Memleketimizin başında çok açık sözlü ve içi dışı bir, bir başbakan var.
Bu sebeple başımıza gelecek olanları çok önceden ve samimiyetle bize haber veriyor.
Daha ne yapsın bu adam?
12 Eylül’de oylanacak olan Anayasa değişikliklerinin ona yetmeyeceğini, aslında yapılacak büyük değişikliklerin 2011 Temmuz seçimlerinden sonra gerçekleştirileceğini söylüyor. Zaten “demokrasi bizim için bir araç” diyende o değilmiydi? Her halde 12 Eylül Referandumu da esas amaca giden bir araç. Gerçi büyük değişikliklerin neler olacağını belirtmiyor ama yine de büyük değişikliklerin müjdesini şimdiden veriyor.
Başbakan RTE, bu güne kadar her söylediğini göstere göstere yapmıştır. Toplumun dev olarak gördüğü sanal kuleler, onun bu cesareti karşısında devrilivermiştir. Direnenler ise bellidir. Bu sebeple Başbakanın tavırlarına bakarak 12 Eylül’de “bu millet”in mi yoksa Türk Milletinin mi var olduğu görülecektir. Başbakan bütün bunları göz önüne alarak bildiği yolda pervasızca gitmektedir.
Sümala’da milli devletin kurucusu Atatürk’ün adının bile anılmadığı buna karşılık papaz efendinin padişahlara dua ettiği ayin sonrasında bile “ayin yapıldı da ne oldu” diye konuşan hoşgörülü Müslüman bir başbakanımız var.
Bu kadar açık ve net konuşan bir insana “helal olsun” denmez de ne denir?
Biz de size bu anayasa değişiklikleri bir denemedir, Türk Milletinin vereceği cevaba göre, devletin ve milletin bekası tartışmaya açılacak onun için bu anayasa değişikliklerinin gizli şifreleri var, bunları iyi okuyun deyip duruyorduk ve Allah razı olsun başbakan çıktı bizim yapamadığımızı yaptı ve 2011 seçimlerinden sonra büyük anayasa değişikliklerine hazırlandığını açıkladı.
Bu değişikliklerin ne olduğu konusundaki tahminimiz şudur; Türk Milletinin devlet üzerindeki hakimiyeti sona erdirilecektir.
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in bir bez parçasını, Ay yıldızlı bayrağın yanına dikme yolu anayasal olarak açılacaktır. Hatta başka bez parçaları da demokratik özerklik adına Türkiye semalarında dalgalandırılabilir. Ne de olsa 36 etnik parçayız…
Bunun belirtileri bölücübaşı hain Öcalan’dan gelmektedir. PKK, Anayasa değişikliklerinin 12 Eylül’de yapılacak referandum sonucu doğuracağı ortamı görmek için 20 Eylül’e kadar sözde bir ateşkes ilan etmiştir. Niçin 20 Eylül’e kadar?
Aynı PKK ve PKK’nın siyasal yandaşları, Güneydoğu’daki çatışma ortamına müdahale için Birleşmiş Milletleri Türkiye’ye çağırmaktadır. Burada çağırılan sadece gözlemciler değildir. Birleşmiş Milletlerin ordusu olan ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Hollanda, İsrail gibi müttefik güçlerin askerleri tıpkı Irak’ta olduğu gibi Türkiye’ye davet edilmektedir. Aynı şeyi yarın öbür gün Postus Rumları, Trakya Bulgarları, Yahudiler, Süryaniler, Yezidiler için isteyeceklerdir. Bu sinyaller yazılı ve görsel basında mevcuttur.
Bu nedenle BDP, Öcalan’ın emriyle Anayasa değişiklerine hayır ya da sandığı boykot yerine beklemeye geçmiştir. Ancak bölücülerin 12 Eylül’de “evet” diyecekleri ilk günden beri bellidir. PKK – AKP işbirliği gün gibi ortadadır. Başbakanın BDP’yi, CHP ve MHP ile aynı havuzda göstermesi bir aldatmadan ibarettir. Evet’i çıkartmasının zor olduğunu bilen Başbakan, ilk önce MHP tabanına yönelmiş ve oradan istediğini alamayınca PKK ve kamuoyu şirketleri ile yandaş ve satılmış basını devreye sokmuştur diye düşünüyorum.
Bu gelişmelere eklenecek en önemli olaylardan biri de Obama’nın, Erdoğan’a Türk Ordusunun PKK’ya karşı kullandığı silahların satışında kongrede sıkıntıyla karşılaşacakları uyarısında bulunmasıdır. Bu aslında tipik bir Amerikan politikasıdır. Olaylar, Amerika’nın ülkemiz konusundaki iştahının, kabarma noktası açısından azami düzeye ulaştığını göstermektedir.
Başbakanımız medyadaki karteli de kırdıklarını ifade ederek, serbest piyasa ekonomisine ve bunu yönlendiren demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne de ne kadar saygı gösterdiklerini açık yüreklilikle ifade etmiştir. Kimse ona, senin görevlerin arasında medyadaki karteli kırmak da varmıydı? diye sormuyor. Karteli kırılmış medyada süt dökmüş kedi gibi başbakanın dizinde oturuyor. Çünkü devletten alınacak ihale ve kapatılacak özelleştirmelere sırada bekliyor.
Yandaş medya ve satılmış medya Türkiye’nin başına gelecekleri her ne kadar Türk Milletinden gizlemeye çalışsa da, gerçekleri bir bir afişe eden başbakanımız sayesinde Türk Milleti inşallah uyanır diyorum.
Ve bir soru sorarak bitiriyorum. Sözde Türk aydınları neredesiniz? Bulunduğunuz fare deliğini bildirin de halinizi hatırınızı sorup, şu mübarek ramazan ayında açlığınızı giderelim
HSYK önemli bir kurum dolayısı ile HSYK nedir ne değildir. Süreç nasıl gelmiştir bir bakmak lazım. Özellikle Anayasa değişikliği konusunda ciddi fırtınalar kopartılan bir kurum. Zaman zaman kendini yürütmenin üzerinde gören bir kurum olarak da görmekteyiz. Dolayası ile kurumla ilgili genel bir bakış açısıyla bakmaya çalışalım.
Bir soru ile başlayayım aslında yargının esas yaptığı iş diğer kuvvetler (yasama, yürütme) arasında ne yapmaktır sizce? Yasamanın veya yürütmenin üstüne mi çıkmaktır. Yoksa ikisi arasında bir denge unsuru mu olmaktır? Bu sorulara cevap ararken, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun kendi sitesinden görev ve yetkilerine bir bakalım.
HÂKİMLER VE SAVCILAR YÜKSEK KURULU’NUN GÖREV VE YETKİLERİ
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 159. maddesinde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun görev ve yetkileri belirtilmiştir.
Anayasa Madde 159 – Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.
Kurulun Başkanı, Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabii üyesidir. Kurulun üç asil ve üç yedek üyesi Yargıtay Genel Kurulunun, iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay Genel Kurulunun kendi üyeleri arasından, her üyelik için gösterecekleri üçer aday içinden Cumhurbaşkanınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilirler. Kurul, seçimle gelen asıl üyeleri arasından bir başkanvekili seçer.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; adli ve idari yargı hakim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar. Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin veya bir hâkimin veya savcının kadrosunun kaldırılması veya bir mahkemenin yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara bağlar. Ayrıca Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirir.
Kurul kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.
Biz konuyu daha iyi anlamak için HSYK üyeleri nasıl seçiliyor?. Danıştay üyeleri nasıl seçiliyor? Yargıtay üyeleri nasıl seçiliyor? Yargıtay Cumhuriyet başsavcısı nasıl seçiliyor. Bunlar bir bakalım
HSYK ÜYELERİ NASIL SEÇİLİYOR?
HSYK’nın üye sayısı 7’dir. Kurulun Başkanı, Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabii üyesidir. Yargıtay 3 asil ve 3 yedek üyesini, Danıştay 2 asıl ve 2 yedek üyesi kendi üyeleri arasından, her üyelik için gösterecekleri 3’er aday içinden Cumhurbaşkanınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilirler. Kurul, seçimle gelen asıl üyeleri arasından bir başkanvekili seçer.
DANIŞTAY ÜYELERİ NASIL SEÇİLİYOR?
