32.7 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1304

Sevgi Dolu Günler

Mübarek Ramazan’ı tamamlayıp bayrama kavuşmanın heyecanını yaşıyoruz. İlahi bir görevi yerine getiren insanlarımızın Yaradan’ına gösterdiği sadakatin bir tezahürü olan ramazan ibadetlerinden sonra yapılacak bayram herkesin meşrebine göre kutlanıyor. Bazılarımıza göre ilahi bir kutlama, bazılarımıza göre tatil veya dinlenme günleri oluyor.

Bayramın asıl fonksiyonu toplumu kaynaştırmaktır. Küçükler büyüklerin ellerinden öper. Akraba ve dostlar ziyaret edilir. Bayramlaşmalar olur, ikramlar yapılır. O eski samimiyetin azaldığı günümüzde bayramlaşmalar azalıyor, hatta bayramlaşmalar telefonla yapılırken şimdi internet üzerinden yapılmaya başlandı. Bayramlaşmalar aslında üzüntülerin, sevinçlerin paylaşıldığının göstergesi olan önemli günlerdir. İnsanlığın mutluluğunun en önemli kaynağı sevgidir. Sevginin olmadığı yerlerde huzur olmaz. Gerçek sevginin önemini anlatan bir hikayede bakın ne anlatılıyor.

Birgün sormuşlar ermişlerden birine; sevgisizlerle sevgiyi yaşayanlar arasında ne fark vardır?

Bakın göstereyim demiş ermiş; Önce sevgiyi dilden gönüllerine indirememiş yani sevgisizleri çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş. Arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar dağıtılmış. Ermiş, “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir şart koşmuş. “Peki” demişler. İçmeye teşebbüs etmişler fakat o da ne! Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü yerlere döküp, saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, “Sevgiyi gerçekten bilen ve yaşayanları çağıralım sofraya” Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen, ışık saçan insanlar gelmiş oturmuş sofraya. Bu defa “buyurun” denilince her biri uzun saplı kaşığını çorbaya daldırıp karşısındaki arkadaşına uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

İşte demiş ermiş, “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim arkadaşını düşünür, doyurursa O arkadaşı tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz hayat pazarında daima sevgiyi paylaşanlar kazanacaktır.

Sevgi dolu günler dileğiyle… Bayramınız kutlu olsun.

Aydınlar Ocağı’nda Bayramlaşma ve Süzgecimden Geçenler

Aydınlar Ocağı’nın bayramlaşma davetini görünce oldukça heyecanlandım. Mecburi hizmet, uzmanlık sınavı derken epeyce bir zamandır etkinliklere katılamamıştım. Uzun bir aradan sonra bayramlaşma vesilesiyle tanıdıklarla görüşme fırsatı bulacaktım.

Bayramlaşma programı bu bayram için Seka Park’ta Palmiye Kefe’deydi. Belirlenen saatten biraz geç, ama program başlamadan hemen önce kafede olmayı başardık. Konuklar için hazırlanan koltukların neredeyse tamamı dolmuştu, ancak en arkada yer bulabildik. Daha önce katıldığım bayramlaşma toplantılarına nazaran daha kalabalıktı. Ahsen Okyar Bey açılış konuşmasını yaparken boş kalan yerler de tamamen doldu. Program devam ettikçe katılım da devam etti. Programın sonuna doğru artık en arka sıra da biz değildik.

Açılış konuşmasının ardından Ahsen Bey mikrofonu konuklara uzatmaya başladı.

Önce, topluma en çok hitap edenlerle başladı, vaizler, üniversite hocaları, eğitimciler… Toplumun önünde konuşmaya alışık olmaları dolayısıyla, konuşacak konu sıkıntısı çekmediler haliyle, her biri kendine göre zenginleştirdi konuyu. Derken, sıra bu sefer hitap etmeyi sevenlere geldi; ilimizin siyasetçilerine… Konuşanlar siyasetçiler olunca mikrofon daha seyrek el değiştirir oldu, konuşacak çok şey vardı fakat zaman sınırlıydı. Hedeflenen konulara vakit elverdiğince geniş değinildikten sonra bayramlaşmaya ayrılan zaman da tükenmişti artık. Bayramlaşma alışıldığı şekliyle Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Hakkı Turabi, Dr. M. Şefik Postalcıoğlu, Kimya Yüksek Mühendisi Ruhittin Sönmez ve Ramazan umresinden yeni dönen Tarihçi-İşadamı Hasan Ayaz Bey’in seslendirdikleri ilahilerle son buldu.

Süzgeçten Geçenler:

Oturma düzeninden dolayı bayramlaşmanın samimi havası mekana dağılmakta zorlandı.  İkram edilen çayın sıcaklığı ve lokumun lezzetine rağmen, bayramlaşma bitip misafirler koltukların esaretinden kurtuluncaya dek panel ciddiyeti hakimiyetini sürdürmekte ısrarcı oldu.

Konuşmaların içeriği gündemle de ilgiliydi. Ama toplanma sebebi bayram olunca konu illaki bayrama da uğruyordu; geçmiş bayrama kavuşmuş olmanın sevinci ve şükrüyle başlayan konuşma, gelişme bölümünde eski bayramlara özlem ve ne yazık ki yozlaşma hastalığından nasibini alan bayram ziyaretlerine ve sanal bayram kutlamalarına uğruyor, gelecek bayramlara hep beraber ulaşmak duasıyla sona eriyordu. Bu mealdeki konuşmaların en tesirlisi bana göre İl Milli Eğitim Müdürü Nevzat İspirli’nin yaptığı konuşmaydı. Kısa, öz ama vurgularıyla oldukça etkiliydi…

Bayramlaşma vesilesiyle üniversitede benim de dersime girmiş olan Yrd. Doç. Dr. Bekir Günay hocayı yıllar sonra tekrar görme fırsatı buldum. Bundan önce en son Türk Dünyası Sosyologları Kurultayında karşılaşmıştım. Kendisinden duyduk ki ilki Kartepe’de düzenlenen Kurultayın ikincisi de Bişkek’te düzenlenmiş. Türk Dünyası ve Asya ülkeleri için önemi büyük olan böyle bir organizasyonun devamının gelmesine ve bu kıymetli işin tohumunun İzmit’te atılmış olması dolayısıyla çok sevindim.

Kartepe Belediye Başkanın Şükrü Karabalık Bey kendisinin de mensubu olduğu Çepni boyuyla ilgili bir kitap hazırlatmış. Konuşması sırasında Çepni boyunun 800 yıllık tarihine, Türk tarihindeki önemine ve tarihleri boyunca gösterdikleri yararlıklara, Çepni boyuna mensup ailelerin bugünün Türkiye’sinde hangi coğrafyalara yayıldıklarına da değindi. Öğrendim ki Çepni cesaretli Türk demekmiş…

Bu akşam Farabi ve İbn-i Sina’da konuşmacılar vasıtasıyla iki defa toplantıya misafir oldular. Yüzlerce yıllık zamanı mekânı aşıp bu yüzyıla gelmek kolay iş değil, -toplantıya katılımları ilimleri bahsiyle olmasa da- onları bugüne taşıyan, konuşulur kılan sır, elbette ki ilimleri idi. Ben de sözümü daha fazla uzatmadan bu akşam Farabi’den öğrendiğim bir sözle yazımı noktalamak istiyorum:

Farabi’ye, uzun konuşana ne yapmak gerekir? Diye sormuşlar şöyle cevap vermiş:
Kısa dinlemek gerekir. 

