24.4 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1152

İzmit’ten Nahcivan’a (13 Nisan 2011)

13 Nisan 2011 Çarşamba günü 4 kişilik bir ekiple Nahcivan’a hareket edildi.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Av. Zeki Hacıibrahimoğlu, Nevzat Gökalp ve Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ahsen Okyar 13 Nisan 2011 Çarşamba günü Anadolu Jet ile saat: 10:50’de İstanbul Atatürk Havalimanından hareket etti. Hedef NAHCİVAN…

Sıkıntısız bir yolculuk sonrası Nahcıvan Havalimanında THY Nahcivan Müdürü Gökhan Hacıibrahimoğlu ve ekibi tarafından karşılandık. VİP Salonunda ikram ve işlemlerimizden sonra  hazırlanan taksilere binerek şehir merkezine hareket ettik. Yoğun bir program bizi bekliyor..

Önce Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hocamızın kalacağı Duzdağ Otel’e Asistanı ile birlikte girişi yapıldı. Zeki Hacıibrahimoğlu ile ben THY Müdürü Gökhan Beyin evine eşyalarımızı bıraktık. THY Müdürü Gökhan Bey Av. Zeki Hacıibrahimoğlu’nun oğlu…

Duz Mağarası, Nahcivan Şehitliği, Türk Danışma Birliği ziyareti ile birinci günü tamamladık.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Sabiha Gökçen Havalimanı VİP Salonunda

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Sabiha Gökçen Havalimanı VİP Salonunda

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu Sabiha Gökçen Havalimanında uçağın kalkışını bekliyor

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu Sabiha Gökçen Havalimanında uçağın kalkışını bekliyor

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Anadolu Jet’te

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Anadolu Jet’te

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu uçakta

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu uçakta

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu ve Ahsen Okyar hedef Nahcivan

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu ve Ahsen Okyar hedef Nahcivan

Gökyüzünden Nahcivan’ın görünüşü

Gökyüzünden Nahcivan’ın görünüşü

Uçağımız Nahcıvan Havalimanına inmek üzere

Uçağımız Nahcıvan Havalimanına inmek üzere

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu Nahcivan Havalimanı VİP Salonunda

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu Nahcivan Havalimanı VİP Salonunda

Nevzat Gökalp, Nahcivan Havalimanı VİP Yetkilisi, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Av. Zeki Hacıibrahimoğlu ve Ahsen Okyar

Nevzat Gökalp, Nahcivan Havalimanı VİP Yetkilisi, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Av. Zeki Hacıibrahimoğlu ve Ahsen Okyar

Ahsen Okyar Duzdağ Fizikterapi Merkezi önünde

Ahsen Okyar Duzdağ Fizikterapi Merkezi önünde

Duzdağı Mağarası girişi

Duzdağı Mağarası girişi

Duzdağı Mağarası

Duzdağı Mağarası

Duzdağı Mağarası

Duzdağı Mağarası

Duzdağı Mağarası

Duzdağı Mağarası

Nevzat Gökalp, Av. Zeki Hacıibrahimoğlu, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve Ahsen Okyar Duzdağı Mağarasında

Nevzat Gökalp, Av. Zeki Hacıibrahimoğlu, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve Ahsen Okyar Duzdağı Mağarasında

Duzdağı Mağarası

Duzdağı Mağarası

Nahcıvan Şehitliği

Nahcıvan Şehitliği

Nahcıvan Şehitliği

Nahcıvan Şehitliği

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve THY Müdürü Gökhan Hacıibrahimoğlu Nahcıvan Şehitliği

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve THY Müdürü Gökhan Hacıibrahimoğlu Nahcıvan Şehitliği

Nahcıvan Şehitliği Şehitler listesi

Nahcıvan Şehitliği Şehitler listesi

Ahsen Okyar, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Av. Zeki Hacıibrahimoğlu ve THY Müdürü Gökhan Hacıibrahimoğlu

Ahsen Okyar, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Av. Zeki Hacıibrahimoğlu ve THY Müdürü Gökhan Hacıibrahimoğlu

Türk Şehitliği

Türk Şehitliği

Türk Şehitliği ve kitabesi

Türk Şehitliği ve kitabesi

Gökhan – Zeki Hacıibrahimoğlu, Ahsen Okyar ve Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Türk Şehitliği önünde

Gökhan – Zeki Hacıibrahimoğlu, Ahsen Okyar ve Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Türk Şehitliği önünde

Şehitlik Kitabesi

Şehitlik Kitabesi

Nahcivan 5. Kolordu Komutan Danışmanı Kurmay Albay Mustafa Güneş ziyareti.. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ziyaret defterini imzalarken

Nahcivan 5. Kolordu Komutan Danışmanı Kurmay Albay Mustafa Güneş ziyareti.. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ziyaret defterini imzalarken

Kurmay Albay Mustafa Güneş, Av. Zeki Hacıibrahimoğlu Askeri İşbirliği Merkezinde

Kurmay Albay Mustafa Güneş, Av. Zeki Hacıibrahimoğlu Askeri İşbirliği Merkezinde

Ahsen Okyar ziyaret Türk Askeri İşbirliği Merkezinde

Ahsen Okyar ziyaret Türk Askeri İşbirliği Merkezinde

Ahsen Okyar, Türk Danışma Birliği Komutan Yardımcısı Yarbay Bilal Öztürk (Kandıralıların eniştesi -Safalı- İzmit Yahya Kaptan’da evi var)

Ahsen Okyar, Türk Danışma Birliği Komutan Yardımcısı Yarbay Bilal Öztürk (Kandıralıların eniştesi -Safalı- İzmit Yahya Kaptan’da evi var)

Ahsen Okyar, ziyaret anısına K. Albay Mustafa Güneş’e hediyesini takdim ederken

Ahsen Okyar, ziyaret anısına K. Albay Mustafa Güneş’e hediyesini takdim ederken

“Anayasal Vatandaşlık” Üzerine

0

Fırtınaların şiddetli olduğu bir zamanda, dar deliklerin dahi kapatılması gerekirken, yeni kapılar açmak; hiçbir şekilde akıl karı değilken, üstelik büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak; boğulmaya sebep olacakken;

Bilhassa Batı’lı devletlerin hemen hepsinin; oradan üfleyerek, burada oynattığı, bir kısım gafil gençlerimizin bindikleri dalı keser mahiyetteki şuursuz hareketlerinin yurdu kasıp kavurduğu bir hengamda, Türkiye Cumhuriyeti Devlet kalesinde, yeni gedikler açıp, duvarlarından tahripçilerin girmesine vesile olacak delikler açmak, bu devlete hıyanetken; ne yazık ki, son yıllarda, ağızlarda, yerli yersiz, temel devlet mefhumlarını sarsıcı ve tahrip edici mahiyette slogan-vari sözler, ortalıkta dolaşır oldu!

