30.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1238

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu – Hükmedenlerin Kurulu veya Adli Siyaset!

Hakim mi? Hükmeden mi?

Yüksek Siyaset mi? Alçak(ça) Siyaset mi?

Savını Savunanlar mı? Savunmasız Bırakılanlar mı?

İleri ki günlerde yukarıda yöneltmiş olduğum ve bu satırlarda yer veremediğim bir çok sorunun yanıtına şahit olacağımızdan kuşkum yok. Ancak yarınların şahitliğinin, gelecek nesillerimizin kültürel, hukuksal, sosyal, ekonomik vs. olarak çöküşünü engellemeyeceği aşikar.

Anayasa maddeleri, açılım paketleri, başkanlık sistemi, cumhurbaşkanlığı görev süresi, askerlerin durumu, başörtüsü sorunu, özelleştirmeler, özerklik tartışmaları, Misak-ı Milli’nin tartışılması ve benzeri bir sürü çözülmeyi bekleyen, çözüldüğü iddia edilen ve çözülmeye muhtaç duruma  getirilen olaylar, kavramlar, yaklaşımlar…

Akşam Gazetesinden Cengiz Kahraman çok güzel bir habere imza atmış.

Haberin kahramanı Ali Atay…

Kendisi İzmir Menemen Adliyesi Hakimlerinden. HSYK üyeliği için adaylığını açıklayan ilk kişi. Tabii ki anayasanın ve yasaların kendisine tanıdığı hakla adaylığını açıklıyor.

Anayasa değişikliğine dair referandumun sonucunun “evet” çıkacağını önceden tahmin ederek seçim çalışmalarına çoktan başlamış.

Sloganları ise hiç de yabancı gelmiyor:

Ali Atay, demokrasi için aday, demokrasi istiyorsan, Ali Atay’a oy ver.”

 “Ali Atay, içinizden, sizden bir aday.”

 “Ali Atay, halk adamı.”

“Ali Atay, dürüst aday.”

“7 iyi adam kazansın. Ben olmasam da olur.”

Yaratıcılığın çok da üst düzeyde olmadığı bu sloganlar  bana seçim meydanlarında ki siyasilerin kullanmış olduğu sloganları hatırlattı. 

Bununla beraber 7 seçim galibi Sayın! Başbakanımız R.T. Erdoğan’ın özlü bir cümlesini de anımsattı. Ne diyordu kendisi, “siyaset yapmak istiyorlarsa, cübbelerini çıkarıp siyasete girsinler.” Ne kadar da haklıydı! bu cümleleri söylerken.

Öyle ya, yasama, yürütme, yargı. Güçler ayrılığı.

Derken bir de ne görelim.

Siyaset meraklısı yargı üyeleri cübbelerini çıkarıp siyasete gireceklerine, Değerli! Başbakanımız, onu destekleyen milletvekilleri ve oy verenleri, değerli oylarıyla yargıya siyaseti soktular.

 

Nasıl mı?

Adliye  siyasetin girmemesini öngören devlet yapımızın son hali ise içler acısı.

Akşam Gazetesinden Cengiz Kahraman  haberinin devamında Bahsi geçen HSYK üyeliği seçimlerimdeki olası adayların vaatlerinden bazı örnekleri aktarıyor bizlere:

– Başsavcılıkların etkisinin azaltılması ve özellikle bu adliyenin horozu benim anlayışını kökünden bitirmek için çalışacağım. Ünvansızların maraba yerine konulması konusunda en güçlü muhalefeti ben yapacağım,

– Atamalarda, yani tayinlerde objektif ölçütler getirmek için bütün enerjimle mücadele edeceğim (gücüm yeterse).

– Özellikle hakimlerin ve mümkünse cumhuriyet savcılarının idari görevlerinin tamamen kaldırılması için çabalayacağım.

– İnsan haklarına ve özellikle bağımsız yargı kurallarına aykırı olan terfi sistemini tamamen değiştirmek için mücadele edeceğim.

– Siyasi düşüncesinden dolayı zor durumda bırakılan hakim ve savcıların sorunlarına derman olmaya çalışacağım.

– Atama ve tayinlerin daha şeffaf olması için elimden geleni yapacağım.

– Hakim ve savcıları robot sanan ilke kararları ve mevzuatın yeniden düzenlenmesi için çabalayacağım.

– Kesinlikle siyaseti yargı kurumunundan uzak tutacağım.

– HSYK kararlarının yargı denetimine açılması için bütün gücümle mücadele
edeceğim.

– Hakim ve savcıların başta maaşı olmak üzere özlük haklarının geliştirilmesi ve özellikle de yıpranma payı konusunda son gücümle savaş vereceğim.

– Coğrafi teminatın sağlanması konusunda elimden geleni yapacağım.

– Basit, ipe sapa gelmez konularda soruşturma açılıp da hakim ve savcıları gereksiz rahatsız edecek durumların engellenmesi için elimden geleni yapacağım.

– Hakim ve savcıları, şamar oğlanı gibi her önüne gelenin şikayet etmesini engelleyeceğim, en azından bu konuda çaba göstereceğim, bu konuda mevcut zihniyeti kırmak için elimden geleni yapacağım.

– Özellikle hakim ve savcıları, çoğu zaman çok zor durumda bırakan personel sorununu her yönden (özellikle nitelik ve nicelik bakımından) çözmek için çabalayacağım.

– HSYK’da al gülüm ver gülüm sistemini tamamen kırmak için geliyorum.

– Mücadele ederken acaba sonum ne olur diye düşünmeyeceğim.

– Meslektaşların başvurularını ciddi biçimde yeniden ele almak gerektiği bilinciyle bu konuları HSYK gündemine taşıyacağım.

– Atamalarda ve diğer önemli konularda birilerinin referans olmasını
engelemek için var gücümle mücadele edeceğim.

Bu vaatlerin ve yorumların bir savcıdan veya bir hakimden HSYK’ya  seçilebilme adına-uğruna veriliyor olması, gelecek günlerde adliyelerinin seçim meydanlarına çevrileceğinin neredeyse garantisi gibi.

Adliye çalışanları, yargı mensupları, adli kolluk kuvvetleri “de facto” olarak taraf olma, taraf olmayla beraber karşı çıkma- karşıt olma durumuyla karşı karşıya kalacaklardır. Her ne kadar yargı mensupları dışında bahsi geçen kişilerin oy kullanma hakları olmasa da değil birbirine rakip iki hakimin veya savcının, onların himayesinde çalışanların bile birbirleriyle ilişkilerini moda tabirle “demokratik olgunluk” çerçevesinde götürememe ihtimallerini yok sayamayız.

Tüm bu seçim sürecinde sadece bir kişinin bile davasının aksama ihtimalinin, sadece 1 hakim veya savcının bile herhangi bir olumsuzluğa muhatap olma ihtimalinin, sadece bir vatandaşın bile adaletsizlikle karşılaştığını düşünme ihtimalinin gerçekleşmesi durumunda, karşılaşılan durumun  “eğitim zayiatı” gibi bir mantıkla değerlendirilmemesi gerekmektedir.

Yol yakınken adliyeleri seçim meydanlarına çevirecek, hakim-savcı odalarını kulis ve propaganda yapma merkezi haline getirecek, davaların gidişatından çok destekledikleri adayların çalışmalarına katılacak, adaletin sağlanmasından çok seçilmeye çalışacak yargı mensuplarına sahip olmak istemiyorsak, deneme – yanılma yönteminin sonunda toplumsal bir pişmanlığı yaşamak istemiyorsak, bugünkü değişikliğin dünkünden daha iyi bir yargı getireceğini düşünmüyorsak yol yakınken tüm gücümüzle her türlü meşru ortamda böylesi bir değişiklin hayata geçmemesi için çaba sarfetmeliyiz. Bu bizlerin geleceğe, gelecek nesillere, bu topraklarda yaşayan insanların geleceğine dair görevimizdir.

 

 

Tezhip Sanatı

0

Tezhip; İnce bezenmiş kitap süsleme sanatıdır.  Arapça altınlamak anlamına gelir. Tezhibin ana malzemesi altındır.

 Sanatkârlar, Kur’an-ı Kerim’i en güzel şekilde yazmanın yanında, sayfalarını süsleme çabası içine girmişler, devlet büyüklerinin, önemli kişilerin ve kitapseverlerin kütüphaneleri için yazılan başta dini kitaplar olmak üzere, divanları, mesnevileri, tarihi, ilmi kitapları, güzel yazı levhalarını, tuğraları süslemişlerdir.

Kitap okumayı cazip hale getiren tezhip,  önceleri yazma kitaplarda görülür.  Üstadların giderek yok olması, bu sanatların değerini bilenlerin kalmaması ve basım kitaplarının çıkması gibi pek çok sebeple yazma eserler giderek azalmış, sonrasında yazma eserler yerine, duvara asmak üzere yapılan tezhipli eserlerin çoğaldığı görülmüştür.  Evinde kendi kültürünü ve inandığı değerleri yansıtan hiç değilse bir hat levhası bulundurmak isteyen bu eğilim toplumda giderek artmış ve zamanla levha tarzında yapılan çalışmalar öne çıkmıştır.

Bir çok sanatkâra göre Hüsn-i hattın; iç giysisini tezhip, dış giysisini ebru oluşturur.