Türkiye’nin Büyük Çatısı (5)

Toplumsal problemler sadece sosyolojik, ekonomik ve siyaset kavramları ile çözülemez. Bu yaklaşımların yeterli olmadığı bütün dünyada da gözlenmiştir. Özellikle terörizm ve terörist ilişkisi etnik kimliklere dayalı olaylar Politik Psikoloji’nin alanına girmektedir.

Politik Psikoloji büyük grupların, kitlelerin ve ulusların birbirleriyle olan ilişkilerini ele alarak bu ilişkilerde rol oynayan psikolojik etmenleri değerlendirmektedir. Ayrıca Büyük grupları, onların liderlerini ve liderler arası ilişkileri psikolojik boyutu ile inceler. (Politik Psikoloji Derneği PPD www.ppd.org.tr).

Politik psikolojinin sorunlara yaklaşım yöntemi eklektik ve entegratif anlayışla derinlik(analatik) psikolojilerinin temeline dayanmaktadır.(PPD)

Türkiye’nin Büyük Çatısı ve Ortak Aidiyet” başlıklı çalıştaya Politik Psikoloji disiplininin kurucularından ve dünyadaki en önemli temsilcilerinden Prof. Vamık Volkan onur konuğu olarak katıldı. Dünya çapında bir psikiyatrist olan ve politik psikoloji disiplininin temellerini atan Vamık Volkan Politik Psikolojik olarak olaylara yaklaştı. Önemli gördüğüm için sözlerininin tamamını aktarmaya çalışacağım.

“… Toplumlardaki çatışmalar psikoloji nedeniyle ortaya çıkmaz. Ekonomik, politik veya başka nedenlerden dolayı olabilir. Bu gerçek süreçler nedeniyle problemler ortaya çıkar. Ondan sonra psikoloji bunlara bulaşır. Bir örnekle anlatayım: Benim bir arkadaşım vardı, kendisi Amerikan büyükelçisiydi. Bu kişi, Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal ettiği zaman 7 ay orada kalmıştı. O diyor ki diplomasi basketbola benzer. Bu oyunda takımlar karşılıklı basketler atıyor ve sonunda biri kazanıyor; diğeri de biraz atıyor ama daha çok atan kazanıyor. Düşünün ki bir fıçı zeytinyağını basketbol sahasına dökelim. O zaman basketbol oyunu karman çorman olur. Psikoloji bazen işe karışıyor ve toplumsal konuşmaları, planları bozuyor. İşte bizim işimiz o zeytinyağını silmektir. Ben şimdi bu zeytinyağından söz edeceğim.

Konumuz büyük grup kimliği. Kimlik demek öznel bir sezgiye sahip olmanız demektir. Mesela sizin karşınızdaki kişiye göre durumunuz değişiyor, ama siz sonuçta aynı kalıyorsunuz. İşte büyük grupların da bir kimliği var. Milyonlarca insan aynı şeyi hissediyor. Bu kişiler normalde birbirlerini görmüyorlar bile. Kendilerine bir isim veriyorlar, mesela biz Türk’üz, biz Kürt’üz, biz Polonyalıyız diyorlar. Etnik, dini, milli gruplar ve bazen de politik-ideolojik gruplar vardır. Bunlar insanda çocukluktan itibaren gelişen şeylerdir. Doğduğumuz zaman her şeye uyarız; ailemiz ve çevremizin etkisi altında bir büyük grup kimliğini alırız.

Yani biz bir çadıra giriyoruz; bu çadırın önemi tarihe ve doğduğumuz yere bağlıdır. Mesela eğer Haydarabad’da doğmuşsanız o zaman dine göre bir durumunuz olur. Mesela Kıbrıs’ta doğmuşsanız dinle alakası olmaz durumunuzun, tamamen milli olur; ya Türk’sünüz ya da Rum’sunuz. Ülkede büyük bir grup kimliği var ve bunların bence en önemlisi etnik kimliktir. Çünkü etnik kimliğin bir tarihi var ve bu insanları birbirine bağlayan birşeydir. Biz bu kimliğe bir ad veriyoruz ve buna narsisistik bir yatırım yapıyoruz. Mesela biz herkesten farklıyız ve daha iyiyiz gibi bir şey söylüyoruz.

Bakın aslında narsizmin kendisi fena bir şey değildir. Yani insanın kendisine sevgisi olmazsa bir şey de yapamaz. Bir liderin yeterince narsizmi olmazsa o iyi bir lider değildir. Böylece gruplarda da narsizm temelinde bir yatırım yapıyoruz. İnsanlarda ve kimlikte bazen abartılmış narsizm görülür. Büyük gruplarda da aynı şeyleri görüyoruz. Mesela Sovyetler çöktükten sonra Ruslar’da abartılmış bir narsizm ortaya çıktı. Siz de Osmanlı çöktükten sonra abartılmış bir narsizm ortaya çıktı mı çıkmadı mı bir düşünün bakalım. Mesela bir Türk dünyaya bedel lafı burada abartılmış bir narsizm örneğidir. Bu o zaman iyi miydi yoksa fena mıydı? Herşeyi tarihe göre anlamamız lazım. Bir imparatorluk çöküyor, beş milyon insan ölüyor, ama karizmatik bir lider çıkıyor, toplum toparlanıyor. Demek ki bu iyi bir şey.

Yani özgüven vermek için bu şekilde bir süreç ortaya çıktı. Zaman geçtikçe gerçeği görmeye başladık ama. Batılıydık ama 2. derece. İşte o zaman da içimizde bir aşağılanma duygusu oluşmaya başladı. Bazı toplumlar için yapılan ilmi deneyler ve çalışmalar var. Mesela bu odadaki herkesi alalım ve size bir isim verelim: Ekopolitik Grubu. Ve Tarık’a grubun başı olma görevi veriyoruz. Tarık göreve başlıyor. Sonra görevi durduruyor ve lideri grubun içinden çıkarıyorum. O zaman bir deney yapıyoruz. Bu grupta lider yoksa iki tür olay ortaya çıkar. Birisi ‘narsisistik’ olaydır, diğeri de ‘paranoid’ olaydır. Birincisinde yeni bir lider bulursunuz; ortaya çıkan karmaşadan o liderin sizi kurtaracağına inanıyorsunuz. Veya paranoid bir durum ortaya çıkıyor; ortak düşmana karşı birleşelim fikrine sarılıyorsunuz. Elbette buradaki sınırlı sayıdaki insan için bu deneyi yapmak mümkün, ama mesela bir milyon insan için nasıl yapacaksınız? Biz bunun için de bazı yollar bulduk. Ben mesela 30 senedir bazı düşman grupları biraraya getirmek suretiyle çalışmalara devam ediyorum. Bunlar tabi yıllar süren süreçler. Mesela İsrailliler ile Araplar, Ruslar ile Amerikalılar, Hırvatlar ile Boşnaklar gibi. Bu adamlar diyelim üç ayda bir biraraya geldiklerinde konuşurken kendi gruplarının sözcüsü oluyorlar. O zaman büyük grup hakkında bir fikriniz oluyor. Veya göçmenleri dinleyin, aslında onlar da sadece kendilerinden değil ‘biz’den bahsediyorlar.