Bir ara “Cumhuriyet” mefhumuna dil uzatanlar; şimdilerde “Anayasal Vatandaşlık” denen muğlak bir sözü telaffuz eder oldular.

Halbuki, her türlü Muhtariyet / Özerklik’e kapı açacak olan adım, sadece o unsuru değil, bütün unsurları ademe / yokluğa götürür. Çünkü gemide açılan gedik; ne kadar küçük olursa olsun, neticede gemiyi batırır.

Asıl olan, bir işin önünü değil, arkasını / sonunu görebilmektir. Zaten basiret de budur.

Bütün bu yanlış ve tehlikeli bakış açıları, Türkiye’yi bir mozaikler ülkesi sanmış olmalarından kaynaklanmaktadır.

Önceki bir yazımda ( “Doğu Gerçeği”, Muhsin Bozkurt, 10 Eylül 1993, Ortadoğu.) belirttiğim gibi Türkiye’de yaşayanlar, mozaik / karışım değil, terkiptir.

Yani: “Anadolu, istendiğinde kendisini meydana getiren parçalara ayrılabilecek bir Mozaik değil, artık ayrışması mümkün olmayan bir Terkip’tir.

Zira on asırlık birlik ve beraberlik Anadolu insanını, menşei / kaynağı farklı olanları karışıp kaynaştırmış, yepyeni bir hamule / yapı vücuda getirmiştir.

“Nasıl ki, harç; tuğlaları birbirine perçinleyerek duvarın oluşmasında baş rolü oynar, bir bütün haline getirirse; İslam harcı da, Anadolu insanlarına harç vazifesi yaparak İSLAM TERKİBİ’ni ortaya koymuştur.” (a. g. m.)

Türkiye’de bir avuç Hristiyan ve Yahudi hariç; menşei ne olursa olsun, herkes Müslüman’dır. Binaenaleyh “Din, Dil bir ise Millet birdir.” Hatta: “Din bir ise Millet yine birdir.”

Madem ki, Türkiye’de Din birdir. Öyleyse Millet de birdir. Zira dinimiz bir. Devletimiz bir. Dinimizin de sembolü olan bayrağımızdaki hilal bir.

Kabemiz bir. Peygamberimiz bir.  Tüm bunlar; Uhud dağı hükmünde olup; bizleri bir ve bütün yapan ortak yönlerimizdir.            

Bunların dışında ve kendi hususi dairesinde elbette kendi aleminde olması tabii olan cüz’i farklılıklar, çakıl taşı hükmünde olup, ayrılık ve gayrılığı gerektirmeyen şeylerdir. Uhud dağı hükmünde olan manevi değerlerimiz çakıl taşlarıyla değiştirilemez.

Çünkü biz maddemizle değil, manamızla bir ve bütünüz. Birlik için doğuştan ziyade oluş söz sahibidir. Doğuş bedenimiz ise, oluş da ruhumuzdur.

Beden ise ruhun emrindedir. Ruh çıkınca beden dağıldığı gibi, -Allah etmesin- Milletimizin manası yani ruhu mesabesindeki oluşumuz rahnedar olursa, şirazeden çıkar darmadağınık oluruz.

Çünkü iki kardeş kavga ederken bir çocuk her ikisini de dövebilir. Unutmayalım ki, iç kaosun mutlak galibi, harici düşmanlarımız olur ancak.

Şu da bir hakikat ki, bu devleti TÜRKLER kurmuş; liyakati de, devlet kademelerine gelişte asıl ve esas tutmuşlardır.

Eğer bu devlete  -Allah etmesin-  halel gelirse, sadece Müslüman milletler değil, Müslüman olmayan milletler de büyük bir dayanağından mahrum kalır.

İşte misali: Bosna Türkiye diyor, Azerbaycan ve diğer Türk devletleri ve Makedonya Türkiye diyor. Filistin v.s. Türkiye diyor. Bosnalı ancak Ay-Yıldızlı bayrağın gölgesinde huzur buluyor.

Hatta  -her şeye rağmen-  Kuzey Irak bile Türkiye’den giden yardımlarla ayakta durabiliyor. Amerika’da Türk Günü’ne Boşnaklar, Makedonyalılar ve Arnavutlar da maal-iftihar katılıyorlar.

Somali’de vazife yapan Türk askerine Somalililerin bakışı ve Türk   

Askerini asla yabancı görmeyişleri ve Türk askerinin de onlarla bir kardeş tavrıyla münasebet kurması ne kadar düşündürücüdür.

Unutmayalım ki, bu toprakları vatan yapan maya Türklerdir. Çünkü:

“Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

Türkler, Türkiye’nin harcıdır. Duvar taşlarını birbirine rapteden / bağlayan ve baş başa verdiren harçtır.

Yoksa Türkiye’de yaşayan unsurların; ipi kopan ve dolayısiyle imamesinden ayrı düşen tespih taneleri gibi dört bir yana dağılıp kaybolmaları ve ayak altına düşerek ezilmeleri işten bile değildir.

Nitekim, bir apartmanda, belki otuz hane vardır. Ama onların varlığı, apartman sahibinin sahipliğine ve tasarruf haklarına gölge düşürmez. Çünkü apartmanı yapan, yaptıran ve yerleşime hazırlayan odur. Apartman hakkında söz onundur, onunla noktalanır.

