27.4 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 487

Sosyal Mesafe Değil; Fiziki Mesafe…

            TV ekranlarında bizleri bilgilendiren değerli tıpçılarımız ara ara yabancı kavramları kullandıkları için yeterince anlaşılamamaktadırlar. Bazen de çelişkili kavramlar kullanılmakta ve yanlışlar yayılmaktadır. Londra’da virüs ile ilgili sokak afişlerinde sosyal mesafe kavramı yanlış bir şekilde kullanılıyor diye biz de aynı yanlışı yapmaya mecbur değiliz. Üstünde durulması gereken kavram insanlarımızın birbirine olan fiziki mesafesidir. Fiziki mesafe korunmadan, ara açılmadan öldürücü virüsle mücadele etmek zor olmaktadır. Fertler arasındaki fiziki mesafeyi açabilmek için öncelikle toplumda sosyal mesafeyi fertler arasında daraltmak gerekir. Bunun için fertleri virüsle mücadelede daha fazla bilgilendirmek, farklı yaklaşımlarla zihinleri karıştırmamak, insanları şuurlandırmak ve ortak aklı ve sosyal kabulü işler hale getirmek gerekmektedir. Şu halde; asıl olan fiziki mesafedir. Bunun için sosyal mesafenin ve gerekli davranış şeklinin yaygınlaştırılması gereklidir.

            Bunlar yapılmadığı sürece, sosyal mesafeyi açarak fiziki mesafeyi kapamak zorlaşabilir. Ortaya çıkan bazı görüntülerden herkes rahatsız olmaktadır. Şuursuz, tehlikenin belki de tam farkında olmadan ortada dolaşan topluluklar, mevsimi olmamasına ve sokağa çıkmak yasak olmasına rağmen, yasağı çiğneyip denize bile girenler görülmüştür. Yasa ve kural dinlemeyen bu gibi tipler yasakları çiğneyerek kendi kendilerini tatmin etmektedirler.

            Ansiklopedik Sosyoloji Sözlüğü isimli kitabımızda da belirtiğimiz gibi, sosyal mesafe konusunda bir örnek üzerinde duralım. Fiziki mesafe çok olsa bile, fertlerin ve sosyal gurupların belirli bir millete, onun değerlerine, sembollerine, çıkarlarına içten bağlılık sürebilir. Bu durum fiziki mesafenin uzaklığına rağmen, sosyal mesafenin az olduğunu gösterir. Diğer taraftan, bunun tersi olarak fert ve sosyal guruplar arasında fiziki mesafe çok az olabilir; fakat bunların belirli bir millete mensubiyet şuuru, ortak milli kültürü paylaşma özelliği, bütün yerine parçanın ele alınması, etnik veya mezhep taassubu öne çıkmış olabilir. İnsanlar fiziki yakınlığa rağmen, birbirinden uzak ve milli kültür ile yabancılaşma durumuna düşerler. Bu durumda, fiziki mesafe sıfır bile olsa, sosyal mesafe çoktur. Fert ve sosyal gurupların milli ve dini bayramları, belirli gün ve ayları paylaşma özellikleri zayıflar.

Aslında milletleşemeyen toplumlarda etnik ve mezhep taassubu öne çıkar. Bu ülkeler milli çıkarlarını değil, etnik veya mezhep çıkarlarını savunur hale gelerek, emperyalist ülkelerin toprak bütünlüklerini çiğneme teşebbüslerine karşı direnemezler. Suriye ve Irak örnekleri bunun tipik misâlleridir.    

Sokağa Çıkma Yasağını İhlal Edenlere Verilen Para Cezaları

0

                     Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi bakımından,  bugün tek bir mevzudan bahsetmek istiyorum. O da, son aylarda konulan muhtelif yasakları ihlal edenlere verilen para cezaları ile alakalıdır.

            Bilindiği üzere, son aylarda Koronovirüs mikrobu sebebiyle, bütün Dünya da olduğu gibi Memleketimizde de zaman zaman muhtelif yasaklar getirilmektedir. Haliyle, bu yasaklara uymayanlara da para cezaları verilmektedir.  Ancak, acizane kanaatime göre mesnedi her ne olursa olsun, verilen cezaların,  Memleket şartları dikkate alındığı takdirde çok yüksek olduğu görülmektedir. Şöyle ki,

            65 yaş üzerin de bulunan vatandaşlara konulan sokağa çıkma yasağı bugünlerde bir ayını doldurmak üzeredir. Takdir edersiniz ki, bu bir aylık süre az bir zaman değildir. Yasağa maruz kalan vatandaşlar artık bir hayli sıkılmaya başladılar. Nerede ise psikolojileri bozulup, bunalıma girecekler.  Belki girenler bile olmuştur. Hani haksız da değiller. Bu durum da olanları biraz olsun rahatlatabilmek bakımından hiç değilse haftada bir gün olsun, sokağa çıkmaları serbest bırakılabilir veya başka bir formül bulunabilir.

 Bundan iki gün kadar önce bir vatandaş adeta yalvarırcasına bir Tv. kanalında konuşuyordu. Dediği şu.  Ben 65 yaşın da olduğum için sokağa çıkamıyorum. Bu sebeple yasaklar yüzünden sahibi olduğum fabrikaya gidip gelemiyorum.  İşlerimi takip edemediğim için yeni iş de alamıyorum. Fabrika kapanma tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Ne olursunuz bana izin veriniz de işime gidip geleyim, fabrikam kapanmasın diyor. Bu vatandaşımız yerden göğe kadar haklı değil mi?  Böyle müteşebbis bir adamı yaşı 65 diyerek, evde pineklemeye mahkûm etmek, kime ne kazandırır ki. Tabii ki, bu iş adamına talep ettiği iznin verilip verilmediğini bilmiyorum. Fakat öyle tahmin ediyorum ki, verildiğini de pek zannetmiyorum.

 Yukarıdaki iş adamı örneğin de olduğu gibi, biz yaşlılar da kendi çapımız da başta bankalar ile alakalı işler olmak üzere, hiç bir işimizi halledemiyoruz. Her şey öyle, İç işleri Bakanlığının genelgesinde ifade edildiği gibi, 112 – 155 – 156 No.lu telefonları aramakla halledilmiyor. Yasaklılar, bırakınız diğer işlerini,  en basitinden evinden 500 m. Uzakta bulunan bayi den gazetesini, fırından ekmeğini dahi alamıyor. Şayet, hasbelkader, herhangi bir sebepler ile de sokağa çıkma gafletinde bulundukları takdir de ise, hiç gözünün yaşına bakılmadan ceza kesilmektedir.

            Yukarıda cezaların çok yüksek olduğundan bahsetmiştim. Bilindiği üzere, yasakları ihlal edenlere 3.150.oo Tl. ceza kesilmektedir.  Memleketimiz şartları nazarı itibara alındığı takdirde, bu cezalar çok yüksektir. Şimdi, bu cezanın emekli birisine tatbik edildiğini farz edelim. Kesilen bu 3.150.oo Tl. ceza,  Muhtemelen o emeklinin iki aylık emekli maaşına tekabül etmektedir. ( EN düşük emekli aylığı 1.500.oo Tl. dir. ) Bu durum  bir emekli için yıkım dır. Onu açlığa mahkûm etmek demektir. Bir emekli için bırakınız 3.150.oo Tl. ceza kesilmesini, 100.oo Tl. ceza kesilmesi dahi, onun için ilave bir külfet olacaktır.  Öyle emekliler biliyorum ki, aldıkları emekli aylıkları ile kıt kanat geçinmek suretiyle,  her ay sonunu dört gözle beklemektedirler. Her gün gazetelerde okuyoruz, Tv. ler de dinliyoruz. Bu gün yasakları ihlal eden 10 kişiye, 100 kişiye, 200 kişiye para cezası kesilmiştir. Biz de bunları bir haber olarak, okuyup ve dinleyip geçiyoruz. Fakat ceza kesilen vatandaşların maruz kaldığı sıkıntıları aklımıza dahi getirmiyoruz. Bir de şu var ki, kesilen cezaların ödenip ödenmediği hususu da ayrı bir meseledir.

