28.1 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1234

1001 buluş sergisini gezdiniz mi?

Batılılar İslam Medeniyetini karalamak için yeryüzüne İslam’ın hakim olduğu 7-17.yüzyıllar arasındaki 1000 yıllık döneme Karanlık Çağ adını takmışlardır. Halbuki gerçek hiç de onların bahsettiği gibi değil. Okul kitaplarına kadar giren bu tanımlamanın yapıldığı dönem aslında bugünkü bilim ve teknolojinin temellerinin atıldığı, modern bilime de ilham kaynağı olan binlerce icat ve keşfin yapıldığı tam anlamıyla bir Altın Çağ olmuştur.

İşte bilim ve teknoloji ile dünyaya 1000 yıl altın çağ yaşatan İslam medeniyet coğrafyasını adım adım gezerek belgesel çekmiştim. Pazar günü de İstanbul İslam medeniyetinin bilim teknik ve buluşlara yaptığı hizmeti Sultanahmet meydanında ki 1001 buluş sergisinde gördüm. Medeniyetimizle bir daha gurur duydum yarın sona erecek bu sergi 19 Ağustos’da açılmıştı. Bu sergiyi kaçırmadan belgeselini çekmenin gurur ve mutluluğunu yaşıyorum. Sergide saatlerce çekim yaptım ve birbirinden muhteşem eser ve hizmetleri görüntüledim. Türk İslam coğrafyası, Horasan medeniyeti, Babür şah imparatorluğu, Selçuklu, Osmanlı ve Endülüs İslam medeniyetinde yetişen alim ve bilginlerin icatlarını birebir kopyasını zevkle seyredip saniye saniye çekerek gelecek kuşaklara bırakmaya çalıştım.

İslam medeniyetinin bilim ve teknolojiye yaptığı katkıları anlatan “1001 Buluş” sergisi, izlenime sunulmak üzere New York Hall of Science Müzesi yetkililerine teslim edildi. Sultanahmet’te açık kaldığı süre içinde 100 binlerce kişi tarafından ziyaret edilen serginin 5 Ekim tarihinden sonraki durağı, New York olacak.

Avrupa’nın “Karanlık Çağ” diye adlandırdığı dönemi yaşarken İspanya’dan Çin’e uzanan İslam medeniyetinin “Altın Çağını” yaşadığı 7-17.yüzyıl arasındaki bin yıllık tarihi süreçte bilim ve teknolojik gelişmelerin aktarıldığı “1001 Buluş” sergisinin İstanbul’daki başarısı dolayısıyla gala gecesi düzenlendi.

Gecede konuşan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, izlenime sunulan serginin müthiş olduğunu belirterek, “Bu sergi, bazı komplekslerden sıyrılmamız adına önemli bir organizasyondur” dedi.

Bilim tarihinde az bilinen ya da bilinmeyen Müslüman ve Türk bilim adamlarının icatlarının sergilenerek, İslam kültürünün derinliğinin ortaya konulduğunu ifade eden Topbaş, sergiyle batılı toplumların Müslümanlara karşı ön yargılarını azaltmanın amaçlandığını kaydetti.

Topbaş, bugün tıp alanında halen kullanılan bazı aletlerin geçmişte Müslüman ve Türk bilim adamlarınca icat edildiğini ifade ederek, bugüne kadar bu katkıların inkar edildiğine dikkati çekti.

Müslümanların da tarihte başka milletlerin icatlarını kullandıklarını belirten Topbaş, “Müslümanlar bu icatları kullanırken kaynak göstermişlerdir. Ancak batılılar bizim icatlarımızı kendileri icat etmiş gibi davranmışlardır” diye konuştu.

Sergiyi Türkiye’ye getiren BM Medeniyetler İttifakı Türkiye Eşgüdüm Komitesi Başkanı Prof. Dr. Bekir Karlığa da batılıların Müslümanların önemli icatlar yaptığını bilmediklerini, bu sergiyi gezdikten sonra onların bakış açısının büyük ölçüde değişeceği kanaatinde olduğunu söyledi.

Bilim Teknoloji ve Medeniyet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Salim Al-Hassani ise bugün burada bulunmaktan onur duyduğunu vurgulayarak, “Bu sergi eğitimsel, eğlendirici ve bilimsel bir şovdu. Modern teknoloji ve interaktif teknikleri kullanarak gençleri bilgilendirme yolunu seçtik” dedi.

Hayatının büyük bir kısmını bu sergiye adadığını bildiren Al-Hassani, Türkiye’de kültürel faaliyetlere sahip çıkılması konusunda büyük bir potansiyel gördüğünü kaydetti.

Serginin adının “1001 Gece Masalları”ndan esinlendiğini söyleyen Al-Hassani, “Avrupalıların aşina olduklarından bu isme çabuk alışacaklarını ve kültürümüzü hafızalarında tutabileceklerini düşündük” dedi.

Gecede, Prof. Dr. Karlığa ve Prof. Dr. Al-Hassani, sergiyi New York Hall of Science Müzesi Başkanı Dr. Margaret Honey’e teslim etti.

Sergiden çıktıktan sonra oldukça yorulmuştum. Serginin hemen kapısında kurulan vinçle 60 metreye kadar yükseltilen “Dinner in sky” adlı platformla Hezarfen Çelebi’nin 300 yıl önce yaptığı uçuş keyfi yaşama imkanı buldum ve özel izin alarak Sercan Atalay arkadaşımızın kamerası ve benimde elimde foto makinemle 60 metre yükseklikten Sultanahmet ve Ayasofya camiinin orta noktasından İstanbul’un sonbahar belgesel görüntülerini çekip havada sunuşlar yaparak İstanbul’u tanıtmaya çalıştık.

