23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1390

17 Ağustos 1999 Saat: 03.02

0

17 Ağustos 1999, O gün Kocaeli, Sakarya, Yalova ve İstanbul başta olmak üzere, Marmara Bölgesinde meydana gelen asrın felaketin de on binlerce insanımızı kaybettik.

Zamanın durduğu, saatlerin akrep ve yelkovanların donduğu, 45 saniye geride kaldığında, gecenin karanlığı yüzyılın felaketinin izlerini taşıyordu.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yaşanan acının ve depremin yıkım gücünün akıl almaz boyutları ortaya çıktı.

Hala gözlerimin önünde o yıkım manzaraları ” Oğlum” diyen annenin feryadı “Babacığım sana ne oldu” diyen evladın haykırışları hala kulaklarımda. Hiçbir şey yapamamanın çaresizliği… Gerçekten büyük bir sabırla imtihandı.

O geceyi yaşayan insanların, hafızalardan bu tabloları silip atması mümkün değil. Aslında hatırladıkça birçok ibreti de almamız gerekiyor.

Kocaeli depremi, ardında yıkık binalar ve yaşamların yanı sıra hasarlı ruhlar da bıraktı.17 Ağustos gecesini yaşayanlar bu psikolojik tramvayı hala yaşıyor. Bugün hala, yüksek binaların üst katına çıkarken, insanlar tedirginlik içerisinde. Deprem öncesine göre insanlar bugün daha çok asabi.

O sabah genç, yaşlı, erkek, kadın, zengin, fakir demeden bütün Türkiye gönüllü olarak deprem bölgesine koştu. Gösterilen toplumsal gayret, felaketin büyüklüğü karşısında yaşanan acıları dindirmeye yetmemiş olsa da, yaralı yüreklere, iyi günde de, kötü günde de hep bir arada olabilmenin güzelliğini tattırdı.

Marmara depreminden sonra Türk tarihinin en büyük sosyal yardımlaşma kampanyasının yaşandığı ise, su götürmez bir gerçek. Deprem sabahı Adana’dan gelen ekmeği, Ayvalık’tan gelen zeytini, Ezine’den gelen peynirin tadını, kokusunu hala unutmuş değilim. Şu soruyu kendi kendime sormuşumdur. Bu insanlar nasıl oluyor da bu yardımları bu kadar kısa bir zamanda deprem bölgesine ulaştırdılar? Türkiye’nin dört bir yanından yardımlaşma duyguları için seferber oldular.

Böyle bir felaketi yaşayan insanların direncini arttıran en önemli etken ise bütün olumsuzluklara rağmen, yaşatılmaya çalışılan manevi değerler oldu. Dinimizin vermiş olduğu o sabır, metanet duyguları içinden çıkılmaz zor durum karşısında, toplumu motive etti.

Depremden çok kısa bir süre sonra, iş yerleri açılmaya, insanlar günlük hayata, sokağa çıkmaya başladılar. Birbirini kısa bir süre de olsa göremeyen hemşerilerimiz veyahut birbirlerinin öldüğünü zanneden insanlarımız İnönü Caddesinde, Fethiye Caddesinde komşularını, dostlarını gördüklerinde sarılıp ağlamaya başlıyorlardı. Bu tablo karşısında en katı gönüller bile dumura uğradı.

Felaketten sonra, birçok vatandaşımız memleketlerine döndüler. Ama gerçek İzmitliler, gerçek Kocaelililer bu bölgeyi terk etmedi. Naylon brandaların, derme-çatma çadırların altında yaşadılar. Çoluk-çocuk perişan bir halde canım İzmit’ imde hayatlarına devam ettiler. Bu memleket onların omuzlarında yükseldi. Yine o parlak günlerine Allah’a şükürler olsun tekrar kavuştu.

Depremlerin meydana gelmesi hususunda insan olarak aciziz. Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğu da bir gerçek… Ama depremin sonuçlarını en az kayıp ve üzüntüyle atlatabilmemiz için önlemler almalıyız.

Bu bölgede deprem sonrasında yapılan kötü güçlendirmeler büyük bir problem arz etmektedir. Okullar, hastaneler hala risk altındadır.

Konuyla ilgili devletimizin bütün birimlerine ve belediyelerimize önemli görevler düşmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz acıları tekrar yaşamamamız için radikal önlemler alınmalıdır. Bu sayede ibret alırsak daha az kayıplarla bu felaketlerden çıkış yolunu bulabiliriz.

Bu vesileyle büyük felakette hayatlarını kaybeden deprem şehitlerine Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânlarınız Cennet olsun. Kederli ailelere de Sabr-ı Cemil niyaz ediyorum.

Sokakta Yaşayan Kalmasın

Gün geçmiyor ki bir gazetede bu tür haberlerle karşılaşmayalım. Her Türk vatandaşının Anayasal olarak barınma hakkı olduğuna göre, barınma imkanı olmayana da barınak temin etmek devletin görevidir.

Devletin yetkili kurumları kısa zamanda muhtaç barındırma evleri, hatta barınma bölgeleri oluşturmalıdır. Belli kriterler koyup, fakirlik ölçeği belli bir seviyede olan insanlar bu evlere yerleştirilmelidir.

Sadece derneklerin münferit olarak el uzatması ile bu sorunun çözümü mümkün değildir. Vatandaş olarak kabul edilen, sınırlarımız içinde yaşama hakkı tanınan, askerlik yaptırılan, oy kullandırılan her vatandaş, devletin himayesi altındadır. Yaşaması için gerekli asgari yaşam gereçleri devlet tarafından karşılanmalıdır. Şehirlerin yaşam konforuna kavuşması bir ihtiyaçtır. Güzel gözükmesi de bir ihtiyaçtır.

Bu güzelliklerin içinde vicdanları sızlatacak ölçüde mağdur insanların yaşıyor olması da o ölçüde bir eksikliktir. Ortak yaşam felsefesi budur. Varlıklı olanın memnun olduğu, yokluk içinde olanın ezildiği bir düzen sağlıklı işleyen bir düzen değildir. Tabii ki herkese eşit bir yaşam sunulamaz. Böyle bir talepte imkansız bir taleptir.

