12.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 487

İngiltere’den Tespitler (1)

0

     İngiltere’de
insanlar, kadın olsun erkek olsun, birbirleriyle karşılaştıkları zaman;
karşılıklı gülümsüyorlar. “Hay” diye yumuşak bir ifade, nazik bir eda ile
selâmlaşıyorlar.

     Bu şekilde herkes,
yekdiğerine emniyet telkin ediyor, güven veriyor. Birbirlerini rahatlatıyorlar.
Birbirlerinden emn ü amanda oluyorlar.

     Böylece
birbirlerini takdir etmesini biliyor; tahsin etmeyi, beğenilerini belirtmeyi
seviyorlar. Özellikle erkeklerin bayanlara karşı centilmence tavırları, onlara
karşı gönül alıcı söz ve cümleler sarfetmeleri; kadınları bilhassa yaşlı
olanlarını mest ediyor, bundan çok memnun oluyorlar.

     Erkekler
sergiledikleri bu tavra “çok naziksiniz” şeklinde bir karşılık alıyor. İki
taraf da memnun ve mesrur oluyor. İçleri sevinç ve sevgiyle doluyor. Bu
davranış biçimleri onları hayata daha çok bağlıyor.

     Güçlüklere dayanma
gücü veriyor. Zorluklara katlanma moraliyle bir kat daha yenileniyor, gün
içinde gözleri yaşama sevinci ile dolup taşıyor.

     Öyleyse bizler de
birbirimizle karşılaştığımızda birkaç güzel kelime ve kelâm edelim. Hiçbir
kaybımız olmayan birkaç cümleyi yekdiğerimizden esirgemiyelim. Oysa insanların
bu şekilde birbirlerine söz sarfetmeye ne de çok ihtiyaç ve gereksinimleri var.

     Hem Peygamber
Efendimiz “Selâmı yayınız.” demiyor mu? Yani birbirinize olan güveninizi, her
fırsatta tazeleyin demek istemiyor mu? Bizleri buna teşvik edip yöneltmiyor mu?

     Hz. Peygamber:
“Verecek hiçbir şeyiniz yoksa bile, bir tebessümünüz, bir gülümsemeniz de mi
yok?” anlamında bizleri sorgulamıyor mu?

     Hem demiyor mu, o
şanlı Nebî: “Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Kolay gösteriniz,
zorlaştırmayınız!” diye.

     Aydın ve münevverlerimizi; hele mânevî
bataryaları da boş ise, buralara gelince; Türkiye ile kıyaslanamıyan tabii
güzelliklerden noksanlıklara rağmen; maddî alanda şâhit ve tanık oldukları
düzen ve intizam; onları düşündürüyor.

     Her şeyin
hâllolmuş olduğunu görmeleri; insanların zâhiren de olsa iyi hoş tavır ve
davranışları; onları buralara bağlamaya yeter de artar diye düşünmeden
edemiyor! Yüzümü acı çizgiler kaplıyor! Türkiyem ve onlar adına esef edip
üzülmekten kendimi alamıyorum.

     Daha önceki tespitlerim
arasında yazdığım gibi, İngiltere’de, sanki devletin eli değmediği yer yok
gibi. Her tarafta, yolda izde nizam ve intizam kendini hep belli ediyor.

     İşsiz kalana, iş
bulana kadar -kimseye muhtaç olmayacak şekilde- para veriliyor. Evi yoksa, o da
sağlanıyor.

     Böyle
düşünedurayım. İnternet üzerinden dinlediğim bir Türk televizyon yayınında, tam
da üstünde durduğum konu hakkında bir hanım sanatçımız Hollanda’yı anlatıyordu.

     Bu Türk sanatçı,
Hollanda’nın bütün dış güzelliklerini anlattı anlattı. Sonunda, o zahirî, o dış
güzelliğin altındaki sosyal gerçeği nazara verdi. Ve dedi ki:

     “Burada kadınlar
şiddete maruz kalıyor! Çeşitli şiddete uğruyor. Bilhassa kocaları tarafından
dövülüyor, sövülüyor, tartaklanıyorlar! Allahtan; böyle dayağa uğrayan kadınlar
için, kurum ve kuruluşlar var. Kadınlara kucak açan, onlara el atan, mağdur
olanları barındıran sosyal yerler var…”

     Sanatçımız bu gibi
müesseselerden sitayiş ve övgüyle bahsederken, onunla röportaj / mülâkat yapan
spiker / konuşmacı -haklı olarak- çıkıştı. Ve demek istedi ki, ne şiddet
olmalı, ne de sığıntı yeri. Tabii ideali buydu ama, realite bu şekilde tecellî
ediyor, kendini gösteriyordu ne yazık ki…

     Aslında kadın; tüm
Avrupa’da, modern dünyada aynı olumsuz davranışla karşı karşıya. Şüphesiz
İngiltere’de de vaziyet bu merkezde. Boşanmaların had safhada olması, bunun en
açık göstergesi.

     Türk sanatçı,
ayrıca İngiltere’nin de aynı şekilde başının dertte olduğu bir hususa değindi:
“Bisiklet hırsızlığına.” Hollanda’da dedi, günde -inanır mısınız bilmem- beş
yüz bisiklet çalınıyor!

     “Evet yanlış
duymadınız! Bu sokakta çalınıyor; hemen arka sokakta satışa sunuluyor!”

     İşte Avrupa’nın
göz kamaştırıcı cilâsının altında yatan sosyal / içtimaî gerçek.

     Hollanda gibi
Güney İngiltere de tamamen düz bir arazi yapısına sahip. Ufak tefek
dalgalanmalar dışında, dişe dokunur bir yükselti yok.

     Aynı bölgede yer
alan Cambridge şehri de bisiklete çok müsait ve uygun. Herkesin en az bir
-çünkü sayıca fazlası da söz konusu- arabası var. Bir köpeği var. Bir de
bisikleti muhakkak var.

     Nitekim yolların
kıyıları, bisiklete ait olduğu, trafik çizgileriyle belirtilmiş durumda. Çünkü
bisiklet, İngiltere’de trafiğin vazgeçilmez bir parçası olmuş durumda. Bu
bakımdan her yerde bisikletler için park yerleri, ayrıca belirtilmiş. Rast gele
bir yere bırakamazsınız bisikletinizi.

     Fakat her şeye
rağmen çalınmasına da bir türlü mâni olamazsınız! Şayet zincirle sabit bir yere
raptedilse bile, hiç olmazsa tekerleği veya tekerlekleri söküp götürmeleri
işten bile değil. Bu şekilde, tekerleği çalınmış bisikletleri bizzat kendi
gözlerimle gördüm ve şaşmaktan kendimi alamadım.

Devlet mi Önemli, Devlet Başkanı mı?

Dikkatinizi
çekmiştir. Son iki yılda devletin resmi bildirilerinde, kamu spotlarında, yandaş
medyada, bakanların, iktidar partisi yetkilileri ve milletvekillerinin her
beyanatında, mutlaka Cumhurbaşkanından bahsediliyor. “Sayın
Cumhurbaşkanımızın liderliğinde ve O’nun talimatlarıyla”
diye başlayan övgü,
minnet ve sadakat
duygularının beyanı adeta bir ritüel olarak
tekrarlanıyor.

İçişleri
Bakanı S. Soylu’dan ve başka bazı kamu görevlilerinin, “Türk Milletine ve
devletimize
sadık kalacağım” demesi gerekirken, “
Cumhurbaşkanına karşı
hayatımın sonuna kadar sadık kalacağım”
 dediğini duyduk.

Eskiden
Azerbaycanlı kardeşlerimizle yaptığımız toplantılar ve sohbetlerde duymaya
alıştığımız “Hörmetli Cenab Prezidentimizden İlham ve destek alaraq”
 diye
başlayan övgü cümlelerini de aşan bir uygulama bu. Azerbaycan’da Prezident’e
övgü biraz abartılsa da, “dövlet” önemini hiç kaybetmeyen bir kavramdır.

Osmanlı
tarihi boyunca padişahlar için “Şevketlü, kudretlü, mehâbetlü, azametlü
hünkârım hazretleri”
gibi sözlerle başlayan uzun övgü, minnet ve sadakat
ifadeleri
kullanılırdı.

Cumhuriyet
döneminde “mülkün (devletin) sahibi” olan “padişah”
yerine, milletin temsilcilerinin seçtiği “Reis-i Cumhur” geldi.
Devlet Başkanına hitap tarzı
Osmanlı’dakine nazaran çok sadeleşti.

Atatürk
için, “Reis-i Cumhur Gazi Paşa Hazretleri”, İsmet İnönü için “Başvekil 
İsmet Paşa Hazretleri” gibi hitaplarda
bulunulmuşsa da, Türk Devleti ve Türk Milleti
kavramları daima şahısların üstünde bir değer olarak kullanılmıştır.

Milletimizin kurtarıcısı ve
devletimizin kurucusu Atatürk hakkında
padişahlar için kullanılan sıfatlar kullanılmamıştır. Bilakis Atatürk demeçlerinde
daima Türk Milletini öne çıkarmış, yapılan
büyük ve faydalı işlerin “milletin azim,
kararlılık, çalışkanlık ve fedakârlığının ürünü olduğunu”
vurgulamıştır. Övgü, minnet ve sadakat ifadelerini,
Atatürk Türk Milletine hitaplarında kullanmıştır.

