19.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 126

Cumhuriyet Üzerine Bir Kaç Söz!

Türkiye Cumhuriyeti devleti, kuruluşunun 101. yılını kutluyor. Türkler bu netameli topraklarda, resmi tarihin söylediğine göre 1000 yıldır hükümran… İnşallah kıyamete kadar da öyle kalacak diyelim!

Bugün Türk toplumunun çeşitli sosyal katmanları bulunmaktadır. Bu katmanları; işçi, memur, köylü, emekli, esnaf, üniversiteli, sermayedar, siyasetçi gibi tanımlamalarla isimlendirebiliriz.

Günümüzde bu kategorilere giren insanımızın çoğunluğunun, devleti ve milleti “Türk” olarak yaşatma çabası yoktur. Olanlarında çabası ve çalışması yeterli değildir! Kendinizi bu kategoride görmüyorsanız, üzerinize alınmayınız.

Yani en azından benim, devletimi ve milletimi yaşatmak için yaptığım çalışmalar yetersizdir. Belki buradan bizi tenkit edenlerde, dönüp aynaya bakma sonucunu çıkarabilir!

J.J. Rousseau, “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde “Üyelerinin her birinin canını, malını bütün ortak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi bulmalı ki, oradan her insan hem herkesle birleştiği halde yine kendi buyruğunda kalsın, hem de eskisi kadar özgür olsun.” diyor.  Her halde cumhuriyetimizin, önümüzdeki yıllarda yapması gereken şey budur diye düşünebiliriz.

Ancak Türklerin bu coğrafyada yukarıda tarif edilen toplumsal birliği sağlayamamasının ana nedeni; dış saldırılara hedef olması ve bu saldırıların dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar yerli işbirlikçi bulmasındandır.

Eğer Türklerde yeteri kadar “şuur” olsaydı, toplumsal birliği korumak adına yeterli zaman ayrılarak çalışmalar yapılırdı. Böyle olmadığı için, Türk toplumu bu coğrafyada yüzyıllardır süren bir huzursuzluk ve endişe içinde yaşamaktadır.

Devlet ve millet yapısı korunamadığında ne olacaktır? Sorunun cevabı basit ve yalındır: hürriyetimiz korunamayacaktır.

Oysa ki hürriyet, insanlığın en büyük idealidir. Bütün demokratik ve milli hareketlerin merkezi hürriyettir…

Bugün adına cumhuriyet dediğimiz devlet olmasa ve toplum olarak bu devletin vatandaşlığının getirdiği kazanımlarımız bulunmasa, birey olarak ne ifade edebiliriz? Keza adına bağımsızlık, özgürlük de diyebileceğiniz; can, mal, namus, seyahat vs. gibi emniyetinizi de içeren bir hürriyetiniz olabilir mi?

Her birimiz için son derece değerli ve adını cumhuriyet olarak koyduğumuz devlet yapımız, düşününce ne kadar önemli değil mi?

Peki, bu devlet nasıl kuruldu ve bu noktaya geldi, hiç düşünüyor musunuz? Hangi süreçler yaşandı, nasıl bedeller ödendi biliyor muyuz? Unuttuk mu yoksa hiç mi öğrenmedik? Bu ve benzer sorulardan kaçamayız. Çünkü devletin varlığı görüyoruz ki, doğrudan bireysel varlığımıza etki ediyor.

Bana göre cumhuriyetimizin vatandaşları bazı tiplere ayrılıyor. Örneğin vatansever, milliyetsever, menfaat sever, ihanet sever gibi! Bunları çoğaltabiliriz. Ancak şu gerçektir ki, vatan ve milliyetseverlerin çalışması hep yetersiz kalmış buna karşılık menfaat ve ihanet severler üzerlerine düşeni hep layıkıyla yerine getirmişlerdir.

Buradan vatan ve milliyet severlere hangi toplum katmanında olurlarsa olsunlar “cumhuriyeti korumak ve geliştirerek yaşatmak adına yaptığınız çalışmalar yetersizdir” diye seslenmek istiyorum.

Aksi olsaydı, memleketimiz bugün içinde bulunduğu tabloda olmazdı.

Eğer bu konuda bir mutabakat içinde isek, yapmamız gereken şey; toplumun her ferdinin buna kafa yorması, çalışması ve adeta kendini bu devleti koruma ve yaşatma işine vakfetmesidir. Tabii önümüzde dış düşmanlar kadar güçlü iç düşmanlarında olduğunu bilerek!

Rahmetli Atatürk ve silah arkadaşları şimdi 101. yılını kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti’ni içinde bulunduğumuz şartlardan çok daha ağır koşullar içinde kurmuşlardı. İçinde bulunduğumuz daha avantajlı şartlara rağmen onların bizden tek farkı; ne yapacaklarını ve neyi feda edeceklerini bilmeleri ve de bunları tavizsiz yerine getirmeleriydi.

Lafla peynir gemisi yürümeyeceğine göre, bu şekilde devlet korunamaz ve esaret altına düşerek millette yaşatılamaz.

Kimse “… efendim ben görevimi yaptım, yapıyorum” gibi kolaycılıklara sığınmasın. Etrafımız, amacını bilen ve hedefe doğru yürüyen iç ve dış düşmanlar tarafından sarılmıştır. İç ve dış düşmanlar tarafından varılmak istenen sonuç; 30 Ekim 1918’den sonra olduğu gibi vatan topraklarının silahlı işgali ile Türk Milletinin soykırıma, asimilasyona ve meçhule doğru yeni sürgünlere muhatap edilmesidir.

Bunu önleyecek tek şey; Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu ve şimdi 101. yılını kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin, kuruluş ilkelerine bağlı kalınarak sonsuza dek yaşatılmasıdır.

İstiklal Harbi’nin, öldürülmek istenen Büyük Türk Milletinin kurtarılması için verilmesi gibi, 101 yıl sonra yine boğazı sıkılmak sureti ile yok edilmek istenen Türklerin; cumhuriyeti yani devletlerini koruma mücadelesi vermeleri gerekmektedir.

Tekrar ediyorum ki; her şeyin farkında olduğunu zannettiğim şahsım bile, hakkıyla bu mücadeleyi vermekten uzaktır. Onun için herkes durup bir düşünmelidir! Siyasi ikbal arayışları, menfaat temin etme çabaları ve bunlar için denenen her yolun mübah addedilmesi bizi öngördüğümüz olumsuzluklara çok daha çabuk ulaştıracaktır. Gün yine fedakârlık günüdür. Bu düşünce ve duygularla “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” anlayışı ile yaşayan Türk Milletine “29 Ekim Cumhuriyet Bayramı” kutlu olsun diyorum. Bu yolda şehit ve gazi olanlara rahmet diliyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyor, yaşayanlarına uzun ve sağlıklı bir ömür temenni ediyorum.

Bir Devrin Anatomisi (2002 – 2024)

                Geçmişte yaşanmış öyle olaylar var ki, okuduğumuz, duyduğumuz her haberde: “Allah, Allah bu kadar da olmaz ki” demekten kendimizi alamıyoruz.

                Eski İçişleri Bakanımız Sadettin Tantan, 14 Ekim 2024 tarihinde X hesabından yaptığı bir paylaşımında her vatanseverin hayretle karşılayacağı enteresan bir açıklamada bulundu: “NATO’nun 30.06.2022’de İspanya’da gerçekleştirilen 32’nci Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde bizzat Cumhurbaşkanı tarafından dile getirilen “Ben Başbakan olmadan önce Sayın Bush ile bir süreç başlattım, o günden bugüne gelen bir sürecimiz var” sözünü artık açmak zorundadır. Cumhurbaşkanı, henüz resmi bir görevi yokken ABD Başkanı ile nasıl bir süreç başlattığını halka anlatmalıdır, halk gerçekleri bilmelidir.”

                Bu açıklamadan da anlıyoruz ki, Erdoğan, “EŞBAŞKAN”lık görevini henüz daha başbakan olmadan önce üslenmiş. Aşağıdaki iki paragrafta zaten bunu teyit eden ifadeler mevcut bulunuyor.

                Uzun müddet çeşitli gazetelerde günlük ve dizi yazılar, TRT’de muhabirlik ve yapımcılık yapan tecrübeli, araştırmacı gazeteci Banu Avar, Türkiye’de uygulanan senaryonun 1994 yılında ilk işaretini verdiğini belirtirken o tarihlerde Türkiye’nin ABD Büyükelçisi Morton Abromovitz’in “Erbakan bu işi beceremiyor, daha kravatlı, daha şehirli görünümlü bir başkan lâzım” sözlerine atıfta bulunarak, “Dünya düzeni, Türkiye’nin yönetimine kimlerin geleceğine daha o tarihte karar vermişti” sözlerini ilave etmişti.

                O yıllarda TRT’de yurtdışından gelen gazetecilere mihmandarlık görevlerinde bulunan Banu Avar, 1994 yılında Refah Partisini araştırmak ve incelemek için Avrupa’dan gelen bir gurup gazeteciyi karşılamak üzere Yeşilköy Havaalanına gider ve Kendilerine Genel Başkan Necmettin Erbakan ile bir görüşme ayarlayabileceğini, söylediğinde: “Hayır onu istemiyoruz. Yardımcısı Abdullah Gül, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan ya da Fehmi Koru ile görüşmek istiyoruz” dediler.