Yaratıcımız dahi herkesin imkanını eşit yaratmamıştır. Herkes eşit olmuş olsa idi insanların bir birlerine hizmet edebilmesi mümkün olmazdı. Düzen aksar,çalışma azmi yok olurdu. Ben asla eşitliği savunmuyorum. Sadece herkesin yaşama hakkı olduğunu, bu yaşam koşullarının da asgari ölçeğini devletin mutlaka sağlaması gerektiğini düşünüyorum.

Aş evleri çok önemli bir hizmetti. Darülaceze çok önemli bir hizmetti.

Sokağa atılmış kadınlar sığınma evi çok önemli bir hizmetti. Kimsesiz çocuklar evi, kimsesiz genç kızlar evi, Sahipsiz sokak çocukları yaşam evi, sakat insanlar yaşam evi, seyahat esnasında sokakta kalmış insanların barınma evi gibi örneklerini çoğalttığımız bir çok sosyal hizmetlerin gerçekleştirilmesine ihtiyaç var.

Sosyal hizmetler il müdürlüğü sanırım bu işler için var. Var ama bütçesi sınırlı. Yetki alanları sınırlı. Kadrosu sınırlı. Aslında bu kurumun yasal düzenlemeler ile imkan yetki ve sınırları ile kadroları genişletilse sokakta kimse kalmaz. Herkese yaşayacağı bir mekan temin edilir. Bu kurum istismar edilse bile yinede gerçek ihtiyaç sahiplerine verebilecekleri sosyal hizmet anlayışını yerine oturtacaktır.

Ülkenin imkanları genişlerken, yaşam lüksü artarken, sokaklardaki bu manzaralar insanın vicdanını incitiyor.

Ziyanı yok bizim refahımız daha az sağlansın fakat bu tür insanlar artık şehir yaşamında gözümüze batmasın. Onları da barındıralım ve karınlarını doyuralım.

Bu durum beni çok rahatsız ediyor.

Eşyayı Yerine Koymak Lazım

0

— Üstadım, Yusuf Bey, geçen gün, bir dost meclisinde, Veteriner Kamil Bey’e Kangal cinsi köpeğinin kaybolduğunu, gazeteye ilan verdiğini, ilan sonunda köpeğinin bulunduğunu, köpeğin bir süre sonra tekrar kaybolduğunu söyleyerek şimdi ne yapabileceğini, köpeğin kendiliğinden dönme ihtimalinin olup olmadığını sordu. Ben de “Gazeteye tekrar ilan verirseniz, dönebilir.” dedim. Kamil Bey, ona: “Köpeği şımarttınız mı?” diye sordu. “Şımarttık, ona en güzel yiyecekler aldık, onu hep severdik.” cevabını alınca, Kamil Bey: “Dönmez.” dedi. Ben, köpeğin niye dönmeyeceğini anlayabilmiş değilim.

— Kertenkele, balık nerede yaşar?

— Denizde…

— Portakal, nerede yetişir?

— Ilıman iklimin egemen olduğu yerlerde…

Sorularımızı çoğaltabiliriz. Her canlının yetiştiği, fıtratına uygun bulduğu ortamlar vardır. Bir canlıya fıtratının dışında bir ortam sunarsanız, o canlı orada barınamaz. Altın kafeste yaşamak belki başkaları için ayrıcalıktır; ama bülbül için değil. O, “Ah, vatanım!” diyerek dikenli, kıraç dağları tercih eder. Köpeğin de insan ilişkilerinde bir ölçüsü vardır. Şımartmak, pastalar vermek; ona iyilik yapmak değil, onun fıtratını bozmaktır. Fıtratına uygun olmayan, beklentileri ile uyuşmayan bir ortama köpek niçin gelsin? Köpek, köpektir; kedi, kedidir. Aslanla koyunun, köstebekle karganın mutlu olabileceği ortamlar aynı olabilir mi? Fareyi görmek ve yakalamak kediyi mutlu eder; ama köpeği mutlu etmez. Köpeğin kemik sıyırarak elde ettiği saadet, bir kedi için geçerli değildir.

— Üstadım, “Ata et, ite ot vermişler, ikisi de aç kalmış.” diye bir söz duymuştum.

— Tebrikler Kertenkele, müthiş bir aliterasyon örneği!

— Aliterasyon? O ne demek üstadım?

— Aynı sessiz harfi kullanarak bir ahenk oluşturdun. Sözün anlamı güzel, bir de aynı sessiz harfi tekrarlayarak sözü daha da güzelleştirdin. Kertenkele, sen keşfedilmemiş bir maden dağıymışsın!

— Üstadım, benimle yeterince kafa buldunuz.

— Biz konumuza gelelim. Bir tarihte okuduğum öykücükte çocuk, sattığı toz şekeri terazide çok hassas tartan bakkal babasına: “Babacığım, birazcık fazla versen ne olur?” der. Bunun üzerine bakkal: “Çok veren, az da verir; önemli olan ölçüye uygun vermektir.” der. İlişkilerde ölçüye uygun hareket etmek gerekir. Nişangâhta 11’i vurması istenen bir atıcı ustalığını göstermek adına 12’yi vurmuşsa, iyi bir atıcı değildir. 12 vurmakla 10’u vurmak arasında fark yoktur. Her iki atış da hatalıdır. Çocuklarımızı sevgi adına şımartmak, yapması gereken işleri acıma adına onlara yaptırmamak, hak etmedikleri armağanları sunmak yapılan bir iyilik midir? Taş yerinde ağırdır, der atalarımız. Yerini ve niteliğini değiştirir, orijinini bozarsan varlığa haksızlık etmiş olursunuz. Görevimiz, eşyanın orijinini değiştirmek değil, onun taşıdığı özelliklere göre hareket etmektir.