1950’li yıllardan
günümüze kadar,
dünyadaki gelişmelere paralel olarak, devleti yönetenlerin geçici olarak kamuya hizmetle görevli kişiler olduğu
kabul edilmekte. “Sayın Cumhurbaşkanı
veya Sayın Başbakan”
gibi yalın hitap tarzlarıyla anılmaktadır.

Devletin yaptığı hizmetler için “Reis-i Cumhur veya Başvekil Hazretlerine”
değil, devlete şükran ve minnet duyguları ifade edilmiş, “Allah
devletimize zeval vermesin”
diye dua edile gelmiştir.

Çünkü devletin var olma sebebi millete hizmettir. Milletin
faydasına olan hizmetleri, Cumhurbaşkanının
lütfu veya ihsan-ı şahanesi değildir.
Görevinin
gereğini yapmaktan ibarettir.
Çünkü onlar da sadece birer kamu
görevlisidir.

Elbette
Cumhurbaşkanlığı makamı çok değerli ve saygın bir makamdır. Cumhurbaşkanı
(özellikle yeni sistemde) çok geniş yetki ve sorumlulukları üstlenmiştir. Ancak
asıl olan, kalıcı olan devlettir, millettir.

Cumhurbaşkanı devletin sahibi
değildir, devlet görevlisidir.

Cumhurbaşkanının liderliği çok iyi ve O’nun talimatları fevkalade doğru da olsa,
kullandığı kaynaklar milletin, temsil ettiği güç devletin gücüdür. Bu
yüzden sadakat şahıslara değil, devlete ve millete olur.

Bu
bakımdan devlet kavramı yerine Cumhurbaşkanını öne çıkarma
gayretlerini,
çağdaş demokrasi anlayışından uzaklaşma ve padişahlık
özlemlerine
bağlıyorum.

*******************************

Liderler İyi, Etrafı
Kötü

Cumhurbaşkanı
ve AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’a yıllardır oy verenler, yapılan vahim
hatalar ve kötü yönetimden şikâyetçi de olsalar, doğrudan “Tayyip Bey’i”
değil, “etraf”ını eleştiriyorlar.

Etrafındaki liyakatsizler, yolsuzluk yapanlar, pkk-severler ve FETÖ’cülerden
yakınıyorlar.

Aynı
durum diğer siyasi parti liderleri için de geçerli. CHP ile İYİ Parti’de ve
diğer siyasi partilerde de lideri eleştiremeyenler “etrafını” tenkit
ediyorlar.

Oysaki
o eleştirilen “etraf”, bizzat eleştiriden muaf tutulan, “lider”in
kendi tercihidir. Artık vesayet makamı olan güçler de kalmadığına göre,
kimse onlara bu etrafı tercih etmesi için silah zoruyla baskı
yapmamıştır.

Eğer “etraf kötü” ise lider kötü tercih yapmıştır.

Tamam, her
kurumda ve her durumda liderin etrafını kuşatan
“her devrin adamı”,
“yalaka”, “kurnaz”, “siyasetin ayak oyunlarını bilen”, “dalkavuk” insanlar
olur.

Neticede
liderler de insandır, nefis sahibidirler. Bu yüzden etrafını saran mahlûkların
iltifat, övgü ve “yalakalıklarından” hoşlanmasını pek yadırgamayabiliriz.

Ama etrafın
yanlış kişilerden oluşmasının sorumlusu bizzat bu kişileri tercih edendir.

Liderlik, etrafını iyi ve doğru insanlardan oluşturmakla başlar.

“Lideri yanıltan etraf”ın olduğunu söyleyenler,  liderin
“yanıltılabilir”
olduğunu da söylemiş oluyorlar. Bunu söyledikleri
zaman da “lider” rahatsız oluyor.

Elbette liderler de insandır.
Yanılabilir ve yanıltılabilirler.
Nitekim
Tayyip Erdoğan da “çözüm sürecinde” ve FETÖ ile münasebetlerinde yanıldığını ve
yanıltıldığını itiraf etti.

Liderlerin
yanılma ve yanıltılmaların faturasını millet öder.

Yetki verdiğimiz kişilerin en az yanılmaları veya yanıltılmaları için etrafında her zaman
doğruyu söyleyebilecek, ortak akıl ve vicdana davet edebilecek gerçek dostlara

ihtiyacı vardır.

Ülkede
veya partilerin içinde mutsuz insanların sayısı çok artmışsa, liderlerin
etrafını gözden geçirmesi zamanı çoktan gelmiş demektir.

Arkadaşlar Kanalıma Hoş Geldiniz

0

 

            Evet arkadaşlar YouTube kanalıma hoş
geldiniz. Videoyu izlemeden önce lütfen abone olmayı ve beğenmeyi unutmayın!
Videolarımızı ayrıca Facebook, Twitter, Instagram ve TikTok hesaplarımızdan
beğenip paylaşmayı da unutmayın!

 

            Sevgili arkadaşlarım! Bakınız bu
CeHaPe zihniyeti zamanında ne internet, ne sosyal medya ne Tinder gibi
uygulamalar hiçbirisi yoktu. Çünkü bunlar cahil! Bunlar ayyaş! Bunlar çöp!
Hatırlarsanız bizim iktidarımızdan önce Tinder bile yoktu. Milletim sevdiceğine
kavuşmak için mahalledeki teyzelerine, ablalarına rica minnet çöpçatanlık
yaptırıyordu.

 

            [Yeni Hed end Şoldırs’la sizin de
ahenkle dans eden saçlarınız olsun, güne daha zinde başlayın. 5, 4, 3, 2, 1,
Reklamı Atla]

 

            Bakınız, kanalımızı takip eden
arkadaşlarım canlı yayında Doları 7,5 liraya yükselttiğimiz videoyu
hatırlayacaklardır. Çünkü biz milletimiz için doları 10 da yaparız 15 de! Ama
Bay Kemal bunları bilmez, bunlardan anlamaz! Çıkmış oradan bol keseden atıyor.
Neymiş, Türkiye’de işsizlik artıyormuş. Yahu sen kimsin?!! Bir mermi kaç para
haberin var mı senin?!!

 

            Bakınız burada yeri gelmişken,
Terzioğlu Ceketleri’ne de milletim adına ayrıca teşekkür ediyorum. Mavi zemine
beyaz kareli ceketin mucidi Abdullah Terzioğlu kardeşime buradan en kalbi
duygularımla selamlarımı iletiyorum. Çünkü bu büyük icadıyla kazanan Türkiye
oldu, Bosna oldu, Suriye oldu, Filistin oldu!

 

            [Dı Dı Dı Dı Dı!!!! Takımını kur,
şampiyon ol! Hayranı olduğunu futbolcuları yönetmek istemez misin? Uygulamayı
hemen indir, efsane menajerler arasında yerini al. Futbol Manager Oyunu! 5, 4,
3, 2, 1, Reklamı Atla]

 

            Değerli kardeşlerim. Bakınız! Bir
önceki canlı yayınımızda %40’larda çıkan enflasyonu sadece TÜİK Başkanı’nın
gözlerinin içine bakarak 3 nokta 7 saniye içinde %9’a indirdiğimizi hepiniz
izlediniz. İzlemeyenler aşağıdaki linke tıklayarak bu videomuzu da
izleyebilirler. Buradan İP’in başındaki Hanımefendi’ye sesleniyorum. Biz bu
işleri biliriz. Kürsüye vatandaş çıkartarak siyaset olmaz! O kürsüye çıkıp
kendin konuşmayı beceremiyorsan çıkma bir daha!

 

            Değerli arkadaşlarım. Hatırlarsınız
kanalımızdan yaptığımız ilk canlı yayına “Oy moy yok” diye yorum yapan ve
Dislike atan üç-beş kendini bilmez vardı. Yahu siz kimsiniz?!! Bu millet size
15 Temmuzda gereken cevabı vermedi mi?!. Anlaşılan ders almamış olacaklar ki bu
defa polisimiz dış güçlerin maşası olan bu kişilere gereken cevabı verdi.
Polisimiz destan yazdı destan!

 

            [Krallığını kur, düşmanlarını yok et
ve yüksel! King of the North! Uygulamayı Google Play ve App Store’dan ücretsiz
olarak indirebilirsiniz. 5, 4, 3, 2, 1, Reklamı Geç]

 

            Yeri gelmişken buradan bir takım dış
güçlere sesleniyorum. Eeeey Trump! Öyle Twitter’a mivıtıra girerek, sabahtan
akşama kadar twit atarak ülke yönetilmez! Yahu sen başkan mısın, sosyal medya
bağımlısı ergen misin, kimsin sen?! Sıkıysa You Tube kanalı aç çık karşıma!

 

            Evet arkadaşlar bugünkü videonun da
sonuna geldik. Bir sonraki videomuzda Demet Akalın, Ajda Pekkan, Hülya Koçyiğit
üçlüsünden birini canlı yayında bakan yapacağım. Eğer Demet Akalın’ı bakan
olarak görmek istiyorsanız DEMET yazıp 3232’ye, Ajda Pekkan’ı bakan olarak
görmek istiyorsanız AJDA yazıp 3232’ye, yok ben illa Hülya Koçyiğit’i bakan
olarak görmek istiyorum diyorsanız HÜLYA yazıp 3232’ye SMS atmayı ihmal
etmeyin. Her SMS 10 TL’dir.

