23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1389

Kapitalizmin Dayattığı Kavram: “Ilımlı İslam”

0

Tarih süreci içerisinde din ile siyasetin ilişkisi farklı boyutlarda
da olsa daima mevcut olmuştur. Bu ilişki siyasi otoritenin dini otorite
tarafından meşruiyet kazanmasının sağlanması, dini otoritelerin
siyaseti yönlendirmesi veya her ikisinin de alanlarını ayırması gibi
farklı boyutlarda ortaya çıkabilmiştir.

Günümüz itibariyle bakıldığında genel anlamda pek çok devlet
tarafından bu ilişkide alanların ayrılması esas alınsa da, bu ayrımın
mahiyetini doğru anlamak gerekir. Zira din insanların dolayısıyla
toplumun hayatında hep var olmuş ve ister inanma ister inkar noktasında
olsun var olmaya da devam edecek olan sosyal bir olgudur.

Sosyal bir olgu olduğu için dinin hayattaki rolünü küçümsemeden
dikkate almak gerekir ki toplum mühendisliği kapsamında projeler söz
konusu olduğunda uygulanmaya çalışılan projelere karşı doğru
stratejiler geliştirebilelim.

Konuya dair maksadımızı açmak için örneklendirelim:

Hıristiyan Avrupa’ya bakıldığında, çok genel bir ifadeyle
kapitalizmin Protestanlığı doğurduğu söylenebilir. Yani diğer bir
ifadeyle kapitalizmin Hıristiyanlıktan aldığı cevap Protestanlığın
doğuşu olmuştur. Dolayısıyla sosyal bir olgu olarak ekonomi ve siyasi
yapılanma yine sosyal bir olgu olan dine tesir ederek dinde “reform”a
yol açabilmiştir.

Kapitalist sistemin gereklerinin yerine getirilmesine (ulus devlet
sisteminin yanı sıra) Hıristiyanlıkta Katolik mezhebinin ve
İslamiyet’in mahiyetlerinin mani olduğu ve “ılımlı İslam” gibi sonradan
“türetilen” kavramların arka planının burada aranması gerektiğine dair
yorumlar da dikkate alındığında Türkiye’nin gündemini daha farklı bir
açıdan okumak mümkün gözüküyor.

Öyle ki, bugün gerek Türkiye’de gerekse dünyada ciddi olayların
cereyan ettiği bir dönemde bulunmamıza rağmen, muhafazakar olarak tabir
edilen bazı basın – yayın organlarında, “İslamcı” olarak nitelendirilen
bazı yazarların gündemini “muhafazakar kadınların ahlaki yapılarını”,
İslam dini açısından kesinlikle uygun görülemeyecek bir mecrada
tartışmaya açmak oluşturmaktadır.

Dini nereden öğrendikleri ve neye göre yorumladıkları belli olmayan
böylesi yazarların ahlak gibi ciddi bir konuyu kadınlar üzerinden hem
de mahremiyet içeren bir hususu esas alarak tartışmaya çalışmaları,
ılımlı İslam kavramı ile yapılmak istenenler içinde, kamu önünde
tartışılamayacak konuları dahi normale indirgemenin bulunduğunu akla
getiriyor. Böylece tartışılacak daha önemli konuların gündemden uzak
tutulması söz konusu olduğu için bu durumun kime yarayacağı da ayrı bir
tartışma konusudur.

Dolayısıyla, İslam dini gibi hayatın her yönünü ciddiye alan ve her
yönüne dair prensipler koyan bir dinin yaklaşımını esas alarak
bakıldığında hoş görülemeyecek siyasi ve sosyal gelişmeler, “ılımlı
İslam” gibi sonradan türetilmeye çalışılan yanlış bir yaklaşım
vasıtasıyla kamunun gündeminden düşürülmektedir. Yani siyasi yapı
sosyal bir olgu olan dini alanın gündemini kendi açısından belirleyip
kullanabilmektedir.

Peki, bunun ekonomik sistemle ne ilgisi var?

Pazarlamada meşhur bir söz vardır: “Reklamın iyisi, kötüsü olmaz.”
Bu tartışmalar esnasında “bir ürünün” de polemik unsuru olarak ortaya
çıkarılması, bahsedilen sözün haklılığını ortaya koymaktadır. Zira
olumlu ya da olumsuz bakılsın, bir ürünün, hatta aynı zamanda o ürünün
alternatifi olan diğer ürünlerin, reklamına da katkıda bulunulmaktadır.
Özellikle tartışmanın ilk sahipleri tarafından. Dolayısıyla ekonomik
sistem de bir ürünün kullanımını temin açısından dini hassasiyetleri
vasıta olarak kullanabilmektedir.

Kısacası, görüşlerimiz ne olursa olsun, din olgusunu ve hayata
etkisini göz ardı etmek, din üzerinden topluma aşılanmak istenenleri
idrak etmekte sıkıntı yaşamamıza sebep olacaktır. Bu sebeple dinin
kaynağından ve doğru biçimde öğrenilmesi, bu alan üzerinden yapılacak
polemiklere alet olmamayı, ayağımızın sağlam basmasını ve “kırmızı
çizgilerimiz” hususunda dik durabilmemizi sağlayacaktır. Aksi halde
alet olacağımız projelerden yakınmaya hakkımız kalmayacaktır…

Köşe Yazarlığı ve Gazetecilik

Gerek gazetecilik yapanların, gerekse köşe yazarlığı yapanların
çoğunun bu konuda herhangi bir eğitimi yoktur. Benim şahsen gazetecilik
gibi bir eğitimim yok. Ben inşaat mühendisiyim. Teklif üzerine bu
köşede yazı yazıyorum.

Durum böyle olduğuna göre ve herkes bu işi yapabildiğine göre konu kamu adına ciddi bir boyut kazanmaktadır.

Bizler bu sütunlarda fikirlerimizi okurlarımızla paylaşıyoruz. Bir anlamda onları etkiliyoruz.

Gazete halka doğru bilgi aktarma vasıtasıdır. Gazetecilik, halk
adına araştırarak özeldeki ve geneldeki olayları doğru bir şekilde
halka aktarma biçimidir. Köşe yazarlığı ise ön yargılı olmadan konuları
yorumlayarak halkın bilincine katkıda bulunma mesleğidir.

Gerek gazete, gerek gazetecilik, gerekse köşe yazarlığı söz konusu
olduğunda gerçeklere bakarak istisnalar hariç olmak üzere durumun böyle
olmadığı açıkça görülmektedir.

Bir konu hakkında araştırma yapılmadan yazılan yazılar ve yapılan
haberler bazen bir şahsın, bazen de bir ailenin ciddi zarar görmesine
sebep olmaktadır. Genelde gelen tepki üzerine yazılan düzeltme yazıları
da birkaç gün sonra yayımlandığından maksat hasıl olmamakta, okur
olayın ilk şekli ile bağlantı kuramamaktadır. Her ne kadar
gazetecilikte “haber köpeğin adamı ısırması değil, adamın köpeği
ısırmasıdır.”denirse de haberi bu şekle sokmak ta doğru bilgi almaktan
geçer.