Ben yaklaşık on yıl kadar Başkan Jimmy Carter ile çalıştım ve birçok dünya lideriyle görüştüm. Mesela Yaser Arafat ile Gorbaçov ile veya başka insanlarla konuştum. Toplumda bir kriz olduğunda ve siz o toplumun liderleriyle konuştuğunuzda yine o toplumun büyük grup kimliğine ilişkin bir şeyler duyuyorsunuz. Bu şekilde yavaş yavaş ‘büyük grup psikolojisi’ diye bir şey geliştirmeye başladık. Bu büyük gruplarda kişilerde olduğu gibi gerilmeler oluyor. Hatta büyük gruplarda gerilmeler daha sık oluyor. Bence büyük gruplar daima gerilim içinde. Şahıslarda bunları aşacak psikoloji olabiliyor; ama toplumda bunlar da olmuyor. Türkiye’de gerilim var mı diye sorarsak benim dinlediklerimden anladığım evet var. Peki ne demek bu gerilim? Ben bunun işaretlerinden bazılarını sayacağım.

Türkiye’ye yansımalarını da sizden öğrenmek istiyorum.

Birincisi, bir travma olduktan sonra halk bir lider etrafında birleşiyor. Hatırlayın 11 Eylül’den sonra Bush’un bile aldığı destek oranı %90’lara çıkmıştı. Peki ne oluyor bu süreçte? Eğer lider gerçek ilefantaziyi ayıramazsa yeni bir süreç başlar. Bush ayıramadı. O zaman da toplumda bir ayrılık oluşuyor.Ya bu taraftasın ya da öbür tarafta. Bence Türkiye’de de toplumda büyük ayrımlar var. Bu süreçlerde dünyanın her yerinde “Biz kimiz?” suali ortaya çıkıyor. Bu sualle birlikte büyük gruplar değil de küçük etnik gruplar moda olmaya başladı. Aynı zamanda bu biz kimiz sorusu dine de karıştı. Tabi burada Amerika Sovyetler arasındaki yeşil kuşak sürecinin de etkisi çok oldu. Bu durum Türkiye’yi de etkiledi. Böylece biz kimiz sorusu etnik olmakla birlikte dini etkileri de taşıdı. Ortalık daha da karıştı. Türkiye’yebaktığınız zaman da hem dini hem de etnik parçalanmayı görüyorsunuz. Bunun yanında toplumda ilkel mekanizmalar gelişiyor. Bunlar ‘içe alma’ ve ‘dışarı vurma’ mekanizmalarıdır. Birçok şeyi içimize alırken fena bulduğumuz şeyleri ise dışarı tükürürüz. Ancak insan geliştikçe bu gibi mekanizmalar daha aşağı iner. Eğer bu gerilim toplumda olursa toplumda şizofreni gibi bir durum ortaya çıkıyor. İşte o zaman ‘körü körüne inanç’ ortaya çıkıyor. İnsanlar o zaman liderin verdiği her propagandayı yiyor. Belki şahıs olarak düşünebiliyorsunuz, ama grup olarak verilen herşeyi yiyorsunuz. İkincisi bunun yanında bir de paranoid reaksiyon veriyorsunuz toplum olarak. Mesela Arnavutluk’ta Enver Hoca vardı ve orada 7500 bunker vardı, havaalanında indiğiniz zaman görüyordunuz. Türkiye’de bu iki reaksiyonun nasıl olduğunu tartışmamız lazım.

Bu süreçte magical thought (sihirli düşünme) ortaya çıkıyor, tabi bunun da türleri var. Bununla birlikte bir de abartılmış fundamental din ortaya çıkıyor. Burada Amerika’daki din anlayışından bahsedeyim; oradaki din Avrupa’dakinden çok farklıdır. Avrupa çok uzun zamandır Hıristiyan olduğu için yavaş yavaş onu kültürel bir Hıristiyanlığa çevirmişlerdir. Ama Amerika’da böyle değildir. Her büyük grubun bir doğuşu vardır ve ona göre de bir psikolojisi vardır. Mesela Amerika sentetik bir ülkedir ve dini olarak ve de ırkçılıkla doğmuştur. Amerika’nın %5’i abartılmış dini olan insanlardır. Ondan sonra hudut problemleri ortaya çıkıyor. Her milletin kanuni hudutları var ve bu genelde kolaydır. Bir de psikolojik hudutlar var. Mesela türban meselesi bir hudut meselesidir.

Yani biz kimiz ve buradaki hudut bizim kim olduğumuzu belirtiyor diyorsunuz. Ayrıca insanlarda confusion(karışıklık,bozulma,düzensizlik) da artıyor. Mesela birinin ailesinin bir parçasının kimliği farklı, diğerinin farklı oluyor; o zaman da confusion ortaya çıkıyor. Düşünün ki ülkemizde Türkler’le Kürtler evleniyorlar, onların çocukları nasıl hissediyorlar, bunu da konuşmak lazım. Toplumlarda gerileme oldu mu tarihin imgesi ortaya çıkıyor. Biz insan olarak gerileme hissettiğimizde evimize gidip eskiden kalmış olan kimi şeyler ararız ve onunla bir çıkış yolu buluruz. Büyük gruplardan bahsediyorsak o zaman belki de milyonlarca insanın paylaştığı bir sosyal, politik süreçten bahsediyoruz demektir. İşte büyük gruplarda bir gerileme olduğu zaman onlar da tarihlerine dönüyorlar. Bugün Türkiye’de Ergenekon var, sanki başlangıcımızın uzantısı. Bununla birlikte gündeme seçilmiş travmalar gidiyor. Kişisel olarak travma yaşadığımızda çocukluğumuza döneriz; toplum olarak travma yaşadığımızda ise tarihimize döneriz. Her büyük grubun yaşadığı trajediler vardır. Öyle şeyler oluyor ki siz yaşıyorsunuz ama akrabalarınız belki aileniz ölüyor ve sizde bir kabahatlik duygusu doğuyor, yaşama kabahati. Ve bu süreçleri yaşarken de düşmana assertive davranamıyorsunuz.

Mesela Gazze’de insanlar İsrail askerine bir şey yapamıyor ama yapmak istiyor; onun için herkes cebinde bir taş taşıyor ve bir İsrail askeri gördüğü zaman cebindeki taşa dokunup kendisini büyük grup kimliğinin bir parçası olarak hissediyor. Mesela Kıbrıslı Türkler esaret altında yaşarken bir sürü kafes alıp içlerine kuşlar koyup, esaret altında olanın kendileri değil kuşlar olduğunu söyleyerek o zor günleri geçirdiler. Yani yas tutamıyorsunuz. Toplumsal olarak hepinizin yaşadığı bir olay var ve o olayın imajı sizin kimliğinizin bir markası oluyor. Yani yasını tutamadığınız süreçleri nesilden nesile aktarıyorsunuz, onlara aktardığınız ödevlerin hepsi o olayla ilgili. O olaydan sonra doğanların normalde o olay hakkında bir fikirleri yok; ama onlara verilen ödevler onları da birbirine bağlıyor. Ve o olayın ismi bir damga gibi onların kimliğine vuruluyor. Toplumda bir gerileme oldu mu bu olay tekrar alevleniyor. İşte eski olaylarla ilgili duygular alevlendiğinde bugünkü çatışmalardan kaynaklanan duygular da alevleniyor ve bunlar birbiriyle birleşiyor. Biz buna ‘zaman çökmesi’ diyoruz. Zaman çökmesini ayırmadan bu işi yapamayız.