            Yazımın başında bir tek meseleden bahsedeceğim demiştim. Fakat yazıyı yazarken aklıma başka bir mevzu geldi. Ondanda bahsetmeden geçemeyeceğim. O da şudur.  4 – 5 kişilik bir ailesiniz ve ayni evde oturuyorsunuz.  Ayni evde oturmanız münasebetiyle de haliyle bir arada oturup, kalkıyorsunuz ve ayni masada yemek yiyorsunuz. Bunlarda herhangi bir sıkıntı olmuyor. Ta ki, ne zaman bu aile ailecek arabamızla çarşıya  gidip hem alışveriş yaparız hem de biraz hava alırız dedikler takdir de yolda  polis önlerini keserek, bu arabaya üç kişiden fazla binmek  yasak diyerek ceza kesmektedir. Özel araba da olsa genelgeye istinaden, önde, sadece arabayı kullanan bulunacak, arkada da cam kenarlarında olmak şartıyla iki kişi oturacakmış. Bu duruma göre ailenin diğer fertleri açıkta kalmış oluyor. Bu durum şehir için de belki bir şekilde telafi edilebilir. Fakat bu seyahatin yakın bir kasabaya veya başka bir vilayete yapılma mecburiyeti hasıl olduğu takdirde, şehirler arası ulaşımda son derece kısıtlandığına göre bu aile en azından iki araba ile gitmek mecburiyeti ile karşı karşıya kalacaktır ki,  bu durum olacak şey değildir.

            Acizane kanaatime göre, böyle bir uygulamanın müdafaa edilir bir tarafını göremiyorum.  Zira, Evde bir arada oturmak, ayni masada yemek yemek mahsur teşkil etmiyor da, nasıl oluyor da üstelik açık havada bu ailenin bir arada bulunması mahsurlu görülebiliyor.  Bunu anlamak mümkün değildir.

            Yukarıda ki, iki hadiseyi anlatmamın sebebine gelince; Sokağa çıkma yasağına riayet etmeyenlere verilen  para cezaları, mesnedi ve sebebi her ne olursa olsun, biraz da  şu günler de insanların içinde bulundukları haleti ruhiye ile tepki  ile karşılanmaktadır. Hiç kimse ben bu cezayı hak ettim diye düşünmemektedir. Hal bu şekilde olunca da öyle veya böyle ceza kesilenlerin tamamına yakını amansız iktidar muhalifi olmaktadırlar. Ben verilen cezaların haklı mı haksız mı olduğu hususunu muhakeme etmek istemiyorum. Sade, samimi duygu ve düşüncelerimi ifade ediyorum.

            Netice itibariyle, bu günkü şartlar dâhilinde verilen para cezaları sebebiyle,  Cezaya maruz kalanların tutumları dikkate alındığı takdirde, İktidar Partisi sayıları az veya çok, da olsa, taraftar kaybına uğramaktadır. Bu cümleden olarak, son olarak esas söyleyeceğim husus şudur ki, belki bilmeyerek ve istemeyerek de olsa, amiyane tabirle iktidar, bindiği dalı kesmektedir. Ben uyarma vazifemi yapmış olayım.

Entelektüel İlim Adamı, Nükleer, Biyolojik ve Kimyevî Silahlarla Savaş Uzmanı Prof. Dr. TOLGA YARMAN ile KORONA Sohbeti (İKİNCİ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: Korona ile mücâdelede ‘Fanatizmaya yer olmamalı, fanatizma’yla mücadele, Cumhuriyet’i ve O’nun inanca bakışını, anlamaktan geçer… Demiştiniz. Bu sözünüzü açıklar mısınız?

     Prof. Yarman: Yalnızca bu sözün hakkını vermek, ciltlerle kitap çalışmasına baliğ olacaktır.

     Oysa burada; Korona, veya herhangi başka bir olumsuzluk karşısında; veballerini göz ardı etmek üzere, önümüze, kaderi, yazgıyı, Allah’a, hâşâ, günah ciro ede ede, koyanlarla mücâdele ederken; inanan kitleleri yanımızdan uzaklaştırmamaya özen göstermek üzere,  Cumhuriyet’in kuruluş tılsımlarına tutunmanın önemini belirtmek, istiyorum.

     Bu bağlamda en önce şu hususu hatırlamamız gerekiyor:

     Cumhuriyet’in, inanlarla değil, bağnazlıkla sorunu vardır.

     Diyanet İşleri Başkanlığı, bir defa -günümüzdeki yönetim unsurları, Kuruluş İlkeleri’nden ne kadar uzaklaşmış olurlarsa olsunlar-  bir Cumhuriyet Kurumu’dur. “İnanç hürriyetinin”, “inanç barışının” olduğu kadar, “inançta aklın”, bayraktarlığını üstlenmiş bir Cumhuriyet Kurumu… “Mezhebî taassubun” giderek “hurafenin”, mazallah, kalkanı bir kurum, değil…

     Çetinoğlu: Sizce Cumhuriyet Nedir?

     Prof. Yarman: Kestirmeden şöyle derim…

     -Yönetimde akıldır”, ki, bu düstur TBMM’nin alnında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”, diye yazılıdır. Bu aklın olmazsa olmazı, “laikliktir”, yönetimde aklîliktir… Bu bir…

     İkincisi, “İnançta akıldır”, ki, bunun, demin işaret ettiğim boyutlarıyla temin ve tâkibi, işte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev çerçevesini, oluşturur. Bu bağlamda, “laiklik”, “inanç özgürlüğü”, “inanç barışı” olduğu kadar, “inançta aklîliktir”…“Nakilden” önce, bir defa, “aklîliktir”…[“Laik” ve “aklî” sözcüklerinin, kolay aklıda kalması açısından, aynı harflerden oluştuğuna, dikkatinizi çekerim… Rahmetli Prof. Mümtaz Soysal; bir televizyon programında; “laiklik” dedikçe; liseden küçüğü olmama sığınıp, O’nu, “Şunun Türkçesi’ni söylememek, sizin gibi bir hocaların hocasına” yakışıyor mu”J) , diye sıkıştırınca, önce hafiften olsun, öfkelenmiş; sonraysa,“Pekiyi onun yerine, ne diyeceğiz?”, şeklinde bana yönelttiği soruyu, demin dediklerimi anlatarak cevaplandırmakla beraber; ustura gibi zekâsıyla; “Aa, çok haklısın, Laik, l, a i, k, aklî, a, k, l, i, meğer aynı harflerden oluşuyormuş, bu sözcükler, esasen!” deyiverip, meseleyi tatlıya bağlayıvermiştiJ) …]

     Bize; her türlü melaneti, “kader”; her türlü edepsiz ihmalin, kusurun, taksirin, sebebiyet verdiği, cinayetten farksız kazalarla vukua gelen ölümleri, “Allah’ın takdiri” gibi, gösteren patolojik zihniyetin müdafileriyle mücadele ederken; onlara, onların anlayacağı dilden, Cumhuriyet Diyaneti’nin Kuruluş İlkeleri’yle cevap vermemekle, çok yanlış yapıyoruz. Hatta o ilkelere, her nasıl oldu ise, sırtımızı dönerek, cevap yetiştirmeye, girişiyoruz… Hatta, “Siyasî İslam” diyebiliyoruz, söz konusu “illetli saptırmayı” dinleyenlerin hayâlinde canlandırabilmek için…

     Çetinoğlu: Korono Allah’ın takdiridir’ diyenlerden söz ediyorsunuz…

     Prof. Yarman: Evet!

     Uhreviyet veya ilâhiyat boyutu bir tarafa, “siyasî olmayan İslam” olmaz. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır, bir defa… Aslında, demek istediğimiz şudur:

     “Egemene, yalakalaşıp, onunla birlikte, utanmadan, Allah’ı öne sürerek, aldatan, mezhebî taassup…

     Çetinoğlu: Tasvibi mümkün olabilecek bir durum değil…

     Prof. Yarman: Bu mezhebî taassup, Emeviyye ile beraber şımarmanın doruğuna ulaşmıştır. Aklı iptal eder; “Hesap gününü” unutturup, “uydurma bir kader” icat eder. Fakir fakirse, bu onun kaderidir… Zengin zenginse, bu da onun kaderidir… Allah zengine verecektir, zengin fakire… Bu yutturmacayla beyinleri tütsüler…

     Ama ne İslam’ın özüdür, bu… Ne de, o özü öne çekmeye ahdetmiş Cumhuriyet Diyaneti’nin, kuruluş safiyetinin…

     Çetinoğlu: Siz ne diyorsunuz?