Haber adına insanları karalamak, kaynağı belli olmayan ve yanlış
olan bir haberi kullanarak, o haber üzerinden yorumlarda bulunmak
dürüst gazetecilikle bağdaşmaz. Çünkü haberin bu şeklinden insanlar
zarar görmektedir. Bunu yapmaya da hiç kimsenin hakkı yoktur.
Bilhassa şahısları ve kurumları ilgilendiren konularda köşe yazarları
daha dikkatli olmalı, iğneyi önce kendilerine batırmalıdır. Hizmet
mesleği olan gazetecilik, hırsı vicdanının önüne geçen insanların
elinde zenginlik mesleği haline gelmektedir. Hammaddesi olan kâğıt ve
mürekkep ile işçiliğin pahalı olduğu bir ülkede, tirajınızda düşükse
gazete sizi zengin etmez. Eğer ediyorsa arkasında kirli ilişkiler var
demektir. Yine aynı şekilde gazetede maaşlı çalışan bir gazeteci bu
meslekten zenginleşmişse onunda ilişkileri sağlıklı değildir.

Genelde astronomik gelirler elde edilen, futbolcu transferi gibi
gazete değişikliğinde yine afaki rakamlardan bahsedilen meslekte
samimiyet ve dürüstlük aranması bence safdillik olur. Bu durum meslek
onurunu ciddi boyutta etkiler.

Bunları niye yazdım.

Son zamanlarda genel basında hakaret boyutlarına ulaşan yorumları,
hiçbir mesnede dayanmayan üretme haberleri, yapılan kavgaları, yazılan
yazıları okudukça gazetecilik mesleğinin giderek halkın gözünden hızla
düşmeye başladığını esefle görmeye başladım. Adına büyük denilen
yazarların bazılarının mal varlıklarına baktıkça bu varlıkların sadece
köşe yazarlığından kazanılmayacağına inandım.

Bunun biraz daha küçük boyutunu yerelde de görmekteyim.

Ayrıca eldeki kalem, insanları bilgilendirmek için değil de tehdit
etmek için, korkutmak için kullanıldığında çok daha çirkin ve tehlikeli
olmaktadır.Bu kalem sahibinden memur bir şekilde korkar ve görevini
gerekli şekilde yapamazsa bu memlekette ne adalet sağlanır,nede yatırım
ve istihdam sağlanır.

Doğru haber toplumu bilinçlendirir ve fertleri kontrol
eder.Yanlışların düzeltilmesinde olumlu bir vasıta olur.Doğru
yapılanları da teşvik eder. Mesleğin amacıda budur.

Son zamanlarda genel basında yaşananları gördükçe hayrete ve dehşete
düşmekteyim. Meslektaş dayanışması adı altında yapılan saldırıları da
esefle okumaktayım.”Biz gazeteciyiz.İnsanı abad da ederiz berbat ta
ederiz.Biz ayrıcalıklıyız.”anlayışı ülkenin hızlı bir şekilde deforme
olmaya başladığının göstergesidir.”Herkes yasalar önünde eşittir.”hükmü
tatbikatta yerini bulmadıkça bu ülkede ciddi bir kalkınma olamaz.Her
konuda olduğu gibi basın alanında da bir reforma ihtiyaç vardık.Eline
kalem alan kırallığını ilan edememelidir. Gazete sahibi güç sahibi
olamamalıdır. Hiçbir zaman halka hizmeti amaç edinmiş bir mesleğin
sahibi olmaktan öteye gidememelidir.Hesap sorulamaz boyutuna
yükselememelidir.

Halkımızın son zamanlarda bilinçlendiğini, tazminat davaları açarak
hakkını aramaya başladığını görmekteyim. Böyle olmazsa önceden olduğu
gibi tüm şer kişilerin birer gazetesi,tüm şirretlerinde elinde birer
kalemi ve köşesi olur. Her konuda olduğu gibi bu meslekte de
dürüstlüğünü muhafaza eden insanların bir şeref abidesi olduklarını da
belirtmek istiyorum. Kanunlar herkese haddini bildirmek için vardır.

Bu günlerde siyasallaşmayan adalete her zamandan çok ihtiyacımız
var.Adil ve tarafsız hakimlere,cesur ve iyi eğitilmiş savcılara çok
ihtiyacımız var.

Kendini dokunulmaz sananlara hak adına,hukuk adına dokunmaları için.

Elli Yaşındaysanız, Hayat Nasıl?

0

— Kertenkele, ilk defa, tuhaflayacağın; ancak hoşuna gidecek bir şey yaptım. Çok beğendiğin, Fransız yapımı dizi film Cedric’i, sırf seni anlayabilmek için seyrettim.

— Bir yaşıma daha girdim. Yaşasın, büyüdüm!

— Söyle bakalım. Cedric’te senin en çok hoşuna giden nedir?

— Hoşuma giden özel bir durum yok; ama oldukça akıcı ve içten bir senaryosu var. Her bölümü ayrı bir macera. O diziyi seyrederken kendimi kaybediyorum.

— Kertenkele, her sanat eseri bir düşünceye dayanır. Bir elmayı yerken elmayı yediğinizi düşünürsünüz; ama bir yandan doğru ya da yanlış birtakım ideolojilerin etkisinde kalırsınız. Sanırım, sen henüz bunun farkında değilsin.

— Üstadım, siz bu filmde ne buldunuz?

— Cedric’in, “Sekiz yaşındaysanız…” diye başlayıp devam eden cümleleri dikkatimi çekti. Nakarat haline gelen bu cümlelerini oldukça anlamlı buldum.

— Üstadım, siz Cedric’in sekiz yaşında olduğunu bilmiyor muydunuz?

— Kertenkele, benimle konuşmalarında, saçmalamana bazen tahammül edemiyorum. Konu, onun sekiz yaşında olması değil. “Sekiz yaşındaysanız, hayat çok zor.”, “Sekiz yaşındaysanız ve âşıksanız, hayat daha güzel.”, “Sekiz yaşındaysanız ve dişiniz ağrımıyorsa, hayat çok güzel.” gibi cümleleri yaşadığı her olaydan sonra tekrarlaması, benim için oldukça musikili ve etkileyiciydi. Sen, bulunduğun yaşa göre, hayatı hiç yorumladın mı?

— Üstadım, ağaran saçlarınız, kamburlaşan beliniz, derinleşen yüz hatlarınız sizin, bana, en az elli yaşında olduğunuzu anlatıyor.

— Sen kendinle ilgilen. Evet, tam elli yaşındayım. Ben, hayata şimdi elli yaşından bakıyorum.

— Üstadım, hayat elli yaşından nasıl görünüyor?

