığımız hayat; bu defa sokaklara dahi sığmayacaktır.

Yeter ki, bu kritik günleri atlatıncaya kadar ‘’Evde Kal Türkiye’’ çağrısına uygun davranalım…

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i ve Mareşal Fevzi Çakmak’ı Rahmet ve Şükranla Anıyoruz

“Milli Şehit” Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i
şehadetinin 101. yılında (10.4.1919) rahmet ve şükranla anıyoruz. Kaymakam
Kemal Bey, İşgal döneminde “Ermeni tehciri sırasında Ermenilere eziyet
ettiği” iddiasıyla Kürt Mustafa Divanı’nda yargılanmıştır. Mahkeme sırf
Ermenileri ve onların destekçisi ve Fransızları memnun etmek için kendisini idama mahkûm etmiştir. Kaymakam Kemal Bey Beyazıt Meydanı”nda kurulan darağacına
giderken “Fertler ölür, millet yaşar” demiştir. Kaymakam Kemal Bey
1922’de TBMM’nce “Milli Şehit” olarak kabul edilmiştir. Aydınlar
Ocağı ve birçok milliyetçi STK her yıl 10 Nisan’da Kaymakam Kemal Bey’i Kadıköy
Kuşdili’ndeki mezarı başında anıyorduk. Bu yıl virüs salgını nedeniyle bu anma
törenini yapamadık. Bu kahraman Türk evladını bu yıl da hayır dualarla
anıyoruz.

Ayrıca 10 Nisan 2020 İstiklal Harbimizin Milli
Kahramanlarından Türk ordusunun ikinci ve son Mareşali, ilk Milli Savunma
Bakanı ve Türkiye Cumhuriyetinin ilk Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın
vefatının 70. yıldönümüdür.

Yokluklar içinde İstiklal Harbi’ni zaferle taçlandırarak
Türkiye Cumhuriyetini kuran başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk,  Mareşal Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir ve
İsmet İnönü olmak üzere bütün komutanlarımızı, şehit ve gazilerimizi rahmet ve
şükranla anıyoruz.

Vatan size minnettardır.

Prof. Dr. Mustafa Erkal

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

COVID-19 Salgını Üzerine Düşünceler

0

Üç aydır dünyayı tehdit eden Korona (Covid-19) virüsü ile
ilgili gelişmeleri geriye doğru giderek değerlendirdiğimde kafamda bazı
düşünceler oluştu. Bu konudaki komplo teorilerini de okudum. 1. 1961 yılında
yazılan bir çizgi romanın ağzı maskeli kahramanının adı Koronavirüs.

2. Güney Kore’de birkaç yıl önce çekilen bir dizide bu
virüsün adı, nerede çıkacağı açıkça belirtilmiş.

3. Bill Gates bir pandemik virüs salgını olacağını, savaşlar
için nükleer silahlara ihtiyaç olmayacağını, bundan sonra savaşların biyokimyasal
silahlarla yapılacağını belirtmiş.

4. ABD’de iki gün önce bir bilim adamının ürettiği Korona
virüsü Çinli bir ajan vasıtasıyla Çin’e sattığı için  tutuklandığı iddiası medyaya düştü.

5. Bir başka iddia da, Korona virüsünün Wuhan’daki bir laboratuvarda
üretilip oradan sızarak insanlara bulaştığı yönündedir.

Bir yıl önce Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) bütün ülkeleri
pandemik saldırıya karşı uyarmış. Türkiye bile 2019 yılının başlarında toplantı
yaparak Pandemi Planı hazırlamış.

Fakat bunlara takılarak değil, somut verilere ve tespitlere
dayanarak çıkardığım bazı sonuçları sizlerle paylaşacağım.

Korana virüsü ile ilgili ilk vaka Ocak 2020’de Çin’in Wuhan
eyaletinde görüldü. 1.5 milyarlık Çin’de sadece bu bölgede görüldü. Buraya çok
yakın olan Başkent Pekin ve ekonomi merkezi Şanghay’da görülmedi. Çin bütün
doktorlarını Wuhan’da görevlendirdi, eyaleti de karantinaya aldı. Üç ayda
virüsün etkisini bitirdi, ölü sayısını sıfırladı. Çin ekonomisi büyük bir kayba
uğramadı. Ama bu arada virüs bütün dünyaya yayıldı.