Danıştay üyelerinin dörtte üçü, birinci sınıf idarî yargı hâkim ve savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; dörtte biri, nitelikleri kanunda belirtilen görevliler arasından Cumhurbaşkanı; tarafından seçilir.
YARGITAY ÜYELERİ NASIL SEÇİLİYOR?
Yargıtay üyeleri, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca üye tamsayısının salt çoğunluğu ile birinci sınıfa ayrılmış, adli yargı hakim ve Cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından ve gizli oyla seçilir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI NASIL SEÇİLİR?
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet Başsavcı vekili, Yargıtay Genel Kurulunun kendi üyeleri arasından gizli oyla belirleyeceği beşer aday arasından Cumhurbaşkanı tarafından dört yıl için seçilirler. Süresi bitenler yeniden seçilebilirler.
Görüldüğü üzere, Yargıtay, Danıştay ve HSYK üyeleri birbirlerini seçiyor.
Burada kapalı bir sistem var. Birbirini besleyen bir yapı.
Avrupa’da HSYK’nın durumu nedir derseniz Avrupa’nın bazı ülkelerinde (Almanya, İngiltere ve Avusturya’da) HSYK benzeri bir kurum yok. Diğerlerinde Daha çok parlamento seçiyor.
Türkiye’deki serüven aslında önemli. 1961 anayasası yeni bir hukuk düzeni oluşturdu. Devletin temel kurumları (yasama, yargı ve yürütme) “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” anlayışından soyutlanarak egemenliğin kaynağı olan halktan ve onun seçtiği yapıdan yalıtıldı. Sadece gücünü anayasadan alan bürokratik bir yapı oluşturuldu.
1961 Anayasasına göre belirleyici güç Anayasa mahkemesi ve Yüksek Hakimler Kurulu oldu.1982 anayasasında Yüksek Hakimler Kurulu yerini Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu aldı. HSYK ile ilgili yazılabilecek çok şey var ancak konuyu dağıtmamak için halk oylaması yapılacak Anaysa değişikliğinde olan HSYK’nın durumuna bir bakalım.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yirmi iki(22) asıl ve on iki(12)yedek üyeden oluşur; üç daire halinde çalışır.
Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir.(2)
Kurulun, dört asıl üyesi, nitelikleri kanunda belirtilen; yükseköğretim kurumlarının hukuk, dallarında görev yapan öğretim üyeleri, ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca(4),
üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca(3,3)
iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca,(2,2)
bir asıl ve bir yedek üyesi Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından,(1,1)
yedi asıl ve dört yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından adlî yargı hâkim ve savcılarınca,(7,4)
üç asıl ve iki yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından idarî yargı hâkim ve savcılarınca,(3,2)
dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir.
Kurul üyeliği seçimi, üyelerin görev süresinin dolmasından önceki altmış gün içinde yapılır. Cumhurbaşkanı tarafından seçilen üyelerin görev süreleri dolmadan Kurul üyeliğinin boşalması durumunda, boşalmayı takip eden altmış gün içinde, yeni üyelerin seçimi yapılır. Diğer üyeliklerin boşalması halinde, asıl üyenin yedeği tarafından kalan süre tamamlanır.
Yargıtay, Danıştay ve Türkiye Adalet Akademisi genel kurullarından seçilecek Kurul üyeliği için her üyenin, birinci sınıf adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları arasından seçilecek Kurul üyeliği için her hâkim ve savcının; oy kullanacağı seçimlerde, en fazla oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek üye seçilir. Bu seçimler her dönem için bir defada ve gizli oyla yapılır.
Kurulun, Adalet Bakanı ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki asıl üyeleri, görevlerinin devamı süresince; kanunda belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya Kurul tarafından başka bir göreve atanamaz ve seçilemezler.
Kurulun yönetimi ve temsili Kurul Başkanına aittir.
Kurul Başkanı dairelerin çalışmalarına katılamaz.
Kurul, kendi üyeleri arasından daire başkanlarını ve daire başkanlarından birini de başkanvekili olarak seçer.
Başkan, yetkilerinden bir kısmını başkanvekiline devredebilir.
Son söz olarak eğer HSYK değişikliğini siyasi görenler için söylüyorum. Önceki sizce daha az siyasi mi? Daha az seçkinci bir yapımı? Daha az manipüle edilebilecek bir yapı mı?
Kişisel yorumlara gerek bırakmadan Mukayeseli tabloyu tekrar koyuyorum incelemeniz için
Daha önce yazımda yazdığım gibi; Kaygı, korku, niyet okuma, halkı küçük görme (halk için halka rağmen; anayasa değişikliklerini halk anlayamaz gibi) politikaları ve komplo teorileri üzerine oluşturulan seçim kampanyaları bizim gibi ülkelerin kaderi olmamalı. Halkımız, gerçek anlamda hiçbir duygusal argümana itibar etmeden bu değişikliğin kendisine, ülkesine ve geleceğine neler kazandıracağını iyice tarttıktan sonra, bireysel tercihini bizzat kendisi yaparak karar vermelidir. (http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=1778 )
Sol sütundaki kırmızı ile yazılı bölümler, teklifte yer almayan/iptal edilmiş olan ibare ve/veya cümleleri; sağ sütunda mavi ile yazılı bölümler, mevcut anayasada yer almayan ilave edilmiş ibare ve/veya cümleleri; fonunda sarı renk ile gölgelendirilen ve bold olan ibareler ise Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği bölümleri göstermektedir.
III. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
MADDE 159. – Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.
Kurulun Başkanı, Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay Genel Kurulunun, iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay Genel Kurulunun kendi üyeleri arasından, her üyelik için gösterecekleri üçer aday içinden Cumhurbaşkanınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilirler. Kurul, seçimle gelen asıl üyeleri arasından bir başkanvekili seçer.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar. Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin veya bir hâkimin veya savcının kadrosunun kaldırılması veya bir mahkemenin yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara bağlar. Ayrıca Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirir.
Kurul kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.
Kurulun görevlerini yerine getirmesi, seçim ve çalışma usulleriyle itirazların Kurul bünyesinde incelenmesi esasları kanunla düzenlenir.
Adalet Bakanlığının merkez kuruluşunda geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıların muvafakatlarını alarak atama yetkisi Adalet Bakanına aittir.
Adalet Bakanı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun ilk toplantısında onaya sunulmak üzere, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde hizmetin aksamaması için hâkim ve savcıları geçici yetki ile görevlendirebilir.
III. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
MADDE 159. – Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yirmiiki asıl ve oniki yedek üyeden oluşur; üç daire halinde çalışır.
Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun, dört asıl üyesi, nitelikleri kanunda belirtilen; yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileriile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca, üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca, iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca, bir asıl ve bir yedek üyesi Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından, yedi asıl ve dört yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından adlî yargı hâkim ve savcılarınca, üç asıl ve iki yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından idarî yargı hâkim ve savcılarınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir.
Kurul üyeliği seçimi, üyelerin görev süresinin dolmasından önceki altmış gün içinde yapılır. Cumhurbaşkanı tarafından seçilen üyelerin görev süreleri dolmadan Kurul üyeliğinin boşalması durumunda, boşalmayı takip eden altmış gün içinde, yeni üyelerin seçimi yapılır. Diğer üyeliklerin boşalması halinde, asıl üyenin yedeği tarafından kalan süre tamamlanır.
Yargıtay, Danıştay ve Türkiye Adalet Akademisi genel kurullarından seçilecek Kurul üyeliği için her üyenin, birinci sınıf adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları arasından seçilecek Kurul üyeliği için her hâkim ve savcının; ancak bir aday için oy kullanacağı seçimlerde, en fazla oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek üye seçilir. Bu seçimler her dönem için bir defada ve gizli oyla yapılır.
Kurulun, Adalet Bakanı ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki asıl üyeleri, görevlerinin devamı süresince; kanunda belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya Kurul tarafından başka bir göreve atanamaz ve seçilemezler.
Kurulun yönetimi ve temsili Kurul Başkanına aittir. Kurul Başkanı dairelerin çalışmalarına katılamaz. Kurul, kendi üyeleri arasından daire başkanlarını ve daire başkanlarından birini de başkanvekili olarak seçer. Başkan, yetkilerinden bir kısmını başkanvekiline devredebilir.
