Trafik terörüne çözüm
Başlık size ilginç gelebilir.
Bu bir kıyaslama değil, güvenlik meselesidir.
Bu başlık benin trafikteki parolamdır
Güvenlik yani önce ev, denizde havada karada herkes içindir.
Cennet ise bizim temennimiz ve ümidimizdir.
Bir bayram tatilinde 150 ye yakın insan trafikte can veriyor
Bunun iki katıda yaralı oluyorsa yani
TRAFİK terörünün bir haftada aldığı can
PKK terörünün bir senede aldığı candan çok daha fazla ise
Bu konu üzerinde durmak gerekir.
Çünkü hayat her şeyden kıymetli ve önceliklidir.
Onsuz diğerlerinin bir anlamı da kalmaz.
Önce sağ- sabin kazasız belasız, hasarsız- acısız eve gidiniz
Sonra müslümansanız geçte olsa cennete gideceksiniz.
Ramazan bayramı dolayısıyla sılayı rahim yapalım dedik
Ailece memlekete yani Bayburt’a doğru yola çıktık
Bu yazıyı tatil hatıralarımı anlatmak için yazmıyorum.
PKK terörü için devletin üst düzey yöneticileri defalarca toplanır
Güvenlik önlemlerini artırır.
Çözün önerileri geliştirirler.
Tartışmasız elbette ki bu olmalıdır
Şimdi size bir soru:
Yılda PKK teröründen 15-20 kat daha fazla can alan
TRAFİK terörünün çözümü için üst düzey toplantı yapıldığını
Duydunuz mu ya da kaç defa duydunuz?
PKK terörü yazılı ve görsel medyada her gün gündem oluştururken
TRAFIK terörü ancak cılız bir şekilde bayramdan bayrama gündeme gelir
Bu canlar sivil olunca değeri az mı oluyor
Bunun çözümü terörün çözümünden hem daha kolay
Hem daha az masraflıdır.
Buradaki çözüm radarları yollarda gizleyerek vatandaşlara ceza kesmek değildir
Çözüm önerilerimi birazdan madde madde sıralayacağım.
Önce gidiş ve geliş güzergâhında ki yolların durumundan kısaca bahsedeyim
Gidiş güzergâhımız Çorum, Amasya, Sivas, Erzincan, Bayburt.
Yapılmış ve bitirilmiş yollar çok mükemmel.
Emeği geçenlere teşekkür ediyor, Allah razı olsun diyorum.
Gel gör ki Erzincan’la Kelkit, Kelkit’le Köse arasında bazı yerler var ki
İkinci vitesle zor gidiyorsunuz
Arabalar aşırı derecede sarsılıyor
.Tabi ki sinirlerde tavan yapıyor
Uzun yıllardan beri bu yollardan gider gelirim
Her seferinde oralarda birkaç iş makinesi görürüm.
Her ne hikmetse bir türlü bu yollar yapılıp bitirilemez.
Zannediyorum ki sn. Başbakanımıza buralar hakkında doğru ve yeterli bilgi verilmiyor.
Sn. Başbakanımızdan bu yollar hakkında biraz daha ilgi ve alaka bekliyoruz.
Dönüş güzergâhımız Karadeniz sahil yolu üzere idi.
Bayburt’tan Espiye’ye kadar olan yollar tek şeritli olsa da güzel.
Espiye’den Samsuna kadar olan sahil yolu ise mükemmele yakın.
Tatilin son gününe denk gelmesi sebebiyle
Sahil güzergâhında trafik kontrolleri üst düzeyde idi.
İlgililere teşekkür ediyorum.
Radarları gizleyerek vatandaşı kuş gibi kafeslemeyi de
Şık ve ahlaki bulmadım.
Vatandaş suç işlesin bizde ceza verelim mantığı bu çağa ve medeni insanlara yakışmıyor.
Amaç suçun işlenmesini ve kazaların oluşmasını önlemek olmalıdır.
Korku Cennetten çıkmıştır ama moral bozmak ve can yakmak için değil.
Hiç kimse kusura bakmasın ama otoban gibi sahil yolunda 80 km hız limitini aşan araçlara ceza kesmek akıllı, mantıklı, adaletli ve güvenli bir güvenlik önlemi değildir.
Hızı engellemek istiyorsanız ekip otolarını görünür kılınız
Bir iki cümle ile de Ordu’dan bahsedeyim.
Ordu şirin bir sahil kentimiz
Teleferik sistemi kurulmuş çok güzel.
Ama gel gör ki Ordu’yu çıkana kadar mübalağasız 10- 12 tane trafik lambasına denk geliyorsunuz.
Bu görüntüde çağdaş bir kente yakışmıyor.
Buranın yöneticileri alt geçit ya da battı çıktı kavramını hiç düşünmezler mi?
Düşünseler iyi ederler
TRAFİK TERÖRÜNE ÇÖZÜM ÖNERİLERİM
A) Sürücülere düşen görevler
1 – Azami dikkatli olmak gerekir.Ben trafikte iken kendimden başka bütün sürücüleri acemi sayarım.
Bu aşırı güvenden dolayı keyfi davranmak anlamına gelmez
Bir; Ben hata yapmayacağım.
İki; karşı tarafın kazaya sebebiyet verecek olan hatalarını telafi edecek kadar dikkatli olmalıyım.
Kaza olup canlar yandıktan sonra yol hakkı senin olsa ne olur diğerinin olsa ne olur.
2 – Medeni olmak gerekir
Sol şerit geçiş üstünlüğü olan araçlar için boş bırakılmalı.
Bir evladın babasını hastaneye yetiştirmek için yola çıktığında sol şerit dolu olduğu için çaresizlik içerisinde babasının ölümünü seyretmesi ne kadar hazindir değil mi?
Hakka hukuka riayet eden sollanırken gaz kesen, yarışmayan, yol veren insanlar olmak gerekir.
Trafik kazaları kul haklarının büyüklerindendir.
Sadece kendi ölümüne sebebiyet verirsen Allah katında intihar etmiş muamelesi görürsün
Başkalarının ölümüne sebebiyet verirsen katıl muamelesi görürsünüz
B) Devlete düşen görevler
1 – Bütün yollar en az iki ya da üç şeritli bölünmüş yol haline getirilmelidir.
2 – Bütün yollar gidiş ve gelişli olarak aydınlatılmalıdır.
Aydınlatma gece yolculuklarında hayati öneme haizdir
3 – Hız limitleri yollara uygun olarak yeniden düzenlenmelidir.
4 – Hız limitleri her yolun başında tabelalarla belirtilmelidir.
5 – Ceza mantığından vazgeçilmeli ekip otoları ve radarlar görünür hale getirilmelidir.
Bunlara devletin bütçesi yetmez derseniz
30 senede teröre harcanan paraları hesap ederseniz
Yollar için harcanacak para onun yanında çok cüzi kalır.
Sonra insan hayatının değeri parayla ölçülür mü?
Peki, bu kazalardaki maddi kayıpların değeri az mıdır?
Hükümetimizin bu konudaki gayretleri takdire şayandır ama yeterli değildir.
Yol yapım çalışmaları 24 saat 3 vardiya olarak sürdürülmelidir
Kazalarda bütün suçu sürücü hatalarına bağlamak hakkaniyet ölçüleriyle bağdaşmaz
Yolların güvenli
Bayramlarında bayram tadında geçirile bilmesi temennisiyle
Önce Ev Sonra Cennet
Tavla
İsa’dan 3000 yıl öncelerinden beri insanların tavla oynadıkları zannedilmektedir. Özellikle Mezopotamya medeniyetlerinde bugünkü tavlaya benzer bir oyunun varlığı tarihi buluntularla tespit edilmiştir.
Bazı araştırmacılar ise, tavlanın ilk defa İran’da oynandığını ve oradan dünyaya yayıldığını söylemektedirler. Tavlanın Pers kralı Hüsarev’i Adil (613-579) veya Nuşirevan (Ölmez Ruh) diye bilinen hükümdarın veziri Nürdü Çehri (Nurlu Yüzlü) tarafından icat edildiği genellikle kabul edilmektedir. İran’da bulunan en eski tavlanın 5000 yıl öncesine ait olduğu uzmanlar tarafından tespit edilmiştir. Mısır’da da Tutankamon’un mezarından, dört adet tavla çıkarılmıştır.
Tavlanın kullanmakta olduğumuz zamanı, günümüzden asırlarca önce tanımladığı da bazı araştırmacılar tarafından kabul edilmektedir örneğin; tavladaki karşılıklı altışar hanenin toplamı 12 ayı, 15 açık renkli 15 de koyu renkli toplam 30 adet pulun bir ayın otuz gününü yine tavladaki karşılıklı 12 hanenin toplamı olan 24 sayısının da günün 24 saatini simgelediği ileri sürülmektedir.
Gerçeğe daha yakın olan söylem ise; tavla İran’dan Mezopotamya’ya oradan da Mısır’a ve Akdeniz’in ticaret yollarıyla Roma’ya ulaşır. Romalılar oyunun kurallarında bazı değişiklikler yaparlar. Pul kırmayı, kapı almayı, kırık taşı olanın taşını oyuna sokmaya kadar beklemeyi yeni kurallar olarak oyuna ilave ederler.
Tavla yeni kurallarıyla haçlı seferleriyle tekrar doğuya gelir. Doğuda özellikle de İran’da yeniden tasarlanır ve bugünkü haliyle tekrar Avrupa’ya döner. Rönesans’la birlikte tüm Avrupa’da genelde elit tabakada yayılır. Fransız İhtilali’nden sonra yapılan aramalarda kraliçe Marie Antoinette’in 200 bin frank değerinde bir tavlaya sahip olduğu anlaşılır.
Türkiye’de hemen hemen her yerde en fazla oynanan oyunlardan biri de tavladır. Ülkemizde normal tavla oyununun dışında Gülbahar, Hapis, Küşat ve Kız Tavlası gibi çok çeşitli kuralları olan türleri de oynanmaktadır.
Çoğumuz tavlayı en iyi oynayan milletlerden biri olduğumuz kanaatindedir. Oysa dünyada her yıl düzenlenen tavla turnuvalarında birinci olan Türk oyuncuya hiç rastlanmamaktadır. Dünya Tavla Derneği (WBA) verilerine göre dünyanın en önemli turnuvaları Monte Carlo Dünya Şampiyonası, Las Vegas Open ve Nordic Open yarışmalarıdır. Bu yarışmalarda genellikle A.B.D., Japonya ve Danimarka’lı yarışmacıların başarılı oldukları gözlemlenmektedir.
Uluslararası tavla turnuvalarına başarılı oyuncular yetiştirmek amacıyla İstanbul Tavla Spor Kulübü Derneği (İSTAVDER) 2008 yılında yeni kurulmuştur. (www.istavder.com adresinden gerekli bilgiler alınabilir)
Dünya Tavla Derneği (WBA) ile ortak çalışmalar yapmak için temaslar kurulacak ve bu doğrultuda çalışmalar devam edecektir.
Son dönemlerde tavla oynamanın insanların mantığını, becerisini, sakin düşünebilmesini geliştirdiği kabul edilmektedir. Hatta bazı Avrupa ülkelerinde okullarda ders olarak verilmesine bile başlanmıştır.