— Buldum, buldum!

— Ne oldu Kertenkele?

— Bazı siyasi partilerin yıllarca uğraştıkları halde niçin bir türlü seçimleri kazanamadıklarını şimdi anladım.

— Kertenkele, senin zeki olduğunu hep söylerdim. Biraz düşünme tembelliğin var. Demokrasilerde seçimi kazanmak için oyların çoğunluğunu almak gerekir. Bizim ülkemiz, mozaik; çoğul yapısı var. Çoğulculuktan uzaklaşanlar, çoğulculuğu görmezden gelenler çoğunluğa ulaşamazlar, seçimleri de kazanamazlar.

— Üstadım, siz de aliterasyon yaparak çok veciz konuştunuz.

— Bir de insanları tanımak lazım. İnsanlar; ateş, su, hava ve toprak olmak üzere dört tabiatlıdır. Bu varlıkların özelliklerini iyi bilirsen, insan tiplerini de daha iyi anlarsın. Mesela, ben senin hava tabiatlı olduğunu biliyorum.

— Üstadım, bana şimdi iltifat mı, hakaret mi ettiniz?

— Gerçeği söyledim. Ne demiştik? Eşyayı yerine koymak lazım.

Temel Prensiplerle Uyum

0

Hayatta emin adımlarla yol alabilmek, hayat girdabı içinde kaybolmadan varlığını devam ettirebilmek ve bu esnada ayakların yere sağlam basmasını sağlayabilmek kişilerin hayata nasıl baktıklarıyla paralel olarak elde edilebilecek kazanımlardır. Sağlam prensipleriniz ve bunları uygulayacak sağlam bir iradeniz varsa hayat sizi değil siz hayatı yönlendirmeye başlarsınız.

Ancak ortama göre değişen bir çizgi izliyorsanız, doğrularınız azalmış veya sınırlarını kaybetmişse, söz konusu duruşu yakalamak mümkün olmaz.

Bunları neden mi vurguluyorum?

Bugün Türkiye’de hakim olmaya başlayan ve kanaatimce hem kısa hem de uzun vadede ciddi problemlere zemin hazırlayan bir yaklaşım bizi endişeye sevk ettiği için.

Bu yaklaşım insanlarımızın, her şartta ve ortamda “doğru, güzel” olan ile yine herkes için “yanlış ve hatalı” olan idraklerinde meydana gelen sapmayı ifade etmektedir. Buna göre temel prensip olarak doğru ve güzel olan, herkesin uyması beklenen prensipler kişilere ve ortama özel olarak uygulamaya tabi tutuluyor, bazı kişilerin bazı menfaatler uğruna bunları ihlal etmesi doğal karşılanabiliyor.

Mesela, “hırsızlığın” her çeşidi herkes için yanlıştır. Ancak bazılarımız, kendi gruplarından olmayanları bu hususta sıkı takip edip eleştirirken, kendi gruplarından kişilerin aynı durumlarını görmezden gelmeye veya mazeret üretmeye çalışmakta hiçbir yanlış görmemektedir.

Eğer sadece bize özel doğrulardan ve yanlışlardan hareket etmeye başlarsak, “evrensel ahlaktan” nasıl bahsedebiliriz?

Hele ki, bahsedilen yanlış, dindar Müslümanlar tarafından, üstelik dini bir mazeret de bulunarak yapılıyorsa, İslam dini gibi evrensel prensipler içeren bir dine uygun yaşamaktan bahsedilebilir mi?

Nitekim İslam dini bireyden ilk etapta şahsi bütünlük ister. Yani söylediği ile yaptığı birbirini tutan, kalbi ve dili ile kendi içinde ve dışarıya olan tutumlarında uyum olan bireylerden oluşan bir toplum hedefler. Bunu hedeflerken de bireylere uyacakları prensipler koyarak onlara yön tayin eder. Yani hakikat anlayışının belirgin olmadığı bir göreceliliğe (rölativizme) bu doğrultuda yer bırakmaz. İnsanların hayatın akışına kapılmalarını değil, bu akışı doğruya yönelik olarak kontrol edebilmelerini temel amaçlardan biri olarak ortaya koyar.

Söz konusu yapısı itibariyle İslam dininde “sana göre, bana göre”den değil “temel kaynakların ne dediğinden” hareketle yola çıkılması da esastır.

Dolayısıyla Müslüman olan bir kişinin kendini rölativist yani göreceli bir yaklaşımla akışa bırakması düşünülemez. O doğrularını her yer ve zamanda yaşamak ve anlatmak durumundadır. Zira hakikat bellidir.

Bu noktadan hareketle sıfatı, konumu ne olursa olsun yapılan yanlış herkes için yanlış, doğru ise herkes için doğrudur. Nitekim ayet-i kerimede: “Sizler Kitab’ı okuyup gerçekleri bildiğiniz halde, insanlara iyiliği emrediyor, kendinizi unutuyor musunuz?” (Bakara 44) buyrularak bahsettiğimiz çifte standardın kapısını da kapamaktadır.

Netice itibariyle, özellikle bir Müslüman olarak, her anlamda tutarlı olmak, inandığınız temel prensipleri şahsiyetsizlik ve adaletsizlik göstermeden yaşamak ve savunmak, ideal insanlardan oluşan bir toplum için atılacak ilk adımdır. Meseleye böyle bakıldığında İslam’ın büyük önem verdiği sosyal bütünleşme de sağlam temellere oturacak, gruplaşma mantığı ile doğru ve yanlışların değerlendirilmesinde görülen yanlış yaklaşım ve tutumlar ortadan kalkacaktır.

Dilerim böyle günler uzak değildir…

Hayat Planlanabilir mi?

0

Aklınızda “Türkiye Cumhurbaşkanının nasıl seçmelidir?” konusu vardır. Bu konuda Türkiye’yi yönetme görevinde olanlar kadar, sorumluluk hisseden vatandaşların da düşünmesi ve fikirlerini paylaşması gerektiği gibi büyük düşünceler içindesinizdir.