Bu sergiyi gezemeyenler gerçekten büyük kayıp içinde bu sergi bilim ve teknoloji tarihinin de ezberlerini bozuyor, İslam medeniyetinin bilim ve teknolojiye katkısını gözler önüne seriyordu. İyi ki bu sergiyi gezdim Gezemeyenler önümüzdeki aylarda TGRT Belgesel TV ve TV5 başta olmak üzere birçok TV’de yayınlanacak. TEKNOLOJİYE KATKISI BELGESELİNİ izleyebilirler”

Peşkir

Yok diye seslendi zifire
kimin kime hükmettiğinden habersiz.
karanlığa lutfettiğini zannederek.
külü ha düştü ha düşecek sigarasında
son bir nefes daha lezzet arayarak öksürdü.
zamanın içine batak gibi çöküşünün
kaçıncı gecesiydi..
Esaretinin ne gün,
nasıl son bulacağını düşünecek takati yoktu.
kuruntularımdan uykuya saklanmalı dedi.
Yağmurun cisildeyişi
senfoni fazlası notalar misali
camlara dökülmeye başladığında
o yine her akşam ki huzursuzluğu ile
boş bir çay bardağının
avuçlarında bıraktığı sıcaklığı
ana kucağı, yar kucağı sanarak
sızıp, büzülüp gidecekti.
Esnedi,
izmariti parmaklarının arasında buruşturup
yanmaya hasret sobaya nişanlayıp fırlattı.
vaktiyle kor alev sıcaklığında
cezvelerden taşan kahvelerin
kuru kahveci mehmet efendi mahdumlarından alınışı
arta kalan kuruşların
şeker kavanozlarında tükenişi
hey!
hey gidi hey dedi yorgun.
Dünyanın şirketi hayriye vapurları gibi
hep gitmek istediği iskelelere uğradığı
akşamların kalabalığında kayboluyordu hayalleri
ne boğaz taze gelin güzelliğinde şimdi
ne şirketi hayriye ne de o canım iskeleler
akşam simitlerinin susamları bile öyle azalmış
sonunda kaybolup gitmişlerdi
kendini susamlar gibi hissetti
yok diye seslendi
gaz lambasına doğru
yok, sana ihtiyacım yok!
Doğrulmaya çalıştı
cam önündeki nine yadigarı yastıklarla bezeli sedirden
beyaz dantel örtülü fotoğraftan kaçırdı gözlerini
kolalı hakim yaka gömleği
siyah kravatı, kaytan bıyıkları ile
babasının sesi çınladı kulağında
‘ne bu hal haylaz ‘ ürperdi
uyumalı dedi mahcup
birazdan bekçi düdükleri duyulur
çivit beyazı çarşaflar serilirdi,
konağın yüksek tavanlı odalarında
mis kokan çocuk uykularım neredesiniz
hey!
İkbal kalfa diye seslendi
ebe ikbal,
aşçı ikbal,
dadı ikbal,
halayık ikbal.
çok oldu gece sütü içmeyeli..
bu öksürük nöbeti yabancı değil
ah!
elinde sıcak havlu
yine peşimde olsan..  

Cennette Terör !

Her insanın evi, onun küçük bir dünyasıdır. Belki, küçük bir cennetidir. Eğer Ahirete ebedi, sonsuz hayata inanç; o evdekilere hükmetmez, saadet ve mutluluklarında etkili ve söz sahibi olmazsa; o evde huzur, emniyet ve sükun olmaz. O evde bir çeşit terör havası esmeye başlar. Halbuki, o aile fert ve bireylerinin her birinin birbirine karşı şefkat etmesi, sevgi beslemesi ve ilişkisi vardır.

Ev halkında, öldükten sonra hesap verip, sonrasında müspet – menfi ebedi hayatın başlayacağı inancı olmadığı takdirde; aralarındaki ilişki nispetinde; acıklı bir endişe ve azap içinde kalırlar. Böylece, o cennet gibi ev cehenneme döner! Ya da gafletten doğan geçici eğlencelerle aklını bastırıp uyutur; gafletini bir kat daha artırır.

Deve kuşu gibi avcıyı görür, fakat uçup kaçamaz. Çünkü başını kuma sokmuş; ta ki, güya görünmesin. Ama bedeni meydanda olduğu halde, bunu düşünmez! Böylece başını gaflete sokar, ta ki ölüm / yokluk ve ayrılık onu görmesin. Akılsızca geçici olarak hissini iptal eder ve bunu çare olarak görür!

Çünkü, mesela bir anne; ruhunu feda ettiği evladını daima tehlikelere uğrayacak şekilde gördükçe titrer. Aynı şekilde, babasını ve kardeşini eksik olmayan bela ve musibetlerden kurtaramayan evlatlar da, devamlı bir keder içinde kalıp, olacaklardan korkar bir vaziyet içinde kıvranıp dururlar.

Buna kıyasen, bu dağdağalı, kararsız dünya hayatında, o mutlu sanılan aile hayatı; çok cihetlerle saadetini kaybeder. Ev terörüne teslim olur. Ve bu kısacık dünya hayatındaki ilişki ve yakınlıklar dahi, hakiki sadakati, samimiyeti ve garazsız bir hikmeti, sevgiyi birbirine çok görür! Sonuç olarak ahlak o nispette küçülür belki sukut eder, yok olur.

Eğer Ahiret’e inanç o eve girse, terör karanlığını yok edip evi birden ışıklandıracak. Ev halkı arasındaki münasebet, şefkat, yakınlık ve muhabbet; kısacık bir zaman için olmadığı anlaşılacak. Ahiret yani ebedi hayatta dahi münasebetlerin güzel bir şekilde süreceği bilinecek. Bu biliş; onların birbirine samimi bir hürmet beslemelerini sağlayacak. Birbirini ebedi beraberlikleri hesabına sever olacaklar. Birbirine bunun için şefkat edip, sadakat gösterecekler. Birbirinin kusurlarına bakmayacaklar. Böylece ahlakı yükseltmiş; hakiki insanlık saadetini de tatmaya başlamış olacaklar.     

Hem her bir şehir de, kendi halkına bir ev hükmündedir. Eğer Ahiret’e inanç, o büyük aile fertlerinde yani vatandaşlarda hükmetmezse; güzel ahlakın esasları olan içtenlik, samimiyet, fazilet / üstünlük ve güzel ahlak anlayışı, yurt ve yurttaş sevgisi, fedakarlık, İlahi  rızayı kazanma isteği ve Uhrevi sevap; yerini garaz, menfaat ve çıkar, sahtekarlık, bencillik, yılışma, gösteriş, rüşvet, aldatmak gibi hallere bırakır.

Görünüşteki asayiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder, o şehir hayatı zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kuvvetliler zulme, yaşlılar ağlamaya başlar.

Buna kıyasen, memleket dahi bir ev hükmündedir. Vatan dahi bir milli ailenin evidir. Eğer Ahiret’e iman bu geniş evlerde hükmetse; birden samimi hürmet, ciddi merhamet,  rüşvetsiz sevgi, yardımlaşma, hilesiz hizmet, muaşeret, gösterişsiz ihsan, fazilet, benliksiz büyüklük ve meziyet o hayatta gelişmeye başlar.