Geçenlerde ABD’nin bu konuda dünyayı uyarmadığı için Çin’den
tazminat isteyeceğini söylemesi de dikkate değerdir.

Bence bu kadar belirtiye rağmen dünya bu virüse hazırlıksız
yakalandı. Birçok ülkenin sağlık alt yapısının yetersiz ve sağlık çalışanlarının
vasıfsız olduğu ortaya çıktı.

Bütün dünya evlere kapandı. Bu virüs karşısında birçok ülke
aciz kaldı. Bazı ülkeler yetersizlikten 80 yaşın üzerindeki ve hastalığı had
safhada olan vatandaşlarını tedavi dışında bıraktılar. Türkiye yine de sağlık
alt yapısı ve yetişmiş sağlık çalışanları ile bu salgına hazırlıklı yakalandı.
Fakat bazı tedbirlerin alınmasında gecikildiği düşüncesindeyim.

Bu virüs salgınının küresel ısınmanın dünyayı tehdit ettiği,
termik santrallerin kapatılarak dünyanın soğutulmaya hazırlanıldığı bir döneme
rastlaması da oldukça ilginçtir. Şimdi gelişmiş ülkeler, uzaydaki binlerce
uyduları ile dünyanın tabiatını, kaynaklarını ve insan davranışlarını takip
ediyorlar.

Bence dünya bir testten geçiyor.

25-30 yıldır (Yeni Dünya Düzeni)nin kurulacağı söyleniyordu.
Galiba bu düzen bu virüs salgınından sonra kurulacak. Kısacası dünyada bir
şeyler oluyor, ama biz ne olduğunu anlayamıyoruz. Allah hakkımızda hayırlısını
versin. 

Sevenler Öldüğünde, Yüreklerindeki Sevda Nereye Gider?

Özellikle
her konunun Korona salgını ile anıldığı bu günlerde, zihnimizi biraz da farklı
konulara yoğunlaştırmanın önemli olduğuna inanıyorum.

         Çünkü
bu ölümcül salgını; bilimsel tedavilerle olduğu kadar; eve kapandığımız bu
günlerde acılara odaklanarak değil tam aksine duygu ve düşünce yoğunluğumuzu
türlü güzelliklerle doldurarak, geçmiş günlerde yaşadığımız mutluluklardan güç
alarak yeneceğiz.

         Bu
nedenledir ki, yazı başlığımı belki de düşünmediğimiz, düşünemediğimiz bir
konuya odakladım!

        
Hiç düşündünüz mü?

         Gerçekten
de sevenler öldüğünde, yüreklerindeki sevda nereye gider?

         Bu
çok anlamlı soruya verilebilecek pek çok cevap bulunabilir tabii ki!

         Ya
sevgiyle dolu bakışlarda, kalplerde yaşar kimi sevdalar… Ya, kimi zaman aşk
dolu, sevgi dolu şiirlerin dizeleri olur, sevdalı yürekleri anlatırlar.  Ya da, yazılara dökülür kitapların
sayfalarında klasikleşir unutulmaz olurlar.

          Anna Karanina’da, Kerem ile Aslı’da,
Leyla ile Mecnun’da, Aşk-ı Memnu’da, olduğu gibi daha pek çok kitaplarda yaşamaya
devam ederler…

      
  Çünkü gerçek sevdalar ölümsüzdürler…

         Tıpkı birbirini tamamlayan iki gönlün,
coşku dolu sevgisiyle oluşan, son nefese kadar süren sevdalarını anlatan, ömür
boyu aynı duygu yumaklarını taşıyan hayat arkadaşlıkları gibi…

          Tıpkı ilk aşkı tadan gönüllerde açan sevgi
tomurcuklarıyla zenginleşen sevdaların unutulamadığı, kimi zaman ortak
şarkılarda, kimi zaman ortak renklerde, kimi zaman gönül tellerinde her daim
canlı kaldığı, kalacağı gibi…

          Bazen de uzak diyarlarda yitip giden
canların,  vatan topraklarına
hasretliğini anlatan sevdalar gibi…

         
Bir Kızılderili Ata Sözü derki:  

      
‘’Ölüler güç ve bilgilerini beraberinde götürmez; yaşayanlara ilave
ederler…’’
(Cheyenne
kabilesi…)

         
Evet, sevdalar ölülerle birlikte gitmez!