Bir de hak edilme ideolojileri (entitlement) ortaya çıkıyor. Felaketlerden sonra bir ideoloji ortaya çıkıyor. İnsanlar diyor ki, gelecekte birgün benden alınan şeyi geri alacağım, bu benim hakkım. Mesela Yunanlılar’ın ideolojisi var ya, Megali İdea. Bu tür şeyle çok kötü sonuçlar doğurabilir. Bunun yanında bir de arınma, arındırma veya saflaştırma (purification) ortaya çıkar. Mesela yeni Türkiye doğduğunda bir saflaşma ve saflaştırma süreci ortaya çıktı. Fes yerine şapka kravat takmaya başladık; eski harfler yerine yeni harfler aldık vb. Bunlar arındırma süreciydi. Bana göre Türkiye’de şu anda yeni bir arındırma var ve bu yeni arındırma eski arındırmayı ortadan kaldırıyor. Bu doğru mu değil mi size soruyorum. Bu çok kötü bir şey. Bir de ırkçılık meselesi var ki bu parçalanma devam ettikçe ben ırkçılığın ortaya çıkmasından korkuyorum. O çıktı mı mahvoluruz. Sual bunu nasıl önleyeceğimizle ilgilidir.

En son olarak da liderlerin şahsiyetlerinden bahsetmek istiyorum. Bir ülkede gerileme oldu mu liderin şahsiyeti çok önem kazanır. Bakın Amerika’da 8 yıllık başkanlığı süresince tüm dünya sıkıntı çekti; paranoid ve narsisistik karışımı bir psikolojiyle bu oldu. Şimdi ise Amerika’da bir mucize oldu, bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini henüz bilmiyoruz. Eğer gerçekleşirse Türkiye’ye de yansıyacaktır, ona göre hazırlanmak lazım. Sevdiğimiz şekildeki demokrasi tekrar dünyaya gelebilir. Liderin şahsiyeti gerilime giren toplumdaki süreçleri ya alevlendirir ya da onarır…”

Bir fıçı zeytinyağı dökülmüş bizim bu zeytinyağlarını kimlerin dökdüğünü iyi öğrenmemiz gerekir. Ayrıca derhal sağa sola bakmadan sahadan bu zeytin yağını silmemiz gerekir ki kimsenin burnu kanamadan bu sahada güzel seviyeli basketbol oynansın ve seyredilsin..Sahaya zeytinyağı dökülmemesi konusunda uyanık olup gerekli tedbirleri tüm toplum olarak almalıyız.

Milletçe El Ele Vermek

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından yayımlanan Türk Dünyası Tarih Dergisi’ni okuma alışkanlığı olan herkese tavsiye ederiz. Bu değerli Dergi önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Nitekim, Eylül 2009 Sayısında ismi üzerinde maksatlı tartışma yaratılan Selahattin Eyyübi’nin Türklüğü ele alınmaktadır. Aynı sayıda Avşarların Torun Oymağı da araştırılmıştır (0212 51 10 06).

Batı’yı iyi tanımak gerekiyor. Belçika’da fiziki şiddet görerek öldüğü ileri sürülen Türk mahkûm Mikail Tekin‘in durumunu incelemek üzere cezaevini ziyaret etmek isteyen TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Heyeti’ne izin verilmemiştir. Cezaevinde veya nezarette fiziki şiddet görerek öldürülen Türklerden sadece birisidir rahmetli Mikail Tekin.  Kendi ülkesini zor duruma düşürmek için ellerinden geleni yapan malûm sözde insan hakları koruyucusu çevreler, bu konuda ses bile çıkarmadılar. Çünkü; onların asıl sorunu kendi ülkeleri ile kavgalı olmaktır.

Geçenlerde bir haber dikkatimi çekti. CIA’de başkanlık yapanlar bir araya gelmişler ve Obama’dan işkence soruşturmalarına ara verilmesi için talepte bulunmuşlar. ABD işgal ettiği her yerde sivil halka bile işkence uygulamaktadır. Habere göre, bu soruşturmalar CIA’nin ve ABD’nin itibarını kırıyormuş. Haberi dinleyince Şemdinli’de malûm olaydan kısa bir süre sonra suçlanan kamu görevlileri aklıma geldi. Üstelik bu suçlama icranın başı olan Başbakan tarafından yapılmıştı. Olaydan çok kısa bir süre sonra da Roj TV yayına geçmişti.

Bayramda Urfa’da bir camide Kürtçe hutbe  okunduğu basında yer aldı. Vatandaşın Türkçe ile sorununun olmadığı TRT’nin Güneydoğu’da 1992, 1994, 1998 ve 2000 yıllarında yaptırdığı araştırmada ortaya çıkmıştı.  Kürtçe hutbe, egemenlik haklarını paylaşmaya dönük maksatlı bir teşebbüstür. Türkiye’ye karşı Kürtçe bir malzeme olarak kullanılmaktadır. Bu ve bu gibi olaylara fırsat verenler de maalesef sandıktan çıkıp ülkeyi yönetmekte olanlardır.  Bu da aslında demokrasiyi yıpratmaktadır. Ülkenin ve kendini Türk olarak hissedenlerin Kürtle ve değişik mahalli dillerle bugüne kadar bir sorunu olmadı. Ancak, bundan sonra herhalde olması isteniyor ve ısrarla tahrik ediliyor. Ondan sonra da  “milletçe el ele vermemiz gerektiği” söyleniyor. Siz toplumu böyle ayrıştırırsanız “Türkiye’de başkaları da var. Türkiye sadece Türklerin değil” ve benzeri yanlış ve talihsiz beyanlarda bulunursanız; Türk Milleti nasıl el ele verecek.

Ülkeyi yönetenlerin Mehmet Akif’i ve II. Abdülhamit‘i tekrar gözden geçirmeleri ve ders almaları gerekiyor. Osmanlı’nın son dönemlerinde İşkodra‘da hutbenin nasıl okunacağı ihtilafı çıkar. Bazıları Türkçe, bazıları ise; Arnavutça okunmasını isterler. Konu alevlenir ve çatışmaya dönüşecek noktaya gelir. Soruna II. Abdülhamit müdahale eder. Hutbenin resmiyetle ilgili bir yönü olduğunu belirtir ve Türkçe okunmasını ister.

Aslında eğitim dili devletin dilidir. Mahalli dillerin öğrenilmesine bir engel yoktur ama; öğrenme ile eğitim farklı olduğundan eğitim dili devletin dili ile olur. O da bir dünya dili olan Türkçe’dir. Eğitim dili gibi para basma, vergi toplama, yargı hakkı ve yargı dili, yasa yapma ve uygulama, ordu kurma bir ülkenin egemenlik hakları ile ilgilidir. Ciddi hiçbir devlet bu haklardan hiçbirini devretmek için adam aramaz ve kimse ile paylaşmaz. Ancak, bugün Türkiye’de demokratikleşme adı altında oynanan orta oyununda milli ve üniter yapının federal yapıya dönüştürülmesi ve egemenliği paylaştırılması yönünde eğilimler vardır. Bunlar anayasaya aykırı olduğu gibi; Türkiye Cumhuriyet’ini kuran, milli mücadeleyi gerçekleştiren milli iradeye de aykırıdır. Terör örgütünün isteklerinin önemli bir bölümü, önce Kürt açılımı daha sonra da demokratik açılım adını alan ve hafifletilen bir süreçte gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Şimdi de korucular ile uğraşılmakta,  silahlarını teslim etmeleri gündeme gelmektedir. Artı ve eksileri ile koruculuk sistemi terörle mücadelede ve istihbarat toplamada önemli görevler yerine getirmiştir. Her halde, bundan böyle terörle mücadelede kararlılık sürdürülmeyecektir ki; bu ve benzeri işi sulandırıcı, önleyici engeller ortaya çıkarılmaktadır. “Terörist başının yol haritası da değerlendirilebilir” diyen bir anlayıştan hayırlı bir iş beklenemez. Kürtçe bilmeyen Kürtlükle ilgisi olmayan terörist başının bir broşürde şu ifadesi dikkat çekicidir: “Ben Kürt Halkının mücadelesini bir Kürt olduğum için değil; bir sosyalist olduğum için giriştim” (Öcalan ve Y. Küçük, Kürt Bahçesinde Söyleşi, Anakara 1993, sh. 37). Bir dönem hızlı sosyalist olup da bugün dönenlerin önemli bir bölümü Kürt olmadan Kürtçülük yapmaktadırlar.