     Prof. Yarman: Bütün şu sayıp döktüğün melanet, Allah’tan sâdır oluyorsa, o zaman “Hesap Günü” niye var? “Mahkeme-i Kübra” neden var? Her şey Allah’tansa; kapatalım mahkemeleri; bırakalım bir kenara, soruşturmaları; adliyelerin kapılarına, kilit vuralım…

     Maden göçüğü altında kalanlardan başlayarak, bozuk yemekten zehirlenenler dâhil, her türlü can kurbanımızı, ayrıca, “gıda şehidi” gibi, orijinalitede Oscar ödüllülere taş çıkartacak, “en eksantrik, şehitlik mertebeleriyle” güya ödüllendirip, acılarımızın müsebbiplerini, “Takdir-i ilahî” diyerek aklamaya yeltenenlere karşı, diyeceğimiz, oysa şundan başka bir şey değildir: 

     Allah günah yaratmaz!.. Her şey Allah’tansa, o zaman, “Mahkeme-i Kübra” neden var?

     Bunları, Diyanet Görevlileri’nin söylemesi gerekir… Söylemiyorlarsa, o zaman biz söyleyeceğiz… En önce de, o görevlilere söyleyeceğiz…

     Bunu yapmaz; ortadaki inanç yozlaşmasına, “Siyasî İslam” dersek, ne denli iyi niyetli ve haklı olursak olalım, siyasî anaforlarda, “ılımlı İslam” tezgâhlayan emperyallerin oyununa geliyor ve inanan kitleleri yanımızdan, hiç istemeden de olsa, uzaklaştırıyor oluyoruz; kaybediyoruz…

     Bu topraklarda, Fanatizmayla, hurafeyle, bağnazlıkla mücâdele; Cumhuriyet’i ve O’nun inanca bakışını, anlamaktan geçiyor.

     Koronayla ve etrafımızı saran her türlü melanetle mücâdele; çünkü en önce “mezhebî taassupla”, bağnazlıkla, inancımızda, görenekte katiyen yeri olmayan, hurafe ile, mücadeleden geçiyor…

     Çetinoğlu: Akılcı ve gerçekçi olmak lâzım’ Diyorsunuz. Zâten Kur’ân-ı Kerim’de 200 yerde ‘Aklınızı kullanın…’, ‘Siz hiç akletmez misiniz?’ Diyor. Konuşan da aklını kullanacak, dinleyen de…  Peki Efendim, Korona  âfeti ne zaman biter?

     Prof. Yarman: Allah akıl fikir, başta da Cumhuriyet idraki ve iz’an nasip etsin… Orayı geçiyorum… Ama birincilere dönük olarak bu durumda, şu gözlemimi, eklemem gerekir: Bir “hoca kardeş”, şöyle diyordu (“kardeş” diyorum, çünkü bizim mahallede büyümüş, şu ki, kimse bizden daha fazla bu toprakların ve göreneklerimizin çocuğu olduğunu iddia etmesin, mahçup ederiz, devam ediyorum, Hoca kardeş, mealen şöyle diyordu):

     Müslümanlar arasındaki “mezhep savaşları” hayırlıdır, çünkü Müslümanların yeri zaten cennettir. Bugün Dünya’da gâvurlar, bize göre çok müreffeh bir hayat yaşıyorlar. Hatta Müslümanlar çoğu yerde, çoğu kez, çile üstüne çile çekiyorlar. Olsun, çünkü gâvurlar kâfirdir ve cehennemde haşre kadar yanacaklardır. Müslümanların yeri ise, cennettir. Ama Müslümanların da günahları vardır.“Mezhep savaşlarıyla”, işte Allah, onları, Dünyamızda cezalandırıp,  doğrudan cennete almaktadır.

     Ey Diyanet görevlileri, duyuyor musunuz? Mezhep savaşları; Müslümanları, günahlarından arındırıyor ve hangi cenahtan olurlarsa olsunlar, mezhep cengâverlerini, bu dünyadan öteki dünyaya göç etmeleriyle beraber, ekspres vasıtayla, cennete taşıyor…

     Yaşasın J) … Koşun, mezhep savaşlarına odun, taşıyın… Erdiniz… Cennete, bir iki…

     Şakası bile ürpertici… Üfürüğe bakın…

     Yazık, vallahi… Günah!..

     Böylesi kafalar, bir de Atatürk Cumhuriyeti’nde, düpedüz,“mezhep savaşı kışkırtıcılığı” yapıyorlar… Bunu zaten körükleyen emperyallerin ekmeğine, bilerek bilmeyerek, yağ sürüyorlar…

     Bugün ülkemizin en büyük problemi; çok açık söyleyeceğim; hâşâ, İslam, veya birçoğumuzun “dincileri” yaftalamak üzere, ama yerinde olmayan bir terkiple telaffuz ettikleri “Siyasî İslam” değildir (demin anlattım)… “Aklı” iptal eden, neyin nesi olduğu katiyen belli olmayan, Kuran’da, görenekte yeri asla bulunmayan, sözde nakilleri, sorgusuz sualsiz, mesnetsiz, desteksiz, hatta atıfsız (kaynaksız) ileri sürebilen, “zifiri bir mezhebî taassuptur”…

Korkuyorlar!

     ABD ve AB’nin endişeleri var. Başta Türkiye ve İslâm Âleminin kendine gelmesinden korkuyorlar.

     İlerlemesinden, teknik açığını kapatmasından, ekonomide düze çıkmasından, borç yükü altında ezilmekten yakasını kurtarmasından korkuyorlar!

     Gittikçe idarecilerin tasaffî ederek / seçime tâbi tutularak, gerçek halk mümessil ve temsilcilerinin işbaşına gelmesinden korkuyorlar!

     Sadece görünüşte değil, kafa yapılarıyla da bağlı olduğu milletin niteliklerini taşıyan kimselerin gittikçe işbaşına gelmesinden korkuyorlar!

     Memleketin kendi gerçeklerinden hareket edecek yöneticilerin, mevki ve makamlara yükselmesinden korkuyorlar.

     Artık onlara eskisi gibi yön veremeyeceklerinden korkuyorlar!

     Eskisi gibi bu toprakları sömüremeyeceklerinden korkuyorlar!

     Söz geçiremeyeceklerinden korkuyorlar!

     Nitekim, Ortadoğu’ya gelişleri bu yüzden.

     Irak’ı işgalleri bu sebepten.

     Suriye’yi tehditleri bundan dolayı.

     İran’a gözdağı vermeleri hep bundan ötürü.

     Öyleyse Ortadoğu karışmalı!

     Kardeşler arasına fitne fesat girmeli!

     Birbirlerine düşman olmalılar ki, huzurları devam etsin. Sömürmeleri sürsün. Saltanatları son bulmasın.

     Öyleyse sınırları yerinden oynatmalı! Yeni sınırlar çizmeli! Ortadoğu’da yeni kukla devletçikler kurmalı! Kurmalı ki, “Parçala, böl ve yönet!” daha da perçinleşsin!

     Bir de aralarına yapay ve sanal sorunlar koyunca:

 

     Değmeyin keyiflerine sen sağ ben selâmet,

     Ortadoğu olacak onlara emanet!

 

     Evet yeni sınırlar çizmek, yeni halefler / ardıllar tespit etmek, aramak, yeni sorunlar çıkarmak demek; ellerine yeni oyuncaklar vermek demektir.

     Türkiye ve İslâm âlemi bir arayış, bir beklenti içinde. ABD; eyalet denen elli küsur devletçikten ibaretken; birlik ve beraberliğine toz kondurmaz; ayrılığın lâfını bile ettirmezken, AB; ABD gibi ekonomik birlikten, siyasî birliğe ve onu daha da sağlam temellere oturtmak için, ordu kurma teşebbüsünde ve bunun peşindeyken; Türkiye ve İslâm âlemi boş oturacak değiller ya!

     ABD ve AB gibi, Türkiye’nin de; kalpte, ruhta, mânâda ve gayede bir araya gelmemesi; önce hayalî, sonra bunu hayata geçirme düşüncesini taşımaması mümkün mü? Tabii bunun arkasından işi fiiliyat ve eyleme dökerek, bunu gerçekleştirmek istememesi, olacak şey mi?