Bir trende kırk vagon vardır. Ama çekici birdir. Lokomotifi tektir. Lokomotif bir tarafa vagonlar diğer yana. Hiçbir vagon lokomotifin yerini alamadığı gibi, lokomotif olmaya da talip olamaz. Çünkü hem keyfiyet hem de mahiyeti buna manidir.

Bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olamayacağı gibi, bir devlet, bir millet de başsız olamaz. Fakat baş birdir. Aksi takdirde herkesin baş olduğu bir yerde işler durur, aksar ve karışır. Çünkü yüzlerce eri bir komutan çekip çevirebilir. Fakat aynı erler birçok komutanın    -aynı anda-  emrine verildiği takdirde, orada karışıklık çıkar, hiçbir iş görülemez.

Ne nizam kalır ne intizam. Zira bir gemide iki kaptan, bir uçakta iki pilot, bir otobüste iki şoför olmaz.

Trafik kazalarının oluşu, her aracın şoförünün ayrı olmasındandır. Eğer vasıtaları bir merkezden idare mümkün olsaydı, kazalar vuku’ bulmazdı.

Sayısız gezegenin gökte, salimen seyahatleri ve birbirlerine çarpmadan birbirlerinin yolunu kesmeden hareketleri, bunun en açık örneğidir. Çünkü sahip, malik ve mutasarrıfları birdir.

Güneş Sistemi’nde bir çok seyyare var: Ama Güneşleri bir. Bedende birçok uzuv var. Fakat ruhları bir. Türkiye’de birçok unsur var.

Lakin ağabey konumundaki asıl kitle Türklerdir.

Her unsura kanat gerici fonksiyonları; onlar asırlarca  -hem de dost ve düşmanın ittifakıyla-  liyakatle deruhte etmişler ve bu yüzden gıpta edilmişler fakat asla haset edilmemişlerdir.

Türk Devleti’nin tarihi vecibelerini yerine getirmesinde ne değişmiştir ki, bugün bu Millet’e karşı yersiz tahammülsüzlük belirtileri kendini gösterir olmuştur. Şüphesiz geniş kitle böyle yanlış ve vahim bir düşünceden uzaktır.

Hakikaten bunun böyle olduğu Türkiye’nin yine bir iltica-gah olmasıyla sabittir. Nitekim başı daralan ve sıkışan her unsurdan Müslüman kardeşlerimiz; soluğu Türkiye’de almaktadır.

Türkiye’deki Boşnaklar, Bulgar Türkleri ve İranlılar bunun en son ve müşahhas / somut örnekleridir.

Bir hikaye kitabında bir çok hikaye vardır. Fakat kitabın kapağında onlardan ancak birinin ismi yer alır ve kitap, o adla anılır ve bilinir. Bu rast gele bir yer alış değil; keyfiyetin gerektirdiği bir sonuçtur.

Bir an için bütün hikayeleri şuurlu kabul etsek, her hikaye; kitabın ismi olmayı temenni eder fakat irade edemez. Kitaba isim olmak için hem temenni hem de irade şarttır. Kendisini isim olarak seçtirecek irade ise, hikayenin keyfiyeti / içeriği olup; bu da tabii olarak seçilmeyi netice verir.

Velhasıl bu tespit; yazarın değil, o hikayenin kendisini  -ister istemez-  yazara kabul ettirmesinin bir sonucudur.

İşte TÜRKLER de bu topraklara kendilerini on asırdır tescil ettirmişler, dünya-aleme kendilerini tasdik ettirmişlerdir.

Bu netice, samimi bir Nizam-ı Alem temennisinin çelik bir iradeyle tarihe kendisini kabul ettirmesinden ve bu ulvi gayenin İlahi  te’yidinden başka bir şey değildir.

Türkiye’de “TÜRKÇE” müşterek Ana Dil’dir. Hatta Kuzey Irak’ta en çok Türkçe kasetlerin satılması ve çalınması ve Türkçe konuşulması ne kadar manidardır.

Radyonun, televizyonun girmediği yer kalmayan Türkiye’de, bu bir realitedir.

 Böyle kaynaşılmış, tabii bir durumu göz ardı ederek, ayrılığa duçar edecek sun’i zorlamalara kapı aralamak; Anadolu’nun bütün insanlarına yapılan ve yapılacak olan ve onları felaketin eşiğine getirecek olan en büyük bir kötülük ve fenalıktır.

Amerika’da aslen İngiliz, Fransız, İrlanda’lı v.b. bir vatandaş nasıl ki, göğsünü gere gere “Ben Amerikalıyım.” diyebiliyorsa, Türkiye’de de menşei ne olursa olsun bir kimsenin kendisini Türk vatandaşı olarak bilmesi ve görmesinden daha tabii bir şey yoktur.

Aksi takdirde bu vatan, bu devlet sahipsiz, bu millet isimsiz kalır. Bunun:               

“Vatanım ruy-i zemin, milletim nev-i beşer!” demekten ne farkı olur?

Bu millet TÜRK  MİLLETİ, bu vatan TÜRK VATANI ve bu devlet TÜRK DEVLETİ’dir.

Bundan kompleks duymamalı, rahatsız olmamalıdır.

Çünkü  “Türk”  demek; “Müslüman” demektir. Bu gerçek şu muhkem-i kaziyyeyi de doğrular mahiyettedir.

“Milliyetimiz İslamiyet, aklımız Kur’an’dır.” Hem zaten on asırdır bu millet; İslamiyet’in müdafii olmuş, İslam sembolü Hilal’i bayrağı bilmiş, onun uğrunda şehadeti, en büyük gaye edinmiş, bu yolda gaziliği canına minnet bilmiş. Ayet ve Hadis’e masadak olmuştur.

Nitekim Avrupalılar, Müslüman olan bir Batılı’ya “Türk oldu!” demeleri, bunun açık bir göstergesidir.

Kaldı ki, her milletin müslim ve gayri müslimi vardır. Fakat  -ferdi istisnalar hariç- nerede bir Türk varsa Müslüman’dır.