Klâsik sanatlarımız güzel görmek ve göstermek temelinde gelişen tabiatın güzelliklerini yaratana hayranlık duyan bir anlayışla biçimlendirir. Sanatkârlar yaratana saygısızlık   olmasın diye  yarattığı bir bitkiyi, bir hayvanı veya çiçeği tabiatta göründüğü gibi değil, onu görmek istedikleri gibi çizer.

Stilize ve yarı stilize motifler, renkler ve altın tezhip sanatını oluşturan desen ve kompozisyonlar üzerine yüklenen mana ve anlamlar simgesel olarak pek çok anlam içerir. Tezhipte kullanılan mavi renk sonsuzluğu ve huzuru, altın güneşi, rumi motifi kuş kanadını, hatai, penç bitkileri yuvarlak kompozisyonlar dünyayı, motiflerin kompozisyon içindeki devamlı tekrarı da dünyanın devamlılığını ve ritmini temsil eder.

Tezhip; çok zor ve sabır isteyen bir sanattır.  O zorluğu kolaylaştıran ise en büyük sanatkâr olan Allah’ı taklit etme çabasıdır.

 

Yeni Nesil İşletmeler

Enterprise 2.0 ya da yeni nesil işletme; içinde facebook, twitter, vikipedi, bloglar olan işletme anlamına geliyor. Yeni yetme y kuşağı her yere eğlence sokmaya çalışıyor. Enterprise 2.0 da böyle bir şey midir acaba?

Enterprise 2.0, 2004 yılından bu yana hayatımızda yer alan web 2.0 (nedir?yenir mi?) araçlarının ve teknolojilerinin iş ortamına taşınması ile bir işletmenin çalışanları, iş ortakları, tedarikçileri ve müşterileri arasındaki iletişim ve paylaşımın güçlenmesi için geliştirilen araçlar ve yapılan çalışmaları kapsayan bir konsept.

Enterprise 2.0 kavramını Harvard Business School’dan Prof. Andrew McAfee, 2006 yılında ortaya attı. Hatta aynı yıl Enterprise 2.0: New Collaborative Tools for Your Organization’s Toughest Challenges adlı bir kitap da yazdı.

Yeni nesil işletme interneti müşterileri ile iletişim kurmak için kullanır ama tek taraflı değil. İşletmenin içinde ve dışında bloglar, wikiler, sosyal ağ özellikleri, etiketleme, “bunu beğendim” denilebilen değerlendirme sistemleri gibi pek çok aracı kullanarak bilgi paylaşımı ve yönetimi yapar. İşletme içinde de çalışanların birlikte çalışabileceği, ilgi alanlarına göre gruplarda tartışabilecekleri, yeteneklerini ortaya koyabilecekleri ortamlar oluşturmak için bu tür araçları bağlantılı bir şekilde kullanır.

Yıllardır işletmelerin yerel ağında, çok büyük kaynaklar ayırarak satın aldıkları, bir takım içerik yönetim sistemleri ve bilgi yönetim sistemleri kullanılıyor. İnsanlardan mekanik bir şekilde bu sistemlere bilgi ve deneyimlerini girmelerini isteniyor ama işletmenin çalışanları ya da müşterileri bu sistemleri kullanmıyorlar. Bireylerin bilgilerini paylaşmaları için iyi bir sebepleri olmalı, yoksa paylaşmazlar. Çünkü bilgi onları şirketleri için değerli kılan şey, yani onların gücü.

Öte yandan insanlar sabah kalkınca yüzlerini bile yıkamadan facebook açıyorlar, bütün özel ve değerli bilgilerini hiçbir zorlama olmadan kendi istekleri ile sosyal sitelerde paylaşıyorlar.

Peki, web 2.0 araçları niye çok kullanılıyor? Bunun pek çok sebebi olabilir ama işin temelinde web 2.0 araçlarının basit, sade ve kullanışlı olması, eğlenceli olması, bireyin yeteneklerini ortaya koyup kendini özgürce ifade etmesine imkan vermesi var.

Büyük kaynaklar ayırarak geliştirilen devasa sistemlerin yapamadığını küçük, sade ve kullanışlı web tabanlı servisler başarıyla yapıyorlar. Bir yolunu bulup bu araçları iş ortamında kullanmak gerekiyordu. Enterprise 2.0 felsefesi de buradan yola çıkarak oluşturuldu. Zamanla bu amaca yönelik araçlar da ortaya çıkmaya başladı.

Enterprise 2.0 araçları geliştiren şirketleri, deneysel araçlar geliştiren küçük girişimler olarak görmeyin. Geçtiğimiz Haziran ayı sonunda Boston’da yapılan konferansta Microsoft, IBM başta olmak üzere bu alanda çalışmalar yapan pek çok şirketten konuşmacılar konuştu ve 1000’e yakın dinleyici katıldı.

Günümüzde sosyal medya daha çok müşteri odaklı olarak, pazarlama ve halkla ilişkilerin bir parçası olarak kullanılıyor. Ülkemizde de pek çok başarılı örnek uygulama var. Fakat şirket yerel ağlarında bu tür uygulamaların kullanımı henüz yaygın değil.

Bence, Web 2.0 uygulamalarını güçlü yapan en önemli etken, belli arayüzler üzerinden diğer web 2.0 uygulamaları ile konuşabiliyor olmaları. Bunu örnek bir senaryo üzerinde inceleyelim.

Blogunuza bir yazı yazmak istiyorsunuz. Google Docs üzerinde online dokümanı oluşturup yazınıza katkı sağlaması muhtemel arkadaşlarınıza da paylaştırıyorsunuz. Yazıya başlıyorsunuz. Bir arkadaşınız öğleden sonra işten ara verip dinlenirken yazınızdaki imla hatalarını düzeltiyor, bir başkası akşam çay içerken yazınıza ilaveler yapıyor. Yarın sabah siz de üzerine yazmaya devam ediyorsunuz. İkinci günün akşamı son düzeltmeleri yaparken o anda online olan arkadaşınız ile belgenin üzerinde açılan sohbet penceresi üzerinden yazıyı birlikte inceliyor ve yazı üzerine sohbet ediyorsunuz. Aynı belge üzerinde birlikte çalışıyorsunuz. Anlık gerçekleşen bu iletişimle de yazınıza son şeklini vermek oldukça kolay oluyor.

Yazıyı blogunuza gönderiyorsunuz. Blog bunu otomatik olarak twitter hesabınıza gönderiyor. Aynı anda twitter üzerinden sizi takip edenler blogdaki yazınızdan haberdar oluyorlar. RSS okuyucularla blogunuza abone olanların kullandıkları web tabanlı ya da masaüstü uygulamaları sizin bloga yazdığınız yazıyı onlara haber veriyor. Twitter’da yaptığınız paylaşımların eş zamanlı olarak facebook, friendfeed ve linkedin profillerinizde de otomatik olarak paylaşılacağını söylememe bile gerek yok.

Blogunuza yerleştireceğiniz bir friendfeed kutusu da bütün bu etkileşimi blogunuzda gösteriyor. Google’dan arama yaparak blogunuza gelen bir ziyaretçi aynı zamanda yazdığınız blog yazısı üzerinden gelişen etkileşimleri de görebiliyor. Yazınızı okuduktan sonra altına yorum yazıyor. Blogunuza gelen yorum için onay e-postası gmail hesabınıza otomatik olarak düşüyor. Masaüstünde çalışan gmail notifier türü bir uygulama size yeni e-posta geldiğini haber veriyor. E-postadaki linke tıklayarak yorumu onaylıyorsunuz.

Ne kadar ilginç bir senaryo, değil mi? Eğer bahsettiğim teknolojileri ilk defa duyuyorsanız bir bilim kurgu romanından en sevdiğim paragrafı buraya aldığımı düşünebilirsiniz.

Bahsettiğim olağanüstü uyumun işletme intranetinde çalışan uygulamalarda olduğunu düşünün. İşletme intranetinde web 2.0 uygulamalar birbirleri ile bütünleşmiş biçimde çalışmaya başladıkça işletmedeki hiyerarşi dikey yapıdan yatay yapıya geçiş yapmış olacak ve iletişim artacaktır. İşletmeler yönetimsel olarak da bir dönüşüm yaşayacak, işletmelerde devasa departmanlar yerini; küçük, esnek, hızlı uyum gösterebilecek ve gerektiğinde birbirine eklemlenecek yapılara bırakacaktır.

Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Demokratikleşme”ye Doğru Türkiye’nin Çekirdek Ekipleri (2 s)

Beni bu toplantıda En çok etkileyen konu. Dr.Ayla Yazıcı (Psikiyatrist, Psikanalist) 4/7-07-2010 tarihleri arasında Hakkari ilinde yaptığı saha çalışması sonucunda çıkardığı değerlendirmeleri idi.

Bu değerlendirmelerin bazı bölümlerini sizlerle paylaşacağım demiştim. Bu değerlendirmeleri paylaşırken. Bu toplantı hakkında Ekopolitik sitesinde yazı çıktı. Bu yazının linkini de sizlerle paylaşıyorum. (http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=4899&pid=11,

Dr. Aylin Yazıcı’nın  psikanalitik gözlemlerinden oluşan ve  bu ilde yaşayan insanların ruhsal durumuna bir pencere açma amacı taşıyan bu değerlendirmelerinde en çarpıcı olanları;  Hakkari’de yaşayan herkes, bir cezaevinde yaşama şartlarına uygun bir ortamda olmalarından bahsetmesi idi. Birde göç eden ailelerde göç travmalarının şiddetli yaşanmalarına dair değerlendirmeleri çok çarpıcı idi. Her şeye rağmen insan onuruna yakışır bu çalışmaları yürekten kutluyorum.