                1999 Genel seçimleriyle işbaşına gelen üçlü Ecevit Koalisyon hükümeti, kısa zaman sonra ekonomik darboğaza girdi ve Dünya Bankasından Kemal Derviş getirilerek ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı görevine atandı. Kemal Derviş’in müdahaleleriyle bir kısım iyileştirici tedbirlerden sonra ekonomide düzelme başlamışken, ülkedeki terör olayı neredeyse bitirilme noktasına indirilmişken, Başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli, 7 Temmuz 2002 Bursa Kocayayla 11. Türkmen Kurultayı’nda 3 Kasım 2002 tarihinde Erken Seçime gidilmesi kararını açıkladı.

                AKP ise 14 Temmuz 2001 Tarihinde: “Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Abdüllatif Şener, Bülent Arınç, Ali Babacan, Binali Yıldırım, Nurettin Canikli ve Hayati Yazıcı” gibi isimlerle AKP’nin kuruluşunu gerçekleştirmişti. ABD ile ilişkisi doksanlı yıllara dayanan Recep Tayyip Erdoğan, arkasına AB’nin de desteğini almak için: “Huzur ve refah için Avrupa Birliğine evet” sloganıyla sesini duyurmaya çalışıyordu. Nitekim 3 Kasım 2002 Seçimlerinde %34, 29 oy alarak: “Türkiye Cumhuriyeti Demokrasi Tarihi’ne iktidarda en uzun süre kalacak siyasi parti olarak” tek başına iktidara geldi.

                İktidara geldiğinin ilk yıllarında AB. Rüzgârını da arkasına alarak, ekonomide bir önceki hükümet döneminin Kemal Derviş maliyesini uygulayan AKP hükümeti, 2009 yılına kadar Türkiye’de fert başına düşen milli gelirin 12 Bin Dolara kadar çıkmasını başardı. Ancak sonrasında alınan yanlış ekonomik kararlar ve devlet kurumlarındaki aşırı savurganlık yüzünden Türkiye gittikçe fakirleşmeğe doğru gidecektir.

Büyük Ortadoğu Süreci

                Yazımızın 2. Paragrafında dile getirdiğimiz Erdoğan’ın henüz başbakan olmadan ABD başkanı Buhs ile başlattığı ilk süreç, 20 Mart 2003’te ABD ordusu öncülüğünde “Çokuluslu Koalisyon Güçleri” tarafından Irak’ın işgaliyle başlamış oluyordu. Bu işgal neticesinde 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde karargâh kurmuş bulunan bir binbaşı komutasındaki 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun ve Türkmen mihmandarlarının Irak’taki işgal kuvvetleri ve aralarında peşmergelerin de bulunduğu baskın sonucu derdest edilmeleri ve başlarına çuval geçirilmek suretiyle götürülüp 60 saat süresince alıkonularak sorguya çekilmişlerdir.

                Bu çuval hadisesinden sonra gazetecilerin Başbakan Erdoğan’a: “ABD’ye NOTA verecek misiniz” sorusuna Erdoğan: “Ne notası, müzik notası mı?” diye cevap verecektir.

                7 Ağustos 2003 tarihinde Washington Post gazetesinde Condoleezza Rica tarafından kaleme alınan “Türkiye’de dâhil Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek” içerikli makalede de belirtildiği gibi artık BOB Projesi açıktan açığa fiiliyata geçmesine rağmen kendimizi Büyük Ortadoğu Eş Başkanlığı Projesi’nin şehavetine o kadar kaptırmıştık ki, makalede ne istendiğinin farkında bile değildik.

                2010 yılında Arap Ülkelerinde başlayan “Arap Baharı”: Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Cezayir, Ürdün ve Yemen’de büyük çapta; Moritanya, Suudi Arabistan, Umman, Irak, Lübnan ve Fas’ta küçük çapta olmak üzere tüm Arap dünyasında baş gösteren mitingler, protestolar, halk ayaklanmaları ve silahlı çatışmalar neticesinde Tunus, Irak, Mısır, Libya devlet başkanları devrilmiş, Ortadoğu tabiri caizse kan gölüne dönmüştür.

                Bu arada Türkiye’de yargı FETÖ’cülerin eline geçmiş, Ergenekon, Balyoz davalarında olduğu gibi Türk Ordusuna büyük kumpaslar kurulmuş, vatansever birçok subay görevlerinden uzaklaştırılıp, Silivri Cezaevine konulmuştur. Türk Genelkurmay Başkanı tutuklanmış, Kozmik Oda’ya girilmiş gizli belgeler CİA’nın eline geçmiştir.

                Türkiye – Suriye sınırındaki mayınlı arazi temizlenmiş, Arap Baharı Projesiyle Suriye’de çıkan iç karışıklık ve savaş neticesinde sınırlarımızdan ilk verilere göre 3,5 Milyon kaçak Suriyeli sığınmacı ülkemize girmiştir. Akabinde AB fonlarıyla Türkiye – İran arasındaki mayınlı arazi de temizlenmiş, Amerikan ordusunun eğittiği binlerce Afgan, İranlı kaçkınlar tarafından ülkemiz adeta sessiz istilaya maruz bırakılmıştır.

                Çözüm Sürecinde valilikler tarafından verilen emirlerle Türk Ordusunun eli-kolu bağlanmış, “Hendek Savaşları” neticesinde 820 Türk askeri şehit edilmiştir. Maalesef bugün daha da el yükseltilerek terörist başının Gazi Mecliste konuşması isteniyor. Hem de kuruluşundan bu güne kadar Türk Milliyetçiliğini kendisine şiar edinmiş iktidarın küçük ortağı Milliyetçi Hareket Partisi tarafından.

                Bugün iktidar ve küçük ortağı tarafından 22 yılda devlet kurum ve mekanizmalarını tahrip etmekten, yapılan yüzlerce yolsuzluk neticesinde yargılanmaktan kurtulmak ve sürekli iktidarda kalabilmek için anayasa değişikliğine gidilmesinin yolları aranıyor. Bunun için ana muhalefet partisi ile normalleşmeğe, DEM ile el sıkışıp, tekrar çözüm süreci başlatmaya varıncaya kadar veremeyeceği taviz yok gibi görülüyor.

Cumhuriyet’in İlanı

Latince Respublica sözcüğünden Fransızca’ya Republique, İngilizce’ye Republic olarak geçen cumhuriyet sözcüğü; dilimize Arapça cumhur sözcüğünden geçmiştir. Sözcüğün anlamı halk, ahali demektir. Bu sözcük zamanla siyasal içerik kazanarak bir devlet ve bir hükümet biçimini adlandıracak şekle dönüşmüştür. Devlet şekli olarak egemenliğin ulusa/halka ait olmasını, hükümet şekli olarak da devleti yönetenlerin, egemenliği kullananların seçimle işbaşına gelmesini ve seçimlerin belli aralıklarla yapılmasını öngörür. Cumhuriyet halk yönetimidir. Egemenliğin halka/ulusa ait olmasıdır. Bu nedenle yasa karşısında eşit olan bireylerin devlet yönetimine eşit olarak katılma hakları vardır. 1789 Fransız devriminden sonra yaygınlaşmaya başlayan bu sistem Osmanlı İmparatorluğu döneminde pek etkili olmamıştır. Mutlak monarşiye karşı savaş açan Yeni Osmanlılardan Namık Kemal bu sistemin Osmanlı İmparatorluğuna uygun olmadığını söylemiştir. İkinci Meşrutiyet döneminde yaşanan gelişmeler açıktan olmasa bile gizliden gizliye çok cılız bir şekilde cumhuriyet düşüncesinin oluşmasına yardımcı olmuştur. Bu ortam içinde yetişen Mustafa Kemal’in mutlak ya da meşruti sistemle ülke sorunlarının çözülemeyeceğini gördüğü ve daha Sofya’da Ataşemiliter iken “Devletin esasını cumhuriyet ilkelerine göre hazırlamak gerekir.” dediğini, Amasya’da milletin bağımsızlığını milletin azim ve kararının kurtaracağını söylediği, bunun için de halkın temsilcilerinin görüşlerini almak için Sivas’ta bir kongre yapılacağını belirttiği, Erzurum Kongresi’nde millî güçleri etkin ve ulusal iradeyi egemen kılacak kararın alınmasını sağladığı dikkati çekmektedir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, Erzurum’da bulunduğu sırada Mazhar Müfit Beye, “zaferden sonra hükümet şekli(nin) cumhuriyet olacağını” söylemiştir. Ancak ne kendi arkadaşları ne de toplum henüz cumhuriyet sistemine alışık olmadığı için bu düşüncesini millî bir sır olarak saklamıştır. Anadolu’da Millî mücadele örgütlenirken İstanbul’daki kimi deneyimli devlet adamının bu işin cumhuriyete gideceğini kestirdikleri, İngiliz Yüksek Komiseri Robeck’in Sivas Kongresi’ni bir cumhuriyet girişimi olarak nitelediği, The Times gazetesinin de Sivas Kongresi’nden “Sivas’taki Anadolu Cumhuriyeti” diye söz ettiği görülmektedir. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla Türk ulusunun yaşamında yeni bir dönem başlamış oluyordu. Artık halkın temsilcilerinden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisinin üstünde hiçbir güç yoktu. Bu güç Anadolu’yu düşman işgalinden kurtarmak için geceli gündüzlü çalışırken, bir yandan da devlet ve toplum yaşamında belirleyici olan temel yasaları yapıyordu. 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olduğunu açıkça ilan etmişti. Bundan bir süre sonra da geleneksel Osmanlı sisteminin temel dayanağı olan Saltanatı 1 Kasım 1922’de kaldırmıştı. Böylece padişahsız bir dönem başlamıştı. Yürürlükteki sistem adı konmamış bir cumhuriyetti. Bu durumu Mustafa Kemal Paşa şöyle açıklamaktadır:

