“İki Kasım 1943” isimli eser, Karaçay Türklerinin zorunlu göçlerini/sürgünlerini anlatmaktadır. Bu eser Halimat Bayramuk tarafından kaleme alınmıştır. II. Dünya savaşı yıllarında Karaçay halkının başına gelen acı ve insanlık dışı kitlesel sürgün, eserde görülmektedir.
Romanda kahraman, savaştan izinli dönen ve tabip subay olan bir bayandır. Adı Gokka olan bu bayan, izin sonrası tekrar birliğine teslim olamadan ailesi ile birlikte sürgün edilmiştir. Hayvanların taşındığı tren vagonların insanlar içinde kullanıldığı burada görülmektedir. Bir gece ansızın Karaçay köylüleri, önce askeri kamyonlara, sonra da trenlere bindirilmiştir. Eserde günlerce yolculuk yapan bu insanlar, o zor şartlar içinde hayatta kalmaya çalışmışlardır. Bu işkence ve zorluklar karşısında zayıf düşen kimi çocuklar, yaşlılar ve güçsüzler sürgün şehitleri olmuşlardır. “Gerekli imkân ve malzemenin olmamasından dolayı altlarını sidiğin pişirdiği bebekleri, aklını yitiren insanları, erkeklerle kadınların zaruri ihtiyaçlarını birlikte yaptığını okuruz: “Bu arada üst üste yığılıp duran insanlar arasında kendiliğinden bir musibet ortaya çıktı ki bu sürgünden daha feci olabilir. Hayâ denilen şey ezelden beri Karaçaylıların kanına işlemiş ahlakî bir erdemdir. Bu sebepten Karaçaylı, hayatı boyunca utanma ve hayâ duygularına sahip çıkmıştır. Onları terketmemek için kendini ateşe, suya atabilir. Burada… Burada ise bu nezih halkın iki ayağı bir pabuca sokuldu, insanlar zaruri ihtiyaçlarını gidermek için ne yapsınlar nereye gitsinler? Etrafları demir çemberle çevriliydi. Bu hengâmenin içinde, adamların kasıklarından tutarak sağa sola yürüdükleri görülüyor, dayanacak güçleri kalmayınca da kara kaputluların önlerine çöküyorlardı. Soldatlar(NKVD[2]’nin kara kaputluları) da oradan bir iki adım geriliyorlardı. Zamanla soldatlarla halk arasındaki mahal açık tuvalet halini aldı ve hava pis kokmaya başladı. Adamlar buraya sıkışarak geliyorlar, hafifleyerek dönüyorlardı. Kafalarını kaldırıp da çevrelerine bakmıyorlardı.”(s.45)
Karaçay halkı, İki Kasım 1943 Çarşamba sabahı, evlerinden alınıp önce kamyonlara sonra vagonlara yüklenmişti. Kapılarını açık, hayvanlarını başıboş bırakmışlardı. Savaş kahramanı Gokka, olanlara bir türlü inanamıyor, hatta inanmak istemiyordu. Stalin’e telgraf çekerek sürgünün yanlışlığını, hatta bütün bunlardan onun haberi olmadığını varsayarak ona anlatmayı düşünüyordu. Fakat her şey o kadar geçti ki. Artık vagonlara çoktan bindirilmişlerdi. Ayrıca üstündeki üniformanın hiçbir kıymeti de kalmamıştı. Çünkü devlet düşmanı ilan edildikleri için bundan sonra onlar “bandit” yani “haydut”tu.
Sürgün, Özbekistan’da belirli bölgelere yapılmaktaydı. Sınırlı yerlerde dolaşabilecekler ve bulundukları yerleşim alanlarından ise uzaklaşamayacaklardı. Hem ihtiyar savaşçı hem de Doktor Gokka, yiğit ve kahraman bir savaşçı oldukları halde horlanıp aşağılandılar. Sürgünün başlangıç dönemlerinde kendilerine “yerliler”den iyi davranan da kötü davranan da oldu. Zulme uğrayan bu sürgün halklar, zamanla geldikleri bu topraklarda yer yurt edindiler. Yöneticiler, Stalin’in emirlerini uygulamışlardı. Fakat Karaçay Türklerinden Sovyet saflarında savaşanlar bu sürgüne anlam veremiyorlardı. Hatta savaştan dönenler de sürgün yerlerine gönderilmekteydi. Dr. Gokka, neredeyse eserin sonlarına kadar Stalin’in haberi yoktur diye düşünecektir. Halbûki bu sürgün, Stalin’inin uyguladığı devlet terörü ve şiddetinden başka bir şey değildi. Nitekim Stalin Karaçay ve Kırım Türkleri başta olmak üzere, birçok masum halkı sindirmek ve soykırım uygulamak için zihnindeki düşünceyi hayata geçirmişti. Khrutşev’in “Anıları”[3]ndan “Vladimir İlyiç Lenin’in (1870-1924) ölümüne yakın yıllarda şöyle dediğini öğreniriz: “Stalin (1879-1953), aşırı derecede serttir ve bu zaafı aramızda ve biz komünistler arasındaki ilişkilerde hoş görülebilir, fakat Genel Sekreter olarak asla hoş görülemez. Bu yüzden, yoldaşların Stalin’in bu görevinden hangi metotla alınacağını ve yine hangi metotla yerine bir başkasının atanacağını düşünmelerini teklif ediyorum. Bu yeni seçilecek adam Stalin’den, her şeyden önce bir tek nitelikte farklı olmalıdır; daha kesinlikle belirteyim, çok daha hoşgörü sahibi, çok daha dürüst, çok daha nazik ve yoldaşlara karşı daha saygılı bir tutum içinde, daha az şımarık huyda, vb. bir adam olmalıdır.”[4] Lenin’in bu belgesi Partinin On üçüncü Kongresi’nde delegelere duyuruldu ve Kongre, Stalin’in Genel Sekreterlik görevinden alınması sorununu tartıştı. Fakat alınmak bir tarafa Josef Stalin 3 Nisan, 1922 ile 5 Mart 1953 tarihleri arasında Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin liderliği anlamına gelen Genel Sekreterliğini üstlendi. Bu dönem zarfında kanlı diktatörlüğü ile çoğunluğu Türk milyonlarca insanın kanına girdi.”[5]
Karaçay Türkleri yıllarca yerli Özbek Türklerinden kopuk yaşamaya mahkûm edilmiştir. Sürgünlerin, yerli insanlar ile bütünleşmelerinin engellenmesi onlarda; sosyal izolasyon, kültürel şok, kuralsızlık, yabancılaşma gibi ruh sağlıklarını etkileyen problemler de ortaya çıkartmıştır.
“İki Kasım 1943” romanında, yakınlarını kaybeden Gokka ve Karaçay Türkleri, yöneticiler ve yerlilerin nice haksız ve hukuksuz uygulamalarına maruz kalmışlardır. Nitekim bir tabip subay olan Gokka’ya başlangıçta asıl mesleği olan doktorluğu yaptırmazlar, sadece onu bir sağlık görevlisi olarak çalıştırmışlardır. Ancak yıllar sonra cerrahlık görevine dönmüştür. Kendisi gibi bir savaş kahramanı olan eşi Aslan’ı yıllarca aramıştır. Sürgün bölgesinden ayrılmaması gerektiği halde onu bulmak için risk alarak başka bölgelere de gitmiştir. Fakat onun girdiği bir savaşta mücadele ederken şehit olduğunu öğrenmiştir. Bundan sonra Gokka, kendisine sahip çıkan aileler olmasına rağmen mutsuz, talihsiz bir evlilik yapmıştır. Artur isminde bir erkek çocuğu olmuş, fakat yeni kocasından ayrılmak zorunda kalmıştır. Bir gün talihsiz bir şekilde olmamaları gereken yerde, küçük Artur’la karakola düşmüştür. Orada kendilerini tam bir kabus içinde bulmuşlardır. O sıralarda Rusya’da Stalin’in yerine Khrutşev idareye geçmiştir. Karaçay halk temsilcileri ondan görüşme talep etmişler, o bu talebi uygun bulmuş ve onları çok iyi bir şekilde karşılayarak söze şöyle başlamıştır:
Mektubunuzu okudum, halkınızın hassasiyetini anlıyorum; ancak bu zor bir iştir. Adamlar her şeyi karma karışık etmişler! -Stalin’i kastediyor-. Şimdi her şeyi yerli yerine koymak gerekiyor. Beria[6] Kafkas Cephesi’ne gidip geldiğinde, “Kafkas Halkları kendilerini düşmana satmışlardır”, diye, Stalin’e öyle rapor veriyor. Stalin de tuttu onları top-yekün sürgün etti. Onu bırakın düşman işgaline uğramayan bir kısım halkları da aynı şekilde sürgüne gönderdi. Nikita Sergeyeviç Khrutşev, bu son yıllarda Stalin’in üzerinde ağır bir hastalık olduğunu, bazı kimselerin onun bu durumundan yararlandıklarını da söylemiştir. “Halkın tamamının suçlu olması mümkün değildir, bunun aksini savunmak, Leninizme de ters düşer”, diyen Khrutşev “satılıklar her halktan çıkmıştır. Parti kongresinde de ifade ettiğim gibi, imkânını bulsaydı Stalin, kırk milyonluk Ukrayna halkını da top-yekün tehcir edecekti, ancak, bu kadar insanı sürecek yer yoktu”, şeklinde sözlerini sürdürmüştür.
Daha sonra Nikita Sergeyeviç Khrutşev şöyle konuştu: Bunların hepsi ülke düşmanı ise, faşist Almanları bu topraklardan kim kovdu? Hayır, bu doğru değil. Suçsuz insanları sürgüne göndermek onlar için hiç de zor olmamıştır. Sürgün harekâtını tamamlamak için kullanılan adamları madalyalar ve nişanlarla taltif etmeyi de ihmal etmemişlerdir.”Bu sırada Nikita Sergeyeviç Khrutşev, Kazakistan’ı ziyaret ettiği sırada çevresine Çeçenlerin toplandığını ve onlarla konuştuğunu da anlatmıştır: “Çeçenlere -başkesenler- derlerdi, hani nerde? Bilakis onlar iş hususunda da kendilerini çok güzel ispat ettiler.”Bu genel konuşmalardan sonra, Karaçaylıların meselesine geçiyor:- Sizin meselenizin esas zorluğu nedir derseniz, hiç bir suçu olmayan bir takım insanlar, zorla getirilerek sizin boşalttığınız yerlere iskân edilmişlerdir. Şimdi, oradaki mahalli yöneticiler, bu insanları geri gönderme taraflısı değiller. Meselenin her yönü inceleniyor, yavaş ilerlese de inceleme muhakkak devam edecek. Politik yönden rehabilite etmek, öyle sanıyorum ki bu yakında tahakkuk edecektir. Ancak, halkın dönüş meselesini de politik rehabilitasyon ile birlikte halledersek daha uygun olur, kanaatindeyim.”(s. 240-241)
Nikita Sergeyeviç Khrutşev, yukarıda zikredilen sözlerinde haklıdır. Çünkü sürgün yerlerinden vatanlarına dönen her aile, kendi evlerine oturup oraları sahiplenenler tarafından kabul edilmediler. Oysa sürgün yerlerinde onlara halk, kendilerini benimseyip kabullenmişler ve kötü gözle bakmamaya başlamışlardı. Aile dostu Rus Tötka Maria Gokka’ya “– Artık sizi geri göndereceklerdir, -dedi tötka Maria; görüyor musun o it Stalin ne biçim cinayetler işleyip durmuş?! “Halkın atası” diye, biz ona baş eğip durmuştuk, oysa. Orada da bir ölsün, mel’un herif! Vasia (Maria’nın kocası) ile ben kolhoza katılmak istemediğimiz için, nice acılar çektirdi bize Stalin! -diye, tötka Maria kendini tutamıyarak konuşurken. Gokka onun sözlerini bütün azaları titreyerek dinledi. Gokka’nın kuşağı gibi hiç bir kuşağı şartlandırmamışlardı: Baban da, anan da, dinin de, imanın da, bütün hayatın da Stalin; gerisi boş, diye yetiştirmişlerdi onları. O zamanki genç kuşak, “gerçekten böyle” diye içtenlikle inanmıştı,daha doğrusu inandırılmıştı. Şimdi de görüyorsunuz, madalyonun öbür yüzünü!”(s.234)
Karaçaylar vatanlarına dönmek istiyordu. Gokka da dâhil “bizi buraya üryan getirmişlerdi, üryan dönsek ne olur diyordu?” Karaçaylar, ancak on dört yıl sonra vatanlarına dönme hakkı kazanmışlardı. Bu dönüşler ise ancak Gorbaçov’un sekreterliği sırasında gerçekleşmiştir. O da bin bir zorluk, horlanma, istenilmeme içinde. Sürgün yerinde “İki Kasım 1943”te, gençlere yaşlılar tarafındansürgün şehitlerinin mezarlıkları, unutulan atalar, yok olan adetler, düğünler, şarkılar, millî benliği oluşturan unsurlar sık sık vurgulandı. Aydın kıyımları da “İki Kasım 1943”te okuyucuya hatırlatılmıştır. O yıllarda ailelerin çocukları bile ispiyoncu yapılmış; bir gün dürüst vatanperver insanlar ortadan kaybolmuşlardı. 1937 aydın kıyımı, Gokka’nın zihninde derin yaralar açmıştı. Çünkü Stalin’e o kadar inandırılmıştı ki. Odasındaki Stalin resmi’ni sürgün bitene kadar indirmedi. Sobaya atarken bile korkuyordu. Sobaya atınca alevler bir anda resmi yutmuştu. Kafkasya’ya dönerken Moskova’da Lenin’in mozelesi ile onunkini de ziyaret etmek zorunda kalmıştı. Gokka ve hemşehrileri köylerine döndüklerinde evleri yıkılmış bir garip köpekten başkası yoktu. Bu babasının köpeği Samır’dı. Onları görür görmez hayvancık onları tanıdı. Harabe haline gelen köyde yer alan bazı evler dağın ardındaki halklar tarafından işgal edilmişti. İşgalci konumunda olan aileler, yerleştikleri evleri terk etmek istemiyorlardı. Aralarında bazen öldürücü kavgalar ve sürtüşmeler olmaktaydı. Gokka, “her taşın yanı bizim için evdir” derdi. Gokka’ya ancak 1958 yılında bir ev verilmişti. Bu arada şehit eşi Aslan tarafından yazılan eser basılmıştı. Oğlu Artur’la beraber artık asıl vatan toprağında yaşamaya başladılar. Başından geçenleri unutmaya çalışsa da yaşadıkları asla zihninden gitmedi. Umutsuzluğa düştüğü anlarda; “Ata yurda küsülmez belki o bize küsebilir” sözünü söyleyerek teselli buldu. Karaçay Türkleri Anavatana döndükten sonra, yeni yurt edinen toplum tarafından aşağılanmaya muhatap olmuşlardır. Malları, mülkleri, bağları, bahçeleri yabancı halklara verilmiştir. Ev sahibi iken artık kiracı bile değillerdir, hatta edilmemişlerdir. “İki Kasım 1943” romanının yazarı Halimat Bayramuk bizzat sürgünü halkıyla yaşamış bir Karaçay Türküdür. Onun yazdıkları Dr. Gokka çevresinde geçen gerçek olaylara dayanmaktadır.