 

            Son olarak videoya Like atmayı ve
paylaşmayı unutmayın. Videoyu izlediği halde Like atmayan veya paylaşmayan
kişileri Süleyman tespit edip gereğini yapacaktır. Unutmayın,  biz bize yeteriz!

Bu Davayı Ancak Türkiye Bitirir (Hatırlayamadığımız gerçekleriyle…)

    Korona
gerçekleri dünyayı öylesine alt üst etti, ülkelerin gündemi sadece bu salgına o
kadar çok odaklandı ki!

    Ne dış
ilişkileri, ne de dış sorunları hatırlar olduk! Şimdi biraz olsun bu salgından
çıkıp, dış ilişkilerimize odaklanalım. Neredeyse unuttuğumuz konulara ama bu
konuların adeta kangren olmuş bir davasına bakalım…

   Dava
dosyası bir adayla ilgili!  

   Tam da
Akdeniz’in ortasında…

   Adı:
Kıbrıs…

   Yazılışı
altı harfli kısacık!

   Ama
neredeyse dış ilişkilerimizin en büyük sorunu!

   AB
üyeliğimiz denince anlaşmanın anahtarı o! Akdeniz’deki enerji sorunu denince
çözüme giden yolun ortasında yine o! Yunanistan’ın tarihsel aç gözlülüğünün en
büyük lokmasında yine onun adı! Ama aynı zamanda hem Türkiye, hem de Kıbrıs
Türk’ü için ata yadigârımız, üzerinde şanlı bayraklarımızın dalgalandığı vaz
geçilmez vatan toprağımız…

    6 yüz
yıldan bugüne bölgesinin en hassas noktası. Nice medeniyetlerin izi kalmış. Yüzyıllar
boyunca değişik milletler hüküm sürmüş. Çoğu savaşlara sığınak, çoğu savaşların
merkezi olmuş, stratejik bir ada.  

     Bu adada tarih boyunca yaşanan hep bir
mücadele, adada yaşayanlar arasında hep bir kavga, kargaşa. Geleceğinin ne
olacağına adada yaşayanların değil ama ada üzerinde türlü menfaatleri olanların
kararını bekleyen bir ada…

    Adada
yaşayan iki ayrı halk; ili, dini, örfü, âdeti birbirinden farklı…

    Sadece
kaderleri ortak, çünkü bu ada onların vatanı…

    Akdeniz’in
ortasında bir ada…

    Öylesine
önemli bir yer ki! Neredeyse dünyanın gözü kulağı burada…

    Zaten bu nedenle uluslararası arenada
süregelen 1968 yılından beri bitmeyen bir dava…

    Amerika’sı,
Rusya’sı, İngiltere’si, Fransa’sı, Almanya’sı, İsrail’i, Katar’ı, İtalya’sı
hepsi bu davayla ilgili!

    Sanki
orası onlara aitmişçesine, hepsi Kıbrıs’ta söz sahibi!

    Davanın konusu bu coğrafyadaki enerji
kaynaklarının kullanımı…

    Çünkü bu
adanın çevresi trilyonlarca metreküp doğalgazla, petrolle bezeli.

    Ya
adanın gerçek sahipleri? Kıbrıs’ta yaşayan adalılara ne demeli?

    Birisi Rum, diğeri Türk…

    Birisi Hristiyan, diğeri Müslüman. Biri Türkçe
konuşur, diğeri Rumca. İki toplum yapısal olarak öylesine farklı ki!

   Ama bir
de ada üzerinde söz sahibiymiş gibi davrananlar var ya?  Binlerce kilometre öteden adaya barış ancak
bizim söylediklerimizle gelir, bunları yapacaksınız diyenler var ya!

   Onlar
için adada kimler varmış, kimler yaşarmış? Pek de önemli değildir! Öyle olsaydı
zaten 1950’li yıllardan beri adada süregelen bu karmaşa çoktan sona erer;
adalılar kendilerine uygun bir çıkış/çözüm yolu bulurdu…

   Kıbrıs’ta bir de İngiliz tarafı vardır! Osmanlıdan
hatıradır, 1878’den beri orada.  Her
olayın içindedir ama hayalet gibidir, yaşananların görünmez yüzüdür!

     Savaşlar
yaşanır, barış adına görüşmeler yapılır, çözüme temel konular açıklanır,
taraflar oturur masaya, müzakereler, müzakereler…

     En
nihayetinde bir çözüm metni çıkar ortaya tam da anlaşılacak sanılır ama o da
ne? Rum tarafı bir kez daha mızıklanır!

      Olmadı yeni baştan, bu metnin şurası bana
uymaz, burası adadaki üslerimin geleceğine aykırı! Burasında Türkler olmamalı,
adadaki yabancı askerler öncelikle adadan ayrılmalı, göçmenler evlerine
dönmeli, adaya sonradan yerleşenler kesinlikle adadan gitmeli. Sürer de, sürer
neredeyse 60 yıldan beri bitmez bu dava…

     Nesiller geldi geçti. Hala Kıbrıs konuşulur.
Bu süreç hep böyle devam ederse eğer; bu dava ne son bulur, ne de Kıbrıs’ın geleceği
olur…

     Ne zaman ada halkını baş başa, bırakırlar.
Her iki tarafta hiçbir ülkenin baskısı olmadan müzakere masasına otururlar. Ne
ABD, ne AB, ne de BM. Konunun içinde olur! Davanın çözümü, elbette garantör
ülkelerle birlikte bulunur.

   Yukarıda
çözüm şekli de ne yazık ki bir rüya! Gerçek olsaydı zaten çoktan bitmişti bir
türlü sonlanmayan bu dava…

    Bu
rüyanın gerçek olması bu haliyle ne yazık ki, imkânsız!

    Çünkü on
binlerce kilometre öteden Akdeniz’deki enerji yataklarında hak iddia eden, ada
üzerinde sinsi emeller besleyen ülkelerin olduğu, bu ülkeleri kendisine kalkan
yapan Rum tarafının ada benimdir tavrı sürdüğü, Türkiye’nin adadaki hak ve
hukuku görmezden gelinip, Kıbrıs Türk tarafına da sen adanın azınlığısın
dendiği sürece; bu davanın bitmesi ancak bir rüya olarak kalacaktır! 

      Ama adadaki çözümü rüya olmaktan
çıkaracak, haklı olduğu bu davaya son noktayı koyacak bir ülke vardır ki, o da
Türkiye’dir.

      Kim ne
derse desin!

       Kimi
ülkeler Akdeniz’de, ada üzerinde türlü emeller peşinde koşarsa, koşsun.
Kıbrıs’ta 307 yıl boyunca hükümran olan, ada üzerindeki tarihsel ve hukuksal
kazanımlarını uluslararası anlaşmalardan alan, 1974’ten bu yana adada barışı
sağlayan Türkiye ne zamanki son sözünü söyleyecektir, bu dava da ancak o zaman
bitecektir.

Londra Kraliyet Sanat Akademisinde: Türkler (5)

          Hele el
yazması birbirinden güzel Kur’an-ı Kerîmler;

          Müzeyyen,
müzehheb, mücelled olarak görkemli verimler.

 

          Evrensel
Kur’an mesajı taşınıyor, o güzel iki kap arasında.

          Mânâlarla
Kur’an, sanki okuyanlarda somutlaşıyor sırasında.

 

          Adalet ve
haşmetin timsali, tuğralı Berat-ı Hümayunlar;

          Hatırla
diyor, yıkmak için devleti oynanmış nice oyunlar.

 

          Çiçeklerin
rengini soldurmayan, çinilerdeki bin bir sır;

          Dört mevsimi
tek bir bahara, büyük bir maharetle sığdırır.

 

          Fatih’in, hüsnü hatla baştanbaşa yazılı eğik
kılıcı;

          Belli ediyor
ki, bu dâhî hükümdar İstanbulu alıcı.

 

          Çelik
halkalar ve gümüşten yapılan zırhtan gömlek;

          Gösteriyor
olmadığını asıl gayenin ölmek.

 

          Çünkü ölüm
mukadder, o istenmez, nasılsa gelecek.

          Yaşamaya
bakmak gerek, nasılsa o hayatı delecek.

 

          Öncekinden
düşman karşısında olmuşken şanlı bir gâzi.

          Şehit
düşerse, geçerli olur Allah katında niyazı.

 

          Aziz hayatı
korurken, gelirse ölüm eğer;

          Elbette bunu
tebessümle karşılar, gerçek er.

 

          Medeniyet belirtisi başta yazı ve kalem
demekse eğer;

          Sergideki tüm
yazılar göz alıcı, göz nuru birer şaheser.

 

          O ne titiz
çalışma, o ne muhteşem ince ince dokuma;

          Asırları
yazmışlar sanki desenlerine, gel de okuma.

 

          Âbideler ne de ihtişam içinde, görkemli mi
görkemli.

          Seyrediyor
insan gurur içinde, biraz da gözleri nemli.

 

          Aylardır
devam etti, açık kalarak Londra’da sergi.

          Üstelik
yayımlamışlar, hakkında kitap gibi bir dergi.

 

          Mahşerî bir kalabalığın, gösterdiği bu
sevgi;

          Tarihte
neymiş Türkler? Oldu dünyaya nirengi.