     İşte buna başta ABD ve AB fırsat veremezdi! Ne yapıp edip bunun önüne geçmeliydiler. Nitekim ABD geçmek için düğmeye bastı. Irak’ı işgal etti. Bununla yetinmeyip, Suriye ve İran’a yöneleceğini belirtti.

     Asıl hedef ise, Türkiye! Onu en sona bırakmış durumdalar. Şu anda Türkiye’nin etrafını boşaltmaya, Türkiye’yi tampon ülkelerden mahrum ve yoksun etmeye çalışıyorlar.

     Zaten Türkiye’yi altüst edecek, altını üstüne getirecek, kaos ve karışıklığa sürükleyecek tüm düğmeler; “AB’ye uyum paketleri” halinde birer birer hazırlatıldı. İş sadece düğmelere basmaya kaldı. Tabii bunda ne kadar başarılı olurlar, o başka bir mes’ele. Çünkü gün doğmadan kimbilir neler doğar be dostlar.

 

     ABD ve AB özellikle Türkiye üstünde hesap yapadursunlar!

     Bırakın üstündekileri, altındaki sahiplerinin de bir hesabı var!

 

     Unutmasınlar ki, bizleri asıl idare edenler; toprağın üstündekilerden ziyade altındakilerdir.

     Üstelik bu azgın şer kuvvetlerin gemlenmeyen tasallutları karşısında; bu devletin, bu milletin ve bu vatanın Allah indinde / Allah katında apayrı bir yeri ve değeri var.

     İşte o asıl Mâlikü’l-Mülk’ün de bir hesabı var. Elbette milyonlarca şehit ve gazinin -indallah- sözü geçer niyazı var.

     Ve Türkiye’nin bu şuur içinde, azimle vatanı koruyacak şanlı ordusu var.

     Allahın sevgili kulu Muhammed’le aynı adı taşıyan ve “Muhammedçik” anlamına gelen -Türkçe deyişle- Mehmetçiği var.

     Elbette Yüce Allah “Ordum.” dediği Türk Ordusu’nu, savaşmak zorunda kalırsa, inanıyoruz ki, -inşallah- yalnız bırakmayacak.

 

     Hasım gördükleri milletin, şayet Allah ise asıl yâri,

     Mümkün mü demek onlar için, yeri uçurum olmasa bari.

Kovid-19 Öncesi ve Sonrası

Dünya milletleri şu anda büyük bir sınavdan geçiyor. Korona virüs salgınından sonra gördük ki, kendilerini devaynasında gören, dünyanın tek hâkimi kendileriymiş gibi nice mazlumların kanını emen, binlerce TIR dolusu silahlarıyla ölüm saçan kan ve gözyaşı akıtan emperyalist, küresel güçler, gözle dahi görülmeyen bir virüsün yenilgisi altında kaldılar. Daha önceki yazılarım da yazdım; “bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

İşte görüyoruz, ABD, İtalya, Fransa ve İngiltere’nin hallerini. ABD hangi ülkeyi işgale gitse, onun peşinden bu saydığım devletler de, leş kargaları gibi parçadan pay kapmak için ABD’nin peşinden koşarlardı.(İnşallah bugün yaşadığımız olaylar akıllarını başlarına getirir.)

Peki ya şimdi; Başka bir devlete verdikleri maske siparişlerini kuvvetli olanın, zorbalıkla diğerinin elinden nasıl kaptığını ibret ve hayretle izliyoruz. “Köpeklerin kardeşliği önlerine kemik atılıncaya kadardır.” Sözünün ne kadar isabetli bir söz olduğunu bu sayede öğrenmiş oluyoruz.

Korona virüs, tam da bu gün, azgınları dize getirmek için Allah’ın bir gazabı, bir sopası san ki. Bakar mısınız işte örneği Fil Suresi, İslam âlimlerinin yorumlarına göre: “Hz. Peygamberin doğumuna az bir zaman kala Habeşistan’ın Yemen valisi, Ebrehe, Sana şehrinde halkı oraya toplamak için bir tapınak yaptırır. Tapınağa kimse gitmek istemez, bu defa Kâbe’yi yıkmaya karar verir ve fillere binmiş bir ordu ile Kâbe’nin önlerine kadar gelir. Fakat kuşların attığı taşlarla perişan olur, kendisi de aldığı yaranın etkisiyle memleketine döndükten birkaç gün sonra ölür.” Âlimler kuşların attığı bu taşlı saldırıyı, “volkanik patlamayla yağan kızgın taşlar, meteor yağmuru veya bir salgın hastalık” olarak yorumlamışlardır.

Esas mevzuya dönecek olursak, bundan sonra bazı süper güçler, ekonomik yönden zayıflayacak, fırsatları iyi değerlendiren ülkeler ise öne fırlayacaktır.

Avrupa da Almanya gene ekonomi ve teknolojide liderliğini sürdürecek, çünkü gelişmiş alt yapıya ve sağlam kurumlara sahip. Virüs olayında bocalasa da İngiltere de öyle, kısa zamanda kendisini toparlarlar.

Uzakdoğu da, Japonya ve Güney Kore gelişmişlik çarklarının dönmesini sağlarlar. Çin’in geleceği muamma, Avrupa ve Amerika’nın fason işçiliğini yapıyor. Bu ülkeler fabrikalarını ülkelerine taşıyacak olursa Çin’in işi oldukça zor. ABD ne kadar zorlanır bilemiyorum ama yıllarca döktüğü kanın muhasebesini yapar ve kendine gelirse, gene süper güç başatlığını devam ettirir.

Tabii bu arada esas konumuz Türk ekonomisinin geleceği ise; dünya ekonomisi %3 küçülüyorken, ekonomi ve maliyeden sorumlu damat bakanımızın %5 kalkınma hızını yakalayacağı öngörüsü bizleri şaşırtıyor doğrusu. Şaşırtıyor çünkü bu hızı yakalayabilmek için Türk ekonomisinin geçmiş sicilinin iyi olması, ayaklarını yere sağlam basan bir ekonominiz olması gerekiyor. Tarımdan sanayie, her alanda yerlerde sürünüyoruz. Demokrasi ve hukuku saymıyorum Tanzanya ile aynı kategorideyiz, devletin kurumları ahbap-çavuş ilişkisiyle yürüyor.

Ama liyakate önem verilir, kendisine bir sıçrama tahtası oluşturursa neden olmasın da diyebiliriz.

Kalın sağlıcakla.

Milli Egemenlik!

Türkiye önümüzdeki günlerde Türk Milleti adına hareket etmek üzere kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nin açılışının 100.yılını kutlayacak. Türkiye Cumhuriyeti devleti TBMM’nin açılışını bir bayrama dönüştürmüş ve adını “23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak koymuştur.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, sözü Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndan bu yana Türkiye anayasasında yer alan ve Türk Milleti adına Türkiye’nin kuruluşunu ilan eden TBMM’nin temel dayanağını oluşturan ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 6. maddesi de bu cümle ile başlamaktadır.

Yani egemenlik kayıtsız şartsız milletindir (Türk Milleti)… Türk Milleti egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması hiç bir surette hiç bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…

Kâğıt üzerinde ne güzel yazılmış! Zannediyorsunuz ki; Türk Milleti her şeye egemen… Peki öyle mi?

Günümüzde gelişen olaylara bakarsak Türk Milletinin ülke sınırları içinde egemen olduğunu söylemek çok zor hatta imkânsız.

Bugün siyaset ve bürokrasi bununla bağlı olarak da ekonomi Türklüğü hissetmeyen ve Türklüğe inanmayanlarca işgal edilmiş! Ortalık her şeyin bol miktarda kriptosundan geçilmiyor. Anladık imparatorluk bakiyesiyiz ama bu kadar da olmaz! TBMM’de olan bitene (kavgalara ve bilhassa menfaat içerenlerine) bakın ne demek istediğimi anlarsınız!

Yabancılara yapılan özelleştirmeler, gayrı menkul satışları, borçlanmalar, petrol arama, su kaynakları, baraj gibi enerji kaynakları ile maden arama ve işletme ruhsatlarının verilmesi, finans kuruluşlarının satışı, ithalata dayalı bir ekonomi anlayışı, gümrük birliği gibi ticari bağımlılık olayları Türk Milletinin egemenliğini ortadan kaldırmış gibi gözükmektedir. Yani hülasa bayrak Türk’ündür ama ya ekonomi kimindir sorusunu sorma zamanı çoktan geçmiştir.