Bu raporun amacı Aylin hanımın ifadesi ile orada yapılan saha çalışması sonrası edinilen psikanalitik gözlemlerden oluşmaktadır ve halen bu ilde yaşayan insanların ruhsal durumuna bir pencere açma amacı taşımaktadır. Aylin Hanımın Raporunu görüşlerinize yorumlarınıza sunuyorum.

“Hakkari ilinde yaşayan herkesi, bir cezaevinde yaşıyor gibi düşünebiliriz. Hakkari’li Kürtler, orada çalışan görevli polisler, bütün devlet çalışanları ve askerler de dahil olmak üzere.  Coğrafi konum olarak da bu metaforu çok destekleyen bir konumda Hakkari. Şehre tek yerden giriş ve çıkış var. Her girişinizde kimlik kontrolü yapılıyor. Birkaç yerde durmanız gerekli. Yani Türkiye’nin herhangi başka bir şehrine girdiğiniz gibi giremiyorsunuz. Taa başından bu gergin(korku hissi, endişe, acaba ne olacak beklentisi..)  ortamı hissetmeye başlıyorsunuz. Bir huzursuzluk içinizde başlıyor. Şehrin giriş yolları, şehirlerarası yollar ve şehir içindeki yollar bir şehre yakışır şekilde değil. Kasaba yolu gibi. Minübüsle gidiyorsunuz ve bir çok yerde yol asfalt değil. Türkiye’nin diğer şehirlerarası yollarında olduğu gibi yol kenarında temiz, ferah mola yerleri yok.

……….

Hakkari’de yaşayan halkın çoğu Kürt. Kürtlerin neredeyse yarısı çevre ilçelerden ve köylerden göç ile gelmişler. Geri kalan da kamu kurumlarında çalışan personelden oluşuyor. Caddede yürürken etraftan duyduğunuz dil Kürtçe. Görüşme yaptığımız ailelerin kadınlarının belli yaşın üstündekileri hiç Türkçe bilmiyorlardı ve bu kişilerle tercüman aracılığıyla görüşme yapmak zorunda kaldık. Böyle bir toplumun üstünde şehre bakan böyle bir yazı, şehirdeki Türklerin kendilerini güvende hissetme ihtiyacını karşılarken, Kürtlerin ise kendilerini yokmuş, aşağılanmış  gibi  hissetmelerine neden oluyor.

Şehrin içinde bir ana cadde var. Adı başka ama ona “Mecburiyet Caddesi” diyorlar. Çünkü herkes bu caddeye mecburmuş. Burada bir aşağı bir yukarı gezme durumu var. Biz de kaldığımız süre içinde bu caddede tam da böyle yaptık. Bu caddeye mecbur kaldık. Diğer caddelerde çok az yürüdük veya araç kullandık.

Belediye, valilik binası, büyük emniyet binası hep bu caddenin civarındalar. Evler, mahalleler  daha çok bu caddenin üst ve altına dağlara doğru dağınık halde yerleşmişler. Gece dışarıda gezmememiz tembihlendi bize. Bazı mahallelere giderken arabaların uymaları gereken kurallar var. Örneğin farlarınızı kapatıp, araba içindeki ışıkları yakmalısınız, yavaşlamalısınız gibi. Kendi evinize giderken günde kaç defa giderseniz gidin bunu yapmak zorunda olduğunuzu düşünün.

…..

Görüştüğümüz her aile ve konuştuğumuz her Hakkari’li kişinin ailesinde muhakkak bir veya daha fazla kayıp var. Faili meçhuller, cezaevine girenler veya PKK’ye katılarak kaybedilen yakınlar. Oğullar, kızlar, dayılar, kardeşler, babalar, yeğenler… Bu kayıpların hiç biri de olağan şekilde değil.  Hakkari’de görüştüğüm kişiler bu durumu da normalleştirmeye çalışıyor ama aslında hiç biri de bunu başaramıyor. Bu kayıpları olağan yas süreci içinde yaşayamıyorlar ve çok acı çekiyorlar. Cezaevine girenlerin ailelerinin kafasında yakınlarının suçları net değil, neden tutuklandıklarını bir kısmı bilmiyor(bir kısmı somut anlamda bilmiyorlar, kendilerine bilgi verilmediklerini söylüyorlar, bir kısmı gösterilen nedene inanmıyor, inanmamayı seçiyor) ve ihanet etmedikleri  (bir ihanet söylemi var) halde neden başlarına bunun geldiğini anlayamıyor ve kaos içinde kalıyorlar. Faili meçhullerde ise kaybedilen kişiden bir daha hiç haber alınamaması, akibetinin ne olduğunun bilinememesi, ve bir sürü kuşkunun içine düşülmesi var. Bazı faili meçhullerde kaybedilen kişinin ölü bedeni ortaya çıkmış ama çoğunda bir belirsizlik var. PKK’ye katılım da bir tür kayıp gibi yaşanıyor. Giden bir daha gelmiyor ve bir anlamda ölüme gidiyor, ama hiç olmazsa bir süre daha hayatta kalabilir umudu var ve bir de sanki öylesine ölmektense bu seçenek ölümlerine bir anlam katıyor. Çaresiz kalınınca(örneğin birkaç kez tutuklanıp, kendi geleceğini bu devlet içinde göremeyince) kaos içinde, en son çare bu örgüte katılmak gibi görülebiliyor. Bütün bu kayıplarda sürekli kaybedilen kişinin başına daha kötü bir şey geleceği endişesi de acı ve kaygıyı canlı tutan nedenler arasında yer alıyor.

Kayıpların normal psikolojik süreç içinde yasının tutulamaması (patolojik yas) sonucunda  acı katlanarak, artarak devam ediyor. Halen bu kaygı ortamı içinde yaşamak durumunda olmak da eklenince tamamıyla,  ana-babalarda, yetişkinlerde bir ruhsal ölüm,   psikolojik olarak felç olma, ilerleyememe halinden söz edebiliriz.  Bu yaslar katlanarak, patolojik şekilde hemen her ailenin belini bükmüş ve onları kolsuz bacaksız bırakmış durumdadır.

Göç eden ailelerde, göçün çok ağır travmaya neden olduğunu söylemek mümkün.  Özellikle göç eden kuşak, geçmişe ciddi bir özlem içinde. Köylerde yaşadıkları zaman gündüz asker, gece de PKK baskı altında tutarmış. Devlet tarafından bazıları korucu olmaya zorlanmışlar. PKK’de kendilerine yardım etme konusunda baskı yaparmış. Bir gece içinde bütün hayvanlarını, eşyalarını, evlerini, çok eski büyük kökü olan ceviz ağaçlarını, yani aslında köklerini bırakıp gelmişler. Köklerinden koparılma duygusu başlı başına çok önemli bir travmadır. Bugün köye dönüş konusunda bazı projeler var ama, halk hala köye dönemeyeceğini, dönmeyi deneseler ise yine olaylar çıktığında orada yaşamalarının mümkün olmadığına inanıyor.  Zorunlu göç eden kuşakta köylerine dönme arzusu var ama dönebileceklerine inanmıyorlar sonraki kuşak ise kaosun içinde kaybolmuş durumda, Hakkari içinde kendi yerlerinden emin olamadıkları gibi, kökenlerinin olduğu köy de onlar için belirli bir yer değil ve çok uzakta.  Hakkari’ye zorunlu göç ettirildikten sonra bu aileler ciddi ekonomik ve barınma sorunları yaşamışlar ve halen bu sorunlar çok ciddi şekilde devam etmekte. “Taş atan çocuklar” adı ile nerdeyse özdeşleşen çocukların çoğu, göç eden mahallelerde yaşayan ailelerden geliyor. Bu isimle özdeşleşmeleri de çok ilginç. Çocuklar bu ortam içinde geleceklerini göremedikleri gibi, geçmişlerini köklerini de göremiyorlar ve sanki o bağı da kaybetmişler gibi. O kadar kaos içinde kaybolmuşlar ki  sanki tek belirgin şey buymuş gibi… taş atmaları yani…

Göç eden kürtler, dağlardan, yaylalardan koparılıp bu şehre tıkılmışlar gibi. Devlet kadrosunda çalışan Türkler de sanki buraya sürgüne gönderilmişler ve süre dolduruyorlar gibi. Hakkari’de yaşayanlar şehir içinde bir sürü kurala uymak zorundalar (gece dışarı çıkmak tehlikeli, mecburiyet caddesine mecbur durumdalar, sosyal uğraşlar yok denecek kadar az-sinema, tiyatro vs). Yani toplumun her kesimi buraya tıkılmışlık hissi içinde. Tıpkı bir cezaevindeki gibi.   

Gerçekte olanlar, inanılanlar, olması istenenler hepsi birbirine karışmış durumda Hakkari’de.