Kurul, adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar; Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin kaldırılması veya yargı
Komşusu aç iken, tok yatanların, aç olan komşusunun hal-i pür mealini anlamasına katkıda bulunmak.
İnananlar arasındaki dayanışma, yardımlaşma duygusunu pekiştirmek.
O yüzden fitrenin, zekâtın verilmesi noktasında, Ramazan Ayı tercih edilir genellikle.
Geleneklerimizde, kardeşlerin, akrabaların, dostların, birbirlerini iftar sofralarında ağırlaması, bu vesile ile dayanışmanın ve birlikteliğin pekişmesine katkı sağlamak gibi güzel adetlerimiz de var.
Bunların hepsi de, sizlerin de benim de, bildiğimiz, imkânlarımız ölçüsünde de yerine getirmeye çalıştığımız İslam‘ın güzellikleri.
Ama Müslüman olmayan kalabalıklara İftar Daveti verilmesini bir türlü anlayabilmiş değilim ben.
Adamın dini kendine.
Ona ne benim Ramazanımdan.
Ben inancımı yerine getirmek için, tüm gün oruç tutup iftarımı açarken, az evvel buzlu viskisini yudumlamış bir adamın, o iftar sofrasında ne işi var, anlayamıyorum halen.
Müslüman Ülkelerin Misyon Şefleri’nin davet edildiği bir İftar Daveti değil kastım.
Papazın, Hahamın katıldığı iftarı da anlayamıyorum.
Bu minvalde değerlendirdiğimde, Başbakan’ın yabancı Misyon’a verdiği iftarın anlamını da çözebilmiş değilim.
Yalnız Başbakan Erdoğan değil, hafızam beni yanıltmıyorsa, Erdoğan’dan evvelki Başbakanların da sürdürdüğü bir gelenekti bu.
Başbakan’ın verdiği dün geceki iftarın, diğer zamanlarda verilen iftarlardan bir farkı vardı.
Başbakan, yabancı ülke Büyükelçileri’nden, bu referandumda oylanacak olan Anayasa değişikliği için, destek istedi.
Neden böyle bir destek isteme gereği duydu Başbakan, anlayabilen varsa beri gelsin.
Bu Büyükelçiler, referandumda oy kullanacaklar da, ben mi bilmiyorum yoksa!
Bir ülkenin kendi vatandaşları ile karşılıklı yaptığı bir akit olan Anayasa’nın değişikliği konusunda, yabancı Büyükelçiler, nasıl bir destek sunarlar?
Amerikan Büyükelçisi’nin, “Bu Anayasa değişikliği, Türkiye’nin iyiliğinedir” demesi, Türk Vatandaşı’nda nasıl bir etki uyandırır, anlatır mısınız bana!
Bir Amerikan Başkanı, kalkıp Türk Büyükelçisi’nden, Temsilciler Meclisi’ne getirdiği veya referandumda halkın oyuna sunduğu Anayasa değişiklikleri konusunda, destek ister mi?
İsterse, bu yardımı istenen ülkenin, o ülke üzerinde hükümranlığı olduğu kanaatini oluşturmaz mı?
Bizi, Türk vatandaşlarını, Amerika veya diğer ülkelerin Büyükelçileri, bu Anayasa değişikliğine ‘evet’ oyu vermemiz konusunda, nasıl ikna edecekler?
‘Evet’ kampanyası için, Başbakan’ın vekâlet verdiği, bu ülkelerin Büyükelçileri’nin, Türkiye üzerindeki hükümranlığını, res’en Başbakan kabul etse dahi,Türk Halkı‘nın kabul etmeyeceğini, Başbakan bilmiyor mu?
Bilal Bey, pencereye dönük bir halde oturmuş, bekleyişin sabırsızlığını, salona göz gezdirmekle hafifletiyordu. Bu sırada kapı nazikçe vuruldu. Temiz ve şık giyimli bir uşak yavaşça içeri süzüldü. Elinde gümüş bir tepsi içinde, Çin işi porselen çaydanlık ve demlik vardı.
“Zahmet ettiniz.”
“Ne zahmeti efendim, vazifemiz.” dedi nazikçe ve tepsiyi yanındaki sehpanın üstüne bırakarak, yavaşça Bilal Bey’in önüne çekti. Karşısında saygılı bir şekilde durarak:
“Bir emriniz var mı?”
Hayır, teşekkür ederim.”
“Biraz demlensin. Bey telefon etti. Yarım saate kadar gelecekmiş…” dedi ve usulce çıktı gitti odadan.
Çay demlene dursun; Bilal Bey düşünmeye başladı. Selim Bey’le bir hafta önce tanışmıştı. Bir otobüs yolculuğunda yan yana düşmüşlerdi. İstanbul’dan Ankara’ya dönüyordu. İyi anlaşmıştılar… Selim Bey, kırk beş yaşlarında, şakaklarına kır düşmüş orta boylu, sıhhatli bir adamdı. Alnında ve yüzünde derin kırışıklıklar vardı. Bunlar, bir keder ve endişenin izleriydi sanki.
Halbuki, görünüşte, üzerine üzüntü ve gam kondurulacak biri değildi. Hayatta muvaffak olmuş başarılı bir ihracatçıydı. İş için sık sık Avrupa’ya gitmesi gerekiyormuş… Her gittiği şehirde, işlerini yoluna koyduktan sonra, boynunda fotoğraf makinesi, altında arabası, koskoca şehirde, o köşe senin, bu köşe benim; gezip tozmadığı ve tabii fotoğrafını çekmediği bir yer bırakmazmış! Nitekim, oraları, ballandıra ballandıra anlatmıştı otobüste, yol boyunca…
Böylece, o yolculuk; nasıl da çabucak geçmişti anlıyamamıştı bir türlü Bilal Bey!… Görüşmek üzere ayrılmışlardı birbirlerinden. Selim Bey iyi bir adam, hoş bir insandı. Fakat, sebebini bilmediği bir huzursuzluğun da pençesinde kıvranmaktaydı. Neydi acaba onu huzursuz eden şey? Niçin tedirgindi? Oysa, varlıklı bir kimseydi. Üstelik, istikbal yani gelecek endişesi de yoktu. Yüksek tahsilini İstanbul’da yapmış, İktisat fakültesini bitirmiş, iş hayatına atılmış, kısa zamanda başarılı bir iş adamı olmuştu.
Yol boyunca hep o konuşmuş, adeta kendisine konuşma fırsatı vermemişti. Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde; ne yaptığını, nereye gittiğini, hatta, neler yiyip içtiğini bile anlatmaktan kendini alamamıştı!…
O’nun bu coşkun hali durulmadan söze girmeyi ise Bilal Bey, doğru bulmamıştı. Zaten Bilal Bey, oldum olası, düşünmeyi tercih eder, mecbur olmadıkça hiç konuşmazdı.
Bu arada farkında olmadan, üç dört bardak çay içmişti bile. Kalktı, vitrinin yana gitti ve daha yakından kitapları incelemeye başladı. Zaten kendini bildi bileli, kitapları çok severdi. Gördüğü kitapların yazarlarını ve ne hakkında yazıldıklarını, hep öğrenmek isterdi. Dikkatini, ilk önce en alt raftaki, renk renk kitaplar çekti. Hepsi de gayet zarif ve itinalı şekilde ciltlenmişlerdi. Baştaki bordo renklisini merakla aldı eline ve hemen yerine geçti. Tekrar çayını koydu, şekerini attı, büyük bir merakla ve ağır ağır aldığı kitabın sayfaları çevirmeye başladı.
Bir de ne görsün! Meğer kitap sandığı bir albüm değil miymiş?… Sayfalarını bir bir çevirmeğe başladı. Bu, Selim Bey’in küçüklüğünden beri, bütün yıllarını safha safha resimleyişi idi. Çoğu renkli olup, dikkatle albüme yerleştirilmişlerdi. Bu albüm, Selim Bey’in hayat tarihçesinden başka bir şey değildi! Gerçi, az çok her evde bir aile albümü olurdu ama; böylesine resme düşkünlüğü, herkeste görmek mümkün değildi.
Baktı sayfalar çevrilmekle bitmiyor, beşer onar atlayarak ve şöyle bir göz atarak geçiştirdi.