Ülkenin daha iyi yönetilmesi için “ortak aklı seferber etmek” üzerine düşüncelerinizi ortaya koymayı, ortak aklın kullanılmasına engelleyen kişilikleri ve unsurları fark ettirmek için çalışmayı planlamışsınızdır.

Ancak çocuğunuzun küçük gibi görünen bir talihsiz kazası sonucu yaşadığı sağlık problemi, bütün bu “büyük ve önemli” zannettiğiniz fikri çabalarınızı gözünüzde değersizleştiriverir. O’nun ameliyatı ve sonrasında yaşayacağı sıkıntıları düşündükçe “olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” sözünün manasını iliklerinizde hissedersiniz.

Bir hafta sonra tatile gitmeyi planlayan yakın dostunuzun hayatında, eşinin ani bir kalp krizi ile kaybedilmesinin yarattığı müthiş boşluğu hisseder ve “yaratıcının büyük planın” karşısındaki “küçük şahsi planların” etkisizliğini ve önemsizliğini iliklerinize kadar hissedersiniz.

Ülkenin, yukarıda bahsettiğim büyük problemleri üzerine kafa yoran sade bir vatandaşsınızdır. Zaman zaman dostlarınızla bu konularda ciddi tartışmalar bile yapmaktasınızdır. Tam bu sırada çeşmenizden akmayan su, bütün diğer konuları önemsiz hale getiriverir. Artık sizin için Cumhurbaşkanın kim olacağı konusunun, sağlık veya temizlik maksadıyla kullanmak istediğiniz bir kova su kadar önemi kalmamıştır.

Önceliklerinizi ve önem sıralamanızı sürekli değiştirmeye zorlayan dış şartlar çoğunlukla sizin kontrolünüzde değildir. Ancak insanoğlunun yeni şartlara uyum sağlamadaki becerisi, önceliklerini değiştirmede gösterdiği esneklik, kendisinde kaderini tayin ediyormuş gibi bir his uyandırabilmektedir.

Zannederim bu aldatıcı hisse kapılmadan “mevcut durum bu ise, ben bundan sonra ne yapmalıyım ki, en az zarar veya en fazla faydayı sağlayabileyim?” şeklindeki bir tepki tarzını seçmek en doğrusudur. Bunu başarabilecek basiret içinde olmak “kendi kaderini tayin etmek” değildir ama bundan sonraki kader seçenekleri arasında tercih hakkını kullanmak demek olsa gerektir.

“Ben hayatımı planlıyorum” diyen kişinin yapabildiği şey, hayatının şu safhasında kaderin önüne koyduğunu düşündüğü yollar arasından birini, daha doğrusu mevcut seçenekler arasında öngörebildikleri arasında bir seçim yapmaktan ibarettir.

Bu bilgiler ışığında yaşadığımız sıkıntılara karşı tepkimizin öncelikle sabır, daha sonra da şükür kavramları perspektifinde olması, hayatı bir eza cefa süreci olmaktan çıkarıp, yaşanılması gereken bir güzellik olarak algılayabilme imkânı verir.

“Yaşanan sıkıntılarla terbiye olmak” veya “çekilen eza ve cefanın olgunlaştırdığı insan olmak” kavramları yerine keşke sıkıntıları çekmeden de olgunlaşabilecek bir akla sahip olabilseydik. Keşke şükür duygusunu, ağır sabır imtihanlarından geçmeden nefsimize hâkim kılabilseydik.

Bunu becerebilen çok az sayıdaki bilge insana toplumun duyduğu gizli ve derin saygının temelinde, nefsin bu olguluğa geçiş sürecinde gösterdiği müthiş direnci hissedebilmesidir diye düşünüyorum.

Yaşadığımız bütün sıkıntıları “bu da geçer ya Hû” tevekkülüyle karşılayıp, yeniden “Cumhurbaşkanı kim olsun” tartışmalarına dönebilecek huzur ve rahatlığına erişebilmeyi diliyorum.

Kocaelilik Ruhu Üzerine

0

Toplumları bir arada tutan en büyük bağ, yaşadığı kente ait olabilme şuurudur. Bu şuuru taşıyan bireylerin yaşadığı şehirler kalkınır, geleceği daha parlak hale gelir. Birlikte, beraberce huzurlu ve mutlu bir şekilde hayatlarını idame ettirirler.

Yaşadığımız kentlere bağlılığımız bu kadar önemliyken, bugün kaç kişi göğsünü gere gere Kocaeliliyiz, İzmitliyiz diyebiliyor?

Birçok sivil toplum kuruluşlarının organizasyonlarına katılmaktayım. Tertip edilen toplantıların tanışma faslında katılımcıların kimisi Türkiye’nin şu ilinden, kimisi bu ilinden, kimisi de o ilinden olduğunu söylemekte, ülkemizin 80 vilayetinden olduğunu vurgulamak gereğini duymaktadırlar. Sıra bana geldiğinde ise birazda hiddetlenerek Kocaeliliyim! Diye haykırma gereği duyuyorum.

Aslında şu soruyu kendimize sormamız gerekiyor. Niye Kocaeliliyim, niye İzmitliyim demekten kaçınıyoruz?

Bu yaşadığımız coğrafya bunu hak etmiyor mu?

Kimsenin atasının, babasının veyahut kendisinin Türkiye’nin başka bir vilayetinden, Balkanlardan, Kafkaslardan, Kocaeli’ne gelip yerleşmelerinin bir sakıncası yoktur. Hatta bu bir kültürel bir zenginliktir. Bu insanları yabancı olarak da görmemeliyiz. Ama bu kente başka bir yerden gelmiş, kentte üç kuşak yaşamış, şehrin sosyal, siyasi birçok alanında rol almış kimselerinde ısrarla Kocaelilik kimliğini reddetmesini de anlamış değilim.