          Kimisi gönlümüze, kimisi şiirlere,
kimisi kitaplara, kimisi vatan topraklarımıza kazınırlar. Yaşayanlarla, yaşanan
her şeyle kaynaşır, kaynak olur bu sevdalar…

         
Aslında insanoğlu yüreğindeki sevgiler kadar yücelir, etrafıyla
paylaştıkça çoğalır sevgi yumaklarımız.

          Sevginin gücüne hiçbir engel set
çekemez, sevgiyle çarpan yürekler hiçbir engeli tanımaz. Yeter ki sevgiyle
çarpan yürekler, hoşgörü ile buluşabilsin!

           Ülkemizin son dönemine baktığımızda;
sevgiyi, hoşgörüyü unutan gönüller, gönüllerimiz o kadar çoğaldı ki!

          
Sevgiyle bakan gözler, hoşgörüyle çarpan yürekler, bu güzellikleri
anlatan sözler karşımıza çıktığında; neye uğradığımızı şaşırıyoruz adeta!

          
Ama böylesine duyguları bize hatırlatan, ancak göremediğimiz, yazılmayan,
yazılamayan o kadar çok olay var ki çevremizde…

            Sevgi ve hoşgörü!

        
   Bu iki
sihirli kelimeyi, günlük yaşamımıza uyarlasak; ülkemizde çözülmeyen,
çözülemeyen hangi sorun olabilir ki?

           Sevgiyi ve hoş görüyü öne
çıkararak;  kimseyi ötekileştirmeden,
inanç özgürlüğüne saygılı, kimlikler üzerinden insanlara ayrımcılık yapmadan,
hukuku siyasallaştırmadan, ‘dindar nesil, kindar nesil’ ayrımcılığına sapmadan,
inançlar üzerinden siyaset yapmadan, demokratik özgürlüklere saygılı kalarak,
cumartesi annelerinin feryadına da, şehit analarının yanık yüreklerine de
duyarlı, dürüstlüğün, hak ve hukukun öne çıktığı, adaletli vicdanların sesinin
yansıdığı bir ülke ortamı yaratmak çok mu zordur?

             Çok zor mudur, sevmek ve hoş görmek?

             Yunus
Emre’nin ilahi aşkla söylediği:

         
’’ Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü…’’ sözünde olduğu;

             Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammet’in (S.A.V);

        
  ‘’Hoşgörülü Ol ki Sana da Öyle Davranılsın.’’
Hadisi Şerifinde buyurdukları gibi; birbirimize hoş görüyle davranmak, sevgi
dolu gözlerle bakmak, gerçekten de zor mudur?

             Hiç sanmıyorum. Çünkü Türk Milletinin yapısal
nitelikleri, duygusal özellikleri; bu iki güzel kelimeyle yoğrulmuştur. Bizler;
sevgiyi ve hoşgörüyü, bu güzellikleri, tarih sayfalarına nakış gibi işleyen
atalarımızdan devir almış, özümsemiş nesilleriz.

             Yıllar önce büyük usta Kayahan’ın cenaze
töreninde hazır bulunan cemaate hitap eden imamın, yapmış olduğu konuşmasında;
aşağıdaki cümle özellikle o günlerde sosyal medyayı adeta sallamış, çok dikkat
çekmişti…

             Neydi o cümle?