Eğitimsiz Bir Öğretim

0

Ziya Gökalp(1876-1924), talimi (öğretimi) ve terbiyeyi(eğitimi) bir birinden tefrik ederek ayrı ayrı tarif ediyordu. Yaşadığı yıllarda başta İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) Bey’in benimsediği ‘terbiyenin gayelerinden birinin de, “müstahsil yetiştirmek” şeklindeki yaklaşıma karşı çıkıyor ve bunun öğretimin bir hedefi olabileceğini ifade ediyordu. Bu yaklaşımı, “babalara, öğretmenlere ve çocuklara terbiyenin gayesi ‘çok para kazanmak’ suretinde gösteriliyor” sözleriyle eleştiriyordu. O, “terbiye başka, öğretim başka”, diyerek, öğretimin gayesinin çocuklara ilk bilgileri vermek, gençlere ise meslek ve ihtisas bilgilerini sunmak; terbiyenin gayesinin de özellikle idareci sınıfı teşkil edecek olan fertlerde fayda gütmezlik, karşılık gütmezlik, fedakârlık duygularını artırmak olduğunu, dile getiriyordu. Bilhassa milleti idare edecek olan hukukçu, tabip, yazar, memur, öğretmen gibi seçkinlerin, fayda gütmezlik, vatanseverlik, fedakâr bir karakter ile yetiştirilmemelerinin, memleketi felaket içersinde bırakacağını savunuyordu (Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri, s. 44-45).  

Gökalp, “memleketimizde maarif yayıldıkça ahlak bozuluyor, maneviyat yıkılıyor; ruh hastalıkları, zihin buhranları artıyor… Bizde en büyük ahlaksızlar en çok malumat sahibi olanlar arasında ortaya çıktığı halde, sağlam milletlerde en büyük âlimler, ahlakça da en faziletli insanlardır”, (Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri, s.324) şeklindeki çarpıcı ifadeleriyle de zamanının eğitim sistemine ve felsefesine eleştiriler getirmiştir. Derinlemesine düşünüldüğünde onun bu eleştirel tespit ve değerlendirmelerinin, günümüzün eğitim sistemiyle ve insan yetiştirme anlayışıyla ilgili ortaya konulacak yaklaşımlarla paralellik arz ettiği de görülmektedir.

Gökalp’ten yaklaşık bir asır sonra, tanınmış sosyal-psikolog Doğan Cüceloğlu’nun neler söylediğine bir bakalım, “Ben Amerika’da yirmi beş yıl kalmış bir insan olarak şöyle bir gözlem yapıyorum. Amerika’da hiç eğitim görmemiş insanla aynı odada kalmaktan korkarım. Beş dolar için gırtlağını kesebilir. Eğitim orada gerçekten bir fark yaratıyor. Eğitim düzeyi yükseldikçe, uygar, olgun, sorumluluk sahibi, verdiği sözü tutan, kişisel bütünlüğü olan bir insan olma yolunda ilerliyor. İstisnalar olabilir ama genellikle böyle.

Türkiye’ye gelip baktığımda iki faktör görüyorum. Şehirleşme ve eğitim. Türkiye’de şehirleşmiş ve eğitim görmüş insandan korkuyorum. Kesinlikle insafsız, kendinden ve kendi yakınlarının çıkarından başka bir şey düşünmüyor… İliğini sömürür bitirir, hiç acıma duygusu da yoktur. Ama şehirleşmemiş, okumamış, saf köylü olarak kalmışsa onda değerler bilinci çok yüksektir. Sanki eğitilmiş Amerikalı.

Benim analığım yörüktü. Annem öldükten sonra babam yeniden evlendi. Biz ona anne demedik, Ayşe teyze dedik. Ben daha on yaşındayım, sapanla vicik dediğimiz küçücük kuşu vurmaya çalışıyorum. ‘Vurma oğlum’ dedi. Ben, sen ne bilirsin Yörük karısı tavrı içinde, ‘Ne var parmak gibi küçücük kuş’ dedim. Analığımın cevabı: “Yavrum! Canın küçüğü büyüğü olur mu? Allah her birine bir can vermiş. Vurma yavrum günah” dedi. Şu derinliğe bakın. Okuma yazması yok bu kadının. Yıllar sonra bunun anlamını anladım. Anladığımda ağlamaya başladım… Biz bütün insanlar kardeştir deyince sanki çok şey söylüyoruz. Kadın bunları aşmış. Canlardan oluşan bir aile, büyük küçük yok. Hepsi birbirine eşit. Onur eşitliliği var. Canın büyüğü küçüğü olur mu? Allah hepsine can vermiş… (Altınoluk Dergisi, Aralık 2002).

Psikiyatrist Kemal Sayar da, bir başkasının duygularını anlamayan, bir başkasına hizmet etmeyi kendisi için bir yük sayan, ‘ben kültürü’ yüksek, ötekini tehlike olarak gören bir nesil yetiştiğini belirtiyor. Ayrıca Sayar, ‘Tanrı yoksa her şey mubahtır!’ düşüncesiyle hareket eden, ahlaki değerlerden ve insani duygulardan yoksun, anne babaların narsist anlayışları ile dayatılmış ve tasarlanmış hayatların ürünü olan ‘hormonlu çocuklar’ ve gençler yetiştirildiğini ifade etmektedir.

Sayar ayrıca, “eğitim sistemini yarışmacı esaslar üzerine kurduğunuz zaman, özellikle gençler, hayatı zalim bir yarış olarak algılıyorlar. Bu da başkalarına dirsek atmalarını, çelme takmalarını mubahlaştırıyor” şeklindeki sözleriyle de eğitim sistemimizin nasıl bir insan yetiştirdiği noktasında önemli tespitlerde bulunuyor(Zaman Pazar, 3 Ağustos 08, s. 7).

Ziya Gökalp, Kemal Sayar ve Doğan Cüceloğlu’un yaptığı tespitler ile verdiği örnekler, öğretim görüp de eğitimden yoksun olmanın ya da yaygın bir şekilde kullanılan ‘okuyup da adam olamama’ deyiminin mana muhtevasını çok iyi yansıtmaktadır.

Marifet ve fazileti veya bilgi ve değeri ya da ta’lim ve terbiyeyi ahenkli bir biçimde sağlayan ve olabildiğince güçlü bir eğitim sistemine ve bu sistemin ürünü olan fertlere ihtiyaç vardır. Bilginin yanında vicdan da gereklidir. Ehli ilim ve ehli dil (gönül) birlikteliği sağlanmalıdır.

Eğitimli olma ile öğretimli olmanın farklı şeyler olduğu, diploma sahibi olmakla eğitimli olmak aynı şeyler olmadığı anlaşılmaktadır. Öğretim sahibi olma salt bilgi sahibi olmayı ifade ederken, eğitim sahibi olmak hem bilgili hem de ahlaklı olmayı ifade eder.