[1] Halimat Bayramuk, İki kasım Bin dokuz yüz Kırküç, (Karaçay Türkçesinden Aktaran: Yılmaz Nevruz), Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1995.
Varlığı kabul edilen, fakat mahiyetine yol bulunmayan anlama ve düşünme kabiliyeti. Zekâ ve zihin de denilen, anlamayı sağlayan, düşünme keyfiyetini gerçekleştiren; mânevî ve soyut bir âlet.
“Zâtıyla maddeden mücerret (madde olmayan), fiiliyle (işleviyle) madde ile alâkadar (alâkalı) bir cevher.”
Akıl; rûhun en önemli, başta gelen anlama âleti. Fakat bu durum, varlığını kabul etmeğe engel değil.
Mahiyet ve iç yüzünü idrâk ve anlamak imkânsız! Fakat, varlığı bilinen bir şeyin; mahiyeti meçhul, bilinmiyor diye mevcudiyeti inkâr edilmez. Çünkü varlığı bir gerçek. Nitekim, kimine “akıllı”, kimine “akılsız” deniyor. Akılla iftihar edilip, öğünülüyor.
Nasıl ki, bakkal terazisiz ticaret yapamaz. Kumaşçı, metre bulundurmadan kumaş satamaz. İnsan da bulunduğu ortamı, ancak aklıyla anlar, aklıyla seçer, aklıyla değerlendirir. Aklıyla, gitmesi gereken yolu tespit eder. Üstelik, aklı olmayan fikir yürütemez. Mânen önünü göremez.
Aklıyla, sadece ne yapması, nasıl yapması icap ettiğini belirler. Lâkin, bütün bunlar için akıl, akıl olmalı. Yani, eğitim süzgecinden geçmiş bir akıl olmalı.
Akıl terazisinin; tartacak ölçeklerinin, İlahî kaynaklı birimleri olan bir terazi olması da şart.
Kısaca ifade etmek gerekirse akıl; Yaratan’ın emrinde olmalı.
Çünkü vicdanın ziyası / ışığı din ilimleri, aklın nûru fen ilimleridir. İkisinin imtizacı / birlikteliği ile hakikat tecelli eder, kendini gösterir. O iki kanat ile insanın himmet ve gayreti pervaz eder / uçuşa geçer. İftirak ettikleri / ayrıldıkları vakit; birincisinden taassup, ikincisinden hile, şüphe tevellüd eder / doğar.
Kaldı ki, Zebur, İncil ve Kur’an gibi mukaddes kitaplar, nebî ve peygamberler; aklın var olmasına rağmen gönderilmişlerdir. Zira “Beşerde nübüvvet (peygamberlik) zaruridir.” Çünkü, ancak Kutsal Kitaplar ve Peygamberler takip edilecek yolları gösterir.
Akıl ise gösterilen yolları anlamaya ve üstünde yürümeye çalışır.
Demek ki, akıl; kendi başına yol bulmak için değil. Kendisine gösterilen İlahî ve Peygamberî yolları anlamak, onların rotasına girmesi gerektiğini kavramak, onların kılavuzluğunda karar kılabilme yetisi olarak, insana bahşedilmiştir.
Nitekim, tüm …izmler; düşünen bazı insanların; insanların düzgün ve rahat yaşamalarını temin etmek için, iyi niyetle ortaya koydukları; hayata bakış ve yaşayış biçimlerini düzenleyen yol, yordam ve rejimlerdir. Fakat güzel tarafları olmakla beraber, yanlış yönleri daha çoktur. Çünkü ifrat ve tefritten uzak kalamamışlardır.
Meselâ insanların daha iyi hayat sürmeleri için, iyi niyetlerle ortaya konan komünizm; milyonlarca insanı canından, malından etmiştir.
Oysa İslâm’da onların iyi ve güzel tarafları var. Menfî yönleri ise yok.
İşte akıl; gönderilen kitap ve sözleri idrak ve anlamak için verilmiş. Herhangi bir konuda, kendi başına yol bulmak için değil. Eğitimini almak şartiyle, bu hususları anlamak, kavramak ve bilme kabiliyeti olan bir aygıt. Doğruyu yanlıştan ayıran seçici bir tartı.
Bu ise, aklı ancak vahyin rehberliğinde kullanmakla mümkün. Zira, akıl terazi gibi, üreten değil tartandır. Yani menba değil mazhardır. Gerçekleri tayin ve tespit eden, mânevî bir göz hükmündedir.
Nitekim, fizikçi olmayan biri, aklım var diye fizik konusunda, bir fizikçi ile fikir teatisinde / alış verişinde bulunamaz. Aksi takdirde gülünç duruma düşer. Herkese maskara olur. Fizik konusunda, ancak iki fizikçi tartışırsa, fizik hakkında güzel sonuçlara varabilirler. Çünkü:
“Çıkar âsâr-ı rahmet; ihtilâf-ı rey-i ümmetten.”
“Rahmet eserleri, farklı fikirlerin tartışılmasıyla ortaya çıkar.”
Tabii ki, aklı olmıyanın ne fikri, ne de zikri olur.
Zaten aklı olmayan; Allah tarafından bile muhatap alınmıyor! Dinden, sorgu ve sualden muaf tutuluyor!
Velhasıl, akıl görünmeyeni gören göz.
Tabii İlahî Kitap ve İlahî Elçilerin sağladığı ışıkla.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un, Anayasa’nın ‘değiştirilmesi teklif edilemez’ 3. Maddesini tartışmaya açmasına, İstanbul Barosu Başkanlığı’na seçilen İbrahim Kaboğlu’nun, “Anayasa’da değişmez maddelere olumlu anlamda dokunulabilir” söylemine ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, “Teröristbaşı Meclis’e gelsin, terör örgütünün lağvedildiğini haykırsın” açıklamasına siyasiler ve vatandaşlardan büyük tepki geldi.
Numan Kurtulmuş, 24 Kasım 2015-24 Mayıs 2016 tarihleri arasında, III. Davutoğlu Hükümeti’nde Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı. Anılan dönemde, Yunanistan 09 Mart 2016’da, Muğla İl sınırlarımız içinde bulunan Ardıççık Adası’nı işgal etti. Numan Kurtulmuş, Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Başkomutan Tayyip Erdoğan ile birlikte işgale seyirci kaldı. Yunanistan’a nota verilmedi. Konu hakkında basında çıkan haberin bağlantısı aşağıdadır:
Numan Kurtulmuş, 24 Mayıs 2016-19 Temmuz 2017 tarihleri arasında, Yıldırım Hükümeti’nde Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı. Anılan dönemde, 14 Kasım 2016’da, Aydın İl sınırlarımız içinde bulunan Marathi Adası’nın da Yunanistan tarafından işgal edildiği ortaya çıktı. Numan Kurtulmuş, Başbakan Binali Yıldırım ve Başkomutan Tayyip Erdoğan ile birlikte işgale yine seyirci kaldı. Yunanistan’a nota verilmedi. Konu hakkında basında çıkan haberin bağlantısı aşağıdadır:
Türkiye Cumhuriyeti’ne ait adaların işgal edilmesiyle Türkiye, batıdan bölündü, Anayasa’nın 3. Maddesi fiilen değiştirildi. Numan Kurtulmuş, yaptığı açıklama ile Erdoğan ve AKP Hükümetleri döneminde Anayasa’nın 3. Maddesinin fiilen değiştirilmesi eylemine kılıf arıyor ve değişikliği kitabına uydurmaya çalışıyor.
“Anayasa’nın ilk 4 maddesine kimse dokunamaz”, “Alıştıra alıştıra bölecekler” gibi söylemler içi boş söylemler olup Anayasa’nın 3. Maddesinin fiilen değiştirildiği ve Türkiye’nin batıdan bölündüğü gerçeğinin üzerini örtemez. Zaten, Tayyip Erdoğan da 03 Eylül 2022’de, Samsun’da yaptığı konuşmada, “Yunanistan’a bizim tek cümlemiz var, İzmir’i unutma. Adaları işgal etmeniz filan bizi bağlamaz, vakti saati geldiğinde gereğini yaparız. Hani diyoruz ya, bir gece ansızın gelebiliriz” diyerek adalarımızın işgal edildiğini yani Anayasa’nın 3. Maddesinin fiilen değiştirildiğini ve Türkiye’nin batıdan bölündüğünü itiraf etmiştir. Atatürk ve silah arkadaşları 3 yıl 3 ay 21 gün sonra 9 Eylül 1922’de, Anadolu’daki Yunan askerlerini İzmir’de denize döktü. Erdoğan’ın Başbakanlığı ve Başkomutanlığı döneminde, 2004’den itibaren adalarımızı işgal eden 6 bin Yunan askeri ise tam 20 yıldır Türkiye’de elini kolunu sallayarak dolaşıyor. TÜRKİYE, 20 YILDIR YUNAN İŞGALİ ALTINDADIR.
Tayyip Erdoğan’ın adalarımızdaki Yunan işgalini itiraf ettiği haberinin bağlantısı ve kupürü aşağıdadır:
GENELKURMAY BAŞKANLIĞI’NIN, 2009, 2010 VE 2013’DE, İŞGAL ALTINDAKİ ADALARIMIZIN BOŞALTILMASI TALEBİNİ, ERDOĞAN VE AKP HÜKÜMETLERİ KABUL ETMEDİ
CHP Milletvekili Onur Öymen, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e 26 Kasım 2004’de verdiği yazılı soru önergesinde, Türkiye’ye yakın adalara Yunan bayrağı çekildiğini belirterek, “Anılan adalar Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın listesindeki adalar mı” sorusunu yöneltti. Abdullah Gül soru önergesine cevap vermeyerek Türk adalarına Yunan bayrağı dikildiğini ve adaların işgal edildiğini zımnen ve hukuken kabul etti.
Deniz Kuvvetleri Harekât Başkanı Tümamiral Mücahit ŞİŞLİOĞLU, Genelkurmay Temsilcisi Kurmay Albay Ümit YALIM ile birlikte Dışişleri Bakanlığı’nda 2008 yılında bir toplantıya katıldı. Tümamiral ŞİŞLİOĞLU, toplantıda Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmeyen yani Türkiye Cumhuriyeti’ne ait 200 civarındaki ada, adacık ve kayalıkları coğrafi koordinatları ile birlikte gösteren haritaların Birleşmiş Milletler ve NATO’ya deklare edilmesini talep etti. Tümamiral ŞİŞLİOĞLU’nun Genelkurmay Başkanlığı ve Deniz Kuvvetleri adına yapmış olduğu talep toplantıya başkanlık eden Dışişleri Müsteşarı Büyükelçi Ertuğrul APAKAN’a iletildi. Ancak, bu talep Dışişleri Bakanı Ali Babacan ve Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilmedi.