Zaten Müslüman değilse, Türk de değildir. Öyleyse “TÜRK” kelimesine karşı kompleks duymak yersiz ve yakışıksız bir durum olup, tarihi de layıkı veçhile bilemeyiş demektir.

Kaldı ki, Ümitvarız! Çünkü istikbalde en gür seda İslam’ın sedası olacaktır. Ve bu gür ses

-İnşallah- Türkiye üzerinden afaka yayılacak, diğer İslam ülkelerini de teshir edip, etrafında toplayacak, TÜRKİYE yine eski şevket, haşmet ve heybetini alacak, şanlı ecdadı gibi Ay-Yıldız’lı Sancağı ile yine İslam’ın bayraktarı olacak.

Böyle ulvi bir sabahın doğuşu yakınken, o Sancağın altında, birlik-beraberlik gerekirken, ondan ayrı düşmek, hem dünyevi sukuta, hem de uhrevi mes’uliyeti mucip olacağı, her türlü şüpheden uzaktır.

Öyleyse, ey bu vatan gençleri! Frenklerin zehirli bal hükmünde, akıbeti hüsran olan maceralarından uzak durunuz. Onların, sizleri peşine düşürdüğü her macera; Güneşi üflemeye kalkmaktan farksızdır.

Çünkü Güneş, üflemekle sönmez. Her macera, Hakikat gündüzünde, gözü kapamaya benzer. Gözünü kapayan kendisine gece yapar. Yoksa gündüz gece olmaz.

Çünkü, bu DEVLET, bu MİLLET, bu VATAN; gündüz ortasında parlayan Güneş gibidir. Güneş üflemekle sönmeyeceği gibi; Güneşe karşı gözünü kapayan da, gündüzü kendisine gece yapmış olur. Fakat gündüz, gece olmaz. Zira:

 “BİR  ŞEM’A  Kİ,  MEVLA  YAKA; ÜFLEMEKLE  SÖNMEZ.”

 Bu millet ASİL, bu vatan KUTSAL, bu devlet EBED-MÜDDETtir.

 Büyük bir devlet adamımızın dediği gibi:

 “TÜRKİYE’NİN  GÜCÜNÜ  KİMSE  ÖLÇMEYE  KALKMASIN!”  

Çünkü: Bu vatan, bu milletin kılıç hakkıdır.

Yazıma son verirken: “Dokunmayın bu Arslan’a!” diyor, herkesi kendine gelmeye davet ediyorum.

Türk Dünyasını Aydınlatanlar: Kaşgarlı Mahmud ve Divanü Lügati’t-Türk

 
Tam adı Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed’dir. 1008 yılında Kaşgar şehrinde dünyaya geldi. 1105 yılında, 97 yaşında vefât etti. Türk-İslâm kültürüne ait eserlerinin ilklerinden ve en önemlilerinden biri olan Dîvanü Lügati’t-Türk isimli eserin yazarıdır.