— Anlatayım, “Kurt kocayınca köpeğin maskarası olurmuş.” sözü zaman zaman uygulama alanı buluyor. Her yaş döneminin artı ve eksileri var. Hangisinin fazla olduğu bakış noktanıza bağlı. Bu yaş döneminde kas hareketleri zayıflıyor; göz, kulak, el; işlevini daha ağır gerçekleştiriyor. Zihin faaliyetleri de azalabiliyor; ancak yüksek birikime sahip oluyorsun. İş yapabilmek için gerekli olan enerjiyle birikimin kesişim noktasında olduğunu görüyorsun. Bir ömür içersinde sahip olabileceğimiz maksimum enerji ile maksimum deneyim, bu yaşta buluşuyor, sonraki yaşlarda ters yönde ilerliyor. Tenkitlere alınganlığınız artıyor, nankörlüğe tahammülünüz azalıyor. “Melali anlamayan nesle aşina değiliz.” diyen Ahmet Haşim’i sıkça rahmetle anıyorsunuz. Yüksek birikimi kullanmanın hem hazzını hem rahatlığını duyuyorsunuz. Birikimlerinizin değer görmediğini hissettiğinizde de kırılganlık ya da küskünlük yaşıyorsunuz. İnsanların bana ihtiyacı vardır, biraz daha çalışmalıyım diye düşünürken, bu düşünceyle yüksek motivasyon içindeyken, yaşadığınız bir olumsuzluk, sizi insanlardan soğutuyor, yaşamdan elinizi çekme düşüncesine yöneltiyor. Bazen “Beni anlamayanı, ben hiç anlamam.” diyorsunuz, bazen de kuracağınız yeni hayat için proje üretebiliyorsunuz. Ümit ve bezginlik, hiçbir yaşta bu yaştaki kadar birbirine yoldaş olmuyor. “Gençlikte, günler hızlı, yıllar yavaş geçermiş; yaşlılıkta günler yavaş, yıllar hızlı geçermiş.” derler ya, elli yaşında zamanın hızı sizi ilgilendirmiyor, yaptıklarınızı ve yapacaklarınızı aynı anda düşünüyorsunuz. Başarı-başarısızlık, iyilik-kötülük, sağlık-hastalık, zenginlik-fakirlik gibi temel kavramlar kişinin zihninde ve hayatında anlamını daha net buluyor. Hangi eylemin, düşüncenin boş ya da dolu; yararlı ya da yararsız; gerekli ya da gereksiz olduğunu kolayca anlayabiliyorsunuz. Fiziki, biyolojik fonksiyonlarınızın azalmasını problem etmiyorsanız henüz bir sendrom içinde değilsiniz. Bazen psikolojiniz kolayca bozulabiliyor, kâbuslu geceler hatta gündüzler geçirebiliyorsunuz. Duyguya dayalı öfkeniz, kininiz; hazza dayalı sevginiz, sevinciniz bu defa bilince dayalı olarak yaşanıyor. Birkaç yıl sonra çocuklaşmaya başlayacağınızın korkusuna kapılmıyor değilsiniz. Esen rüzgarın hışırtısı, akan derenin şırıltısı, daldaki kuşların cıvıltısı, gökyüzünün gürültüsü size on sene öncekinden çok farklı şeyler anlatıyor, farklı iklimlere götürüyor. Ozonun kirliliği, gazetelerin üçüncü sayfaları, musalla taşının geçici konukları her zamankinden fazla meşgul ediyor.

— Üstadım, sizi dinlerken ben yoruldum. Elli yaşı, hem tehlikeli hem bereketliymiş? Korkarım, ben yaşayamayacağım bu yaşın gereklerini.

— Nedenmiş o?

— Bizim sülalemizde kimse, elli yaşına ulaşamadı.

— Ecel, bir gelenek işi değil, bir kaderdir. Her yaşın güzelliği vardır.

— Üstadım, sizi biraz karamsar gördüm; Siz değil miydiniz “Dün ölmüştür, yarın doğmamıştır; ilgilenmeye değmez, önemli olan bugünü yaşamaktır.” diyen?

— Beni bu yaşıma kadar kimse tam anlayamadı, anlayan yarınlarda da olmaz. Bir kişi belki anlar ümidindeydim; görüyorum ki o da yanlış anlamış. Anlaşılmadan ölmek, “Bir ömr-i heder imiş!”

Hesaplaşma Yanlışı Ve Irkçılık

0

17 Ağustos 1999 Depreminin üzerinden sekiz sene geçti. Ancak, Genel Seçimlerde siyasetçilere ve özellikle de iktidar partisine beş senedir ne gibi tedbirler aldınız diye pek soran olmadı. Demek ki, bu son derece önemli deprem konusu da diğer milli davalar gibi pek önemsenmiyor. Var mı, yok mu, türban ve türbanlı eş hikâyeleri ortada dolaşıyor.


Laiklik Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden birisidir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti sadece laiklik üzerine kurulmamıştır. Her konuyu buraya çekmek birçok önemli hayati meselenin gözardı edilmesini doğurmaktadır. Yerli yersiz her şeyi laikliğe bağlama ve laiklik üzerine süren kısır tartışmalar, siyasi tercihleri de yanlış etkilemiştir. Cumhuriyetin akıllı dostlara ihtiyacı olduğunu hep söylüyoruz. Yasal bazı şartlara bağlı kalmakla beraber; bizi esas ilgilendiren belirli makamlara gelecek kişilerin zihniyetleridir. Bizim Sayın Gül’ü içimize sindiremememizin sebebi, bizzat Sayın Gül’ün beyanlarıdır ve Türkiye’ye karşı ihanet cephesi kuran milli ve üniter devleti reddeden çevrelere verdiği destektir. Türkiye ile hesaplaşma peşine düşenlerle aynı çizgiye düşmesidir. Bizim için önemli taraf budur.


Cumhurbaşkanı adayı olarak partilerle yaptığı görüşme kapsamında, DTP’ye yapılan ziyarette, terörle mücadelede kararlılığı zedeleyecek yanlışlarda ısrar edilmiştir. Sayın Gül, terörü daha fazla demokrasiyle çözeceğini zannetmektedir. İspanya’dan da mı ders almıyoruz? Terör örgütünün demokrasi ile yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Dün kültürel haklardan bahsedenler bugün ayrı egemenlik, Anayasada tanınma peşindedirler. Hayali AB üyeliği yolunda birçok kültürel hak kabul edildi. Yasalar yumuşatıldı. Ama onların hedefi kültürel haklar değildi. Ayrı bir egemenlik peşinde olmak, ülkenin toprak bütünlüğüne kastetmek, hangi ülkede demokrasi ile bağdaşır? Hangi demokrasi ülkeyi daha iyi bölebilmenin reçetesidir? Terör örgütünün isteklerine silâhla değil de; silâhsız kavuşması, bugün olduğu gibi örgütün siyasallaştırılması neyi değiştirir ki? Eğer mevcut Anayasanın temel ilkelerinden yana iseniz; apayrı bir Türkiye hedefleyenlere karşı tavır alırsınız. Atatürksüz ve Türksüz Anadolu plânlarına hoşgörü ile bakmazsınız. Bu görüşte olanları el üstünde tutup Başbakanlıktaki Komisyonda görev vererek ödüllendirmezsiniz. Tek taraflı ve dış destekli olarak Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenip daha sonra yeri değiştirilen Ermeni Konferansı’na anlaşılmaz bir destek vermezsiniz. Ülkenize ve Silâhlı Kuvvetlerinize yönelen dış saldırı ve hakaretlere siyasetçi olarak siz cevap verirsiniz. Milli kimlik konusunda hassas olursunuz. Sayın Gül’ün basında da yer aldığı gibi; birçok yerde yaptığı konuşma, Atatürk’ün Çankayası’na Cumhurbaşkanı adayı olmakla çelişmektedir.