Bu cezaevinde yaşayan insan toplumunun, temelinde can güvenliklerinin olmayışı ve böyle gergin ortamda yaşamaları nedeniyle bir psikolojik gerileme(regresyon) içinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu tür gerileme içinde olan topluluklarda bölünme, şüphecilik, şiddet eğilimi, eylem artışı, bireysel kimliğin belirsizleşmesi vs. gibi psikolojik mekanizmalar devreye girer. Hakkari’de halkta, Türk, Kürt, Kürtler’de göç eden, yerli, Türkler’de polis, asker, valilik, hakimler, savcılar vs. şeklinde bölünmeler mevcut. Herkes herkesden şüpheleniyor. Bunun gerçekci zemini olmakla birlikte bu gerçekci zemini kat be kat aşan kuşkucu bir psikolojinin de ortama hakim olduğunu gözlemledim. Örneğin, insanların bir kısmı polisin onları ne zaman içeri alacağını bekliyor, polis de onların ne zaman suç işleyeceğini..    Bunun da gerçeğe oturan bir kısmı var (çünkü KCK’lar ile halk polisin kendini çok basit suçlar için tutukladığına ve çok ağır cezalar verildiğine inanıyor. Taş atma suçu ile ergen çocukların yıllarca  hapis cezaları alması gibi örnekler oldukça sık), ama psikolojik kısmı kat be kat fazla. Sürekli böyle bir ortamda yaşadığınızı düşünün.  Bu psikolojik gerileme ve ağır kaygı içinde ne zaman tutuklanacağınızı bilmiyorsunuz, adalete güvenmiyorsunuz, sizi koruyup kollayacağını düşündüğünüz polisin size saldıracağına inanıyorsunuz vs. Yani yaşadığınız yer,  yaşam beklediğiniz yer size biraz da olsa yaşam veriyor ama çok ağır acılarla birlikte ve cezaevi koşulları içinde.

Örneğin oğlunu kaybeden bir anne-baba düşünelim (PKK’ye katılmış veya cezaevine girmiş). Bu aile  onu nasıl kaybettikleri, geri dönüp dönmeyeceği, neden kaybolduğu, bir suç mu işlediği, masumken mi içeri alındığı vb. bir sürü  soruya yanıt bulamıyor, oğullarını ziyaret edemiyorlar(ekonomik ve/veya yasal nedenlerle). Tam bir çaresizlik duygusu, acı, öfke içeren  komplike bir yasa gömülmüş durumdalar. Bu ailelerin önce zorunlu göç bir kollarını ve bacaklarını felç etmiş, sonrada ağır patolojik yaslar bedenlerinden geri kalanları kullanamaz hale getirmiş. Burada bir psikolojik felçten, bir ruhsal ölümden söz etmek mümkün. Bu ailelere doğan ve bu ortamda büyüyen çocukları düşünelim şimdi. Kolları olmayan bir annenin bir çocuğu kucaklaması ne kadar zorsa, bu acı içindeki ailelerin, annelerin kendi çocuklarını psikolojik olarak kucaklaması sarıp sarmalaması da o kadar zor.

Hakkari’de geniş aileler var. Bir çocuğun bu geniş ailede birden fazla annesi, birden fazla babası olabiliyor. Aşiret geleneği de bunu destekliyor. Bunun olumlu olduğu gibi, olumsuz etkilediği durumlar da var. Birden fazla anneniz varsa (abla, yenge, anneanne, babaanne  vs..) annenizde bir sorun varsa diğerlerinin kısmi varlığı kişiyi ağır patolojilerden koruyabilir. Ama esas annenin psikolojik kucaklaması gibi tam bir kucaklamayı, yerine geçen annelerin de tam anlamıyla yapması  zor ve/veya neredeyse imkansız. Yani biri sizi tam kucaklayamıyor ama, onun yerine birden fazla kişinin biraz dokunmalarıyla idare etmek-yetinmek durumunda kalıyorsunuz.  Annesinin ve diğer birçok yakınının felç olduğu, ruhsal ölüm içinde olduğu bir ortamda bir çocuk ne yapar?

İnsan olmak için hepimiz başka insanlara ihtiyaç duyarız. Büyürken babamız gibi oluruz ve yine babamız gibi olmayız, annemizden bazı özellikleri alırız ve yine annemizden özellikle bazı özellikleri almayız. Kendimizi oluştururken çevremizdeki bakım verenler bize bir anlamda ayna tutarlar. Bu aynaya bakarak kendi biçimimizi, kim olduğumuzu anlamaya ve kendimizi oluşturmaya çalışırız. Ama evdeki bütün aynalar kırıksa, kendinizi göremezsiniz veya çarpık görmeye başlarsınız, bu dayanılmaz bir acı ve kaotik bir duygu yaşatır. O zaman dışarı gidersiniz, komşunun aynasına veya sokakta ne bulursanız (su birikintisi, başka kırık, puslu aynalar)bakma ihtiyacı içine girersiniz. Hakkari’deki son 20-25 yıl içinde bu ortama doğan çocuklar aslında kendilerini görmek için bir ayna arıyorlar. Evde yakınları yas içinde, ruhsal ölüm içinde. İşin en üzücü tarafı, evin dışındaki seçenekler de pek iç açıcı değil. Seçenekler PKK’ye katılma veya polis. Evin dışında polisi görüyor. Ama polis de insan şeklinde değil, panzer şeklinde.  Yani saldıran bir şeyle bu çocuklar özdeşim yapıyorlar. Bu aynaya bakıyorlar ve bir anlamda canlı mı diye taş atıyorlar. Panzerlerde onlara “canlı” olarak cevap veriyor. Ama bir sıcaklık, şefkat, koruma içeren  anne- baba canlılığı değil de saldırganlık içeren bir canlılık bu. Bu çocuklar bu boşluk-karanlık, kaybolmuşluk içinde, polisi bir tür can simidi gibi görmekteler. Ama öyle bir simit ki zarar verici, döven, hırpalayan ama yine de karanlıktan, kaostan yeğ tutulan bir simit. Polisle bu tarz bir çatışmaya girdiklerinde bir de kimlikleri oluyor. Saldırganlıkla, öfke ile özdeşim yapan bu çocukların, bunun yanına başka şeyleri (iyicil, besleyici, onarıcı) ne kadar koydukları çok önemli. Çünkü tam da bunların toplamı onların gelecekte nasıl bir insan olacaklarını belirleyecek. Yani saldırganlıkla, öfke ile başbaşa kalırlarsa, onlar yetişkin olduklarında başkalarına verebilecek başka şeyleri olmayacak.  

Kürtlerin ambivalan(iki değerli) duyguları çok belirgin. Devleti iyi görüyorlar ve kendilerini beslemesini bekliyorlar, ama bir taraftan da kendilerine acı çektirerek bunu yapacağını düşünüyorlar.  Bir oğlu askerde, diğer oğlu PKK’ye katılmış veya cezaevinde olan çok sayıda aile var. Sanki önce devletten bekliyorlar ama vermediğini düşünüp 2. seçeneğe gidiyorlar.  Bir babanın iki çocuğundan kötü davranılan, ihmal edilen, dövülen çocukları gibi algılıyorlar kendilerini. Ama baba aynı baba.

Kepenk kapatma da sembolik olarak mazoistik bir eylem. Çünkü bütün şehir kepenk kapattığında en fazla zararı, ihtiyaçlarını karşılayamayan halk ile malını satamayan esnaf görüyor. Devlet erkanı bu eyleme karşı kendi önlemlerini almış durumda. Yani bu eylemler sırasında susuz ekmeksiz kalmıyor. Ama halkın kendisi kalıyor. Bir tür küsme gibi, kendini aç bırakma gibi bir eylem. Bir çocuğun kızdığında yemek yememesi veya konuşmaması gibi.

PKK’de iken öldürülen yakınları geldiğinde toplu taziye evi tutuyorlar. Bir kaç kişi birden defnediliyor. Yası toplu tutuyorlar.

Yani bu toplumsal psikolojik gerileme nedeniyle kürtlerin bireysel kimliklerinin belirsizleştiği ve grup kimliğine sığındıklarını söylememiz mümkündür. Toplu taziye evi, toplu taş atma eylemleri, toplu kepenk kapatma eylemleri bunların en tipik örnekleridir.

Felç olma hali ve ruhsal ölüm nedeniyle kurban olma psikolojisi de kürtlerde grup kimliğinin önemli bir parçası haline gelmiş. Her şeyi devletten beklemeleri, sürekli devleti suçlamaları vs..

Polis grubu ise ezici, saldırgan, cezalandırıcı olarak algılanıyor (Bu çalışmada polisler ile görüşme yapılmamıştır. Bu gözlemlerin netleştirilmesi için bu önemli çalışmanın da yapılması gerekmektedir). Bence polisler de bu taraf ile özdeşim yapmış durumdadır. Onlardan da zarar görenler olduğunu duydum (Kafa travması geçirenler, bir gözünü kaybeden polis gibi).  Polisler de aynı cezaevinde korku içinde bir gerileme halindeler. Bu gerileme nedeniyle onların da bireysel kimlikleri belirsizleşiyor ve suçluluk duygusu içinde, toplu olarak saldırgan, saygısız, aşağılayıcı vs. rolüne giriyorlar ve kürtler tarafından böyle algılanıyorlar. Bireysel olarak bu kişileri tanıdığımızda bu görünümlerinden çok farklı olabileceklerini tahmin etmek zor değil ancak bu ortam içinde bu tarz bir gerileme ile ezici, aşağılayıcı grup kimliğinin öne çıktığını söylememiz mümkün.

Devlet erkanında da aynı korku ve gerileme gözleniyor. Örnek; bir sürü devlet büyüğünün onlarca koruma ile dolaşması gibi.