“Bayramlar Bayram Ola”

‘Yaşayan Yunus’ diye tarif ettiğimiz Üstad Abdürrahim Karakoç’un muhasebe geleneğine hasrettir bizim bayramlarımız. Her Ramazan ve her bayram eski bayramların tadını anma nostaljisi artık klişeden öte göz ve kulak tıkacıdır.

Irak sokaklarında sürüklenen başsız cesetlerimiz, Afganistan camilerinin avlularında yanlışlıkla (!) avlanan dindaşlarımız hangi bayram çikolatasının içinden çıkacak?

Filistin’in çocukları bu bayram neyin şekerini yiyecekler; mermilerin mi, dipçiklerin mi? Doğu Türkistan’ın hapishanelerine bayram sevinci yeni işkence seanslar olarak mı düşecek?

Siyasal ve ekonomik orgazmdan başka kuş tanımayanlar ümmet vücudunun diğer uzuvlarını nerden tanıyacaklar?

Hasbelkader takındıkları yaftaların öbür dünyada da cari olacağını mı düşünmekteler? Yoksa Hıristiyanların kaybettiği Endülüjans belgelerini onlar mı bulmuşlar?

Engin Şahin’in de tespit ettiği gibi muhafazakâr görüntülü iktidarımıza rağmen liberalleşiyoruz. Kapitalist ahlâk eşittir ahlâksızlık. Otomatik Müslüman, postmodern kul, fabrikasyon dindar..

Mütedeyyin tüketici neyi tüketmektedir: Kendini mi, değerlerini mi? Ne demişler; aç olan önce değerlerini yer. Sonra da ülkesinin insanlarını seyreder.

Kur’an bu ak cahiliyyenin tribün destekçilerini çılgın bir ateşle uyarır. Kendi adıma derdim uyanık kalmaktır. Bu yüzden bayramda dahi şom ağızlılık yapmak hastalığım vardır.

Vicdan elektro-şok’çusu Karakoç Usta’nın şiirini az akım verilmiş bayram elektiriğiyle paylaşmazsam hatırı kalır. Tedavülden kalkmış bayram kartı sayıla..

Giden bayramlardan almadık bir tat
Gardaş bu senenin bayramı nasıl?
Etiler’de bayram her gün, her saat
Bağdat’lı annenin bayramı nasıl?

İçinde boğulduk derdin, acının
Uykusu bitmedi şeyhin, hacının
Kardeşini şehit veren bacının
Yandıkça yananın bayramı nasıl?

Bizden sandığımız bize yabancı
Görünen simalar göze yabancı
Kabukta bayram var öze yabancı
Mübarek mânânın bayramı nasıl?

Sabahtan haber yok, ufuklar kara
Keşmir, Kabil, Kerkük hasret bahara
Urumçi dövünür, ağlar Buhara
Ya Saraybosna’nın bayramı nasıl?

Mücahit maddeye yapar akını
Rüşvetle tüttürür soygun çarkını
Kim gösterir kitapsızdan farkını
Resûl-u Zîşan’ın bayramı nasıl?

Fantasir Yâ Rabb! Niyetimizi imanımıza kanat yap. ‘Bayramlar bayram ola derim / Allah kerim.’

 

Yanlışa Devam

İnsan hatasız olmaz. Hata insana mahsusdur derler. Mesela futbolcular kaza ile kendi kalelerine gol atabilirler. Golü atan futbolcu bu hareketten dolayı son derece üzülür ve aynı hatayı yapmamak için gayret gösterir dikkatli olur. Böylesi münferit hareketler sonucu kötüde olsa bir kasıt olmadığı için normal karşılanır. Ama bir futbolcu aynı hatayı her maçta tekrarlarsa bu futbolcu takımdan uzaklaştırılır. Üstelik bu futbolcu acemi değil de jübilesi yaklaşmış biriyse takımın hocası tarafından kapı dışarı edilir. Hoca bunu yapmazsa takımın seyircisi tepkisini ortaya koyar, aleyhte tezahürat yapmaya başlar.

Bu ifadelerimiz futbol maçlarıyla ilgili. Aynı durum siyasi partilerde de yapılırsa ve hem de bunu yapan kendi kalesine gol sayılabilecek eylemleri yapan siyasi partinin kaptanı sayılan genel başkanı tarafından yapılırsa onu takımdan kim uzaklaştıracak. Üstelik kaptan kendi kalesine devamlı gol attığı için seyircisi yani oy verenleri azalıyor ancak fanatikleri yanında kalıyor.

Medyadan izlediklerimizde görüyoruz. Eski yanlışları ayrı bazı politikacılar kendi kalelerine gol atar gibi öyle yanlışlar yapıyorlar ki bu gidişle partilerini barajın altına düşürürlerse şaşmayacağım. Görme ve işitme duygusundan mahrum olmayan ve herkesin farkına vardığı bir çeteleşmeyi yok sayıp avukatlıklarını yapacaklarını söyleyebiliyorlar. Avukatlığını yaptıkları yarınlarda mahkum olurlarsa avukatlıkları iki paraya düşmez mi?. Sivil suçları işleyen askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını içeren kanuna itiraz edip iptali için anayasa mahkemesine başvuracakları söyleminden sonra şimdi de Ergenekon sanıklarına bayram mesajı göndermek kendi kalesine gol atmak olmuyor mu? Silahlı güçlerin sivil otoriteye baş kaldırması suçuna neredeyse alkış tutuyor. Kendiside sivil otorite kategorisinde olmasına rağmen sebebi meçhul nedenlerle demokrasi karşıtlarının yanında yer alması siyasetçilere yakışmıyor. Siyasilerle mücadele siyasi arenada siyasetin kuralları ile olur. Siyasilere yakışan kim olursa olsun mücadele kendi aralarında olmalıdır. Siyasete dış müdahalelerde rakiplerin yanında olunmalı. Aksi takdirde 27 Mayıs, 12 Eylül müdahaleleri sonunda görüldüğü gibi milletimiz her zaman siyaset dışı güçlerin yanında değil tam tersine mazlumun yanında olduğunu göstermiştir. Bütün bunlar göz önündeyken hala aynı yanlışa devam etmek kendi kalesine gol atmak sayılmaz mı?

Ramazan / Şeker Bayramı

0

Cumhuriyet Bayramı’na, Ulusal Egemenlik Bayramı’na, Zafer Bayramı’na niçin bu isimler verilmiştir? Bunu hiç düşündük mü? Bu bayramları isimlendirirken bir sebep-sonuç ilişkisi gözetmişiz. Bayramlara, tören yapıldığı için “tören”, yürüyüş yapıldığı için “yürüyüş”, konuşmalar yapıldığı için “söylev”, askeri teçhizat gösterime sunulduğu için “top tüfek” bayramı isimlerini verebilirdik. Demek ki bayramlarımızı biz şekil yönünden değil, mana yönünden değerlendiriyoruz ve adlandırıyoruz. Doğrusu da bu. Şekil, bir araç; onu yücelten, mana. Kelimeler ve eylemler de mana ile derinleşiyor.

Ülkemizde bayrama isim verme konusu bir türlü halledilemedi. Kimine göre Ramazan Bayramı’nı, kimine göre Şeker Bayramı’nı kutluyoruz. Kelimeler, insanların dünya görüşlerine göre anlam kazanır. Her kelime herkeste aynı etkiyi, aynı çağrışımı yapmaz. Sizi düşündüren, ağlatan bir kelime, bir başkasında aynı yankıyı vermez. Kelimelere anlam katan, ruh veren; kişinin duyarlılığı, yaşam tarzı, bilgi birikimi, olaylara yaklaşımıdır. Bende hiçbir değişikliğe yol açmayan “limon” kelimesinin bir arkadaşımda titremeye sebep olduğunu hatırlıyorum.