Geleneğimizde ise tavla gürültülü, esprili ve özel deyişlerle renklendirilerek oynanan bir oyun olarak her yerde oynanmaya devam edilmektedir.
Şansın önemli rol oynadığı tavla oyununda acemilerin, usta oyuncuları yendiği sık sık görülür. Bu nedenle tavlanın usta oyuncuları alçak gönüllü ve mütevazı olmak zorundadırlar.
60 Sene Önce, 60 Sene Sonra
Cevat Rıfat Atılhan’ın Serdengeçti dergisinde yazdığı UYANIŞ yazısını aynen yazıyorum. Altmış sene önce, altmış sene sonra değişen bir şey yok.
Cevat Rıfat Atılhan yıllardır bu mukaddes davanın ön saflarında kafası, silahı kalemi hepsinden üstün yılmak bilmeyen, iman ve iradesiyle çarpışmış bir Türk – İslam mücahididir.
Bir buçuk asırlık derin bir gaflet uykusundan uyanıyor ve bu uykunun bize yedi taçlı ve birçok taçsız zengin vatan parçasına mal olduğunu görüyoruz, fakat çok geç.
Kâbuslu bir ölüm uykusundan zorda olsa, geç de olsa uyandığımız ve gafletten silkinmekte olduğumuz artık inkâr edilemez.
Sürü sürü haçlı ordularının yıkamadığı, yıkmak şöyle dursun kılına bile halel getiremediği koca Türk Milleti, ufak bir basiretsizlik ve dikkatsizliğin kurbanı oldu. Bu gaflet bize çok hem de pek çok pahalıya mal oldu. Düşman kaleyi içinden fethetmeye ve bizi kendi elimizle yıkmaya çalıştı. Dünyanın üç kıtasında şanla, şerefle dalgalanan mübarek bayrağımız o kıtaların burçlarından indirildi. Ricatler, felaketler, ihtidamlar birbirini takip etti.
Sadık, fedakâr ve cesur Trablusgarp elimizden namertçe ve namussuzca koparıldı. Askersiz silahsız ve müdafaasız bırakıldı. Sultan Hamid’in tahtıyla beraber koca bir vatan parçası da yıkılıp gitti.
Bu gün artık gün gibi ispat edilmiştir ki yüz elli sene evvel başlayan ve fakat şu menhus kırk sene içinde en azgın bir şiddete ulaşan meşum felaketlerin sebepleri ve amilleri apaçık meydana çıkmıştır. Bir ananın zehirli sütüyle beslenmiş üç düşman: Siyonist, Farmason ve Dönme.
Vaktiyle babalarımız şu otuz sene içinde yine bu uğursuz teşekküller tarafından bize istifaf ettirilen ecdadımız, bu melun ve müstekreh teşekküllerin bütün şer ve melanetini bizlerden bin kere daha savih, bin kere daha vazıh anlamışlar ve ona karşı tedbir almışlardır. Fakat yetmiş beş seneden beri bütün dünya Yahudilerinin el ve ağız birliği ile yaptıkları propaganda tufanı içinde şaşırmış olan milletimiz hakikatlerden uzaklaşarak, döndürülen büyük entrikalardan gafil olarak başımıza örülen çoraplardan habersiz kalmıştır.
Bu alakasızlıktır ki Farmason, Siyonist ve Dönmelerin meydanı boş bularak pervasızca ve korkusuzca milli bünyemizde istedikleri tahribatı fazlasıyla yapmalarına imkân vermiştir.
Bizim lakaytlığımızdan ve laubaliliğimizden aldıkları cüret sayesindedir ki maddemizi ve manamızı ta iliklerine kadar sömürerek ve riyakârane propagandalarla bizi derin bir uçurumun kenarına getirip bırakı vermişlerdir.
Onların son hedefleri ve son arzuları Müslüman Türk’ü İslam dünyasından koparıp atmak ve sonra da Kar- ı tarihe gömerek siyon oğullarının öcünü almak ve tasavvur ettikleri dünya hegemonyası hayaline engel teşkil ettiğini zannettikleri Türkleri bütün sahneden uzaklaştırmak.
Farmasonların küstah bir şımarıklıkla sahneye çıkmaları, bütün dönme ve Yahudilerin müşterek mesaisi ve elbirliğiyle alkışlanmasıdır ki, milletimizi daldığı derin gaflet uykusundan uyandırmış ve tedbir almaya sevk edilmiştir.
Şimdi memnunlukla görüyoruz ki zararın bu noktasından geriye dönmüş bulunuyoruz. Millet Meclisi kürsüsüne kadar intikal eden ve kahraman Türk Millet Vekillerinin cesurane müdafaalarıyla halk efkârında büyük heyecanlar doğuran hamleleri ve teşebbüsleri, Türk Milletinin mahvını istihdaf eden Farmasonlarda müthiş bir şaşkınlık ve korku tevlit etmiştir.
Milletinizin uyanan şuuru, aklıselimi ve kendine has ince zekâsı ve kavrayışıyla iyice anlaşılmış ve görülmüştür ki ve Farmasonla Siyonist ve Yahudi ile dönme arasında hiçbir karakter ve faaliyet farkı yoktur.
Cümlesinin hedefi ve arzusu bir noktada toplanır. Zengin bir vatan toprağı üzerinde sefil ve sergerdan yaşayan Türk köylüsünün son damla kanını içmek, onu İslam âleminde haiz olduğu yüksek itibardan düşürmek ve bütün harita-i âlemde silip süpürmek.
Bu güne kadar basiretimizin bağlı olmasından ve düşmanlarımızın müthiş bir teşkilata sahip olmasından ötürü zehirini varlığımızın en ücra köşelerine kadar zerk eden bu üç düşman, şimdi milletimizin daimi teyakkuz ve intibah adesesinin altında zevale ve yok olmaya mahkûm bir vaziyete düşmüştür.
Bu günün muhterem nesline bu acı ve korkunç tarihi hakikati bütün çıplaklığıyla anlatmak en büyük vatan vazifesi ve hepimizin en başlı ödevini teşkil eder.
Cevat Rıfat bu yazısını 1951 Haziran ayında Serdengeçti Dergisinde yayınlamıştır. Yani tam Altmış yıl önce, Altmış yıl sonra değişen bir şey yok
Üç düşman, Siyonistler, Farmosonlar ve Dönmeler aynı hızla faaliyetlerine devam ediyorlar.
Bu arada sevindirici bir rastlantı 60 sene önce Cevat Fırat’ın “Farmosonların küstah bir şımarıklıkla sahneye çıkmaları” sözünü Altmış yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan da tespit etmiş ve aynı cümleyi kullanmıştır.
Terörün Arka Planı
“Fa’tebiru ya uli’l-ebsar.” (Haşir Suresi, 2.Ayet:) “İşte ey akıl ve basiret sahipleri siz (bundan) ibret alın.” (Balıkesirli Hasan Basri Çantay, Kur’an-ı Hakim ve Meal-i Kerim, 3. Cilt, 8. Baskı, İstanbul – 1974 s: 1022)
Yani, ey akıl sahipleri, zahir / dıştan, batına / içe geçiniz. Görünende, görünmeyeni görünüz. Dıştan içi seziniz. Kabukta takılmayıp, çekirdeğe yöneliniz. Öze yol bulunuz.
İşin arkasını keşfediniz. Kısaca söylemek gerekirse, can gözünüzü açınız. Onunla görmeye çalışınız. İşte asıl basiretlilik budur.
Göz dışı, basiret içi görür, gösterir. Dışı gören malumat sahibi, içi gören ise hikmet ehli olur. Esas olan, olayın yüzeyinde kalmayarak, onun arkasını görebilmektir.
Olayların dışını ve oluş seyrini görmek herkesin, bu hadiselerden beklenilen hedef, gaye ve maksadı görmek ise, basiret sahiplerinin karıdır. İnsan ise, olayda, gayeyi görebilendir.
Olaylardan beklenen sonucu, sonuçtan önce çıkarandır. Çünkü olayların yüzeysel şekline bakanlar, olayların güdümüne girmekten kendilerini alamazlar. O, olaylara değil, olaylar ona hakim olur. Bu da insanı, kör dövüşe iter.
Bir hadisenin meşru olup olmadığı, gayesinin yücelik ve düşüklüğüne bağlıdır. Nice vahşi görünüşlü olaylar, mahiyet ve gayesinin yüksekliği nispetinde zihinlerde takdir edilen ve desteklenen bir durum arz eder.
“Es-sebebü ke’l-fail.” / “Sebep olan yapan gibidir.” Evrensel prensibi çerçevesinde hadiselere bakılmadıkça, olayların girdabında boğulmaktan kurtulamayız.
Nitekim, 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli ilçelerini basıp, resmi binalara ateş ederek ve halkı tarayarak Türkiye gündemine fiilen giren PKK terör hareketinin de gerçek yüzünü görmek için, bir çeyrek asrı geçen zaman zarfında, Türkiye sathında dehşet saçan, binlerce masumun ölmesine ve on binlercesinin zarar görmesine sebep olan, kanlı terör örgütünün arkasında, sinsice gizlenen ve masumane haklar peşinde koşuyormuş izlenimini veren, sathi ve sahte görüntünün altında, nasıl yıkıcı ve bölücü bir senaryonun yattığının farkına varmak gerek.
Zaten gerçek basiretlilik de budur.
Nitekim, “Öcalan’ın hareketlerini takip edenler, PKK’nın sadece bir mevzi kazanmak, mesela: Kürtçe eğitim, Kürtçe televizyon yayını gibi -aslında uygulanması da mümkün olmayan- isteklerin yerine getirilmesiyle avunmayacağını bilirler.
Federasyon gibi bir talep de Öcalan’ın ihtirasını dindiremeyecektir.” (Ürperten İtiraflar, Röportaj: Arslan Tekin, 15 Eylül 1996, Türkiye.)
Hattı zatında terörün arka planında yer alan ve istenen gaye ve hedef “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”ni parçalamak ve tarih sahnesinden silip atmaktır.
Bunun da yolu “Beylik veya Tavaif-i Müluk (Devletçikler) mukaddemesi (öncesi) olan muhtariyet (özerklik)…gibi gayr-ı ma’kul (ma’kul olmayan) fikirlerde bulunan…”ların (Bediüzzaman Said Nursi, İçtimai Reçeteler II (Tenvir Neşriyat) İstanbul – 1990, s: 37) mevcudiyetinden geçer. Zaten zehiri de altın kadehle sunarlar.
İnanın, dış güçlerin asıl hedefi, kursaklarında kalıp, bir türlü gerçekleştiremedikleri menhus / uğursuz Sevr’i hortlatmaktır.
Üstelik bu sefer; içten, kardeşi kardeşe kırdırarak bunu gerçekleştirmek istemektedirler. Çünkü çok iyi biliyorlar ki: “İki pehlivan kavga ederken, bir çocuk ikisini de dövebilir.”
Şunu iyi bilelim ki, ne Batı, ne Amerika, ne Rusya, ne de bunların yandaşları, asla ne Türk’ü ne de Kürt’ü sever. Onların bir tek emeli vardır.
O da varsa yoksa petrol. Nitekim Amerika’nın geçende, bu manada sarf ettikleri sözler hepimizce malum.