Ben de Hakkari’ye girdiğim andan itibaren içimde bir korku hissetmeye başladım, başka zaman olsa anlamsız bulduğum bir sürü kural benim için de çok önemli oldu ve uymaya çalıştım. Bir süre sonra benzeri kuşkuculuğun bizim ekipte de hissedilmeye başladığını farkettim. Konuştuğumuz, görüşme yaptığımız kişiler bizim tarafımızı biz de onların tarafını anlamaya çalışıyorduk sanki.  Yani bu ortama kim girerse girsin bu gerilemenin dışında kendini tutması neredeyse imkansız hale geliyor.

Asker her tarafın en güvendiği kesim gibi. Hakkari’nin dışında, şehrin içinde değil gibi hissediliyor. Kürtlerde, devlet erkanı da askere güveniyor. (Bu bölümün de daha netleştirilmesi için askerlerle de görüşmeler yapılması   gerekmektedir).

Hakkari’de bir tür anahtar-kilit ilişkisi oturmuş durumda. Bir taraf ezilen, tanınmayan, kurban, acı çeken durumunda, diğer taraf ise acı çektiren, ezen, kurban eden, tanımayan durumunda.

Başka bir ilişki biçiminin bu ilde yerleşmesi çok önemli ve gerekli görünüyor. Ancak başka bir ilişkinin tohumunu atmadan, onun tutup yeşerdiğinden emin olmadan, var olan anahtar-kilit ilişkisinin bırakılması da çok zor ve zaman isteyen bir süreci gereksinmektedir.

İlk elde yapılacaklar olarak, Kürtlerin kimliklerinin tanınması (dilleri, eğitimleri vs.), aşağılanmanın durdurulması(polis-devlet ezici, zarar verici, cezalandırıcı sert baba yerine, koruyucu, destekleyici, adil, eğitici, yapıcı, otoriter bir babaya dönüşmeli), Hakkari’nin cezaevi durumundan çıkarılması ( Yüksekova’ya havaalanı ve yeni yollar yapılacağı haberini aldık), çevresi ile ilişkilerinin artırılması, halkın tekrar dağlarını yaylalarını istedikleri gibi kullanmalarının sağlanması, ekonomik gelirlerinin düzelmesi konusunda çalışmalar yapılması (tekrar hayvancılığın canlandırılması gibi yine kendi bildikleri işleri yapabilecekleri ortamların oluşturulması), yas içinde olan anne-babalara destek verilerek, çocukların onları geri kazanmaları için olanaklar oluşturulması sayılabilir. Bunun ayrıntılandırılması ayrı bir çalışma konusudur.

Ama yeni bir tohum ekmek ve onu yeşertmek için bunlar başlangıçta işe yarayabilecek adımlar olarak değerlendirilebilir.  Bu ortam içinde yetişen bu çocuklara yastan, ölülükten, depresyondan, kaostan başka, farklı, yeni iyicil bir seçenek sunmak için bu çabaya değeceğine hiç kuşku yoktur. Orda yaşayan kürtlerin kimliklerinden ezilmeyi, kurban olmayı çıkarmaları, dağların güzelliğini, ters laleyi, üretkenliği, kendi renklerini daha canlı yapmaları (kadınların giysileri çok renkli ve şık) için yeni yollar bulmalıyız.” 

Bu Rapor aslında şunu gösteriyor. Türkiye’nin kalkınmasında insanlarımızın daha güven ortamı içinde yaşamaları sağlamaktan geçtiği gerçeğini. Ayrıca buna benzer raporların Türkiye’nin her ilinde ilçesinde yapılması gerekiyor. Çünkü travma yaşayan( farklı konularda..) çok ama çok ilimiz var. İnsan duygusal bir varlıktır. Duyguların unutulduğu her türlü çözüm aslında çözümsüzlüktür. Amacım bu raporla birlikte sorunların birazda kök nedenlerine inildiğinde psikolojik nedenlerin daha hakim olduğunu görmekteyiz. Sağlıksız bir ortamdan sağlıklı neticeler alınması mümkün değil..

Hakkari'den bir görünüm

Hakkari’den bir görünüm

Hakkari'den manzara resimleri

Hakkari’den manzara resimleri

Referandum Analizi

0

Aslında Ankara gündeminin peşinde koşmayı seven bir insan değilim.

Ama bütün ülkeyi ilgilendiren bir konuya da ilgisiz kalmak doğru olmazdı.

Ben bu yüce milleti kararı ne olursa olsun seven bir insanım.

Kararı bana uygun olduğu için değil, kararına rağmen severim.

Referandum ile ilgili düşüncelerimi

Referandum -1 Referandum -2 başlıklı yazılarımda belirtmiş, kast sistemine vurgu yapmıştım.

Referandum sonucunun ülkemizdeki kast sistemini değiştirmesini ve ülkemizi aydınlık yarınlara taşımasını temenni ediyorum.

Kampanya boyunca hiçbir mitinge gitmedim ama gündeme de ilgisiz kalmadım.

Kampanyanın düzeyinide iktidar ve muhalefet açısından yakışıklı bulmadım.

Soy-sop; en-boy; villa-havuz; ense -göbek bunlar millete sıkıcı geldi.

Kampanya boyunca muhalefet yoğun bir şekilde halk üzerindeki iktidar baskısından söz etti.

Şimdi bakalım.

Türkiye 7 coğrafi bölgeden oluşur.

Trakya, Ege ve Akdeniz bölgelerinde %65 -70 lere varan oranda hayır çıktı.

Güney Doğu Anadolu Bölgesinde de aynı oranlarda boykot çıktı.

Şimdi bu 4 bölgede baskı olmadı da diğer 3 bölgede mi baskı oldu.

İktidar baskısından dem vuran muhalefet Güneydoğudaki BDP ve PKK baskılarından sandık boykotundan söz etmedi.

Sandıksız demokrasi nasıl olur?

Bu iddia her şeyden önce bu bölgelerde yaşayan halkın iradesine karşı bir saygısızlıktır.

Ve hoş değildir.

Elbette ki sn. Başbakan ve Ak Parti’liler bu sonuçtan memnundurlar.

Doğrusu bende memnunum.

Başbakanı da seçim sonrası sağcısıyla solcusuyla evetçisiyle hayırcısıyla tüm toplumu kucaklayıcı konuşmasından dolayı tebrik ediyorum.

Benzer konuşmaları muhalefet liderleri de yapsalardı çok daha olumlu olurdu.

Sn. Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanlığına seçildikten sonra sol seçmen üzerinde çok olumlu bir hava esti.

Birazda belli basın sn. Kılıçdaroğlu’nu havaya soktu.

Koltuğa paraşütle inen sn. Kılıçdaroğlu koltuğu dolduramadı ve seçmeni kısa sürede sükûtu hayale uğrattı.

Sn. başbakana yönelik küçümseyici konuşmalar ‘Recep bey’ ifadesi, havuzlu villası olmasına rağmen, havuzlu villa tartışması başlatması ve benzeri lüzumsuz polemikler ana muhalefet liderinin yeterli vizyona sahip olmadığını gösterdi, halkta bunu gördü.

Sn. Kılıçdaroğlu’nun oyunu bile kullanamaması gerek basında, gerekse partisi içerisinde polemik ve istihza konusu olursa şaşmayın.

Artık sol seçmen için sn. Kılıçdaroğlu umut olmaktan çıkmıştır

Koltuğu da garantide değildir.

Genel Başkan olarak en fazla bir seçim daha görür.

Bekleyin görürsünüz.

CHP ve CHP liler iktidar yâ da iktidar ortağı olmak istiyorsa kaset skandalından bir hafta önce sn. Deniz Baykal’a hitaben yazdığım açık mektubu dikkatlice okumalı ve gereğini yapmalıdırlar.

Aksi takdirde iktidarı rüyalarında bile göremezler.

Burada CHP’ye bir nokta koyalım.

Yoksa bu muhalefet liderleri gizli AK PARTİ’li mi?

Bakıyorsunuz hepsinin konuşmaları Ak Parti’ye yarıyor.

Öfkeleri akıllarını perdelemiş,

Halkın nabzından habersiz, burnunun dikine giden

halka rağmen bir anlayışla siyaset yapılır mı?

Bunlar ne zaman bunun farkına varacak?

Siyaset ufku geniş insanların işidir.

Elbette ki referandumda alınan %58lik evet oyunun hepsi AK PARTİ’ye ait değildir.

İktidarın bunun farkında olarak icraat yapmasını temenni ederim.

Aksi takdirde bu durum iktidar açısından sonun başlangıcı da olabilir.

Bu sonuçtan beklentim şudur:

Uzun zamandır ülkemizde siyaset normal seyrinde değildi.

Kutuplaşmalar, kısır çekişmeler milleti bıktırdı.

Ak Parti bu referandumla önündeki engellerden birini de aşmış oldu.

Umarım bu sebeple kısır döngü biter.

Siyasiler halkın ve ülkenin gerçek gündemine dönerler.

Halk; kutuplaşmalar dolayısıyla iktidarı icraatlarıyla konuşamıyor kendi gündeminden uzak kalıyordu.

Bundan sonra iktidar icraatlarıyla değerlendirilecek.

Bundan sonra AK PARTİ milleti-memuru, emekliyi, esnafı, işçiyi, çiftçiyi, köylüyü besiciyi, üreticiyi ve tüketiciyi merkeze almak ve ona göre politikalar geliştirmek zorundadır.

Bu ülkenin ve halkın gerçek gündemi üniversite mezunu işsizlerdir.

Vasıflı ve vasıfsız işsizliktir, tarımdır.