Ramazan ile bayram arasında bir sebep-sonuç, şeker ile bayram arasında da bir parça-bütün ilişkisi var. Bu bayrama “şeker” isminin verilmesinin gerekçesinde şunu öğreniyorum: Kişiler, özellikle çocuklar bayramda ellerinde torba ile şeker toplarlar ve onu yerlermiş, bunun için adı, Şeker Bayramı olmuş. Şimdi düşünüyorum, bu bayramda çocuklara şeker yerine mendil veya misket verilseydi bayramın adı “mendil bayramı” veya “misket bayramı” mı olacaktı? Sizi bilmem; ama bu yaklaşım bana hem içerik hem izah hem samimiyet açısından komik geliyor. Çocuklar bayramda ip atlıyor, seksek oynuyor; isterseniz bayrama bu isimleri verelim. Daha iyi olur; çünkü daha enerjik bir yaklaşım.

Şeker Bayramı diyenler, diyelim ki, işi çocuklar açısından halletti. Biz büyükler ne yapacağız? Şeker toplamadığımıza göre buna ne isim vereceğiz? Şeker toplamaya mı çıksak acaba? Bu da ayrı bir yazı konusu. Medyadan öğrendiğimize göre, bayramlar dolayısıyla iç turizm bir hayli hareketleniyormuş. Bir isim daha önerebilirim: İç Turizm Bayramı. Bu da sonuç-sebep ilişkisi olur.

Bayramlar, sevinç günü ise, bunun, eylemin sonunda yaşanması daha uygundur. Cumhuriyet’in ilandan sonra Cumhuriyet Bayramı gibi. Bazılarının Şeker Bayramı dediği bayram, zorunlu ibadetlerimizden olan Ramazanın sonunda yaşandığı için, Ramazan Bayramı denmesi akla yatkındır. Ramazan ayında tutulan orucun gereğini yerine getirenler açısından da böyle isimlendirmek doğrudur. Oruç ibadetini yapanlar, Allah’ın emri doğrultusunda aç kaldılar, birtakım temel zevklerinden, ihtiyaçlarından feragat ettiler, içe doğru bir derinlik ve dinginlik yaşadılar, dolayısıyla onların yaşadıkları bu iklimi en iyi anlatacak sözcük oruçtur, ramazandır. Bu bayramın adı da Ramazan Bayramı olmalıdır. Oruç Bayramı diyenlerin var olduğunu da eklemek etmek isterim.

Amacım, kimseyi suçlamak, yargılamak değil. Herkesin dini kendisine. Allah cennetin anahtarını bu dünyada hiç kimseye vermemiş. Yalnız şunu gözlüyorum: “Şeker Bayramı” tamlamasını ısrarla kullananlar, ramazan ayını, oruç ibadetini hakkıyla değerlendiremeyenler arasından çıkıyor. Bu kelimelerin kullanımındaki tercih, kişileri laik-antilaik kamplaşmasına kadar götürebiliyor. Bu tartışmada, laikliği din olarak kabul eden baskıcı zihniyetlerin şirretliği çekilmez olabiliyor ve bir karşı cepheyi doğuruyor. Olguları isimlendirmekte seçilen sözcükler, kişileri yansıtan bir ayna vazifesi görüyor. “Söyle bana arkadaşını, söyleyeyim sana kim olduğunu.” misali, söyle bana tercih ettiğin sözcüğü, söyleyeyim sana kaç okka çağdaş veya laik olduğunu. Ne kadar tuhaf işlerle uğraşıyoruz, değil mi? Bu tuhaf zihniyet, bizi daha kaç asır yoracak?

Kim ne derse desin. Şeker sizin olsun, ramazanı, orucu bana verin. Bayramınız, bayram olsun!

Yaz Turizminde Mabetlerin Durumu

0

Cenab-ı Hak, kâinatın yaratılışındaki hikmetleri müşahede etmek ve geçmiş kavimlerin başlarına gelenlerden ibret almak için yeryüzünde gezip dolaşmayı öğütlemiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın…” (Ankebut, 20)

İslamî kaynaklarda seyahat; rihle, sefer, seyir kelimeleri ile ifade edilmiş ve Müslümanlar yeryüzünü gezip dolaşma konusunda teşvik edilmişlerdir.

İmâm Şâfiî’nin şu mısraları seyahatin önemini çok açık bir şekilde ifade etmektedir:

“Akıl sahipleri bir yerde oturup kalınca rahat edemezler. / Öyleyse odunu ocağı bırak da dışarılara çık, seyahat et. / Yolculuk et; ayrıldığın bazı şeylere karşılık yeni ve güzel şeyler bulacaksın.

İnsanoğlu üzerinde yaşadığı dünya üzerinde hep hareket halinde olmuştur. Bazen ticaret, bazen öğrenim amacıyla, bazen ibadet maksadıyla, kimi zaman da daha iyi hayat şartları bulmak için yolculuklar yapmıştır. Son yıllarda daha çok dinlenme ve eğlenme amaçlı seyahatler yapılmaktadır.

Özellikle yaz aylarında dünyanın her yerinde olduğu gibi güzel ülkemizde de turizm hareketinin kayda değer seviyelere yükseldiğini görmek insana mutluluk veriyor. Hem yurtdışından, hem de yurt içinden insanların çeşitli araçlarla yollara düştüğünü, güzel ülkemizi görme ve tanıma gayreti içinde olduklarını görüyoruz. Herkes maddi imkânları ölçüsünde ülkemizin doğal güzelliklerinden, turistik ve tarihi mekânlarından istifade etmektedir. Vatandaşlarımızdan bir kısmının çok iyi imkânlarla seyahat ettikleri, bir kısmının da zor şartlarda seyahat ettiklerine, turistik tesislerden yeterince istifade edemediklerine şahit oluyoruz.

Konaklama tesislerinde yolcuların ibadetlerini rahatça yapabilecekleri bir mescit bulunması zaruridir. Yurdumuzun hemen her köşesinde bulunan bütün dinlenme tesislerde bu imkânın mevcut olduğunu görüyoruz.  Bir kısım tesislerde ise mescit levhası asılı olmasına rağmen içerisinin başka işlerde kullanıldığına şahit oluyoruz. Bu mekânların gayesine uygun şekilde kullanılmaması ve üstelik bunun için yapılan ikaz ve uyarılara karşı ilgililerin gösterdiği olumsuz tavırlar üzüntü vericidir.

Kendilerine uğrayan yolcuları en güzel şekilde ağırlamaları, onlara geleneksel Türk misafirperverliğini göstermeleri gereken konaklama tesisi yetkililerinin yapılan ikaz ve uyarılardan ciddi manada rahatsız olmaları, bazen de haddi aşan tepkilerde bulunmaları insanı düşündürmektedir. Bu olumsuzlukların ortadan kalkması için bu işletmelerin ilgili kurum ve kuruluşlarca kontrol edilmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde bu tesislerin düzgün ve temiz hale gelmesi ve yolculara gereken hizmeti sunması mümkün görülmemektedir.

Bu mescitlerin Kâbe’nin birer şubesi olduğunun bilinci ile değerlendirilmesi gerekmektedir. Çünkü Allah, Kuran-ı Kerim’in Tevbe Suresi 18. ayet-i kerimesinde “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur” buyurmaktadır. Diğer taraftan mescidlerin bakım ve imarında ihmali olanlarla ilgili de ciddi ikaz ve uyarıların olduğunu da unutmamak gerekir. Bu hususta Yüce Allah,  Bakara Suresi 114. ayetinde; “Allah’ın mescitlerinde O’onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir” buyurmaktadır.