“Saltanat döneminden cumhuriyet dönemine geçebilmek için herkesin bildiği gibi bir geçiş dönemi yaşadık. Bu dönemde iki fikir ve iki görüş durmaksızın birbiriyle mücadele etti. O fikirlerden biri saltanatın sürdürülmesiydi. Bu fikrin taraftarları belli idi. Diğer fikir saltanat yönetimine son vererek cumhuriyet yönetimi kurmaktı. Bu bizim fikrimizdi. Biz fikrimizi söylemekte sakınca görüyorduk. Ancak görüşümüzün uygulama yeteneğini saklı tutup uygun zamanda uygulayabilmek için saltanat taraftarlarının fikirlerini uygulama alanından uzaklaştırmak mecburiyetinde idik. Yeni yasalar yapıldıkça, özellikle anayasa yapılırken saltanat taraftarları, padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin belirtilmesinde ısrar ederlerdi. Biz bunun zamanı gelmediğini veya gerek olmadığını bildirerek o yönü söylemeden geçmekte yarar görüyorduk. Devlet idaresini Cumhuriyetten söz etmeden millî egemenlik esasları çerçevesinde her an Cumhuriyete doğru yürüyecek bir şekilde biçimlendirmeye çalışıyorduk”. Millî Mücadeleyi başarıyla tamamlayarak düşmanı yurttan atan, Saltanatı kaldıran, Lozan barış görüşmelerini başlatan Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Nisan 1923’te yeniden seçimlere gitme kararı almıştır. Atatürk’ün önderliğinde, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adaylarının ezici çoğunlukla kazandığı seçim sonucu, yeni Meclis 11 Ağustos 1923’te açılmıştır. Lozan Antlaşması onaylandıktan, Ankara, Başkent yapıldıktan, Anadolu Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu 9 Eylül 1923’te Halk Partisine dönüştürüldükten sonra sıra rejimin adının konmasına gelmişti. Gazi Mustafa Kemal Paşa, 27 Eylül 1923’te Neue Frei Prese’ye verdiği demeçte; yürürlükteki anayasaya göre Türkiye’deki sistemin cumhuriyet olduğunu söylemişti. Yürürlükte bulunan sistem Meclis Hükümeti sistemiydi. Bu sistemde devlet başkanlığı görevi Meclis Başkanlığınca yürütülüyordu. Hükümet üyeleri Meclisten tek tek seçiliyordu. Dolayısıyla aralarında bir birlik olmayabiliyordu. Ülkeyi çağdaş dünyanın bir parçası hâline getirebilmek için hükümetin etkin ve kendi içinde tutarlı olması zorunluydu. Ancak milletvekillerinin büyük bir çoğunluğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu üyeleri olmasına rağmen hükümete karşı tavırlarında anlaşmazlık vardı. Fethi Bey’in İcra Vekilleri Reisliği ile Dâhiliye Vekilliğini üstlenmesi hoş karşılanmıyordu. Ayrıca, kimi hükümet üyeleri de sık sık eleştiriye uğruyordu. Fethi Bey adeta hükümet işlerini yapamaz duruma getirilmişti. İstifa etmek istiyordu. Nitekim Fethi Bey 24 Ekim 1923’te Dâhiliye vekilliğinden istifa etti. Aynı sırada Meclis ikinci başkanı Ali Fuat Paşa da bu görevini bıraktı (24 Ekim 1923). Meclis, Fethi Bey’den önce İcra Vekilleri Reisliğinden istifa eden Rauf Bey’i Meclis ikinci başkanlığına, Erzincan Millet Vekili Sabit Bey’i de Dâhiliye vekilliğine seçti (25 Ekim 1923). Mustafa Kemal Paşa Sabit Bey’in Valilik dönemindeki çalışmalarını göz önüne alarak Onu Yeni Türkiye’nin iç işlerini yönetecek nitelikte görmüyordu. Rauf Bey’in Meclis ikinci başkanlığına seçilmesi ile Lozan Antlaşması’nı yapan Dışişleri Vekili İsmet Paşa’yı, Meclisin tutmadığı gibi bir izlenim vermeye çalıştığını düşünüyordu. Bu gelişmeler üzerine Mustafa Kemal Paşa Hükümet üyelerini Çankaya’da topladı ve istifa etmelerini önerdi. Muhalefetin gücünü sınayabilmek için hükümet üyelerinden yeniden vekil seçilseler bile bu görevi kabul etmemelerini istedi (25 Ekim 1923). Bundan iki gün sonra hükümet istifa etti. Hükümetin istifası önce parti genel kurulunda sonrada mecliste açıklandı. Meclis odalarında, evlerde grup grup toplanan milletvekilleri hükümet üyeleri listesi hazırladı. 28 Ekim akşamına kadar bu çalışma sürdürüldü fakat olumlu bir sonuç alınarak yeni bir hükümet kurulamadı. Hükümet krizi doğdu. Muhalefet yeni bir hükümet oluşturabilmek için büyük bir çaba içine girdi. Ancak başarılı olamadı. Halk Partisi Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey bir hükümet listesi hazırladı bu konuda Parti lideri olan Mustafa Kemal Paşa’nın da görüşlerini almak için onu parti yönetim kuruluna çağırdı (28 Ekim 1923). Listeyi inceleyen Mustafa Kemal Paşa bu konuda adı geçen kişilerin de görüşlerinin alınmasını istedi. Listede adı olan kimi kişiler hükümette yer almak istemediklerini söylediler. Bunun üzerine gerekenlerle daha çok görüşüp üzerinde anlaşılacak kesin bir liste hazırlamalarını tavsiye ederek toplantıdan ayrıldı. Meclisten ayrılırken Halit ve Kemalettin Sami Paşa’nın Mecliste olduklarını öğrendi ve Müdafaa-i Milliye Vekili Kâzım Paşa aracılığıyla onları akşam yemeğine Köşk’e çağırdı. 28 Ekim 1923 akşamı Çankaya’da akşam yemeğinde bu paşalarla birlikte Kâzım Paşa (Özalp) İsmet Paşa, Fethi Bey, Rize Milletvekili Fuat Bey, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Bey de bulunuyordu. Bu toplantıda Atatürk “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz.” diyerek bir süreden beri üzerinde çalıştığı Cumhuriyete geçme düşüncesini sofrada bulunanlarla paylaştı. Yemekte bulunanlar bu kararı onayladıktan sonra bunun yöntemi üzerinde görüş alışverişinde bulunuldu. İsmet Paşa dışındaki konuklar erken ayrıldılar. Atatürk, İsmet Paşa ile çalışarak Teşkilât-ı Esasiye kanununun bazı maddelerinde yapılacak değişiklikle amaca ulaşılacağını gördü. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun birinci maddesinin sonuna, “Türkiye Devletinin hükümet şekli cumhuriyettir.” cümlesi eklendi. Üçüncü maddede, “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur Meclis, hükümetin yönetim kollarını bakanları aracılığıyla yönetir.” Anayasanın sekizinci ve dokuzuncu maddeleri de şöyle değiştirildi. “Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir. Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla gerekli gördükçe Meclis’e ve hükümete başkanlık eder. Başvekil, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer vekiller, Başvekil tarafından yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra, tümünü Cumhurbaşkanı Meclisin onayına sunar. Meclis toplantı halinde değilse onaylama Meclisin toplantısına bırakılır”. 29 Ekim 1923’te Halk Partisi Grubu, Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. Parti Yönetim Kurulu, Fuat Paşa başkanlığında hazırladığı hükümet listesini Genel Kurula sundu. Bunun üzerine milletvekilleri arasında tartışmalar başladı. Milletvekillerinin önemli bir kesimi Mustafa Kemal Paşa’nın krize müdahale etmesini ve kendilerini bilgilendirmesini isterdi. Nitekim sorunun çözümü için parti meclisi tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya yetki verilmesini isteyen bir önerge okundu ve kabul edildi. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa Meclise çağrıldı. Çankaya’dan Meclise inen Mustafa Kemal Paşa doğruca Halk Partisi toplantısına girdi. Hükümet sorununa bir çözüm bulunamadığını belirterek, sorunun çözümüne yönelik yapacağı öneri için milletvekillerinden bir saat izin istedi. Bu istek kabul edildi. Mustafa Kemal Paşa, bu bir saat içinde gerekli kişilerle görüşerek akşam İsmet Paşa ile hazırladığı yasa teklifini arkadaşlarıyla paylaştı. Daha sonra toplanan Halk Partisi Genel Kurulunda hükümetin oluşturulamama nedeninin hükümet üyelerinin tek tek Meclisten seçilmesinden kaynaklandığını, bunu giderebilmek için bir teklif hazırladığını, bu teklif kabul edilirse sorunun çözüleceğini belirtti ve yukarıdaki teklifi okumak üzere kâtibe verdi. Bunun üzerine tartışmalar başladı. Uzun ve sert tartışmalardan sonra teklif ve önerilen maddeler tek tek oylanarak kabul edildi. Ardından Parti Grubu toplantısı bitirilerek Meclis toplantısına geçildi. Teklif, Kanun-u Esasi Encümenine gönderildi. Burada “Türkiye Devletinin Dini İslam’dır.” “Resmî dili Türkçedir” ibareleri eklendi. İvedi olarak görüşülen teklif “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri arasında alkışlarla kabul edildi (29 Ekim 1923). Ardından Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi ve Mustafa Kemal Paşa katılanların oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçildi. Cumhurbaşkanı 30 Ekim 1923’te de İsmet Paşa’yı Başbakan olarak atadı. Cumhuriyetin ilan edildiği gece telgrafla yurdun dört bir yanına bildirildi. Halk coşkuyla Cumhuriyetin ilanını kutlarken Saltanat ve Hilafet yanlıları, İstanbul Basını ve Millî Mücadele sırasında Mustafa Kemal ile birlikte bu savaşı yürüten kimi devlet adamı Cumhuriyetin ilan edilmesine sert tepki gösterdi. Başta Rauf Bey, Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa olmak üzere eski silah arkadaşları ve kimi milletvekili işin aceleye getirildiğini, kendilerine haber verilmeden Cumhuriyetin ilan edildiğini belirterek tepki gösterdiler.