Kaşgarlı Mahmud eserini 1072 yılında Bağdat’ta iken yazmaya başladı. 12 Şubat 1074’te tamamladı. Son iki yıl içerisinde de dört defa, baştan sona kadar gözden geçirerek 1076’da son şeklini verdi. 1077 yılında Abbasî Halifesi Muktedî bi-Emrillâh’ın oğlu Ebü’l-Kasım Abdullah’a teslim etti.
Bağdat’ta bulunduğu yıllarda, sohbetleri ile de hizmetlerini sürdürdü. O, çağın âlimleri olan İbn-i Fadlan, Tahir Merzevî ve Beyhâki gibi isimler arasında önemli bir makama sahipti.
Mensubu bulunduğu Türk Milleti’nin sosyal, içtimâî ve kültür hayatını İslâm Âlemi’ne tanıttı. İslâmiyet’i kabul eden ilk Türk ülkesi Karahanlılar Devleti’nin vatandaşı olması sebebiyle kendisine çok önem veriliyordu. Karahanlı Devleti’nde resmî dil Türkçe idi. Eserini Türkçe yazdı ve ülkesini Arap dünyasında kültür elçisi olarak temsil etti. 
Kaşgarlı Mahmud’u, ilk Türk Milliyetçilerinden biri olarak kabul etmek, hatâlı bir değerlendirme olmaz.  O, Kutadgu Bilig isimli eserin yazarı Yusuf Has Hacib ile birlikte, Türk dil birliğinin temelini attı. O temel, asırları aşıp günümüze ulaştı. Batı ucunu Adriyatik Denizi’ne kadar uzatabileceğimiz İpek Yolu boyunca ve çevresinde seyâhat eden bir Türk, tercümana ihtiyaç hissetmeden meramını ana dili ile anlatabilir. Bu olgu, Kaşgarlı Mahmud ile Yusuf Has Hacib’in, büyük Türk Milleti’ne armağanıdır.
Kaşgarlı Mahmud’un, Kitabu Cevahir’n-Nahv fi Lügati’t-Türkî – Türk Dili’nin Nahiv Cevherleri isimli bir eseri daha olduğu biliniyor.  Nerede nasıl kaybolduğu bilinmeyen bu eser, günümüze ulaşamamıştır.  Kaşgarlı Mahmud’un aziz naaşı, adına yaptırılan Mahmudiye Medresesi’ndedir.
DİVANÜ LÜGATİ’T-TÜRK
Kahramanlar sadece eli kılıç sallayanlar değildir. Eli kalem tutanlar, ilimleriyle, bilgileriyle toplumlara ışık olanlar da birer kahramandır. Hiç şüphesiz kılıçlarıyla, süngüleriyle savaşanlara vatan ve millet sevgisini aşılayanlar, kalem üstadlarıdır.
Milletler ve onların ortaya koydukları kültürler yalnızca silâh gücüyle ayakta duramaz veya varlıklarını sürdüremezler. Mutlaka bir halkın şekillendirdiği millî kültür sağlam temellere dayanmalıdır. Dolayısıyla bir toplumun hayat devresinin uzun olabilmesi, millî benliğini koruyan kültürünün de çok köklü bulunmasına bağlıdır.
Dil, din, edebiyat, mimarî, müzik, resim, hukuk vs. hepsi kültürün bir unsurudur. Bunları meydana getirenler elbette halkın kendisi olmakla birlikte, onun içindeki sanatkârlar ve ilim adamlarıdır. Türk kültürüne yön veren, mazimizin abide şahsiyetlerinden birisi de, Kaşgarlı Mahmud’dur. Onun hakkında bugüne kadar çok şey söylendi ve yazıldı. Şüphesiz ki bundan sonra da söylenecek ve yazılacak. Biz de, burada sizlere Türk milletinin yakından tanıdığı Kaşgarlı Mahmud’u ve onun muhteşem eserini belki de bir kez daha anlatmaya çalışacağız.
Divanü Lûgat-it-Türk diye adlanan, bu harika Türklük bilimi sözlüğünü kaleme alan Türk’ün ismi de Kaşgarlı Mahmud olarak bilinmektedir. O, bugünkü Issık Göl yakınlarındaki tarihî Barsgan şehrindendir. 11. asrın ikinci yarısında, Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla yazılan bu Türkçe sözlük kitabından Kaşgarlı Mahmud’un yüzde yüz Türk olduğunu öğrenmekteyiz. Bunu söylemekteki maksadımız, zaman zaman Kaşgarlı Mahmud’un Arapça ve Farsçayı mükemmel bilmesinden dolayı, ona başka kimlikler de uydurulması yüzündendir. Hatta, yine Divanü Lû-gat-it-Türk’e göre, sadece Türk olmakla kalmıyor, kendisini Karahanlı sülâlesine de bağlıyor ki, bu da onun kimliği hususunda önemli bir ip-ucudur. Çocukluğundan itibaren ciddî bir medrese eğitimi alan Kaşgarlı Mahmud, arapça ve farsça gibi yabancı dillerin dışında, pek çok Türk şivesini de konuşabiliyordu.
Divanü Lûgat-it-Türk’e bazan bir gramer kitabı da deniyor. Biz buna da karşıyız. Bu eser yalnızca bir gramer kitabından çok farklı özelliklere sahiptir. Onun için kitabı tek bir kategoriye sokmak da yanlıştır. Elbette bu özelliği de inkâr edilemez; ancak Divanü Lûgat-it-Türk’te Türk milletinin büyüklüğünü, kahramanlığını, ilmini, sanatını, devlet teşkilâtını, ekonomik hayatını ve daha pek çok konuları da görebiliyoruz.
Kaşgarlı Mahmud aynı zamanda büyük bir Türk milliyetçisidir. O, Türklüğe âşık bir bilgedir. Bunun en güzel delili de, İslam camiası içerisinde Peygamberin ırkı olması hasebiyle, Araplara karşı duyulan sevgi ve saygıyla beraber, Arap milliyetçiliğinin karşısında Türkçülüğün savunuculuğunu yapmasıdır. Şöyle ki, Divanü Lûgat-it-Türk’te rastladığımız Hz. Muhammed’e ait pek çok hadis Türk milletinin üstünlüğünü ve seçilmiş bir ırk olduğunu ortaya koymaya yöneliktir.
Kaşgarlı Mahmud gibi büyük bir Türk milliyetçisi tarafından yazılan Divanü Lûgat-it-Türk, yine değerli ilim adamlarımızdan Ali Emirî Efendi sayesinde ortaya çıkmış, Talat Paşa’nın himmetiyle ve İstanbul’da Kilisli Rıfat’ın üstün gayretiyle de basıldıktan sonra, Besim Atalay şu anki mevcut baskısını hazırlamıştır.
Kaşgarlı Mahmud çok ince bir düşünce ile bütün Türk boylarının yerlerini ilk Türk coğrafya haritası diyebileceğimiz haritasında da belirtiyor. Ayrıca bu kabilelerin sosyal hayatlarına dair bilgilerin yanı-sıra şiir ve musiki gibi özelliklerini de konu etmesi bakımından çok değerlidir. Türk kültür tarihçilerinin asla vazgeçemediği ana kaynakların başında Divanü Lûgat-it-Türk gelmektedir. İyi ki böyle bir eser vücuda getirilmiş. Yoksa şimdi bir sürü kültür meselesini hâlâ tartışıyor olacaktık. Bize büyük bir kolaylık sağladığı için Kaşgarlı Mahmud’a minnettarız.

TÜRK DÜNYASINDAN BİR DERGİ:

SÛRÂ

1905 yılında, Birinci Rus İhtilâli’nin getirdiği hürriyet havası içinde, Rusya Müslümanlarının kültür merkezlerinden sayılan Orenburg’un zengin Kazan Türklerinden Ramioğulları (Remiyevler) Ailesi tarafından masrafları karşılanan ve 13 Aralık 1907’de çıkış izni alınan derginin adını Rızâeddin Fahreddin koymuş ve başyazarlığını yapmıştır. İlk sayısı 10 Ocak 1908’de çıkmış, 1917 yılının sonuna kadar on beş günlük aralıklarla 239 sayı yayımlanmıştır. İdil-Ural Müslümanlarının en iyi matbaalarından olan Vakit Matbaası’nda basılan dergi, 1917 Ekim Devrimi’nden önce en uzun ömürlü ve baskı kalitesi en yüksek yayın organı kabul edilmektedir. Rızâeddin Fahreddin, derginin ilk sayısına yazdığı ‘Meslek ve Maksat’ başlıklı yazıda amaçlarının Rusya Müslümanlarına hizmet etmek olduğunu belirtmiş, milletin ilim ve irfanını geliştirmek maksadıyla bir meşveret meclisi kuracaklarını, isteyenlerin bu mecliste konuşabileceğini, okuyucularını memnun etmek için gayret göstereceklerini dile getirmiş ve dergi kapanıncaya kadar bu hedeflerine sadık kalmıştır. Sayfa düzeni ve teknik işleriyle şair Derdmend (Zakir Remiev) ilgilenmiştir. Şûrâ, Osmanlı Türkçesi ile karışık Kazan Türklerinin edebî dilinde çıktığından Osmanlı Türkleri tarafından da okunabiliyordu.