Demek ki mes’ele ne sadece Türk, ne de sırf Kürt mes’elesidir. Mes’ele Türk ve Kürtlerin
beraberce, birlikte ve yekvücut olarak VAR OLMA ve YOK OLMA mes’elesidir.
Yani ya Türk, Kürt’le var olmaya devam edecek, ya da Türk -Allah etmesin- Kürt’le beraber yok olup gidecektir!
Çünkü terör hareketinin -farzı muhal- başarılı olması, asla Kürtlerin kendi başlarına kalması ve kendi hallerine bırakılması sonucunu doğurmayacak. Aksine bu mübarek topraklar ne Türk’e ne de Kürt’e yar olacaktır.
Kaldı ki, “Muhali (imkansızı) talep etmek, kendine fenalık etmektir. Bir dağdan uçmak niyetiyle kendini havalandıran, parça parça olur.” (Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, (Yeni Asya Neşriyat, 2. Baskı) İstanbul – Ocak 1993, s. 51)
Üstelik “Etrafımızda hayatımızı zehirlettirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış o müthiş yılanlar…” (Bediüzzaman Said Nursi, İçtimai Reçeteler II (Tenvir Neşriyat) İstanbul – 1990, s. 47) varken…
Evet, bazı şeylerin tecrübesi imkansızdır. Tıpkı ölümün tecrübesi olamayacağı gibi. Demek ki, kimi gerçekleri görmek, onu denemekten geçmez ve geçmemeli.
Kısacası, olmadan önce olacakları; ancak basiret, akıl ve ilim gözüyle teşhis edebiliriz.
Hakikat bu merkezde iken -maalesef- dış güçlerce kandırılan ve aldatılan bazı gençlerimiz, sadece Türk kardeşlerine zarar vermekle kalmıyorlar, aynı zamanda Türklerle beraber -aslında- Kürtleri yani kendilerini de zarara sokuyor, daha doğrusu bindikleri dalı kesiyorlar. Çünkü, Türk; Kürtsüz, Kürt de Türksüz yapamaz.
Doğu’nun sinesinden çıkıp, bu topraklarla haşir neşir olan ve insanıyla, yıllarca kaynaşan ve onları çok iyi tanıyan Bediüzzaman; bu gerçeği şu veciz sözlerle, zihinlerimize nakşedip perçinlemek ister:
“Emin olunuz biz Kürtler, başkalara benzemiyoruz. Yakinen (kesin olarak) biliyoruz ki, içtimai (sosyal) hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş’et eder (çıkar).” (Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat (Yeni Asya Neşriyat, 2. Baskı) İstanbul – Ocak 1993, s. 126) der ve yine içinden çıktığı Kürtlere nihai / en son gaye ve maksatlarının ne olması lazım geldiğini, şu kesin, kararlı ve ateşin sözlerle haykırır:
“Altı yüz seneden beri bayrak-ı tevhidi umum aleme karşı ilan eden …bizim Şanlı Türk Pederlerimize kuvvet ve cesaretimizi peşkeş ve hediye edelim. Ona bedel, onların aklı ve marifetinden (bilgi ve becerilerinden, yararlanıp) istifade edeceğiz.
Ve asaletimizi (bize yakışanın bu olduğunu) da göstereceğiz. (Çünkü) Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti; mecmuumuz (ikimiz) bir iyi insan oluruz.
Hod-serane yapmayacağız. (Kendi başımıza hareket etmeyeceğiz.) Bu azmimiz (kararlılığımız)la başka unsurlara, ders-i ibret (ibret dersi) vereceğiz. İyi evlat böyle olur.
“Hem de istibdat zamanında bir batman itaat etmiş isek, şimdi bin batman itaat ve ittihat (birlik) farzdır. Zira şimdi sırf menfaat (ve fayday)ı göreceğiz…
“Elhasıl: İttifakta kuvvet var. İttihatta hayat var. Uhuvvet (ve kardeşlik)te saadet var. İtaat-ı hükümette selamet var. Hablü’l-metin-i ittihada (birliğin sağlam ipine) ve şerit-i muhabbete (sevgi şeridine) sarılmak zaruridir.” (Bediüzzaman Said Nursi, İçtimai Reçeteler II (Tenvir Neşriyat) İstanbul – 1990, s. 256)
Tıpkı bir zamanlar iki kardeş olan Orhan Gazi ile Alaaddin Paşa’nın baş başa vererek devleti, ele güne karşı yükseltmeleri gibi.
Alaaddin Paşa’yı aklı yerine koyan Orhan Gazi, bütün gücünü Alaaddin Paşa’nın emrine vermişti. (Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, Cilt:1, Heyet, (Türkiye gazetesi neşri), İstanbul – (Tarihsiz) s. 130-131) Böylece akıl ve güç yani madde ve mananın el birliğinden “Ebed-Müddet” devletimiz doğmuştu.
Bu doğuş, TÜRK – KÜRT kardeşliğinin omuzlarında -inşallah- Kıyamete kadar yükselişine devam edecek, hiçbir güç bu birlik ve beraberliğe gölge düşüremeyecek, iç – dış düşmanların rağmına bu vatan, bu millet ve bu devlet ilelebet payidar olacak / yaşayacaktır
Anadolu Müslümanlığını Anlayışının Temeli Olan Bir Menkıbe
Mustafa Necati Sepetçioğlu‘nun eserinden uzun yıllar önce okuduğum bir Anadolu menkıbesini aklımda kaldığı kadarıyla aktarmaya çalışacağım:
Anadolu’nun bir muhafazakâr köyünde, köylülerin yaşantısından farklı bir hayat yaşayan, içki içen, namaz kılmayan, oruç tutmayan, bazı görünür şahsi günahları olan biri vardır. Bu adam ölünce köylü ve köyün imamı cenaze namazını kılmak istemezler. Bunun üzerine merhumun karısı, kocasını bir çuvala koyarak köyün dışında bir yere gömmek için yer aramaya başlar.
Oralarda bir çoban yıllardan beri koyunlarını otlatmakta, hayatının büyük bölümünü bu çayırlık alanda kurduğu çadırda geçirmektedir. Çoban kadının derdini sorup, durumu öğrenince “sen git bacım, ben mezar kazar, gömerim cenazenizi” der.
Fakat bir süre sonra başta imam olmak üzere birçok köylü birbirine benzer rüyalar görmeye başlarlar. Bu rüyalarda cenaze namazı kılınmayan merhum cennettedir. Halinden de son derece memnun görünmektedir. Bu rüyalar üzerine istişare eden köylüler, imamın başkanlığında merhumun karısına giderler.
“Biz galiba yanlış bir iş yaptık. Senin kocanın herhalde bizim bilmediğimiz bazı iyilikleri ve amelleri vardı ki Allah O’nu cenneti ile mükâfatlandırdı. Bunun sırrı nedir?” diye sorarlar.
Kadıncağız “benim kocam aynı sizin bildiğiniz gibi günahkâr bir adamdı. Başkasına zararı yoktu ama kendisine zarar verecek günahlar işlerdi” cevabını vermiş.
Bunun üzerine cenazeyi kimin defnettiği öğrenilir ve köylüler çobana giderler. “Bu adamı gömerken ne okudun?” diye sorarlar. Çoban “ben cahil bir adamım, dua bilmem. Çukuru kazdım ve cenazeyi gömdüm” der.
Köylülerin ısrarlı soruları üzerine hatırlayarak devam eder. “Gömerken Allah’a şöyle seslendim: Allah’ım, yıllardan beri ben buradan gelip geçenlere ‘Tanrı misafiridir deyip, elimden geldiğince ikramda bulundum. Şimdi de ben sana bir misafir gönderiyorum. Şanınca ağırlayıver dedim.”
*****
Bu menkıbe Türk milletinin İslam’ı anlama tarzını oluşturan tasavvuf anlayışının güzel bir örneğidir. Bu menkıbeden bazı sonuçlar çıkarmaya çalışalım:
1- Günahkâr da olsa, kul hakkı olmayan her Müslüman’ın Allah tarafından affedilmesi mümkündür.
2- Kulu yargılama hakkı yalnızca Yaratan’a aittir. İnkârcı olduğunu açıkça söylemeyen her Müslüman’a hüsnü zan ile bakmak gerekir. İnsanlara Cennet’e giriş bileti satma hakkı ve Cehennem’e gönderme yetkisi verilmemiştir.
3- İbadet ve duanın kabul edilme ihtimali edilen dua ve ibadetin sayısı, şekli ile değil, samimiyeti (ihlâslı oluşu) ile doğru orantılıdır.
4- Allah sevdiği kulların hatırına başka kullarının da günahlarını affedebilir.
Bu sonuçları kabul eden Müslümanların bazı yönlerden kendisine benzemeyen Müslümanları ve hatta gayrimüslimleri hakir görmesi ve aşağılaması mümkün değildir.
Bu Müslümanların gücü eline geçirdiği zaman başkalarını kendisi gibi yaşamaya zorlaması da söz konusu olamaz.
Oysaki İslami rejimle idare edildiği söylenen birçok ülkede, “rejim” insanların kılık kıyafetine, ibadet etme / etmeme hürriyetine, günah işleme / işlememe özgürlüğüne müdahaleye kendini yetkili saymaktadır.
Buna karşılık bu anlayışın Türk devletlerinde yer bulmadığı görülmekte. Türk devletlerinde Müslümanlar, başka dinden olanlar ve inançsızlar bir arada barış içinde yaşamışlar.
Bazı İslam ülkelerindeki “ahlak polisi“, Hıristiyanlık tarihindeki engizisyon mahkemeleri ve giyotin uygulamaları bizim tarihimizde uygulama şansı bulmamıştır. Dini yorumlama açısından farklı anlayışlara sahip topluluklar tarikatlar, cemaatler, mezhepler arası çatışmalar pek olmamıştır.
Bunun en önemli istisnası Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail döneminde yaşananlardır. Bu olaylar devletlerin, siyasi gaye ile de olsa, insanların inançlarındaki benzerliklerinin yerine farklılıklarını vurgulamasının yarattığı derin bir travma örneğidir. İki Türk Devleti arasında yaşanan talihsiz savaşın yarattığı bu travmanın izleri tarihten günümüze devam edegelmektedir.
Yukarıda alıntı yaptığım menkıbe ve benzerleri üzerinden verilen bir eğitim sayesinde, Türk insanının İslam’ı anlama biçimini oluşturulmuş; bazı yazarların “Anadolu İslam’ı” adını verdiği anlayışın, büyük Osmanlı coğrafyasında yerleşmesine zemin hazırlanmıştır.
Bu sayededir ki, halkın çoğunluğu farklılıklardan düşmanlık üretmemiştir. Sünni kesimde Ali, Hasan, Hüseyin, Fat(ı)ma isimlerine rağbet edilirken, Muaviye ve Yezit isimlerinin hiç kullanılmaması bunun bir göstergesi sayılabilir.
Alevilik derslerinin de müfredata girdiği yeni eğitim sistemimizde bu türlü menkıbelerin yeri ve ağırlığının ne kadar olduğunu merak ediyorum.