Son günlerde yine el üstünde tutulan ve mevcut iktidarca da desteklenen malûm koro, hedef olarak Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nu seçmiştir. Kendisine kin besleyen, sözde Ermeni Soykırımının kabul edilmesinden yana olan malûm şahıs ve çevreler, adeta Halaçoğlu’na karşı yargısız infaza yeltenmişlerdir. Bunların sorunu Halaçoğlu değil; Türkiye’dir. Bir toplantıda bazı Ermenilerin tehcirden kurtulmak ve Anadolu’da kalmak için kendilerini Kürt Alevi olarak gösterdikleri açıklaması, “Kürt Aleviler Ermeni dönmesidir” diye çarpıtılmıştır. Halaçoğlu’nu hedef alanlar ve ırkçılıkla suçlayanlar, Türk’e karşı ırkçılık yapanlardır. Kürt ırkçılığına hoşgörü ile bakanlar, bunu demokratik talep olarak görenler, kültürel değil; biyolojik esaslara göre köken arayanlar ırkçılığın âlâsını yapmaktadırlar.


Bazı Türkmen aşiretlerinin zamanla Kürtleştiği bilinen bir gerçektir ve yeni bir buluş değildir. Rahmetli Prof. Dr. Mehmet Eröz ve Prof. Dr. Orhan Türkdoğan bu konuda güzel eserler vermişlerdir. Bugün bazı Türkmen Köyleri Kırmançça konuşmaktadır. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın “Umumi Türk Tarihine Giriş” adlı eserinde Avşar Türkmenlerinin bir kısmının Kürtleştiği ortaya konmaktadır. Aynı görüş, Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Avşar” maddesinde de yer almaktadır.


NOT: 30 Ağustos 2007 Perşembe günü Edirnekapı Şehitliği’nde saat 15:00’de buluşalım. Şehitlere çok şey borçlu olduğumuzu unutmayalım ve sahip çıkalım.

Azınlığın Çoğunluğa Tahakkümü

Bu yazımda belki diğer yazarlar gibi Cumhurbaşkanlığı ile alakalı bir yazı yazıp gına gelmiş vaziyetinize tuz basmış olacağım için üzgünüm. Şimdiden verdiğim rahatsızlık için özür dilerim.


İnsan bazen sabır sınırlarının zorlandığını gördükçe sinirlerini teskin etmek için çeşitli yollara başvuruyor. Kimi tenhada bağırıp çağırıyor. Kimi birilerine sataşıyor. Kimi ya sabır çekiyor. Bunun için dualar okuyor.


Kimide benim gibi kağıda kaleme sarılıyor. Aklına gelen her türlü cümleyi kâğıda aktarıyor. Deşarj olduktan sonra o kağıtların hepsini imha ediyor. Bu durumda kaç kişi var bilmiyorum ama en azından var olan bir ben olduğumu biliyorum.


Gelelim konumuza;


Bu güne kadar Cumhurbaşkanlığı makamına kimler çıkmadı ki. Asker, sivil, bürokrat, her kesimden birileri cumhurbaşkanı oldu. Fakat son zamanda ne olduysa Dışişleri Bakanlığı yapmış, Başbakanlık yapmış, Üniversite mezunu birkaç lisan bilen, mazisinde hırsızlık, dolandırıcılık, yüz kızartıcı suçlar olmayan bir cumhuriyet vatandaşı köşke çıkmaya liyakatli bulunmuyor. Kim tarafından diyecek olursanız, cevabım %20 tarafından. Bir çok televizyon kanalında olmazın gerekçeleri sıralanıyor. Söz birliği etmişçesine yazarlardan önce aba altından sopa gösterileri yapılıyor, daha sonra ricalarda bulunuluyor. Akıllarınca insanların yumuşak karnını zorluyorlar. Bu azınlığın çoğunluğa tahakkümüdür.


Sayın CHP lideri zaman zaman biz hanımı türbanlı olan Cumhurbaşkanı olamaz demiyoruz diyorsa da, iş icraata gelince nedense beyin altı merkezlerini okuyabilen mütehassıs kesiliveriyor. Ona, vatandaş kahir ekseriyetle “Sayın Baykal artık sen BAYGİT’sin. Düş bu partinin sırtından” diyorsa da, anlaşılan Sayın Tayip Erdoğan la anlaşma yapmış.”Ne yapıp yapıp gelecek sefer seni %77 lerle iktidara getirmeden koltuğu terk etmeyeceğim.”diyor. Bazen insanı düşmanı bile başarılı yapar. Böyle düşman dostlar başına.


Yazarın biri “türban şeriatın emridir. Şeriat: bin dört yüz yıl önce inmiş, asla değiştirilemeyen, asla itiraz istemeyen, asla aksi düşünülemeyen yasalardan oluşur.


Şeriatçı: türbanı-tesettürü vazgeçilmez sayıyorsa, onun dünyasında gizli gizli daha nice vazgeçilmezler vardır.”


Sanki bunları söyleyen Müslüman değil. Bilmiyorum belki öyledir ama bu sözler insanı şüpheye düşürüyor.


Ak partiye oy taşıyanda bu tür sözler değil mi?


Bir de kamusal alan diye tutturmuşlar. Tarifini bile yapmaktan çekiniyorlar. Zira asıl hedef belli. Yollar, hastaneler, okullar, karakollar, mahkemeler, askerlik şubeleri, belediyeler, valilik ve birimleri hepsi kamusal alan. Bu demektir ki ileride buralarda da başı kapalı dolaşmak yasaklanabilir. İleride” hiçbir memurun eşinin başı kapalı olmayacak” denebilir. Zira ortada tarif yok. Neresi yasak, Kimlere yasak belli değil. Ağzı olan, eli kalem tutan kamusal alan belirliyor. Anayasa her türlü yoruma açık. Anayasayı yapanlar bile bazı konularda açıklama yapamıyorlar.


Bence bu seçim artık bu tür aymazlıklara bir çözüm getirecektir. Zaten halkta birilerine dersini verdi. Bu aziz millet “Bırakın bu saçmalıkları. Bizim böyle bir sorunumuz yok. Demokrasinin sahibi biziz. Kimse bizim yerimize demokrasi havarisi geçinmesin. Demokrasi adına tahakküme yeltenmesin. Bazı mahfillere mesaj atanlara biz oyumuzla haddini bildiririz”. demiştir.