 

          O ne ihtişam
Ya Rabbi? Dünya milletlerinin ağzı açık kaldı!

          Gördükleri
-emin olunuz ki- akıllarını başlarından aldı!

 

          Başka
milletlerin gözüyle bakıp tarihe, göğsüm kabardı.

          Her bakıştan
sonra, inanın ruhumda yeni bir sevinç vardı.

 

         Öyle derin bir iz bırakmış ki, tarih
boyu Türkler;

         Diğer milletlerin merakını, daima
körükler!

 

         İngilizi, Fransızı, Arabı ve Acemi;
nerede kim varsa;

         Toplanmış buraya; anlatacak
geridekilere ne duyarsa.

 

         “Royal Academy of Arts”da “TURKS”
Türk’ün tarihten gelen sesi.

         Sergilenenler; Türkiye için ne büyük
övünç vesilesi.

 

         Uygurlar, Göktürkler, Selçuklular ve
Muhteşem Osmanlı;

         Büyülüyor insanları, bunların haşmeti
ne şanlı.

 

         Ya Fâtih’in muktedir, mütefekkir,
mûnis sûreti;

         Gösteriyor tüm cihana, neymiş cihangir
savleti.

 

         Her eserin önünde, dönmüşlerdi
dakikalarca şaşkına!

         Söylesinler, Türklerin neymiş
medeniyetleri Allah aşkına?

 

         Velhasıl, bütün bu tarihten göz
kamaştırıcı kalıntılar;

         Çeşitli müzelerden, emaneten alınan
tüm alıntılar;

 

         Böylece, Türk-İslâm medeniyetinin
yüksekliği ispatlanıyor.

         Buradan hareketle, madde ve mânâdaki
asrîliğe atlanıyor.

 

         Medeniyetler beşiği Anadolumuz tarih
kokarken buram buram;

         Yetkililer demeli: Kesinkes bu iş
üstünde çok daha fazla duram.

 

         Unutma: “Geçmiş geleceğin aynasıdır.”
derler bak da gör!

         Dünya görüyorken bunu, sen olma
hakikate aman kör!

 

         Belli ki, senin mazin de tamamen
başarılarla dolu.

         Öyleyse, alnın açık olarak sürdür, bu
mukaddes yolu.

 

         Bırak da miskinliği artık, at aşağılık
kompleksini üstünden;

         Sen çok daha lâyıksın yükselmeye, geç
kalma, başla bu günden.

 

         Atalarından aldığın hızla, durma
ilerle.

         Peşinden gelir millet -emin ol-
kafilelerle.

Dursun Gürlek ile Kitap Hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Pek çok konunun kitabı yazıldı, yazılmaya devam
ediliyor: ‘Çay Kitabı’, ‘Tespih Kitabı’, ‘Takı Kitabı, ‘Aşkın Kitabı’,
‘Biyografi Kitabı’, ‘Ağıtlar Kitabı’ ve diğerleri…

‘Kitabın Kitabı’nı yazmak
en çok size yakışır. Yazmaya teşebbüs etseniz, nelerden bahsederdiniz?

Dursun Gürlek:
Ben yazacağım inşallah. Adı da ‘Kitabın
Kitabı
’ olacak.

Çetinoğlu: Yazmaya başladınız mı?

Gürlek: Düşünce
halinde var. Tasavvur halinde. İnşallah elimdeki kitaplar bitince başlayacağım.

Çetinoğlu: Büyük bir hizmet olur.

Gürlek: İnşallah.
Çünkü kırk yıldan beri kitapların içindeyim. Allah izin verirse bundan sonra da
kitapların içinde olmaya devam edeceğim. Unutmayalım ki medeniyetimizin bir
adı, da kitap medeniyetidir.

Çetinoğlu: Bir zamanlar ‘Kitapsız’ sözü, ağır hakaret sayılırdı.
Günümüzde bu kelime kullanılmıyor. Kitapsızlar mı azaldı yoksa kitapsızlık sözü
hakaret olmaktan mı çıktı? Veya insanlarımız böyle bir suçlamada bulunmaya
hakları olmadığını mı idrak etti?

Gürlek: Bir
kelimenin ne manaya geldiği, hakaret olup olmadığı kullanılan şahsa, kullanılan
yere ve zamana bağlı, tarzına bağlı. Mesela benim bir dostum bunu çok
kullanırdı rahmetli oldu. Hatta ‘Kitapsız
Toplum
’ diye kitap da yazdı. Olcay Yazıcı, şair…

Bence hakaret değildir efendim. Ekmeksiz, susuz, evsiz,
dinsiz demiyor muyuz? Bunlar hakaret mi? Değil.

 Çetinoğlu:
Söylemekten de çekiniyoruz.

Gürlek:
Çekiniyoruz evet. Dediğim gibi söz, mütekellime ve muhataba göre değişir. Siz
bana öyle masum bir kelime getiriniz ki, eğer ben kötü niyetliysem o son derece
masum kelimeyi çok kötü bir şekilde kullanabilirim. Siz bana öyle berbat bir
kelime getiriniz ki, ben onu güzelliğin, zarafetin ambalajıyla ambalajlayıp
yine güzel bir şekilde kullanabilirim. Bu tarz meselesidir efendim. Bizim
büyüklerimizin, Osmanlı âlimlerinin kitaplarına baktığımız zaman bugün
müstehcen diyebileceğimiz, kaba diyebileceğimiz bir takım hikâyeler, fıkralar
bile görebiliriz. Ama onlar öyle yerinde yazılmıştır ki siz onlara açık saçık
sözler gözüyle bakmazsınız.

Çetinoğlu: Mesnevi’de olduğu gibi…

Gürlek: Fakat hiç
de müstehcen değildir, hiç de kaba değildir. Hatta İbnül Emin Mahmut Kemal İnal
merhumun şöyle bir sözü vardır: Mahalline masruf müstehcenat, müstehcenatdan
addedilmez. Yerine göre… Tarzınıza bağlı… Tabii ki konuşurken kibar olacağız,
güzel kelimeler kullanacağız ama bu demek değildir ki yeri gelince öbürlerini
de kullanmayacağız. Üslup meselesi.

Çetinoğlu: Matbaa Türkiye’ye gecikerek geldi. Dolayısıyla
insanlarımız kitaba ulaşma imkânına geç kavuştular. Gecikme, hangi sonuçları
doğurdu?

Gürlek: Matbaanın
geç gelmesi, kitap okuma alışkanlığında herhangi bir değişiklik yapmadı. Erken
gelseydi de biz böyle olacaktık.

Çetinoğlu: Kitaba karşı mesafeli durmak bizim genlerimizde mi var,
kitapla barışık olmama durumu mu oluşuyor?

Gürlek: Onu
söylemek istemiyorum ama manzara maalesef böyle.

Çetinoğlu: ‘İnsan, en mükemmel
kitap.’ Onu nasıl okumalıyız?

Gürlek: Şeyh
Galip gibi okumalı:

Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dide-i ekvan
olan âdemsin sen.

Hakikaten insan büyütülse kâinat olur, kâinat da küçültülse
insan olur. İnsan, Allah’ın yarattığı mükemmel ve mütekâmil bir kitaptır. Zaten
biz bunlara kültürümüzde canlı kitaplar diyoruz. Hatta yine büyüklerimiz
demişler ki: ‘İlim satırda değil
sadırdadır. Buradadır, göğüstedir
. O
yüzden ilmi, canlı kitaplardan alın
.’deniliyor. Eskiden hangi mektepten,
hangi medreseden mezun oldun diye sormazlardı. Hangi hoca efendinin rahle–i
tedrisinde bulundun diye sorarlardı. Bu çok önemli. Burada hoca efendi canlı
kitap demektir.

Çetinoğlu: Eskiden sahhaflık, kültür gerektiren ince bir sanattı.
Günümüzde ticâret alanı hâline geldi. Bu değişimin sizde oluşturduğu duyguları anlatır
mısınız?

Gürlek: Bu
gidişle bırakın 2. El kitapları, 3. El kitaplar bile olacak. Bu değişimin bende
uyandırdığı duygu tek kelimeyle söylemek gerekirse hüzündür. Bu, hazin bir
manzarayı ortaya koyuyor. Evet, tabii eski sahhaflar Raif Yelkenci gibi,
Muzaffer Özak gibi sahaflar aynı zamanda kitap âlimi kimselerdi. Yazılan
eserlerden çok iyi anlarlardı ve bunların dükkânları aynı zamanda ilim yuvası
idi. Daha da ilgi çekici olanı, bu sahhaflar kitapları parası olana değil,
ihtiyacı olana satarlardı.

Çetinoğlu: Osmanlı’da kitap, zengin bir sanat dalı idi. Günümüzde
teknolojiden yararlanılarak muhteşem kitaplar basılıyorsa da bir fakirlik söz
konusu. Değişim-dönüşümle ilgili değerlendirmenizi lütfeder misiniz?