Balkanlarda Alperenler ve Gazi Dervişler
Günümüzde Türkiye’de bilerek veya bilmeyerek anlaşılmasını zorlaştırmak için birçok tarihi konu karmakarışık hale getirilmektedir.
Türklerin Anadolu’ya, Avrupa’ya veya Balkanlara geçişlerinde de itilaflar vardır. Bu konulara fikir namusu içerisinde baktığımızda iki ana başlık altında ifade edebiliriz.
a- Avrupa’ya ve Balkanlara geçiş
b- Anadolu’da Türkler
Türkler Avrupa ve Balkanlarda
Türklerin M.Ö. pek eski devirlerden beri Türkistan’da yerleştikleri bölgelerden Doğu Avrupa’nın güney kısmı, yani Karadeniz’in kuzeyinde Yayık Irmağı ile Ural dağlarından Tuna nehrine kadar uzanan geniş bölgeye yerleşmiş Türklerle ilgili Grek yazar Herodot İskit, Persler ise Saka derlerdi.
Doğu Romalı Ataliyat (Attaliate) ise “İskitlerle Türkler aynı ırktandır” demiştir.[1]
Sarmatlar, Roksolan ve Yağızları geçelim (M.Ö. VI – IV yy.
Milattan sonrası ise sırasıyla:
– Hunlar: 375 yılı başlarından itibaren Büyük ve Cihangir Hun İmparatorluğu.
– Avarlar: 552 yılında Asya’dan Avrupa’ya
– Hazarlar: 508’de Sabirlerin önünde
570-630 Batı Göktürk kağanlığının egemenliği altında.
630’da-642’de Kubrat Han Rusya’daki Büyük Bulgar İstan’ın başında
Bulgarlar Balkanlara 560 göç ettiler.[2]
650 Hazarlar bağımsız devlet oldu.
862 – Peçenek-Hazar Mücadelesi Kiyef Rus
– Peçenekler: 870-1090 (150 yıl Slav yayılması durduruldu.)
– Uzlar:
– Kumanlar: 1060 – Karadeniz’in kuzeyin Kıpçak bozkırında
1090: Peçeneklerin imha etmeleri
1224 – Kumanlar Moğollara yenildiler
1240 – Kumanlar Macaristan çekildiler.
1198’de UÇLAR
Anadolu Selçuki Sultanlığında resmen olmasa bile fiilen, şu umumi eyaletlere ayrılıyordu.
Kayseri – Çorum – Kastamonu hattının doğusunda kalan ve Sivas’ın merkez olduğu genişçe bir saha, Danişmendiye Vilayeti adını taşımakta idi.
Gene Kastamonu’dan itibaren Çankırı, Ankara, Eskişehir, Antalya hattı boyunca sıralanan vilayetlerden ibaret geniş bir bölge “Uçlar Vilayeti”ni teşkil etmiş.
Kastamonu ve Ankara bu Uç’lar vilayetinin iki idare merkezi idiler[3] buralarda birer beylerbeyi oturuyordu.
Antalya, Alâiye, Aksaray, Niğde, Kırşehir, Akşehir gibi yerlerde Konya’nın merkez olduğu “Yunan Vilayeti“[4] olarak tanınmaktaydı.
BÜYÜK ALPEREN SARI SALTUK
Geldik ti bir zaman Sarı Saltuk’la Asya’dan,
Bir bir diyar-ı Rum’a dağıldık Sakarya’dan
Y. K. Beyatlı
Hoca Ahmed Yesevi yaşadığı Türkistan bölgesinde olduğu kadar Azerbaycan, Anadolu ve BALKANLAR’a doğru uzanan çizgide yaşayan Müslüman Türk topluluklarında da derin izler bırakmıştır. Onun yaşadığı dönem Büyük Selçuklu Devleti’nin (1143 Katavan Savaşı ile) çözüldüğü… Anadolu Selçuklu devrine rastlar. O yıllarda Anadolu’da yeniden yurt edinmeye çalışan Türk boyları dâru’l cihad olarak bilinen Anadolu’ya koşup gelmişlerdi. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması olayında büyük payı bulunan muhtelif tarikatlara mensup dervişlerin ayrı yeri vardır.[5]
Sarı Saltuk
Sarı Saltuk Evliya Çelebi’nin tesbit ettiği şekle göre Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş’tan sonra “Sarı Saltuk” lakabı ile tanınan Muhammed Buharî‘yi Horasan erenlerinden yedi yüz kişi ile ona imdada gönderiyor ve meşhur tahta kılıcını Sarı Saltık’ın beline kuşatarak şu nasihatı veriyor:
“Saltık Muhammed’im! Seni Rum’a göndersin. Leh diyarında dalalet – ayin olan Sarı Saltık suretine girip, ol mel’unu bir tahta kılıçla katleyle! Makedonya, Dobruca’da, yedi krallık yerde nam ve şan sahibi ol!“[6]
Sarı Saltık, Rum diyarına gelince Hacı Bektaş Veli, Şeyhi Yesevi’nin emrini yerine getirerek, onu Dobruca‘ya gönderiyor.
SARI SALTIK – EMİR NOGAY
Anadolu Selçuklu Sultanı II. İzzettin Keykavus, kardeşi Rükneddin Kılıçarslanı destekleyen Moğol Mengü Kaan ve Hülâgü’nün baskısıyla Ağustos 1261 de tahtını kaybeder. 1262 Haziran’ına kadar Antalya’da kalan Sultan[7] Doğu Roma’ya sığınır.
İzzeddin Keykavus İstanbul’a gittiği zaman eski dostu Mihael Paleologos (1259 – 1282) tarafından çok iyi kaşılandı.
Altın – Ordu Hanı Berke (1255 – 1266) İslâmiyeti kabul etmesi, Sultan Baybars ile akraba olması ve Sultan Baybars‘ın 1263’de Altın – Ordu ve İzzeddin Keykavus‘un elçilerini aynı zamanda kabul etmesi…
Moğolların düşmanı İzzeddin Keykavus ve adamlarına karşı girişilen çok ağır ve vahşice oldu. 1262’de Sultan Enez (Enos) Kalesine hapsedildi.[8] Onun beyleri ve emirleri Hıristiyanlığı kabule zorlandılar.
Müslüman şeyhler, Alperenler ve Derviş gazileri İslami propagandasının fiiliyatta birleşmesi İlhanlı – Altın – Ordu devletlerinde kültürel hareketlerinde birleşmesine yol açtı.
- Anadolu’dan dahi Sarı Saltık ismindeki Türk Şeyhi’de 1263 yılında 12.000 hane kadar Türkmen ailesi (belki de çoğu Çepniler) ile birlikte Kırım ve Dobruca’ya yani Şehzade Nogay’ın bulunduğu yerlere gidip yerleşti ve İslâmiyetin neşri uğruna çalıştı.[9]
• Avrupa’ya geçtiği tarih “Sarı Saltuk uburu Rumeline
• Altıyüz almış idi heman” mısraları buna şahittir.
- 1264’te Şehzade Nogay o zaman Trakya’da Enez (Aynos) kalesinde tutulan Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’u II’yi oraya kuvvetli asker göndererek Doğu Roma esaretinden kurtardı.
Emir Nogay’ın kendisi de Müslümanlığı resmen 1265 yılında kabul etmiştir. Aynı yıl Trakya’ya girerek Doğu Roma şehir ve kalelerinin bir çoğunu tahrip ve yağma etti. Kırım taraflarında zaviyeler kurarak yerleşmiş olduklarını ve “GAZA” ganimetleriyle yaşadıklarını görüyoruz.[10]
Berke Han ve Nogay’ın Müslüman olmaları Hülagü ile olan savaşları kazanmaları İslâmiyet’in zaferi olarak kabul edilmesi üzerine Müslüman Türklerin, Müslüman ülkelerden, Horasan’dan ve Anadolu’dan Berke ve Nogay’ın ülkesine “gazi“ler gitti.
Azerbaycan’dan Erdebil Şeyhi Safiyûddin Erdebili, kendi müridleri ile birlikte Deşti Kıpçak’a (Karadeniz’in kuzeyi) ve Kırım’a gidip irşatta bulundular.
Azerbaycanlı, Rumlu (Anadolulu) ve Horasanlı Gaziler Azaplar[11] da tabiatıyla iştirak etmiş olacaklar. Nogay‘ın ordusu Macaristan içlerine kadar akın ediyordu. Nogay’ın maiyetinde bulunanların çoğu birkaç yıl içinde Müslüman oldu. Yalnız eskiden Hıristiyanlığı kabul etmiş olan Alanların bir kısmı yine Hıristiyan kaldı.
Sicilya ve Bulgar kralları ile Doğu – Roma İmparatorunun damadı olan Nogay, yine Doğu Roma’nın damadı Bulgar Kralı Konstantin‘in çeyiz meselesine karışmak bahanesiyle Mikhail paleolog’un VARNA civarında ki Anchaibus ve Mesembria kalelerini 1280’de zaptetti.[12]
- Emir Nogay Berke Hanın kardeşinin oğlu Mengü – Temur (1266 – 1280)’u Altın-Ordu tahtına çıkardı.
- Emir Nogay tahttan indirdiği Mengü – Temur’un yerine kardeşi Tuda – Mengü (1280)’yü tahta çıkardı. Tuda Mengü’nün ölümü üzerine
- Teleboğa’yı tahta çıkardı (1287 – 1291)
- Emir Nogay 1291 yılında ise Mengü Temur’un büyükoğlu Tokta Hanı tahta çıkardı.
Ancak Emir Nogay’ın otoritesinden bıkan Tokta Han Emir Nogay’a karşı çıktı.
KUKANLIK‘ta yapılan savaşta Emir Nogay esir düştü. Bir Rus eri başını keserek şehit etti. 1299)
Emir Nogay’ın[13] Azerbaycan, Deşti Kıpçak ve Balkanlarda büyük hizmet yaptı. Ölümünden sonra Balkanlardaki İslâmi yayılma durdu. Balkanlardaki Müslümanların bir bölümü Anadolu’ya Çanakkale üzerinden geçip KARASİ oğullarının hizmetine girdiler. Hatta Osmanlı Devleti’nin Rumeli’ye geçişinde öncülük eden Gazi Fazıl ve Ece Halil‘de bir Sarı Saltık bağlısı ve Meşhur Türk Seyyahı Evliya Çelebi‘nin dedeleridir.
Altın-Ordu’da uzun yıllar mühim rol oynamış olan Emir Nogay‘a bağlı olan il ve Uruğlar NOGAY olarak anılmışlardır. Moğolca’da ise “Mangıt” olarak ifade edilmişlerdir.
Sarı Saltuk ilk Türk mutasavvıflarından birisi olarak İslâmiyet’in geniş halk kitlelerine, bilhassa tek tanrı inancı taşıyan Türkmen kitleleri arasında İslâmiyet’in yayılması hususunda oldukça başarılı olmuştur.
O ve onun gibi diğer Alperenler, Arap ve Acem Şeyhleri gibi tekkelerde oturmamış halkın arasında, sınır boylarında cihad yapmışlardır. Türkmen kitlelerine İslâmiyet’i saf bir aşkla sevdirmişlerdir.
İslâmiyet’i yayarken İmam-ı Azam Ebu Hanefi; Maturidi – H. Ahmet Yesevi çizgisi takip etmişlerdir.