Çünkü onun asıl merakı kitaplardı. Bu sefer lacivert renkli cildi aldı eline. Fakat o da ne? O da albümdü! Yine yüzlerce fotoğrafı barındırıyordu içinde… Ona da şöyle bir göz attı. Yalnız son sayfasına yazılmış; birkaç alıntı mısrayı okumaktan kendini alamadı
“Söyleyin bana, Flora, güzel Roma’lı kız Nerde ve hangi ülkede şimdi? Nerde o, bir başka alem güzeli olan Ve ırmakların, göllerin üzerinden Ses alınca konuşmaya başlayan Echo Ama nerede o eski karlar şimdi?”
“Bu parça, Selim Bey’in iç dünyasına ışık tutuyor.” diye mırıldanarak, onu da koydu yerine. Yanındaki sarı cildi aldı bu sefer eline. Allah Allah! O da albümdü! Onu da bıraktı yerine. Yanındaki kırmızı cilde el attı. Hayret, o da albümdü! “Binlerce resim!” dedi. Bakmakla, bitecek gibi değildi!. Onu da koydu yerine.
Son bir ümitle, bir başka kitaba el attı. Heyhat, o da albümdü! Böylece, kitap sanarak eline aldığı, yüzlerce sayfalık ciltlerin içinde, binlerce fotoğraf bulunan albümler olduğunu anlayınca; artık diğerlerine bakmaktan vazgeçti. Gidip koltuğuna oturdu. Bir süre, bu binlerce fotoğrafa duyulan ihtiyacın sebeplerini düşünmeye başlamıştı ki, yavaşça kapı vuruldu:
“Ooo kimler gelmiş!” diyen Selim Bey, gülerek içeri girdi. “Kusura bakma beklettim.” dedi. “Zararı yok.” “Canınız sıkılmadı ya?” “Yooo hayır, güzel bir eviniz, enteresan antik eşyalarınız ve güzel kitaplarınız; pardon albümleriniz var!” “Demek albümlere baktınız?” “Evet ama, kitap niyetine…” “Alt raf, sadece albümlere ayrılmıştır. Kitaplar üst raftadır. Demek sen alt rafa el atmışsın!” “Albüm olduklarını bilmiyordum! Özür dilerim.” “Ne özrü canım, zaten bakılsın diye koydum oraya… Eee nasıl buldun onları?” “Nasıl mı? Bakmakla bitecek gibi değil, Allah aşkına bu kadar fotoğraf çok değil mi? Hayret ettim doğrusu. Ailenin her anını tespit etmişsin!” “Bu, bana babamdan miras kaldı! Rahmetli babam da çok düşkündü resimlere! Nitekim, çocukluğumun her anını fotoğraflamış!…Ben, kendi fotoğraflarımı seyrede seyrede büyüdüm desem yeridir. Kendimi bildim bileli, bu sefer, ben devam ettirdim bu tutkuyu! Zira, babam alırdı eline albümü, saatlerce bakar dururdu! Bakarken de geçerdi kendinden… Maziye sığınır, hatıralarıyla baş başa kalırdı sık sık… Öyle ki, rahmetliyi yatağında ölü bulduğumuzda; elinde, yine albüm vardı ve parmakları sayfalar arasında, öylece ruhunu teslim etmişti!” derken Selim Bey, hüzünlenmişti! Bir ara, dalan gözlerini tekrar Bilal Bey’e dikerek, şöyle sürdürdü konuşmasını:
“Düşünüyorum da azizim, yaşayan ölüyor! Ölen ise aramızdan kaybolup gidiyor! Olacak oluyor!…” Durdu, derin bir iç geçirerek tamamladı sözlerini:
“İşte bunun için, denildiği gibi ben de diyorum ki: Geçmiş beni çekiyor, hal korkutuyor! Çünkü gelecek ölümdür!… Her yapılana acıyor, bütün yaşamışlara ağlıyorum! Elimden gelse zamanı durdurur, saati işlemekten alıkoyardım! Ama o yürüyor, ilerliyor, geçiyor ve yarının yokluğu adına benliğimden her saniye bir parça alıyor ve ben bir daha yaşayamayacağım!… İşte bu yüzden teselliyi albümün sayfalarına sığınmakta buluyorum!”
Bilal Bey, ölüm gerçeğini hal edemeyenlerin, hayatlarını nasıl bir cendere içinde geçirdiklerini bir kere daha, üzülerek gördü.
Aydınlar Ocağı”nın her yıl 30 Ağustos’ta geleneksel olarak düzenlediği “Şehitleri Anma Günü” bu yıl yasaklandığı için yapılamıyor. Edirnekapı Şehitliği’nde düzenlediğimiz vatandaşlarımızı ve şehit ailelerini biraraya getirdiğimiz toplantıya herhalde demokratikleşme adına yasak geldi. Terör örgütü yandaşlarının her türlü gösteri ve şiddete dönük eylemi demokratikleşme ve ülkeyi çorbaya çeviren açılım adına yetkililerce seyredilirken; Aydınlar Ocağı’nın toplantısının yasaklanması üzücü ve düşündürücüdür.
Ülkede sürekli garip şeyler oluyor. Her bir açılımdan sonra nereye varacağız sorusu akla geliyor. En son 15 Ağustos tarihinde ibadet yeri olmayan sadece manastır olarak isimlendirilen Sümela, 88 yıl sonra törenle ibadete açılıyor. Misyonerliğin yasa değişikliği ile önünü açmakla kalmıyor; bizzat teşvik ediyoruz. Sonra da Osmanlı’dan örnekler veriyoruz. Aynı günlerde Yunanistan’da Türk mezarları tahrip ediliyor, dönem dönem seçilmiş müftüler hapse atılıyor, vakıflara el konuyor, camiler yerle bir ediliyor. Batı Trakya Türkleri vatandaşlıktan atılıyor. Biz aynen Ermenistan ile yakınlaşmada olduğu gibi tek taraflı mütekabiliyet esasını hesap etmeden bir de Yunan-Rum açılımı yapıyoruz. MHP Trabzon milletvekili Süleyman Yunusoğlu ile arkadaşlarını, haklı tepki gösteren ve henüz hassasiyetini kaybetmemiş Trabzonlulara saygı duyuyorum. Eğer konu sadece tanıtma ve turizm geliri açısından düşünülüyorsa; gelenlerin başka türlü ihtiyaçlarını da karşılamak gerekir. Bildiğim Trabzon buna uygun bir şehir değildir.
Anlayamadığım bir nokta da, ülkeyi yönetenlerin Batılı ülkeleri “kör ve sağır” olmakla suçlamaları ve bu ülkelerden yakınmalarıdır. Yabancı diplomatlara verilen her yemekte bu dile getirilir. Herhalde nezaketten olacak yabancı diplomatlar şu soruları sormazlar:
Siz gerçekten dış etkilerden bağımsız olarak terörle mücadele etmek istiyormusunuz? Bu işi izinle yapıyorsanız bizden neden şikayetçi oluyorsunuz?
4 Temmuz 2003’de Süleymaniye’de başınıza çuval geçirilirken neden gerekli tepkiyi göstermediniz? Nota verilsin diyenlere Başbakanınız bu müzik notası mı diye sormadı mı?
Terörle mücadelede istihbarat esas olduğuna göre, Irak’ın Kuzeyindeki askeri unsurlarınızı neden dış emirle geri çektiniz? İstihbarat unsurlarınızı Ergenekon ve Balyozlarla neden deşifre ettiniz?
Kuzey Irak’a karadan girmemek için Dubai’de 1 milyar dolarlık anlaşmayı yapmak için biz mi sizi zorladık?
TBMM’den çıkardığınız PKK kamplarına müdahale tezkeresi sonrası askere neden yetki vermediniz? Irak’a karadan girmemek, Barzani’yle iyi ilişkiler kurmak ve Kürt sorununa siyasi çözüm bulmak şartı ile hava operasyonları yapmıyor musunuz?