Çünkü: Çocuklara der: “Cennet var, haylazlığı bırak.” Kur’an dersiyle ağırbaşlılık ve ölçülü hareket etme duygusu verir.
Gençlere: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak.” diyerek akıllarını başlarına getirir.
Zalime ise: “Şiddetli azap var, tokat yiyeceksin.” İkazında bulunarak, adalete başını eğdirir.
İhtiyar ve yaşlılara: “Senin elinden çıkmış bütün saadetlerinden çok yüksek ve daimi bir Ahiret’le ilgili saadet ve taze, baki bir gençlik seni bekliyor. Onları kazanmaya çalış.” Uyarısıyla, ağlamalarını gülmeye çevirir.

Demek ki, iki cihanın ve iki hayatın saadetini sağlayacak olan yalnız iman ve inançtır. İnancın yokluğu evde, şehirde ve vatanda başka bir çeşit terör rüzgarlarının esmesine yol açar. Teröre, bir de bu zaviye ve açıdan bakmalı. Neyin yokluğu teröre kapı açtığı iyi anlaşılmalı. Tedbirler de ona göre alınmalı. 

 

 

Kürtleşen Türkmenler

MHP Lideri Devlet Bahçeli ile cuma günü Ani Harabeleri’ndeki Fetih Camii’nde Cuma Namazı ile başlayan seyahatimiz, aynı gün Ardahan‘da devam etti.

Beş yıl evvel gitmiştim Ardahan‘a. Bu gittiğimde gözüme çarpan tek farklılık, şehrin çıkışında Amerika’nın İstanbul Konsolosluğu binasına benzer şekilde yapılan Valilik Konutu.

Vali’yi göremedik ama Vali Konağı’nı gördük.

“Biz Hükümet’in Valisiyiz” diyen Vali doğru dedi aslında.

Hükümet’in herhangi bir Bakanı‘nı karşılayıp refakat eden Vali, aynı şeyi Meclis‘te muhalefet görevi yapan bir partinin Genel Başkanı’na neden yapmaz anlayabilmiş değilim.

Bu yalnız AKP dönemine ait bir çarpıklık değil tabii ki. Geçmişten bu yana devam ediyor bu yanlış uygulama.

Bir sonraki gün Iğdır vardı programında MHP Lideri Bahçeli’nin.

Alican Sınır Kapısı‘na da uğradık Iğdır’da.

Iğdır‘da yanımıza yaklaşan bir vatandaşın anlattıklarına az sonra geleceğim. Bundan önce, bizim Ani’de Fetih Camii’nde Cuma Namazı kıldığımız saatte AKP İktidarı’nın Akdamar’daki kiliseye koyduğu haç konusuna değinmek istiyorum.

Elektronik postama ileti gönderen bazı AKP‘li okuyucularım, bu haçı oraya dikmekle, AKP İktidarı’nın geçmişte o haçı oradan indirenlerin hatasını telafi ettiklerini beyan etmişler.

Onlar, kilise açmaya devam ededursunlar, ben size o haçı oradan kim indirmiş onu anlatayım.

Prof. Yusuf Halaçoğlu’nun bir makalesinde Alman arşivlerine dayanarak bahsettiği üzere, o haçı 1907 yılında Ermenistan tarafından gelen Michellian, çetesi ile birlikte kiliseyi yağmaladıktan sonra çıkarıp,  eşine hediye etmiş.

AKP İktidarı kimin hatasını telafi etmiş anladınız mı Muhterem Kardeşlerim.

Ermeni çeteci Michellian çıkarmış, AKP İktidarı, aradan 103 sene geçtikten sonra, tekrar dikmiş oldu kilisenin haçını..

Yani kilise daha ibadete kapanmadan evvel o haç oradan çıkarılmış. Hem de yine Ermeniler tarafından.

‘Atalarımız hep hata yapar’ kompleksinden kurtulasınız diye yazdım bunu Muhterem AKP’li Kardeşlerim.

Gelelim Iğdır’da yanımıza yanaşıp bizimle sohbet etmek isteyen vatandaşın anlattıklarına.

Van Erciş’ten gelmiş bu genç kardeşimiz, “Ben 2002’de de 2007’de de AKP’ye oy verdim. Ondan önce MHP’ye oy vermiştim 1999’da” diye söze başladı.

Yanımızda bulunan Meclis Başkan Vekili Meral Akşener‘e;

– “Buradaki tehlike PKK değil. Tehlikeyi yanlış yerde arıyorsunuz. Biz Erciş Türkmenleriyiz. Burada önce siyasi, sonra ekonomik ve ardından kültürel olarak adım adım yok ediliyoruz, asimile ediliyoruz.  Ticari hayatımızda ayakta durmakta zorlanıyoruz. Zira biz kaçakçılık yapmaktan aciziz. Vergi veriyoruz. Elektrik ödüyoruz. Bunlardan bahsettiğinizde, bunlar da neymiş diyen birileri ile rekabet edemeyip, kapatıyoruz ticarethanelerimizi. Çocuklarım düğünlerde artık “Oy Mame” diye oynuyor, önceleri ‘Türkmen Dağı’ diye halay çekerken. Bizi sahipsiz bırakıyorsunuz. Sonra da Van elden gitmiş diyorsunuz. Buralara sahip çıkın, bize sahip çıkın. Beş on yıla kalmaz buralarda Türk, Türkmen kalmayacak. Bizler burada olacağız belki ama kızımızın ismi Rojin, oğlumuzun ismi Şivan olacak.” diye anlatmadı, feryat etti adeta.

Daha önce, “Anadolu’da Türkler asimile ediliyor,  Kürtleşen Türkler” konulu bir yazı kaleme almıştım. Bu yazıda Kürtleşen Türk aşiretlerinin isimlerini ve yaklaşık nüfuslarını belirtmiştim.

Iğdır‘dan feryadı yükselen bu gencin anlattıkları da, benim daha önce burada yazdıklarımın canlı örneğiydi.

‘Türk’ kelimesini ağzına almamak için hala direnen bir Başbakan’ın yönettiği ülkede Türk olmak gerçekten zor.

Bu gencin anlattıkları, size, bize, hepimize bir ders olsun.

Anadolu’yu Türk’ten arındırmaya yönelik bu uluslararası projenin, oyunun bozulması lazım.

Kısır siyasi çekişmeleri, günü gelmemiş anlaşmazlıkları, bazı ayrışımları bir kenara bırakıp, Anadolu’nun Türk olarak muhafazası yönünde bir araya gelmekte hiçbir beis yok.

Yarın gerçekten geç olabilir.

Türkçe ve İnkılap Tarihi dersleri gereksiz mi?

Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cemil Çelik, üniversitelerde birinci sınıflarda okutulan “İnkılap Tarihi ve Türk Dili Edebiyatı” derslerinin öğrencilere külfet geldiğini belirttikten sonra, gerekçesini şöyle açıklamış;

Dünyanın medeni ülkelerinde bu dersler, çocuklara ilkokul, orta öğretim ve lise çağında verilir. Türkiye’de ise 12 Eylül 1980 sonrası bu dersler kondu. Bu dersler, öğrencilere biraz da külfet geliyor. Çok isteyerek bu derslere girmiyorlar. Bu dersler uzaktan eğitimle verilmeli. Umuyorum ki, gelecekte yapılacak bir yüksek öğretim reformu ile bu dersler üniversite müfredatından kaldırılır!”

İşte, Türkiye’nin bugün geldiği nokta budur!

Rektör Çelik, bir yönüyle haklı.

Bir ulusun çocukları, ana babalarının varlığını ve kimliklerini borçlu oldukları kahramanlarını ve onların yazdığı tarihi ve ana dillerini okul öncesinden ailelerinden başlayarak, daha sonra da ilk ve orta dereceli okullarda öğrenmelidirler.

Ama bu ülkede ilk ve orta dereceli okullarda öğretim kalitesi hızla bozulmuştur.

Öğrenciler, aldıkları bilgiyi ezberleyen ama o bilgiyi yaşam pratiği içinde kullanamayan papağanlara dönüştürülmüştür.

“Çoktan seçmeli sınav” koşullandırması içinde, aklı ve mantığı öne çıkaran bir eğitim-öğretim sisteminden yoksun kalmanın bedelini, “ana dillerini düzgün kullanamaz” hale getirilmişlerdir!

Üniversiteye gelen gençlerin büyük çoğunluğu, “düzgün cümle kuramaz” ve aldıkları derslerle ilgili “yorum yapamaz” haldedirler!

Bu iddiamı hemen bütün öğretmenler onaylamaktadırlar.

Sevgili veliler de, üniversitede okuyan çocuklarını karşılarına alıp bir sınasınlar; herhangi bir konuda beş dakika konuşmalarını ya da yarım sayfalık bir kompozisyon yazmalarını istesinler!

Çocuklarının ne düzeyde olduklarını göreceklerdir!

Aynı şekilde, ilk ve orta dereceli okullarda tarih dersleri de “tarih bilinci” içinde verilmiyor.

Yani, tarihi olayların “neden-sonuç ilişkileri” anlatılmıyor!

Tarih, o körpe beyinlere bir “masal gibi” aktarılıyor.

Hamasi ifadelerle çocuk ve gençleri bıktırıyorlar!

Hani, anne zoru ile ağzına yemek tıkılan çocuğun isyanı gibi, hoyratça ve tekdüze verilen derslerle çocuklar “tarih bilinci ve sevgisinden” uzaklaştırılıyor.

Bakıyorsunuz, üniversite sıralarına gelmiş gençler, her ortalama vatandaşın bilmesi gereken “tarihi bilgilerden yoksun” haldeler.

Bugün üniversitelerimizde, her zamankinden daha çok “Cumhuriyet ve Devrim Tarihi” ile “Türk Dili ve Edebiyatı” derslerine ihtiyaç vardır.

Bu dersleri kaldırmak bir yana, bu dersleri – ilköğretimden üniversiteye kadar -en etkin şekilde verecek ve öğrencilere sevdirecek “nitelikli eğitimciler” görevlendirilmeli, bu alanlarda öğrencilerin araştırma ve ödev yapmaları sağlanmalı, onları teşvik edecek yarışmalar düzenlenmelidir.

Bugünkü koşullarda bu derslerin kaldırılmasını istemek, “üniversite mezunu ama dilini ve tarihini unutan cahiller güruhu” oluşturmaktır!

Daha da ötesi, dilini ve tarihini doğru dürüst bilmeyen bir toplum yaratmaktır.

Emperyalizmin de arzuladığı, böyle bir toplumdur!

Bu derslerin bu koşullar altında üniversitelerden kaldırılmasını istemek, bunu tartışmaya açmak, hayli anlamlıdır!

Bu ülkede “onuruyla ve insanca yaşamak” tercihinde olan her insanın bu tartışmanın altında yatan asıl maksadı görmesi, gaflet uykusundan uyanması umuduyla!

 

 

Anız Yakılması ve Sakıncaları

Anız yangınları toprak içerisindeki faydalı canlılar ve organik maddeleri yok etmektedir Yanma anında tarla toprağı yüzeyinde yaklaşık 250 C i bulan bir sıcaklık oluşmaktadır. Bu yüksek sıcaklı toprağın üst katmanlarındaki kil gibi toprak parçacıklarını pişirmekte, topraktaki birçok faydalı mikroorganizma ve solucan gibi küçük canlıları yakarak öldürmektedir. Ayrıca anızın yakılması sonucu oluşan yüksek sıcaklık, toprağın üzerindeki sap, anız gibi artıkları yakarken toprağın üst tabakasındaki organik maddeyi de yakmakta, bazı mikro elementleri bitkilerin faydalanamayacağı forma dönüştürmektedir. Bu tarlalarda yetişen ürünlerde makro ve mikro besin maddesi noksanlıkları görülmektedir.

Toprakta bitkilere yarayışlı besin maddelerinin azalması, verimin düşmesi; kurak bölge tarlalarında anız yakılması ile tarım topraklarında organik madde hızla azalmakta, karbon azot oranı olumsuz etkilenmekte, bitki besin maddelerinin alımındaki katyon değişim kapasitesi, alınabilir potasyum, toprağın kireç muhteviyatı, suya doymuşluğu, toprak asitliği alınabilecek toplam azot miktarı olumsuz etkilemektedir.

Anızı yakılan tarlalara ekilen ayçiçeği, buğday patates, şeker pancarı, kavun, karpuz gibi bitkilerde yetişme döneminde azot, potas, fosfor, kalsiyum, kükürt, molibden, bor, demir gibi bitki besin maddesi noksanlığı sık olarak görülmekte ve bitkiler normallerine göre daha kısa sarı cılız kalmakta, kolayca hastalıklara yakalanmakta ve verimleri düşmektedir.

Toprağın su tutma kapasitesinin düşmesi ve çoraklaşması; anız yakılması sonucu toprağın bünyesindeki organik maddelerin azalması sonucu su tutma kapasitesi ve havalanma özellikleri olumsuz etkilenmektedir. Anızları sürekli yakılan tarım topraklarında organik madde oranı %1 in altındadır.