 

Gürlek: Günümüze
çok fazla kitap basılıyor. Bu bir gerçek ve tiraj patlaması diye bir husus var.
Bazı yazarların kitapları elli bin, yüz bin, iki yüz bin basıldığını duyuyoruz
ama bunlar hakikaten okunuyor mu? Benim tespitlerim şu ki: Türkiye’de çok
satılan kitaplar, az okunan kitaplardır. İsim vermek istemem. Meşhur hanım
yazarlarımızdan yahut erkek yazarlarımızdan olan kimselerin yazdığı ve çok
basıldığı söylenen kitapları için; ‘Kitabı
okumaya başladım fakat devam edemedim, bitiremedim
.’ Dediklerini
duyuyoruz.  Ben de merak ettim. Ki
okumayı seven bir adam olarak okumak istedim… Hayır, gerisi gelmiyor ve işin
garibi, bu tür kitaplar reklama, tanıtmaya dayanan bu türlü kitaplar kaliteli
eserleri öldürdü. Yani onlara dolaylı olarak zarar veriyor. Hâlbuki biz isteriz
ki çok satan kitaplar çok okunsun. Maalesef Türkiye’de bu böyle olmuyor. Az
satılan kitaplar daha çok okunuyor

Çetinoğlu: Hasan Pulur; ‘Biz şifahî bir milletiz’ Diyor. Abdülhak
Hâmid Tarhan, İbn’ül Emin Mahmut Kemal İnal, İsmâil Hâmi Danişmend, Hayri
Domaniç ve Aydın Bolak… gibi muhterem zevâtın düzenlediği sohbet meclisleri de
târihe karıştığına göre galiba o özelliğimizi de kaybettik.   Bu
gidişat sizce nereye?

Gürlek: Şifahî
millet olma özelliğimizi bir manada kültürel olarak düşünecek olursak maalesef
kaybediyoruz. Konuşmayı seviyoruz ama konuşmayı sevmenin kalitesi yükselince
şifahî kültür ortaya çıkıyor. Şu anda şifahî kültürümüz son derece zayıf. İşte
profesör, doçent yahut öğretmen yani diplomalı üç beş arkadaşımızı şu odada
toplayalım. Hiç ara vermeden bizimle iki saat konuşun bakalım diyelim. Bırakın
iki saati, üç saati, beş dakika sonra söz bitecektir. Acı bir gerçek. Eskiden
öyle miydi, bu bahsini ettiğiniz zatların evlerinde, iş yerlerinde bilhassa
İsmail Hâmi Bey’in cumartesi toplantılarında o devrin en büyük âlimleri
şairleri yazarları gelip saatlerce sohbet yaparlarmış. Keza Mahmut Kemal İnal
Beyin Mercan’daki konağında 50 sene bu sohbetler devam etti. Tadına doyulmaz.
Dediğim gibi, hem kitap medeniyeti hem de sohbet medeniyetidir bizim
medeniyetimiz. Osmanlı padişahlarının da huzurunda dersler yapılıyormuş, buna
da ‘huzur dersleri’ diyorduk. Huzur
derslerinde de esas olan kitaptır. Dersi yapan sohbeti yapan hoca efendi
mukarrirdir.  Yani takrir eder, eseri okur.
Okuduğu kitap genellikle Kadı Beyzavi tefsiridir. Hani şu meşhur tefsir. Onu
dinleyenlere de muhataplar diyoruz. Kendileri muhatap alınan kimseler. Onlar da
hoca efendiler. Yani sarayda başlıyor bu iş. Sadrazam konaklarında, paşa
konaklarında devam ediyor. Kitap mecnunu, kitap tutkunu olan insanların
evlerinde devam ediyor.

İşte bir Küllük kahvesi vardı. Adı kahve ama ilim
merkeziydi, kültür sanat merkeziydi. Şimdi ne Küllük kaldı ne de böyle sohbet
yapılan konaklar ve yalılar kaldı. Tek tük varsa da, onlar da eski tadı
vermiyorlar. Gönlüm ister ki bu şifahî kültürün olanca güzelliklerinin tezâhür
ettiği mekânlar tekrar ortaya çıksın. İlk giden ben olurum.

Çetinoğlu: Nâmık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Hüseyin Rahmi
Gürpınar, Mehmet Râuf ve Refik Hâlit Karay gibi, 1800’lü yılların ikinci yarısı
ile 1900’lü yılların ilk yarısında yaşamış yazarların eserlerinin günümüz
Türkçesi ile yeniden yayınlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gürlek: Günümüz
Türkçesine aktarmanın, bana göre anlamı, o güzel eserleri kuşa çevirmektir.
Hani merhum Nasrettin Hoca’mızın Leyleği görüp de bunun ayakları uzun, biraz
keseyim, gagası uzun, biraz keseyim diye hayvanı cüceleştirmesi var ya, biz de
şimdi eskilerin kitaplarını sadeleştirme adı altında, öyle kuşa çeviriyoruz.
Üzülerek ifade ederim ki günümüzün Türkçesi, son derece zayıf, yetersiz ve dar
kalıplar arasında sıkışmış bir Türkçedir.

Çetinoğlu: Üniversiteli gençlerimizin çoğunluğu beş yüz kelime ile
konuşuyor. Onun da yarısını ya yanlış kullanıyorlar veya yanlış telaffuz
ediyorlar.

Gürlek: Bilhassa
telaffuz hataları kulağımı çok tırmalıyor. Unutmayalım ki Türkçe aynı zamanda
musikidir. Kulağa da hoş gelir. ‘Ağzımda
annemin sütü
’ diyor Yahya Kemal. Ben bu konuşmalardan rahatsız oluyorum.
Musikisi yok, üslubu yok, özelliği yok, güzelliği yok. İnsanlar konuşmuyorlar,
bağırıyorlar. Kavga ediyorlar sanki.

Çetinoğlu: Kütüphanelerimiz bizim bilgi ve kültür kaynaklarımız.
Sohbetimizi, kütüphaneler üzerine lütfedeceğiniz 5-10 cümle ile bitirebilir
miyiz?

Gürlek: Tabii ki
bir memleketin, bir şehrin kültürel seviyesini gösteren en önemli mekânların
başında kütüphaneler geliyor. Şimdi siz Paris’e gidin, Bibliothèque Nationale
de France ile karşılaşacaksınız. Milletlerarası kütüphanedir. Dünyanın en
zengin kütüphaneleri;

İngiltere’de British Museum, ABD’nin Washington şehrinde
Kongre Kütüphanesi ve Seattle Halk Kütüphanesi’dir.

İstanbul kütüphane bakımından zengindir. Beyazıt Devlet
Kütüphanesi, Süleymaniye Kütüphanesi, Millet Kütüphanesi, İSAM Kütüphanesi gibi
ilim merkezleri var.  İlim adamlarımızın
buralardan yararlanabilmesi için çok iyi Arapça bilmesi gerekiyor, çok iyi Osmanlıca
bilmesi gerekiyor, İngilizce, Fransızca bilmesi gerekiyor, yani yemek yemenin
bir usulü olduğu gibi kütüphanelerden istifade etmenin de kendine mahsus bir
yöntemi vardır.

Bunlar çok önemli şeyler. Basit gibi görünen önemli
meselelerdir. O bakımdan kütüphaneler üzerinden bu tarz yapılacak çalışmaların
nasıl yapılacağı konusunda ayrı ayrı ve uzun uzun konuşmak lazım.

Çetinoğlu: Sorduğum soruları vermek istediğiniz özel bir mesaj
için yeterli görmüyorsanız,  sorusunu
benim adıma siz sorup mesajınızı cevabın içinde verebilir misiniz?

Gürlek: Sizin
yaptığınız bu hizmetlerin genişleyerek devam etmesi gerekiyor. Bütün günlük
gazetelerimizde bu işlere önem vermesi gerekiyor. Fakat günlük gazetelerin her
birinde üç tane, dört tane, beş tane spor sayfası olduğu halde bir kaçı hariç,
hiç birinde kültür sayfası yok. Olanlar da göstermelik.  Kültür sayfası hazırlayanlar da, zevahiri
kurtarmak için kültür sayfası düzenliyorlar. 
İlan gelince başka sayfaları değil de, ilk olarak kültür sayfasını
kaldırıyorlar. Bu da işte bizim kültür bakımından maalesef geriliğimizi
gösteriyor. Sizin yaptığınız bu hizmet güzel. Günlük gazetelerimiz,
dergilerimiz kültüre, edebiyata, tarihe daha fazla önem verirlerse, birer
kültür adamı olarak bizler elbette mutlu oluruz.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.

Vahşi Kapitalizmin, Emeğine Çöktüğü Bir Dahi: Nikola TESLA

0

Nikola
Tesla. Sırbistan asıllı bir bilim insanı, bir dâhi. Hayatını bilime ve
insanlığın hizmetine adamışların formal bir milliyeti olsa da, aslında onlar
bütün insanlığın ortak değeri olmalıdır. Nitekim öyle de oldu. Nikola Tesla
dünya için adeta “bizim Tesla” yakınlığını vermişti. Çünkü Tesla,
enerjiyi paketleyip satan vahşi
kapitalizme karşı direnmişti. Hayatının sonuna kadar hiç kaybetmediği bir
hayâli vardı; dünyaya kablosuz ve bedava elektrik enerjisi sağlamak ve
bunu insanlığa hediye etmekti. Ama
kimlerle dans ettiğinin farkında değildi. Ne yazık ki o büyük dahi,
kapitalizmin dizginlenemez azgın
hırslarına yenik düşmüştü.