          ‘’Koca
kalelerin içine korumalarınızla saklansanız da ölüm bir gün sizi bulacak…’’
Çok
anlamlı olan bu cümle aslında bir ayet, bir hakikat…

        
    Bu mesaj; ‘’Her canlı ölümü
tadacaktır.’’
(Al-i
İmran Suresi, Ayet 185)
gerçeği ile tam
olarak örtüşmektedir.

             O
halde, sevgiyi, hoşgörüyü öne çıkarmak varken; günümüzün Türkiye’sinde yaşanan
onca sevgisizlikler, hoşgörüsüzlükler nedendir? Sadece yaptıklarımız kalmayacak
mıdır ardımızda? Sevgiyle, hoşgörüyle anılmak varken; tam tersiyle anılmak niye?

             Ama yine de;

     
    ‘’Vicdan gecikmiş olsa da bir gün sevgiye
dönüşebiliyorsa, bir gün borcunu ödemeye amade hale gelebiliyorsa, bu dünyada
hala umut vardır.’’

(Danny Collins, filminden…)

         

Aaah Güzel İstanbul!

     İstanbul dünyadaki şehirlerin birincisi,

     Dünya Cenneti denen, çok kıymetli tek incisi.

 

     Sende doğdum, sende yaşamak istedim hep, ömrüm boyunca.

     Çeyrek asır ayrı kaldım; kader, plânı önüme koyunca.

 

     Yıllar sonra, kavuştum kavuşmasına İstanbula amma;

     Çözemedim sırrını aaah, oldun benim için hep muamma!

 

     Bir başkadır senin havan, suyun, taşın, toprağın, tarihin;

     İmrenir sana dünya, çünkü hep yüzüne gülmüş talihin.

 

     Her köşeden karşı çıkar, zarif ince minareler.

     Bunu görmek için, sokakları arşınlar âvâreler.

 

     Boğazında süzülür sülün gibi, güzelim Şehir Hatları.

     Her kıyının bir başka olur; seyrine doyum olmaz tatları!

 

     Her köşesi, alır götürür insanı, tarihin esrarlı bucağına.

     Ne de çok bilmiş, asır-dîde şehrin, sessiz sâkin kucağına.

 

     Dünyanın gözü senin üstünde, bıkmadan durdukça duruyor!

     Ele geçirmek için seni, kimbilir ne hülyalar kuruyor!

 

     “İstanbul güzel bir şehir ama bir de Türklerin elinde olmasa!”

     Dememiş miydi, bir Amerikalı tarihçi duyup tasa?

 

     Ne demeli hırs içinde kıvranan, Fener Patrikhanesine?

     Ekümenlik sevdası güden, dinmeyen dünyalık yaresine!

 

     AB’nin bile gözleri, İstanbul denince, bir hoş oluyor ışıl ışıl!

     Vatikanlaştırmak için, çareler düşünüyor; uyurken biz mışıl mışıl!

 

     Alabiliriz demeye getiriyorlar İstanbulu AB’ye!

     Çünkü biliyorlar ki, eşit İstanbul tek başına Türkiyeye.

 

     Elbette yektadır güzel İstanbul, dünya bilsin yekta.

     Kaldıkça, Türkiye Cumhuriyeti dünyada ayakta.

 

     İstanbulu övmeye tâkat getiremez diller!

     Sana emîn ol, gıptayla bakıyor bütün iller.

Sanat ve Hikmet İş Başında

Atom ve partiküler; maddenin en küçük yapı taşlarıdır. Bir hâlden başka bir hâle dönüşürler. Zerre ve atom hareketlerinin binlerce hikmetleri, onlarda tecellî edecek sayısız güzellikleri vardır. Bunlardan beklenen bir fayda da şudur: Zerre ve atomları nurlandırmak, ışıklandırmaktır. Onların ahiret âlemlerindeki yapılarına lâyık zerre ve atomlar hâline gelmeleridir. Bunun için canlı ve anlamlı bir hâl almalarıdır.