Sonuç olarak anız yakmak yasak olsada bazı çiftçi vatandaşlarımız yine anız yakma yolunu tercih etmektedir. Bunun zararlarını Tarım Müdürlüklerimiz anlatmaktadırlar ancak biraz daha fazla ehemmiyet vermeleri, köy muhtarlarımızın bu konuda daha hassas olmaları halinde bu konuda herhangi problem kalmayacaktır.

 

Kısır Döngü

Türkiye’de belirli mutabakatların kurulamaması, gerici-ilerici, laik-antilaik rekabetinin bir kısır döngü şeklinde sürdürülmesi ve değişik şekillerde istismar edilmesi istikrarsızlıklar ve kamplaşmalar doğurmuştur. Türk Milletini tepeden gütmek isteyen ve halka rağmen halkçılık yapıp onun değerleriyle bütünleşemeyen anlayış, önemli bir sapmadır. Sivil-asker bürokraside ve bazı aydınlarda bu sapma kendisini fazlasıyla göstermiştir.

Bu anlayışa tepki duyan farklı kesimlerde aka kara, karaya ak deme alışkanlığı yerleşmiştir. Yukarıda belirttiğimiz çevrelerin yanlışları bir tarafa, doğruları dahi kabul edilememiştir. Cumhuriyet ve rejimle özdeşleştirilenlere karşı tepki, milli kimlik, Cumhuriyet ve milli devlete karşı tavır almaya kadar vardırılmıştır. Kendi dar grup ve cemaatleri dışındakiler neredeyse Müslüman kabul edilmemiş; hatta dinsiz görülmüştür. Bu geniş çevrede İslâm bile farklı yorumlanır hale sokulmuş; hangi İslâm sorusu cevap bekler hale gelmiştir.

Radikal laikçiler tarafından dışlandıklarını ve marjinalleştirildiklerini ısrarla ileri sürenler, bugün ellerine güç geçince dün şikâyetçi oldukları her şeyi misliyle uygulamışlardır. Sivilleşme ve demokratikleşme kılıfına bürünmüş, vesayetlerden kurtulma adına sürdürülen şiddet, sindirme ve baskılar, Türkiye’de demokrasiyi tartışılır hale getirmiştir.  Ekonomik ve siyasi hayat kuşatılmaktadır.

Bir taraf  “Devlet, millet için vardır”  derken; diğer taraf   “Millet, Devlet için vardır”  anlayışını sürdürmüştür. Bu ve benzeri kısır döngüler Türk’e tarih boyu düşman olan, dün Osmanlıyı parçalayan emperyalist güçlere malzeme olmuştur. Dün Osmanlıya kurulan tuzak, bugün Cumhuriyet Türkiye’sinin önüne konmuştur. Türkiye etnikleştirilerek, çözülerek, milli kimlik dışlanarak, etnik taassuba teslim olunarak sözde bütünleştirileceği zannedilmektedir.

Son on senedir Türkiye’de neler tartışılır hale gelmiştir? Bölücü ve ırkçı terör siyasallaştırılmış, partileştirilmiş, etnik sorun haline sokulmaya çalışılmış, bölgesel özerklik talepleri ortaya çıkmıştır. Türk Dünyasını bölen, ufalayan 1917 Devrimi sonrası uygulanan Sovyetlerin milliyetler politikası, 2000’li yıllarda Türkiye üzerinde oynanmaktadır. Türk, etnik gruplardan biri gibi ele alınmaya zorlanmaktadır. Sömürge müfettişi edasıyla Batıdan heyetler gelmekte, Güneydoğu ziyaretleri ihmal edilmemektedir.

Türkiye üzerine oynanan etnik tuzak ve çözme projeleri başarılı olursa; Ortadoğu ve Avrasya ülkeleri daha kolay etki altına alınabilecek ve yönlendirilebilecektir. Türkiye bu bakımdan kilit durumdadır. Yaptığı ve yapacağı yanlışlar, diğer ülkelere örnek gösterilecektir.
Son yıllarda Türkiye üzerinde oynanan oyunların dört temel ayağı dikkat çekmektedir. Bunlar; Yeni Anayasa, Bölge Kalkınma Ajansları, Başkanlık Sistemi ve çokkültürlülük dayatmasıdır. Bunlar birbiriyle bağlantılıdır.

 Milli direnci kırabilmek, emperyal amaçları gerçekleştirebilmek uğruna her şey yapılmaktadır. Küreselleştirmenin, Büyük Orta Doğu Projesinin önü açılmış milli devletler üzerindeki olumsuz etkileri muhafazakârlaşma eğilimini arttırmaktadır. Ancak, Türkiye’de sözde muhafazakâr kamuflaj altında ultra liberal politikalar uygulanmaktadır. Muhafazakâr görüntüsü altında inançlar istismar edilerek insanlarımız yanlış yönlendirilmekte, gerçeklerle yabancılaşmış siyasi sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Yeni Anayasa çalışmalarının Türk kimliğine düşmanlık şeklinde sürdürüleceği anlaşılmaktadır. Uymamasına rağmen emperyalizmin ileride kullanacağı yeni bir Yugoslavya modeli süslenip önümüze konulmaktadır.

Bazı Türkler ise; hâlâ otuz sene önceki 12 Eylül’e takılı kalmış, günümüzdeki 12 Eylül’leri, Devlete ve Türk’e vurulan darbeleri görememektedirler. Akla, mantığa ve sosyal gerçeklere değil de; nefsine, duygularına yenik düşenlerin çok olduğu ülkeler de zamanla yenik düşer.

Dünden ders almasını bilmek fazilettir.

 

II. Abdülhamit’in Kürtçe Eğitim Talebine Bakışı

Birilerinin o kanal senin, bu kanalizasyon benim diyerekten bi koşu seslendirdikleri ‘anadilde eğitim‘ talebi aslında yerel dillerde eğitim talebidir. Nasıl ki anayasa annemizden kalan öğütlerin ajandası değilse anadil de o ülke insanlarının ortak ve temel anlaşma dilidir. Kimi annelerin konuştuğu etnik diyagramlar ise yerel dillerdir.

1860‘larda Osmanlı‘ya başkaldıran Bedirhanların geleneği Nasturî-Nusayrî-Zerdüşt-Gregoryen-Yahudî beşlemesinden beslene geldi. Ve şimdi Sünnî tarikatların da desteğini aldı. Aldı aldı da sanki memleketin yarısı Kurmanç, yarısı Soranî, yandan çalma az bir kısmı da Zaza.