Ham softalıktan her zaman kaçmış ve kaçınmışlardır.
Bu sebeple şehirlerde oturan İslâmiyet’i kabul etmiş Türkmen nüfusun yanında tek tanrı inancındaki adetlerini bırakmayan, ama İslâmiyet’e gönülden bağlı yoğun bir Türkmen nüfusun ortaya çıkmasının mimarı olmuşlardır.
Bu Türkmenler dinlerini, belki şehirlerdeki halk kadar bilmiyorlardı. Ama İslâm’a karşı onlardan çok daha samimi idiler.
Zeki Velidi Toğan‘ın ifadesiyle; “Sarı Saltuk, diğer Türk şeyhleri ile Yesevi şeyhleri gibi, İslamiyet’i adeta milli bir Türk dinine çevirmişlerdir.“[14]
SALTUK NAME
- Büyük Türk Alperenlerinden Sarı-Saltuk’un destansı mücadelesini, İslam dinini yayma yolundaki savaşlarını konularını anlatan saltukname.
- Fatih’in oğlu Cem Sultan Edirne’de görevli bulunduğu 1473’de isteği üzerine Ebülhayr Rumi tarafından kaleme alınmaya başlandı.
7 yılda tamamlandı
3. ciltlik eser
Şerif Hızır’dır
Saltuk “çok kuvvetli”
- Tarih, Folklor, antropoloji, inançlar ve Tarikatlar tarihi bakımından çok önemli bir kaynaktır.
- Ebulhayr Rumi
Türk Yazar, Hayatıyla ilgili bilgi yoktur. Cem Sultan’ın emriyle Anadolu’nun çeşitli yerlerini dolaşarak din savaşçısı Sarı Saltuk’un menkıbelerini “SALTUK NAME” ismiyle (1474 – 1489) topladı.[15]
- Hoca Ahmed Yesevi doksan dokuz bin bağlılarından seçilmişlerin birine doğru sevgiyle yönelerek;
- ” – Saltuk Mehmedim!
Seni diyarı Rum’a saldık. Var git YEDİ krallık yerde nam ve şan sahibi ol.”
- 93. yıllık hayatında hiç durmadan mücadele ederek İran, Hint, Kafkasya, Türkistan, Çin, Kırım, Kıpçak, Endülüs ve özellikle de Balkanlarda XIII. yy. sevgi rüzgârının esmesine vesile olan bir alperendir.
- Yesi Şehrinden Ahmed Yesevi’den aldığı büyük görev için “7 krallık yerde nam ve şan sahibi ol“
Bu emir üzerine kâfirlere karşı TANRI adına cihat etmeyi ve Müslümanlığı yaymayı görev bilmişti.”
- Hz. Peygamberimizin KILICI, Hz. Ebubekir’in asası, Hz. Ömer’in tarağı, Hz. Osman’ın kamçısı Saltuk Sultan’dadır.
- Önemli Görev: Hz. Peygamberimiz kendisine Rüya’da “Seyit Saltuk! Edirne’yi fethet ve Müslüman et. Ümmetim bu yeri elden komasınlar” buyruğudur.
Efsanede: Edirne feth edilip Müslüman ediliyor. Seyit Saltuk bu şehri çok seviyor.
- Saru Saltuk; kâfirlerin dilini, dinini usul ve erkanını öğrenmiş, sırası gelince kiliselerde sarı sakalıyla va’z etmiş bir AYASOFYA’da Doğu Romalıları vaftiz etmiş.
- Dobrucada kral kızlarına musallat olan ejderi öldürmüş kralın kalbini kazanmış 40 bin kâfir (Hıristiyan) Müslüman olmuş.
- Lehistan (Polonya) ünlü bir papazı öldürüp oradaki bütün Tatarları Müslüman yapmış sonra 150 bin yeni müslümanı şimdiki Danzig şehrine yerleştirmiş
Danzig, Dantziğ şehri bugün POLONYA’nın Gdansk‘ın eski adıdır.
- Ve Bosna – Hersek’te 600 bin hak dinine sokmuş.
II. Mehmet Fatih – Sarı Saltuk
6 Nisan 1453 tarihinden itibaren İstanbul muhasarası devam ediyor. Genç Sultan sabırsız ve telaşla ve kurulan harp divanında Akşemseddin ile meşveret ediyor.
SABIR DER, SABIR işidir der.
Fatih Sultan rüyasın azametiyle ve sarı sakalıyla “Ben Sarı Saltuğum” der.
Genç Sultan’a şehrin anahtarlarını teslime der. Yalnız bir de dileği vardır.
“Han’ım, bu anahtarları Edirne’de saklayasın!…”
Edirne ki eski Alplerin – erenlerin, gazilerin yurdu idi. Elbette ihmal gelmezdi. Çünkü İstanbul’u muhafaza etmek birazda Edirne’yi muhafaza etmekle mümkündür.
II. Beyazid, Akkerman ve Kili kalelerinin fethi niyetiyle sefer çıkmıştı.
Otağı – Hümayun BABADAĞ‘da kurulmuştu.
O gece II. Beyazit iki rekât namaz kılıp istihareye yattı.
Hocası Sivaslı Kara Şemseddin’de öyle gördükleri rüya üzerine uyandılar.
Rüyalarını yazdılar. Zarflar mühürlendi. Şeyhülislam’a iletildi. Zarflar açıldığında ikisi de aynı rüyayı görmüşlerdi.
Sarı Saltuk, makamını göstermiş türbe istemiş ve “Akkerman ve Kili kalelerini bila cidalsız alacaksın, evladın Mekke – Medine’ye sahip olacak” diye müjdelemiş.
– Hazreti Sultan Saltuğu ziyaret eyledik
– Çok şükür şimdi görüp Hakka ibadet eyledik…
Yunus’a Tapduk’dan oldu hem
Barak’dan Saltuğ’a
Bu nasib çün çûş kıldı nice
Pinhan olam.
Sarı Saltuk, Yunus’un mensup olduğu manevi şecerenin en eski simasıdır. Yunus, Sarı Saltuk’dan ve onun halifesi BARAK BABA’dan, şiirlerinde saygı ile bahseder.[16]
Sarı Saltuk’un Kabir ve Makamları
- Evliya Çelebi Seyahatnamesinde
Saltuk Sultan: “Ölünce beni yıkayıp yedi tabut hazırlayın. Çünkü benim için yedi kral cenk etse gerek” diye vasiyet eder.
Dervişleri vasiyeti gereği yedi tabut hazırlarlar.
1- …. Moskof kralı bir tabut alıp açtı, Hazreti şeyhin mübarek cesedlerini tabutla Saltık’ın cesedini alıp Moskof ülkesine götürüp gömdü.
2- Sonra Leh Kralı‘nın askeri gelip bir tabut aldılar. …. Leh diyarına götürüp Danıska iskelesi şehrine gömdüler.
3- Çek kralının askeri gelip, onlarda bir tabut alıp, çek diyarında Proniçe adlı şehirde gömdüler.
4- İsveç kralı gelip, bir tabut alarak, İsveç’te “Piyvançe” adlı şehirde gömdü.
5- Edirne kralı bir tabut aldı. “Batorya” (Babaeski) adlı büyük şehrin manastırında gömdü.
6- Boğdan kralı olan Yervan kendi gelip bir tabut alarak Bozova kalesi yakınında eski kiliseye gömdü.
7- Yedinci tabutta Dobruca krallığından İslam ile şereflendirdiği Ali Muhtar alıp asıl maksadımız olan Kelgra kayalarında ejderha kayalıklarında toprağa verdi. İşte nice keferi dine davet ederek Allah yolunda cihad etti.[17]*
• F. R. Haslok ise 1913 – 1915 yıllarındaki çalışmasında Sarı Saltuk’un yedi tabutla ilgili şunları kaydetmektedir.
1- Moskovya: Burada aziz Söyti Nikola (Aya Nikola) adıyla büyük itibar görmektedir.
2- Lehistan: Buradaki Dançıg’da[18]* bulunan mezarı büyük kalabalıkla ziyaret edilmektedir.
3- Bohemya: Burada Pzzonya‘da bir tabutu gösterilmektedir.
4- İsveç: Burada Bivanya’da mezarı bulunmaktadır.
5- Edirne: Bu şehir civarında (Babaeski‘de) başka bir mezarı vardır.
6- Moldovya Boğdan: Burada Baba Dağında bir mezarı gösterilmekteydi.
7- Dobruca: Yedinci mezarı bulunduran Kalyakra tekkesi de burada bulunur.
Bu hakikate uygun hikâye, şu düşünceyle tamamlanıyor: “Hıristiyan beldelerinde Sarı Saltık, genellikle Aya Nikola adı altında pek çok hürmet görmekte olup Hıristiyan keşişleri, onun himaye ve ruhaniyeti altında sadakalar toplamaktadırlar.”[19]**
Sarı Saltuk’a izafe edilen makamlar
1- Bursa’nın İznik ilçesinde
2- Niğde’nin Bor ilçesinde
3- Tunceli’nin Hozat ilçesi Akören köyünde
4- Diyarbakır şehir merkezinde
5- İstanbul Rumeli Feneri’nin altında
6- Sinop Yeni Cuma köyünde
7- Bosna Hersek’te, Mostar, Blogay’da
8- Makedonya Arnavutluk sınırında
Karesi bölgesine Balkanlardan gelenlere Sarı Saltuk Türkleri diye anılan birlikler olduğunu da biliyoruz.[20]
ALP’likten GAZİ’liğe
Aşık Paşazade tarihinde GAziyanı Rum diğer tarihlerde ise
ALPLER (Kahraman, muharip manasına) veya ALP Erenler namı altında zikredilen ve daha İslâmiyet’ten evvel bütün Türk dünyasında mevcut olan eski ve geniş bir teşkilata mensup Türk Şövalyeleri mevcuttu.
Osman Gazi arkadaşlarından birçoğunun ünvanı olan bu Alp tabiri dikkate şayandır.
Bunlardan şehirlere yerleşmiş ve İslâm dünyasına mensup bazı dini tarikatlerin tesiri altında kalmış olanların ise unvanı bilahare “GAZİ“ye tebdil edilmiş gözükmektedir. Yine aynı kitapta ismi geçen AHİYÂNI RUM yanı Anadolu Ahileri ile Horasan Erenleri de denilen ABDALANI RUM yani “abdal” ve “baba” ismini taşıyan ve bilhassa Türkmen kabileleri arasında telkinatta bulunan ve bütün harplere iştirak etmiş bulunan delişmen tabiatlı[21]
1354’DE AVRUPA’NIN SİYASİ DURUMU
1- Doğu Roma: İstanbul, Edirne bütün Trakya
2- Bulgar Krallığı – Bugünkü Bulgaristan’a yakın
3- Büyük Sırp Krallığı – Kuzey Tuna, Belgrat, Niş, Vidin, Üsküp, Arnavutluk, Makedonya, Tesalya
4- Mora’da Prenslik – D. Roma’ya bağı
5- Eflak – Boğdan Voyvodalığı
6- Bosna Krallığı
7- Macar Krallığı – Macaristan ve Dalmaçya
8- Litvanya: Rusya’nın doğusu
9- Leh Krallığı (Varşova – Polonya)
10- Avusturya – Almanya, Belçika Hollanda dahil Roma German İmp.