Salda Gölünün kumlarını bile koruyamaz haldeyiz. Ya Suriyeliler için harcanan ama ihtiyaç halinde halktan esirgenen paralar için ne demeli? Son virüs salgını da ekonomimizin ne kadar zayıf olduğunu bize bir kez daha gösterdi. Dünyanın güçlü devletleri bırakın kendi vatandaşlarından yardım istemeyi bütçelerinden parası olana olmayana talep etmeksizin yardımda bulundular. Türk Milleti bu çağda günlük kazanıp günlük yer haldedir. Fakir, yoksul ve borçlu durumdadır.

Hâlbuki Türkiye’deki her şey kayıtsız şartsız (kağıt üzerinde) Türk Milletine aittir. Türkiye için birileri her ne kadar kaynakları kıt bir ülke dese de çok zengin bir ülkedir. Bu zenginlik şüphe yok ki; Türk Milletinindir. Öyle ise nerede bu zenginlik?

Türk Milleti reel anlamda bu topraklar üzerinde fiili egemenliğini yitirmiştir. İş şimdi hukuki egemenliğini yitirmeye gelmiştir. Onun için birçok karanlık mahfil onlarca yıldır yeni anayasalar hazırlayıp duruyorlar.

TBMM’nin açılışının yüzüncü yılı vesilesi ile Türk Milleti bu topraklar üzerindeki egemenliğini yeniden hatırlamalı ve üzerinde düşünmelidir. Kağıt üzerinde yazılı egemenlik Türk Milleti için yeterli gelmez. Bu egemenlik anlayışının mutlaka fiiliyata geçmesi gerekir. Yani siyaset, bürokrasi ve sermaye Türkleşmeli ve millileşmelidir. Egemenliğimiz bu şekilde bir anlam kazanır.

Başımıza gelen bütün olumsuzlukların temelinde bu sorun yatmaktadır. Bu vesile ile bu topraklarda binlerce yıldır süren Türk egemenliğinin, TBMM eliyle bir kez daha ilan edilişinin 100.yılını kutluyor hepinizi bu konu üzerinde düşünmeye davet ediyorum.

Entelektüel İlim Adamı, Nükleer, Biyolojik ve Kimyevî Silahlarla Savaş Uzmanı Prof. Dr. TOLGA YARMAN ile KORONA Sohbeti (BİRİNCİ BÖLÜM)

     Oğuz Çetinoğlu: Günümüzde Korona üzerine sohbetler revaçta. Sizinle Korona’nın ardını ve geleceğini konuşalım istiyorum. Ne dersiniz?

     Prof. Dr. Tolga Yarman: Belli bir konuda âlim olmak demek, öteki bütün konularda câhil olmamak demek değildir. O da, Allah için, o belli konuda, ne kadar âlimsinizdir, tartışmalı olarak, haliyleJ)…

     Olayın, tıbbî ve toplum sağlığı boyutlarına çok fazla giremeyeceğim, çünkü o konularda gerçekten yetkili değilim.

     Şu ki, ortada belli bir virüs salgını varsa ve siz de NBC (yâni, Nükleer, Biyolojik ve Kimyevî Silahlarla Savaş) konularında, bir hayat boyu strateji dersleri vermişseniz, ister istemez, hatırınıza, içinde olduğumuz sürecin, bilhassa bir biyolojik savaş, belki daha hassas ve titiz bir ifâdeyle, bir biyolojik savaş ön denemesi olup olmadığı, sorusu, tabii düşer. Öyle oldu: “Acaba bu bir biyolojik savaş denemesi mi?”, sorusu zihnimde bir süre, çengel gibi asılı kaldı. Cevabım, gitti gitti, geri geldi… Şu ki, ezberden konuşamayız, yâni özellikle biz konuşamayız. Haa, strateji egzersizi bağlamında çeşitli ihtimalleri tabii, dikkate alırız, ancak vardığımız sonuçların, bir biçimde ve muhakkak tahkik edilebiliyor olması gerekir. Öteki türlü “palavra” olur… Bu, bir biçimde gerçekten bir biyolojik savaş ise, Karargâhı, bayağı mahir olmalı ki, uzmanlar, öyle mi, değil mi, hâlâ daha tam kestirebiliyor, değiller…

     Çetinoğlu: Kesin bilgi olmadığında tahminlerle bizi doğruya götürebilecek ihtimaller arayışı yapılamaz mı?

     Prof. Yarman: Çoğu zaman, sıfır istihbarî veriyle dahi, bazı tahminlerde bulunmak mümkündür… Yalnız bunu düstur zemininde, yapmakla kısıtlıyızdır. Yâni vardığımız sonuçları, bir biçimde tahkik edebiliyor olmamız gerekir…

     Bu defa, şahsen, çok arada kaldım. Bu bir biyolojik savaş denemesi mi, yoksa değil mi? Bu safhada olsun, inanın, bilemiyorum… Emareler, biyolojik savaşı somut olarak işaret etmiyor… Ama bu böyle demek, ortada akla gelen melanet, yok demek, değildir.

      Ama şunu hemen söyleyebilirim: Şu olup bitene bakan süper strateji odakları, belli amaçlar doğrultusunda, benzer bir süreci, bilerek ve isteyerek harekete geçirmek üzere, planlar yapmaya çoktan başlamış olmalılardır. Başlamamışlarsa, zaten “iyi strateji”, çatabiliyor olmazlar.

     İlk söyleyeceğim budur.

     Çetinoğlu: İkincisi?

     Prof. Yarman: Bir aşı vurgunu bekliyorum…

     Çetinoğlu: Ciddî ve emin misiniz?

     Prof. Yarman: Keşke yanılsam… Yine de, strateji egzersizlerinde, sonuçlar sebepleri öğretir, bize… Aşı, şu anda birilerinin elinde var mı? Bu, hemen bütün spekülasyonlara dönük önemli bir ölçüdür. Var mı yok mu bilemiyoruz… Varsa, piyasaya ne zaman sürülecek? Kim tarafından sürülecek? Bu soruların cevapları ise, bir biyolojik savaş içinde olup olmadığımız konusunda gelecekten geçmişe dönük tahminler yapmamıza yardımcı olabilecektir. Her hal-u kârda, yakın zamanda veya değil, bir aşı gündeme gelebilecektir. İnsan, “keşke” demeden edemiyor… “Gelse de kurtulalım şu beladan”, demeyenimiz var mı? Aynı derecede, aşı, vurgun olarak mı gelecek, yoksa bedelini ödemeye amade olacağımız, insancıl bir çare, olarak mı?

     Süreç her hal-u kârda, dediğim gibi, bir biyolojik savaş içinde olsak da olmasak da, bazı hinliklere maatteessüf gebedir ve malzeme yapılıyor olmalıdır.  

      Devamında, bir diyeceğim, içinde olduğumuz süreç, kurgulanmış olsun veya olmasın, en başta, ağızdan yel alsın, ölümler olmak üzere, yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen, Dünyamız derin bir nefes aldı. Salgının ilk ateş hattının gerisinde olanlar, durduk, düşünüyoruz:

     Çetinoğlu: Ne düşünüyoruz?

     Prof. Yarman: O kadar koşturmacayı, onca insan ve tabiat sömürüsünü, mezalimi, bu dünya kaldırmıyor.

     Bu belirginleşti…

     Biliyor musunuz, kimi hayalperestlerin söylediklerinin tersine, insanoğlunun gideceği başka bir dünya yoktur! Bize en yakın yıldız, bir ışık yılı mertebesinde kadar uzak. Işık buradan Ay’a, bir saniyede gider. Güneş’ten buraya sekiz dakikada gelir. Güneş sistemini dört saatte kat eder. Demek, ışık sırtında gitseniz bile, en yakın yıldıza bir yılda gidersiniz. Ay’a Apollo seyahati yuvarlak bir hafta çeker, Mars’a uzay aracı, buradan altı ayda ancak gider…Git gel, bir yıldan fazla çeker yâni… En yakın yıldıza dahi, nasıl gideceksiniz?.. At martini, de Bre Hasan J) …

     Gittiniz diyelim… Orada yaşanabilir bir gezegen bulunabilir mi? Orası ayrı… Çok muhtemelen, yok öyle bir şey!..