İlk sayısından itibaren dergide ‘Meşhur Adamlar ve Büyük Hadiseler’, ‘Makaleler’, ‘Terbiye ve Tâlim’, ‘Keşfiyyât ve İhtiraât’, ‘Takriz ve Tenkitler’, ‘Siyasî Durum’, ‘Sorular ve Cevaplar’, ‘Hikâye’, ‘Şiir’, ‘İbretli Sözler ve Darbımeseller’, ‘İlânlar’ gibi başlıklar yer almıştır. Rızâeddin Fahreddin’in kaleme aldığı 700’e yakın makalede Türk halklarının tarihi, Kazan Türklerinin sosyal, kültürel ve siyasî hayatları, meşhur doğulu ve batılı düşünürlerin hayat hikâyeleri üzerinde durulmuştur.

Yayımlanan çok sayıda makale edebiyat, içtimaiyat, tarih, eğitim, dil, felsefe, fen, matbuat, sanat ve iktisat gibi konulardadır. Ayrıca şiir, kitap tanıtımı ve okuyucu mektuplarına da yer verilmiştir. Fikir olarak Cedîdciliğin savunulduğu yayınların başında gelen dergi sayfalarını başta öğretmenler, imamlar ve öğrenciler olmak üzere zengin iş adamları, kadılar, âlim, tüccar, molla ve askerlere kadar her zümreye açmıştır. Dergide toplam 880 makale yazarının yer aldığı tespit edilmiştir. Bunlar arasında Fâtih Kerimî, Burhan Şeref, Abdurrahman Fahreddin, Alimcan İdrîsî, Mûsâ Cârullah, Hâdi Atlas, Mehmed Hanefî, Abdurrahman Sâdi, Abdurrahman Mustafa, Zâkir Remiyev, Zeki Velidi Togan, Cemâleddin Velidi, Vakıf Celâl gibi isimler bulunmaktadır. Kadın yazarları ise M. Akçurina ve Z. Saide idi. Ayrıca 150’nin üzerindeki makaleyle Azeri, Kazak, Özbek ve Uygur yazarları dergiye katkıda bulunmuştur.

Derginin 15. sayısından itibaren kırk satırdan az, altmış satırdan fazla olmamak üzere hangi konuda olursa olsun hiçbir yabansı söz karıştırılmadan halis Türkçe ile yazılmak şartıyla bir makale yarışması düzenlenmiş, gönderilen makalelerden yapılan bir seçki ‘Şûrâ’nın Til (dil) Yarışı’ adıyla, 1910 yılında Orenburg’da kitap halinde neşredilmiştir. Bu yarışmayla ana dilinin korunması ve Arapça, Farsça dâhil dilin yabancı kelimelerden kurtarılması amaçlanmıştı. Rızâeddin Fahreddin mezar taşlarının bile sade bir Türkçe ile yazılmasını istiyordu. Dergi sayfalarına akseden tartışmalardan biri ‘Tatar mı, Türk mü?’ konusudur. Kendilerine Türk denilmesine taraftar olan Rızâeddin Fahreddin bu düşüncesinden dolayı ağır eleştirilere uğramıştır. Şûrâ’da yayımlanan bazı yazılar daha sonra kitap olarak da basılmıştır.

Dergiye gönderildiği halde neşredilemeyen şiirler 1910 yılında ‘Basılmayan Şiir Mecmuası’ adıyla yayımlanmış, devrinde büyük yankı uyandıran Musa Cârullah’ın ‘Raahmet-i İlahiyye Bürhanları’ ve ‘İnsanların Akide-i İlâhiyyelerine Bir Nazar’ adlı dizi yazılan 1911’de kitap haline getirilmiştir.

İstanbul, Kahire, Beyrut, Medine, Paris, Viyana, Petersburg, Moskova gibi şehirlerden gönderilen mektuplar derginin çok geniş bir coğrafyada okunduğunu göstermektedir. Dergide ayrıca Rusça, Türkçe, Arapça, Farsça ve batı dillerinde yayımlanan gazete ve dergilerden yapılan alıntılara yer verilmiştir. Şûrâ 1917 yılına kadar neşredilen Kazan Türkleri süreli yayınlarınca olumlu değerlendirilmiş, Rusya Bilimler Akademisi’nin çıkardığı Mir İslâma dergisi ondan uzun iktibaslar yapmış, Türk Yurdu dergiden övücü ifadelerle söz etmiştir. Sovyet döneminde ise bütün süreli yayınlar gibi; ‘milliyetçi, burjuvazi taraftarı, panislâmist, pantürkist’ gibi ithamlara mâruz kalmıştır.

1917 Ekim İhtilâli’nin getirdiği özgürlükler sebebiyle işçi haklarının artması ve grevler neticesinde sıkıntıya düşen Vakit Matbaası 26 Ocak 1918’de Orenburg Müslüman Savaş Komitesi tarafından kapatılınca derginin yayımı da sona ermiştir.

TÜRK DİLİ ÜZERİNDE OYUNLAR

NURULLAH AYDIN

Yabancı dil belâsı ciddi tehdittir. Türklüğe düşman olanlar, iki konuyla uğraşıyor: Dil ve din.

Türkçe, yavaş yavaş okullarımızdan, yazılı ve görüntülü basınımızdan, kültür ve sanatımızdan, eğlencemizden, sokağımızdan ve hatta mutfağımızdan kovulmaktadır.

Her devirde bir belâ ile baş etmek durumunda kalan ve tarihi dört bin beş yüz yıl öncesine dayanan dilimiz, yeryüzünde bugüne kadar Göktürk, Uygur, Arap, Kiril ve Latin alfabeleri ile yazıda hayat buldu.