Hayvancılıktır, terördür, güvenliktir, eğitimdir, başörtüsü sorunudur.

Tüm siyasilerimizin bu konularda ciddi projeler üretmeleri milletin hayrına olacağı gibi

Oy olarakta kendilerine geri dönecektir.

Siyasi hayatımızın kutuplaşmalardan kurtulup gerçek gündemine dönmesi temennisiyle…

Ülkemiz ve halkımız için hayırlı olsun .   

Sn. Hanefi Avcı’nın yazdığı “Haliç’te Yaşayan Simonlar” üzerine bir değerlendirme

Bilgili olmak, bilgiyi doğru kullanmak, bilgiyi yerinde ve zamanında değerlendirebilmek gibi özelliklerin uygulandığı yerler- toplumlar sıkıntıların azaldığı, insanların daha huzurlu ve mutlu olduğu, güven ve emniyetin geliştiği yerlerdir, toplumlardır.

İnsanlığın gelişimi biyolojiden matematiğe, psikolojiden mantığa, tıptan sosyolojiye, yönetimden ekonomiye her biri dünden bugüne tecrübeler, deneyler, düşüncelerle olmuştur. Her yeni daha doğru bilgiyi, edinip uygulayan insan ve toplumlar diğerlerinden farklı bir noktaya gelmiş bunların sistematikleşerek uygulanması ile de yeni medeniyetler doğmuştur. Sn. Hanefi Avcı’nın kitabını okurken bunları görüyorsun. Hatıralardaki bazı olayları değerlendirirken ” Neden bu olay böyle oluyor?, niçin bu iş böyledir?. Şu basit mesele’de böyle mi olmalı?, niçin kaynak ve enerjilerimizi “AVARA KASNAK” misali boşa harcıyoruz?, akıllılık ve çalışkanlık ortak kaynak ve değerlerimizi kişisel çıkarlarımız için hoyratça harcamak mıdır? gibi soruların cevabını da, bu işlerdeki ilgili insanlarımızın (yöneten, yönetilen) zaaflarına dikkat çekilmek istendiğini görüyorsun. Bu sebeple ben Hanefi Avcı’ya aynı dönemleri yaşayan yaşıtı olan bir Türk vatandaşı olarak en samimi teşekkürlerimi sunuyor, benzeri çalışmaların çoğalması temennimi belirtiyorum.

Hanefi beyin kitabındaki “Simon” lar bana daha önce bir romandaki “MANKURT”‘u hatırlattı. Büyük romancı Cengiz Aytmatov’un “Bir ömür asra bedel” romanında Çin’de esir alınmış Türk’lere yapılan bir muamele sonucu ya ölen, ya da kişiliğini kaybeden ve mankurt denen bir insana dönen esirleri hatırlattı. Simon mensubu olduğu gurubun doğruları adına suçsuz yere kız kardeşinin dahi idamına onay verecek kadar gözü kara bir yöneticidir. Aynı şekilde benzeri bir körlükle yanlışları görmeyen, duymayan memurlarımız, amirlerimiz, siyasilerimiz de nice büyük yanlışlara, nice büyük zararlara sebep olarak hüsranları getiren kararları almıyorlar mı? Hatıraları okurken bu haksızlığa, bu yanlışa, bu abesle iştigal diyebileceğimiz olaylara biçare boyun eğen toplumumuzu – insanımızı da sorgulamaya çalışıyor. İstanbul Haliç‘inin 1990’lı yıllarında, bölgeye yeni gelen insanı bayıltan pis kokusuna, orada yaşayan insanların böylesine kötü bir çirkinliğe bile ne kadar alıştığı, belirgin bir olumsuzluğa bile alışılmışlığın kabullenişini kitabın ismine taşıyarak sorgulamak istediğini görüyor ve takdir ediyorsun. Hani kurbağayı suya koyup, suyu yavaş yavaş ısıtarak onun önce rehavete kapılması ve alışması, daha sonra da sıcak sudan çıkamayıp orada ölmesi misali gibi meselelerimizin çözümünde milletimizi ve devletimizi yönetenlerin üretken reflekslerinin nasıl felçli hale getirilmeye çalışıldığına işaret edilmeye çalışıldığını anlıyorsun…

Cemil Meriç’in bir tespiti var: “İdeolojiler insan idrakine giydirilmiş deli gömlekleri gibidir.” İşte kitap bize bunu hatırlatıyor. Devlet adına, din adına veya bir mensubiyet adına insanlar idraklerini kaybederlerse hizmetin, adaletin kaybolacağı; huzur ve mutluluğun elden çıkacağı; iyilik ve gelişmelerin kaybedileceği yönünde uyarıların yapılmaya çalışıldığını görüyorsun.

Yönetenlerin, amirlerin, memurların ve sade vatandaş olarak her birimizin ayrı ayrı ders alacağı, alması gerektiği bir kitap. Peşin hükümsüz okumak ve değerlendirmek kaydı ile ilgili her bir kesimin faydalanabileceği bir çalışma olarak görüyorum.

Yüce kitabımız Kuran’ı Kerim’in birçok yerinde  “Onlar bilmiyorlar mı?” Onlar idrak etmiyorlar mı?” diye hatırlatmaktadır. İşte Sn. Avcı’da bize bilmek ve idrak etmek noktasında ki zaaflarımızı ve bunun sonucunda olabilecekleri işaret etmekte;  avlarımızın ise yanlışlarımız,  bencilliklerimiz, alışkanlık haline getirdiğimiz göremediğimiz kirliliklerimizin olması gerektiğine parmak basmaya çalışmaktadır.

Teşekkürler Sayın Avcı.

 

Çobandan kahya olursa!

Temmuz’un en sıcak günlerinden biriydi.

Bir adam, gölgesine sığındığı güngörmüş çam ağacının altındaki bankta oturmuş, serinliğin ve sessizliğin keyfini çıkarıyordu.

Bir ara;

–  Şu ağaçlar da olmasa ne yapardık, dedi içinden.

Bunu düşünürken, içinin burkulduğunu hissetti.

Uzun yıllar ekmeğini ağaçtan çıkarmıştı!

Bir mobilya ustasıydı.

Adeta bir hesaplaşma başlattı kendi içinde.

– Sen bu ağaçlardan mobilya yaparak kazanmadın mı yaşamını?

– Evet ama başka çarem mi vardı? Geçinmek, yaşamak zorundaydım. Hem, bu mesleği ben icat etmedim ki?

– Olsun, doğanın katledilmesine sen de katkı verdin, suç ortağı oldun!

– İnsanlar aklı aşan ihtirasların tutsağı olmasa, kestikleri kadar da ağaç üretse böyle olmazdı ki?

Bu samimi hesaplaşmayı daha da sürdürecekti belki ama yakın çevresinde duyduğu seslerle kesildi hesaplaşması.

– İsmet sen misin? diye seslendi.

– Evet, benim Nazmi Bey, dedi öteki.

Mobilyacı Nazmi, iki yıl kadar önce yakalandığı bir hastalık yüzünden görme yetisini yitirmişti.

Ama, seslere karşı duyarlılığı hızla gelişiyordu.

Her insanı sesinden tanıyordu.

Ege’de, yazlık bir sitede tatildeydi.

Bu site için hayli emek vermiş, bir dönem üstlendiği yönetim görevinde, dürüstlüğü, hizmetleri  ve özverisiyle saygı görmüştü.

Altında serinlediği ulu çam ağacı dahil, site içindeki onlarca çam ağacını korumuş, şimdi gölgesinde huzurla oturmayı hak etmişti kendince.

İsmet, bu sitede çalışan iki görevliden biriydi.

Öteki de Mehmet.

Kıdemli olan İsmet’ti.

Yüz haneli sitenin bütün işleri bu iki emekçinin ellerine bakardı.

Sabahın erken saatinde, site plajının temizliği, kumsalın taranması ile başlardı işleri.

Sonra, her türlü onarım işleri, bahçe çimlerini kesme, ilaçlama, bahçe atıklarını toplama ve akla gelebilecek her iş bu iki insanın omuzlarındaydı.

Nazmi’nin yöneticiliği döneminde üç görevli vardı.

Site müdürü bir ziraat mühendisiydi.  İsmet’le Osman da onun yönetiminde çalışırlardı.

Yaz aylarında geçici hizmet de alınırdı.

Sitedeki her konutun bahçesi vardı ve bu iş uzmanlık işiydi.

Bahçelerin bakımı, ilaçlama, temizlik ve onarım işleri yıllık bir iş programına göre yapılırdı.

Örneğin, yaz günlerinin öğle sıcağında güneşin altında çalıştırılmazdı emekçiler!

Bu insani tutumu nedeniyle Nazmi Bey hem site sakinlerinden takdir görür hem de çalışanların saygı ve sevgisini kazanırdı.

Sonra bir gün yönetim değişti.

Yeni yönetim de bir zamanlar emekçi olarak kazanmıştı hayatını.

Ama yönetmek, basit bir iş değildi.

Hele ezilmişliğin kompleksini taşıyan insanlar için.

Yeni yöneticiler, önce site müdürünü işten çıkardılar.

Sonra sıra Osman’a geldi.

İsmet, bir süre tek başına kahraman emekçiyi oynadı!

Sonra, Mehmet’i işe aldılar.

İsmet, bundan sonra yeni işe alınan Mehmet’e göre “kıdemli” oldu.

Ama, iş yükünde bir hafifleme olmadı.

Nazmi Bey; bu sıcakta ne yapıyorsun İsmet, dedi.