     Sanki atomların; hayvanların / canlıların bedenlerini teşkil etmeleri, insan vücudunda yer almaları, hatta bitkilerin cisimlerini meydana getirmeleri, oralarda görevlendirilmeleri; onların oralarda terbiye olunmaları, oralarda bir öğrenci gibi ders görmeleri içindir. Böylece hayvanlar, canlılar, insanlar ve bitkiler; bünyelerinde yer alan atomlar için bir misafirhane, bir konukevidirler. Atomların içinde yer aldıkları varlıklar, canlı cansız maddeler; onlar için eğitim gördükleri birer okuldur. Talim ve terbiye gördükleri birer kışladır.

     Nitekim cansız atomlar onlara girerler. Âdeta oralara kaydolurlar. Nurlanıp ışıklanırlar. Sonraki sonsuz âlem için burada bir güzel hazırlanırlar. Eğitim görürler. Sanki talim ve eğitime nail olup erişirler. İncelik, güzellik ve letafet edinirler. Buralarda birer görevde bulunmakla Beka / Kalıcı âleme uygun bir durum alırlar. Bütün cüz ve parçalarıyla, canlı olan ahiret ülkesinin zerre ve atomları olmak için liyakat ve uygunluk kazanırlar.

     Atomların hareketleriyle şu amacın bulunması ne ile anlaşılır? Bu nasıl bilinir? Denirse, deriz ki: Önce, bütün sanat eserleri hükmünde olan varlıkların hepsinin, düzgün oluşlarıyla anlaşılır. Sanat eserleri yerinde olan tüm varlıkların, faydalı oluşlarıyla bilinir. Sanatlı bir şekilde yaratıcı olan Sanatkâr Allah’ın gözettiği gayelerin saptanmasıyla bu gerçek sezilir. Çünkü en küçük bir şeye, kapsamlı fayda ve gayeleri takan bir hikmet var.

     Bu hikmet; kâinatın sel gibi akışı içinde, en büyük faaliyet ve hareketlilik gösteren zerreleri başıboş bırakmaz. Hikmetli, gayeli nakışların ortaya çıkmasına vesile olan zerre ve atomların hareketlerini hikmetsiz ve amaçsız kılmaz. Hem en küçük yaratıkları görevlerinden ötürü ücretsiz, maaşsız, gelişmeden mahrum ve yoksun etmez. Böyle bir hikmet, bir hâkimiyet; sayıca en çok olan, asıl memurlarını, hizmetlilerini; elbette nursuz, ücretsiz duruma sokmaz.

     İkinci olarak: Her işi hikmetle ve sanatla yapan Allah; unsur ve elementleri harekete geçiriyor. Onlara görev veriyor. Böylece mükemmellik ücreti olarak, onları madenler derecesine yükseltiyor. Madenlere mahsus, onlara has tespih yapmalarını; yani hâl diliyle yaratıcılarını övmelerini onlara bildiriyor. Madenleri harekete geçiriyor. Onları görevlendiriyor. Bu suretle onlara bitkilere ait hayat mertebesinin makamını veriyor. Bitkileri rızık ediyor. Harekete geçiriyor. Görevlendiriyor. Böylece hayvanların güzellik derecelerini onlara ihsan ediyor, veriyor. Hayvanlardaki yani canlılardaki zerreleri görevlendiriyor. Rızık yoluyla insan hayatı derecesine çıkarıyor.

     İnsan vücudundaki zerreleri süze süze saflaştırıp arıtıyor. Bu şekilde onlara lütufta bulunmuş oluyor. Böylece onları dimağ, beyin ve kalbte yerleştiriyor. Onlara buralarda yer aldıkları gibi en ince, en zarif ve en hoş yerlerde makamlar veriyor. İşte sanat ve hikmetle yaratıcı olan Allahın bütün bunları yapmasından bilinir ki, atomların hareketleri anlamsız değil. Şüphesiz kendilerine göre bir çeşit mükemmelliğe doğru koşturuluyorlar.