     Bütün bunlara rağmen insanoğlu, Gezegenimiz’ deki hayatının kendisine, nasıl istisnaî, nasıl eşsiz bir armağan olduğunu, hâlâ daha idrak edemedi. Birbirinin gözünü çıkarmakla meşgul… Bunu söylerken, mazlumla zalimi aynı kefeye elbette, koymam… Zalime karşı ve mazlumun yanında, her daim, tavırlı olmak, değişmez buyruğumuz, doğrultumuzdur…

     Şunu eklemeliyim… Güneşimiz orada olduğu sürece ki, ortalamasından şöyle bir 5 milyar yılımız var, şu cennet dünyayı ve bütün şu nüfusla dahi, git gide, daha da cennet bir mekâna dönüştürme şansımız var…

     İnsanoğlu bunu hiç idrak edemiyor. Kimi ilim insanları ise, “sistem kapalı” olduğu için, şehirleşmede görüldüğü şekliyle, eski deyişle, tefessühün, yâni çürümenin, yâni kirlenmenin, yâni (Latincesiyle) “dekadansın”, yâni tangur tungur yuvarlanmanın ve yok olmanın,  kaçınılmaz olduğunu, ileri sürebiliyorlar… Dünyamızı tam da şimdi yaptığımız gibi, evet horluyor olsak da… Evren’in uçsuz bucaksız karanlıklarına “nazar boncuğu” bu “Yegâne Yuvamıza, Güneş orada durduğu sürece, akılcı yaklaşımlarla, daha da yüksek bir düzenlilik getirmemiz mümkündür.

     Çetinoğlu: Çürüme kaçınılmaz değildir’ mi diyorsunuz?

     Prof. Yarman: Evet! kimi ilim insanlarının iddia ettiklerinin tersine, çürüme kat’iyken  kaçınılmaz değildir!..

     Çetinoğlu: Tabiatı bu kadar hor kullanmamıza rağmen mi?

     Prof. Yarman: Dünya bir defa Güneş’ten enerji aldığı için, kapalı olamaz. Haa, Güneş ve Dünya bir arada, evet “kapalı bir sistem” oluşturuyor, varsayılabilir. Ama Dünya tek başına kapalı bir sistem değildir!

     Biz buna rağmen, eğer Dünyamızı, havayı, suyu, toprağı, denizleri, yahut hatta uzayı, kirletiyorsak, valla çok canavarız, daha da önemlisi çok gabiyiz, demektir.

     Çetinoğlu: Korona’ya dönersek efendim…

     Prof. Yarman: Korona, öyle veya böyle, Dünya’yı durdurdu…

     Ortaya gelen mesajlar, bilhassa emperyaller için çok öğretici:

     -Beni horlama ahmak, yakarım yoksa çıranı!

     -Otur oturduğun yerde, bu kadar didinerek, didişerek, gideceğin hiç bir yer yok. Tutkun;  Dünyayı, buradaki hayatı, giderek insanoğlunu, çocukları, çocuklarımızı, korumak, kollamak olmalı. Gerekeni çok daha az ıkınarak, bak, pekâlâ yapabiliyorsun… Otur, şu “güzelim gezegen evini”, evreni, anlamaya çalış. Yaradılışı anlamaya çalış. İnsan ol!

Öğretmenler, İmamlar; Gönül Erleri Haydi!

0

Sebep-sonuç ilişkisinde “Hatice-netice” tekerlemesi kullanılır, “Hatice’ye değil, neticeye bak.” denir. Doğrudur, işin aciliyeti neticeyi önemli kılıyorsa Hatice ile zaman kaybedilmemelidir. Evde yangın varsa yangını söndürmek mi daha önemlidir, yangının sebebini araştırmak mı?

Covid-19, neticenin adı. Bu neticeyi doğuran sebepleri mutlaka bulmak gerekecek. Varsa suçlu, onu cezalandırmak, insanlığın hem görevi hem de geleceğe karşı borcu. Bu hastalığı kapmış 10 milyon insandaki coronavirüsü toplasanız sadece 5 gram ağırlık yapacağı hesap edilen bu virüsün doğurduğu çaresizlik, belirsizlik; insanlığın felaketi olacak gibi görünüyor. Girdiği bünyeye ıstırap veriyor, eve kapattığı insanların psikolojisini bozuyor.

Tüccarın biri bir gün yolda vebayla karşılaşır. Endişeyle, “Nereye gidiyorsun?” diye sorar. Veba, “Bağdat’a” diye cevaplar. “Kaç kişinin canını alacaksın?” diye tekrar sorar tüccar. Veba, “Çok değil, sadece 5 bin kişi” der. Aradan zaman geçer ve tüccar yolda yine vebayı görür. Duymuştur ki Bağdat’ta vebadan dolayı 60 bin kişi ölmüştür. “Bana 5 bin kişiyi öldüreceğini söylemiştin. Oysa sen 60 bin cana kıymışsın” diye hiddetlenir vebaya. Veba ise gayet sakin ve kendinden emin, “Ben 5 bin kişi öldürdüm. Geriye kalanı korkudan öldü.” der.

Kovid-19 belasının Hatice’siyle sosyal teorisyenler, biyolojik ve tedavi tarafıyla hekimler, kimyagereler uğraşıyorlar. Özellikle sağlıkçıların hakkını teslim etmek lazım. Ancak bu belanın şu an oluşturduğu psikolojik sıkıntıyla ve zamanla oluşturacağı sosyo-psikolojik yıpranmayla ilgilenen yok gibi. Bu netice, diğerlerinden daha önemsiz değil. Bireylerde ve toplumlarda oluşacak yalnızlık kaygısı, belirsizlik, güvensizlik, yaşama sevincini kaybetme, bezginlik gibi travmalar için acil tedbirler alınmalı, gelecekte sağlam iradeli bireylerin inşa edeceği toplum için yol haritası çizilmelidir. Yoksa coronavirüs sebebiyle bedenen ve ruhen ölenler, milyonlarla ifade edilecektir.

Herkesin birbiri adına yapacağı iyilik, güzellik vardır. Yapabileceklerimizi yapıp yapamayacaklarımız için öfkelenmemekle, yetkililere sitem ederek kendimizi yıpratmamakla, sosyal medya ve ekranlardan kendimizi ve aile fertlerimizi uzak tutmakla işe başlayabiliriz. Fiziksel ve duygusal yakınlığa göre tanıdıklarımızla tedricen temas kurar, onlarla maddi ve manevi paylaşımda bulunabiliriz.

Taş, yerinde ağırdır. Su hararetlenince, ekmek acıkınca daha kıymetli ve lezzetlidir. Kahredici bu hastalık sebebiyle sağlık çalışanları, insanların nazarında hak ettikleri bir değer kazandılar. İnsanlarımızın hissiyatı adına konuşanlar fedakârlıklarından dolayı hekimlere, hemşirelere; ihtiyaç malzemelerinin tedarikinde görev alan güvenlik güçlerine teşekkür ederek söze başlıyorlar. Doğrudan insana hizmet sektöründe yer alan öğretmenlerin ve din görevlilerinin adı teşekkür cümlelerinin içinde yer almıyor. Demek ki bu kriz döneminde ifa ettikleri önemli bir işlev yok. Niçin?

Öğretmen; öğreten, aydınlatan, model alınan kişi demektir. İmam; öncü, yönetici, takip edilen kişi demektir. Bu iki meslek erbabının bulunmadığı herhangi bir etkinlik, bana göre, güdüktür, manen eksiktir. Öğretmenin görevi okulun, imamın görevi caminin dört duvarı ile sınırlı değildir. Huzur zamanında öğretmenler ve din görevlileri bulundukları her ortama, topluluğa değer katarlar. Bu değerlerin, yaşadığımız bu tedirginlik döneminde kendilerini göstermesi, milletimizin hakkıdır. Dönem, değere değer katma dönemidir. Benim sana ihtiyacım olduğunda sen yoksan, senin bana ihtiyacın olduğunda da ben yokum, denmemesi için, okul ve cami hocalarımızın “Biz buradayız.” demeleri acilen gerekiyor.