11- Fransa Krallığı – Fransa
12- Biritanya – İrlanda İng. Krallığı
13- İspanya Krallığı
14- Portekiz Krallığı
15- İtalya’da Şehir Prenslikler
16- Venedik – Ceneviz Cumhuriyetleri
17- Kilise hükümeti
18- Eski Sicilya Krallığı
19- Danimarka Krallığı
20- İsveç (Baltıka hakim)
21- Moskova’da Rus dükalıkları
OSMANLI BALKANLARDA
Gazi Fazıl – Ecebey /
- 1354 Rumeliye geçiş / Çimbe
- Çorlu, Keşan, Malkara, İpsala / Gazi Evranos Dedeağaç’ta Denize Ulaştı. Dimetoka / Lala Şahin.
- G. Evronos – Lala Şahin Filibe – Eski Zağra 1363
I. Haçlı
- Papa V. Urban, Macar – Sırp, Eflak (Romanya) Bosna 60 bin Birleşik Haçlılar Sırp Sındığı’nda / Hacı İlbey 10 kişi ile perişan etti. Layoş canını zor kurtardı.
- Gazi Evranos Serez fethi
- 1366 Gelibolu / 1367 Doğu Roma’ya bırakıldı / ve Tekrar alındı.
- 1367 Kara Ali Beyoğlu Timurtaş, Yanbolu, Kızılağaç Lala Şahin / Samakov ve İhtiman
- 1371 İnceğiz – Çatalca – Kilyos
- 1371 Çirmen zaferi / Sırp Sındığına / Bulgar Kralı İvan Şişman Marya çok yakında Sırp Kralının iki kardeşi ve kral Vukaşin uşağı tarafından öldürüldü.
(II.) Haçlı
MAKEDONYA
- Drama, İskece, Kavala, zihne, Karaferye feth Türkler Arnavutluk sınırına dayandılar.
- Sırp despotu Kazar baş eğdi.
- 1373 – 1374 Kuzey Makedonya’ya ilerlediler.
- 1375 Niş kalesi feth edildi.
BULGARİSTAN
- Tarihçilerin rivayetine göre İnce Balaban maiyetinde uzunca SÜNDÜK / Kendisi Balabanla itilafa düşmüş, Bulgar kale komutanın güvenini kazanır SÜNDÜK Bulgar Komutan Avlanırken elleri ayaklarını bağlar – 1380 – 1382 veya 1385.
ARNAVUTLUK
- Ragüza (Dubrovnik) Cumhuriyeti 1365 ticaret ve himaye anlaşmasıyla Adriyatik denizine 1380’de 500 duka altını haraç
- 1382’de Timürtaş Paşa Vardar Nehrini geçip Manastırı feth etti. Kuzeyde Pirlepe ve İştip
- 1382’de Yanya Despotu Thomas’ın yardım talebi üzerine Arnavutluk’a girdi.
- 1383 Asıl Askeri hareket Avlonya Arnavut Prensi Venedik himayesine girmişti.
- 1385’de Vezir-i azam Çandarlı Halil Hayrettin Ohri’yi feth etti.
Topia ve Başla ailelerin sultana çekişmeleri. Şarl Topia yardım talebi Devul nehri sol tarafında SAVRA mevki de meydan savaşında II. BALŞA öldü. Türk kuvvetleri Kroya ve İşkodra’yı feth etti.
1386’de Birinci Murad şehirleri iade etti.
Anadolu da Karaman seferi
Timurtaş Paşa 20 bin kişiyle BOSNA’ya yürürü.
- Osmanlı himayesindeki Bosna Kralıl Tvartko ile Sırp Kral Lazar Toplica çayı vadisinde PLOŞNİK Boğazında Türk kuv. Pusu 15 bin şehit
III. Haçlı
- Sırp Prensleri, Bosnalılar, Bulgar Kralı İvan Şişman Arnavut, Ulah, Hırvat Prensleri 100 bin kişi 1389 15/6 278 60 bin Beyazit ve Yakup Ş. Beyazir – 20 bin Boşnak çil yavrusu Yakup Lazar’ın damadı Vuk Brakoviç 12 askeriyle kaçtı. Bosna Kralı Tvartka Savaş meydanını terk etti. Şehit.
YILDIRIM 1359 – 1402
- 1390 İstanbul kuşatması Eflak (Ulahya), Boğdan (Moldovya) Erdel (Transilvanya) Tamışvar Macar İdaresi.
- 1391 Eflak Voyvodası Mirce (Mirce CEl Batran) Türk topraklarına tecavüz Firuz Bey – Mirceyi yakaladı.
- 1392’de Macar Kralı Sigismund Niğbolu’yu düşürdü.
- Mirce Silisteyi zapta kalkıştı.
- 1394’de Argeş’e çekilen Mirce Yenilince Erdel’e kaçtı.
- 1395 Macar Sigismund ile Mirçe Eflak’a girmiş Vlad tarafınıgeri.
- 1392 Selanik fethi
- 1396 Niğbolu
IV. Haçlı
Türkler: Macar, Fransız, Almanya, İngiltere, İspanya, (Kastilya – Aragon), Eflak (Romanya), Lehistan, Çek, Norveç, İskoçya, İtalya, PAPALIK, Rodos ve Töton Şövalyeleri kısaca bütün Avrupa 25 Eylül 1396 Haçlıların dörtte üçü imha
- 1397 İst. Üçüncü defa 1400 İst. Dördüncü defa kuşatması
- Vezir-i Azam Çandarlı Rumeliye geçti. Yenişehit (LARİSSA), Tırhala, Farsala – Attika Yarımadasında salona, FAkis, Dovis, Lokris Dükalıkları zaptetti.
- Gazi Evronos ve Yakup Beyler Venediklilerden Modon ve Koron’u aldı.
- Yıldırım Atina seferinde ATİNA DUKALIĞINI ele geçirdi.
- İstanbul’da kurulan Türk Mahallesine GÖYNÜK ve Taraklı’dan göçmen iskan edildi.
ÇELEBİ MEHMET
(1402 – 1413 / 1413 – 1421)
- 1417 Osmanlı elçisine Venedik’te tören Evronoszade İshak Bey Bosna’ya girdi 1409.
- 1410’da Macar Kral Sigismund Alman İmp. Ünvanı DOBOJ’da ağır yenilgi 20 bin ölü verdi.
- 1416 Ç. Mehmet Bosna
- 1417’de Birleşik Macar – Eflak Turnu – Yerköy aldıç Mirce ÜÇBİN duka altın ödemek oğlu rehin.
- 1420’de Mirce’nin oğlu Mihail isyana kalkınca yerine kardeşi Aleksandra voyvoda yapıldı.
Şeyh Bedrettin isyanı / Musa Çelebi’nin Kazaskeri ona göre üç Semavi Din arasında hiçbir fark yoktu.
Anadolu Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubat’ın torunu olduğunu iddia
Barklüce Mustafa: Aydın – Karaburun (5000 kişi)
Torlak Kemal: Manisa (Yahudi dönmesi)
İznik’ten kaçıp İsfendiyar’a sığındı Sinop’tan Rumeliye geçti.
Timurtaş Paşa yenildi / Vezir Beyazit Paşa, Amasya Sancakbey Murad asileri imha etti.
II. Murat 1421 – 1451
- 1422 6. İst. Kuşatması
- Anadolu Birliği
- D. Romalı SELANİK Valisi / Venediklilere sattı
Yanya’da Despot
1428’de Sırbistan’ın fethi
1432’de Erdel Transilvanya)
1438’de Macar Erdel’e sefer
- 1423’de Akıncılar Arnavutluğa girmiş
- 1430 Kastriyota’nın kışkırttığı isyan 1436’ya kadar San Kastrıyota 4 oğlu rehin
- 1442 – 1443 Rumeli’de talihsiz gelişmeler / KARAMAN İbrahim
- 1440 SEGEDİN BARIŞI
- Mezid Beyi aldatan Macarlar 3 kişiyi yok ettiler.
ALPGAZİ’DE ARANAN 9 ŞART
“Her Millet, Milli kültürü yaşatmak maksadıyla kahramanlarının öykülerini” gelecek nesillere aktarmak için destanlar oluşturmuştur.
Alp; eskiden büyük yiğit, bahadır, kahraman, pehlivan karşılığı olarak kullanılan bir tabirdir.
Hüseyin Kâzım Bey, Türk lügati’nde “alb”ın diğer Türk lehçelerindeki karşılığını şöyle gösteriyor:
1- Uygur – Alb, alp, yiğit, kahraman, yüksek.
2- Çağatay – Alp, uluğ, ululuk.
3- Garp – Alp, ulu.
4- Kazan – Alpagut, alpavut
5- Çuvaş – Obut, efendi, sahip, malik, olip / büyük, ulu, zengin, bay.
6- Koybal – Alp cesur, yiğit, şeci, oluk-ulu, büyük
7- Yakut – Ulu ulukat – ulu büyük
Alb, alp/Garp, mahcur kahraman, yiğit, kahraman, şeci, cesur. Eskiden isim ve unvan olarak kullanılmıştır: Gündüz Alp, Alp Arslan, Alp Tekin.[22]
Alp, öz Türkçedir, Yiğit’ten daha yüksektir. Şair Âşık Paşa da meşhur Garbiname’sinde Alplik kıymetinden bahsetmektedir.
“Türk tarihinin ilk destan kahramanı Alp Er Tunga isimli büyük bir Türk ve Turan hükümdarıdır. Alp Er Tunga, M.Ö. VII. Asırdaki Türk – İran savaşlarında ün kazanmıştır.” Bu Alp Er Tunga’ya Türkler Saka, Doğu Avrupalılar Skit diyorlardı.[23]
İran ordularını defalarca mağlup eden şu Saka (Skit) adlı Türk devletine altın devri yaşatan bu hükümdarı İranlılar hile ile öldürmüşlerdir.
6.1.5. destanlarımızda
Altaylı Kaçlar’ın Soyun Alp destanında, ,
“Akarsuların ilk defa akmaya başladığı, Akkavakların ilk defa bittiği çağda, Akdeniz’in kıyısındaki dağın yamacında Alp Soyun çadırını kurmuştu.”[24]
Manas destanında Manas’ın doğumu: “Alp doğuşlu, Yakup Hanın oğluydu. Ykup oğlu genç Manas, Alp ve Yavuz Manas, on yaşına gelince yay kullanan er Manas.”
Orhun Abideleri’nde “Kültigin” anıtının doğu cephesinde: “Öyle bir zamanda pişman olup Kül Tigin’i az er ile eriştirip gönderdik. Büyük savaş yapmış. Alp saçlı, ak atına binip hücum etmiş. Türgiş avam halkını orada öldürmüş…”
6.11.6. Alp-Gazi
Türklerin İslâmiyeti kabul etmesiyle yapılan savaşlarda ölenlere “şehit”, kalanlara “gazi” denildi. O çağda Alplere “alpgazi” denilmeye başlandı.[25]
Ulup Türkistan’da atalarının uygulamış oldukları Oğuz Töresi, Büyük Selçuklular, diğer Türk devletleri ve Osmanlılarda da uygulanmıştır.