            Bazı yetenekler vardır ki, zamanının
çok ötelerindedir. Emsalleriyle eşleştirmek, bir kalıba oturtmak nafile bir
iştir. Sığmazlar. İşte Nikola böyle sıra dışı biriydi. İçtiği kahve fincanın,
çorba tasının hacmini hesaplamak biraz uçuk sayılabilir. Elbette o, bundan
sorumlu değildi. Zihinsel aktivitesi ultra
boyutundaydı. Bir anlamda fıtrata had koyulamıyor. Tesla’nın annesi de
çevresinde “pratik ev aletleri mucidi” olarak tanınan
bir kadındı.
Zaten genetik bir gerçek de şudur ki;
çocukların sayısal zekâsı anneden gelmektedir. Ailenin “papaz” olma ısrarına karşılık o, mühendislik eğitimini seçmiştir. Nitekim
o da biliyordu ki, Avrupa’nın skolastik
tortuları Rönesans sonrasında da
devam etmekteydi. Zaten sorgulayan biri
papazlık yapamazdı. Aforoz edilir,
dışlanırdı.

17.yüzyıl sonrası batıdaki bilimi ve aydınlanma
dönemini anlamak için ortaçağ Avrupa’sına bakmak gerekir. O dönem Avrupa’da tam
bir kaos hakimdi. Özellikle kiliseler
tiranların, zorbaların elinde bir nevi baskı aracıydı. Kilise kutsal olduğu kadar bir
anlamda da otoriter kurum gibiydi. Bilimsel araştırma istekleri bile kilisenin
onayına sunulurdu. Bu bir anlamda bilginin îsevileşmesi demekti.
Bütün bunlar “tanrı adına”
yapılır, istenmeyen durumda da; “baba, oğul ve kutsal ruh böyle
bir çalışmayı istemiyor” denilirdi. Kilisenin reddettiği bir konu son
nokta sayılırdı. Aksi durum ise engizisyon mahkemelerinde (hep kilise
lehine) çözülürdü. Avrupa tarihi için engizisyon hiç bir hukuk sistemine
uymayan ve silinemeyen bir kara leke olarak kalmıştır. Rönasans
ve reformlara kadar Avrupa, yüzyıllarca süren gerçek bir fetret
dönemi yaşamıştır.  Kilise otoritesiyle
baskılanan araştırmalar ise, bu dönem sonrasında bir nevi bilimsel açlığa
dönüşmüştür. Bu etkiyle mi bilinmez, dünya bilim tarihinde çok hızlı önemli
ve büyük gelişmeler kaydedilmiştir. İşte Nikola Tesla bu dönem sonrasının bir
meyvesidir.

Tesla’yı anlatmak gerçekten zordur.  Yedi yüzü aşan patent ve buluşlarının hangi
birisi anlatılabilir? Onun için; kablosuz mucîdi mi, frekans
mı, alternatif akım mı demeli, fraktal şimşekler
mi?  Elektron mikroskop mu,
Tesla bobini ile yüz binlerce volt mu? Ya da
iyonosfere; elektrik enerjisi, radyo ses ve elektromanyetik dalgaları kablosuz
transfer etmek isteyen bir çılgın mı? tanımlamak kolay değil. Yüz otuz yıl öncesini
tasavvur ediniz; hayâl bile edilemeyecek o yıllarda uzaktan kontrol
sistemini kuran bir ultra zekâyı. 
Yaklaşık kırk km. uzaktaki radyo alıcılarıyla bir dizi ampulü kablosuz
yakan bir bilim şövalyesini.

 

Bu dünyadan birçok bilim
adamı geldi geçti. Newton, Galile, Arşimet, Pisagor’lar. Faraday, Maxwell’ler,
Albert Einstain’ler. Ya da Türk- islam dünyasından;
Katip Çelebi, Hezarfen Ahmed, El-Harezmi, Cabir bin Hayyan’lar.  El-Kindi, Farabi, İbni Sina, İbn-i Heysem’ler.
Hepsi ve daha nice bilim insanı dünya uygarlığına çok önemli katkıda
bulunmuşlardır. Ancak Tesla çok daha başka biriydi.

 

Nikola Tesla, Hırvatistan’lı bir garibandır. Eğitimi sonrasında ünlü Ford şirketinde
indüksiyon ateşleme bobini geliştirmiş ancak patentini şirket kapatmıştır. Piyasanın
ilk tokatını yiyen Tesla, acımasız kapitalizmin ikinci tokatını da Edison’un
Fransa şubesinde vaad edilen primin verilmemesiyle yemişti. Daha sonra ABD’ye
giderek yine Edison’un şirketine muhtaç olmuştur. Bir sermaye devi olan
Edison’un yanında yeniden çalışmış, yeni tasarımlarla ve geliştirdiği otomotik kontrol sistemiyle onun şirketine büyük servetler sağlamıştır.
Ancak Edison tipik bir piyasa adamı (ya da basit bir yalancı) edasıyla vaad
ettiği elli bin doları için “bu bir Amerika espirisiydi” demiştir. Burada bir
ayrıntıdan söz etmek gerekirse o da şudur; Edison zeki bir adamdır. Elektriği
değil, ampulü bulmuş, üretmiş ve tanesini 2,5 dolara pazarlamıştır. Yani bir
bilim insanından çok bir işadamıdır. Ayrıca ucuz bir yalancı ve emeğe çöken
acımasız bir “kapitalci”dir. Bu
yaklaşım, bir servet düşmanlığı olarak algılanmamalıdır.  Ayrıca çalışanların hakkını veren ve katma değer üreten girişimcileri tenzih ederiz. Bilim adamı bilimi ve
araştırmayı bir pazarlama vesilesi yapamaz.
Onun adı “inovasyon”dur.  Bilim ve teknolojiyi kullanır ancak ciro ve
kâr amaçlıdır. İşte daha önce kilisenin baskıladığı bilimsel gelişme bu dönemde
de sınırsız rant ve rekabetçi sermaye ile yeşermeden kurutulmuştur.  Öyle olmasaydı insanlık bugün bedava enerji
kullanacaktı. Global kapital hırsı buna izin vermemiştir.

Sonuçta; Tesla kirasını ödeyemeyen bir borçlu olarak göçüp gitmiştir.
Ortada büyük ve devâsa bir emek var.
Bunlar dünya kamuoyuna mâl olanlar. Bir de bilinmeyen projeleri var ki, ona da ABD
istihbaratı el koymuştur. Buna hakkı var mıdır, sormak gerekir. İnsanlık için hayatını
teknolojik buluşlara harcayan bir dâhinin mirası, elbette bütün insanlığa ait
olmalıydı. Eserleri, hayatın her alanında. Her gün defalarca kullandığımız
ileri teknolojilerde; röntgen, radyo, robot teknolojisi, uydu sistemleri,
radarlar, indüksiyon-transformatörler ve daha yüzlercesinde onun emeği ile yüz
yüzeyiz. Artık “bunlar kuranda zaten vardı” demeyiniz lütfen. Elbette ilahî kitabımızda;
yeryüzüne (adeta) tefriş edilmiş
nimetler
olduğundan söz eder. Elektik de, elektromanyetik de, optik, hidrodinamik
ve fiziğin bütün ilkeleri de işte o
bahsedilen  harika nîmetlerdir. Ancak arayıp
bulursanız onlara erişilir. Gerisi kolaycılık
ve boş laftır.

Minnettarız Tesla, hem de çok. Emeğini bir borç, insanlığa-bilim camiasına
bir hediye olarak biliriz.  İyi ki papaz
olmamışsın. Dünya, doymak bilmeyen, zalim ve yayılmacı güçlerle yeteri kadar “papaz oldu” zaten.  

Londra Kraliyet Sanat Akademisinde: Türkler (4)

0

 

          Türkleri
“Şeytan” resmiyle, temsile kalkmaları bula bula;

          Yenilir
yutulur lokma mı, sevgili dostlar Allah aşkına?

 

          Bu ne
densizlik, Türk Milleti’ne karşı aziz canlar?

          Bunun altında
yatan hınzırlığı, kim olsa anlar.

 

          Yine de
teşekkür ederiz, Royal Academy of Arts’a.

          Çünkü teşhir
etmeleri Türkleri dünyaya, büyük fayda.

 

          Ne kadar
karartmaya çalışsalar da, o şanlı tarihi.

          Türkün Güneşi
balçıkla sıvanır mı hiç, sevgili kaari?

 

     Şimdi de sergiyi
şöyle bir gezelim, yüzlerce tarih kalıntısından bazılarının üzerine biraz
eğilelim.

     Her şeye rağmen
söndürülmek ne kelime, bir nebze de olsa karartılamıyan, pırıl pırıl parlayan
İslâm – Türk Medeniyetinin ışık saçan huzmeleri altında, bir an olsun durup,
muhteşem mâzimizi yâd edelim:

 

          Ve aynı
ruhla, daha mükemmel yarınlara koşalım.

          Aynı iştiyak,
aynı arzuyla, yine dolup taşalım.

          Aynı incelik,
aynı ustalık, aynı insanî ruhla;

          Daha nice
güzel asırları, hep birlikte aşalım.

 

     İşte gördüğümüz,
yüzlerce sanat eserleri hakkında, kalem oynatabildiklerimizden bazıları:

 

          İnci ve
yakutlarla süslü, İslâm motifli destiler.

          Kimbilir,
susuz kalmış nice dudak üstünde estiler.