– Yol kenarlarındaki bordürleri boyuyoruz, diye yanıtladı İsmet.

– Bu sıcakta bu iş olur mu İsmet? Kim karar veriyor bu işlere? dedi.

İsmet; “Ben karar veriyorum Nazmi Bey. Ben karar veriyorum ben uyguluyorum.”diye yanıtladı ve Nazmi Bey’in yanına oturarak şunları söyledi;

– Sana bir hikaye anlatayım Nazmi Bey. Bir zamanlar büyük bir çiftliğin emektar kahyası izne ayrılmış. Çiftlik sahibi de en kıdemli çobanı “geçici kahya” yapmış. Aylardan, eski tabirle Zemheri ayıymış.Yani kışın en soğuk zamanı.  Çoban-kahyanın ilk talimatı şu olmuş; “Tüm koyunları kırpın, sonra da derede yıkayın!” Öteki çobanlar şaşırmışlar. Bu kış kıyamette olur mu bu iş? dediklerinde, çoban kahya demiş ki; ” Çobandan Kahya olursa, Zemheri ayında koyun da kırpılır, koyun da yıkanır!” İşte, bizimki o hesap Nazmi Bey!

İsmet, yavaşça kalktı, Nazmi Bey’in sırtına saygıyla dokundu ve “bana müsaade” diyerek işine döndü.

Nazmi Bey, İsmet’in anlattıklarından etkilendi ve şu sözler döküldü dilinden;

“Bak şu İsmet’in bilgeliğine. Hayat, onu okumasını bilene sürekli bir okul. Cehalet için ise karanlıktan başka seçenek yok!”

 

Halkoylamasında Evet ve Hayır Oyu Verenlerin Durumu

Ünlü sosyolog Pitirim Sorokin sosyal olayların sebeplerinin birden çok fazla olduğunu, farklı yönlerde ve farklı kuvvetlerde tesir eden etkenlerin bileşkesine göre olayların geliştiğini anlatır. Anayasa değişikliklerinin halkoylamasına sunulması ve bu oylamada vatandaşların “evet” veya “hayır” tercihlerinde rol oynayan etkenler de birden çok fazladır. Bu etkenlerin bileşkesine göre bir tercih ortaya çıkmıştır.

Şimdi bu tercihleri yapan vatandaşların durumunu nasıl yorumlamalıyız? “Hain“, “bizden“, “onlardan” kelimelerini kullanmak ne kadar doğru? Tarihten iki olayı aktararak bir sonuca varmaya çalışalım.

****************

Hazreti Muhammed’in (632 yılında) vefatından sadece 24 sene sonra, 656 yılında yaşanan Cemel Vakası (Deve Olayı) ve 657 yılında yaşanan Sıffin Savaşı İslam tarihinin dönüm noktalarıdır. Hazreti Ali ile O’nun halifeliğine ve yönetim tarzına karşı çıkanlar arasında yapılan bu savaşlarda taraflar çok dikkat çekici idi.  Bir tarafta Hazreti Peygamber’in amcasının oğlu ve damadı, Hz. Hatice’den sonra İslam’ı kabul eden 2. kişi, ilim beldesinin kapısı, dört büyük halifenin sonuncusu Hz. Ali vardı. O’na karşı çıkanlar arasında ise Peygamberimizin sevgili eşi Hz. Ayşe ve sahabenin büyüklerinden Talha, Zübeyr, Amr bin el-Âs, Muaviye gibi zatlar yer alıyordu.  

Bu olaylar sadece vicdanları kanatan hazin birer vaka olarak kalmamış, Müslümanların bölünmelerine sebep olmuş, siyasi- sosyal gelişmelerin yönü değişmişti. Bu olayların başlangıcı “bir konudaki içtihat (görüş) farklılığına dayanıyordu. Konu siyasî bir konu olduğu için de savaşla sonuçlandı. Yoksa içtihat farkı sırf ilmî olsaydı, kitap üzerinde kalmış olacaktı.”

İslam bilginleri her iki tarafta yer alan büyük sahabelerin saygıdeğer kişiliğine vurgu yaparlarken, tarihçiler savaşan tarafların bir kısmının, karşı taraftan öldürülenler için de yas tuttuklarından bahseder. Çünkü biliyoruz ki her iki tarafta da Allah’ın emirlerinin yerine getirilmesi ve O’nun Peygamberinin yolundan gidilmesi esastı. Fakat bu yolun hangisi olduğunda ihtilaf vardı.

Şüphesiz ki, her iki tarafta yer alan büyük zatlara saygı duyacağız. Fakat Onların bir kısmının tercihlerinin İslam’ın sonraki yıllarda olumsuz bir gidişat içine girmesine sebep olduğunu da göz ardı edemeyiz.

********

Merhum Tarık Buğra‘nın büyük eseri “Küçük Ağa” romanı ve merhum Yücel Çakmaklı‘nın bu romandan aynı isimle yaptığı film birçoğumuzun hatırasında yer almaktadır. Romanda 1. Dünya Savaşı sonrası ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Akşehir kasabasında yaşananlar anlatılır.

Dünya Savaşından sonra Yunan ve İngiliz işgallerine karşı direniş isteyen grupların en önemlisi Kuvayı Milliye ile işgal altında olan İstanbul’da yaşayan Padişah’ın hala devleti temsil ettiği ve birlik için padişahın iradesine göre davranılması gerektiğini savunanların çatışmaları da önce fikir ayrılığı ile başlamıştır. Kuvayı Milliye henüz kuruluş aşamasındadır ve devlete rağmen harekete geçen bir grup maceraperest gibi bir görüntü vermektedir. Yedi düvele (devlete) karşı mücadelesinde başarılı olacağına inanmak hayal gibi görülmektedir.

Akşehir’de görev yapan ve halk nezdinde çok etkili bir kişilik olan bir hoca vardır. Halkı Padişaha ve İstanbul Hükümetinin otoritesine güvenmeye davet eden İstanbullu Hoca, olayların gelişmesi sonucu Kuvayı Milliye tarafına geçer ve “Küçük Ağa” adıyla ciddi hizmetler yapan bir kahraman haline gelir. O sayıca az fakat imanı yüksek Kuvayı Milliyeciler, bütün hesapları bozar ve “ya istiklal, ya ölüm” parolasıyla girdiği mücadeleden başarıyla çıkar.

Tarık Buğra bir radyo programında romanını hangi düşünceyle yazdığını anlatırken her iki tarafta olanların da vatanını milletini seven ve işgalden kurtulmak isteyen insanlarımız olduğunu söylemişti. Sosyal ve siyasi olaylar karmaşık yapısını göstermiş ve çözüm üretme konusunda farklılıklar oluşmuştu. Her iki tarafta olanlar da hain değildi ve vatanseverdi. Fakat vatansever insanların bir kısmının çözüm yönünde farklı görüşte olmaları, iç çatışmalara ve dışa karşı mücadelede zafiyete sebep olmuştu.

****************

Şüphesiz halkoylamasında “evet” diyenlerin büyük çoğunluğu da “hayır” diyenlerin çoğunluğu da vatanını milletini seven insanlarımız oluşturmaktadır. Ancak “millet iradesi” olarak ortaya çıkan halkoylamasının sebep olacağı gelişmeler, herkesin ortak kaderi olarak tecelli edecektir.

Yapılan anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesinden sonra her şey kendiliğinden değişmeyecek. Değişen maddelerin kullanılması önemli. Yani iktidar anayasa değişikliklerinin kendisine verdiği imkânı kullanır ve muhalefetin endişe ettiği gibi, yüksek yargı üzerinde de hâkim olursa ve de bu hâkimiyeti kötüye kullanırsa, bunun olumsuz neticelerinden “evet” diyen de, “hayır” diyen de etkilenecektir. İktidarın bu gücünü iyiye kullanması halinde ise yine herkes olumlu etkilenecektir.

Muhalefetin endişelerinin halkın yüzde 58‘i tarafından yerinde bulunmadığı ortaya çıktı. Bu sonuç AKP için büyük başarıdır. Fakat bu sonuç aynı zamanda yüzde 42 gibi bir kesimin endişeli olduğunu da göstermekte.

Demokrasi çoğunluğun iradesine saygıyı gerektirir. Ama her zaman azınlıkta kalanın haksız olduğu anlamına gelmez.

Eğer iktidarın iddia ettiği ve halkın yüzde 58’inin onayladığı gibi Türkiye’de demokrasi gelişecekse ne mutlu hepimize. Fakat tersine muhalefetin ve halkın yüzde 42’sinin endişeleri doğruysa vay halimize.

Aydın tek başına da kalsa doğruyu söyleyebilen kişidir. Biz de iktidarın da, azınlıkta kalan endişe sahiplerinin de haklı olabileceği düşüncesiyle gelişmeleri izleyeceğiz.

Bu endişelerin yerinde olup olmadığını anlamak için öncelikle genel seçimlere kadar olan süredeki iktidarın tavrını gözleyeceğiz. Dileriz, iktidar yüzde 42’nin endişelerini giderici bir tavır ve politika içinde olur. Bize düşen her zaman olduğu gibi, her kademede doğruları desteklemek, yanlış gördüklerimiz için uyarılarımıza devam etmektir.

Referandum günü yaşanan tatsızlıklardan söz etmeyeceğim

Üsküdar’da oy kullanan babamın oy kullandığı kulübeye, itiş kakış giren Sandık Başkanı’nın “evet” e mührü basarak, zarfı katlamaya çalışması bile anlatılmaya değer değil.