Oysa ki Partiya Karkeren Lâzistan (PKL) gibi örgütler, Boşnaklara yönelik faili meçhûller, Gürcülerin mecliste gurup kuran Bakımsız Demokrasi Partisi (BADEP), Abazaların Heybeliada‘daki örgütbaşısı, yıllardır inkâr edilen Yörük kimliğinin tanınması, Kandil‘de yuvalanan Çerkez militanların silah bırakması, Pomak gerilla cenazelerinin Bartın‘a getirilirken çıkan olaylar, Ege ve Akdeniz sahillerinde örgütlenen Alevî mafya babaları, Güneydoğu‘daki kalaşnikoflu Roman aşiretleri, bölgenin yadsınamaz gerçeği olan Arnavut şıhlar var.

Ne yani; silahla – terörle sonuç alınır, birilerinin bileğinin hakkıdır anadilde eğitim mesajı mı veriliyor? Hepsinden önemlisi Türk Milleti‘ne kıçı kırık terör örgütüyle dikilerek mi federasyona zorluyorlar? Siz kiminle dans ediyorsunuz?

Gelelim ‘Ecdat ne yapmış?‘ sorusunun muhatabı semitik Neo Osmanlıcılara: Osmanlı Tarihi‘nde Türkçeyi resmî dil yapan ilk padişah Sultan II.Abdülhamit‘tir. Sene 1876; madde 7. Rıhtımlara / limanlara Türkçe dışında yazı / tabela asılmamasıZühdü Paşa‘ya bir nizamname ile ilân ettirmiştir. (Bkz: Galataport) Otellere verilen isimlere dikkat edilmesi hususunda emir çıkarmıştır, sene 1891. Türkçe öğretmeyen kurumların kapatılması tâlimatını vermiştir, sene 1894.

Hani şu Türklerin ‘bîidrak‘ muamelesi gördüğü hengâmede vezirin ‘Pis Türk‘ dediği bahçıvanına “Ben de Türk’üm” diyerek sahip çıkan adam. Hani şu Karakeçili Oğuz Aşiretinden sarayda özel Muhafız Alayı oluşturan hükümdar. Hani şu eşkâl tanımlamasına engel olduğu için peçeyi resmen yasaklayan Ulu Sultan. Hani şimdilerde kiliselerini özel ayinle açtığımız ve tepesine törenle haç taktığımız taifenin Kızıl Sultan lakabını taktıkları Hünkâr.

Bakın bakalım II.Abdülhamit’e bombalı suikast yapanlarla Eşref Bitlis’in uçağı düşürenler aynı telden mi?

Geçen Cuma hutbede imam; “Allah’ın mescidlerini, câmilerini ancak mü’minler inşa eder” demişti. Hâlâ düşünüyorum; ya kiliseleri kim?

Anadilde eğitim, Anayasanın değiştirilemez ilk 3 maddesinin hedefe konması, kurbağanın yavaş yavaş ısıtılan federasyon suyu..

Görünen o ki başa döneceğiz ve dönüşümüz suskun olacak.

 

Genetiği Değiştirilmiş Kavramlar

Yazının ilk düşündüğüm başlığı “Kavramların Tebdil, Tağyir veya Tağşişi” idi. Özellikle genç okuyucuların anlamını bilmedikleri kelimeleri başlığa koymak yerine meramımı daha güncel kelimelerle ifade etmeyi tercih ettim.

Osmanlı ekonomi ve siyasi tarihi içinde bahsettiğim üç kelime çok önemli olmuştur. Bu kelimelerin manalarına bir göz atalım.

Tebdil: Değiştirme anlamına gelir. Kılık değiştirerek gizli işleri araştıran saray veya devlet görevlisinin bu yaptığı “tebdil-i kıyafet etmek”  olarak tanımlanır. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır” sözü de yer/mekân değiştirmenin insanı rahatlatacağını anlatan bir veciz sözdür.

Tağyir: Değiştirme, başkalaştırma, bozma anlamlarını taşır.

Tağşiş: Bir şeyin içine başka bir madde karıştırma, katıştırma; ayarını düşürme. Osmanlı Devletinde özellikle ekonominin bozulduğu dönemlerde, paranın içine değersiz madenler katarak değerini düşürmeyi ifade ediyordu. Osmanlı’da para sistemi altın ve gümüşe dayanan bir sistemdi. Paranın değeri bu madenlere göreydi. Tağşişte devlet dolaşımdaki sikkeleri toplar, bunların madeni içeriğini azaltır, yeniden piyasaya sürerdi. Sonuç devalüasyon ve ek para basmadır. Tağşişten sonra fiyatlar yükselirken satın alma gücü düşer, hayat pahalılığı artardı.

**********

İnsanlar kavramlarla düşünür ve kavramlara verdiği manalarla dünya görüşünü oluşturur. Kavramların içeriğini değiştirir veya boşaltırsanız uğruna ölümü göze aldığınız değerleri ifade eden kelimelerin bile sizin için bir önemi kalmayabilir.

Namus, şeref, haysiyet, izzet-i nefis gibi kavramları tedavülden kaldırır veya anlamlarını hafifleten, daraltan kelimelerle anlatmaya başlarsanız, sizde bir değer değişiminin olması da kaçınılmazdır. Kahramanlık, cesaret, feragat, fedakârlık gibi kavramların içini boşaltır veya kullanımdan kaldırırsanız, bu vasıfları taşıyan insan yetiştirmeniz mümkün olamaz.

Fuhuş yapmayı “aşk yapma“, fahişeyihayat kadını” veya magazin sayfalarındaki ifadesiyle “çapkın kadın” olarak nitelendirirseniz aynı kadına ve onun hayat tarzına bakış açınız değişir. Bu yeni kavramların ifade ettiği insanların hayat tarzını özendirirsiniz.

Dindarlığın irtica, sosyal adalet istemenin komünistlik, milliyetçiliğin faşistlik olarak nitelendirildiği dönemlerde insanlarımız birbirleriyle ve devletle çatışmak durumunda kaldı. 

Çeyrek asırdan beri önce bunun gibi birçok kavramın genetiğinin değiştirilmesi veya mevcut kavramları başka kelimelerle ifade etmek suretiyle, bir kısım insanımızın dünya görüşü, bir kısmının da dünyası değiştirildi.

 

************

 

Türkiye siyasetinde son dönemlerde bazı temel kavramların da tebdil, tağyir veya tağşiş edildiğini izliyoruz. Kavramların değiştirilmesi, başkalaştırılması, bozulması ve bazı kavramların da içeriğinin değiştirilerek değerinin düşürülmesi söz konusu. Bu yapılan işlemlerin son derece bilinçli ve kasıtlı yapıldığından hiç şüphem yok.