Kocaelilik kimliği bu memlekette yaşayan herkesin çocuklarına bırakacağı en güzel miras olmalı. Çocuklarımıza kent kültürünü verme noktasında aslında hepimiz çaba sarf etmeliyiz. Bu çabayı kent insanı olarak yıllardır veremediğimizden dolayı birçok problemle karşılaştık.

Bölgemize yatırım yapan işadamları İzmit’le kaynaşamadığından dolayı, şehrimizin birçok sosyal meselesinde duyarlı olamadılar. Denizimizi, toprağımızı, havamızı, suyumuzu, sırf sanayi yatırımları için kirlettiler. İşçi istihdamının birçoğunu başka illerden yaptılar.

İzmitlilik ruhu tam gelişmediğinden dolayı, son yıllarda suç oranları yükseldi. Asayişle ilgili problemler her geçen gün artıyor.

Bu ruhu yaşatamadığımızdan dolayı, görüyoruz ki İzmitli esnaf tükeniyor. Mağazamın bulunduğu Ankara caddesinde dükkânlar her geçen gün kapanıyor. En büyük binaları, en geniş iş yerlerini, başka kentlerden gelenler alıyor. İzmit’in yerli aileleri ticaretten çekilip, iş yerlerini kiraya veriyor veya satıyor. Büyük alışveriş merkezleri dört bir tarafımızı sarıyor. Çok yakında Kocaeli’nde Kocaelili esnaf kalmayacak gibi görünüyor.

Yukarıda biraz iç karartan tablo, eğer bir dizi önlemler alınmaz ise her geçen gün daha da çoğalacak gibi görünüyor. Birçok kuruma Kocaelilik bilincini oluşturmak için sorumluluk düşüyor.

Bu yıl sevindirici bir gelişme olarak, Kocaeli Büyükşehir Belediyemiz, İzmit’in kurtuluş günü olan 28 Haziranda “Kocaeli Anadolu Kültürlerinin Buluşma Yeri” adlı etkinlik düzenlemiş, ilimizde ki birçok hemşeri derneği bu organizasyona katılmıştır. Büyükşehir Belediye Başkanımız İbrahim Karaosmanoğlu bu konuyla ilgili “İlimizde pek çok ilden insan var, bunları bir araya getirmek, onları Kocaelilik potasında eritmek büyük bir zenginliktir.” Sözüyle Kocaelilik ruhunun gelişmesine katkısı olacağı kesindir. Etkinlik geleneksel hale getirilmelidir.

100’e yakın hemşeri derneğinin bulunduğu ilimizde, bu dernekleri bir federasyon çatısı altında toplayıp, Kocaelilik ruhu ortaya konulmalıdır.

Bu konuda Kocaeli Valiliği, Kültür Müdürlüğüne de Kocaeli’nde ortak bir kültür oluşturma noktasında büyük sorumluluk düşmektedir.

Sivil Toplum Örgütleri bu ruhu oluşturmak, toplumsal bilinci yaşatmak için paneller, kampanyalar, tertip etmeli; bizi biz yapan değerin Kocaelilik bilinci olacağı vurgulanmalıdır.

Artık “Doğduğum yer, doyduğum yer” söylemi terk edilmeli, “Yaşadığım yer memleketimdir.” Bilinci toplumda yaygınlaşmalıdır. Çocuklarımıza bıkmadan, yorulmadan, bu bilinci aşılamalıyız.

Kocaeli’ni sevenlerin, bu kentte yaşıyor olmaktan keyif alanların, bu kent için çabalayanların, gerçek İzmitlilere, gerçek Kocaelililere ihtiyacı var. Yeter ki bunu sinelerimizde hissedelim.

Anne Baba Eğitimi

0

Günümüz toplumunun en önemli sıkıntılarını oluşturacak olan problem ANNE ve BABA nın çocuk gelişimindeki yetersizliği ya da geriliği.

Çocuk gelişiminin en önemli süreçlerinden birini oluşturan anne baba veya yetişkinler olgusu, anlayışı günümüz toplumunda göz ardı edile gelmektedir.

Bunu aileler olarak aşmak zorundayız. Ana-baba çocuklarını eğitirken, öncelikle gelişim evrelerini bilmeli ve çocuklarının içinde bulunduğu gelişim dönemini tanımalıdırlar. Başka bir deyişle çocuklarını tanıyarak işe başlamalıdırlar.

Anne ve babanın çocuklarına, uygun olan davranışın ya da neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğretebilmeleri için, gerek kendi aralarında, gerekse çocuklarına yönelttikleri davranışlarında dengeli, tutarlı ve kararlı olmaları gerekir. Anne ve babanın güvenli bir çocuğa sahip olmaları için önce kendilerine sonra birbirlerine, ardından da çocuklarına güvenmeleri gerekir. Anne ve babalar çocuklarına çok iyi bir model olmalıdırlar. Ana-baba çocuğundan yaşı ve yeteneklerine uygun isteklerde bulunmalı, çocuğu hayal kırıklığına uğratacak, yaşının üstünde bir beklenti içine girmemelidirler. Çocuğun ilgi ve yeteneği onun yönlendirilmesinde esas alınmalı ana-babanın tutkuları dikkate alınmamalıdır.

Ana-baba, öncelikle çocuğunu bağımsız bir birey olarak kabul eden, ona sevgi ile yaklaşan ve olumlu ilişki kurmaya çalışan kişiler olmalıdırlar. Bilinmelidir ki sevgi temeline dayanan eğitim sağlam ve başarılı bir eğitimdir.

Öğrencilerin okuldaki başarı durumu çeşitli faktörlerden etkilenmektedir. Bu faktörler; bireyden, aileden, okuldan ve çevreden kaynaklanan faktörler olarak sıralanabilir. Biz bu kısımda aileden kaynaklanan faktörleri ele alacağız.