Türkçe, Ural-Altay dil ailesinin Altay grubundandır. Bu grupta Moğolca yer alır. Her yere ulamaya çalıştığımız -tay eki Moğolca’dan gelmedir ve çok kullandığımız kurultay, sayıştay, çalıştay gibi kelimeler böyle türetilmiştir.

Türkçe, sondan eklemeli bir dildir ve ön ek yoktur. Sonuna yapım ve çekim ekleri getirilen kök değişmez ve her Türkçe kelimenin kök ve eki birbirinden kolayca ayrılabilir.
İsim kök ve gövdelerine gelen yapım ekleri, fiil kök ve gövdelerine getirilemez.
Dilimizin kendine has, ses uyumu kuralları vardır.

Türk Dil Kurumu’nun son yayınladığı Türkçe Sözlük’te 104.481 söz varlığı yer alıyor. Üç yüz milyon insanın konuştuğu Türkçe, böylesine zengin. Zaman içinde halkın çok sayıda başka dilden aldığı kelime var. Bunları kendi hançeremize, vurgu ve uyuma göre Türkçeleştirmişiz. Alınan bu emanet kelimelerin çok daha fazlasını da Fransızca ve Almanca başta olmak üzere otuza yakın dile vermişiz. Almanca ve Fransızcada wilajet (vilayet), yaourt (yoğurt), cossack (kazak), caravanserai (kervansaray) ve kajak (kayak) gibi pek çok Türkçe kelime yer alıyor…

Ancak bu ülkenin sözde aydınları, Türkçe ile çağdaş ilim yapılamayacağını söyleyebiliyor. Yine onlara göre Türkçe, ileri seviyede bir kültür dili olamaz.

Ana sınıflarımıza bilim dili diye İngilizceyi, İslam dili diye Arapçayı soktular. Üniversitelerimize zaten yabancı dille öğretim yerleşti. Şimdi çocuklarımız matematiği, fiziği, psikolojiyi ve hatta lojistiği İngilizce öğreniyor. Hasılı başka dilde konuşup başka dilde düşünen nesiller yolda. Türkçenin yeni belâsı yabancı dil salgını…

Dil, lehçe, şive ve ağızdan haberi bile olmayan, sözcüğün asıl mı, asil üye mi olduğunu kestiremeyen, iki nokta (:) ile noktalı virgülü (;) nerede kullanacağını bilemeyen, bilmem kimin yazılarını yakışıklı (!) bulan, haberleri moderatör namıyla sunan, televizyona ‘tivi’ diyen, dolmuş, buzdolabı, durak, bilgisayar gibi halkın bulduğu Türkçesi dururken ‘kompitür’ demeyi üstünlük sanan, Mr. Marjinal olmakla övünen entel aydınların Türkçeyi vatanından kovma harekâtı başarıya ulaşmak üzeredir!

Şimdi soruyoruz:
Türkiye, resmî dili olan bağımsız bir devlet ise bütün okullarında öğretim dilinin sadece Türkçe olması gerekmez mi?

Türkiye’den başka hangi devletin öğretim dili, yabancı bir dil?

Yabancı dile ihtiyaç duyana, başka yöntemlerle öğretmek varken, neden yabancı dille öğretimde ısrar ediliyor? Yabancı dil, amaç değil araçtır. Bir insan, dünyayı en iyi kendi dilinde algılayabilir.

Türkiye, emperyalizmin sömürgelere dayattığı bu yabancı dil istilasından kurtarılmalıdır. Yoksa gidişat hayra alâmet değildir. Neticede; ‘Sanatçı, klip çekimi için start aldı’, ‘Yaşam boyu onur ödülü’, ‘herılt yani’, ‘okey, üç gibi kafede buluşuruz’ ve ‘medya kritik’ gibi garip yaratıklar peydahlanıverir!

İşte size bir inşaat şirketinin reklamı: ‘Doğa üstü bir yaşam!’ Ne yani orası hayaletler âlemi veya öteki dünya mı?

Spor programından bir cümle: ‘Süper Lig’te heyecan tüm hızıyla devam ediyor!’ (Heyecan’ın süratlisini de hiç duymamıştık!)

Türkçe’nin başı İngilizce ve Arapça ile dertte dostlar, dertte!..

Günün Sözü: Dili bozulan bir toplumun çözülmesi kaçınılmazdır.

BİR FIKRA:
Temel Anadolu Lisesi sınavına hazırlanmakta olan oğlu Dursun’a sormuş:
– Söyle pakayum Tursun, su kaç terecede kaynayi?
Dursun biraz düşündükten sonra cevap vermiş:
– Toksan terecede.
Bunun üzerine Temel oğluna yeni bir şey öğretme hazzıyla düzeltmiş cevabı:
– Pilemedun, toksan terecede tik açı kaynayi.

TÜRK SOYU:

Tarihte Türk ırkı hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Çin, Latin ve Grek kaynaklarında Türkler daha çok Moğol tipinde tasvir edilmişlerdir. Bunun sebebi ise Türklerin tarih boyunca en çok temasının Moğollarla olmasıdır. Moğol kitleleri yıllarca Türklerin idaresinde yaşamış, göçlere, savaşlara Türklerle beraber katılmışlardır. Bunun sonucunda bu kaynaklar Türk ile Moğol tipini birbirine karıştırmıştır.

Son yarım asır içinde yapılan ilmî çalışmalar ve araştırmalar sonucu Türklerin beyaz ırka mensup bulundukları, yeryüzünde mevcut üç büyük ırk grubundan ‘Europid’ adı verilen grubun ‘Turanid’ tipine mensup bulundukları anlaşılmıştır. Kafa yapıları Brakisfal (yuvarlak kafalı)dır. Türklerin kendilerini başta ‘Mongolid’ Moğollar olmak üzere diğer topluluklardan ayıran antropolik çizgilere sahip oldukları tespit edilmiştir. Türklerin hâkim vasfı beyaz renk, düz burun, değirmi çene, hafif dalgalı saç, orta gürlükte sakal ve bıyıktır.