 

          Sultan ve
şehzadelerin giydiği, kimi lâle desenli kaftanlar.

          Utansın,
Osmanlı’da sanat yok diye iftira edip lâf atanlar.

 

          On altıncı
asır işi, göz kamaştırıcı bir seccâde.

          Bakınca
anlaşılıyor, hemen değil öyle âlelâde.

 

          On altıncı
asır yapımı, altın gümüş, yakut ve zümrütten el aynası.

          “Âyinesi
iştir kişinin lâfa bakılmaz.” sözüne bedel nârin yapısı.

 

          Ceviz tahta
üzerine, bronz ve pirinçle işlenmiş çifte kapı.

          On üçüncü
asır Cizre’sinden, tarihe açılan muhteşem kapı.

 

          Türk halı ve
kilimlerinde, en çok rastlanan desen ve motif koç başları.

          Anadolu’nun
ilmik ilmik, renk renk, el emeği, göz nuru tapu taşları.

 

          Türk
câmileri, meselâ Ulu Süleymaniye câmisi;

          Mânevî
başkent İstanbul’un, taştan oyulmuş tek incisi.

 

          Elbette
kendisi değil ama, resmi var bu sergide.

          Sinan’ın
önceki büyük eseri, ustalıkta gide gide.

 

Maksat Baroları da Ele Geçirmek

“AKP’den
önce de siyasi partiler kendilerine yakın olanları kayırır, belirli kurumlarda
ve STK’larda güçlü olmaya çalışırlardı.

Ancak
iktidarda olan partiler yasama + yürütme + yargı + medya güçlerinin
tamamında aynı güçte olmadıkları gibi kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşları, sendikalar, STK’lar
gibi bütün kurum ve kuruluşlarda hâkimiyet
sağlamış değildi.  İktidarda olanlar da,
muhalefette olanlar da iktidar gücünü farklı oranlarda da olsa kullandıkları
alanlara sahipti. Bu yüzden toplumun bir kesimi kendisini “öz vatanında
parya”
gibi görmezdi.

Ama 18
yıllık iktidarında bütün bu alanların tamamına yakınında Ak Parti ezici bir hâkimiyet
sağladı. Devlet imkânlarını sadece yandaşlara kullandırdı. “Kendilerinden
olmayanları”
ötekileştirdi, yasal haklarını dahi kullanamaz hale
getirdi. 

AKP’nin
siyaset alanlarının tamamını ele geçirme hırsı ve iştiyakı hiç
eksilmedi. Muhalif olmak başlı başına bir risk haline geldi. AKP’li
olmayanların nefes alabileceği bir siyaset alanı bırakılmadı.
Muhalif
olmak demek “öz vatanında garip, öz vatanında parya olmaktır”
duygusunu
yaşatır hale geldi.

Kediyi bile bu kadar duvara
sıkıştırırsanız üzerinize atlar, bir yerlerinizi tırmalar.”

Geçtiğimiz
yıllarda AKP’nin eski milletvekillerinden bir arkadaşıma bu uyarılarda
bulunmuştum.

Hatta
dedim ki, “iktidardan uzaklaştığınız zaman bu ötekileştirdiğiniz kesimlerin
biriktirdiği kin ve nefret
yüzünden sokağa çıkamaz hale gelebilirsiniz.
Lütfen toplumun huzuru ve milletin birliği için muhalif insanların
nefes alabileceği alanlar bırakın.”

O eski
milletvekili arkadaşım beni haklı bulmuş ve hatta şöyle bir örnek vermişti:
“Bazen bir mahalle futbol takımının yöneticiliğine soyunan AKP’li bir vatandaş,
çeşitli kanallardan Tayyip Bey’e ulaşabiliyor ve yardımını isteyebiliyor.
Tayyip Bey de hemşerilik, tanışıklık veya referansların hatırına ‘bu arkadaşa
yardımcı olun’ talimatını veriyor. Oysaki mahalle futbol takımının yöneticisi
Ak Partili olsa ne olur, olmasa ne olur?” demişti.

Otoriterlik görüntüsü veren bu tür güç kullanımlarının, bazı önemsiz yerlerde bile, devreye
girmesinde esas saikin güç kullanma hazzı veya muktedirliğin verdiği kibir
olduğunu düşünmüştüm.

*******************************

Çoklu Baro Akıl ve
Vicdana Aykırıdır

Ak Parti’nin bütün kurumları ve
kuruluşları ele geçirme hırsına
rağmen
etkili olamadığı nadir kurumlardan biri barolardır. Barolar avukatların
üye olduğu, kamu kurumu niteliğinde, tüzel kişiliği haiz meslek kuruluşlarıdır.
Türkiye’deki bütün baroların katılımıyla üst meslek kuruluşu Türkiye Barolar
Birliği
oluşur.

Baro
başkan ve yöneticileri seçimlerle gelirler. Ancak şimdiye kadar AKP birçok ilin
baro seçimlerinde yandaş adaylar çıkararak müdahil olmuşsa da başarılı
olamamış, barolar iktidara yandaş birer kuruluş haline gelmemiştir.

Muktedir
olmanın gurur ve kibrini yaşayamadığı bu nadir alanın da ele geçirilmesi
tutkusu ile iktidar yeni bir kanun hazırlığına girişti.

İktidarın Avukatlık Kanununu
değiştirerek büyükşehirlerdeki Baroları bölmek, kendi taraftarlarının daha
etkin olabileceği bir “çoklu baro sistemi” getirmek istediği
ortaya çıktı.

Taslağa
karşı çıkan baro başkanlarının Ankara’ya yürüyüşleri polis barikatları
kurularak engellendi.

Anayasa’nın
“Madde 34 -Herkes, önceden
izin almadan
, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme
hakkına sahiptir”
hükmü çiğnendi.

Polis
kuşatması altında tutulan avukatlara yağan yağmurda ıslanmamaları için
getirilen şemsiyelere bile izin verilmedi. 27 saatlik eziyetten sonra polis
engellemesi kaldırıldı.

Türkiye’nin
çok ağır bir ekonomik kriz, dış sorunlar ve koronavirüs salgını ile mücadele
ettiği bir dönemde Avukatlar Kanunu, Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarını
değiştirmeye çalışmasının zamanlamasını anlamak güçtür.

Zamanlamasını
anlamakta güçlük çeksek de Avukatlar Kanunu, Siyasi Partiler ve Seçim
Kanunlarını değiştirmeye çalışılmasının sebebinin iktidarın gücünü yaymak ve
tahkim etmek
olduğuna kuşku yoktur.

Bu
kanunlarda değişmesi gereken bölümler yok mudur? Elbette demokratik ilkelere
aykırılıklar, uygulamada görülen aksaklık ve yanlışlıklar ilgili tarafların
görüşleri alınarak, ortak akılla ve uzlaşmayla yeniden düzenlenebilir.

Ancak amaç
kurumları, kuruluşları ele geçirmek ve iktidarın gücünü tahkim etmek
olmamalı.

Çoklu
baro sistemi 12 Eylül 1980 öncesi poliste, emniyette, eğitimde, sağlıkta
siyasi görüşlerine göre kamplaşmanın yaşattığına benzer sıkıntılar yaşatır.

Yargılama
süreçlerinde hâkim ve savcıların önüne gelen dosyalarda görevli avukatların
iktidara yakın baro üyesi olanlar ve olmayanlar kriterine göre karar
vermeyeceğini kimse garanti edemez. Böyle uygulamalarla adalete güven
iyice sıfırlanır. Devletin temeli olan adalet dinamitlenmiş olur.

Türkiye’deki
baroların tamamı bu yüzden çoklu baro sistemine karşıdır. Muhalefetteki
bütün partiler de çoklu baro sistemine karşıdır.

Böylesine
ağır sonuçları olabilecek bir düzenleme için iktidarın ortak akıl ve
toplumsal vicdanın gereğini yerine getirmesini diliyorum.

“Zayıflatılmış” Başkanlık Sistemi

0

“Zayıflatılmış
başkanlık sistemi” ifadesi bana ait. Aslında anayasa hukukunda ve genel olarak
literatürde “zayıflatılmış başkanlık sistemi” diye bir kavram yoktur. Teknik
olarak böyle bir sistem olamaz da zaten. Ancak “güçlendirilmiş” parlamenter
sistem tartışmaları bağlamında meramımızı daha iyi ifade etmek amacıyla bu
ifadeyi kullandık.