Sayın Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olacaktır. Ülkede beklenen kaos olmayacaktır. Ömrü olursa bu ülkede görevi sona erene kadar liyakatli bir cumhurbaşkanı olarak sine-i millette yerini alacaktır.


“Türbanlı eş bir kimliktir… O kimlik; Cumhuriyeti istemez..Laikliği beğenmez.. Atatürk ü sevmez..” Bu sözleri söyleyenlere hayret ediyorum.


Bu sözlerin dayandığı bir örnek varmı? Yok. Ama o günün devrimcilerine, bu günün Atatürkçülerine bir örnek var. Devrimciler; 70li yılların başında Üniversitelerde Atatürk’ü Lenin’e benzetmediler mi? Atatürk’e burjuva demediler mi?” Komünizm görüldüğü yerde ezilmelidir.”dediği için Atatürk’e iftiralar etmediler mi?


Komünizme methiyeler düzen onlar değil miydi? Moskova’yı kapı komşusu yapan onlar değil miydi? Rusya çöktükten sonra onlar şimdi Atatürkçü oldu. Kalkıp başkalarına çamur atıyorlar. Bu ne pişkinlik.


Cumhurbaşkanlığını son kale olarak tanımlayanlar Sayın Gül Cumhurbaşkanı seçilirse kalelerine bir gol mü yemiş olacaklar? Hiç sanmam. Çünkü türbanlıların böyle bir iddiası yok. Onlar sadece en azından türbansızlar kadar özgürlük arıyorlar. Buna da hakları var.


Hiç kimsenin merakı olmasın. Türkiye Cumhuriyete devam edecek. Herkes hürriyetinden taviz vermeyecek. Ülke modern konumundan hiçbir şey kaybetmeyecektir. Herkes eskisi gibi işine gücüne bakacaktır.


Sayın Abdullah Gül Cumhurbaşkanlığına yakışacaktır.


Milletimize, Devletimize, Ülkemize, sevenlerine, hatta sevmeyenlerine bile hayırlı uğurlu olsun.

Malazgirt Zaferi’nin 936.Yıl Dönümü

0

Vatan olarak üzerinde yaşadığımız, dört bir yanı şehit kanıyla sulanmış bu toprakları bizlere emanet eden atalarımızın ağustos ayında zafersiz bir günü neredeyse yok gibidir.


26 Ağustos 1071 Malazgirt, 27Ağustos 1389 Kosova, 23 Ağustos 1514 Çaldıran Zaferi, 30 Ağustos 1922 Başkumandanlık Zaferi bunlardan bir kaçıdır.


Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diojen arasında Malazgirt Ovasında meydana gelen muharebe milli, dini, siyasi, askeri neticeleri ve Türk-İslam tarihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.


Alparslan’ın bu savaştaki amacı Anadolu’nun kapılarının bir daha kapanmamak üzere açmaktı. Bu savaşta mağlup olurlarsa, yeniden Orta Asya içlerine çekileceklerdi.


26 Ağustos 1071 Cuma günü, Alparslan beyazlar içerinde sanki kefen giymişçesine askerlerine şu hitapta bulundu:


“Ey askerlerim ! işte atımın kuyruğunu bağladım. Bir er gibi savaşacağım. Eğer şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere yükselecektir.”


Zafere inanmış bir komutan ancak bu kadar veciz konuşabilirdi.


O gün, Cuma namazından sonra başlayan muharebede Sultan Alparslan fevkalade bir savaş taktiği uyguladı. “Bozkır Çevirme Hareketiyle” Türk ordusu hilal şeklinde yayıldı. Türk süvarileri sağdan, soldan ok hücumuyla yoklamaya başladılar. Türk süvarileri hücumlarının boşa gittiğini anlayınca, geri çekilirmiş gibi yaparak geri döndüler. (Sahte Ric’at) Bunun üzerine Bizans ordusu Türkleri takibe başladı. Romen Diojen pusuya düştüğünü geç fark etti. Ama ordusu büyük bir bozguna uğramıştı.


Türk Milletinin yeni yurt edinmesini sağlayan, Malazgirt Zaferi’nden sonra, 15 yıl içinde Anadolu ele geçirildi. Bu zaferle Anadolu’nun tapusu Türklerin eline geçti. Bu bakımdan Malazgirt Zaferi Türk ve Dünya tarihinde bir dönüm noktası oldu.


Alparslan Türk çocuklarına, içinde gururla yaşanır ve uğrunda zevkle ölünür Anadolu’yu “Vatan” diye armağan ediyordu.1071’den sonra milletimiz yeni bir üslup ve medeniyeti, Avrupa’ya mertlikle vakarla tanıtacaktı.


Türk ve İslam tarihinin son 900 yıllık kaderini çizen insanlar, Alparslan ve Malazgirt’te savaşan o mübarek ordudur. Bu savaş sonrası tarihin gidişatı değişmiş, Türk tarihi, İslam tarihi olmuştur.


Asla ummadıkları Malazgirt bozgunu Hıristiyan Batı’yı öyle bir korkutmuştur ki; bu zaferden üç yıl sonra Papa 7. Gregoire Dünya Hıristiyanlarına “Türklere karşı silahlanın” çağrısını yapmıştı. Bin küsur yıl boyunca devam eden ve hala bitmeyen Haçlı Seferleri,


işte bu Anadolu’nun fethinin verdiği acılardandır.


Günümüzde ABD Başkanı George Bush’un Irak işgalinde bahsettiği Haçlı Seferi düşüncesi bu muharebenin Batı Dünyasındaki acılarının sonucudur.


Türk ve İslam Dünyası o mübarek Cuma sabahı, tekbirlerle hücuma kalkan Alparslan’a ve ardındaki şanlı ordusuna daima müteşekkirdir…

Manda Söğüt Dalına Yuva Yapar mı? Ekonomide Kriz İhtimali

0

Kastamonu’nun Tosya ilçesinden derlenen “Manda yuva yapmış söğüt dalına” diye başlayan türküyü çoğunuz hatırlarsınız. İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı’ndan Kastamonulu akademisyen İrfan Kurt bu yöre türküsünü makale konusu yaptı. İlk anda çok manasız gibi gelen bu türkünün sözlerinin sanılanın aksine saçma olmadığı gibi olağanüstü, sıra dışı olayları da anlatmadığını, böyle anlaşılmasının bilgisizlik sonucu olduğunu ortaya koydu.


Manda yuva yapmış söğüt dalına- Aman aman
Yavrusunu sinek kapmış gördün mü, amanin yandım.