Gündemde çok sık kullanılan bazı kavramların sözlükteki karşılığının bir kenara bırakılıp, türetilen yeni anlamları ile kullanıldığına şahit oluyoruz:

  • Ø İktidarın yasama, yürütme ve yargı üzerinde tam hâkimiyetini savunuyorsanız Demokrat oluyorsunuz.

 

  • Ø Hukukun herkese lazım olduğunu, yargının temel ilke ve usullerine uyulmadan tutuklamaların yapılmasının yanlış olduğunu, gizli soruşturmaların medyaya servis edilmesinin suç olduğunu söyleyenler Ulusalcı, Ergenekoncu oluyor.

 

  • Ø “Kürt Sorununu barışçı bir şekilde çözmek için” “İmralı’daki mahkûmu” muhatap almanın şart olduğunu savunuyorsanız “barıştan yana” oluyorsunuz. Böylece terör örgütü elebaşısının da ne kadar “barış yanlısı” olduğunu anlatmak mümkün olabiliyor. Zaten 40 bin kişinin ölümünden sorumlu terör örgütünün siyasi kolu olarak nitelendirilen partinin adı “barış ve demokrasi.”
  • Ø Türk Silahlı Kuvvetlerinin yıpratılmaması gerektiğine, TSK’yı yıpratmak için yapılan “asimetrik psikolojik operasyonlara” dikkat çekiyor ve “suçlular ile kurumu ayırmak gerekir” diyorsanız, siz “darbecisiniz”.

 

  • Ø Görevli oldukları dönemde terörle mücadeledeki üstün hizmetleri nedeniyle “kahraman” olarak anılanların, bugünkü adı “çeteci.” Müebbet hapse mahkûm teröristbaşının “bebek katili” unvanı unutuldu, şimdi o devletin muhatabı ve adı, “Sayın Öcalan.”
  • Ø Kurtuluş Savaşımızın kahraman öncülerinin emperyalist güçlere karşı verdiği mücadeleye saygı içinde, “Devletimizin kurucu iradesinden” bahsettiğiniz zaman ya “Vatan- Millet- Sakarya edebiyatı” yapmakla küçümsenir veya çağdışı olmakla suçlanırsınız.
  • Ø “Türk milliyetçisi olmak gerici ve çağdışı olmaktır.” Kürt, Ermeni vd. mikro milliyetçilikler ise en doğal insan haklarını ve toplumların kolektif haklarını savunmaktır.
  • Ø Kişi veya grupların kimliklerine uygun davranmaması da kavramların aslından farklı algılanmasına yol açabiliyor. Mesela Müslüman deyince bugün algılanan nasıl bir insandır?
  • Müslüman elinden, dilinden, kaleminden zarar gelmeyen kişidir. Müslüman çevresinde sevgi ve saygı uyandırır, korku değil. Müslüman, kişilerin özel hayatına, mahremiyetine, namusuna, ırzına, canına, kişisel haklarına saygı duyar.”

Müslüman’ı ifade eden bu genel tanımlamaları söylediğiniz zaman size kaç kişi inanır?

Müslüman gönülleri fethetmekle kendisini sorumlu tutmak zorunda iken, kurumları fethetmeye yönlendirilince, dünyevi güce talip olmakta ve genel Müslüman vasfına sahip olma kaygısı bertaraf edilmektedir.

Müslüman kimliğini öne çıkaran kişi veya gruplar, hele bir takım güçlere de sahipse, sizde İslam’a sevgi, saygı uyanmasına mı yoksa korkuya mı sebep oluyor?

************

Kavramların değiştirilmesi, başkalaştırılması, bozulması ve bazı kavramların da içeriğinin değiştirilerek değerinin düşürülmesi sayesinde, AKP içindeki ve MHP çizgisindeki milliyetçi kişiler (eski ülkücüler), eski milli görüşçüler, eski sosyalist neo-liberal aydınlar, Kürtçüler, cemaat mensupları, tarikatçılar bir potada buluşturulabildi.

Kısacası önce tebdil, tağyir ve tağşiş edilerek (genetiği değiştirilerek) yeni anlamlar kazandırılan “demokrat, barışçı, anti-Ergenekoncu, askeri vesayet rejimine karşı” gibi kavramlar oluşturuldu. Daha sonra bu kavramların temel alındığı yeni dünya görüşüne sahip ortak bir kimlik yaratıldı.  Bugüne kadar yıldızları barışmayan gruplar da bu yeni mozaik yapıda buluştular.

 

Havada, Karada, Suda Katilim Kim?…

Sizce Dünyada hayvanlar olmasa ne olur? Hayvanların nesli tükense ne olur ? Sizce bölüşemediğimiz nedir. Onların resmi tapulu yerleri yok ki? Eğer yaşadıkları yerler onların tapulu yerleri olsaydı insanlar ne yapardı? Bizler onların yaşam yerlerine şehirler kuruyoruz ve onları yaşam alanlarından sürüp yaşama haklarını da elinden alıyoruz. En azında Bütün dünyada  kutlanan 4 ekim günü “dünya hayvan hakları günü” . Biraz düşünsek. Hayvanlar olmadan bizim yaşamımız nasıl olurdu diye..

Sabah çocuğunuza yumurta pişiremezdiniz., peynir, süt gibi temel ihtiyaçlarınızı karşılayamazdınız. Pikniklerde cızbız yapamazdınız. Akılınıza  gelemeyecek bir çok şeyden mahrum kalırdınız. Bulaşıcı hastalıklardan kurtulamazdınız. Eğer Doğal zincir bozulduğunda neler olurdu düşünmek bile istemiyorum..

 

Bu sene Hayvan Hakları günü kapsamında HAYTAP(Hayvan Hakları Federasyonu) “Havada, Karada, Suda Katilim Kim?…” Teması  ile havada,karada ve suda, insan eliyle işkence gören, sömürüye alet olan, esaret altındaki tüm türlerin özgürlüğüne adıyorlar.

Kısaca Dünyada ve Türkiye’de Hayvan hakları konusundaki sürece deyineyim.