     Üçüncü olarak: Canlı cisimlerin atomları içinde bazı zerreler, parçacıklar vardır. Çekirdek ve tohumdaki gibi, bu bir kısım parçacıklar manevî bir nura, ışığa, bir güzelliğe, bir üstün özelliğe kavuşturulmuşlardır. Bu öyle bir mazhariyet, nailiyet ve eriştirilmişliktir ki; bu diğer zerrelere ve meselâ o koca ağaca bir ruh, bir sultan hükmüne geçer. Büyük bir ağacın bütün zerreleri içinde bir kısım zerreler böyle bir mertebe ve dereceye çıkarlar. Bu çıkışları, bu yükselişleri ancak o ağacın hayat tabakalarında çok devirler ve ince vazifeler görmeleriyle olur. Bu oluşları da gösteriyor ki, sanat ve hikmetle yaratan Allah’ın emriyle, yaratılış görevi içinde olan atomların, çeşitli hareketlerine göre, onlarda ilahî isimler tecelli etmiş ve görünmüş oluyor. İşte bu da gösteriyor ki, zerre ve atomlar; ilahî isimlerin hesabına, onlar adına ve ilahî isimlerin şerefine olarak, birer manevî letafet, birer manevî güzellik hâlini alıyorlar. Birer manevî nur hâline dönüşüyorlar. Birer makam sahibi oluyorlar. Birer manevî ders almış bulunuyorlar.

Salgın Ortamında Ekonomi

Dünya Ticaret Örgütü,
koronavirüs salgını nedeniyle küresel
ticaretin bu yıl yüzde 13 ila yüzde 32 arasında düşmesinin
beklendiğini
bildirdi.

En büyük tehlike tedarik zincirinin kırılmasıdır. Bunun
için devlet müdahalesi şart. En liberal
ekonomistler bile reel ekonominin ayakta kalması ve bu zincirin kırılmaması
için devletin piyasaya müdahalesini şart görüyor.

Bütün dünya ekonomilerinde
salgınının ağırlığına uygun tedbirler alınmaya çalışılıyor. Kapitalist sistemin
en acımasız uygulandığı ülkelerde bile devletin
büyük ölçekli müdahalelerini
görüyoruz.

Mesela ABD Merkez Bankası bilançosu son
yıllarda 4,5 trilyon dolar iken,
2019 ortalarından itibaren 4 trilyon doların altına düşmüştü. 2020 Mart ayında
uygulamaya başlanan yeni politika ile 5,9
trilyon dolara
kadar çıktı. Bunun 8-9
trilyon dolara kadar
çıkacağı bekleniyor. Yani ABD para basmaya devam
edecek.

Bu paralarla hem işsiz,
geliri olmayan veya salgın nedeniyle gelirini kaybeden kişilere doğrudan nakit yardım yapılacak. Ve hem
de salgın sonrası üretimin devamı için işletmeler
ayakta tutulacak.

Bu ortamda ekonomik
tedbirlerin normal dönemlerde alınan benzer kararların yarattığı etkiyi
yapmayacağı veya yapsa bile göze alınması gerekli olduğu düşünülüyor. Mesela ABD bu bastığı paraların enflasyon
yaratmayacağını öngörüyor.
Enflasyon yaratacak olursa şartlar
normalleştikçe fazla parayı piyasadan çekerek olumsuz etkileri en aza indirmeyi
planlıyor.

ABD doları
rezerv para olduğu için bu planını
uygulama şansı yüksek. Zaten bu kadar para bastığı halde doların değeri
düşmedi, yükseldi. Fakat TL rezerv para
değil
, TL basmak çok daha riskli ve tek başına yeterli olmayacak.

Sonuçta yüzyılda bir
görülen böylesine bir küresel krizde büyük ekonomiler de zarar görecek. Ama asıl zararı bizim gibi ve daha fakir
ülkeler görecek.

Felaket tellallığı değil
bu. Hatırlayınız, ABD merkezli 2008
krizinde bile
dünya ekonomisi yüzde 1 küçüldü. ABD yüzde 2,7 daraldı, Türkiye teğet geçti denilmiş olsa da 4,7 daraldı.

2008’de dolar/TL
1,1 -1,2 seviyelerinde iken bugün dolar
kuru 6,73 TL’ye kadar çıktı. Yani TL değeri dolara göre yaklaşık 6 kat düştü.