Bu ifadelerin gerçek anlamını işin uzmanı bakınız nasıl açıklıyor:


“Türkünün derlendiği Tosya, bilindiği gibi pirinci ile ünlüdür. Çeltik tarlalarının sürülmesinde kullanılan manda, yaz sıcağında serinlemek için az kıllı olan derisini çamura bular. Bunun için de göletlerin kenarlarında bulunan ve dalları da suyun içine kadar uzanan salkım söğütlerin gölgesine yatar. İşte mandanın söğüt dalına yuva yapması budur. “Yavrusunu sinek kapması” yavrunun sinek tarafından ısırılmasıdır. Çünkü yörede kapmak sözcüğü alıp götürmek değil, ısırmak anlamı taşıyor.”


* * *


Konusunun uzmanı olan ekonomistler, Türkiye’nin ekonomik durumunu izah ederken ekonomimizin temel özelliğini ve uygulanan politikaların ana hatlarını şöyle ortaya koyuyorlar:


Türkiye’nin ithal ettiği mal ve hizmetler, ihraç ettiklerinden daima fazla olmaktadır. Bu durumda döviz gelirleri ile döviz giderleri arasında oluşan ve adına cari açık denilen bir fark oluşmaktadır. Bu ikisi arasındaki açığı kapatmak için sıcak paraya ihtiyaç duyulmaktadır.


“Sıcak para Hisse senedi satın almak için, Hazine bonosu ve tahvili satın almak için, bankalardan faiz almak için gelen dövize deniliyor. Sıcak para hareket kabiliyeti bulunan, bağlandığı yerden her an çözülebilecek paradır.”


Cari açık belli bir oranı aştığında ise sıcak parayı getirenler bu ülkenin riskinin büyüdüğünü, yani borçlarını ödeyemeyeceğini düşünerek getirdikleri sıcak parayı daha az riskli ülkelere kaydırırlar. “Daha önce satın aldığı hisse senedini, bonoyu, tahvili satar, bankadan mevduatını alır. YTL’den dövize döner, dövizini alır, çeker gider.”


”Soğuk para hareket kabiliyeti olmayan paradır. Örneğin fabrikaya, arsaya bağlanan paradır.”


”Sıcak para içeri aktığında ekonomi büyür, akış ters döndüğünde yavaşlar. Eğer kaçış büyük ve ani olursa sonuç 2001’deki gibi büyük bir devalüasyon ve krizdir.AKP’nin birinci iktidar dönemine rastlayan beş sene içinde sıcak para Türkiye’yi hayal kırıklığına uğratmadı.” Uluslararası finansman bolluğu ve dışarıdaki düşük faizler, içerideki istikrar ve yüksek faizle birleşince Türkiye’ye sıcak para akışı rekor düzeylere çıktı.


”Yabancı yatırımcıların halen İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ve Hazine tahvillerine bağlı yaklaşık 90 milyarı var.”


”Son bir yılda 12 aylık dönemde Türkiye’ye 50.2 milyar dolar sıcak para girişi oldu.” Bu kadar parayı çekebilmek için çok yüksek faiz ödedik. Sadece faiz yüksek değil. Buna ek olarak izlenen yüksek faiz politikası nedeniyle, döviz fiyatı da devamlı ucuzladığı için, döviz getirerek bozduranın, parasını YTL cinsi faize yatıranın getirisi (reel faizi ) daha da artıyor.


Türkiye’ye gelen sıcak para, dünyanın en yüksek oranlı gelirini Türkiye’den kazandığı için geliyor. Ancak bu kazancın Türk halkının sırtından ödendiğini de unutmamak gerekiyor.


ABD’de konut finansmanı piyasasında göze alınan aşırı risklerin gerçekleşmeye başlamasıyla, oluşan likidite sıkışıklığı ve sermaye akışkanlığı problemi, Türkiye’nin ekonomisinin ne kadar kırılgan bir yapıda olduğunu hatırlattı. Uluslar arası sermayenin en riskli ülkelerden gördüğü Türkiye’den, ani ve önemli miktarda sıcak para çekmeye başlaması adeta direkten döndü. Bereket, başta ABD Merkez Bankası (FED) olmak üzere diğer gelişmiş ülke Merkez Bankaları piyasalara para akıtarak ve faizlerle oynayarak gelmekte olan fırtınayı şimdilik durdurdu.


Ancak tehlike henüz geçmiş değil. Dışarıdan kaynaklanacak böyle bir kriz dalgasına dayanmak için Türkiye’nin yeterli hareket alanı da yok.


Türkiye’de son 5 yılda ekonomik mucize yaratıldığını söyleyenler, mandanın söğüt ağacının tepesine yuva yaptığına, sineğin mandayı havaya kaldırdığına inanmamızı sağlamış olabilirler.


Ancak bilim adamlarının gerçekçi açıklamaları ve son dalgada yaşananlardan sonra ekonomimizin kırılgan durumunu ve yaşanması muhtemel risklerin ne olduğunu daha iyi anlıyoruz. Açıkçası bir kriz ihtimali ile ürperiyoruz.


Umalım ve dileyelim ki ABD bu dalgayı krize dönüştürmeden yönetebilsin. Yoksa milletçe yukarıdaki türkünün nakaratını söyleyebiliriz:


Amanin amanin amanin yandım


Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın para verip aldım.


Not: Ekonomik açıklamalar için Güngör Uras ve Metin Münir’de yararlanılmıştır.

Koalisyonlar Dönemi

0

İkinci Dünya Savaşı sonrası, teorikte “Soğuk Savaş” dönemi olarak bilinen ancak pratiğe bakıldığında ABD’nin kendi coğrafyası dışında Kıta Avrupa’sı, Ortadoğu ve Balkanların bir kısmında mutlak güç olarak ortaya çıktığı bir dönemin adıdır.


Kısaca SSCB’nin bu bölgelere hediyesi ABD gücüdür. Dünya siyaset arenasının iki kutuplu bir güçle yönetimi şeklinde de bu dönemi ifade edebiliriz.


SSCB’nin dağıldığında ve soğuk savaş dönemi bittiğinde çoğu stratejistler ABD’yi süper güç ilan edip bu gücü elinde bulundurması için ileriye yönelik çeşitli senaryolar üretmişlerdir. Dolayısıyla çift kutuplu dünyadan tek kutuplu dünya düzenine geçiş, ABD’nin mutlak hakimiyetinin zaferi olarak görülen SSCB’nin dağılması ile ortaya çıkmaya başlayan ve “koalisyonlar dönemi” adı verebileceğimiz bir dönemi ifade etmektedir.


Mukayese amacıyla bakıldığında diyebiliriz ki çift kutuplu dünya düzeni içinde her ülkenin belli bir taraf belirlemesi zorunluluğu olduğu için, aynı taraf devletlerinin birbirlerini sorgulaması süreci söz konusu olmamaktaydı. Çünkü her iki taraf için karşılarında bir “öteki” mevcuttu. Fakat dünyada tek güç olarak ABD kalınca bu sefer ABD politikaları sorgulanmaya başlanmıştır.