Alp’e Lazım Olan Dokuz Şart
Âşık Paşa (1272-1332) Türk Alp’in özelliklerini ve Alp’e lazım olan dokuz şartı Garibname isimli eserinden takip edelim:
1. Şart:
Alp-eren oldur ki anın yüreği
Ola cümle leşgerin ol direği,[26]
Yüreği muhkem kişi oldı dilir,
Yağıya heybet bıraktı hem-çü şîr,[27]
Pes yürekdür alplığın ilk âleti,
Anun ile olur alplık haleti,[28]
Yüreklilik manevi açıdan güçlülüktür. Âşık Paşa önce Alp’in sağlam bir yüreğe sahip olmasını ister. Türkler’de yürek, korkusuzluğun, umutlu olmanın ve olumlu duyguların merkezi olarak kabul edilir. Yüreklilik, iç dünyadaki güçlerin cesaret ve umutla seferber edilmesidir. Zorluklarla baş edebilmek yürekliliğin göstergesidir.
2. Şart
Bazunda kuvveti olmaz-ısa
Alp olımaz tende güçi arz-ı sa[29]
Alp-eren’de kuvvet olmak yaraşur,
Zira çok çok kuvvetlülerle uruşur.[30]
İkinci olarak Alp’ın bedenen güçlü ve kuvvetli olması vurgulanır. Hem vücudunda hem de pazularındaki kuvvet kendinden güçlü olanlarla mücadelesinde ona üstünlük sağlar. Bütün rakiplerinden güçlü bir alp, zaferi kazanabilir.
3. Şart
Alplere gayrat-durur Üçüncü hâl,
Gayreti olmaz-ısa Alp’lık muhâl,[31]
Hamiyet olmaz gayreti yok kişide,
Görnidur kim ol kişi ne, iş ide.[32]
Alp’lığın bir aleti hamiyet-durur
Hamiyyetün aslı nedür gayret-durur[33]
Alp’ın üçüncü özelliği gayrettir. Gayret olmazsa alp’lık muhâldir. İyilik bile gayret iledir. Alp’ın iyilik etme gayreti, onun üstünlüğüne işarettir. Gayret, bilerek isteyerek çaba göstermektir.
4. Şart
Alp’l
Fransa Gezilerim
DİSNEYLAND GEZİSİ : Disneyland bulunduğumuz yere yaklaşık 100 km uzaklıkta sabahleyin arabamızla saat 10-°°da yola çıkıp 11.30 da varıyoruz. Disneyland dünyanın ikinci büyük park ve eğlence merkezi. Birincisi Amerika’da 2.si burada imiş. Arabamızı park ediyoruz park alanı yaklaşık 2500-3000 araba alacak şekilde park alanı mevcut arabamızı park ediyoruz. Yürüyen merdivenden yaklaşık 1 km den fazla yürüyerek geliyoruz. Buraya giriş ücreti kişi başı 33 Euro kişi başı. Ödeyerek güvenlikten geçerek Disneyland’a geliyoruz.
Her tarafı çok güzel çeşitli çiçekler, süs bitkileri bazı süs bitkilerine desen verilmiş, tahtadan araba, sandal maketi, değişik maketler, eğlence binaları değişik figürlerle süslenmiş. Taştan mağazalar, çeşitli dekorlar verilmiş taşların arasından sular akıyor, binalarda çeşitli desenler, verilmiş giriş ücretin verdiğiniz için içerideki bütün bineceğiniz eğlence araçları ücretsiz. Ancak herhangi bir şeye binmek için eğlence çeşidine göre 45 dakikadan 1,5 saate kadar kuyrukta bekliyorsunuz.
Eğlence aracına gitmek için yolun kenarları demir halka ve değişik şekillerde çevrili insanların kalabalığını sığdırmak için aynı yerde 5-6 kıvrım yapılmış o şekilde insanlar sıraya girip binilecek yere kadar bu şekilde gidiliyor. Bizde girdik bir sıraya yürüyerek devam ettik epey bir zamandan sonra kapalı bir alana girdik taslardan yapılmış tünel ve bu tünel içerisinde yaklaşık yavaş yavaş yürüyorsunuz bir beş dakika kadar yürüdük. Tüneli inceliyorum tünelin içinde yer yer tahta kalaslar iplerle birbirine bağlanmış süs şeklinde, içeride gece lambaları yanıyor. Nihayet tünel sona eriyor; bineceğimiz aracın yanına geliyoruz, araç üstü açık yan yana bir sıraya dört kişi biniyor en az 15-20 sıra var. Bize ayrılan kısma biniyoruz. Araç su içerisinde ve raylar üzerinde gidiyor geçtiğimiz yerlerden kenarlarda maket adamlar, kimi şarkı söylüyor, kimi dans ediyor; maket evler, herkes bir şeyler yapıyor, bir evde camdaki kız pencereyi kapatıyor, kimi şarkı söylüyor kimi kılıçla duruyor, çok değişik figürler çok ilginç geldi.
Kız kardeşim ikinci olarak neye binelim, trene biner misiniz diye sordu ama biraz korkulu olduğunu söyledi. Bizde binebileceğimizi söyledik. Recep binmiyor daha önce binmiş başı dönüyormuş. Nihayet tekrar sıraya girip yaklaşık 1,5 saat kadar ayrılan yoldan yürüdükten sonra demir tünele giriyoruz. Demir tünelin içerisinde epey yürüdükten sonra bu trene space mountain deniyor tünelin içerisinde iki yerde tv kameralarından bilgi veriliyor ve nasıl binmemiz gerektiğini belirten levhalar var. Nihayet trene oturup önümüzdeki demiri indiriyoruz ve hızla ilerleyip %70 lik meyilde duruyoruz. Daha sonra hızla ilerliyor ve tepeye çıkıyor karanlık bir tünelde gidiyoruz bağırtılar çağırtılar, Allah’ım tren yüksek noktalara çıkıp hızla iniyor Allah’ım (cc) diyorum ne zaman duracakta rahatlayacağız diye eşim bağırıyor nasıl bilseniz bende korktum dedim. Allah korusun kalpten falan gidecek diye ama bende sesimi çıkarmıyorum o bir kaç dakika bana çok uzun geldi. Sanki öldüm de dirildim. Tren durunca oh dedim aman bu neymiş insan zevk falan almıyor fakat insanin adrenali çok yükseliyor.
Buradan ayrılıp diğer bir araca binmek istiyoruz. Sıraya giriyor, bunun adı da star commanz yani uzay gemisi imiş. Yine kapalı alana kadar gidiyor. Kapalı alan içerisinde yürüyüp araca biniyor ve bize gösterilen yere oturuyoruz. Her koltukta her kişiye ait bir tane elektrikli ateş etme aleti içeride ilerliyoruz, uzay gemisi gibi içerde, uzay gemisinde olması gerekenler maket Şeklinde elektrikten yapılmış sağa sola ateş ediyorsunuz.
Daha sonra küçük tren sırasına girip biniyoruz, açık bir alanda gidiyor, tepelere çıkıp iniyor geçtiği yerlere maketten çeşitli manzaralar mevcut, bayağı zevkli, sonra su içerisinde gezen sandala binip araçlara binme isini sonlandırıyoruz.
Dışarıda yürüyen hayvanat bahçesi, sonra mikiler, dans eden sevgililer, gelinler gösteri yaparak açık alanda geçiyorlar. Burada 50 ye yakın eğlence yeri varmış. Biz saat 11.30 da geldik saat 20.15 oldu çok yorulduk. Burada gördüğüm her şeyi takdir edersiniz ki hepsini anlatabilmem zor. Biz ancak bu kadar zamanda dört araca binip çevreyi de tam gezemeden geriye dönüyoruz. Oruçlu olduğumuz için hazırlığımızda yok, aracımıza binip yolda su, elma ve üzüm suyu ile iftarımızı yapıyoruz. Eve geldiğimizde saat 10.15 di yani Türkiye saati ile 11.15 ve Disneyland gezimizi bu şekilde sonlandırmış oluyoruz.
Dolmuşa binmeyelim
Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
Taptuk Emre’nin Yunus’a söylediklerini bilir misiniz sevgili okur…
Hmmm bilirsiniz ya da bilmezsiniz hiç sorun değil…
Bir de benden okuyun bakayım nasıl da hoşunuza gidecek…
Yunus Emre ve mürşidi bakın ne konuşmuşlar…
Ben yeni öğrendim…
Çok da hoşuma gitti…
Hemen sizinle paylaşayım istedim…
“Siyaset kini, kin düşmanlığı doğurur…
Bizim işimiz sevgi ve kardeşliği yaymak…
Savaşçının öğretisi adam öldürmek…
Bizim işimiz bilim ve sanat…
Sen sen ol, savaşçının ayağı altında, siyasetçinin gözü önünde dolaşma…
Sen, sen olarak kalmaya bak…
İşte bu siyasetçiler var ya bu siyasetçiler…
Alın birini vurun ötekine ne yazık ki…
Başımıza gelenler hep onların yüzünden hatta yüzsüzlüğünden sevgili okur…
Bakın bunu nasıl yapıyorlar…
Öncelikle bizleri binlerce parçaya bölüyorlar…
Sen türbanlısın… Senin başın açık…
Hadi ayrılın bakayım…
Sen Türksün…
Sen Kürtsün…
Hadi ayrılın bakayım…
Sen Alevisin…
Sen Sünnisin…
Hadi ayrılın bakayım…
Sen Atatürkçüsün…
Sen değilsin…
Hadi ayrılın bakayım…
Sen doğulusun…
Sen batılısın…
Hadi ayrılın bakayım…
Sen solcusun…
Sen sağcısın…
Hadi ayrılın bakayım…
Bir çırpıda aklıma gelenler bunlar sevgili okur…
Sakın ola ki dolmuşa binmeyelim…
O-cu- bu-cu- şu-cu diye birbirimize kin gütmeyelim…
Aman ha dikkatli olalım…
Aklımızı başımıza alalım…
Her şeyden önce insanız biz insan… insan… in-san…
Düşünebilen akıl sahibi varlıklarız…
Her ne kadar kimimiz var olan aklı yeterince kullanmayı beceremese de kendi aramızda onlara da insan diyoruz unutmayın…
Bizi farklılıklarımızın yanı sıra benzerliklerimiz de bir araya getirdi…
Yaşadıklarımızdan ders çıkaralım…
Geçmişte de birilerinin yanlış siyaseti bizi birbirimize düşürmedi mi?
Kim çekti acısını kim… kim… kim…
Bir zahmet hatırlayalım lütfen…
Yeterince akbaba var zaten memleketimizin başına üşüşen, bir de biz birbirimize düşersek kolay lokma olur, bir çırpıda yutuluveririz…
Bu da bize yakışmaz sevgili okur… Bize yakışmaz… Yakışmaz…
Şimdi hem birlik ve beraberlik zamanıdır, hem de sizinle benim için ayrılık vaktidir sevgili okur…
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin…
En çok beni özleyin…
En çok beni özleyin…
Hatta bir tek beni özleyin…
Özleyinnnnn…
Sevgili Öğrenciler
2011 – 2012 eğitim öğretim yılının
Ülkemize ve tüm insanlığa başarı barış ve huzur getirmesi temennisiyle
Hepinize hoş geldiniz diyor
Sevgilerimi sunuyorum
Değerli öğrenciler:
Sizi sevdik,
Seviyoruz,
Seveceğiz.