4 Ekim Dünya Hayvan Hakları günü. İlk “Hayvanları Koruma Derneği“ni 1825’de İngilizler kurdular. Daha sonra birçok ülke de kurulan dernekler 1931 yılında toplanarak 4 Ekim gününü  “Hayvanları Koruma Günü” olarak kabul ettiler. Dünyada kurulu bulunan Hayvanları Koruma Derneklerinin, 1931 yılında toplanarak 4 Ekim gününü “Dünya Hayvan Hakları Günü” olarak kabul ettiklerini, 21-23 Eylül 1977’de Uluslararası Hayvan Hakları Birliği ve ona bağlı ulusal birlikler tarafından Londra’da Hayvan Hakları konusunda bir uluslararası toplantı düzenlendiğini söyledi. Bu toplantıda da “Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi” kabul edildi.  Daha sonra, gelişmenin Paris’te UNESCO Evi’nde 15 Ekim 1978 tarihinde de törenle tüm dünyaya duyuruldu. Bizde ise İstanbul’da Türkiye Hayvanları Koruma Derneği’nin resmi kuruluş tarihi 6 Mart 1924 olmakla birlikte derneğin temeli aslında 1908 yılında atılmıştı. Sonraları, 1955 tarihinde Ankara’da da kuruldu.

Aslına Bakarsanız, Türkler Orta Asya’da eski çağlardan beri çevre, doğa ve hayvanlarla ilişkiler bugünün ölçütlerine göre bile çok ileride olduğu görülmektedir.Yakın dönem Selçuklu ve Osmanlıda hayvanlarla ilgili olarak neler var diye baktığımızda ise, hem vakıflar yoluyla hem de kişisel olarak hayvanlara olan yaklaşımın çok medeni olduğunu görüyoruz. Buna karşın aynı dönemlerde diğer ülkelere bakıldığında ise hayvanlara ve insanlara yapılan davranışların zulüm ölçeğinde olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.( http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=1139 )

Hem Selçuklu hem de Osmanlı döneminde hayvanların yaşamı üzerine kurulan vakıfların sayısı çoktur. Avrupa’da hayvanlar ve ağaçların kıymeti bilinmezken Türk’lerin bunları korumak için teşkilatlar vakıflar ve hastaneler kurdukları tarihi bir gerçektir. Bu durumu bizzat kendi gözleriyle gören Avrupalı araştırmacılar hayretler içinde kalmışlardır:

“Türk şefkati hayvanlara bile şamildir. Bunları beslemek için vakıflar ve ücretli adamlar vardır; bu adamlar sokak başlarında köpeklerle kedilere et dağıtırlar. Bu hayvanlar o sadakaya alışmış oldukları için besicilerinin seslerini o kadar iyi tanırlar ki işitir işitmez hemen sokak başına üşüşmekte hiçbir zaman kusur etmezler… Kısır ağaçların kuraklıktan kurumalarına meydan vermemek üzere bir işçiye ücret verip sulanmalarını temin edecek kadar hayrat ve hasenatta ileri giden… Müslümanlara da tesadüf edilir. Birçok Türkler de sırf azat etmek için kuş satın alırlar… Kasaplar her gün muayyen miktar kedi ve köpek beslemekle mükellef kılınır. Şam’da hastalanan kedilerle köpeklerin tedavisine mahsus bir hastane vardır.” (Jean Antoine Guer)

 “Türkler canlı ve cansız mahlukatın hepsiyle iyi geçinirler: Ağaçlara kuşlara köpeklere velhasıl Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler; bizim memleketlerde başı boş bırakılan veyahut tazib edilen bu zavallı hayvan cinslerinin hepsine şefkat ve merhametlerini teşmil ederler.” (Lamartine)( çevreye verilen önem-http://www.harunyahya.org/kitap/seciye/TYS04.html#76. )

Geçmişte hayvan hakları konusunda ciddi adımlar atmamıza rağmen, bu günlerde maalesef karnemiz kırık. Halk olarak şu şekilde bir anlayışımız var” En iyi hayvan ölü hayvan” anlayışı hakim.

5199 sayılı hayvan hakları kanunu olmasına rağmen bu konunun uygulanmaması için ilgili kişiler elden geldiğini yapıyor. Kendini bilmez vatandaş şikayetleri konusunda da Zabıtalara veya dengi ekiplere  emir vererek itlaf yolunu veya toplayarak başka alanlara hayvanları atarak onların aç susuz kalma yolunu tercih ediyoruz.

Av. Ahmet Kemal Şenpolat’ın bir yazısından alıntıyla bitiriyorum. “Bilgililerin ilgisiz , ilgililerin bilgisiz olduğu bu kısır döngüde insanlara gurur, onur , bağımsızlık ve MERHAMET öğretmeden yatırım, kalkınma, ekonomi, ilerleme anlatmak her konuda olduğu gibi yalan ve sahte dünyalarımızda yaşamaya devam etmek istediğimizin, kendimizi kandırmaya devam ettiğimizin en güzel örneği olmaya devam etmektedir.

İşte tüm bu tespitleri gördükten sonra da, hayvan hakkından öteye YAŞAM HAKKINI savunmak o idealist dünyada hayvan haklarını savunan bizlere bile utanç vermektedir.”(Orada kimse var mı?  http://dohayko.org/component/content/section/22.html?layout=blog&start=25)

HAYTAP federasyonun bu yılkı poster ve konuya ilişkin yazısını yayımlıyorum..

3 Ekim Pazar günü tüm yurt çapında yapacağımız

etkinliğimizi; havada, karada ve suda, insan eliyle işkence gören, sömürüye alet olan, esaret altındaki tüm türlerin özgürlüğüne adıyoruz.

Çevre ve Orman Bakanlığı’nı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nı, Sağlık Bakanlığı’nı ve yerel yönetimleri görevlerini yapmaya çağırıyoruz!

Yetkililerin, “resmi olarak da” sorumlu oldukları doğayı ve hayvanları korumak zorunda olduklarını hatırlatmak, bu süreçte “yasadışılığın” ortadan kaldırılması için toplanıyoruz.

Hayvanları Koruma Yasası olarak bilinen 5199 sayılı kanunun, acilen değişmesini istiyoruz. Hayvana yapılan şiddetin, işkencenin, idari para cezası karşılığı geçiştirilmesini istemiyoruz! Hayvanlara karşı işlenen tüm haksız fiillerin, “ceza hukuku kapsamına alınmasını“, şiddet uygulayan suçluların, mahkemelerde yargılanarak gerekli cezaları almalarını istiyoruz.

Toplumdaki en zayıf halkaya yönelttiğimiz şiddet, aslında hepimize yöneltilmiştir.

Gözlerimizi kapayarak, “Önce insan hakları” diyerek bu sorumluluğumuzu üzerimizden atamayız. Çünkü hayvana işkence, aynı zamanda bir insan hakları ve etik sorunudur.

Soruyoruz: Onların hakkını savunacak mekanizmalar çalışmadığı sürece,

Türkiye uygarlık düzeyine ulaşabilecek mi? (http://www.haytap.org/index.php/201009142861/etkinlikler/katilimi-kim-havada-karada-suda…-katil-aramiizda)