Herhalde vatandaşımız halk oylamasının arka planının yavaş yavaş fark etmeye çalışıyor. Asıl gayenin değişiklikten çok; Türk devlet yapısını egemen dış güçlerin isteğine göre şekillendirilmesi olduğunu ergeç görecek. Bundan dolayı kurumlar tanınmaz hale getirilmekte, başkalaştırılmakta, engel görünenler ise yıpratılmaktadır. Bir bakıma Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üye sayısının büyük çoğunluğu eğer iktidar yanlısı olsa idi; ne değişikliğe, ne de halk oylamasına ihtiyaç kalmayacaktı. Bunun adı hukuk devletinden parti devletine geçmek ve demokrasiyi rafa kaldırmaktır. Halâ uyanmayıp; 12 Eylül’e takılı kalanlar son yıllarda gerçekleşen 12 Eylülleri ve sivil darbeleri artık fark etsinler. Aksi takdirde, Aziz Nesin’in yaptığı bazı tespit ve haksız iddialar geçerli hale gelebilir.
“Efendim, solcular hayır diyormuş; biz de mi hayır diyeceğiz?” diyenler, bu iktidarın dünün aşırı sol, bugün devşirilmiş ve liberalleştirilmiş çevre ve şahıslarla neden bu ölçüde işbirliği yaptığını da açıklamalıdırlar. Bu son derece önemli ve anahtar bir sorudur.
Vatandaşın tuttuğu partiye göre rey vermesi son derece yanlıştır. Son günlerde herkes ülkücü oldu. İşe yarayanlar hemen ekrana çıkarılıyor ve ellerine okumaları için kâğıt tutuşturuluyor. Bu sıfat, değişik şekillerde kullanır hale geldi. Bizim bildiğimiz ülkücülük; son derece karakterli, fedakâr ve vefakâr, samimi, idealist ve satın alınamayan bir çizgidir.
Anayasa mahkemesi, Anayasa’ya göre yürürlüğe girmeyen “5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun’un” iptalini, görüştü, karara bağladı. Gerekçeli kararını da 1 Ağustos 2010 tarihinde açıkladı. Hukuk tekniği ve usulü bakımından, olmayan, yasalaşmayan, yürürlüğe girmeyen bir kanun taslağının görüşülmüş olması kendi içinde önemli bir mantıksal çelişkidir. Olmayan bir şeyin Anayasaya uygunluğu ve uygunsuzluğu da böylece tartışılmış oldu. Malum hukuk normlarına göre, 5982 sayılı kanun, aslında şu haliyle bir taslaktır. Halk oylamasından sonra ya kanunlaşacaktır, ya da ret edilecektir.
Bu garip durumu Anayasa Mahkemesi üyesi Engin Yıldırım ilgili karara koyduğu şerhle açıklamışlar. Bir taslağın yargılanması sürecini hep birlikte yaşadık. Bu durum bir niyetin ve fikrin yargılanmasına benzemektedir. Yargının en üst makamı neden böyle bir çelişkinin altına imza atar? Konunun sembollerle, ikonlarla, ideolojik değerler ve göstergelerle yakın bir ilgisi var. Bu yazıda Mahkemenin başvurduğu ikonların başında gelen ve ilgili kararda üyelerin sık sık atıfta bulundukları “kurucu iktidar” kavramı üstünde duracağım.
Kurucu İktidar, Anayasayı hazırlayan iktidar olarak tanımlanır. Bu iktidarın en önemli özelliği ise devrimle, ihtilalla, cebir ve şiddet kullanarak yönetime gelmiş olmasıdır. Siyaset bilimi kitaplarında bilimsel bir değerlendirme değişkeni olarak yer alan kurucu iktidar kavramı, son zamanlarda yargı kararlarında sıkça rastlanan bir esas oldu. Anayasaların kurucu iktidarlarca hazırlandığı iddiasını destekleyen birçok örnek olmakla birlikte, bu durumun genel bir kural olduğunu söylemek zordur. İhtilal yaparak veya şiddet kullanarak iktidara gelenlerin kendi durumlarını meşrulaştırmak için yeni bir Anayasa hazırladıkları doğrudur. Ancak bu durum Anayasa değişikliklerinin kurucu iktidara göre şekillenmesi zorunluluğunu getirmez. Bu durum bütün Anayasa metinlerinde de belirtilir, açıkça bir kural olarak yürürlüğe konur.
Türkiye’de Anayasa mahkemesi daha önce birçok kararını kurucu iktidar kavramına dayandırarak aldı. Ancak bilindiği gibi, Anayasa’da böyle bir kavram yoktur. Buna rağmen ilgili mahkeme, kanunda açıkça yazılı olan mevzuata atıf yapacağına niçin kurucu iktidar kavramına atıf yapmaktadır? Bu durum kurucu iktidar kavramının muğlaklığı, ideolojik olarak esnetilebilirliği ve bir metafor olarak, işlev görme özelliğinden kaynaklanmaktadır. Böylece, kurucu iktidar kavramı, rasyonel ve sözleşme temelli olduğu varsayılan kanunları, bilimsel olarak varlığı ortaya konamayacak olan bir değere ve kavrama yani bir ideolojiye dayandırmaktadır. Kurucu iktidar kavramının metafor olma özelliği de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır.
Mesela Türkiye açısından konuyu açıklayacak olsak, mevcut Anayasa’nın kurucu iktidarının hangi iktidar olduğunu ortaya koymak çok zordur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iktidarı, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetidir. Bu iktidar ise 23 Nisan 1920’de kuruldu. 1921 de ise Teşkilatı Esasiye Kanunu adıyla Cumhuriyet’in Anayasası’nın ilk şekli hazırlandı ve yürürlüğe kondu. Cumhuriyet 1923’te ilan edildiğinde mevcut olan Teşkilatı Esasiye Kanununa yeni maddeler eklenmiş oldu. Daha sonra 1924 yılında Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, ayrıntılandırıldı ve bazı maddeleri de değiştirildi. Bir Anayasa metni olarak tanzim edildi.
1961 Anayasasını hazırlayanlar cebir yoluyla iktidara geldiler. Atatürk’ün hazırladığı Anayasayı yürürlükten kaldırdılar. Daha sonra 1982 de iktidarı şiddet ve cebir kullanarak ele geçirenler halen üzerinde demokratik tartışmaların yapıldığı mevcut Anayasayı hazırladılar. Anayasa, Cumhuriyetimiz kurulduğundan bu yana iki defa cebir yoluyla yürürlükten kaldırılmıştır. Bir defa da cebir kullanılmadan yeniden yazılarak yürürlüğe konmuştur. 27 Mayıs ve 12 Eylül Darbeleri cebir ve şiddet kullanarak yeni bir anayasa hazırlamışlardır. 1924 Anayasası ise Büyük Millet Meclisi’nin kararı ile hazırlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu üç Anayasayı göz önünde bulundurursak, bunlardan hangisi kurucu iktidarın hazırladığı Anayasadır? Ders kitaplarımızda, bütün tarihi metinlerimizde Cumhuriyet’in 1923 kurulduğu, Cumhuriyet’in ilk anayasasının ise, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na bağlı olarak hazırlanan 1924 Anayasa’sı olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bu Anayasa ise bizzat Mustafa Kemal’in girişimi ile daha sonra birçok kere Büyük Millet Meclisi’nin kararı ile değiştirildi. Hatta bu Anayasaya göre Anayasa mahkemesi diye bir kuruluş ta yoktur. Bilindiği gibi, Anayasa mahkemesi ilk defa 1961 Anayasası ile kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iktidarı eğer Atatürk ve arkadaşları ise, Anayasa Mahkemesi gibi bir kuruluşun varlığı bile önemli bir sorun olarak karşımıza çıkar. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iktidarının hazırladığı 1924 Anayasası’na göre Anayasa Mahkemesi diye bir kuruluş yoktur. Ancak mahkeme üyelerinin gerekçeli kararda yaptıkları atıflara bakılırsa Cumhuriyet’in kurucu iktidarına değil, daha çok yürürlükten kaldırılan 1961 Anayasasına ve 1982 Anayasasına bağlı kalınarak yine ilgili mahkemece yapılan içtihatlara atıflar yaptıkları görülmektedir.
Bu durum, kurucu iktidar kavramını kendi içinde sorunlu bir konuma getirmektedir. Çünkü her üç Anayasa’nın biri birlerini nakzeden, inkâr eden ve yürürlükten kaldıran maddeleri ve yönleri vardır. Mahkemenin birçok üyesinin içtihatlarına ve bazı kararlarına bakılırsa karar alırlarken, daha çok 1961 Anayasasına göre içtihat yaptıkları anlaşılmaktadır. Hâlbuki bu üyeler meşruiyetlerini 1982 Anayasası’ndan almaktadır. Onların böyle davranmalarını sağlayan ise, bir metafora dönüştürülen kurucu iktidar kavramıdır. Böylece rasyonel, bilimsel, akılcı, uzlaşım ve sözleşmeye dayalı olduğu varsayılan bir hukuki metin köken olarak, muhayyel bir metafora dönüştürülmüş olmaktadır.