Diğer taraftan yol güzergâhlarındaki bazı camilerimizde günün her saatinde ibadet etme imkânı bulunamamaktadır. Bu camilerden bir kısmı sadece namaz vakitlerinde açık oluyor, vakit haricinde kapalı tutulmaktadır. Bunların günün her saatinde açık bulundurulmaları sağlanmalıdır. Hanımlar için özel abdest alma yerlerine ihtiyaç vardır. Şunu da ifade etmekte fayda olduğu kanaatindeyim. Bu mabetlerin az da olsa bir kısmının müştemilatının temiz olmadığı, dolayısıyla rahat abdest alınamadığı görülmektedir. Din görevlileri kendilerinin temizlik görevlisi olmadıklarını söyleyerek bu mekânların temizliği hususunda mesuliyet kabul etmiyorlar. Hal böyle olsa bile bir şekilde cami müştemilatından olan tuvalet ve şadırvanların temizliği sağlanmalıdır diye düşünüyorum.

Bilindiği gibi, İslam’da camilerin önemli bir yeri vardır. Sevgili Peygamberimiz, yeryüzünde Allah’a en sevimli yerlerin camiler olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Salât, 53)

Allah’ın evi kabul edilen camilerin düzenli ve temiz tutulmasına özen göstermek övgüye değer hizmetlerdir. Her Müslüman, camileri kirletecek, havasını bozacak ve cemaati rahatsız edecek davranışlardan sakınmalıdır.

Temizliğe önem vermek, Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın sevgisini kazanma vesilesi olarak bildirilmiştir. Nitekim Bakara suresinin 222. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz ki Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.”

Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.), “Allah güzeldir ve güzel olan her şeyi sever. Allah temizdir, temizliği sever ve cömerttir, cömertliği sever. Öyleyse avlularınızı, boş alanları ve çevrenizi temiz tutunuz” (et-Tıbbü’n-Nebevi, s.216; Aclûnî, Keşfü’l Hafa, 1/1260) buyurarak bizlere çevremizi temiz tutmamızı tavsiye etmiştir. Ayrıca, “Kim Müslümanların gelip geçtiği yerden onları rahatsız eden bir şeyi kaldırıp atarsa; Allah ona sevap yazar. Allah kime sevap yazarsa; onu cennetine koyar” buyurmak suretiyle de çevresini temiz tutanları cennetle müjdelemiştir.

Görülüyor ki, yüce dinimiz İslam hem temiz olmayı emrediyor, hem de çevrenin temizliğinin sağlanmasını teşvik ediyor. Temiz olanlar ve temizliğe riayet edenleri bir kul için en büyük rütbe olan Allah sevgisi ve cennet ile müjdeliyor.

Öyleyse, yaşı, cinsi, mesleği, mevkii ne olursa olsun, her müslüman kendi bedenini, evini, çevresini temiz tutmalı; başta cami ve mescitlerimiz olmak üzere insanların ortak kullanım alanı olan mekânların temizliğinin sağlanması için elinden geleni yapmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Câmiussagir, II,10)

Müslüman Akıllı İnsandır

0

Ey rabbimiz ibadet ve itaatimizi kabul eyle…
Şüphesiz sen bizi duyuyor, biliyorsun. Rabbimiz tövbemizi kabul eyle. Şüphesiz sen tövbeleri kabul eden rahmeti ve merhameti bol olansın.
Rabbimiz şayet unutacak ve yanılacak olursak bizi hesaba çekme. Rabbimiz bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz bizi çekemeyeceğimiz yük altına sokma. Bize acı, bizi bağışla, bizi affeyle. Kâfirlere, zalimlere, münafıklara, şeytana ve şeytanlaşmış insanlara karşı bize yardım eyle. ÂMİN.

İbni Ömer (r.a)’dan rivayet edilen bir hadiste peygamberimiz(sav) şöyle buyuruyor;
Müslüman müslümanın kardeşidir, ona haksızlık etmez, onu haksızlığa da bırakmaz.
Kim Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah’ta onun (dünya ve ahrette) ihtiyacını giderir. Kim bir müslümanı üzüntü ya da sıkıntıdan kurtarırsa, Allah’ta onu kıyamet gününün üzüntü ve sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim müslümanın bir kusurunu örterse, Allah’ta onun kıyamet günü bir kusurunu örter.

Kadı İlyas Hz. Muaviye(r.a)’ın oğlu Basra valiliği yapmış tabiinden çok akıllı ve zeki biri. Bir sözünde şöyle buyuruyor;
“Ben insanlarla konuşurken aklımın yarısını, iki kişinin davasını çözerken de aklımın tümünü kullanırım.” Yine bir sözünde “Kendi kusurunu bilmeyen kişi ahmaktır.” Buyurur.
Şimdi birinci sözünden başlayalım.
Bir gün kadı İlyas’ın huzuruna birbirinden davacı olan iki kişi gelir.
Davacı kadıya; “Efendim ben şu şahsa bu kadar para verdim şahidimde yok, bu kişi de parayı inkar ediyor.” Kadı İlyas davacıya “sen parayı bu adama nerede teslim etmiştin” diye sorar.
Davacı: “Bahçede ağacın yanında” diye cevap verir.
Kadı davacıya: “Bahçeye gidip o ağacın bir yaprağını getirebilir misin?” der.
Davacı: “Evet” cevabını verir.
Davacı adam ağacın yaprağını getirmeye gidince davalı mahkeme salonunda oturup beklemeye başlar. Kadı bir taraftan diğer kişileri dinlerken bir taraftan da davalıyı süzmektedir.
Kadı biraz sonra adamı yanına çağırarak sorar.
“Davacı arkadaşın şimdiye kadar o ağacın yanına ulaşmıştır değil mi?”
Davalı: “Hayır efendim henüz oraya ulaşamamıştır” der.
Kadı İlyas yerinden fırlar: “Seni sahtekâr seni şimdi yakayı ele verdin.” der. Emanet paranın tümünü sahibine ödetir.
Kadı İlyas’ın diğer sözü:
“Kendi kusurunu bilmeyen ahmaktır.”Kusurunu bilmek, kusurda ısrar etmemeyi, kusurları en aza indirmeyi gerektirir. Herkes kendi kusurunu görüp bunlardan vazgeçmeye çalışırsa mesele biter.
Ama bitmiyor neden? Herkes başkasının kusurunu görüp onu düzeltmeye uğraşıyor. Çoğu zaman kaş yapalım derken göz çıkarılıyor. İşler içinden çıkılmaz hale geliyor.
Onun için herkes akıllı olacak önce kendi kusurunu görecek. Sizi daha fazla yormayalım, yorgunluğunuzu giderecek bir fıkra ile konuyu bitirelim.
Temel âdeti olduğu üzere her gün uğradığı gazete bayisine gider. Dursun’dan bir gazete rica eder. Dursun’da sırada kimse olmadığı halde zorluk çıkarmak için sıraya girip beklemesini ister. Bir müddet bekleyen Temel sinirlenir. Dursun’a okkalı bir tokat indirir. Neye uğradığını şaşıran Dursun kim bana tokat attı der.
Temel gayet sakin:
Bu kadar kalabalık içinde sana tokat atanı ne bileyim ben der.
Müslüman akıllı insandır nerde duracağını, nerde vuracağını da bilir.
Yarınınız bugününüzden daha güzel olması dileğiyle Allah(cc)’a emanet olun.