Yıllarca Türk kamuoyundan saklanan işgal, Yunan Genelkurmay Başkanı Dimitris Grapsas’ın 31 Aralık 2008’de Aydın Bulamaç Adası’na gelmesi ve Yunan Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas’ın da 06 Ocak 2009’da Aydın Eşek Adası’na gelmesi üzerine su yüzüne çıktı. Anılan haberlerin bağlantıları aşağıdadır:
Bu gelişmeler üzerine 2009 yılının başında, Genelkurmay Başkanlığı Karargâhında, Genelkurmay ve Dışişleri Bakanlığı temsilcileri arasında toplantı yapıldı. Toplantıda, Silahlı Kuvvetler Komuta ve Harekât Merkezi Amiri Kurmay Albay Ümit YALIM, Genelkurmay Başkanlığı adına, işgal altındaki adalarımızın boşaltılmasını talep etti. Toplantıya verilen ara sırasında Dışişleri Bakanlığı Temsilcisi Elçi Basat Öztürk, “Adaların Hükümetin bilgisi dahilinde işgal edildiğini” itiraf etti. Genelkurmay Başkanlığı’nın adaların boşaltılması talebi Dışişleri Bakanı Ali Babacan ve Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilmedi.
Genelkurmay Başkanlığı’nın 2010 ve 2013 yıllarında adaların boşaltılması talepleri de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilmedi. Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, Mart 2015’de, Yunan işgali altındaki adalar hakkında, Sözcü Gazetesi Yazarı Rahmi Turan’a bir açıklama gönderdi. Özel, “Ege’de mevcut egemenlik antlaşmalarıyla Yunanistan’a devredilmemiş olan ada, adacık ve kayalıklara ilişkin ihlaller tarafımızdan titizlikle takip ediliyor. Durum, Genelkurmay Başkanlığı’nın görüşleriyle birlikte Dışişleri Bakanlığı’na bildiriliyor. Konu siyasidir. Siyasi makamların yetki ve sorumluluğundadır. Alınacak kararların siyasi sonuçlar doğuracak olması nedeniyle nihai karar siyasi iradenindir” dedi.
06 Ekim 2016’da TBMM’de Ümit Özdağ ile yaptığımız ortak basın toplantısında, Dışişleri Bakanlığı Temsilcisi Elçi Basat Öztürk’ün, “Adaların Hükümetin bilgisi dahilinde işgal edildiğini” itiraf ettiğini belirttim. Konu hakkında TBMM sayfasında yayınlanan Basın Açıklamasının bağlantısı ve yazı aşağıdadır:
Tayyip Erdoğan, 8 yıldır bu konuda konuşmadı, adalarımızı işgal eden Yunanistan’a 20 yıldır nota vermedi ve işgalin önlenmesi için TSK’ya Hükümet Direktifi vermedi. Böylece, adaların Erdoğan ve AKP Hükümetleri tarafından Yunanistan’a alenen verildiği tescillenmiş oldu.
Yunanistan, işgal ettiği 20 adamızın 5’inde 08 Ekim 2023’de, hiçbir engelle karşılaşmadan Belediye Başkanlığı seçimlerini yaptı. Yunanistan’ın adalarımızda yaptığı seçimlere İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Jandarma Genel Komutanı Arif Çetin ve Sahil Güvenlik Komutanı Ahmet Kendir seyirci kaldı. İzmir Koyun Adası, Aydın Hurşit Adası, Aydın Eşek Adası, Küçük Çuha ve Gavdos adalarında yapılan seçim sonuçları Yunan İçişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde yayınlandı. Sitede, seçim yapılan 5 adamızda kayıtlı seçmen sayısının7 binden fazla olduğu görülüyor. Diğer adalarımıza yerleştirilenler ile birlikte 10 bin civarında Yunan vatandaşı adalarımıza yerleştirilmiş durumda.
2004 Yılında işgal edilen Aydın Eşek Adası’nda 2007’den beri Belediye Başkanlığı yapan Evangelos Kottoros, 08 Ekim 2024’te yapılan seçimleri de kazandı. Kottoros, 5 dönemdir Belediye Başkanlığı yapıyor. İzmir Koyun Adası Belediye Başkanı George Daniil de 2 dönemdir Belediye Başkanlığı yapıyor. Gavdos Adası Kadın Belediye Başkanı Madam Manolia Stefaniki de 2 dönemdir Belediye Başkanlığı yapıyor.
İzmir, Aydın ve Muğla illerinin Valileri Türk Vatandaşı, bu illerin Adalar Valisi Yunan vatandaşıdır. Devletin birliği ve tekliği ortadan kalkmış, otorite Yunanistan ile paylaşılarak Türkiye’de ikili devlet düzenine geçilmiştir.
İzmir, Aydın ve Muğla illerinin Belediye Başkanları Türk Vatandaşı, bu illerin Adalar Belediye Başkanları Yunan vatandaşıdır. 2972 sayılı Mahalli İdareler Seçim Kanunu Madde 9’a göre Belediye Başkanlarının Türk vatandaşı olması zorunluluğuna rağmen Yunan vatandaşları hiçbir engelle karşılaşmadan 20 yıldır Türkiye’de Belediye Başkanlığı yapıyor. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, bugüne kadar Yunan vatandaşı vali ve Belediye Başkanlarını görevden almadı yerlerine kayyum atamadı.
Yerlikaya, bakanlık yetkilerini Yunan İçişleri Bakanı Theododros Livanios ile paylaşıyor. İzmir Koyun Adası ve Aydın Hurşit Adası’nda kurulan Yunan Sahil Güvenlik Karakollarına ve işgal edilen adalarımızın etrafında her gün devriye dolaşarak karasularımızı ihlal eden Yunan Sahil Güvenlik botlarına hiçbir tepki verilmiyor. Sahil Güvenlik Komutanı Ahmet Kendir de komutanlık yetkilerini Yunan Sahil Güvenlik Komutanı Alexandrakis Georgios ile paylaşıyor. Türkiye’nin batısındaki topraklarımız Ankara’dan değil Atina’dan yönetiliyor.
SAVUNMA BAKANLIĞI ADALARIMIZDAKİ İŞGALİ SADECE SEYREDİYOR !…
Yunan Savunma Bakanı Nikos Dendias, Genelkurmay Başkanı Org. Choupis ve Kara Kuvvetleri Komutanı Korg. Kostidis ile birlikte hiçbir engelle karşılaşmadan işgal edilen adalarımıza askeri helikopter ile sürekli olarak gelip gidiyor. Türkiye’deki mevkidaşları Yaşar Güler, Metin Gürak ve Selçuk Bayraktaroğlu cesaret edip bizim adalarımıza gidemiyor.
Yaşar Güler’in Genelkurmay İkinci Başkanı, Jandarma Genel Komutanı, Kara Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay Başkanı olarak görev yaptığı 2016-2020 yılları arasında Yunanistan hiçbir engelle karşılaşmadan 4 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığını işgal etti.
Metin Gürak’ın Genelkurmay İkinci Başkanlığı döneminde Küçük Çuha Adası işgal edildi. Gürak işgale seyirci kaldı. Selçuk Bayraktaroğlu’nun Genelkurmay İkinci Başkanlığı döneminde Muğla Limoniye Adası ile Muğla Plati Kayalığı işgal edildi. Bayraktaroğlu işgale seyirci kaldı.
Savunma Bakanı Yaşar Güler, bakanlık yetkilerini Yunan Savunma Bakanı Nikos Dendias ile paylaşıyor. Genelkurmay Başkanı Metin Gürak komutanlık yetkilerini Yunan Genelkurmay Başkanı Dimitrios Choupis ile paylaşıyor. Kara Kuvvetleri Komutanı Selçuk Bayraktaroğlu da komutanlık yetkilerini Yunan Kara Kuvvetleri Komutanı Georgios Kostidis ile paylaşıyor. Yaşar Güler ve Savunma Bakanlığı adalarımızdaki işgali sadece seyrediyor.
TÜRKİYE’Yİ İKİ CUMHURBAŞKANI YÖNETİYOR !…
Yunan Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas06 Ocak 2009’da Aydın Eşek Adası’na, sonraki Cumhurbaşkanı Pavlopulos18 Temmuz 2017’de İzmir Koyun Adası’na, daha sonraki Cumhurbaşkanı Madam Katerina da 29 Haziran 2020’de Aydın Eşek Adası’na ve 06 Ocak 2022’de Gavdos Adası’na gelerek egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.
Yunan Cumhurbaşkanı Madam Katerina’nın 29 Haziran 2020’de Eşek Adası’na gelerek Türkiye’ye meydan okumasına AKP İktidarına destek veren Sabah, Yeni Şafak, Hürriyet ve Milliyet gazeteleri de çok sert tepki verdiler. Anılan gazetelerin haberlerinde, “Yunan Cumhurbaşkanı’ndan büyük tahrik ! YUNAN İŞGALİNDEKİ EŞEK ADASI, 1923 Lozan Antlaşması taraflarından İngiltere’nin 1943’te yayınladığı ve 1947 Paris Antlaşması’na taraf olan ABD’nin 1951 yılında yayınladığı haritalarda, Eşek Adası’nın 12 Ada deniz sınırları dışında Türkiye toprağı olarak gösterilmişti. Ada, 16 yıldır Yunanistan işgali altında ve adada konuşlu kara, deniz ve hava üslerinde yüzlerce silahlı Yunan askeri görev yapıyor” ifadelerine yer vererek işgali eleştirdiler. Söz konusu gazete haberlerinin bağlantıları aşağıdadır:
Yunan Cumhurbaşkanları işgal edilen adalarımıza elini kolunu sallayarak gelip giderken Tayyip Erdoğan cesaret edip bizim adalarımıza gidemiyor. Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı yetkilerini Yunan Cumhurbaşkanı Madam Katerina ile paylaşıyor. Türkiye’yi iki Cumhurbaşkanı yönetiyor.
DÜNYA’DA, ERDOĞAN’DAN BAŞKA İŞGALE SEYİRCİ KALAN BAŞKOMUTAN VAR MI? TBMM, TAYYİP ERDOĞAN’DAN NEDEN HESAP SORMUYOR?
Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde Ege Denizi’nde 16 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı işgal edildi. Erdoğan, 2014’de Cumhurbaşkanı seçilince Anayasa’nın 117. Maddesi gereği TBMM adına Başkomutanlık yetkilerini kullanmaya başladı. Erdoğan, sık sık Başkomutan olduğunu vurguluyor.
Erdoğan’ın Başkomutanlık yetkilerini kullandığı dönemde, Yunanistan, 2016-2020 yılları arasında hiçbir engelle karşılaşmadan elini kolunu sallayarak Muğla Ardıççık Adası, Aydın Marathi Adası, Küçük Çuha Adası, Muğla Limoniye Adası ve Muğla Plati Kayalığı olmak üzere toplam 4 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığını daha işgal etti. Erdoğan, işgale seyirci kaldı. Dünyada, Erdoğan’dan başka işgale seyirci kalan Başkomutan yok. İşgal edilen vatan topraklarının sayısı toplam 20 Ada ve 2 Kayalık oldu. Yunanistan’a nota verilmedi.
Ege Denizi’nde işgal edilen 4 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı hakkındaki haberler görsel ve yazılı basında yayınlandı. Ukrayna, topraklarını vermemek için Rusya’ya karşı savaşıyor, Filistin, İsrail’e karşı savaşıyor ama Başkomutanlık yetkisini kullanan Erdoğan ve AKP Hükümetleri, Yunan işgaline karşı en ufak bir tepki göstermiyor, Vatan topraklarını savunmuyor. TÜRKİYE’NİN DOĞU VE GÜNEYDOĞUSU’NDA BİR KARIŞ VATAN TOPRAĞINI DÜŞMANA VERMEMEK İÇİN NİCE MEHMETÇİKLER ŞEHİT OLURKEN, TÜRKİYE’NİN BATISINDAKİ ADALARIMIZ SAVUNULMADAN YUNAN ASKERİ’NE TESLİM EDİLİYOR. TBMM’deki Milletvekilleri, Başkomutan Erdoğan’dan, işgal edilen 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı’nın hesabını mutlaka sormalıdır.
EGE DENİZİ’NDE SEVR ANTLAŞMASI UYGULANIYOR
Kanuni Sultan Süleyman ve Sultan IV. Mehmet döneminde fethedilen, yüzlerce yıl işgal edilmeyen ve 1923 Lozan Antlaşması ile Türkiye’nin egemenliğinde kalan adalarımız, 2004’ten itibaren işgal edilmeye başladı. Mevcut durum itibarıyla 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı Yunan işgali altındadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ve en büyük toprak kaybı Erdoğan ve AKP Hükümetleri döneminde yaşanmıştır. Türkiye, 2004-2020 yılları arasında, Ege Denizi’nde, Lozan Antlaşması’ndan Sevr Antlaşması’na keskin bir dönüş yapmıştır.
“Osmanlı, Sevr Antlaşması ile Md. 132’de ayrıca, Ege Adaları üzerindeki tüm haklarından vazgeçmesine yol açan genel bir feragat hükmünü de kabul etmiştir. Buna göre Asya sahilinden itibaren 3 mil içerisinde bulunan ve ismen sayılarak Yunanistan’a ve İtalya’ya devredilmiş olan adalardan başka bütün öteki adalar üzerindeki hukuk ve iddialarından Müttefik Devletler lehine vazgeçmiştir.” (Prof. Dr. Sertaç Hami Başeren, Ege Sorunları, Ankara, 2006 S.42). İşgal edilen 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı 3 milin ötesinde olup mevcut durum itibarıyla, Gökçeada ve Bozcaada hariç Ege Denizi’nde Sevr Antlaşması uygulanmaktadır.