 

            Zayıflatılmış başkanlık sisteminin
pratik olarak var olamayacağını tekrar edelim. Çünkü bir sistem ya başkanlık
sistemidir ya değildir. Başkanlık sisteminin temel özelliği kuvvetler ayrılığı
ilkesinin sert olarak uygulanıyor olmasıdır. Yani yasama-yürütme-yargı
kuvvetleri başkanlık sisteminde birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Sistem, denge-denetim
(check and balance) omurgası üzerine oturmuştur. Şayet yürütmenin başında tek
bir kişi (başkan / president) bulunuyor ancak bu tek kişinin işlemleri yasama
(meclis / parlamento) ve yargı tarafından sıkı bir şekilde denetleniyorsa
başkanlık sistemi söz konusudur. Yürütmenin başındaki kişinin yani başkanın
yasama ve/veya yargı üzerinde bir tahakkümü söz konusuysa, başka bir ifadeyle
kuvvetler birliği söz konusuysa bu defa o sisteme başkanlık sistemi değil
diktatörlük diyoruz. Türkiye’deki durum da teknik olarak budur. Türkiye’de
Cumhurbaşkanının aynı zamanda siyasi parti yöneticisi olması, Cumhurbaşkanının
milletvekili adaylarının belirlenmesinde doğrudan belirleyici olması, meclisin
Cumhurbaşkanının iradesine göre yasama faaliyetlerinde bulunuyor olması ve bu
haliyle meclisin Cumhurbaşkanının vesayeti altında bulunuyor olması, meclis
seçimlerinin Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte yapılıyor olması, bu iki
seçimden birinin yapılmasına karar verildiğinde diğerinin de otomatikman
yapılıyor olması, Cumhurbaşkanının yüksek mahkemelere ve Hâkimler Savcılar
Kurulu’na (HSK) üye atamalarında etkin olması, Adalet Bakanı ile müsteşarının
HSK’nın doğal üyesi olması gibi nedenlerden dolayı Türkiye’de kuvvetler
ayrılığı ilkesinin değil kuvvetler birliğinin olduğunu görmekteyiz. Kuvvetler
ayrılığı olmadığı için de Türkiye’deki sistem başkanlık sistemi değil
diktatörlüktür.

 

            Buradaki “diktatörlük” ifadesini
siyasi bir eleştiri olarak algılamayın. Bu ifade tamamen anayasa hukukunun
kendi terminolojisi içerisinde yürütmenin başında tek bir kişinin olduğu ancak
kuvvetler ayrımının olmadığı durumlar için kullanılmaktadır. (Diktatörlük
kavramının terminolojik içeriğiyle alakalı olarak bkz. Gözler, Kemal: Anayasa
Hukukuna Giriş, Ekin Yayınları, Bursa, 2012, s.77-78)

 

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem vs. Başkanlık Sistemi

 

            Bir önceki yazımızda (1) parlamenter
sistemin olumlu-olumsuz yönleri ile parlamenter sistemi güçlendirmeyi sağlayan
araçlara değinmiştik. Burada da kısaca güçlendirilmiş parlamenter sistem ile
başkanlık sisteminden hangisinin daha tercih edilebilir olduğuna dair
kanaatimizi ifade edeceğiz.

 

            Başkanlık sisteminin (yukarıda
anlattığımız şartlar dahilinde) Türkiye için daha uygun bir sistem olduğunu
ifade ederek başlayalım. Bizi bu düşünceye sev eden sebepler; parlamenter
sistemin yönetimde istikrarı sağlayamaması, güçsüz hükümetlere sebep olması,
yürütmede halk tarafından seçilmiş ve sorumlu Başbakan ile meclis tarafından
seçilmiş sorumsuz bir Cumhurbaşkanından oluşan bir iki başlılığın bulunması,
yürütmedeki bu iki başlılığın sık sık yönetimsel krize neden olması,
parlamenter sistemin çoğunlukla koalisyon hükümetlerine sebep olması, koalisyon
hükümetlerinde hükümet ortağı partilerin aynı zamanda birbirlerine rakip
olmaları ve bu rekabetin ülkeyi ilgilendiren konulara olumsuz yansıması,
bürokraside ve genel olarak devletin işleyişinde hantallığa neden olması vs.
şeklinde özetleyebiliriz.

 

            Spesifik olarak örneklemek
gerekirse; 2000-2001 ekonomik krizinin dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer’in dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e anayasa kitabı fırlatmasıyla!)
başlaması, yine 2002-2007 yılları arasında dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer ile dönemin Başbakanı arasındaki olumsuz ilişkinin siyasete yansıması,
2007 yılında Cumhurbaşkanı seçiminin devasa bir siyasi krize dönüşmesini
sayabiliriz.

 

Başkanlık Sistemi Nasıl Olmalı?

 

            Türkiye’deki mevcut “sistemsizliği”
başkanlık sistemine çevirebilmek için bir takım düzenlemeler yapılması
gerekmektedir. Bu düzenlemelerin bir kısmı doğrudan doğruya siyasi alanda, bir
kısmı idari alanda, bir kısmının ise hukuk alanında gerçekleştirilmesi
gerekmektedir. Şimdi kısaca bu düzenlemelere değinelim.

 

            Siyasi alanda yapılacak olan
düzenlemelere Devlet Başkanının parti yöneticisi olamaması ile başlamak lazım.
Kanaatimizce Başkanın parti üyesi olup olmaması sadece şekli bir husustur.
Tarafsızlık olgusu kişinin vicdanıyla alakalı bir meseledir. Nitekim Cumhuriyet
tarihi boyunca şeklen partisiz ancak taraflı olan Cumhurbaşkanları görülmüştür.
O nedenle Devlet Başkanının parti üyesi olup olmaması tarafsızlık konusunda tek
başına bir anlam ifade etmemektedir. Ancak Devlet Başkanı hiçbir şekilde parti
yöneticisi olamamalıdır. Çünkü bir koltukta iki karpuz taşınmaz. Bu konuda bir
diğer husus da parti yöneticisi olan Devlet Başkanının partisinin milletvekili
adaylarının belirlenmesinde ve yasama faaliyetlerinin yürütülmesi esnasında
partisi üzerinde tahakküm kuracak olmasıdır. Bu durum yürütmenin yasama
üzerinde bir vesayet oluşturmasına sebep olur. Yasama gücünün yani meclisin
denge-denetim fonksiyonu ortadan kalkar.

            Siyasi alanda yapılması gereken bir
diğer düzenleme %10’luk seçim barajı kaldırılarak temsilde adaletin sağlanması
ve dar bölge seçim sistemine geçilerek mecliste arkasında seçmen desteği olan
güçlü parlamenterlerin (milletvekillerinin) yer almasının sağlanmasıdır.

            Siyasi alanda gerçekleştirilmesi
gereken bir diğer düzenleme siyasette seçimle gelinen bütün görevlerin; yani
muhtarlık, belediye meclis üyeliği, belediye başkanlığı, milletvekilliği,
bakanlık, başkanlık gibi bütün görevlerin en fazla iki dönemle sınırlandırılması
zorunluluğudur. Yani bir kişi bu görevlere hayatı boyunca en fazla iki dönem
gelebilmelidir. Bu değişiklik siyasette hem sirkülasyonu sağlayacak hem de
siyasetin dinamizmini ve kalitesini artırarak siyaseti bir meslek olmaktan
çıkaracaktır.

            Bir diğer düzenleme, Siyasi Partiler
Kanununun değiştirilmesine dairdir. Siyasi partilerde delegasyon sistemi
sonlandırılarak partilerin her kademesindeki yöneticilerin bizatihi parti
üyeleri tarafından seçimi sağlanmalı, parti üyeleri siyasete aktif olarak dahil
edilmeli ve bu şekilde parti içi demokrasi tesis edilmelidir. Yine siyasi
partilerin seçimler öncesi adaylarının belirlenmesinde ön seçim şartı
getirilmeli, adaylar parti yönetimlerince değil bizatihi o partinin üyelerince
seçilmelidir. Böylelikle siyaset sahası sadakat değil liyakat sahiplerine
kalmalıdır.

 

            İdari alanda yapılacak değişiklikler
ise kamu görevlilerinin göreve alınma, atanma ve yükselmeleriyle alakalıdır.
Kamu görevlilerinin göreve alımlarında sözlü sınav (mülakat) faktörü tamamen tarihe
karışmalıdır. Kamu personel alımlarında yazılı sınavda yüksek puan almanın yanı
sıra lisansüstü eğitim (yüksek lisans / doktora) almış olma, özel sektör
tecrübesi, değişik projelerde yer alma vs. gibi objektif kriterler getirilmeli.
Yine kamuda yükselmelerde tecrübe ve sınav şartı getirilerek objektif bir
yükselme standardı sağlanmalı. Bir kamu görevlisi hangi şartlarda şef, müdür,
bölge müdürü, daire başkanı, müsteşar vs. olabileceğini bilmeli. Yine mevcut
yöneticinin yerine hangi tarihte hangi alt seviyedeki yöneticilerin
gelebileceği belli olmalı. Sürpriz (!) yönetici atanmaları son bulmalı. Bu
şekilde devlette devamlılık sağlanmalı.

 

            Hukuk alanında yapılacak
değişiklikler ise, daha önce pek çok yazımızda belirttiğimiz üzere, devlet
başkanının ve meclisin yüksek mahkemelere yargıç atama yetkisi ya tamamen sona
erdirilmeli yahut da 1-2 üye atayabilecek şekilde sembolik hale getirilmeli.
İkincil olarak Hâkimler Savcılar Kurulu sadece Hakimler Kurulu haline
getirilmeli, savcılar ayrı bir birim olarak doğrudan Adalet Bakanı’na
bağlanmalı. Adalet Bakanı ile müsteşarı da Hakimler Kurulundan çıkartılmalı.
Böylelikle yürütmenin yargı organları üzerindeki vesayeti sona ermeli, yargı
bağımsızlığı tesis edilmeli. Aynı zamanda yargı asli görevlerinden olan denge-denetim
görevini tam anlamıyla yerine getirebilmeli.

 

            İşte bu değişiklikler yapıldıktan
sonra Türkiye’de gerçekten bir “başkanlık sisteminin” var olduğunu
söyleyebiliriz.