İktidar partisinin gözü sulu güçlü adamı ve başbakan yardımcımız Bülent Arınç, evet oylarının %60’ı bulacağını tahmin ettiğini medyanın amiral gemisi olduğu söylenilen Hürriyet Gazetesinde, eskilerin sekiz sütuna manşet dediği boyda açıkladı. Herhalde işadamı kisvesi gazeteciliklerinden önde giden Doğan ailesi de devlet kasasından Çalık’a hediye edilen Sabah-ATV grubu gibi “evet”çiler kervanına katılmış durumda.
Her ne kadar “AKP’yi eleştirenlerin kanı bozuk” diyen AKP’li milletvekilleri olsa da; herkesin bir tahminde bulunmak ve düşüncelerini ifade etmek hakkı vardır. Hem de düşüncelerimizi, “40 yıl onlar bizi fişledi şimdi biz fişliyoruz” diyen AKP’li vekillerin varlığına ve fişlenme ihtimalimize rağmen ifade etmekte bir beis görmüyorum. Biz AKP’lilerin özgürlükçü yapılarını ve yeni anayasa taleplerini yukarıda belirttiğim düşüncelerinden dolayı yakınen biliyoruz.
Türkiye İstatistik Kurumunun 2008 yılı Yoksulluk Çalışması raporuna göre ülkemizde 374.000 kişi açtır. Yine 2006 yılı rakamlarına göre nüfusumuzun 18 milyonu yoksuldur. Türkiye İsrafı Önleme Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı ve AKP’den 22.dönem milletvekili Aziz Akgül, yaptıkları çalışmada 1.000.000 insanımızın aç ve 18.000.000’dan fazla insanımızın da yoksul olduğunu belirtiyor. Ankara Ticaret Odasının yaptığı bir diğer istatistiğe göre de Türkiye nüfusunun %15.4’ü açlık sınırında ve %74’ü de yoksulluk sınırının altında. Bu yıllardan sonra teğet geçen ekonomik krizin yarattığı tahribatı da sizin takdirlerinize bırakıyorum.
Türkiye’nin en büyük memur sendikası olan Türk Kamu-Sen; Mayıs 2010 ayı için tek kişinin yoksulluk sınırını 1.472.- TL, dört kişilik bir ailenin asgari geçim sınırını da 2.955.- TL olarak açıkladı. Acaba bu paraları kazanan kaç insanımız var?
Türkiye İstatistik Kurumunun araştırmasına göre Mayıs 2010 tarihi itibarı ile ülkemizdeki işsiz sayısı 3.071.000 kişidir. Genç nüfusta işsizlik oranı ise %21.2’dir. İşsizlik tarihi rekorlar kırmaktadır. İşsizler iktidar kapısında “iş,iş,iş” diyerek medet ummaktadır. Ve AKP yandaşlarının işe alındığını gördüklerinde onlarda kapağı bu zümreye atmaktadır.
Bu çaresiz bırakılmış insanlar, devlet gücüne el açar hale getirilmiştir. Birilerinin çıkıp bunların karnını doyurması gerekir. Yoksa bunlar açlıklarından ölürler. Aç ve yardıma muhtaçlar arasında bile AKP’li olan olmayan ayrımı yapılmaktadır.
Bu karın doyurma işi yıllardır AKP’li belediyeler ile 8 yılı tamamlamak üzere olan AKP iktidarından sonra da devlet bünyesinde kurulu sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarınca yapılmakta ve bu insanların karınlarının doyurulması ile övünülmektedir.
AJP’nin 2009 yılının mart ayında yapılan mahalli seçimlerde aldığı oy 15.513.354’dür. Oran itibarı ile %38.83’dür.
Bu göstermektedir ki; AKP ilk önce yoksullaştırdığı ve aç bıraktığı sonra da beslediği insanların oyu ile iktidarda durmaktadır.
Aç, yoksul ve işsiz insanların tavlanması erzak, kömür, eğitim yardımı, buzdolabı ve çamaşır makinesi dağıtımı ile referandum öncesinde olduğu gibi her seçim öncesinde polis, maliye, diyanet ve milli eğitimde büyük memur alımı yapmak şeklinde gerçekleşmektedir. Devlet halen en büyük işveren konumundadır. İnsanımız da çaresizlik içinde desteğini, bahsettiğimiz konulardaki yardım sözünü alacağı oya göre sektirmeden yerine getiren, AKP’ye vermektedir. Rakamlar bize bunu göstermektedir.
Son örneği ise referandum öncesi bu sıcaklarda kömür yardımı yapılmasının, DSP milletvekili Hasan Macit tarafından Yüksek Seçim Kuruluna ve ilgili Cumhuriyet Savcılığına suç duyuruları ile yansıtılmasıdır.
Türk Milleti inançlı bir millettir. Başına gelen her şeyin nihayetinde Allah’ın takdiri ile gerçekleştiğini bilir. Ancak zaman zaman eşeğini sağlam kazığa bağlamayı unuttuğundan başına gelenlerin kendi kusurundan kaynaklandığını anlayamaz. Anladığında da büyük bedeller ödemiş olur. Bu bağlamda Türk Milletinin sosyal hayatında, cemaat ve tarikatların önemli bir yeri vardır.
Cemaat ve tarikatlar sadece Türkiye topraklarında değil bütün Türk coğrafyasında hatta dünyanın dört bir köşesinde faaliyet göstermişler ve göstermektedirler. Osmanlı Türk İmparatorluğu ve öncesindeki Anadolu Selçuklu, Büyük Selçuklu başta olmak üzere diğer Türk devletleri de cemaat ve tarikatları desteklemiş ve ülkelerini yönetirken onlardan faydalanmıştır.
Ancak cemaat ve tarikatların, devlet ve toplum hayatındaki etkisi, Türk düşmanlarınca keşfedilmiş bu cemaat ve tarikatlar bunlar tarafından ele geçirilmiştir.
Fakirleşen, aç ve yoksul bırakılan halk, sorunlarına çözüm bulamayınca her zaman olduğu gibi Allah’a yönelmiş ve karşısında ele geçirilmiş cemaat ve tarikat yapılarını bulmuştur.
Bu cemaat ve tarikat yapıları halkın her sorunu ile ilgilenmiş ve daima onun yanında yer almıştır. Halbuki bu görev devlete düşmektedir. Devlet tarafından bırakılan boşluk, maalesef bunlar tarafından doldurulmuştur.
Türk düşmanlarının yıllardır ilmik ilmik dokuyarak meydana getirdiği bu tabloda cemaat ve tarikat yapıları, dış güçlerce, AKP iktidarı etrafında birleştirilmiştir. Aç, yoksul ve işsiz insanlar; cemaat ve tarikatlardan icazet alarak yaşamlarını sürdürebilir halde tutmayı ancak böyle başarmışlardır.
Bunlar şimdi meydanlarda çığlık çığlığa “evet, evet, evet” diye bağırmaktadır. Hatta büyük bir disiplin içinde, bu sıcak havada RTE’yi saatlerce yılmadan beklemektedirler. Ne yapsınlar ekmek(!) meselesi.
Bu insanlara asla kızmamak lazım. Onları niçin ve nasıl yalnız bıraktığımızı, hangi sebeple eğitim ve dini hayatlarını yaşamalarını engellemeye kalktığımızı ve ülkeyi yıllarca yönetenlerin bu oyunu neden göremediklerini sorgulamamız gerekir.
Diğer “evet”çilere gelince; bunlar elektrik dağıtımı, baraj, duble yol ihalelerini, özelleştirmeleri kapan, bankalarla milleti soyan adamlardır. Bakmayın RTE’nin bunlara gürlediğine, bu zevatın neredeyse tamamının; televizyonlarında, gazetelerinde, dergilerinde, internet sitelerinde RTE için övgüler düzülmekte ve “evet” çığırtkanlığı yapılmaktadır. RTE ile kavgaları tipik bir kayıkçı kavgasıdır. Yoksa 30’dan fazla dolar milyarderi nasıl türedi? Bankaların fahiş rekorlar kıran karları nereden çıktı? Adamlar velinimetleri RTE üzülsün ister mi?