Büyük Millet Meclisi,19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Antlaşmasını imzalayanların ve bunu onaylayan Şûrayi Saltanatta bulunanların vatan hainliğiyle itham olunarak vatansız sayılmaları kararını aldı. Anılan kararın bağlantısı aşağıdadır (Karar No:37, Kabul Tarihi:19/08/1336, Karar Metni’ne bakınız):
Ankara İstiklal Mahkemesi, Sevr Antlaşmasını imzalayanları gıyaben idama mahkûm etti. Lozan Antlaşması ile Sevr Antlaşması yırtılarak çöpe atıldı. Ancak, 2004’ten itibaren 3 milin ötesindeki adalarımızın işgal edilmesiyle Ege Denizi’nde Sevr Antlaşması uygulanmaya başladı. Bu duruma sebebiyet verenlere ne denir onu da milletimizin takdirine bırakalım.
MİLLİ VE YABANCI HARİTALAR İLE T.C. DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI, SAVUNMA BAKANLIĞI, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, KARA KUVVETLERİ VE DENİZ KUVVETLERİ HARİTALARI VE BELGELERİNDE İŞGAL EDİLEN ADALARIMIZIN TÜRKİYE’YE AİT OLDUĞU AÇIKÇA GÖSTERİLMİŞTİR
Türk Tarih Kurumu ve Deniz Kuvvetleri Haritası ile Karayolları Haritası’nda, Yunan işgali altında olan adaların Türkiye’ye ait olduğu açıkça gösterilmiştir.
1939 tarihli İngiliz Haritası ile 1957 tarihli ABD Haritası’nda, Yunanistan’ın işgal ettiği adaların, 12 Ada deniz sınırlarının dışında ve Türk egemenliğinde olduğu açıkça gösterilmiştir.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Şubat 2024’te, ABD Kongresi’ne gönderdiği Mektup ve Mektuba Ekli Haritada, pembe renk ile gösterilen toplam 29 Ada ve 2 Kayalığın Yunanistan’a ait olmadığı belirtilmiştir. Yunanistan’ın işgal ettiği 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı pembe renkli grup içinde olup Yunanistan’a ait değildir.
TÜRKİYE’DE, 14 YUNAN ASKERİ ÜSSÜ, 6 BİN SİLAHLI YUNAN ASKERİ VE 10 BİN SİVİL YUNAN VATANDAŞI VARDIR
Anayasa’nın 92. Maddesine göre Türkiye’de yabancı askeri üs açılmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. İşgal edilen adalarımızda, 8 Yunan Kara Üssü, 4 Yunan Deniz Üssü ve 2 Yunan Helikopter Üssü olmak üzere toplam 14 Yunan Askeri Üssü açılmış olup bu üslerin açılması için TBMM Kararı yoktur. Milli İrade yok sayılmıştır.
İşgal edilen adalarımızda 6 bin silahlı Yunan Askeri, top, havan v.b. ağır silahlar ile 10 bin Sivil Yunan vatandaşı vardır.
Anayasamızın 3. Maddesine göre. Türkiye Devleti , Ülkesi ve Milleti ile bölünmez bir bütündür. DİLİ TÜRKÇE’dir. Ancak, Türkiye’nin batısında, Yunan işgali altında olan adalarımızda 4 Yunan İlkokulu, 2 Yunan Lisesi ve 1 Yunan Üniversitesi açılmış olup DİL YUNANCA’dır.
BAYRAĞI BEYAZ AL YILDIZLI AL BAYRAKTIR. Ancak, Türkiye’nin batısındaki adalarımızda Yunan ve Bizans bayraklarıdalgalanmakta olup Türk bayrağı yoktur.
MİLLİ MARŞI “İSTİKLAL MARŞI”DIR. Ancak, Türkiye’nin batısındaki adalarımızda İstiklal Marşı okunmuyor, Yunan Milli Marşı okunuyor. Aşağıda bağlantısı verilen yazının sonuna konulan videoda, Ağustos 2017’de, Aydın Bulamaç Adası’nda, Yunan askerlerinin Yunan Milli Marşını okudukları açıkça görülmektedir.
Ayrıca, aşağıda bağlantısı verilen yazının başına konulan videoda, Mart 2024’de, Muğla KeçiAdası’nda, Yunan İlkokulu öğrencilerinin Yunan Milli Marşını okudukları açıkça görülmektedir.
BAŞKENTİ ANKARA’DIR. Ancak, Türkiye’nin batısındaki adalarımız Ankara’dan değil Atina’dan yönetilmektedir. İşgal altındaki adalarımızda Yunan Vali ve Belediye Başkanları görev yapmaktadır.
Verilen somut örnek ve belgelerden görüldüğü üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin birliği ve tekliği ortadan kalkmış, otorite Yunanistan ile paylaşılarak ikili devlet düzenine geçilmiş, Anayasamızın 3. Maddesi fiilen değiştirilmiş ve Türkiye batıdan bölünmüştür.
ADALARIMIZIN İŞGAL EDİLDİĞİNİ İTİRAF EDEN, 20 TÜRK ADASI VE 2 TÜRK KAYALIĞI’NIN YUNANİSTAN’IN EGEMENLİĞİ ALTINA KONULMASINDAN, ANAYASA’NIN 3. MADDESİNİN FİİLEN DEĞİŞTİRİLMESİNDEN, TÜRKİYE’NİN BATIDAN BÖLÜNMESİNDEN BİRİNCİ DERECEDE SORUMLU OLAN, GERÇEK DİPLOMASI VE TRANSKRİPTİ OLMAYAN TAYYİP ERDOĞAN MEŞRU CUMHURBAŞKANI DEĞİLDİR !…
Anayasa’nın 101. Maddesine göre, Cumhurbaşkanı olabilmek için Yükseköğrenim yapmış olmak yani üniversite mezunu olmak gerekiyor. Ancak, Tayyip Erdoğan, bugüne kadar gerçek diplomasını ve üniversitede okuduğunu belgeleyecek transkripti kamuoyuna sunamamıştır. Kutlu Parti Genel Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, 1992-1993 yılları arasında Marmara Üniversitesi’nde Rektör olarak görev yapmıştır. Halaçoğlu, Erdoğan’ın okuduğu iddia edilen okulda ve Marmara Üniversitesi’nde kaydının olmadığını belirtmektedir. Konu hakkında 2015’de yayınlanan yazının bağlantısı aşağıdadır.
Tayyip Erdoğan, meşru Cumhurbaşkanı olmadığı için Cumhurbaşkanı’na hakaretten açılan bütün davalar düşürülmeli, daha önce Cumhurbaşkanı’na hakaretten ceza alanların cezaları silinmelidir.
BAHÇELİ’NİN TERÖRİSTBAŞINI MECLİS’E DAVET ETMESİ, ERDOĞANI YARGILANMAKTAN KURTARMA PLANIDIR !…
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, “Teröristbaşı Meclis’e gelsin, terör örgütünün lağvedildiğini haykırsın” açıklamasını ayakta hararetle alkışlayanlar arasında MHP Grup Başkan Vekili ve Manisa Milletvekili Erkan Akçay da var. Erkan Akçay, Ege Denizi’nde işgal edilen adalar konusunda defalarca soru önergesi verdi. Ayrıca Akçay,Mart 2015’de TBMM’de yapılan görüşme sırasında dönemin Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’a, “Sen Milli Savunma Bakanı olarak o adalara (Eşek ve Bulamaç adaları) gidebilir misin? İktidarınız dönemindeki bu oldu bittiye (işgale) niye izin verdiniz? Türk Ceza Kanunu’nun 302. Maddesine göre suç işliyorsunuz ve Dışişleri Bakanınız, Başbakanınız (Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu), Milli Savunma Bakanınız bu suçtan mutlaka yargılanacak” demişti. Erkan Akçay şimdi de Cumhur İttifakı içinde, TCK 302’den yargılanacaksınız dediği adamların yanında saf tutuyor.
Bahçeli’nin teröristbaşını Meclis’e davet etmesi Erdoğan’ı yargılanmaktan kurtarma planıdır. Çünkü, teröristbaşı eski TCK 125, yeni TCK 302’den yargılanmıştır. Erkan Akçay’ın dediği gibi Erdoğan’ın da yargılanacağı madde TCK 302’dir. Teröristbaşının Meclis’e gelmesi için af çıkartılması halinde Erdoğan ve diğer sorumlular da bu aftan istifade edecek ve yargılanmaktan kurtulacaklardır.
Teröristbaşı/Bebek katiline çıkarılacak af genel affa dönüşerek, FETÖ’den hüküm giyenler ile birlikte Yenidoğan Çetesi dahil bütün tutuklu ve mahkumlar tahliye edilecek, Türkiye suçluların elini kolunu sallayarak dolaştığı, vatandaşların can güvenliğinin olmadığı bir ülkeye dönüşecektir.
SAVCILARA HATIRLATALIM; ADALARIMIZIN İŞGAL EDİLDİĞİNİ İTİRAF EDEN, ANAYASA’NIN 3. MADDESİNİN FİİLEN DEĞİŞTİRİLMESİNDEN, TÜRKİYE’NİN BATIDAN BÖLÜNMESİNDEN BİRİNCİ DERECEDE SORUMLU OLAN TAYYİP ERDOĞAN’IN HAKKINDA SORUŞTURMA AÇILMASINDA VE İLK DERECE MAHKEMESİ’NDE YARGILANMASINDA YASAL VE ANAYASAL ENGEL YOKTUR !…
Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu ve yargılama usulü Anayasa’nın 105. ve 148. Maddelerinde düzenlenmiştir. Cumhurbaşkanı göreviyle ilgili suç işlemesi halinde yargılanacağı yer Yüce Divan’dır. Ancak, MHP Milletvekili Erkan Akçay’ın dediği gibi Erdoğan’ın yargılanacağı madde TCK 302 olup Terörle Mücadele Kanunu’nun 3. Maddesine göre TCK 302 terör suçudur. Terör suçu görev suçu olmadığı için 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra Anayasa Mahkemesi’nin iki üyesi ile Eski Hava Kuvvetleri Komutanı İlk derece Mahkemesi’nde yargılanmıştır.
Bu bağlamda, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, adalarımızın işgalinden birinci derecede sorumlu olan Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Numan Kurtulmuş, Binali Yıldırım, İsmet Yılmaz, Fikri Işık, Nurettin Canikli, Hulusi Akar, Yaşar Güler, Mevlüt Çavuşoğlu, Hakan Fidan, Fuat Oktay, Süleyman Soylu ve Ali Yerlikaya’nın hakkında Ankara, İzmir, Aydın ve Muğla Cumhuriyet Başsavcılıklarınca TCK 302 ve TCK 309’dan soruşturma açılmasında ve İlk Derece Mahkemesi’nde yargılanmalarında yasal ve anayasal engel yoktur.
LOZAN ANTLAŞMASI’NA, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN VE 86 MİLYONLUK TÜRK MİLLETİNİN EGEMENLİK HAKLARINA SAHİP ÇIKANLAR
KUTLU Parti Genel Başkanı Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU, Emekli Tümamiral Mücahit ŞİŞLİOĞLU, Emekli Büyükelçi Onur ÖYMEN, Ali KURUMAHMUT, Eski Kültür Bakanı Namık Kemal ZEYBEK, Emin VAROL, Kaptan Mustafa ŞENTÜRK, Günay TIKKIN, Saygı ÖZTÜRK, Ahmet TAKAN, Arslan BULUT, Rahmi TURAN, Özlem GÜRSES, Ümit ÖZDAĞ, Yaşar ANTER, Sabahattin ÖNKİBAR, Fatih ERBOZ, Şaban SEVİNÇ, Vedat YENERER, Prof. Dr. Övgün Ahmet ERCAN, Haluk DURAL, Avukat Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU, Avukat Tacettin ÇOLAK, Halkın Kurtuluş Partisi, Zahide UÇAR, Suay KARAMAN, Gülgün FEYMAN, Levent YILDIZ, Yılmaz ÖZDİL, Soner YALÇIN, Orhan UĞUROĞLU, Eski Sağlık ve Devlet Bakanı Rifat SERDAROĞLU, Eski İçişleri Bakanı Sadettin TANTAN, Emekli Hava Pilot Korgeneral Erdoğan KARAKUŞ, Metalürji Yüksek Mühendisi Danyal HERGÜNSEL, Nazif OKUMUŞ, Salim ŞEN, Erol MÜTERCİMLER, Sevgi ERENEROL, Emekli Tuğamiral Türker ERTÜRK, Prof. Dr. Mithat BAYDUR, Hüsnü BOZKURT, Bağdat Caddesi Forumu,
Sözcü Gazetesi, Yeniçağ Gazetesi, Cumhuriyet Gazetesi, KRT, Kanal B, Halk TV, Sözcü TV, Oda TV, T24 ve Anka Haber Ajansı’na, Lozan Antlaşması’na, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve 86 milyonluk Türk Milleti’nin egemenlik haklarına sahip çıktıkları için, Yunanistan’ın işgal ettiği 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı konusunda toplumsal farkındalık yarattıkları için çok teşekkür ederim. VATAN SAHİPSİZ DEĞİLDİR !…
Ümit YALIM
ATATÜRK’ün, Cumhuriyeti Muhafaza ve Müdafaa etmekle görevlendirdiği TÜRK GENCİ,
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ASKERİ, TÜRK SUBAYI
Milli Savunma Bakanlığı Eski Genel Sekreteri
Kutlu Parti, Güvenlik Politikaları ve Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı
Harf Devrimi veya Harf İnkılâbı, Türkiye’de 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun“un kabul edilmesi ve yeni alfabenin yerleştirilmesi sürecine genel olarak verilen isimdir. Yasa, 3 Kasım 1928 günü Resmî Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın onaylanmasıyla o güne değin kullanılan Arap harfleri esaslı Osmanlı alfabesinin geçerliliği son buldu ve Latin harflerini esas alan Türk alfabesi yürürlüğe kondu.