1- Ailelerin çocuklarına ev ortamında ders çalışacak gerekli yeri ve yeterli zamanı vermemeleri;

2- Ailelerin çocuklarına okul ve diğer sosyal ilişkilerinde yeterli ilgi ve desteği göstermemeleri;

3- Ailelerin çocukları üzerindeki beklenti düzeylerinin çok yüksek olması;

4- Öğrenciler ile ailelerinin beklenti ve ilgilerinin farklı olması;

5- Ailelerin çocukları arasında kıyaslama, ayırım yapması; başkaları ile çocuklarını kıyaslaması;

6- Aileler ile çocuklar arasında iletişim kopukluğu olması;

7- Ailelerin çocuklarına sürekli ders çalışmaları için baskı yapması;

8- Ailelerin çocuklarının arkadaşlık ilişkilerine sürekli müdahale etmesi;

9- Ailelerin çocukların en ufak bir hatasını gördüklerinde onları eleştirmeleri;

Olarak belirlenmiştir.

Anne-babaların çocuklarına karşı göstermiş oldukları tutum ve davranışları çocuklarının zararlı madde kullanmaya başlamalarında veya bu tür madde kullanımından uzak durmalarında büyük etkisi vardır.

Çocukların sağlıklı bir kişilik sahibi olmaları en az anne-babalar kadar öğretmenlerin de rolü çok büyüktür.

Toplum olarak bizler aşağıda uygulanan örneği dikkate almamız gerekiyor.

Newsweek dergisinin 10 Mayıs’99 tarihli sayısının kapağındaki soru şuydu. Amerikan toplumuna sorulan bu soru, “ana babaların çocuklarını ne denli tanıdığını” sorguluyordu. Amerika’da yaşanan şiddet olaylarını yaratan çocukların anne babaları, “onların böyle bir şey yapacaklarının akıllarının ucundan geçmediğini” söylemişlerdi. Pek çok anne baba için de durum hemen hemen aynıdır: “Benim çocuğum mu yapmış? Olamaz böyle şey. Benim çocuğum bunu yapmış olamaz.”

Ergenlerin sorunlarının çoğu kez ortaya çıkan bir olayla patlak verdiğini açıklayan araştırmalar, anne babaların önce bir şok yaşadıklarını da belirtiyor. O zaman da yukarıdaki sorunun önemi çok büyük: “Çocuklarınızı tanıyor musunuz? Ne ölçüde tanıyorsunuz? İç dünyalarını biliyor musunuz? Sizinle paylaştığı şeyleri var mı? Çocuğunuzun arkadaşlarıyla neler konuştuğunu merak ediyor musunuz? Çocuğunuzla arkadaş mısınız?

Deprem Burada Biz Neredeyiz

Her yıl Ağustos ayı yaklaştığında depremi hatırlamaya başlarız. Depremi unutturmamak adına eski acıları hatırlatırız. İnsanların yaralarını kaşır dururuz. Duygulu konuşmalar yaparız. Deprem felaketinin bir daha olmaması için temennilerde bulunuruz.

Aslına bakarsanız deprem bir nimettir. Depremi felakete dönüştüren biz insanların ihmali ve ya sahtekârlığıdır.

Verimli ovaların nerde ise tamamı deprem bölgelerindedir. İzmit körfezinin dibindeki çamuru temizlemek için çok uzun yıllar gerekliydi. Deprem ise yarım dakikada temizleyiverdi. Biz yine kirletmeye devam ediyoruz.

Aslında yaratıcımız bizi uyarıyor. Biz ise hala uyarılara kulaklarımızı tıkıyoruz. Sözlerimizle kendimizi kandırıyoruz.

Sorarım size Vilayete ait sivil savunma depolarında, Büyükşehir Belediyesine ait depolarda ne kadar çadır, ne kadar battaniye, ne kadar ısınma aracı, ne kadar mutfak malzemesi, temizlik ve sağlık malzemesi var?

Ve ya böyle bir depoları var mı?

Ben bilmiyorum. Siz biliyor musunuz?

En azından Kızılay’ın İzmit te böyle bir deposu yok. Olası bir felakette İzmit’e yaklaşık 50 klm mesafedeki Maltepe depolarından ikmal yapılacak.

Son zamanlarda ilişikli veya ilişiksiz bir araya gelen bazı sivil toplum örgütleri 17 Ağustosu anma etkinliği yapıyor. Düzenlenen mevlit programları hariç diğerlerinin hiçbir yararı yok. Aksine psikolojik zararları bile var.

17 Ağustosu kullanarak gündeme çıkmayı hesap edenlerde var. Samimi olanların haricinde bu tip istismarcılarda program peşindeler.

Sormamız gereken soru şudur?

Birkaç gün önce 3.9 ile kendini hatırlatan deprem 7 civarında olsa idi ne olurdu?

Eminim ki Kızılay gerekeni yapardı. Marmara deposundan ihtiyaç kadar malzemeyi Kocaeli ye yığardı. Kilitlenen telefon sistemlerine aldırmadan kendi haberleşme sistemlerini kurar, Şehrin komşuları ve Dünya ile haberleşme bağlantısını sağlardı. Kimse çadır, battaniye ve mevsimlik yaşam gereksinimi sıkıntısı çekmezdi. Kızılay geçmişte aldığı yarayı telafi ederdi. Böylece prestiji Kocaeli de tavan yapardı. Bunları Kızılay’ın MAFOM (Marmara Afet Operasyon Merkezi) ne güvenerek söylüyorum.

Şayet Komşumuzda olacak bir depremde Mafom bize malzeme veremezse neler olur diye düşünüyorum. Düşündükçe de İlimizde bir depoya ihtiyacımızın nedenli önemli olduğunu sürekli anlatmaya çalışıyorum.