Unutmadan bazı önemli “evet”çileri de belirtelim. Referandumun sonucunu görmek için 20 Eylül’e kadar ateşkes ilan eden PKK, Öcalan ve tavşana kaç tazıya tut politikası izleyen BDP ile ABD ve AB hazretleri başta olmak üzere Türk Milletini sömüren ve düşmanlık eden bil cümle adam “evet”çidir.
Unutmadan bunlara Sümela’da ayin yapma hakkını elde eden Bartholomeos ile Akdamar’ı ibadete açmayı başaran Ermeni cemaatini de ekleyelim.
İşte bunların hepsi “evet”çidir. Hepsi bir araya gelse bile aç, yoksul, işsiz bırakarak çaresizleştirdikleri ile aldatarak kandırdıklarının toplamı; aldıkları en yüksek oy(%47) olan, 22 Temmuz 2010 genel seçimlerindeki 16.327.291’dir. 12 Eylül 2010 referandumunda oy kullanacak insan sayısı ise 49.446.269’dur. Bu rakamlara baktığınızda gerçekleri görür ve buna göre hareket ederseniz referandum sonucunun “evet” çıkma ihtimali asla yoktur. Bülent Arınç, satılmış medya ve kamuoyu araştırma şirketleri her zaman olduğu gibi sizi kandırmaya çalışmaktadır. Çünkü biliyorlar ki; insanoğlu güçlüden ve kazanacak olandan yana kayar. Bu insanın fıtratında vardır. Sizi çoğu zaman olduğu gibi yine yanıltırlarsa onlar için ekmekli kadayıf yeme de yanında yat.
Her zaman hatırlayalım “AKP’Yİ ELEŞTİRENLERİN KANI BOZUKTUR” diyenler “evet”çidir. Benim kanım asil Türk Milletinin şehadetlerle yoğrulmuş temiz kanıdır. Yani onların bozuk dediği kan. En azından bu sebeple “HAYIR” diyorum. Ya sizin kanınız ve tercihiniz?
Öğrencilerimizin “açık” ve “gizli işsizlik” kavramlarının tariflerinde hep zorluk çektiklerini görürüz. Tarifleri birbirine karıştırırlar ve hep soru yöneltirler. Acaba şimdi öğrencilerimiz bizlere “hocam açık sömürge olmakla örtülü(gizli) sömürge olmak arasındaki farklar nelerdir” diye sormuş olsalar bunu nasıl cevaplandıracağız? Gerçekten diğer soru gibi bunun cevaplandırılması da epeyce zordur. Çünkü açık ve gizli sömürgeleştirme iç içe girmiş durumdadır. Acı ama gerçek budur. Genç insanların iyi niyetlerini, samimiyetlerini, o tap taze duygularını, ümit ve beklentilerini boşa çıkarmak, gerçekleri çıplak göstermek de acaba ne kadar doğrudur?
Türkiye son yıllarda öyle bir hale getirildi ki; hukukun siyasallaştırılması, siyasetin hukuku yönlendirmesi, bütün kurum ve kuruluşları yürütmenin kuşatması, her şeyin kamplaştırılmaya zorlanması, futbol takımı tutar gibi fanatik insanlar ortaya çıkardı. Bazı siyasetçilerin söylediklerine pek inanılmasa da muhakkak söylenenlerde bir hikmet vardır görüşü yaygınlaştı.
Tutukevlerine yayınevleri kitap gönderir, kitaplar geri döndürülür. Kargo şirketleri kitap almaz hale gelir. Gönderilen kitaplar yasak kapsamında olmasa dahi… Bütün bu yanlışlar yapılırken İmralı’da yatan imtiyazlı terörbaşının her türlü istekleri yerine getirilir; adaya tutuklular gönderilir. İmralı’dan örgütü yönetmesine “açılım-saçılım” ve sözde demokratikleşme adına göz yumulur.
Anayasadaki 26 civarındaki maddenin değiştirilmesi ülkenin gündemine sokulur; oysa asıl yapılmak istenen temel giriş maddeleri ile Türksüzleştirilmiş, çokkültürlü, çok milletli, arkeolojik kalıntıya dayalı bir Anadolu Cumhuriyetidir. Bu konuda bir ihanet ittifakı da doğmuştur. Gelin birincisini yıkalım, ikinci cumhuriyeti birlikte kuralım adına sağ liberal ve sağ İslamcı birçok çevre tavlanmıştır. Nihai hedef değişik örtülerle gizlenmeye çalışılır. Toplumu uyuşturma ve uyutma yolları aranır ve vatandaş neden evet veya hayır diyeceğinin farkına bile varamaz.
Geçen hafta İçişleri Bakanının basına ve TV ekranlarına yansıyan bir konuşması vardı: “Bu değişiklikler tabi ki yeterli değildir. Anayasa tamamen değişecek” diyordu. Anayasanın tamamen değişmesi demek; tabi ki Türkiye’yi Türkiye yapan temel giriş maddeleri olan ilk üç maddenin de değiştirilmesidir. Bazı siyasetçiler de iktidar partisinin listesinden elde edeceği üç-beş milletvekilliği veya değişik menfaatler için bu gerçekleri gizleme ve topluma fark ettirmeme ihanetini işlememelidir. Aynı durum eskiden ülkücü olduklarını söyleyenler için de geçerlidir.
Şu halde, kendisini Türk değil de; Türkiyeli görenlerin evet demesi, kendisini Türk olarak hissedenlerin de hayır oyu kullanması mantık ve akıl yoludur. Bir ay kala vatandaş bunu fark edecek mi onu bilemem.
Geçen hafta milliyetçilerin liberalizme özenme hastalığından bahsetmiştik. İlâve olarak şunu söyleyelim ki; hem milliyetçi hem liberal olunmaz. Sağ liberal kesim de milliyetçilikten uzaktır. Zaten onların da öyle bir iddiaları yoktur. Hiçbir ciddi devlet belirli tonlarda korumacı ve müdahaleci politikalardan vazgeçmiş değildir. Rekabet şartları doğmadan dışa açılma yutulmadır. Liberalizmin sadece ismi ortalıkta dolaşıyor. Hâkim ekonomiler liberal politikaları kendilerine yeni imkânlar sağlayacağı düşüncesi ile sürekli gelişmekte olan ülkelere pompalıyorlar. Milletlerarası küresel sermayenin çıkarlarına hizmet eden yerli ortak ve yerli pay sahipleri de bunun çığırtkanlığını yapıyorlar. Liberalizmin faziletlerini anlatıyorlar. Malı çokuluslu şirketle kapıyor; biraz da yerli ortaklara ikram ve pay var.
Sağ veya sol liberal, her türlü değişime ve küresel rüzgarlara açıktır, gelenekleri statükoculuk kabul eder, onları aşağılar, gelecekle kumar oynamayı fazilet sayar. Çoğu kere de mutfakta yemeği pişirmesine rağmen; masada yer alamaz. Bunların sosyal tabanı genellikle aristokrat seçkincidir. Bu anlayış milleti zenginleştirmez sadece seçkinleri, imtiyazlıları korur. Bundan dolayı muhafazakar olamaz. Ferdi ve ferdi çıkarı esas alır; ferdi devletle kavgalı görür, toplumu ve sosyal faydayı unutur. Gelir yaratmayı düşünür, gelirin nasıl dağıldığını göz ardı ederler. Yoksullaşma, gelir dağılımının bozulması onlar için bir sorun değildir. Onlara göre aksaklıklara müdahale yanlıştır. Her şey kendi içinde dengeye kavuşacaktır. Fayda ve karı ençoklaştırmak temeldir. Ülke çıkarlarına uygun olmayan özelleştirmeler onlar için sorun değildir. Batıda liberaller, ırkçı bir çizginin temsilcileri olarak Asya ve Afrika’yı soymuşlardır.
Milliyetçi, düşündüğü ve inandığı gibi yaşamaya çalışır.