Osmanlıca, 13. ve 20. yüzyıllar arasında Osmanlı Devleti’nin yayıldığı bütün topraklarda kullanılan bir dildi. Ağırlıklı olarak Arapça ve Farsçanın etkisi altındaydı. Alfabesi, Arap alfabesinin Farsça ve Türkçedeki sesli karakterleri karşılamak için yeniden düzenlenmiş bir versiyonuydu. Tarihi içinde eski, klasik ve yeni Osmanlıca olarak üç döneme ayrılan bu dil, 20. yüzyılın başlarında gelişen Türkçülük hareketlerinin etkisiyle nüfus üzerindeki etkisini kaybetmeye başladı. Türkçülük hareketlerinin merkezinde “dilde sadeleşme” fikri yer alıyordu ve bu hareket yüzyılın başlangıcından tam 28 yıl sonra yani 1928’de bir devrimle sonuçlandı. Harf Devrimi ile sonuçlanan Osmanlıcadan Latin alfabesine geçişin detaylı tarihçesi ve sürecini inceledik. Keyifli okumalar dileriz.
1. Fikrin Ortaya Çıkışı
Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi Harf Devrimi
Latin alfabesine geçişi başarıyla tamamlayan ilk Müslüman devlet Arnavutlar oldu, ilk Türk devleti ise Azerbaycan’dı. Türkçe’nin Latin alfabesine uyarlanması hakkındaki ilk görüşleri ise 1860’lı yıllarda Azerbaycanlı Feth Ali Ahundzade ortaya atmıştır. Ahundzade fikrini desteklemek için Kiril alfabesinin köklerini kullandığı bir model alfabe bile üretmişti. Fakat Türk aydınları arasındaki en şiddetli tartışmaları 1908-1911 yılları arasında Arnavutların Latin esaslı yeni alfabeye geçişlerini duyurmaları başlatmıştır. Yeni Arnavut alfabesi bu süreçte şeriata karşı geldiği gerekçesiyle hocalar tarafından sert bir dille eleştirilmiştir. Fakat hareket 1911 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Arnavut kolunun Latin alfabesini kesin kabulünü duyurmasıyla başarıyla sonuçlanmıştır.
2. İmla Kargaşası
Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi: Harf Devrimi
Arap Alfabesinin Türkçe imla kurallarını karşılayamadığını belirten ilk kişi Kâtip Çelebi’dir. Tanzimat Dönemi’nin başlangıcında ise Ahmet Cevdet Paşa “yeni bir yazım yolu” aranmasını resmen talep eden ilk aydın olmuştur. Onun arkasından Namık Kemal, Şinasi, Ali Suavi, Ziya Gökalp gibi aydınlar da bu isteğin etkisini arttırmak için çabalamışlardır. Bu dönemlerde henüz yalnızca bir seçenek olan Latin alfabesi, diğer alfabe seçenekleriyle karşılaştırılmaya başlanınca şiddeti tartışmaların doğması kaçınılmaz oldu. Bu tartışmalardan doğan imla kargaşası, yazılı basının ve resmi okul kitaplarının hızla artış göstermesiyle açıkça hissedilmeye başlanınca, Türk aydınları 1870lerden itibaren standart bir Türkçe sözlüğü oluşturulmasına karar verdiler.
3. Encümen-i Daniş Akademisi
Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi Harf Devrimi
Fransız İlimler Akademisi’ni model alarak tasarlanmış bir bilim kuruluşu olan Encümen-i Daniş Akademisi, Mustafa Reşit Paşa tarafından kurulmuş ve 1851-1862 yılları arasında hizmet vermiştir. Kurumun amacı Türkçeye sade bir dille aktarılmış ve tercüme edilmiş bilimsel eserleri kazandırma, ülkenin kültürel hazinesini genişletme ve halkın kültür düzeyini yukarı çekmektir. “Sade bir anlatım” isteğinin ilk defa ortaya çıktığı yer olan Encümen-i Daniş Akademisi, Arap alfabesinin yetersizliğini fark eden ve ilk düzenlemeleri yapan aydınları yetiştirmiştir. Kurumun en büyük bilimsel başarısı Ahmet Cevdet Paşa tarafından yazılan 12 ciltlik tarih kitabı “Tarih-i Cevdet” olmuştur.
4. İlk Siyasi Deneme
Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi: Harf Devrimi
Alfabe tartışmasının büyüklüğü ve şiddeti ulusal bir çapa ulaştığında siyasetin olaya dâhil olması kaçınılmazdı. Çözüm arayışına adım atan ilk siyasetçi olan Enver Paşa Arap alfabesindeki sorunların çözümünü revizyona gitmekte gördü ve yeni bir model alfabe tasarlamaya karar verdi. Bu yazım diline Enver yazısı, Enveriye, ordu elifbası ve hatt-ı cedid isimleriyle hitap edildi. Yazı dili 35 ünsüz, 10 ünlü harften oluşmakta ve Türkçe’nin gerektirdiği sesli harfleri gösterebilmektedir. Harbiye nazırlığının (savaş bakanlığı) da desteğiyle bu alfabe uzun süre kullanımda kaldı. Enver Paşa bu sistemin eğitimini desteklemek için 1917 yılında “Elifba” isimli bir okuma kitabı da hazırlamıştı. Mustafa Kemal 1918’de Enveriye’yi “savaş zamanında haberleşmeyi yavaşlattığı ve güçleştirdiği” gerekçesiyle eleştirmiştir.
5. Cumhuriyet Döneminde Tartışmalar
Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi Harf Devrimi
Mustafa Kemal bir harf devriminin gerekliliği üzerine düşünmeye 1905-1907 tarifleri arasında Suriye’deyken başladı. 1922’de Halide Edip Adıvar ile konuyu görüştü ve ulusal bir alfabe değişim süreci için sert önlemlerin ve aktif kontrol süreçlerinin gerekeceğine karar verdi. Aynı yıl Hüseyin Cahit’in “Neden Latin harflerini kabul etmiyoruz?” sorusuna “Henüz zamanı değil.” cevabını verdi. Yeni bir alfabenin istikrarlı bir cumhuriyete ihtiyaç duyacağını düşünüyordu. 1923’te İzmir İktisat Kongresi heyeti aynı öneriyi resmen sundu fakat kongre başkanı Kazım Karabekir “İslam’ın bütünlüğüne zarar vereceği” gerekçesiyle öneriyi reddetti. Tartışma basında önemli bir yer buldu.
6. Devrimin Temel Gerekçeleri
Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi: Harf Devrimi
Arap alfabesinin yetersizliği Türkçülük hareketinin ortaya çıkışından daha önce de pek çok kişi tarafından eleştirilmişti. Eleştirenlerden pek çoğu alfabede en azından bir revizyonun kesinlikle gerekli olduğunu savunuyordu. Özellikle Tanzimat Dönemi aydınları dönem boyunca alfabenin Türkçe sesleri göstermedeki eksikliğini öne çıkarmış ve eğitiminin zorluğunun yarattığı ulusal sorunları belirtmişlerdir. Fakat bu eksiklikler, Arap alfabesinin dezavantajlarından yalnızca teknik olanlarıydı. Bunun yanında Avrupa ile ilişkilerin sıkılaştırılmak istenmesi, Bakü’de yapılan 1. Türkoloji Kongresi’nin kararları, 1922’de Azerbaycan’da Latin alfabesinin kabulü, SSCB içindeki Türk dünyası ile yakınlaşma isteği gibi sosyal ve kültürel gerekçeler de Latin alfabesine talebi arttırmıştır.
7. Alfabe Komisyonu
Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi Harf Devrimi
Cumhuriyetin kurulmasının ve Mustafa Kemal’in ilk cumhurbaşkanı olmasının hemen ardından başlayan inkılaplar boyunca harf devrimine duyulan istek hızla arttı. Yönünü çağdaşlığa ve yeniliğe çeviren genç cumhuriyet, eğitimini ve iletişimini güçleştiren eski alfabeden kurtulmak istiyordu. Bu yönde gelen ilk adım Atatürk tarafından kurulan Alfabe Komisyonu ve Dil Encümeni’dir. Bu kurul devrimin ilanına dek Latin alfabesi kullanacak olan yeni Türkçeyi tasarlayacak, yazım kuralları ve eğitim süreçleri üzerine fikirler oluşturup projeler yaratacak ve bu süreçte cumhuriyet aydınlarının danışmanlığını alacaktı. Osmanlıcadan Latin alfabesine hızla geçişin tarihçesi ve harf devrimi bu adımla resmen başlamıştı.
8. Devrimin İlanı
Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi: Harf Devrimi
Harf Devrimi ilan edildiğinde tarihler 9 Ağustos 1928’i gösteriyordu. Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gülhane’deki galasında yeni Türk harflerini tanıtıyordu. Alfabe komisyonunun içinde bulunan Falih Rıfkı Atay, yeni alfabenin ideal bir hale getirilmesi için 5-15 yıl aralığında bir zaman tahmininde bulunurken Atatürk “Bu ya üç ayda olur ya da hiç olmaz” demişti. Alfabe komisyonu yeni alfabeyi 3 ayda tamamlamayı başarmıştı. Yeni alfabe sırasıyla milletvekillerine, üniversite öğretim üyelerine ve edebiyatçılara tanıtıldı. Eylül ayında ise halka tanıtılmaya başlandı. Ekimde ise resmi görevlilerin hepsi yeni harflerle ilgili yeterlik sınavlarından geçirildi.
9. Eğitim ve Tanıtım Süreci
Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi: Harf Devrimi
Osmanlıcadan Latin alfabesine doğru ilerleyen geçişin tarihçesi Harf Devrimi ile gelen kuralların halka tanıtılmasıyla hızla devam ediyordu. Bu süreçte bir yandan uluslararası rakamlar alınıp kullanıma geçiyor, bir yandan ülkenin önde gelen aydınları sık sık Dolmabahçe Sarayı’nda toplanıp konuyu gündemde tutuyorlardı. 1 Ocak 1929 günü Millet Mektepleri Anadolu’nun her yerinde hızla açıldı. Bütün yurtta eğitim seferberliği coşkuyla başlatıldı. Okuma yazma bilenler yeni alfabeyi öğreniyor, bilmeyenler daha da hızlı bir şekilde dili yeni alfabeyle öğreniyorlardı. Dış basın Türk Harf Devrimi’ni Atatürk devrimleri arasında en önemli ve en öncelikli olarak tanıtıyordu. Arap harfleri yalnızca birkaç ay içinde tarihe karışmıştı.
10. Okuma Yazma Oranı
Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi Harf Devrimi
Yeni alfabe eğitimin üzerinde sağladığı olumlu etkiyi hızla gösteriyordu. Savaş döneminde (1918-1922) okuryazar nüfusun neredeyse tamamını kaybeden Türk milletinin okuma yazma oranı çeşitli kaynaklara göre %2 ile %4 arasında değişiyordu. Bunun üzerine 900 yılı aşkındır kullanılan alfabe terk edilmişti. Atatürk yeni alfabenin ve eğitim sisteminin becerisini ölçmek için harf devriminin ilanından bir yıl önce okuryazar nüfus için bir sayım yaptırdı. 1927 resmi sayımları nüfusun %10,5’inin okuma yazma bildiğini gösteriyordu. 7 eğitim dönemi sonra, 1935’te yapılan bir sayımda okuryazar oranı neredeyse ikiye katlanarak %20,4’e ulaşmıştı. Kadınlarda okuryazarlık 1927’de %4,6 iken 1935 yılında üçe katlanarak %12,92’ye ulaşmıştır.
“Bugün 30 Ekim Mondros Mütarekesinin yıldönümü. Siz Cumhuriyet’in niçin 29 Ekim’de ilan edildiğini sanırsınız? Atatürk tarihler üzerinden konuşarak emperyalistlere bir cevapta böyle vermiştir… Bunları hatırlatmakta fayda var. Çünkü Türk unutuyor, unutmak istiyor!”
Önümde Ali Satan’ın 1920 yılına ait “İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye” isimli kitabı var. Demek ki İngiltere, her yıl Türkiye hakkındaki çalışmalarını böyle derleyip toparlıyor ve ilgililere sunulmak üzere bir rapor haline getiriyor. Buraya kadar her şey normal. Her devletin buna benzer çalışmaları muhakkak vardır ve bu devlet olmanın gereğidir.
Ancak 1920 tarihli bu raporda benim dikkatimi çeken bazı hususlar oldu. Örneğin İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi ile ilgili olan bir bölümde, İngilizler şu tespiti yapmışlar: “Patrikhane, Türk hükümeti ile olan tüm resmi ilişkilerini koparmıştır. Bu erken alınmış ve pek de akılcı olmayan karar açıkça göstermektedir ki, bölgede Türklerden bağımsız bir çeşit Bizans Rum varlığının oluşturulması amaçlanmaktadır. Patrikhane’nin Trakya, İstanbul ve İzmir’in Türk hakimiyetinden çıkarılması yönünde ortaya koyduğu gayretlerin yanı sıra Trabzon ve Samsun bölgelerinde Pontus Rum Devleti’nin teşkiline yönelik tasarıyı da hayata geçirmeye çalıştığı ifade edilebilir.” İngilizlerin resmi belgelerine geçirdiği bu tespitler bugün içinde geçerli midir? Azınlıklara, niyetleri bilinmesine rağmen karşılıklılık esasına aykırı imtiyazlar tanıyanlar kime hizmet ettiklerini biliyorlar mı? Sokaktaki vatandaş bunların farkında mı?