Şu saatlerde artık kesinleşen sonuçlara göre, %58 oranındaki “evet” oylarını daha sonraki günlerde siyasal ve sosyolojik olarak inceleyeceğiz.

Ancak bir gerçek var ki; bu orandaki bir “evet” oyu, bundan böyle AKP İktidarı’nı daha da pervasız hale getirecektir.

Pervasızca atılan adımların sonuçlarının Türkiye’nin lehine mi, aleyhine mi çıkacağı konusundaki hükmünü, yakın tarihte herkes verecektir.

Felaket tellallığı yapmak değil niyetim.

Ancak muhtemel gelişmelerin sadece birkaç tanesinin bile gerçekleşmesi, Türkiye‘ye, Türk Milleti’ne onulmaz sıkıntılar getireceğini de belirtmeden geçmek istemiyorum.

Önümüzdeki süreçte, geçmişte sıkıntı yaratan bazı uygulamaların ortadan kalkacak olması, AKP İktidarı’nı, ciddi anlamda rahatlatacaktır.  

En başta, İsrail Devleti’ni kuran Rothschilld Ailesi ile Başbakanımızın damadı Berat Albayrak‘ın yöneticilik yaptığı Çalık Holding’in, %50 şer ortak olduğu Anatolia Minerals firmasının, aldığı maden ruhsatlarının iptali yönünde karar veren Danıştay’ın bu  kararları, hukuki anlamda geçersiz kaldı.

DTP’yi, PKK’yı, ABD’yi, AB’yi önümüzdeki dönemde sıkıntılara duçar eden, Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, yargının diğer kurumlarınca verilen tek bir karar bile olmayacaktır.

Başbakan başta olmak üzere, tüm AKP kadrolarının artık Yüce Divan korkusu kalmamıştır.

“Durmak yok, yola devam..

Gittiği yere kadar.

Durursa, bakarız icabına” anlayışı hakim olacaktır, bundan böyle AKP İktidarı’nda.

Geri kalan %42 için birkaç kelam etmek gerekirse..

Türkiye’nin hiçbir döneminde, oy vermediği partiye bu kadar öfke duyan, kinlenen bir muhalif vatandaş topluluğu olmamıştı.

Kendisinin oyu ile iktidara gelmeyen bir partiye, sempati duymasa bile, kabul noktasında bir sorun yaşamazdı insanlar.

Ya şimdi?

Şimdi, mevcut İktidar’ı bırakın kabul etmeyi, meşru bulmayan bir vatandaş topluluğu var Türkiye’de.

Bunların oyu da, şu anda, hiç azımsanmayacak bir boyutta.

Her türlü tehdit, baskı, korku, rüşvete baş kaldıran % 42 oranında bir nüfus var.

AKP İktidarı’nın bu vatandaşlarla işi, daha da zor olacak önümüzdeki dönemde.

Zira bunların her biri, Sivas Kongresi’nde Milli Mücadele‘ye karşı duranlara karşı yaptığı; “Burada alacağınız karar ne olursa olsun beni ilgilendirmiyor. Yalnız şunu iyi biliniz ki; ben tek başıma da kalsam, Milli Mücadele’de kararlıyım” diyen genç doktor Hikmet Boran gibiler.

Unutmayın!

Azdan az, çoktan çok gider.

Bana gelince:

13 Eylül’de ne yazacağımı merak eden bazı okuyucularım vardı.

Söylüyorum.

Her gün bu köşede, AKP İktidarı’nın yalanlarını, yanlışlarını, kötü icraatlarını eleştirmeye devam edeceğim.

Ta ki, irademiz dışında susturulana kadar.

Allah memleketimize, milletimize zeval vermesin, acısın ve yardım etsin.

Siyaset ve Popüler Kültür İlişkisi

Küresel gücün dünyayı kendine göre şekillendirdiği küreselleşme süreci, ilgi çekici gelişmelere sahne olmaktadır. Elimde Huntington’un “Biz kimiz: Amerikan’ın Ulusal Kimlik Arayışı” isimli bir kitabı var. Bu yazar sıradan bir kişi değildir. Medeniyetler çatışması teziyle çatışmayı farklı medeniyetler arası kesişme noktalarında arayan yazar, çatışmanın fay hatlarını ortaya koymaktadır.

Tabii ki hareket noktası Amerika’nın milli çıkarlarıdır. Bunu yadırgamak da mümkün değildir. Ancak küreselleşmeyle beraber milli menfaatlerin ve milli kimliklerin yitirildiğinin pompalandığı günümüzde; ülkemizde bazılarının ne kadar yanlış noktalardan hareket edip nerelere hizmet ettikleri daha iyi anlaşılmaktadır.

Biz kimiz sorusunun cevabına merak saran ABD ve ABD’li önemli bir düşünür neleri inşa etmekle uğraşırken, biz de ise, ters yönde bir şartlandırma vardır. Amerika ulusal kimlik peşinde iken; Türkiye de milli kimliği yadırgayanlar, milli kimliğin tekilci ve dayatmacı olduğunu zannedenler piyasada bolca var. Hatta milli kimliğin çeşitli yasa ve anayasadan dışlanarak ülkenin demokratikleşeceğini varsayan garip yaratıklar türemiştir. Bunlar aslında görevlerini yerine getiriyorlar. Dün sınıf çatışması tezi ve anti devletçi, anti Türk yaklaşımlarla milli devletle kavgalı olanlar; bugün kılık değiştirerek bizi küreselleşmenin ideolojisi olan milli kimliksizleştirmeye ve çokkültürlülüğe zorluyorlar.  

Türkiye’de siyasi tartışmaların, etnik merkezli ve Türkiye’ye uymamasına rağmen çok kültürlülüğe zorlanması yeni emperyalizmin bir gereğidir. Bundan dolayı dışarıda hazırlanan projeler ve planlar ülke gündemine sokulmaya çalışılmaktadır. Bu dış güdümlü tezgahlar, başarılı olamadığı takdirde, birçok yerde fiili müdahale gündeme getirilmektedir.

Bu süreç içinde yapılmak istenen bir başka işlem de; ülkelerin emperyal amaçlara ve küreselleştirmenin çıkarlarına hizmet edecek kültürel ve psikolojik ortama sokulmasıdır. Bunu hazırlayacak olan da milli kültürlerin yozlaştırılması, insanların uyuşturulması ve asıl kafa yorulması gereken noktalardan uzaklaşmasına zemin hazırlayan popüler kültürdür. Özellikle dünyayı küçülten internet ağı, iletişim teknolojilerinin hızla yayılması; fabrika açıp istihdam yaratmak, üretim yapmak yerine, bu vasıtaların kullandırılmasını amaçlamaktadır. İletişim teknolojisine karşı çıkmak gereksizdir. Ancak, bunların hangi amaçla kullandırıldığına da dikkat etmek gerekir.

Pek çok farklı disiplinle ilişki kurulan popüler kültür, sözlük ve ansiklopedik anlamından farklı bir nitelik kazanmıştır. Halkın ve halka ait, çoğunluk tarafından seçilen ve benimsenen manalarında kullanılan bu sözcük, yaygın olarak zorla beğendirilen ve tüketime zorlanan bir yaşama tarzı olarak değişmiştir. Artık o halkın beğendiği ve yaptığı her şeyi kapsamaktan uzaktır.

Gündelik hayatla ilgili Dünyada egemen kültürün vasıtalarını farklı milli devletlerde pazarlayan bir görev üstlenen popüler kültür; hâkim kültürün ve ekonominin ürettikleri değer ve gelenekleri milli kültürle çatışsa dahi sosyal dokuya yansıtarak bağımlı fertler ortaya çıkarmaktadır. Bu yaşama tarzı, insanları uyuşturmakta, şaşkın hale getirmektedir. Kitleler kandırılmakta, siyasi tercihler etkilenmektedir. Siyasi elit ve yönetenler tarafından kullanılan ve çok değişik anlamlar taşıyan demokratikleşme gibi birçok kavram yolsuzluk, işsizlik ve aksaklıkları unutturmakta, soğutmakta ve fertleri asıl gündemle yabancılaştırmaktadır.

Fertler kendi iradeleriyle neden ve niçin sorularını sormadan karar vermekte; okuma ve düşünme ihtiyacı duymamaktadırlar. Futbol takımı tutar gibi oy kullanma; popüler kültürle siyaset ilişkisini ortaya koymaktadır. Bu yaşama tarzına; ortak ve benzer eğlence çeşitleri, müzik anlayışı, tüketim ve beslenme kalıpları, hatta cinsellik de girmektedir. İnsanları aslında tekleştirerek kitleleştiren bu süreç içinde milli çıkarları düşünmek, milli kültürden sapmamak zorlaşır. İnsanı basit bir önceden tayin edilmiş tüketici haline sokan ve pasifleştiren, tekleştiren, robotlaştıran bu süreç, ferdi farklı alanlarda paketlenmiş popüler kültürün taşıyıcısı haline sokmaktadır. Ahlâkilikten ve ideal olandan uzaklaşılır. Müstehcenlik bile ferde göre tekleştirilir. Nesillerarası kopuş hızlanır. Bu süreç tabii ki gençlik üzerinde etkili olur. Toplumun üst gelir gruplarını barındıran şehirlilerde baba parasıyla yaşayan gençlik döneminin uzamasına sebep olu