İhsan GÜNEŞ

KAYNAKÇA

ÇEÇEN, Anıl, Atatürk ve Cumhuriyet, İş Bankası Kültür Yayını, Ankara 1981.

EROĞLU, Hamza, Atatürk ve Cumhuriyet, Ankara 1989.

Gazi Mustafa Kemal, Nutuk (1919–1927), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1989.

GOLOĞLU, Mahmut, Türkiye Cumhuriyeti, Başnur Matbaası, Ankara 1971.

ÖZTÜRK, Kazım, Türk Parlamento Tarihi II. Dönem (1923–1927), 1. Cilt, TBMM Yayını, Ankara 1993.

Cumhuriyet’in İlanı – Atatürk Ansiklopedisi

Konferansa Davet

Kıymetli dostlarımız,

Cumhuriyetimizin 101. Yılı vesileyle, 30 Ekim Çarşamba akşamı saat 19:00’da, İzmit Öğretmenevi’nde, Aydınlar Ocağı’mızın müstesna isimlerinden Eğitimci-Yazar Dr. Sakin ÖNER’in konuşmacı olarak katılacağı yemekli bir etkinlik düzenleyeceğiz.

Üyelerimizin etkinliğe mümkün mertebe eşli katılım konusunda gayret göstermelerini istirham ederim.

Etkinliğe katılmak isteyen üyelerimiz aşağıdaki telefon numarasından doğrudan tarafıma mesaj yoluyla bilgilendirme yapabilirler.

(İrtibat: Gürkan Uysal
Tel: +90 532 622 66 86 – WhatsApp yahut SMS’le ulaşılması rica olunur)

(Not: Fix menü uygulanacak olup, yemek ücreti kişi başı 300 TL’dir)

Anne Baba Örnek Model Olmalıdır

“Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira onlar size benzeyeceklerdir! Kendinizi terbiye edin.”

Çocuk dikkatli bir gözlemleyicidir. Aile üyelerinin arasındaki iletişimi gözlemler ve değerlendirir. 

Çocuk kendisini yönetebilmeyi, doğru davranışlar sergilemeyi, ana babasına sevgiyle bağlı olduğu için ve onların sevgisini sürdürebilme duygusuyla öğrenir. Bu öğrenmede, ana baba korkusu ya da ceza­dan kaçınma duygusu yoktur.

Sevdiği anne ve babasına benzemek, çocuk için en güçlü eğilimdir. Anne ve babasının sevdiği davranışları yineleyerek, o davranışları zamanla özümser. Önce çok yüzeyde olan bir taklit ile başlayan bu benimseme, giderek ana babanın özelliklerinin kendi kişiliğine sindirilmesi yoluyla gelişir.

    Babanın rolü de anne kadar önemlidir. Çünkü çocuğun kişilik gelişiminde özdeşleşmesi için baba, çocuğa modeldir. Babanın rolünün olmaması, çocuğa karşı pasif olması veya ilgili olmaması; çocuğun kişiliğinin oluşumunu, ruhsal ve fiziksel sağlığını oldukça etkiler ve bazı davranış bozukluklarına sebep olabilir. 

Başka deyişle, çocuk anne ve babasıyla özdeşim yapar; on­lara kendini uydurarak daha çok sevilme çabasına girer. Bu çaba, onu daha uysal ve söz dinler hale getirir.

Anne baba, doğru davranışları hayatlarına hâkim kılmışsa, çocuklarına yeterli sevgi ve ilgi gösteren kişilerse, çocukları da bu istikamette yetişir

“Çocuğunuzu Kötü Etmenin Yolları” ya da “Yengeç” Kitabı’nın yazarı C.G. Salzman, yazdığı kitap için yengeçlerden etkilenmiştir.

Kırda gezinti yaparken, kendisini gören yavru yengeçlerin anneleriyle beraber geri geri kaçtıklarını görünce, çocukların kötü alışkanlıkları ailelerinden nasıl öğrendiklerini anlatan bir kitap yazmıştır.

Çocukların aile dışından öğrendikleri davranışların geçici, kalıcı davranışların ise aileden öğrenilenlerin oldu­ğunu söyleyen Salzman, “Kötü huy ya anneden ya da babadan ya da her ikisinden çocuğa geçmiştir” diyor.

Çocukların kötü huyları anne babadan nasıl aldıklarını anla­tan Salzman’ın verdiği örneklerden birkaçını paylaşalım sizlerle:

-Sürekli asık suratlı olursanız, herkesin yanında çocuğunuzu eleştirip kabahatlerini yüzüne vurursanız, en ufak hatasında onu cezalandırırsanız çocuğunuzu kendinizden nefret ettirmeyi başarırsınız.

-Zorda kaldığınız zaman çocuğunuzu babasıyla tehdit eder­seniz, yatamadığı zaman “öcü geliyor” diye korkutursanız, ço­cuğunuz babasından ve öcüden nefret eder.

-Yerine getiremeyecek sözler verirseniz, karı koca olarak birbirinize saygı göstermezseniz, çocuklarınızın yanında birbiri­nizi eleştirir, kavga eder, birbirinize hakaret ederseniz çocuklarınızın güvenini kaybedersiniz.

-İki kardeşten birini sürekli över, diğerini sürekli eleştirir­seniz, birine sürekli ödül verir diğerini sürekli cezalandırırsanız çocuklarınız birbirlerini kıskanmaya başlar.

-Onlara sürekli kötü insanlardan bahsederseniz, herkesin menfaat için birbirini aldattığını, dünya da güvenilecek insan­ların kalmadığını söylerseniz çocuğunuzu insanlardan soğutmuş olursunuz.

-Aileniz dâhil herkese kaba davranırsanız, çocuklarınızın gözü önünde hayvanlara eziyet ederseniz, komşu veya iş arka­daşlarınızı döverseniz, düşmanlarınızın çok olduğundan bahsederseniz, tabanca ve bıçaksız gezmezseniz, çocuğunuzun acıma­sız ve zalim olmasını sağlarsınız.

Çocuklarınızın yanında sizden daha zengin olanları çekiş­tirirseniz, gayrı meşru yollardan zengin olduklarını söylerseniz, memurların rüşvetle büyüdüğünden bahsederseniz, çocuğunuzun kıskanç olması kaçınılmazdır.

-“Önce ders sonra oyun” kuralında acımasız olursanız, ders yapmadığı zaman çok katı yasaklar koyarsanız çocuğunuzu okuldan soğutursunuz.

-Çocukların her istediğini yerine getirirseniz, onları oyun­cak ve hediye yağmuruna tutarsanız, çocuklarınızın bencil ve şı­marık olmasına sebep olursunuz.

-Onu kandırırsanız, başkalarına yalan söylerseniz, suçlarını itiraf ettiklerinde bile azarlarsanız, çocuklarınızı yalana alıştırı­rsınız.

-Sürekli dedikodu yapar, herkesin arkasından konuşursanız, çocuğunuzu da dedikoducu yaparsınız.

Çocuklar çevrelerinde gördüklerini, anne babaya ait tüm özellikleri öğrenirler. Bu öğrenme bilgi, duygu ve davranış ka­zanma olarak gerçekleşir.

Çocuklar her şeyi, diğer insanların yaptıklarını izleyerek; söylediklerini dinleyerek; nesne ve olay­lara bakarak; televizyon, video, CD, internet, gazete, dergi, kitap vb. okuyarak, seyrederek veya dinleyerek; yani kısaca “gözlem” yoluyla öğrenirler.

Çocuklar, birçok sosyal davranışı (nerede, ne zaman, ne ya­pılıp yapılmayacağını) başkalarını gözleyerek öğrenirler.

 Anne baba bir söze, bir harekete gülerse çocuklar da birlikte güler, hatta kahkaha atarlar. Ayaklarını içe veya dışa basarak ve başı dik yürüyen bir babanın çocuğunun, babası gibi yürüme­si; ellerini ceplerine koyarak konuşan bir babanın çocuğunun da öyle hareket etmesi mümkündür

Gözlem Yoluyla Öğrenme” nin yanında, modele baka­rak yani “Taklit Yoluyla Öğrenme” ve kendisini bir başkası ile bir veya aynı tutarak onun davranışını benimseme yani “Özdeşleşme Yoluyla Öğrenme” de çok önemli öğrenme şekilleridir.