Aynı şekilde, koalisyon döneminin somut örneklerinden biri olarak, özellikle AB(Avrupa Birliği) kurucu üyelerinden Almanya ve Fransa’nın ABD’nin kıta Avrupa’sına müdahale etmesini tepkiyle karşılaması neticesinde AB’yi ABD karşısında bir diğer güç olarak ortaya koyma çabaları dünya politikalarını takip edenler için aşikar bir durumdur.


Bunun yanında Rusya Federasyonu da kısa sürede toparlanarak, geleceğin enerji gücü olan Avrasya topraklarında ABD ve AB’nin yayılmacı siyasetini engellemek ve karşılarına diğer bir güç olarak çıkmak amacıyla 1996’da Çin, Kırgızistan, Kazakistan ve Tacikistan’ın katılımıyla Şanghay İşbirliği Örgütünü (ŞİÖ) kurmuştur.


ABD’nin dışarıdan gözlemci sıfatıyla katıldığı AB’ne ileride rakip olabilecek Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin katıldığı Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) platformu da yukarıda izah etmeye çalıştığım “koalisyonlar dönemi”ni destekler nitelikli olaylardan biridir.


Sevgili okuyucular, tarihe bakıldığında tüm önemli olayların arkasında yatan nedenlerin başında genel olarak ekonomik çıkarların yattığı görülür. Dolayısıyla bugün de benzer ekonomik çıkarlar sebebiyle savaşlar ve çeşitli örgütlenmeler meydana gelmektedir.


Nitekim 1980’li yılların sonu 90‘lı yılların başlarından itibaren dünyada dikkat çekilen enerji ve su kaynaklarının hızlı tüketimi sorunu, dünya devletlerinin dikkatini Avrasya ve Ortadoğu topraklarına çevirmiştir.


Soğuk Savaş döneminde bu topraklar iki devletin kontrolünde iken SSCB’nin dağılması bu topraklara hakim güç olmak isteyen başka devletleri de ortaya çıkarmıştır. Ancak ABD kendi gücünün sorgusuz sualsiz kabulü için bir “öteki” yaratmasının bilincinde olarak 11 Eylül olaylarını bu yönde kullanmış, öteki sorununu “terör” olarak belirlemiştir. Ardından açıklanan “Bush Doktrini” ile bundan böyle istediği zaman, istediği yere, gerekirse NATO’nun desteğiyle, mümkün olmazsa tek başına güç kullanabileceğini ilan etmiştir. Bu bağlamda Bush Doktrini, ABD yönetiminin dünyaya “tek güç benim” mantığıyla yaklaşması bakımından önem arz eder.


Netice itibariyle çizdiğimiz tablodan, dünya arenasında kıyasıya bir rekabet kavgasının hüküm sürdüğü, yeni dünya düzeninde “ben de varım” mücadelesinin had safhada olduğu anlaşılmaktadır.


Ne var ki tüm bu olanların yanında ülkemizin pasif bir politika izleyip “bekleyelim görelim sonra tavır koyarız” mantığında olması güçler dengesi içerisinde bir piyon vazifesi göreceği anlamına gelmektedir ki tedbir alınmadığı takdirde bu durumun yaratacağı acı sonuçları derinden yaşayacağımız kaçınılmaz görünmektedir. Diliyorum geç kalmadan doğru politikalar üretme şansını yakalarız. Saygılarımla!…

Baş Kim?

0

— Üstadım, bir öykücük okudum, bizim ev haline pek uyuyor.


— Anlat bakılım, neymiş öykücük?


— Bilge kişiye sorarlar: “Bir evin başı erkek midir, kadın mıdır?” diye. Bilge kişi cevaplar: “Tabii ki erkektir.” Devam eder: “ Kadın, ailede boyundur; erkek baştır. Boyun, başı ne yana isterse çevirir.” Üstadım, birebir annemle babam arasındaki ilişkiyi anlatıyor.


— Kertenkele, dediğin doğru, cevap, hoşuna gitmiş olabilir. Ben, burada güzel bir terdit sanatından başka incelik göremiyorum. Boyun dâhil, bedenin bütün uzuvlarını kumanda eden beyin nerede bulunuyor?


— Üstadım yine bir sıfır öndesiniz. Hatamı anladım, ben “baş”ı sadece görünür yönüyle düşünmüşüm. Terdit sanatı nedir Üstadım?


— Bilge kişinin verdiği cevaba dikkat et. Sorulan soruya verdiği cevabın gerekçesini beklenmedik şekilde izah ediyor. Şair: “Dünyanın en ağır işçisi benim / Gün yirmi dört saat / Seni düşünüyorum.” derken siz okuyucu olarak başka bir gerekçe bekliyorsunuz; ama o bir latife yaparak “Seni düşünüyorum.” diyor. Sizin tahmin edemeyeceğiniz bir neden ortaya koyuyor. Buna edebiyatta “terdit” sanatı denir. Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde buna sık rastlanır.


— Üstadım, siz bana terdit sanatını izah ederken, baş-beyin ilişkisindeki mecaz-ı mürsel sanatını görmediğimi sanmayın.


— Aferin, aslında doğada pek çok ilişki suyun damlasına benzemesi kadar birbirine yakındır. Doğanın somut yasaları ile soyut yasaları arasında büyük benzerlik vardır. İnsanlar arasındaki ilişkiler, soyut yasalara dayanır. Genellikle bunlar yazılmamış kurallardır, insanın fıtratından çıkan, kendiliğinden oluşmuş yasalardır. Her insanın ve cinsin bir diğeriyle ilişki şekli zaman içinde kendiliğinden oluşur. Bu ilişkileri yazılı hale getirmek, beyhude bir uğraştır. Doğum ve ölüm, iki temel yasa. Paylaşma, dayanışma, üreme vb, diğer yasalardır. Bir varlık, oluş nedenini bir başka varlığa borçludur; ancak kendi içinde bağımsız olmakla birlikte bir bütünün parçasıdır. Her varlık, mikro ve makro derecesinde bir değerdir. Şu üzüm, şu elma, şu armut… Sen bunları son şekliyle tanırsın. Armudu ağaçta taşıyan, onu besleyen nedir? Elmanın, üzümün olgunlaşıncaya kadar hamallığını yapan, işi bitince kendiliğinden kuruyan, bu varlıkları gün yüzüne çıkaran sapları değil midir? Üzümü, elmayı, armudu meyve olarak yerken onun hiç sapını düşünmeyiz; sapın değerini ancak meyve bilir. Bilge kişinin, seni tebessüm ettiren cevabı aslında bir başka hakikati vurguluyor. Somut olarak görünen ilişkilerin arka planında başka bir soyut ilişki vardır. Meyveyi değerli kılan tadıdır, vitaminidir; meyveyi taşıyan dalıdır, sapıdır; dal ve meyve birbirlerine karşı değer üstünlüğü iddia edemezler. Ziraatçı ya da botanikçi gözüyle bakarsak, her meyve kökünden itibaren, toprağı da dâhil olmak üzere, dal ve yapraklarıyla bir bütündür. Hiçbiri bir diğerinden üstün değildir, hepsinin ayrı bir görevi vardır. Her uzvun görevini kusursuz yapmasıyla üründe mükemmeliyete ulaşılabilir. Nedense insanlar, iş bölümünde üstlenilen görevi bir ayrıcalık kabul ediyorlar, bir üstünlük yarışına giriyorlar. Bu algılama; kişilerin, doğayı, insanı, evrendeki yasaların mantığını anlamadığını gösterir. Bu, cahilliktir. Cahil insan da hiçbir zaman bilmenin hazzını duyamaz, mutluluk ikliminin havasını teneffüs edemez.