Bu defa fırtına çok daha
sert esiyor. Bakalım bizden neleri alıp götürecek?

*******************************

Dar Gelirliler İçin Alınan Tedbirler Doğru Ama Yetersiz

Kapanan veya geçici olarak
faaliyetine ara verilen işletmelerde çalışanların bir kısmı artık işsiz, bir kısmı ücretsiz izinde. Diğer yandan günübirlik çalışma ile sokak ekonomisini oluşturan 6 milyon
vatandaşımız evine ekmek götüremez oldu.

Bu insanlarımızın da salgından korunması ve başkalarına da
bulaştırmaması için
evde kalması ve mümkün olduğu kadar iyi beslenmesi
gerekiyor. Bu yüzden devletin bu
kesimlere destek olması şart.

Ancak salgın başladığında Türkiye Hazinesinde ihtiyat akçesi dahi kalmamıştı. İsraf,
yolsuzluk, gösteriş yatırımları ve hovardalığın bedelini ödeme zamanımız gelmişti.

Üstelik para basmak da çok riskli idi. Bunun
için CB Erdoğan ve hükümeti
vatandaşa doğrudan yardım konusunda çekimser kaldı. Ama gördü ki tedarik zinciri koparsa telafisi mümkün
olmaz.
Yani birbirine dayalı dizilmiş domino taşları gibi birbiriyle
irtibatlı olan işletmeler ve sektörler çöker. Bunun için devlet sosyal yardımları artırmaya başladı.

Kısa çalışma ödeneği uygulamasını, geçici olarak işçi
çıkarmaların yasaklanmasını, ücretsiz izne çıkarılan çalışanlara devletin ayda
1.177
TL ödeyeceğini
açıklamasını kesinlikle olumlu buluyorum.
(15
Mart’tan itibaren işten çıkarılan ve işsizlik maaşı alamayan kişiler de bu
haktan faydalanabilecek.)

Keşke işsiz kalan ve
ücretsiz izne çıkarılanlar ile yaklaşık 5
milyon dar gelirli hanenin
belli bir
meblağa kadar elektrik, su ve doğalgaz ücretlerini de devlet ödeyebilse.

Ama bunların bir maliyeti var. Hazine nakit açığı Mart ayında 40,4
milyar TL
’ye ulaştı. Uzmanlar yılsonuna kadar bu açığın 10 katına
çıkacağını
tahmin ediyorlar.

Bu yüzden Hazine ve Maliye
Bakanı Berat Albayrak’ın açıklamasına göre, “orta ve düşük gelir grubunda
olanların elektrik, doğalgaz ödemelerini yapabilmeleri için” 3 ay
ödemesiz yüzde 8 faizli kredi/borç
verilebilecek.

Bu sebepten devlet vatandaşa yardımdan önce IBAN numaraları verdi.

*******************************

Belirsizlik Çok Kötü

TÜİK’e göre, zaten Türkiye’de ayda kişi başına 835 TL’nin
altında geliri olan 16 milyon 888 bin kişi vardı.
Yine TÜİK 2018 rakamlarına göre, Türkiye’de
1 milyon kişiden 704 bininin borcu vardı. Her bin kişiden 396’sı ısınamıyordu.

(2019 rakamları henüz bilinmiyor. 2019 rakamlarının daha kötü çıkacağı malum
ama ne kadar kötü bilemiyoruz.)

Türkiye’de zaten her 3 kişiden
biri (9,5 milyon insan) kayıt dışı
çalışıyordu. 2019’da resmi rakamlara
göre 658 bin kişi işsiz kalmıştı.
Korona
sonrası
rakamlar nereye kadar çıktı bilmiyoruz.

Devlet azalan gelirleriyle, artan giderlerini nasıl
karşılayacak?

IMF’den borç alma, para
basma ve hatta Tekalif-i Milliye benzeri diğer konuşulan tedbirlerden hangileri
hayata geçecek? Hiçbirini bilmiyoruz.

Bizler azalan gelirlerimizle, azaltamadığımız
giderlerimizi nasıl karşılayacağız?

Bilemiyoruz.