Bu nedenle AKOM projesini hızlandırmalıyız. AKOM projesi Kızılay’ın projesi değildir. AKOM projesi açılımı ile (Afet Koordinasyon Merkezi) dir. Kocaeli Valiliğinin ve Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin müşterek katkıları ile tüm Kocaeli halkının projesidir. Bu proje içinde Kızılay a da bir depo tahsis edildiğinde Kızılay da içini gerektiği şekilde donatacaktır. Gazetelerde zaman zaman yanlış haberler çıktığından bu sütunda yeri gelmişken bu yanlışı düzeltiyorum. Ben bu projenin önemine yürekten inandığımdan inatla kovalıyorum. Bu proje ye milletvekili ile bakanı ile tüm Kocaeli’deki etkin kişiler ve kurumlar sahip çıkmalıdır. Yeni seçilen temsilcilerimizin el atması gereken konuların en mühimidir. Daha henüz arsa meselesi halledilememiştir. Önümüzde çok yolumuz var.

Deprem konusunda hassasiyetlerimiz vardır. Sık sık gündeme gelen bir İstanbul depreminde 17 Ağustos sıkıntılarını yaşamamak için elimizi çabuk tutmalıyız.

17 Ağustosu bir daha yaşatmamak sözlerle değil, icraatla olur. Doğru yerde doğru yapılar yaparak, donanımlı müesseselerle duruma hızlı müdahale ederek olur. Eğitimle olur. Teorik ve pratik yaparak olur. Afete müdahale edebilecek kurumlarla birlikte tatbikatlar yaparak olur. Bu konularda da çok eksiklerimiz var. Sadece AKOM projesinin gerçekleşmesini beklemek konuyu çözmüyor. Bu proje gerçekleşene kadar yapmamız gerekenler var. Sözlerimin hepsinin altını bir kez daha çiziyorum. Bir an önce eksiklerimizi tamamlamalıyız.

İstemediğimiz an geldiğinde her zamanki gibi günah keçisi aramaya başlarız.

Şuna eminim ki Kızılay günah keçisi olmaz.

Çünkü biz elimizden geleni yapıyoruz. Elimizden gelemeyecek olanları da söylüyoruz. Çözümü için yarışıyoruz. Herkesi uyarıyoruz. Daha fazlası elimizden gelmiyor. Herkesi bu projeye destek olmaya çağırıyorum.

Seçim Yorumu

0

22 Temmuz seçimleri Türkiye tarihi açısından önem arz eden bir seçimdi. Çünkü seçim sonuçları Türkiye’nin geleceğinin yapılandırılması açısından önemliydi. Dolayısıyla bu seçim sonuçlarında Türk toplumunun geldiği nokta açısından sosyolojik olarak da birçok sonuç öne çıkmaktadır.

Kanaatimce bu seçim sonucunun ortaya çıkardığı en önemli sonuç Türk toplumunun önceliklerinin değiştiğidir. Öyle ki geçmişe bakıldığında vatan, bayrak, bölünmezlik gibi Türk devletinin bekası için önem arz eden konularda milletimizde var olan hassasiyetin bugün revizyona uğradığı görülmektedir.

İstikrarın devamı adı altında özellikle dış politikada izlenen yanlış siyaset toplum tarafından da bilinmesine rağmen aynı siyasi partinin, kendilerinin de tahmin etmediği oy çokluğu ile tekrar iktidara gelmesi bana göre milletimizin bilinçaltında mevcut olan bir korkunun tecellisidir.

Nedir bu korku?

Bu korku elde var olan imkanları kaybetme korkusudur.

Sevgili okuyucular, hepimizin bildiği gibi kaybedecek bir şeyi kalmayan insan hayatta korkacak şeyi de kalmayan insandır. Bu formülü topluma uygularsak diyebiliriz ki; toplumun gelir seviyesi düşük olan katmanı daha cesaretli olur. Çünkü kaybedilecek fazla bir şeyi yoktur. Fakat zengin kesim her zaman istikrar ister çünkü kaybedilecek çok şeyi vardır. Bu sebeple gelecekleri açısından sonradan sıkıntı yaratacak olaylar karşısında dahi tepkisiz kalabilirler.

Yukarıdaki değerlendirmelerden yola çıkarak diyebiliriz ki milletimize yol göstermesi gereken kanaat önderleri giderek zenginledikleri ve bunun neticesinde kaybedecekleri arttığı için, ülke geleceği açısından hayati öneme sahip konularda tepkisizleşmektedirler.

Daha da vahimi bu kişiler milletimize model teşkil ettiği için artık milletimizin birinci önceliği de ekonomik kazanç olmaya başlamıştır. İşte seçim sonuçlarının ortaya çıkardığı durumdan kastım budur.

Gerçi tarihimize baktığımız zaman görülecektir ki zaman zaman milletimiz ekonomik getirileri hayatında diğer unsurlara nazaran ön plana almaktadır. Nitekim en eski Türk yazıtlarından Orhun Kitabelerinde “Ey Türk milleti sen rahata, bolluğa çabuk alışırsın!” gibi ifadeler ile bu durumdan bahsedilmektedir.

Ancak yine tarihimize baktığımız zaman görülecektir ki, söz konusu önceliklerin yaygınlaşması ile Türk milletinin parçalanma süreci de başlamaktadır.

Nitekim milletimizin bugün gelmiş olduğu noktanın küresel sermayenin yaratmak istediği “tepkisiz toplum” modeline uygun olması, bu grupların milletimizi yönlendirmesini kolaylaştırmış ve kanaatimce söz konusu sürecin hız kazanmasına yol açmıştır.

Tüm bu tablo neticesinde söylemek gerekir ki, içinde bulunduğumuz sosyal ve ekonomik şartlar bizi tarihimizde 1402 – 1413 yılları arasında yaşanan ve “Fetret Devri” adı verilen döneme yani parçalanmış bir coğrafya ve millete götüreceğe benzemektedir. Bilindiği gibi tarihimizdeki bu ilk fetret devri 11 yıl sürmüş ancak daha sonra toparlanma sağlanabilmiştir.

Fakat bugün durum daha karmaşık gözükmektedir. Zira kanaatimce bu topraklarda yaşanacak ikinci bir fetret devri, milletimize bir daha toparlanma şansı tanımayacaktır.