Aynı raporda devamla “İngiltere için askeri çıkarlar ve siyasi açıdan önemli olan “Kürt Meselesi”nin geleceği İstanbul’dan ziyade Mezopotamya’yı ilgilendirmektedir… Bir yanda Türk Milliyetçileri, Kürtler ve Türkler arasında bir ayrımı kabul etmezken, Kürtler; Araplar, Ermeniler ve Rumlar kadar ayrı bir ırk olduklarını iddia etmektedirler” demektedir. Ancak ilginç olan bir nokta, Kürtlerin bu iddiasının ve devlet kurma isteklerinin, 1914 öncesi realiteden uzak olduğuna da vurgu yapılmasıdır. Ne imiş efendim! Kürt meselesi, İngiltere için 1920 yılında askeri çıkarlar ve siyasi açıdan önemliymiş. Bugün için değişen bir şey var mıdır? Türkiye’deki hainler halen İngiltere’yi arkalarına almakta mıdır?
Yine 1920 yılında hazırlanan raporda “Majestelerinin Hükümetince de hem fikir olunduğu üzere, Barış Antlaşmasının imzası beklenmeksizin, Türkiye’de savaştan mustarip olan tüm Hıristiyan nüfusun karşılaştığı haksızlığı gidermek için Müttefikler, üzerlerine düşen her şeyi yapmak gibi ahlaki bir sorumluluk taşımaktadır. Bu sorumluluğun yerine getirilmesi neredeyse tümüyle Türkiye’deki İngiliz otoritesine düşmektedir” denilmektedir. Acaba bu İngiliz otoritesi Mustafa Kemal önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte sureti hak ’tan gözüken gizli Hristiyanlara karşı da, 2024 yılına kadar üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş midir ve yerine getirmeye devam etmekte midir?
Bugün 30 Ekim 2024… Türk Milleti için bir idam fermanı olan Mondros Mütarekesi’nin 106. yılı… İngilizler bu rapordan da anlaşılacağı üzere Türk Milleti için “Türkiye’deki olayları değerlendirirken, eski Rusya ve İran sınırına kadar uzanan Kürt bölgesi ve Ermenistan ile birlikte, kabaca İskenderun Körfezi ve onun doğusunda kalan hattın güney sınırını oluşturduğu topraklarında dahil edileceği Anadolu ve Doğu Trakya’dan ibaret bir Türkiye düşünülmelidir” diyorlardı. Gelişmelere bakarsak herhalde yine aynı şeyleri düşünüyorlar. Önemli olan onların ne düşündüğü ve ne yapmak istedikleri değildir. Aksine doğru olan bizim bu gerçekleri bilip karşı stratejileri geliştirebilmemizdir. İngiltere veya diğer devletler hedeflerini yakalayabilmek için, işbirliğine gidecek adamlar ararlar. Onları bulurlarsa etkin olurlar, bulamazlarsa bir Mustafa Kemal çıkar, Sevr’i de Mondros’u da tanımaz ve bizim ayakta durmamızı sağlar. Türk halkının yediden yetmişe bunları bilmesi lazım. Yani 1920 ile 2024 arasında Türk Milleti açısından değişen pek bir şey olmadığını! Oyun aynı oyun, sadece oyuncular değişmiştir. Burada Türk tarafındaki görev; eli kalem tutanlara ve ağzı laf yapanlara düşüyor. Öyleyse Türk Milletine kızmadan önce, ona bunları anlatalım…
Halkımıza Cumhuriyeti sorunuz, çoğunluğu demokrasinin özelliklerini anlatacaktır. “Halkımız farkında olmadan Cumhuriyet ile demokrasiyi özdeşleştirir.” Oysaki Cumhuriyet ile demokrasi aynı şey değildir.
Bu yüzden “Cumhuriyetimizi demokrasi ile taçlandıracağız” şeklindekiifadeler doğrudur.
Konunun uzmanı bir bilim adamının, Prof. Dr. Kemal Gözler’in cümleleriyle açıklayalım:
“Birer cumhuriyet olmakla birlikte demokratik olmayan pek çok devlet vardır. Komşularımız Irak ve İran birer cumhuriyettir. Keza eski SSCB de bir cumhuriyet idi. Oysa bu devletlerin demokratikliği pek kuşkuludur. Demek ki “cumhuriyet = demokrasi” anlayışı ampirik olarak yanlıştır.”
“Buna karşılık Avustralya, Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Hollanda, Japonya, Kanada, Lüksemburg, Norveç, İsveç, Yeni Zelanda gibi demokratikliklerinden hiçbir şekilde şüphelenilmeyen ve üstelik uzun zamandan beri demokratik rejimleri kesintiye uğramamış olan bu devletler bir cumhuriyet değil, monarşidir.”
“Cumhuriyet ile demokrasi arasında bir bağıntı yoktur. Bir cumhuriyet demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.
Keza monarşi ile demokrasi arasında da bir bağıntı yoktur. Bir monarşi demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.”
“Cumhuriyet, devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli ve monarşi de devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli olarak tanımlanabilir.”
Osmanlı Devleti monarşi ile idare ediliyordu. Ancak 1876 Anayasası sonrası demokrasi idaresine doğru bir geçiş başlamıştı.
Ancak Osmanlı’da demokrasiye doğru gidiş istikrarlı bir seyir izlemedi. İlki 1878’de olmak üzere, Meclis-i Mebusan (parlamento) zaman zaman kapatıldı. Osmanlı Devleti 1876-1878 ve 1908-1918 yılları arasında meşruti monarşi ile yönetildi. İkinci meşrutiyet ile Osmanlı anayasal düzeni, döneminin Avrupa’sında olduğu gibi, meşrutî bir anayasal monarşiye dönüşmüştü.
*********************************
Demokratik Devlet Olmanın Şartları
Cumhuriyetimizin kurucuları, devlet başkanlığının aynı soydan insanlara intikal etmediği bir sistemi, Cumhuriyeti kabul ettiler.
Ancak aynı zamanda Tanzimat’la başlayan demokrasiye doğru giden yoldan ayrılmadılar. TBMM Türkiye Cumhuriyeti’nin en etkin kurumu olarak daima açık kaldı. Devlet Başkanını TBMM yani milletin vekilleri seçti.
Kemal Gözler’in değerlendirmesiyle; “Ampirik teoriye göre şu şartları yerine getiren bir rejim demokratik olarak kabul edilebilir. (1) Etkin siyasal makamlar seçimle işbaşına gelmelidir. (2) Seçimler düzenli aralıklar ile tekrarlanmalıdır. (3) Seçimler serbest, adil olmalı ve genel oy ilkesi uygulanmalıdır. (4) Seçimlere birden fazla siyasal parti katılabilmelidir. (5) Muhalefetin iktidar olabilme şansı olmalıdır. (6) Ülkede temel kamu hakları güvence altına alınmış olmalıdır.”
“Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’ye kadar bu şartları yeterince yerine getiremediğini, 1950’den sonra ise kesintiye uğrayarak yerine getirebildiğini genel olarak söyleyebiliriz.”
Günümüzde, Kemal Gözler’in bahsettiği ampirik teorinin belirlediği, “bir rejimin demokrasi olması için gerekli şartlar” eksiktir.
Bir rejimin demokrasi olması için, bahsi geçen şartlara ilaveten, Hukuk Devleti veya Hukukun Üstünlüğüilkesinin benimsenmiş olması gerekir.
Yani devletin bütün faaliyetlerinde hukuken belirlenmiş sınırlara bağlı kalmasını, bütün iş ve işlemlerinin hukuka uygun olması ilkesinin uygulanması gereklidir.
Sadece kuralların olması yetmez, İktidarı eline geçiren kişinin kuralları kendi yararına kullanmak için manipüle etmesini imkânsız hale getirecek şekilde geliştirilmesi de icap eder.
Ayrıca milli mutabakatla kabul edilmiş bir anayasa, birey hakları, hukuk önünde eşitlik, kuvvetler ayrılığı ve kamu otoritesini sınırlayacak diğer araçları içeren anayasal devlet sistemin de olması gerekir.
*********************************
Demokrasi Açısından Eksiklerimiz
Türkiye Cumhuriyeti’nin ne kadar demokratik olduğunu değerlendirmeye ve demokrasi açısından temel eksiklerimizi sıralamaya çalışalım:
Türkiye’de etkin siyasal makamlar seçimle geliyor, seçimler düzenli olarak yapılıyor. Fakat seçimlerin adil olduğunu söylemek mümkün değildir. Seçimlerin dürüst yapıldığı konusunda da kuşku ve endişeler dile getiriliyor.
“Muhalefetin iktidar olabilme şansı” teorik olarak “yoktur” denemez. Fakat “iktidarın seçimle gitmeyeceğine” inananmilyonlarca vatandaşımız vardır.
Ülkede temel kamu hakları mevzuatta güvence altına alınmasına rağmen özellikle siyasi davalarda sürekli olumsuz örnekler görüyoruz. Bu yüzden yargının bağımsız ve tarafsız olmadığına dair yaygın bir inanç söz konusudur.
“Hukukun üstünlüğü” yerine “üstünlerin hukukunun” olduğu bir ülkede demokrasi yoktur.
“Hukuk Devleti veya Hukukun Üstünlüğü ilkesinin” gereği olan devleti yönetenlerin her türlü eylem ve işlemlerinde hukuka uygun davranması, görevli kamu organları ve (yeterli ve doğru bilgiyle donatılmış) kamuoyu eliyle denetlenmesi uygulamada işletilmemektedir.
Devlet güçlerinin birbirinden ayrıldığı ve birbirini denetlediği, kuvvetler arasında denge ve denetim sistemlerinin olduğu ve işletildiği bir sistem gerekirken, yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri bir kişinin şahsında birleşti. Hatta 4. kuvvet diye anılan Basın ile Sivil Toplum Kuruluşları da aynı kişinin kontrolü altına girdi.
Gücü dengelenmemiş, denetlenmeyen bir iradenin yönettiğidevletin rejiminin, adı Cumhuriyet olsa bile, çağdaş anlamda bir demokrasiile taçlandırılmadığı açıktır.
Ta 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde tespit edilmiştir: “Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde anayasa da olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, anayasal devlet değildir.”
Partili Devlet Başkanı “mevzuat yani Anayasa, kanunlar, tüzükler ve yönetmelikler ne derse desin, doğru bildiğini yapmakla” övünebiliyor. İşine gelmeyen mahkeme kararlarını uygulamıyor.
Daha da tehlikelisi yapılıyor: Yargı iktidarın siyasi hedefleri için araç olarak kullanabiliyor.
Bu yüzden siyasi partilerin “Cumhuriyetimizi demokrasi ile taçlandırmak” hedefini benimsemesi hem doğrudur ve hem de görevidir.
Bunun için yapılacak şeyler de bellidir. Yukarıda saydığımız eksiklerin giderilmesi yeterlidir.
NOT: Cumhuriyetimizin 101. Yılında 29 Ekim 2020 tarihli yukarıdaki yazımı tekrar yayınlamak istedim.
1-Söğüt / 2- Millî Mecmûa 3-Asya’nın Üç Gücü / Türkiye Ve Çin’in Kazakistan Siyâseti
1-Merhum Nevzat Kösoğlu’dan yâdigar isimli, dolgun muhtevalı bir dergi:SÖĞÜT:
16 x 24 santim ölçülerindeki Mayıs Haziran 2024 dönemine ait 272 sayfalık SÖĞÜT DERGİSİ’nin 27. sayısı Dilâver Cebeci (1943-2008) dosya konusu ile okuyucuya sunuluyor. Merhum Dilâver Cebeci; Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Sevilen şâir, yazar, ilâhiyatçı ve fikir adamıdır. Gümüşhane’nin Kelkit ilçesinin Dayısı köyünde dünyâya geldi. Mustafa Yıldızdoğan tarafından bestelenen ‘Türkiyem’ şiiriyle adını ‘Ben Türk’üm’ diyen insanların bulunduğu her yere duyurdu:
Baş koymuşum Türkiye’min yoluna
Düzlüğüne, yokuşuna ölürüm Türkiye’m
Asırlardır kır atımı suladım.
Irmağının akışına ölürüm Türkiye’m.
Deli sular, salkım-saçak söğütler,
Kışlada kumandan, asker öğütler,
Yaylalarda ata biner yiğitler,
Bozkurt gibi bakışına ölürüm Türkiye’m
Sevdalıyım, yangın yeri bu sinem
Doksan yıldır çile çekmiş hep ninem.
Pınarlardan su doldurur Eminem
Mavi boncuk takışına ölürüm Türkiye’m.
Düğünüm, derneğim, halayım, barım,
Toprağım, ekmeğim, nâmusum, arım,
Kilimlerde çizgi çizgi efkârım,
Heybelerin nakışına ölürüm Türkiyem.
Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: Hun Aşkı (şiir), Din Bilgisi (Lise-3), Din Bilgisi (Ortaokul-3), Mavi Türkü (nesir şeklinde şiir), Büyü (piyes), Şafağa Çekilenler (şiir), Devranname (mizahî tenkit yazıları), Ve Sığınırım İçime (şiir), Tanzimat ve Türk Ailesi (araştırma), Seyranname (mizâhî tenkit), Sitare (şiir), Asra Yemin Olsun ki (şiir), Men Kazanga Baramen (gezi), Divan Şiirinde Kadın (araştırma), Kur’an’dan Gerçekler (İlâhiyat), Türk’e Dâir (araştırma).
Dergide yer alan Dilâver Cebeci ile alâkalı yazılar: Rânâ Senânur Doğan, Sinan Terzi ve Rânâ Senânur Doğan, Mehmet Ali Kalkan, Necati Gültepe, Osman Çakır, Talât Ülker, Nurullah Çetin, Batuhan Oruç, Halil İbrâhim Yücel, Emel Hisarcıklılar, Cansu Sole, Muaz Ergü ve Sinan Terzi.
Derginin bu sayısındaki Tema Konusu ise ‘Türk Şiirinde Destan: Dillere Destan Olanlar’ Şeklinde tertip edilmiş. ‘Deneme’ bölümündeki yazıların başlıkları ve yazarları: ‘Memleket Nere’ Yunus Özel, ‘Eleştiri Günlüğü’ Orçun Üçer, ‘Diyet’ Hâlit Selim Dönmez, ‘Bir İstiklal Marşı Okuması’ Bahtiyar Ermiş, ‘İnsan ve Tutkuları’ Yavuz Gönüler, ‘Gabı Olmayanın Gazancı Olmaz’
Mustafa Sarı, Fâtih Çeliksoy, Günay Uysal, Emrullah Naz, Feyza Ay, Fâtih Selvi, İsmâl Uluöz, Merve Etöz, Hatice Mert Yunak, Mete Almalı, Özay Erdem ve Büşra Tümkaya’nın kalem ürünleri ‘Hikâye’ bölümünde yer alıyor.
‘Şiir’ bölümü; William Shakespeare’den Ali Günvar’ın tercümesi ile başlıyor. Devamında Özkan Kaya, Nâzım Payam, Doğanay Dağlar, Ahmet Sefa Yalçın, A. Samet Atılgan, Yakup Diker, Ayşe Nur Biçer, Muhammet Durmuş, Mustafa Gazi, M. Tuğrul Çolak, Kürşat Küçük, Serdar Aydın imzalı şiirler yer alıyor. Son 2 şiir de Ayşe Erdem ve Tamer Gülbek tercümesidir.
Bu sayının Röportajı: Cengizhan Orakçı tarafından Hayati Tek’in yazdığı ‘Kardaş Kömeği’ isimli roman hakkında gerçekleştirilmiş.
Mecmûnın bu sayısı İnceleme bölümündeki: Vildan Aydın imzalı ‘Dilimize Bir Armağan Tamgalar’ ve Selçuk Atay imzalı ‘Modern Zaman Bulantısı / Anlatısı olarak Ölüm / Düğümlere Bitişik’ başlıklı yazlarla tamamlanıyor.
Bilgilendirici, gelişmelerden haberdar edici, 28. sayıya kadar okuyucuya hoşça vakit geçirtmeyi ve bilgilendirmeyi taahhüt eden, dopdolu bir dergi. Okunmaya değer. Derginin çok zengin yazar kadrosunda mutlaka edebî zevkinize, düşünce anlayışınıza uygun şahıslar bulmanız mümkündür.
İyi okumalar.
2-Cumhuriyet Döneminin Öncü Yayını: MİLLÎ MECMÛA
Millî Mecmû’nın ilk sayısı 1 Ksım 1923 târihinde Mehmet Mesih (Akyiğit) yönetiminde yayın hayatına girdi. İlk sayısında hedefinin ‘Medeniyet yolundan giderek gençliğe yol göstermek’ olduğu ve ‘Cumhuriyetin müdafii olacağı’ açıklanıyordu. İlk sayısında Türk Ocakları Genel Başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ile yapılmış bir röportaj vardı.
Derginin yazar kadrosu; Hâlide Nusret (Zorlutuna) (1884-1964), Mustafa Şekip (Tunç) (1886-1958), Ali Cânip (Yöntem) (1887-1967), Mehmet Fuat (Köprülü) (1890-1966), Müfide Ferit (Tek) (1892-1971), Mehmet Şâkir (Ülkütaşır) (1894-1981), Hâmid Zübeyir (Koşay) (1897- 1984), Peyâmi Safâ (1899-1961), Mükrimin Halil (Yinanç) (1900-1961), Hilmi Ziya (Ülken) (1901-1974), Ahmet Hamdi (Tanpınar) (1901-1961), Hüseyin Nâmık Orkun (1902-1956), Necmeddin Halil Onan (1903-1968), Necip Fâzıl Kısakürek (1904-1983) gibi, günümüzde milliyetçi çevrelerde isimleri saygıyla anılmaya devam eden yazarlar vardı.
Millî Mecmûa, 1955 yılında yayımlanan 162. sayısı ile yayın hayatından çekildi.
Ötüken Neşriyat’ın yayını olan Millî Mecmûa’nın 1. sayısı Ocak-Şubat 2018’de, 39. sayısı Temmuz Ağustos 2024 döneminde okuyucuya sunuldu. Dosya konusu: ‘Türk Milliyetçiliği’, alt başlık ise ‘Başucu Kitaplar’ idi.
Gençlerimizin ekseriyeti, kitap okumuyor. Okumak isteyenlerin bir kısmı da, ne okumaları gerektiği hususunda kararsız… Ötüken Neşriyat, Millî Mecmûa’nın bu sayısı ile büyük bir boşluğu dolduruyor.
Mecmûada tanıtımı yapılan kitaplar ve yazarları ile
tanıtım metnini hazırlayan dergi yazarları:
*Türkçülüğün Manifestosu: Üç Tarz-ı Siyâset: Yusuf Akçura (1876-1935)/Halûk Kayıcı.
Türkiye’nin parlak geleceğinin inşasında vazife almayı düşünen her gencin mutlaka okuması gereken, tamamı 1.000 sayfayı aşan kitapların, aslında bulunan üstün değerler gram ölçüsünde kayba uğramaksızın hazırlanan özeti, 16 X 24 santim ölçülerindeki 166 sayfaya sığdırılmıştır.
Bu projeyi düşünenler ve uygulayanlar binlerce teşekkürü hak ediyor.
Not: Genç kardeşlerimizin çoğunluğu, Tür Milliyetçiliği Düşüncesine hizmet eden fikir adamlarımızı da tanımak ihtiyacındadır. Bu vesile ile kitapları yazanların hayat hikâyeleri de sunulsaydı, çok daha güzel olurdu.
Her ne kadar Ötüken Neşriyat’ın 2005 yılında yayınladığı Rahmetli Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu’nun ‘Tanıdığım Ünlü Türkçüler’ isimli başucu kitabı varsa da merhum, tanımak imkânı bulamadıklarını yazamamıştır.
Denilebilir ki, Google Efendi’den öğrenilebilir. Herkes biliyor ki, mezkûr efendi, sâdece Türk Milliyetçiliği Düşüncesine hizmet eden fikir adamlarını değil, Türkleri ve özellikle adı ‘milliyetçi’ sıfatı ile anılan Türkleri de sevmiyor. Sevmeyi bırakınız, tarafsız olabilseydi, fikirdaşlarımızı meziyetleri ile tanıtan yazıların altına; ‘Bu metin belgelerle desteklenmelidir’ veya ‘Google standartlarına uygun değildir’ şeklinde itiraz notu koymazdı.
3-ASYA’NIN ÜÇ GÜCÜ / TÜRKİYE VE ÇİN’İN KAZAKİSTAN SİYÂSETİ
Belirtildiğine göre Kazakistan bölgesinde, günümüzden 1.000.000 veya 800.000 yıl öncesinde insan yerleşimi başlamıştır. Kazakistan topraklarında kurulan ilk devlet, MÖ 209 yılında teşkilâtlanan Hun İmparatorluğu’dur. Sonra Göktürk Cihan Devleti hâkimiyeti başlamıştır. Onları, Hazarlar, Bulgar Türkleri tâkip eder. (Bulgar Türkleri İslâmiyet’i kabul eden ilk Türklerdir. Bulgaristan’a yerleştikten sonra Slavlarla kaynaşarak önce dillerini, sonra dinlerini değiştirdiler.)
Karahanlı Türk Devleti, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Moğollar, Altın Orda Hakanlığı, Nogay ve Kazak Hanlığı ve Ruslar, Kazakistan topraklarının sonraki sâkinleri oldu. 1917’de Bağımsız Alaş Orda Türk Hakanlığı kuruldu ise de 1920’de Rus hâkimiyeti yeniden başladı. 1991’de Sovyetler Birliği dağılınca Asya’daki diğer Türk Devletleri gibi Kazakistan da bağımsızlığını kazandı.
Kazakistan Cumhuriyeti 2.725.000 Km2 yüzölçümü ile en geniş topraklara sâhip Türk devletidir. Nüfusu 20.000.000’dur.
Fevkalâde stratejik bir mesele olan Türkiye ve Çin’in Kazakistan Siyâseti, konunun uzmanı Dr. Figen Aydın tarafından ince elenip sık dokunarak, eksiklikler tamamlanarak diplomatik bir dille anlatılıp üç ülke liderinin istifâdesine sunuluyor. Bu durum, arka kapak yazısı olarak okuyucuya açıklanıyor:
Bu çalışmada iki ülkenin dış politikalarının imkân ve zorlukları, benzerlik ve farklılıkları Kazakistan özelinde tahlil edilmektedir. Neoklasik realizm yaklaşımıyla değerlendirilen Türkiye ve Çin’in Kazakistan dış politikaları hem söz konusu devletlerin dış politikalarının anlamlandırılması hem de Kazakistan siyasetlerinin dinamiklerinin belirlenmesi noktasında önem arz etmektedir.
Türkiye ve Çin’in Kazakistan’la olan jeopolitik bağlarını kuvvetlendirme, enerji dalında iş birliklerini arttırma ve ikili ticâretlerini büyütme hedeflerinin olduğu bilinmektedir. Kazakistan’ın özellikle 2010’lu yıllar itibâriyle artan bölge ile alâkalı nüfuzu ve güçlü şekilde yürüttüğü cihanşümul diplomasisi, Türkiye ve Çin’in Kazakistan’a dikkatlerini yöneltmelerinde muhakkak ki mühim bir sebeptir. Ayrıca Türk devleti ve toplumu için Kazakistan ortak değerler ve kültür kapsamında derin anlamlar içermektedir. Çin-Kazakistan ilişkilerinde ise toplumlar arası bağın yaratacağı bir kamu diplomasisi mevcut değildir. Fakat Çin vatandaşı Kazaklar ve Uygur Türklerinin -özellikle ekonomi ve güvenlik konularında- gelecek yıllarda Çin’in Kazakistan dış politikasını daha fazla şekillendiren dinamikler arasında olacağı düşünülmektedir. Bununla birlikte, Çin’in Kazakistan politikası bölge ile alâkalanmak, merkez-çevre, sinofobiyi* aşma, nüfus politikaları gibi meseleleri de barındırır.
Her iki ülkenin de siyâsî ve ekonomik ilişkilerini derinleştirdiği Kazakistan’a yönelik dış politikalarının karşılaştırmalı analizinin yapıldığı bu çalışmada; Türkiye’nin mevcut dış politikasında târihî bağlamda bir dönüşüm yaşanıp yaşanmadığı ve cihanşümul sistemin en önemli ülkelerinden olan, güçler dengesini değiştirme iddiası bulunan Çin’in dış politikasının sürekliliğinin olup olmadığı değerlendirilmiş, Ankara ve Pekin’in Nur-Sultan politikalarındaki benzerlik ve farklılıklar ortaya konulmuştur.
*sinofobi: Pedagogların ifâdesine göre köpeklerden aşırı korkuyu ifade eder. Çin Halk Cumhuriyeti’ne komşu ülkelerde yaşayan insanlara göre ise; Çin’den, Çin halkından ve/veya Çin kültüründen korkmak veya hoşlanmamaktır.
Kazakistan ile Çin’in; sınırdaş konumunda bulunması, ‘Şanghay Beşlisi’ veya ‘Şanghay Paktı’ olarak da anılan Şanghay İşbirliği Teskilâtı’nın kurucu üyeleri olmaları sebebiyle siyâsî ve fizikî yakınlıkları vardır. Çin’in; yüzölçümü ve nüfus itibâriyle daha küçük bir ülke olmasına rağmen Kırgızistan ile yakından ilgilendiği bilinmektedir. Kazakistan ile daha çok ilgili olduğu muhakkaktır.