Başından beri BDP‘nin Referandum için aldığı “Boykot” kararını inandırıcı bulmadım. Zaman daraldıkça, gelişmeler, benim bu savımı haklı çıkarmaya başladı. AKP döneminde büyüyen önemli bir Holding’de Genel Sekreterlik yapan bir dostum, bana Referandum’da BDP ile aynı safta neden bulunduğumu sormuştu.
Ben de kendisine; “BDP, Güneydoğu’da kendi gücünü göstermek adına birkaç ilde sandığa gitmese de büyük şehirlerde ‘evet’ için çalışıyor. BDP’nin bu şekildeki tavrı, AKP’nin de işine geliyor. Zira BDP ile aynı safta bulunuyor görüntüsünü vermek, AKP tabanındaki bu ülkenin bölünmezliği konusunda hassasiyet besleyen seçmeni olumsuz etkiler” demiştim.
Yani BDP ile aynı safta bulunanlar, aslında bu referandumda ‘hayır’ oyu verecek olanlar değil, ‘evet’ oyu verecek olanlardır.
Anayasa değişiklikleri sırasında yaşananlar da bu tezimi doğrulamıyor mu?
Gecenin bir yarısında AKP’nin kısa kaldığı yerde, BDP’li nöbetçi(!) Vekillerin girip ‘evet’ oyu verdiğini unuttunuz mu?
Geçen gün, BDP Genel BaşkanıSelahattin Demirtaş‘ın verdiği demeç, dikkatinizi çekti mi?
Ne diyorduDemirtaş?
– “AKP bize bazı hukuki düzenlemelerin Referandum’dan sonra yapılacağı sözünü verirse, biz de ‘evet’ oyu kullanırız.”
Bu ne demek?
“Aslında bizim için, yol arkadaşımız, açılım kardaşımız, AKP’yi yalnız bırakmak züldür. Ama ani bir dönüş yapmak yerine, sözde bir ‘söz’ verilsin, yeterli.”
Demirtaş‘ın sözlerinin mealen anlamı budur.
Aynı projenin iki tarafı olan iki partinin, birbirinden ayrı kalması da düşünülemez zaten.
Benim bu sözlerimi destekleyen bir ifade de, BDP’nin, tekrar gurup kurmak için, partilerine kattıkları yol arkadaşları Ufuk Uras’tan geldi dün.
Ufuk Uras, twetterda; “Hayır dediğiniz zaman aslında ‘var olan anayasa devam etsin’ demiş oluyorsunuz. Ne yapıp edip evetçilerle boykotçuları ortaklaştırmak gerek” diye not düşmüş.
Bu ne demek peki?
Bir pazarlık görüntüsü verilip, bölücülerin oylarının ‘evet’ e dönüştürüleceğinin işareti değil mi bu sözler?
Her iki partinin de hedef birlikteliği var.
Birini başında, Ortadoğu’da yeniden şekillenecek haritanın belirlendiği Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eş Başkanı, bir diğeri de, “artık Türkiye’den ayrılmanın zamanı geldi, biz Özerk Bölge olmak istiyoruz” diyen partinin Genel Başkanı.
28-29 Temmuz 2010 Tarihinde “Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Demokratikleşme”ye Doğru Türkiye’nin Çekirdek Ekipleri ” : Çalıştayı Beykoz’da Halk Bankası Sossyal tesislerinde yapıldı. Gözlemci olarak katıldığım toplantıda Daha önceki toplantılara ilave Mersin ve Hakkari toplantılarına katılan Mersin ve Hakkari’den katılımcılar da vardı.
27 Ocak 2009 Türkiye’nin Büyük Çatısı ve Ortak Aidiyet ve 16-17 Kasım 2009 Türkiye’nin Büyük Çatısı: Mezkur Meçhul Mesele toplantılarında bulunmuş ve KAO sitesinde Ekopolitik’in toplantı transkripsiyonlarını yayımlamıştım.
Özellikle Kimlik temelli sorunlar üzerine Dünyada kendini kanıtlamış Politik psikoloji disiplininin kurucularından Prof. Dr. Vamık Volkan’ın danışmanlığında yapılan toplantılar. Bu seferde yine Vamık Volkan’ın yönetiminde başladı ve farklı kesimlerden insanların bir araya geldiği renkli, bilgiye ve tecrübeye dayalı, verimli bir toplantı oldu. Yeni arkadaşlar edindim ve farklı görüşlerden istifade etme fırsatım oldu.
Çalıştay disiplinlerine çok dikkat eden EKOPOLİTİK toplantı öncesi Çalıştayın taslak metnini gönderdi. Bu metin üzerinde çalışma yapıp, katılımcılar toplantıya katıldıklarından dolayı konu dışına çıkılmadan verimli bir toplantı oldu.
Müzakere konularından bir kaçını burada vereceğim.
Müzakere Konuları:
Gelinen noktanın hem açılım hem de Türkiye’nin tüm sorunları ile yüzleşmesi sürecinde değerlendirilmesi
TBÇ(Türkiye’nin Büyük Çatısı) süreci ve toplantılarının bundan sonraki adımlarının planlanması
“Ayrılık” düşüncesinin kamuoyu nezdinde oluşturduğu tansiyon karşısında neler yapılabileceğinin konuşulması
Yükselen gerginlikler noktasında işe yarayacak, rasyonel ve pratik ama derinlemesine düşünülmüş kısa, orta ve uzun vadede sonuçları alınabilecek stratejiler geliştirme üzerine yapılabileceklerin değerlendirilmesi
Toplumsal ve siyasi kanallarda hala çalışan diyalog kanalları üzerinden çatışma içinde olan grupları sakinleştirebilecek ne tür ilk adımlar atılabileceğinin planlanması
Söz konusu ilk adımların Track I (siyasi kanallar) ile hangi türlü bir kontekste paylaşımının gerçekleşebileceği ve uygulamada süreçlerin ne türlü bir takibatının yapılabileceği yönünde yolların araştırılması
…………………….
Toplantı katılımcısı olarak Ekopolitik Koordinatörü A. Tarık Çelenk ve Ekopolitik Direktörü Murat Sofuoğlu ile Ulusal Çekirdek Ekip ‘den Murat Belge, Musa Serdar Çelebi, Altan Öymen, Mete Yarar, Ümit Fırat, Cezmi Bayram, Raif Türk, Muhsin Kızılkaya vardı. Gözlemciler arasında Ayla Yazıcı, Ayşe Betül Çelik, Ayhan Bilgen, Cahit Büyükkanber, Esra Çuhadar Gürkaynak, Ruşen Çakır, Mithat Bereket, Nuriye Atabey, Ramazan Pertev, Nuriye Akman, Tahir Özakkaş, Turan Sarıtemur vardı. Ayrıca Mersin Çekirdek Ekibi’nden Yasmina Lokmanoğlu, Yusuf Ölmez ve Halil Koçak toplantıya iştirak ettiler. Hakkari Çekirdek Ekibi’nden ise Halit Yalçın, İdris Ağacanoğlu, İsmail Akbulut, Cemal Erip toplantıda bulundular.
Beni bu toplantıda En çok etkileyen konu. Dr.cAyla Yazıcı (Psikiyatrist, Psikanalist) 4-7-07-2010 tarihleri arasında Hakkari ilinde yaptığı saha çalışması sonucunda çıkardığı değerlendirmeleri idi.
Bu değerlendirmelerin bazı bölümlerini sizlerle paylaşacağım. Bir sorun sadece düz mantıkla çözülemez. Eğer sorun birde insan kaynaklı ise. Dolayısı ile Ekopolitik burada da çok doğru yaklaşım ile sorunun kök nedenlerinden biri olan insan psikolojisinin önemine inanarak yapmıştır. Bu çalışma, bana çözümün bu temel etrafında olacağı intibahını uyandırdı.
Dr. Aylin Yazıcı’nın psikanalitik gözlemlerinden oluşan ve bu ilde yaşayan insanların ruhsal durumuna bir pencere açma amacı taşıyan bu değerlendirmelerinde en çarpıcı olanları; Hakkari’de yaşayan herkes, bir cezaevinde yaşama şartlarına uygun bir ortamda olmalarından bahsetmesi idi. Birde göç eden ailelerde göç travmalarının şiddetli yaşanmalarına dair değerlendirmeleri çok çarpıcı idi. Her şeye rağmen insan onuruna yakışır bu çalışmaları yürekten kutluyorum.