Çocukların iyi alışkanlıklar edinmesi, iyi hareketlerin birlik­te yapılmasıyla olur. Çocuk kendi çevresinde bulunan kişilerin kötü hareketlerden çekindiklerini ve kötülükten hoşlanmadıkla­rını görürse, kendisi de iyi hareketler yapmaktan zevk almaya başlar.

Çocuk anne ve babasını taklit ederek sosyal yaşama alışır. Aile içinden seçtiği örnek kişi, bozuk kişilik yapısına sahipse, kötü davranış şeklinin çocukta da görülme olasılığı yüksektir. Bu nedenle anne-babanın çocuğa iyi örnek olması çok önemli­dir. Ebeveynlerin sözlerden çok davranışlarıyla model olmaları gerekir.

 “Yemekten önce ellerini yıka” diye yüz defa söylemektense, “hadi ellerimizi yıkayalım” diyerek birlikte yapmak daha etkili olur. Çocuğa karşı ne kadar sabırlı ve anlayışlı olursak o kadar başarılı oluruz.

Sevgili anne babalar, öncelikle çocuğunuzu benimseyin ve her haliyle onu kabul edin. Onu sevin, sevmeye ve sevilmeye hepimizin ihtiyacı var. Çocuğunuza iyi bir örnek ve iyi bir model olun. Ona ne verirseniz, size de aynısını geri verecektir.

“Okula gidince öğretmen onu hizaya sokar. Öğretmen onun hakkından gelir.” Demeyin. Çünkü eğitim okuldan önce evde başlar. Hayat okulunun ilk sınıfı aile eğitimiyle başlar.

Çocuklarınıza karşı daima güler yüzlü olun. Onların sevinçlerini paylaşın, acılarına ortak olun. Size bir şey sorduklarında ilgiyle cevap verin.

Çocuğunuzda güzel duygu, düşünce ve davranışlar görmek istiyorsanız, önce siz bunlara eksiksiz uymalısınız. Çünkü çocuğunuz, sizin gibi olacaktır.

Biz büyüklerin yapması gereken ilk temel ilke, “çocuklarımızı doğru davranışlara yönlendirmek için, kendimiz o davranışları gösterebilen kişiler olmalıyız.”

Sevgiyle kalın…

Bahçeli, Çakıcı, Cübbeli’den Ses Var, Erdoğan Suskun

Devlet Bahçeli’nin “Öcalan “Meclis’e gelsin, DEM grubunda konuşsun” çağrısı için herkes konuştu. Ama CB Erdoğan bir yorum yapmadı. Türkiye’yi çalkalayan, geleceğimizi ve bölge dengelerini değiştirebilecek bir konuda gazeteciler de Erdoğan’a soru sor(a)madılar.

Bu arada siyasetin dışında zannettiğimiz iki cenahta dikkatimi çeken çok ilginç gelişmeler oldu:

Yeraltı dünyasının önemli isimleri Alaattin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz’dan, cezaevinden çıkmalarını sağlayan, Bahçeli’nin açıklamalarına destek geldi.

Çakıcı, Bahçeli’yi makamında ziyaret etti.

Kürşat Yılmaz “Saygıdeğer Türkmen Beyimiz rastgele cümle kurmaz. O cümlede yer alan her harf, vatan, millet sevgisinden başka düsturu olamayan genel başkanımızın imbiğinden süzülür de kelimeye, kelimeler cümleye dönüşür. Bir gün bir saniye bile onu yalnız bırakmayacak, gerekirse can alıp can vereceğiz” ifadeleriyle tam bir mürit sadakati gösterdi.

Zaten Bahçeli’nin sadık taraftarları O’na “bilge lider” derler ve anlaşılamayan tavırları olduğunda da “Devlet Bey’in bir bildiği vardır” diye savunurlar. Bir de halkımız içinde “devlet aklı” diye kullanılan bir kavram vardır ki Kürşat Yılmaz gibi sadık taraftarları “Devlet Bey’in aklı” ile “Devlet aklını” eş anlamlı algılarlar.

Ama nedense bu aklın desteklediği zihniyetin ülkeyi ekonomik buhran, sosyal çözülme gibi sıkıntılı durumlara getirmiş olduğunu, bu aklın 10 milyondan fazla sığınmacı ve kaçağın ülkemizde kalmasını önleyemediğini; milli vasfını kaybeden Eğitim, okullara aç giden çocuklar, çocuk ve kadın cinayetleri gibi “beka sorunlarına” bu aklın destek olduğunu sorgulamazlar.

***********************************

Cübbeli Ahmet’e U Dönüşü Yaptıran Ne?

Devlet Bahçeli’nin “Öcalan açılımını” ummadığımız biri sorguladı. Cübbeli Ahmet Hoca adıyla tanınan Ahmet Mahmut Ünlü, 24 Ekim Perşembe günü yaptığı cami sohbetinde, Bahçeli’yi ağır sözlerle eleştirdi. Vaazını Twitter ve YouTube hesabından paylaşan Cübbeli Ahmet, bir gün sonra videoyu her yerden sildi.

Silinen videoda şu cümleler vardı: “Şu anda bu işleri yanlış buluyoruz. Düşmanla kâfirle barış olmaz, muharebe olur. Son terörist kalana kadar mücadele devam. Şimdi iş nereye döndü ilk teröristi Meclis’e getirmeye döndü. Ulan ‘son teröriste kadar öldüreceğim’ dedin, şimdi ilk teröriste ‘gel de başıma geç’ diyor.’

‘Bunun izahı yok. Burada 40 bin şehit var, gazi var, yetimler, dullar, analar, babalar var. Yemezler yedirmezler. Herkes haddini bilecek. Kimsenin memleketinin dinamikleriyle oynamaya haddi yok. Kimseye yağcılık yapmam. Apo kim ya? Şerefsiz, dinsiz kitapsız, Marksist, Leninist’in önde gideni…”

****

Bu paylaşım silinince, Gazeteci İsmail Saymaz “Cübbeli Ahmet’i kim tehdit etti?” diye sordu. Kısa bir süre sonra sosyal medyada başka bir haber okuduk.

“Cübbeli Ahmet Ünlü Hoca, bugün Alaattin Çakıcı’yı ziyaret etti. Gündeme dair bilgi alışverişinde bulundular.”

Bu ziyaretin öncesinde Cübbeli Ahmet sosyal medya hesabından şu açıklamayı yaptı:

“Kandil Abdullah Öcalan’ı hiç adam yerine koymuyor ve onun hiçbir etkisi olmadığını açıklıyor. Böylece Devlet Beyefendi’nin: “PKK’nın arkasında Siyonist Yahûdîler ve Amerikalılar var” sözünün doğruluğu ortaya çıkmış oluyor. Demek ki Devlet Bey, Apo’nun güçsüzlüğünü ve Kandil’in direk Siyonizme bağlı olduğunu ifade etmek için bu açıklamaları yapmış.”

Cübbeli Ahmet’in kendi cemaati üzerinde büyük bir ikna yeteneği olduğunu tahmin edebiliyordum. Ama anlaşılan O’nu da ikna edebilecekler varmış.

“Eski Çözüm Sürecinde” halkımızı ikna etmek için “akil insanlar” kullanılmıştı. Bunlar pek başarılı olamamıştı. Yeni sürecin akilleri anlaşılan ikna konusunda daha yetenekliler.

Bu kadar ciddi bir meseleyi devleti yönetenlerin anlattıklarından değil, siyasetin dışında olduğunu sandığımız Çakıcı ve Cübbeli gibi kişiler üzerinden değerlendirmek durumunda kalmak üzücü.

***********************************

Hangi Devlet’in Aklı

Bahçeli’nin “Öcalan’ı hapisten çıkarmak ve TBMM’de konuşturup suretiyle, PKK’yı tasfiye etme veya silah bıraktırma projesi” nasıl bir “devlet aklı” olabilir, anlamaya çalışalım.

Öncelikle bu sadece Devlet Bey’in aklı değil, Devleti yöneten R.T.Erdoğan ve yakın ekibinin ortak aklı ile alınmış bir karar olduğu aşikar. Aksini düşünmek “Bahçeli Erdoğan’ı esir aldı” diyenleri haklı çıkarır.

Üstelik bu planın içinde Öcalan ve DEM Parti’nin başından beri var olduğu anlaşılıyor.

DEM Parti 24 Eylül- 30 Eylül 2024 arasında TBMM’de tam 103 tane kanun teklifi vermiş. 6 gün içinde verilen bu tekliflerin hepsi “umut hakkı” kapsamında Öcalan’a af çıkartılması hakkında imiş. Bu tekliflerin verildiği tarihler Bahçeli’nin DEM milletvekillerinin elini sıkmasından bir hafta önce. Yine Bahçeli’nin “Öcalan umut hakkı kapsamında affedilsin” anlamına gelen açıklamasından 3 hafta önce verilmiş.

Demek ki “mutfakta pişirilen şey” önceden ocağa konmuştu, Bahçeli’nin konuşmasıyla kokusu çıktı.

Şimdi bizden istenen “devletin bir bildiği vardır” diyerek sorgulamadan rıza göstermemiz.

Şimdiye kadar o kadar kötü yönetildik ki, “devletin bir şey bildiğinden” kuşkuluyum.