Öğretmenlik ve yöneticilik yaptığım yıllarda, genç öğretmenlerimize, “Bir öğretmeni kıymetli yapan aldığı maaş karşılığında yaptığı ders değil, ders dışında öğrencileri için yaptığı fedakârlıklardır, katma değerdir.” derdim. Kendimde ve başkalarında bunun pek çok örneğini yaşadım, gördüm.

Amacım, birilerine görev hatırlatması yapmak, görev çıkarmak değil. Amacım, bir beklentiyi dillendirmek, atıl olan bu değerlere aktivite kazandırmak. Boş oturarak hak etmedikleri maaşları aldıklarını da ima etmiyorum.  Onlardaki ışık bugün yolumuzu aydınlatmayacaksa ne zaman aydınlatacak, onlardan beklenen öncülük bugün gerçekleşmeyecekse ne zaman gerçekleşecek? Ba’de Harab’il-Basra (Basra harap olduktan sonra).

Milletler, örgütlü toplumlardır. Öğretmenlerin ve imamların emir aldıkları, istişare yaptıkları kurum ve kuruluşlar var. Devlet yöneticileri, hocalarımıza görev verebilir; onların bulundukları sendikalar, mensuplarına hizmet teklifinde bulunabilir. “Evde kal.” çağrısına sabırla uyan insanlar, ev ev ziyaret edilebilir, onlarla sohbet edilebilir, bir ihtiyaçları varsa kendilerine sorulabilir. İmam, öğretmen, muhtar, belki bir psikologla birlikte oluşturulacak “moral timleri”nin güler yüzle hal hatır etmeleri, bunalmış insanımız için bir nefes olacaktır. Devlet-millet kaynaşması tesis edilecek, “elle gelen düğün bayram” anlayışıyla bu sıkıntılı günler daha kolay atlatılacaktır. Ziyaret edilen ev halkı kendilerinin de bir değer olduğunu görmenin onurunu, ziyaret edenler de birilerine değer katmanın, bir işe yaramanın mutluluğunu duyacaklardır. Kimsenin bir şey kaybetmediği bu paylaşımda herkes kazançlı çıkacaktır. İşte bu durumda “Biz bize yeteriz.”

“Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” dendiğinde ben her şeyin eskisinden daha güzel olacağını düşünüyorum, anlıyorum. Birileri koronavirüsü kimin icat ettiğini, yaydığını araştırsın dursun. Acil olan, koronavirüs sonrası yeni toplumu inşa etmek, insan tekine yeni bir ruh kazandırmaktır. Bunu yapacak olan, sosyal bilimcilerdir, özellikle, işi insanı terbiye etmek olanlardır.

Lafın tamamı akıllı adama gerekmez, buna rağmen söylemiş oldum. Devletin bu alandaki görevlileri, sendika yöneticileri, gönül eri öğretmenler, imamlar haydi iş başına!

Kılıç Hakkı

Safında her kavimden müslümana yer vererek, başını çektiği ve İslâm uğrunda yaptığı cihatlar sonunda fethettiği / aldığı bu topraklar; Türklerin “Kılıç Hakkı”dır.

     Böyle bir Türkiye’de yaşayanlara -zaten kendi öz adları olduğu için- verilen “Türk Milleti” ismi; Türklere ve Türkleşmiş yani müslüman olmuş -gayri Türk- vatandaşlara -nedense- çok görülüyor!

     Hâlbuki Salip ve Haçlılar; karşılarına dikilen her müslümana -aslen Türk olmasa bile- “Türk” ve her müslüman olana “Türk oldu.” derler.

     İşte, Türklerin bir hilâl uğruna çarpıştığı hasımları olan Haçlılar; karşılarında başı çekenin hep Türkler olduğunu gördükleri için, Türkleri daima düşman bellemiş, Anadoluyu hep Türkiye diye isimlendirmiş. Anadolu’yu Türk Vatanı olarak zikretmişler. İşte kılıç hakkı olan bu vatanı yani Türkiye’yi Türklere -maalesef- çok görenler olduğu gibi, kendi öz isimleri olan “Türk” ismine karşı da -yazık çok yazık ki- hazımsızlıklar var!

     Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, milletin öz isminin üstü çizilerek; “Türk Milleti” yerine, yarın ona da itiraz edilmeyeceği “Ne mâlûm?” diyebileceğimiz; ne idüğü meçhul “Türkiyelilik!” adı konulmak, ne idüğü belirsiz “Türkiyelilik!” yaftası yapıştırılmak isteniyor!

     Oysa o Türkler ki: On yıl değil, yüz yıl değil, bin yıldır bu topraklara sırtını vererek; İslâmı küffâra / kâfirlere / İslâm olmıyanlara karşı durmadan savunmuşlardır.

     Dile kolay tam bin yıl İslâma hizmet eden, daha da edecek ve hâlen etmekte bulunan Türk Milleti’nin adına ne yazık ki, tahammülsüzlük emareleri var! Ona karşı hoşnutsuzluk eserleri gösteriliyor!

     Halbuki o Türk Milleti: Değil İslâmiyeti seçişinden, kendisini tarihte bilişinden beri, insanlığa hizmet aşkıyla yanıp tutuşmuş. Mümtaz / seçkin bir millet olarak kendini insanlığa karşı vazifeli ve görevli bilmiş. Kendini tüm insanlığa adamıştır.

     Üstelik bu haslet ve özelliği Hak’tan bilmiş. Bu duyguyu Hak’tan almıştır.

     İşte Türkler -Allahın bahşetmiş olduğu- böyle yüksek bir inanç sahibidir.

     İşte böyle bir milletin adı, bu topraklara verilmiştir.

     İşte bu kendi öz millet ismi; ona ve ondan farksız olan diğer millet fert ve bireylerine -yersiz olarak- maalesef çok görülüyor!

     Sözü, Türk Milleti’nin nasıl bir keyfiyet içerdiğini ifade eden Asrın Âlimi’ne bırakıyorum:

     “Benim gibi pek ciddî bir muhabbetle (sevgiyle) Türk Milletini seven ve Kur’an’ın senasına (övgüsüne) mazhariyetleri (lâyık olmaları) cihetiyle Türk Milleti’ni pek çok takdir eden ve altıyüz seneden beri (Selçuklular ile birlikte bin yıldır) bütün dünyaya karşı koyan ve Kur’anın bayraktarı olan bu millete karşı gayet şiddetli taraftar bulunan (biriyim).

     “Ve bin Türkün şehadetiyle (tanıklığıyla sabittir ki) Türk Milleti’ne bilfiil hizmet eden ve kıymettar (değerli) otuz kırk Türk gençleri, namazsız otuz bin hemşehrilerime tercih etmekle bu gurbeti ihtiyar eden (seçen biriyim).

     “Ey Efendiler! Ben, her şeyden evvel Müslümanım ve …(Doğu’da) dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli (ve yararlı) hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sâdık ve en hâlis (en içten) kardeşlerim Türklerden çıkmış(tır).

     “Ve İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan, meslek-i Kur’aniyem cihetiyle (Kur’ana hizmetkâr mesleğim / yolum bakımından), her milletten ziyade Türkleri sevmek ve (onlara) taraftar olmak; kudsî (kutsal) hizmetimin muktezası (gereğidir).

     “Kendini milliyetperver (milliyetçi) gösteren adamların bini kadar Türk Milleti’ne hizmet ettiğime, hakiki ve civanmerd (asil) bin Türk gençlerini işhad edebilir (şahit ve tanık olarak gösterebilir)im.

     “Ey Efendiler!…Türk gençlerinin medar-ı iftiharı olacak (övülmeye değer) bir kısım zatlar (kimseler) var ki …bu …civanmerd (asil) ve muhterem (saygın) Türk gençleri ve ihtiyarların içinde öyleleri var ki; onların bir tanesini, kendi milletimden yüz adama değiştirmem…

     “İçinde öyleleri var ki, …âlî seciyelerin (yüksek ahlâkın) en hâlis (en saf ve içten) nümûnelerini (örneklerini) o âlicenab (şerefli ve haysiyetli) Türk arkadaşlarda kemal-i hayret (büyük bir hayret) ve takdirle gördüm.

     “Ve Türk Milleti’nin sırr-ı tefevvukunu (üstün oluş sırrını) onlarla anladım.