— Üstadım, boyun, baş; armut, sap; botanik, ziraat; evren, yasa… dediniz; o kadar çok karıştırdınız ki; bir şey anlamadım, kafam iyice bulandı!


— Bilirsin, sular bulanmadan durulmaz.


— Üstadım, siz hep böyle yapıyorsunuz. Sadist duygularınızı benim üzerimde tatmin ediyorsunuz. Size, esprili bulduğumu söylediğim bir öykücük anlattım, beni başka yerlere sürüklediniz.


— Eee, Kertenkele, kaderimiz bu. Neron olsaydım, sadist duygularımı tatmin için Roma’yı yakardım. İyi ki Neron değilim. Bak, bana dünyanın en güzel sözcüğünü söylüyorsun, “Üstadım” diyorsun. Teşekkürler sana”.


— Ben de teşekkür ederim Üstadım. Size durulmuş bir kafa ile döneceğim.

Renksiz Anayasa ve Osmanlıcılık

0

Türkiye’de dikkat çekici şeyler oluyor. Çeşitli kelime ve kavram oyunları neticede bir yerde birleşiyor: Milli mücadele ile kurulan Cumhuriyetimizi ve milli devletimizi tasfiye etmek.


Henüz Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılmadan 22 Temmuz 2007 Genel Seçimleri ardından hemen Anayasa tartışmaları açılmıştır. Aslında, bu tartışmanın açılmasının temelinde bazılarının Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerle açık bir mutabakatsızlığı yatıyor.


Anayasa yıllardır tartışılıyor. Bu tartışmanın çoğu kere bir kısır döngü şeklinde sürmesi, bir bakıma bazı hukukçularımıza sosyal bir boyut kazandıramamaktan kaynaklanıyor. Hukuk, toplumun gerçeklerini ve yapıyı dışlayarak ona uymayan yeni bir elbise giydirmek değildir. Topluma tepeden bakarak ona şekil biçmek değildir. Yasaların fonksiyonel olabilmesi saha çalışmalarıyla ve toplumu tanımakla gerçekleşebilir. Bu da Anayasa başta olmak üzere, yasaların sürekli tartışılmasını doğurur. Biz bugün böyle bir ortamı yaşıyoruz. Tarihe bir bütün olarak bakamadığımızdan ve toplumu işleyen ve dönen bir çark, sürekli bir canlı bir organizma olarak düşünemediğimizden, yaşanılan döneme göre tepki anayasaları yapıyoruz. Daha sonra da onları beğenmez hale geliyoruz. Çünkü Sosyoloji ile Hukuk arasındaki ilişkiyi kurmuyoruz.


Şimdi sosyal boyutu ve kültürel yapıyı ihmal etmemizin bedelini ödüyoruz. Tabii işin işine bir de küreselleştirme, önü açılan milli devletlerin küresel güç ve bloklarla çatışması ve Dünyanın yeniden şekillendirilmesi girince; bu defa demokratikleşme ve hürriyetler milli devletlere karşı bir silah olarak kullanılıyor. Dış destekli iç unsurlar görülüyor. Tabii amaç; mili ve üniter devleti değiştirmek, milli kimliği çok kimlikli hale getirmek, yapınıza uysun uymasın çok kültürlülüğü esas almaktır.


Aslında, zaman zaman yeni Osmanlıcılık tartışmaları ve Anayasanın değiştirilerek devletin yapısının bozulma çabaları birbirinden ayrı değildir. Dün Osmanlı düşmanlığı yapanlar, Osmanlıyı hain ilân edenler, eğer bugün Osmanlıya sığınarak Türk ve Türkiye düşmanlığı yapabiliyorlarsa ve bunu Anayasaya taşımak istiyorlarsa; bu sebepsiz değildir. Acaba bugün Türkiye’ye Osmanlı siyasi coğrafyası mı teklif ediliyor?


Sürekli değiştirilen 1982 Anayasasının adeta ortadan kaldırılması anlamına gelen, temel maddelerini reddeden, bazı dış çevreler gibi Atatürksüz Türkiye özlemini taşıyan bir öğretim üyesinin ikinci sıradan AKP listelerinde milletvekili yapılması partinin siyasi bir tercihidir. Bu görüşlere karşı olanların da bu parti içinde bulunması ne anlam ifade eder ki?


Türkiye 22 Temmuz 2007 Seçimleriyle demokrasiye yeni geçen bir ülke değildir. Türkiye’de demokrasi tartışmalarını iki asırlık bir süre içinde ele almak mümkündür. Renksiz Anayasa teklifleriyle öyle bir hava veriliyor ki; sanki son Genel Seçimler sonrası Türkiye sivilleşebilmiştir. Renksiz Anayasa temel ilkelerden yoksun, prensipleri ve ideolojisi olmayan bir anayasadır. Bu anayasa belirsizliklerle dolu ve mutabakatlara açık olmayan bir anayasadır. Normatif ve objektif bir takım hukuk kurallarıyla ve hukuki değerler sistemiyle yetinildiği, devletin kuruluş niteliklerinin ve varlığının gerekçelerinin dışlandığı bir yozlaştırmadır. Böyle bir teklifle Anayasanın değiştirilemez temel maddeleri ve nitelikleri hedef alınmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temel yapısı ve kuruluş felsefesi dışlanmaktadır. Atatürkçülük, laiklik, milliyetçilik, sosyal hukuk devleti, devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu, Türk milletinin bağımsızlığı ve bütünlüğü, ülkenin bölünmezliği, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, fert ve toplum menfaatlerinin dengelenmesi, resmi dil, milli kimlik, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletinin olması, kanun önünde eşitlik, hak ve hürriyetlerin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla kullanılamayacağı, dil-ırk-din ve mezhep ayırımının yaratılamayacağı gibi Türkiye’ye özgü ve itibari maddeler dışlanarak hazırlanacak bir Anayasa Türk milleti için fonksiyonel bir değer taşımaz.


Bu liberalleşme de değildir. En liberal ülkelerin anayasalarında dahi devletin kuruluş felsefesi, korunacak ve korunması gereken değerler sistemi vardır. Devletin varlığının dayandığı prensipler esas alınmıştır. Bunlar değiştirilmez. Renksiz bir Anayasa AB güdümüne ve dayatmalarına uyan ısmarlama bir anayasadır.