Çünkü, meslektaşım Av. Gürkan Uysal’ın yazısında belirttiği gibi, “Devletin bildiği tek şey karar vericilerin kendi menfaatleridir. Ve o karar vericiler kendi menfaatleriyle siz vatandaşların menfaatleri ters düştüğü her durumda sadece ve sadece kendi menfaatlerini tercih ederler.”

Bu tespiti iç politika açısından yorumlarsak, ilk hedefin Erdoğan’ı tekrar ve ömür boyu Cumhurbaşkanı seçtirecek bir Anayasa değişikliği için DEM Partililerin oylarını kazanma çabası olarak değerlendirilebilir.

Dış politika açısından yeniden ABD’nin yanında konumlanma çabası olabilir. ABD, ordusunu Suriye’den çektikten sonra, PYD’nin zarar görmesini istemiyor. ABD Türkiye’nin Suriye’deki operasyonlarını durdurmasını ve PYD’yi desteklemesini sağlamaya çalışıyor. Türkiye bu konuda ikna edilmiş ve İsrail’in güvenliği için kurulan Suriye’deki PKK (PYD) devletini tanımak ve palazlandırmak gibi bir görevi kabul etmek zorunda kalmış olabilir.

Bunun karşılığı olarak PKK Türkiye’den geçici bir süre çıkarılırsa, Cumhur İttifakı “PKK’yı yok ettik” propagandasıyla bir seçim daha kazanır.

Yani hem ABD hem de Cumhur İttifakının kazanacağı bir “win- win” yani “kazan- kazan” projesi… Kaybeden kim olacak? Herhalde yine Türk Milleti.

26 Ekim Türk Şehri Selanik’in Bir Hain Tarafından Tek Kurşun Atılmadan Yunan’a Teslim Edildiği Tarihtir! Unutmuyoruz…

“Acaba bugün Türkiye’yi de teslim etmeye çalışanlar mı, var?”

Selanik Sendromu…

Şahsen “Selanik Sendromu”na tutulmuş vaziyetteyim. Şimdi nedir bu “Selanik Sendromu” diyeceksiniz…

Hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa, Selanik’i tek kurşun atmadan düşmana teslim etmiştir. Doç. Dr. Nuri Yavuz bir makalesinde “Tarihi Türk Şehri Selanik’in kurşun atılmadan düşmana teslim edilmesi, Türk Ordusu’nun şerefli geçmişine ve Türk tarihinin büyüklüğüne sürülen bir kara leke ve komutaya da kötü bir örnektir” demektedir.

Yorgo Kırbaki’nin Hürriyet Gazetesi’nde 15 Temmuz 2012’de yazdığına göre Hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa, Selanik’te “şimdi Yunan Kara Kuvvetleri’ne ait bir müzede özenle korunan mezarında” bundan sonrası bana ait… cehennem zebanileri ile uğraşıyor. Ki bu mezara Yunanlılar tarafından sonra taşınmıştır. Haine Yunan’ın gösterdiği değere bakın!

Yunan araştırmacı – gazeteci Alekos Orologas hain paşa için “O Selanik’in gerçek kurtarıcısı ve hayırseveri” diyor. Yani Türklerden tek kurşun atılmadan Selanik’i kurtaran (!) bir hayırsever… Yine araştırmacı – yazar Vasilis Nikoltsos’a göre, çok sevdiği Selanik’te kan dökülmesini istemiyordu ve bu nedenle de teslim protokolünü imzaladıktan sonra “Selanik kaybedildi ancak kurtuldu (!)” dedi. Sakın bizim topraklarımızın bir bölümü için aynı formulü düşünenler olmasın?

Ne mantık ama değil mi? Hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa’nın hayatta iki torunu var. Remzi Romanos Mesare ABD’de, mimar olan Şahin Seryios Mesare ise Yunanistan’da yaşıyor.

Bu hain paşaya, Selanik’i savaşmadan teslim et diyen etkili ve yetkili Türklerde var. Ama Yunan teslim aldığı şehirde, 10 yıla varmadan bunların mezarda kemiklerini bile bırakmamış.

Sonrada işbirlikçi ihanet; Türkiye’de, güzelim Türk şehri Selanik’in masonların, sabetayların, musevilerin, rumların kenti olduğunu anlatıp durmuş.

Biz Selanik’in Türkiye’de olduğunu ve bir de Türk şehri olduğunu unutup gitmişiz. Tıpkı Diyarbakır’ın, Hakkari’nin, Şırnak’ın, Erbil’in, Kerkük’ün, Musul’un, Süleymaniye’nin birer Türk şehirleri olduğunu unuttuğumuz gibi…

Aslında bir de Şehit Hasan Rıza Paşa tarafından yürütülen “Şanlı İşkodra Müdafası” var… Kahraman ve cesur bir asker olan Hasan Rıza Paşa, Padişah II. Abdülhamit’e hal edildiğini tebliğ edenler arasında bulunarak velinimetine ihanet eden ve aynı zamanda yardımcısı olan Esad Toptani adında Osmanlı Mebusan Meclisi üyeliğinde de bulunmuş bir Arnavut olan, Drac Mebusu’nun hazırladığı suikastle şehit edilmiştir. Böylece Osmanlı İşkodra’yı da kaybetmiştir.

Aslında benim “Selanik Sendromu”muma çok rahatlıkla bir “İşkodra Sendromu”da eklenebilir. Ama biz kaldığımız yerden devam edelim.

Onun için kafasına Arnavut “kelesh”i giyip PKK uzantılarının ayağına kadar gidip halay çekenler; bu ülke için Atatürk’ün dediği “Bu memleket tarihte Türktü, halde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.” sözünü unutmasın…

Özellikle de milli ve üniter bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ne, biz “Türk Milletine mensubuz” diye adeta yalvararak gelenler ki; bunların belgeleri mevcuttur, Kara Hasan Tahsin Paşalığa ve Esad Toptaniliğe özenmesin.

BDP – PKK’lı milletvekili Emine Ayna “Türk askeri boşuna öldü” diyor. Eğer hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa’nın yaptığı gibi bölücü ihanetle müzakere yolu ile ülkemin toprakları; tek kurşun atmadan ve “Yeni Anayasa” aldatmacısı ile “Türk Milletinin hükümranlığına son verilerek” peşkeş çekilecekse, evet Türk askeri boşuna ölmüştür…

Görüyorum ki, 100 yıl sonra da ülkeme Kara Hasan Tahsin Paşa ve Esad Toptani gibi hainlerin mantığı hakimdir. Onlar Selanik’i ve İşkodra’yı ihanetle düşmana teslim etmiştir. Ortaya saçılan İmralı tutanakları ile de aynı ihanetin bu gün de yürüdüğüne şahit olmaktayız. Bu sebeple Milli Şairimiz Mehmet Akif’i ve Mustafa Kemal’i tekrar tekrar okumaya ve anlamaya, her geçen günden daha fazla ihtiyacımız vardır. Onlar bize birliği, mücadeleyi ve milliliği işaret ediyor, küreselciliği ve teslimiyetçliği değil…

Türkçe Sevdalısı Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa ile Türkçemizin İncelikleri ve Husûsiyetleri Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Zaman-zaman imla kılavuzunda yapılan değişiklikler yazı kaidelerinde karışıklığa sebebiyet veriyor mu? Çâre nedir? Sizce imla kılavuzunda değişiklik yapmaya ihtiyaç var mı? Hangi hususlarda?

Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa: Dil Kurumu’nun imlâsında bizi en fazla rahatsız eden, uzatma işâretinin kullanılmamasıdır. Fonetik(1) bir alfabe kullanıldığı için, bu hâl, kelimelerin telâffuzunu bozmakta ve Osmanlı/İstanbul Türkçesinin malı olmuş, ona güzellik ve çeşni katan bâzı sesciklerin ‘phonèmes’ kaybolmasına müncer olmaktadır. ‘Kelimeler uzatma işâreti olmadan yazılsın, herkes bunların telâffuzunu konuşma dilinde öğrensin’ gibi bir muhâkeme tarzı çok yanlıştır; çünki bu muhâkeme, fonetik değil, etimolojik(2) alfabe için bahis mevzûu olabilir. Hâlbuki bizim Târihî Yazımız zâten etimolojik bir yazıydı ve gûyâ bu yüzden onun öğrenilmesi zor diye yerine fonetik Latin alfabesi ikame edilmişti. Böylece, bu mantıkla, bu mürâî esbâb-ı mûcibeyi de yıkmış oluyorlar. Mâdem ki siz her harf veyâ işâret bir sesciğe karşılık gelecektir mantığıyle bir alfabe teşkîl ettiniz, o hâlde sonuna kadar bu esâsa sâdık kalmalı ve farklı bir sescik olan uzatmaları da bir işâretle belirtmelisiniz. Meselâ ‘alem’ / ‘âlem’, ‘yar’ / ‘yâr’ farkı gibi… Kezâ ‘mêmur’u ‘memur’, “mes’ele”yi ‘mesele’, ‘Süleymâniye Câmii’ni ‘Süleymaniye Camisi’, ‘lûtfen’i ‘lütfen’, ‘Yâkub’u ‘Yakup’, ‘İzzeddîn’i ‘İzzzettin’, ‘dolayısıyle’yi ‘dolayısıyla’, “san’atimiz”i ‘sanatımız’, ‘anlıyan’ı ‘anlayan’, ‘gelmiyecek’i ‘gelmeyecek’ ‘gelmiyor’ / ‘gelmeyor’, ilh… yazmamalısınız! 