Umarım bu öngörümde yanılırım! Saygılarımla…

Seçmek ve Seçilmek

0

Seçmek, seçilmek, tercihte bulunmak; gündemimizi işgal ediyor. Demokrasi oyununda büyüklerimiz kendilerini yönetecek, ülkemizi geleceğe hazırlayacak vekillerini, yöneticilerini seçtiler. Öğrencilerimiz ise, yarınlarda kendilerine format kazandıracak meslekler adına OKS ve ÖSS sonuçlarına göre tercihte bulunuyorlar. Nesne olarak bizim kendimiz için seçtiklerimiz, özne olarak tarafımızdan tercih edilenler, seçenler ve seçilenler için hayırlı olsun.

Tercih, bir seçme işidir. Hepimiz günlük hayatta bir şeyler seçeriz. Mesleğimizi seçeriz, eşimizi seçeriz, yolumuzu seçeriz, dostumuzu seçeriz, arabamızı seçeriz, partimizi seçeriz, ortağımızı seçeriz, bizi yönetenleri seçeriz… Seçmek, yaşamın sürekliliğinin gereğidir.

Tercih işleminde, tercihin rengini belirleyen etkenler ile tercihteki isabet iki önemli unsur. Tercihteki isabetimizi tercihten önce ve tercih sırasında bilemeyiz, sonucu beklemek gerekir. Bu da bir süreçtir. Tercihteki etkenler, tercihin sonucunda belirleyici olsa da sosyal olayların çoklu nedenlere bağlı değişkenlik özelliği buna izin vermez. Dünya görüşümüz, çevresel faktörler, genlerimizdeki kodlamalar; tercihlerimizde belirleyici olmaktadır. Bir siyasi partiyi, bir işi, bir eşi, bir ortağı niçin diğerine tercih ederiz? Tercihte baskın öğe hangisidir? Son seçimler öncesinde, iş dünyasından bir grup yöneticinin iktidara gelmesini arzuladıkları bir siyasi partiye oy vermemeyi düşündükleri, yabancı ajanslar aracılığıyla Türk medyasına yansımıştı. Demek ki, tercihte en belirleyici öğe, zihniyet.

Seçme sırasında, “Ne yardan ne yerden vazgeçebilirim.” anlayışıyla ikilemde kaldığımız durumlar da olabiliyor. Bu durum, kişilerde bunalım yaratabiliyor. Okul ve meslek tercihinde zorlanan öğrencilerimizi anlayabiliyorum. Şu kısa dönemde, sınava hazırlık sürecindeki kadar yıpranıyorlar. Ne yapsalar olmuyor, olmasın denenler oluyor. Bu durumlarda, isabetli bir tercih için, sağlıklı bir ruh haline, işini bilen rehberlere, çocuğunu önemseyen anne ve babalara ihtiyaç var. Bütün bileşenlerin bir araya gelerek yaptıkları istişare ile isabete en yakın sonuca ulaşılabilir. Ancak isabet kavramının da izafi olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Kişi; sevdiği bir partiyi, işi, eşi, ortağı seçmişse ya da daha sonrası için, seçtiği parti, iş, eş, ortak nedeni ile mutluysa, seçtikleri onu bulunduğu mekândan alıp yüceltmiş, ona yaşama sevinci vermiş, onun ufkunu açabilmişse, güzelliklere ulaştırmış, yaşama sevinci vermişse, seçtiklerinde isabet kaydetmiş demektir.

Seçen kişi, seçim öncesi seçeceği kişi ya da durumla ilgili fizibilitesini ve istişaresini yaparsa, sorumluluğunu yerine getirmiş olur. O, samimi duygularla, kalbini bozmadan sonucu bekleyecektir. Sorumluluk artık, seçilenindir. Seçilmek, birileri tarafından, bir nedenle, birilerine göre ayrıcalıklı kılınmaktır. Ayrıcalıklı kılınmak, hem onurdur hem kişiye sorumluluk getirir. Kişiler sizi, kendilerine niçin eş, yönetici, ortak seçmişlerdir? Bunun ağırlığı, seçilen tarafından bilinmek durumundadır. Seçen kişi de bu sorumluluğu bileni seçmelidir. Hz. Ömer’in “Fırat kenarında çalınan bir koyunun vebali bana aittir.” demesi ne kadar büyük sorumluluk örneğidir. Seçilen yöneticilerin, eşlerin, ortakların sorumluluğu, bu anlamda seçenlerden daha büyüktür. Kum saati o andan itibaren seçilenler aleyhine akmaktadır. Seçen de seçtiği işin, eşin, ortağın takipçisi olacaktır. Denetlemek seçenin hem hakkıdır hem görevidir. Seçilmenin, bu süreçte yanlışlığı anlaşılırsa, seçenler seçtiklerinden vazgeçme hakkına da sahiptir. Bu da istenen bir durum değildir, pahalı bir öğrenimdir.

Hayrı da şerri de Allah yaratmıştır, bunlar ona aittir. Buna şüphemiz yok. Bu inanç, bize büyük rahatlık veriyor. Neyin hayır, neyin şer olduğunu bilme yeteneğinden yoksunuz. Üzerimize düşen görev, bir seçen olarak, tercihlerimizde “Daima iyiye, güzele, doğruya” ilkesiyle hareket etmek, “İnsanların en hayırlısı, en faydalı olandır.” inancından uzaklaşmamak olmalıdır. Bunun dışında gerçekleşebilecek istenmeyen sonuçlardan sorumlu değiliz. Seçilen olarak da, bizi seçenlerin güvenine sürekli layık olabilmek, onların beklentilerine meşruiyet içersinde cevap verebilmek, adaleti, emniyeti, huzuru sağlamak, refahı yükseltmek, olmalıdır.

Bir seçimde özne de nesne de olabilirsiniz. Ne olursanız olun, niyetiniz iyiyse, elde edeceğiniz fayda da, göreceğiniz zarar da aynı değerdedir; ortada sorun yoktur. Herkese kolay gelsin!