Size rağmen sizi seviyoruz
Zaman zaman bizi üzmenize rağmen sizi seviyoruz,
Zaman zaman size kızıp ara sıra kırmamızda bu sevginin neticesidir.
Kıymetli öğrenciler;
Sevgi nedir?
Bunu doğru bilmek gerekir
Güneş artı su eşittir sevgidir.
Bunun ayarını iyi yapmak lazım
Aksi takdirde çiçekleri ya kurutur yâda çürütürsünüz.
Bu denge iyi ayarlandığı zaman
Siz sevgi çiçeklerinin büyüyüp gelişmesi daha sağlıklı olacak
Yarınları doğru algılayıp geleceği şekillendirmeniz daha isabetli olacaktır
Değerli öğrenciler;
20. asrın parolası muasır medeniyet seviyesini yakalamaktı
Bu asrın parolası ise;
Muasır medeniyet seviyesinin önüne geçmek olmalıdır
Gelişmenin, ilerlemenin muasır medeniyet seviyesinin ilerisine geçmenin birinci şartı eğitimdir. Eğitilmiş insanlar, eğitilmiş toplumlar diğerlerine göre her zaman lokomotif durumundadır.
Eğitim o kadar önemlidir ki: Peygamber(SAV)’e gelen ilk vahiy okumakla yani eğitimle, bilgiyle ilgilidir.
Eğitim nedir?
Bunu da doğru bilmek gerekir.
Sevgi ve bilgi eşittir eğitimdir.
Bilgi sevgiyle verilmelidir.
İdeal eğitim budur.
Başarının sırrı da burada gizlidir.
Evet ilk gelen vahiy,
“Yaradan Rabbinin adıyla oku” Alak suresi 1. ayet.
Cehaletin kesinlikle hoş görülür ve Müslümana yakışır tarafı yoktur.
Bundan sonra gelen vahiy ise temizlikle ilgilidir.
İslam dini bizlerin: Dini ve dünyevi ilimleri bilen içiyle dışıyla tertemiz pırıl pırıl aydın Müslümanlar olmamızı istiyor.
Eğitimin ne kadar önemli olduğunu peygamber (SAV) Efendimiz şu uygulamaları ile bizlere göstermiştir:
Medine’ye hicretten sonra “Ashab-ı suffa” isminde ilk yatılı okulu açmış, orada fakir ve muhtaç kişilerin eğitimi gerçekleştirilmiştir.
Yine Bedir savaşından sonra alınan esirlerden her birinin on Müslüman’a okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakması inancımızın eğitime verdiği önemi göstermektedir.
Bu uygulamaları örnek alan ecdadımız edebiyatta, sanatta, felsefe ve teknolojide Dünya’nın lideri durumunda olmuştur.
Bugün hala isimleri saygı ile anılan bilginler yetiştirilmiştir.
Farabiler, İbn-i Sinalar, Biruniler, Molla Hüsrevler ve daha yüzlercesi…
Sevgili öğrenciler;
“İlim Çin’de de olsa alınız”
Kültürünün mirasçılarıyız.
Bu kültürü bu gün en iyi şekilde algılamalıyız.
Bu algının gereği olmalıdır ki,
Gazi Mustafa Kemal Atatürk,
Bir sözünde “İlim en hakiki Mürşittir” diyerek dağılan dikkatleri bu yöne çekmek istemiştir.
Artık ilim Çin, Hindistan ve Japonya gibi uzaklarda değil
Evinizde, okulunuzda ve hatta cebinizdedir.
Yeter ki siz teknolojiyi doğru ve faydalı işlerde kullanınız
Bugün hem ekonomik, hem de teknolojik yönden ideal bir seviyeye ulaşamayışımız eğitime gereken önemi vermememizden kaynaklanmaktadır.
Eğitimde dini eğitimle, dünyevi eğitimi birbirinden ayırmak doğru olmaz.
Bilgi çağında fatihayı okuyamamak,
İslam’ın şartlarından, abdestin ve guslün farzlarından haberdar olmamak Müslüman’a yakışmaz.
Müslümanlar dinini bilmezlerse türbelere çaput bağlamayı, mum dikmeyi ibadet sayarlar.
Bazı uyanık ve de kötü niyetli insanların tuzağına düşmekten kurtulamazlar.
Din ve bilim bir insanın iki ayağı, bir kuşun iki kanadı gibidir.
Bizler her ikisine de gerekli ilgiyi göstermek suretiyle muasır medeniyet seviyesin ilerisine geçebiliriz
Değerli gençler sizden istediğimiz kendinizi yarınlara en iyi şekilde hazırlamanızdır.
Çünkü yarınlar sizlerle aydınlanacaktır.
Bizler size güveniyoruz sizleri çok seviyoruz.
Eğitimciler olarak bizler de bu konuda üzerimize düşen her türlü fedakârlığa hazırız.
Ülkemizin ekonomik ve teknolojik açıdan dünya lideri olması.
İnsanlığa yeniden huzur barış, adalet yani medeniyet götürmesi sizler sayesinde olacaktır.
Bu duygu ve düşüncelerle hepinize başarı dolu yarınlar diliyorum.
Sizlere güveniyor ve sizleri seviyorum.
Unutmayınız ki yüz tane mazeret bir tane başarının yerini tutmaz.
Sevgi çiçekleri
Hoşça kalın
Allaha emanet olun.
Anayasa Orta Oyunu
Vefat gibi birçok haberi fırsat bilip telefon mesajıyla durumu kurtarmaya çalışanlar dikkat çeker hale geldi. Değerli fikir adamı ve yazar rahmetli Necdet Sevinç‘in vefatını ve mevlidini bildiren mesajlar aldık. Bu ilgiden aslında memnun da olduk. Ancak “aziz ülküdaşımız” diye mesaj çekenlerden bazıları bugün hangi çizgide ve hangi limanlara yanaşmış durumdalar? Bazılarımız maalesef tanınmaz hale geldi. Herkesin ne olduğu zor günlerde belli oluyor. Rahmetli Sevinç’in eserlerini gençlere tavsiye edelim ve okutturalım.
Birçok konuda olduğu gibi meselâ Anayasanın temel giriş maddelerinin değiştirilerek, Türk kimliği çıkarılarak ülkenin demokratikleşebileceğini iddia eden alçakça beyanlar karşısında bazıları sessiz kalmıştır.
Milli kimliksiz bir anayasa, Türksüz bir Anadolu taleplerine ve terör örgütüyle mücadele yerine onu muhatap alıp müzakere edenlere karşı seslerini çıkarmayan bazıları şimdi eski ülkücülüğe sığınmaktadır. Oysa bu işin eskisi ve yenisi olmaz.
Ülkücülük bir fikir hareketidir ve dünya görüşüdür. Dönem ve mevsime göre düşen veya kalkan bir ideoloji değildir. İnsanlık var oldukça milliyetçi ve ülkücü bakış sürecektir.
Bugün ortaya çıkan sonuç, bu büyük davayı savunanların dün de, bugün de haklı olduğudur. Bu çizgi Türkiye’nin ve Türk Dünyasının varlık gerekçesidir. Bugünkü ortam bizi daha çok çalışmaya ve aynı heyecan ve şevkle davamıza sahip çıkmaya sevk etmelidir.
Yapılacak bir şey varsa elbirliği ile yapılmalıdır. Bu ortamda hizipçilik, şahsi menfaat ve şahsi hırslara esir olmak, iktidar güdümündeki örtülü toplantılarda boy göstermek bir çeşit işbirlikçiliktir.
Anayasa değişikliğine Türkiye’nin kilidini açacak bir anahtar gibi bakılmaktadır. Cumhuriyet tarihimizde görülmemiş demokratikleşme örtülü bir ihanetle karşı karşıyayız. Bize dışarıdan uygun bulunan ve Türk’ten intikam almaya dönük bir elbise giydirilmek istenmektedir. Bazılarına göre, bunun adı da “Yeni Türkiye”dir. Aslında bu elbise Türk tarihinin bütününe karşıdır. Türkiye, Türkiye olmaktan çıkarılmakta ve tanınmaz hale getirilmektedir. Bunun aracı olarak da dıştan kumandalı bir anayasa orta oyunu oynanmaktadır.
İhanet kokan bu süreçte, ülkenin ihtiyaçları değil; küresel güce ve Büyük Ortadoğu Projesi‘ne göre bir dönüştürme programı uygulanmaktadır. Bu bakımdan, konu sadece hukuk tekniği ve anayasa maddelerinin değişikliği olarak ele alınamaz. Konuya bütüncü ve geniş açıdan bakmalıyız.
Bir ülkede milli mutabakatlar sağlanamamışsa, rejim kültürel değerleriyle tam anlamıyla oturmamış ve anlaşılamamışsa, sürekli tepki anayasacılığı gündeme gelir. Birbirini tamamlaması gereken ama ülkemizde birbirine rakip gibi görülen kurumlar arasında rövanş alma öne çıkar. Tayin edilmişler- seçilmişler, asker- sivil kutuplaşması doğar.
Bir ara Başbakanlıkta malûm komisyonca hazırlanan adeta Türkiye’yi tasfiye anlamı taşıyan taslak anayasa yüz kızartıcıdır. Dahası içeride vesayetten kurtulmak isteyenler, dış vesayeti devre dışı bırakamamışlar ve metni Atlantik ötesine göndermeyi uygun bulmuşlardı.
İktidarla birlikte çalışan malûm çevrelerin amacı Anayasanın 10. maddesindeki eşitlik prensibini zedelemek, marjinal bazı grupları küresel rüzgarların ve post-modern anlayışın da etkisiyle öne çıkarmak, imtiyazlı kılmak ve egemenliği paylaştırmaktır.
Etnik taassupla ve milletsiz, toplumsuz ve devletsiz fert anlayışıyla demokratik bir anayasa yapılamaz. Etnik ırkçılığa yol açan bir anlayış demokratik olamaz. Etnisite ile tabiiyet ve milliyet birbirine rakip değildir. Batıda ve Avrupa’da bunun örnekleri yoktur. Milletleşme de bazılarının zannettiği gibi biyolojik bir tasnif ve ayırım değildir.
Yeni düzenlemelerde,
- Ø Devletin şekli ve niteliklerinin yanında adının da belirtilmesi gerekir.
- Ø Değiştirilemez temel maddelere yeni bazı ilaveler yapılmalıdır.
- Ø Hukuk devleti ve demokrasiyle çelişen apar topar çıkarılan yeni bazı yasalar değiştirilmelidir.
- Ø Halen tutuklu olup da milletvekili seçilmiş olanların TBMM’nde yer almalarının önü açılmalıdır.
- Ø Yasalarda yer alması gereken konular Anayasadan çıkarılmalıdır.
- Ø Kuvvetler ayrılığı prensibi ısrarla korunmalıdır.
- Ø Hukuk devletinin parti devletine dönüştürülmesi demokrasi dışıdır.
- Ø Parlamenter sistem korunmalı, şahıs ve grup diktasına yol açacak başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinden uzak durulmalıdır.