Çetinoğlu: Siz bu şekilde yazıyorsunuz. Bu tarz kime aittir?

Dr. Yasa: Biz imlâ bahsinde de, dil anlayışımızda da, esâs îtibâriyle,  Nihâd Sâmi Banarlı merhûmun tâkîbcisiyiz.

Çetinoğlu: Devrik cümle konusundaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Yasa: Türkçenin tamlama ve cümle kuruluşunun üssülesâsı(3) şudur: Tâlî unsur esâs unsura tekaddüm eder. (Alfred Mörer’in Grammaire de la langueturque kitabındaki -1967, s. 194- ifâdesine nazaran: L’accessoiredoittoujoursprécéder le principal.) Bu küllî kaideye muvâfık olarak, cümlede unsurların sıralanışı da: Fâil + Mef’ûl (Tamlıyan) + Fiil şeklindedir. Fransız dil sistemindeki mantık bunun tersidir: Hem “le principalavantl’accessoire”, hem de ‘Sujet + Verbe + Complément’. Meselâ Türk: Eşyâmı halının üstündeki bavula yerleştireceğim; Fransız: Je vaisplacermesaffaires dans la valisequi se trouve sur le tapis, der. Her biri dîğerlerinden müstakil kapalı sistem olan dillerin hep bu sûretle kendilerine mahsûs birer mantığı vardır. Bu, onlardan birini dîğerinden üstün kılmaz.

Hâlbuki tam bir aşağılık kompleksi veyâ şahsıyetsiz bir mukallit zihniyetiyle hareket eden bizim ‘Yoztürkçecilerimiz’, Türkçenin cümle mantığının Fransızca ve dîğer Avrupa lisânları gibi olmamasını Türkçe için bir nakîse(4) addederek Türkçeyi de Fransızcaya (veyâ Frenkçeye) benzetmeye çalışmışlar ve bu tavır ‘Öztürkçe’ harekâtını idâre eden makam tarafından da tasvîb görmüştür. Meselâ (“Öztürkçe” dalâletinin(5) mûcidi olan) Fuad Köserâif, Mehmet Şeref Aykut, Vedad Örs, Nurullah Ataç gibi şahsıyetler harâretle bu fikri müdâfaa etmişlerdir. Bunlardan Vedad Örs (ve kardeşi Sedad Örs), hattâ Türkçede Fransızcadaki qui, que gibi nisbet zamirlerine muâdil ki o = ko, ki onu = konu gibi zamirler ihdâs edilmesini teklîf etmiştir. Örs’e göre, meselâ yukarıdaki örnek cümle şu şekilde olmalıydı: Yerleştireceğim eşyâmı bavula ko bulunuyor üstünde halının (veyâ halının üstünde). Örs, bu kadarını -şimdilik- kabûl ettiremiyeceğini anlayınca, bu sefer, asgarî program olarak, hiç olmazsa, meselâ: Bu sabah Bolu’ya gidiyorum yerine, Gidiyorum Bolu’ya bu sabah tarzında cümleler kurulmasını teklîf etmiş ve bu şekil günümüzde yazı dilinde de alabildiğine yaygınlaşmış, bâzı gûyâ muharrirler bir makale veyâ bir kitabı baştan sona devrik cümleyle yazmayı bir mârifet olarak gösterme noktasına gelmişlerdir.

Biz Türkçe üzerindeki tefekkürümüzde şöyle bir tesbîtte bulunduk: Çarçabuk, düşünmeden konuştuğumuz zaman, merâmımızda en mühim husûs ne ise evvelâ onu söylüyor, sonra, tam olarak kasdettiğimiz mânâyı ifâde etmek için, onu derme-çatma bir şekilde ilâve kelimelerle tamâmlıyoruz. Meselâ: (Hani Akçağ’dan aldığımız şu kitap nerede? diyeceğimize) Nerede şu kitap hani Akçağ’dan aldığımız? diyoruz. Çünki aklımızdaki ilk mühim düşünce nerede, sonra kitap oluyor ve hangi kitabın bahis mevzûu olduğunu tam olarak anlatabilmek için de arkasından, derme-çatma bir sûrette, dîğer bilgileri sıralıyoruz.

Dikkat edilirse, Türkçede bu konuşma tarzı, bir heyecân, bir telâş hâlinin tezâhürüdür. İşte muntazam, mantıklı cümle kuruluşuyla konuşma ise, hissiyâtımızı ikinci plana geçirip sükûnetle, soğukkanlılıkla, akl-ı selîmle, mantıklı muhâkemeyle cümlemizi tasarladığımız vakitki tarzdır. Binâenaleyh, Türkçenin nahvi,  cümle dizilişi, akl-ı selîmi, mantığı, sükûneti öne çıkaran, bu hâli elzem kılan bir yapıdadır. Şimdi kim bunun bir dezavantaj, bir nakîse olduğunu iddiâ edebilir?

Dîğer taraftan, şiirlerin (hattâ umûmî diyebileceğimiz) yapısında müşâhede ettiğimiz devrik cümle ise, bizde, hissiyâtın ağır bastığı cümledir ve bu gibi hâllerde, yazı dilinde de, bu şekle mürâcaat ediyoruz. Meselâ: Otlar yeşermiş, çiçekler açmış, koyunlar çayıra yayılmış, kuşlar ötüşüyor cümlesi, âfâkî (objectif) üslûbun ifâdesidir. Yeşermiş otlar / Açmış çiçekler / Yayılmış çayıra koyunlar / Ötüşüyor kuşlar ise şiir dilidir, enfüsî (subjectif) üslûptur.

Çetinoğlu: Emir cümleleri de devrik olabiliyor…

Dr. Yasa: Beceriksiz! Ver şu keseri de, göstereyim sana ağaç nasıl oyulurmuş! söyleyişi ile Beceriksiz! Şu keseri ver de ağaç nasıl oyulurmuş sana göstereyim! söyleyişi arasında edâ farkı vardır; birincisi daha hissî bir cümledir. Onun içindir ki emir sîgasıyla(5) kurduğumuz cümleleri çok kere devrik cümle kalıbına uydururuz.

İşte dilimizin bu inceliklerini kaale almayıp sırf bir özenti olarak, yazı dilinde de, en âfâkî bir üslûpla kaleme alınması lâzım gelen bir metinde dahi, devrik cümle kullanmak, tam mânâsıyle bir dalâlettir!(6)

Çetinoğlu: Türkçe ilim dili olamaz’ Diyenler var. Târihî Türkçemizi mi, günümüz Türkçesini mi kast ediyorlar yoksa yaptıkları tahribat neticesinde Türkçemizin yakın bir gelecekteki durumunu mu?

Dr. Yasa: Mürâice(7)Öztürkçe’ tâbir ettikleri sun’î, mantıksız, köksüz, istikrârsız, zevksiz, darkafalı dille ilim de, edebiyat da olmaz. Olmadığı bilfiil görülüyor. Nitekim ilimle uğraşanlar ilmî araştırma ve tefekkürlerinde bir Avrupa dilini kullanma ihtiyâcı hissediyorlar. ‘Yoztürkçe’yle pekâlâ edebiyat, san’at yaptıklarını iddiâ edenler de ancak kendilerini kandırıyorlar!

Târihî Türkçe ise, 19. asırda kendini yeniliyerek, büyük bir tekâmül kaydederek, 20. asra, Avrupa’nın Fransızca gibi büyük bir kültür diliyle yarışabilecek bir seviyede girmişti. Bu hakîkatin isbâtı, tercümelerdir. 20. asrın başında, Türkçeye Fransızcadan lüzûmlu bütün mefhûmları ifâde ederek ilmî, felsefî ve teknik tercümeler yapılabildiği gibi, aynı ayarda denilebilecek edebî tercümeler de yapılabiliyordu. Biz, çalışmalarımızla, bu müddeâyı(8) kâfî derecede isbât ettiğimiz kanâatindeyiz.

Dîğer taraftan, Târihî Türkçe, tekâmülüne devâm etme ve yeni mefhûmlara yeni mukabiller bulma husûsunda da sınırsız kabiliyet ve imkânlara sâhiptir. Binânelayeh, Târihî Türkçenin ilim, felsefe, teknik, edebiyat, v.s. dili olmak bakımından sıkıntısı yoktur. Târihî Türkçe hakkında aksine dâir iddiâlar ya cehâlet, ya da sû-i niyet mahsûlüdür.

Çetinoğlu: Türk milleti olarak, târihî Türkçeyi ihyâ ve onu tekrâr resmî dil kılma irâdesini göstermemiz gerektiğini ’ belirtiyorsunuz. Sizi bu düşünceye sevk eden sebepler nelerdir?

Dr. Yasa: Bu fikir ve tavrın başlıca sebebi şudur ki Târihî Türkçe, Türk milliyetinin (Müslümanlıkla berâber) başlıca iki unsurundan biridir. Cebren ve hîleyle o dilden uzaklaştırılmakla aslî şahsıyetimizden de uzaklaştırılmış olduk. Binâenaleyh Türk milleti, kendisine revâ görülen topyekûn kültür jenosidi siyâsetinin fâilleriyle hesaplaşmadıkça ve başta dîn ve dil olmak üzere Millî Kültürünün bütün unsurlarına dört elle sarılmadıkça aslâ hakîkî şahsıyetini bulamıyacak ve bir takım hâin kuvvetlerin elinde savrulup durmaya devâm edecek, belki nihâyetinde de tamâmen yok olacaktır. Bizim Târihî Türkçeyi ihyâ ve onu tekrâr resmî dil kılma irâdesini göstermemiz demek, hür bir millet olarak varlığımızı idâme ettirme irâdesini göstermemiz demektir. Bu mes’ele, kanâatimce bu kadar hayâtîdir.