     “Ben, vicdanımla ve çok emareler (işaretler)le temin ederim ki; eğer bu  mâsum(lar) …adedi (sayısı)nca vücudlarım bulunsaydı veyahud onların umumuna gelen her nevi (her çeşit) meşakkatleri (zorlukları)nı alabilseydim, kasem (yemin) ederim ki, müftehirane (iftihar ederek) o kıymettar (o değerli) zatlara (kimselere) bedel çekmek isterdim.

     “Benim bunlara karşı bu hissim, onların kıymet-i zatiye (kıymetli kişilik)leri içindir. Yoksa şahsıma karşı faidesi (faydası) dokunması (için) değildir. Çünkü bir kısmını yeni görüyorum. Bir kısmı, belki o benden fayda görmüş, ben ondan zarar görmüşüm.

     “Fakat binler zarar görsem, yine onların kıymeti nazarımda (benim gözümde) tenzil etmez (düşmez).”

Virüs, Aşı ve İlaç

Covid-19 denilen yeni koronavirüsün yarattığı salgının Çin tarafından Dünya Sağlık Örgütüne (DSÖ) bildirildiği 31 Aralık 2019’dan bu yana yaklaşık 3,5 ay geçti. Virüse karşı bir aşı veya kesin etkili bir ilaç bulunamadı.

Aşı veya ilaç geliştirilme süresinin ne olacağı hakkında tahmin yapabilmek için virüsün laboratuvarda üretilip üretilmediğini bilmek gerekiyor.

Covid-19 virüsünün laboratuvarda üretildiği, hatta 2003 yılında patentinin alındığı iddiaları var. Sosyal medyada yer alan bilgilerin ana kaynaklarına ulaşamadığımız için bu iddia doğru mudur bilmemiz mümkün değil.

Patente dair paylaşılan bilgiler doğruysa zaten virüs laboratuvarda üretilmiştir. Çünkü “şirketler doğal bakteri ve virüslerin patentini alamazlar.”

2011’de çekilmiş Contagion (Salgın) isimli filmde Koronavirüs salgınının konu edilmiş olması ve adeta günümüzün olaylarının anlatılıyor olması ilginç bulundu. 2018 yılında çekilen ‘Venom’ filmindeki bir sahne özellikle çok tartışılıyor.

Bu tür bir küresel salgının (pandeminin) olabileceğine dair Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) bir yıl önce ülkelere uyarıda bulunduğu biliniyor. Nitekim Türkiye’de de 12 Nisan 2019’da küresel grip salgını (pandemi) konulu Cumhurbaşkanlığı Genelgesinin yayınlandığı, genelge ile belli kurumların görevlendirildiği ve Sağlık Bakanlığı’nın kapsamlı bir rapor hazırladığı açıklandı.

DSÖ’nün bildirdiği salgın senaryosunun yapay virüsün kontrol dışı yayılmakta olduğuna dair birbilgiye mi dayandığı yoksa doğal bir virüs mutasyonu olacağına dair bilimsel bir öngörü mü olduğunu bilemiyoruz.

Ben dünya ticaret hacmini ciddi şekilde düşürecek bir virüs salgınını ABD’nin de, Çin’in de başka ülkelerin de isteyeceğini sanmıyorum. Fakat Başkan Donald Trump’ın ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un DSÖ’nün uyarılarına rağmen başlangıçta olayı hafife alması ve tedbir almakta gecikmesi bana çok ilginç geliyor.

Bu olay dünya dengelerini değiştirecek bir biyolojik silah denemesi ise, bu ikilinin ilgisi ve bilgisi olmadan bu mümkün olamazdı. (Uluslararası şirketler veya ABD derin devleti olabilir mi? Zayıf ihtimal.) Trump ve Johnson beklemedikleri bir olayla karşılaşmış gibiler ve ülkelerinde sıkı tedbirler almaya başladılar. Hatta Johnson virüsten hastalandı.

*******************************

Aşıya Ümit Bağlamayın

Virüsün yapay veya doğal olması neden önemli?

Virüsyapay olarak üretilmişse, yaymadan/ yayılmadan önce aynı üreticiler tarafından buna karşı aşı veya ilacın da üretilmiş olması gerekir. Çünkü kontrolsüz bir şekilde kendilerinin veya istemedikleri kişilerin ölmesine yol açabilecek bir öldürücü virüsün yayılımını istemezler.

Demek ki, virüs yapay ve salgın kontrollü bir proje uygulaması ise projeyi uygulayanlar çok geçmeden “aşı veya ilaç bulduk” diye piyasaya çıkarlar.

Yeniçağ Gazetesi’nde Arslan Bulut “ciltten vücuda verilebilen moleküller” (biyolojik silah) üreten Pittsburgh Üniversitesi’nden bir ekibin Covid-19 için “aşı bulduk” açıklamasını şöyle yorumladı:

“Virüsü yapay olarak ürettik’ diyen ekibin, ‘aşısını da bulduk’ açıklamasına güven duyulamaz.”

Soner Yalçın’ın Kara Kutu isimli kitabını okuyanların, uluslararası dev ilaç firmaları ile Amerikan Sağlık Örgütlerinin ilaç ve aşılar konusunda yaptıklarını öğrendikten sonra bulunacak aşıya güven duyması daha da zor olacaktır.

Bu aşamada sadece yerli ve milli aşı üretiminin önemini hatırlatalım. Ve yıllarca yerli ve milli aşılarımızı üreten Hıfzıssıha Enstitümüzün önce içinin boşaltılması ve sonunda 2011 yılında kapatılmasının gafletten öte bir şey olduğunu içimiz yanarak tespit edip geçelim.

****

Bu virüs türünün Çin’de hayvanlardan (yarasalardan) insana geçtiği ve buradan yayıldığı iddiası doğru ise yani virüs yapay olarak üretilmemişse aşı ve ilaç üretimi için en az 1-2 yıl beklenmesi gerekecek.

“Aşı piyasaya sunulursa salgın durdurulabilir” deniyor. Fakat burada önemli bir şart var: Diyelim ki aşı 18 ay sonra uygulanmaya başladı. Bu süre içinde Koronavirüs mutasyona uğrar yani yeni bir yapıya dönüşürse geliştirilen aşının yeni tür virüse etkili olma ihtimali çok az.

Nitekim 2019 İnfluanza (grip) aşıları, 2016’da ABD’de görülen 3 tür grip virüsüne karşı geliştirilmiş aşılar olduğundan yeni tür grip virüslerine karşı pek etkili olmuyor.

Mademki aşı ve ilaç geliştirmek bu sene içinde mümkün değil. Bu durumda salgın nasıl duracak?

*******************************

Salgın Nasıl Duracak?

Bazı uzmanlar toplumun yüzde 60’ında covid-19 bulaşması olduktan sonra toplumsal bağışıklığın oluşacağını söylüyor. Böylece insandan insana kolay bulaşan bu virüsün bulaşma zinciri kopacağından salgın etkisi giderek azalacak. Tabii ki kötü yönde mutasyona uğramazsa…

Bu toplumun yüzde 60’ı hastalanacak demek değil. Virüs bulaşanların dörtte üçü ya farkına varmadan veya çok hafif bir grip gibi geçiriyor. Bunların çoğunda virüs pozitif olup olmadığı tespit edilemiyor. Ama bunlar taşıyıcı olabiliyor.

Herkese test yapılmadığı için halen toplumun ne kadarına covid-19 bulaştığı bilinmiyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre, test yapılanların yüzde 15’i pozitif çıkıyor. Koronavirüs pozitif çıkanların (toplam vaka sayısının) yüzde 2,1 kadarı vefat ediyor.

Muhtemelen iki hafta içinde vaka sayısı artışı ve vefat sayıları artışı önce duracak, bir süre sonra da inişe geçecek.

Bir ihtimal de yaz ayları geldikçe virüsün etkisi azalacak. Belki de, en iyi ihtimal olarak, 2003’de SARS virüsünün Temmuz ayında mutasyona uğrayıp tehlikeli olmaktan çıkması gibi bir değişim olacak.

Bu arada tedavi yöntemlerinden en etkili olanları uygulanacağı için can kayıpları azalacak.

Ama Mart ayından önceki normal hayatımıza dönmemiz kısa zamanda mümkün olmayacak.