Çin İşgali altında bulunan Doğu Türkistan sebebiyle Türkiye Çin ilişkileri problemlidir. Şanghay Beşlisi, kuruluş döneminde ‘karşılıklı suçlu iâdesi’ meselesi hükme bağlanmıştı. Çin’in bu maddeden vazgeçmesi düşünülemez. Türkiye’nin, bu hükmü kabul etmediği sürece Beşlinin üyeliğine kabul edilmesi mümkün olmayabilir. Çin yıllar boyunca Çin’i terk edip Türkiye’ye sığınan Doğu Türkistanlı soydaşlarımızın, dindaşlarımızın iadesini talep etmektedir. Hatta Çin yıllar önce Türkiye’ye sığınan Mehmet Emin Buğra, İsa Yusuf Alptekin, Emekli Tuğgeneral – Doğu Türkistan Vakfı Başkanlarından Mehmet Rıza Bekin’ Paşanın ve Rahmetli Hızırbek Gayretullah’ın bile mevtâlarının kendisine teslimini isteyebilir.
Türkiye çok dikkatli olmalıdır.
Dr. FİGEN AYDIN: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek liansını tamamlayarak uzmanlık derecesini almıştır. Doktorasını ise Millî Savunma Üniversitesi, Milletlerarası İlişkiler ve Bölgelerle Alâkalı Çalışmalar Ana İlim Dalı’nda 2022 yılında tamamlamıştır. Kitap bölümlerinin yanı sıra milletlerarası ve millî hakemli dergilerde makaleleri bulunan yazar, bölge çalışmalarında Çin ve Orta Asya devletleri başta olmak üzere Asya’ya ışıklanmaktadır. Bunun yanı sıra, ekonomi-politik ve dış politika temel çalışma alanlarıdır. Aydın, çeşitli üniversitelerde lisansüstü dersleri vermektedir.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50
1500 yıla yakın bir geçmişin sahibi olan İslam Dünyası son birkaç yüzyıldır ölümsüzlük dünyasına girecek hemen hemen hiçbir şey üretemedi. Yıllar ve yıllar ‘’dua’’ adı altında gırtlak şovu yaptı. O bağırıp çağırmalar gerçekten dua olsaydı; İslam Dünyası bu halde olur muydu?
Bugün İslamı üç yıllık gecekondu semtinde otuz cami inşa eden ama bir tek okuma salonu inşa etmeyen veya edemeyen yığınlar temsil ediyor. Bedava bulanlar kıymetini bilmeseler de Cumhuriyet bu yüzyılda İslam Dünyasına verilmiş nimetlerin en büyüğüdür.
*
Cumhuriyetin ilanı her şeyden önce egemenliğin kaynağını değiştirmiştir. Cumhuriyetin ilanıyla ‘’dinsel egemenliğin’’ yerini ‘’ dünyevi egemenlik’’ almıştır. Şöyle ki, cumhuriyet, kendini ‘’Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’’ olarak gören ‘’saray saltanatına’’ son vererek egemenliği, asıl sahibine; millete vermiştir. Fransız devrim’inden beri milli egemenlik, dolaysıyla cumhuriyet laiktir. Bu nedenle ‘’laik’’ niteliğini yitiren bir cumhuriyet, aslında cumhuriyet olmaktan çıkar.
*
Ve bilinmelidir ki; Yüz yıllardır şu ermiş şu derviş yalanlarıyla kandırılanlar maalesef Kur’anı anladığı dilden okumayanlardır.
Kerâmet sahibi yaratılmış insan yoktur,
İlim sahibi olan insan vardır.!
İlmin kaynağı da Âlim olan Allah’tır…
Onun için yaratılmış insanlarda kerâmet arayanlar olunca Emevi yaşantısı din olarak karşımıza çıkar.!
Menkıbeler Rivayetler ajite edilmiş duyguya dönük masallardır ve o masallar Allah’ın en büyük nimetlerinden olan Aklın kullanılmaması için zehirdir…!
Hamd yalnızca Allah’adır.
*
Halkının çoğunluğu Müslüman olan hiçbir ülkede İslam ve Müslümanlar söz sahibi değildir. Şekil, üslup, sembol olarak İslamı dibine kadar kullanan, satan, haramzade siyasi ümmetçiler hâkimdir, dışa bağımlı ve bir büyük emperyal devlete hizmet eden, projelerinde rol alan hainler her zaman var olacaktır. Biline ki sahte, sözde İslamcıları, siyasi ümmetçileri başa geçirttikçe, onlardan nema peşine koşmaya devam ettikçe, ne İslam ne Müslüman ayağa kalkamayacak, devamlı emperyalizme yenik düşecektir.
Bu manada Atatürk dinle değil, din adına oynanan trajedi ile din adına ulusu medeniyet dünyasından ayıran, ulusu cahil bırakan, geri bırakan, yoksul bırakan kafa ile düşünce ile inanışla savastı.
*
Kurtuluş savaşı sadece bir vatan mücadelesi değil, aynı zamanda bir ölüm kalım, soykırımdan kurtulma mücadelesiydi…
Türklüğü Anadolu’dan silmek isteyenlerin planları aksamıştır ancak bu plan iptal edilmemiştir… Davit Rockefeler’in, “Atatürk yüzünden planlarımızı yarım yüzyıl ertelemek zorunda kaldık” sözü, planın devam ettiğinin en açık ifadesidir…
O dönemde Türklüğe karşı olup, İngilizlere uşaklık yapan hainler ile günümüzde Türklüğe saldıran hainlerin hiçbir farkları yoktur…
Türk milleti bu gerçekleri bilmek zorundadır…
Bu savaşta inanç ayrımı yoktur… Müslüman olsun ya da olmasın hedef Türklüktür…
İşte o nedenle bizler, Atatürk gibi Türkçüyüz ve TÜRKÇÜLÜK BİZİM FİKRİ SAVUNMA HATTIMIZDIR…
Atamız Bilge Kağan’ın o meşhur sözü tarihin hiçbir döneminde geçerliliğini yitirmedi…
“…ALDANDIN ÖLDÜN, ALDANIRSAN YİNE ÖLECEKSİN…”
*
Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz o milli mücadele yıllarında önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran; binyıldır Türk Milletinin vatanı olan ANADOLU’YU Türk Milletine yeniden vatan yapan ve en büyük eserimdir dediği bağımsız bağlantısız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak Türk gençliğine emanet eden Başbuğ Gazi paşamızı ve necip kadrosunu şükran ve minnetle anıyoruz.
Gazi Paşamız Atatürk kurduğu ve milli iradenin geçekleşmesini temel alan Cumhuriyeti tanımlarken:
‘’Vatan ve Cumhuriyet çalışan insanların omuzlarında yükselecektir’’ vurgusunu yaparak geleceğimize ışık tutan en anlamlı mesajlarını Türk milletine vermiştir.
‘’Laik Cumhuriyet, öngördüğü nitelikleri esasında Sultan’a kul olmaktan çıkarılıp özgür birey olarak yurttaş kimliğine kavuşmuş Türk gençliğinin omuzlarında ilelebet yaşayacaktır’’.
*
Gazi Paşamızın ‘’EFENDİLER; YARIN CUMHURİYET İLAN EDİLECEKTİR’’ hitabetiyle 29 Ekim 1923 kurduğu Laik Cumhuriyetin ilan tarihidir. Cumhuriyetin 101 Yılını milli bayramımız olarak ilelebet yaşatacağımıza Türk Milleti olarak milli kimliğimizi ve güvenliğimizi teminat altını alma adına, yurtseverliğimiz / vatanperverliğimiz adına kutluyoruz.
Sonsuz minnet ve şükran Başbuğ Atatürk’e, silah arkadaşlarına, isimsiz kahramanlarımıza… Son durakları Yüce Yaratanın vaat ettiği cennetler olsun; Ruhları şad kabirleri nur içinde kalsın!
Pek bunaldık, konjonktürel hava çok kirli, boğulduk. Siyasi, ekonomik krizler, silahlı terör, Batı’nın ikiyüzlülüğü, İsrail’in, Filistin, Gazze, Lübnan’daki katliamı ve soykırımı… “Bu karanlık gecenin yok mu sabahı?” dedirtiyor duyarlı insanlara.
İnsanız, insani değerlerimizi yaşatmalıyız. Vefa, bizi birbirimize bağlayan, bir zamanların güçlü değeri, modern dünyadan uzaklaşmış görünüyor. Vefa bilmeyen kişinin, bir başkası için ne önemi var ki? Vefa, kişileri birbiri için elzem kılan güçlü bir bağdır. Vefanın olmadığı bir hayat, tatsız yemek gibidir. Arapça kökenli bir sözcük olan ”vefa” 15. yüzyılda literatüre girmiş. Kelimenin sözlük anlamı, verilen sözü tutmak; yan anlamı ise arkadaşlıkta ve dostlukta kıymet bilmektir.
Kentimizin sosyal hayatına damgasını vuran Akça Koca Kültür Platformu çok güzel işler çıkarıyor. Üye ve gönüldaşları arasında tesis ettiği samimiyet ve güven iklimiyle programlar yapıyor, geziler düzenliyor. Ben de Platform’un daveti üzerine Kültür Eğitim Kurumları kurucusu Ali Aydemir için düzenlenen Vefa Gecesi’ne iştirak ettim.
Vefa, samimiyet demektir; vefa değerini hissettirmek demektir; vefa, unutmamak demektir; vefa güzellikleri, iyilikleri yaşamak ve yaşatmak demektir; vefa, birinin hayatına dokunmak, rol model olmak demektir… Katıldığım bu programda vefanın bütün renklerini gördüm, bütün iklimlerini yaşadım, bu geceyi hatıralarım arasına kaydettim.
Ülkemizin ve dünyanın yaşadığı bunaltıcı süreçte bir nefeslik güzellik yaşatan Akça Koca Kültür Platformu’nun tertip ettiği gecede, kadim dostumuz Ali Bey’in pek çok marifetini de öğrenmiş olduk. Güzellikleri görmek için uzağa gitmeye gerek yokmuş, güzellik meğer aramızdaymış, dedik.
Ali Aydemir Bey, bir eğitimci, bu toprağın insanı. Örneği bir daha görülmeyecek olan 1955-1965 kuşağından. İmkânsızlıklar içinde büyümüş, halinden hiç şikâyet etmemiş. Ispartalı, bir köy çocuğu. Köy ilkokulundan sonra kasabasındaki, duvarları sıvasız ve yıkık bir binada öğrenim yapan imam-hatip ortaokulu ve lisesini bitirmiş. Lise sonrası iki yüksekokulu ikmal etmiş. Hayata erken başlamış, hayatı ciddiye almış. Oğlu, on iki yaşındayken babasını askere uğurlamış. Birkaç sektörde iş deneyimi yaşasa da memleket ve insan sevgisi Ali Bey’i eğitim sektöründe kalıcı yapmış.
Ali Aydemir Bey’le kadim dostluğumuzun en az yirmi yıl öncesi var. Aynı sektörde paralel koştuk. O, benden daha hızlı koştu, 15 Temmuz darbe teşebbüsü nedeniyle eğitim sektöründe yaşanın krizde kendisine yapılan olumsuz telkinlere kulağını tıkadı, sağır fare rolü oynadı, bir eğitim kampüsü kurdu. Eğitim tesislerinde pek çok insana iş imkânı sağladı, ülkemiz için yararlı nesillerin yetişeceği zemini inşa etti, toprağı kazdı, tohumu ekti. Ailesinin, torunlarının, sektörün, kentimizin övüncü olmayı hak etti.
Samimiyete dayalı güzelliklerin yaşandığı sahneler beni hep duygulandırır, gözümden gelen yaşlara engel olamam. Ali Bey’in eşinin, çocuklarının, yetiştirdiği öğrencilerinin, hayatına dokunduğu öğretmenlerinin söyledikleri, aynı gün, nikahına katıldığım, hâkimlik mesleğini icra eden bir öğrencimin eşine beni tanıtırken kullandığı “Hocamın benim üzerimde hakkı çoktur.” cümlesiyle yaşadığım duygu yoğunluğuyla birleşince gözümden gelen yaşları saklayamadım.
Her tünel, ışığa açılır, uzunluğunu bilmesek de; bize yakışan sabırdır, umuttur. Geçmişten öç alınmaz, ders alınır. Tarih kitapları, geçmişi bilmek için değil, geleceği kurmak için okunur. Her toprak mutlaka ürün verir, ekeceğin tohumun zaman, zemin ve yeteneğini bilirsen. Kaderimiz, yol haritamız; buna itiraz etmeyiz, ama aklımızı da ihmal etmeyiz, rehber ediniriz. Bunların ötesinde kaderin üstünde bir kader olduğunu inkâr etmeyiz. Tevekkül, güler yüz, önyargıdan kaçınma, hiç sönmeyen umut; aysbergleri eriten güneş gibidir, zor kapıları açan şifredir. Ali Bey, bu şifreleri, hayat adlı yolculukta maharetle kullanmış. Kadim dost, idol şahsiyet olarak, Platform’un düzenlediği anlamlı gecede hafızalarımıza bir kez daha kazındı, nakşedildi.
Denir ya: “Haya güzel, kadında daha güzel; adalet güzel, hâkimde daha güzel, cömertlik güzel, zenginde daha güzel.” Vefa da güzel, Akça Koca Kültür Platformu’nda daha güzel oldu. Vefa örneği olarak, Ali Bey de isabetli bir tercihti.
Platform’u, güzellikleri yaşatma ve yayma çalışmalarından dolayı tebrik ediyor, Ali Bey’e de kalan ömrünün geçmişinden daha hayırlı ve bereketli olacağı sağlıklı ömürler diliyorum.