Çetinoğlu: Bu röportaj çerçevesinde dilimizle ilgili son sözleriniz nelerdir?

Dr. Yasa: Dilimizle alâkalı olarak son sözlerimiz şunlar olacak:

Resmî Temessül(9) İdeolojisinin (RESTİ’nin) resmî dil sıfatıyle Türkçe üzerindeki tahrîbatının şu beş cihetten olduğunu müşâhede etmekteyiz:

1) Kelime yapısı. En vahîm tahrîbat, bu cihetledir. Zîrâ, bu sûretle âdeta dilin irsiyeti (Fransızcasıyle genetiği –génétique-) bozulmuştur. Bu cihetten tahrîbatın başlıca dört vechesi(10) şunlardır:

a) Kaidesizlik (Türkçenin değil, Fransızcanın umûmî teşkîl kaidesine göre kelime türetme);

b) –Al, -sAl, -mAn, -v, -gen gibi Fransızcadan devşirme eklerle kelime teşkîli;

c) Ön ek ihdâsıyle kelime türetme;

ç) Husûsen mürekkep kelimelerde Fransızca söyleyişe uygun teşkîller.

2) Kelime hazînesi.

3) Telâffuz âhenginin bozulup dilin kabalaşması (ki bunun sebebi de, Ses Uyumu kaidelerinin umûmîleştirilmesi ve zevksiz Uydurmalar teşkîlidir).

4) Cümle yapısının Frenkleştirilmesi.

5) Konuşma tarzında da yer yer Fransızca söyleyişin taklîd edilmesi.

Hâlbuki RESTİ’nin bu tahrîbâtı, resmî dil sıfatıyle Türkçe üzerindedir. Yâni Târîhî Türkçe üzerinde barbarca bir ameliyat yapılarak ortaya onların ‘Öztürkçe’, bizim ‘Yoztürkçe’ dediğimiz uydurma, sun’î bir dil çıkarılmış, bu dil, kendisine resmî statü kazandırılarak alabildiğine yaygınlaştırılmış, netîcede, tam da Moiz Kohen / Mûnis Tekinalp’in tahmîn ve temennî ettiği gibi,  yeni nesiller, ‘yedi sekiz asır kullanılan Osmanlı diline tamâmen yabancı’ hâle gelmiştir.

Çetinoğlu: Târihî Türkçemizi ihya etmek mümkün mü?

Dr. Yasa: Milyonlarca sayfada mevcûdiyetini devâm ettiren Târîhî Türkçemiz, her ân hayâta dönmeye hazır vazıyette himmetimizi beklemektedir ve bunun için yapılacak tek şey, ferd ferd her birimizin, bütün yazılarımızda ve konuşmalarımızda onu kullanmamızdan ibârettir. Tabiî, onu kullanmak demek, hiçbir uydurma kelime kullanmamak, ayrıca -umûmî nesir dilinde- devrik cümleye ve Frenkçeye benzer ifâde şekillerine îtibâr etmemek demektir. Her birimiz karârlı bir tavırla, dâimâ (resmî mecbûriyetler müstesnâ) kendi dilimizi hakkıyle kullanmaya özendiğimiz takdîrde, bir müddet sonra, kaçınılmaz olarak, Târihî Türkçemiz tekrâr resmî dil statüsü kazanacaktır.

Çetinoğlu: Dilimizin kelime hazinesi hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Yasa: Dilimizin kelime hazînesi hakkında olması lâzım gelen umûmî tavrı da şu üç esâsla hülâsa edebiliriz:

1)Târihî Türkçenin bâhusûs 19. asrın ikinci yarısı ile 20. asırda hudûdları tebârüz etmiş kelime hazînesine olduğu gibi sâhip çıkmak, menşêi ne olursa olsun o hazîneye âid her bir kelimeyi birer ecdâd yâdigârı kabûl ederek sevgiyle yaşatmak;

2) Târihî Türkçenin, sâdece, yaygın olarak kullanılmadığı gibi, ya Türkçenin yapısına uymıyan (meselâ Farsça izâfet(11) kaidesine göre teşkîl edilmiş ve kalıplaşmamış tamlamalar), veya alâkalı mefhûmun tatmînkâr bir karşılığı olmıyan ıstılâhlarını(12)ıslâh etmek (tâdîl veyâ türetme yollarıyle);

3) Yeni mefhûmlar için tamâmen İstanbul Türkçesinin türetme kaidelerine ve zevkıne uygun yeni kelimeler teşkîl etmek.

Netîce olarak istikbâlimiz kendi elimizdedir ve -İslâm’ın bir cüz’ünden ibâret olan hakîkî- Türklüğün yaşamasını istiyorsak, bunun için lüzûmlu irâdeyi ortaya koymakla mükellefiz!

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Alparslan Bey.

(1)fonetik: Sesle alakalı, konuşulan dili meydana getiren seslerin incelenmesi; ses bilgisi. Fonetik Alfâbe: Bir dilde mevcûd bütün sescikleri farklı işâretlerle gösteren alfabe.

(2)etimolojik: Bir dildeki kelimelerin köklerini, hangi lehçeye ve dile ait olduğunu, ne zaman ortaya çıktıklarını, ses ve mânâ bakımından geçirdikleri değişiklikleri inceleyen dil ilmi ile ilgili. ‘İştikak ilmi ’ veya ‘köken bilimi ’  olarak da anılır.  Etimolojik alfabe: Kelimelerin telâffuzundan ziyâde târihî köklerini işâret etmeye ehemmiyet veren alfabe. Bu alfabenin en büyük avantajı, kelimenin imlâsından mânâsının ve köklerinin kolaylıkla anlaşılabilmesidir.

(3)üssülesâs: En mühim esâs

(4)nakîse: Noksanlık, eksiklik, kusur

(5)sîga:Kip, kalıp, şekil, biçim

(6)dalâlet: Doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapkınlık

(7)mürâi: İki yüzlü, dönek, riyâkâr, samîmiyetsiz

(8)müddeâ: Tez (fr. “thèse”)

(9)temessül: Biçimlendirme, bir kimseye veya nesneye benzeme; onun biçimini alma; ona uyma; Fr. “assimilation”

(10)veche: Yüz, yön, taraf, istikamet, varılmak istenen nokta

(11)izâfet: Tamlama

(12)ıstılâh: Bir ilim veya san’at dalına has kelime, Fr. terme (terim)

Dr. ŞÂKİR ALPARSLAN YASA:      1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Babası Hokand’lıdır ve Hoca Ahmed Yesevî sülâlesindendir.      1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu. Tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak mecburiyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde makaleler ve tedkîk yazıları yazdı.      Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve 1998 senesinde İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde kabûl edilen tezi ile ‘Doktor ’ unvanını aldı. Aynı üniversitede Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında Araştırma ve sonra Öğretim Görevlisi olarak on dört sene ders verdi, 2013 senesinde yaş haddinden emekliye sevk edildi. 2015 Ocağında Yrd. Doç. unvanıyla Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümüne tâyin edildi.      Tercüme sâhasıyle alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş -bâzıları kitap hacminde-  18 makalesi, tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları bulunmaktadır.  Şâkir Alparslan Yasa; evli, 2 çocuk babasıdır.  YAYINLANMIŞ ESERLERİNDEN BAZILARI: Sevgi Peygamberi: (1996), Türk Eğitim Sistemi / Alternatif Perspektif: Türkiye Diyânet Vakfı Yayını. (Heyet azâsı olarak, 1996), Kamu Harcamalarında Etkinlik ve Parlamenter Denetim: (Fransızcadan izahlı tercüme, T.C. Sayıştay Başkanlığı Yayınları, 2002), Türkçenin IstılâhMes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar:Kurtuba Yayınları, 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme:  (Hitabevi Yayınları, 2014), Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi (2014)  
DERKENAR: NİHAT SÂMİ BANARLI DİYOR Kİ:      Şu fânîdünyâ saadetleri içinde hiçbir şey, azîz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.      Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattığı dili; bütün güzellikleri, incelikleri, yücelikleri ve güzel sesleriyle öğretmek…      Onları, böyle bir dilin sihirli ifâdelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve yaratan insanlar olarak yetiştirmek…      Dilin, böylesine tılsımlı vâsıta olduğunu bilmek ve bütün bunları, bilerek, severek yapmak…      Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan, böyle büyük bir sanatın, böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi, bu güzel hizmet, yalnız dil ve edebiyat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına her şeyden çok Türkçeyi öğretecek, onlara, anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden, ifâde ve mânâ zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen değil de anne ve baba iseniz, abla ve ağabey iseniz, bu sizin daha sevgili vazîfenizdir. Yavrularınıza, sözlerini halk dehâsının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninniler söylemekten başlayarak, öğreteceğiniz en güzel şey, Türkçedir. (TÜRKÇENİN SIRLARI: Kubbealtı Neşriyatı 15. Baskı. İstanbul, 1998)