Turan tipine örnek olan Türkistan, Maveraünehir ve diğer Yakın Doğu Türkleri beyaz tenli, koyu parlak gözlü, değirmi yüzlü, endamlı, sağlam yapılı erkek ve kadınları ile Ortaçağ kaynaklarında güzelliğin timsali olarak gösterilmiş hatta İran edebiyatında ‘Türk’ kelimesi ‘Güzel İnsan’ manasında kullanılmıştır. Tevrat’ta nakledilen bir rivayette ise Türk soyunun Ham ve Sam’dan değil, Yafes’den türemiş olarak beyaz ırktan geldiği gösterilmiştir.

BAHTİYAR VAHAPZADE’DEN İKİ ŞİİR:

ALLAH

İdrakte yol açmış geceden gündüze Allah.
Güldürmesen öz gönlünü, gülmez yüze Allah.
Dünyaya şafaklar gibi Tanrım sepelenmiş,
Kalbin gözü yanmazsa, görünmez göze Allah.

Allah! Biliriz cisim değil, ya nedir Allah?
En yüksek olan hakta, hakikattedir Allah.
Dondunsa Tekâmül ve güzellikler önünde,
Derket, bu taaccübde , bu hayrettedir Allah.

Bildik, biliriz, gizlidir insandaki kudret,
Herkes onu fehmetmese , acizdir o, elbet.
İnsanın ezel borcudur insanlığa hürmet,
İnsanlığa hürmette, liyakattedir Allah.

ANA DİLİ

Dil açanda ilk defa ‘ana’ söylerik biz
‘Ana dili’ adlanır bizim ilk dersliyimiz
İlk mahnımız laylanı anamız öz südüyle
İçirir ruhumuza bu dilde gile-gile.

Bu dil – bizim ruhumuz, eşgimiz, canımızdır,
Bu dil – birbirimizle ehdi-peymanımızdır.
Bu dil – tanıtmış bize bu dünyada her şeyi
Bu dil – ecdadımızın bize goyup getdiyi
En gıymetli mirasdır, onu gözlerimiz tek
Goruyub, nesillere biz de hediyye verek.

 

Kimliksiz Şair

Kimdir adil? Kimdir erdemli? Kimdir hakikatle yaşayan ve de şair hangi vadide söyleşir kiminle?

Her yaşantının mutlak bir farklılaşmaya; bu farklılaşma içerisinde değişime, bu değişimin neticesinde de hakikat bünyesinde yol alması icap eder. Bu yol kat ediş bir kimliğimizi ortaya koymamızı gerektirir. Allah (cc) Şuara suresi 224 ila 227. Ayet-i Kerimeler arası şöyle buyurmaktadır: ” Şairler ise; gerçekten onlara da azgın-sapıklar uyar./ Görmedin mi onlar her bir vadide vehmedip durmaktadırlar./ Ve gerçekten onlar, yapmayacakları şeyleri söylemektedirler./ Ancak iman edenler, Salih amelde bulunanlar ve Allah’ı çokça zikredenler ile zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar ( ve ya öçlerini alanlar) başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp-devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.”

Hangi sözden başlamalı, nereye taşımalı cümleleri, kiminle hasbihal etmeli, bu inciler yakışır mı her ağza, desem öldürürler demesem öldüm…  Ya Hayy Ya Hakk Ya Hâkim-i Mutlak!

“Hiç” ten başlamalı ki örtmeli nefsimizi… Acz’den dem vurmalı bilmeli küçüklüğümüzü/ ufaklığımızı, fakr’den sürmeli bu hissiyat ta eşref-i mahlûka, şefkatten nasiplenmeli herkes tatbiki için sünnet-i seniyyenin ve de tefekkür etmeli bir dünya vehmiyyetinden sıyrılmak için.

Sembol bir kavram ya da bir terim olan şair lafzı elbette farklı değerli isimlerle değiştirilebilir -ayet-i kerimenin sırrına sadık kalarak-  ve de aynı aktif Müslüman portresi her şekilde çizilebilir. Şair kullanımının olması calibi dikkattir.

Edebi seviyesi yüksek olan Arap toplumu yani söz üstadı olan o insanlar karşılarında öyle bir söz işittiler ki inadı kenara itemeyenler iman ettiler Allah’ın izni ile.

Şair bir döngünün içerisinde gerçeği söyleyebilme salahiyetine sahip ve şair karmaşanın ortasında siz ne kadar çoğunluk olarak batılı yapsanız da biz azınlık olarak kalmaya devam edecek ve de hakkı söylemekten asla vazgeçmeyecek şuura sahiptir. Şair tüketilmeye boyun eğmeden üstat N.fazıl’ın dediği gibi ak sütün içerisindeki ak kılı görebilme basiretine sahip ve şair geçmişten aldığı dersi/ feyzi geleceğe aktarabilecek halet-i ruhiye’ye sahiptir.  Şair kendisine azgınların ve sapıkların değil; kendisinin nefsini ve hevasını tanrılaştırmadan Kelime-i Tevhidin kalbe söylettirilmesi ve ruha işlettirilmesi vazifesini sahiplenen ve tereddüt etmeksizin bu yolda ilerleyen müstesna şahsiyettir.

Şair kaldı mı bilinmez ama şiirler yazılıyor! Bir gün tükeneceğini bilerek kelimelerin yazılıyor olması o gün de bu yazılanların yaşanacak olması umudunu taşıdığı içindir. O gün benim evladımın günü ya da en yakın dostumun evladının günüdür. Fark eden bir şey olmaz… 

Dünya hayat terkibi doğru olanıdır. Ukba hayat ise zıddıdır. Dünya hayat aşağılık hayat ukba hayat yüksek olan ulvi olan hayat. İşte tam burada vehmedenler dünya vadisindeki dolaşırlarken geleceğimiz olan evlatlarımıza ilişirlerse bunun yegâne sorumlusu gerçeği görüp de söylemeyen ve hep susan anne-babalar olacaktır. Müslüman güncelik hayatında anlamsız uğraşlarla uğraşamaz. Uğraş haline geldiğinde anlamsız şeyler koca devlet dahi yıkıla gele…

Anlamsızlık kişi için temel fiil haline geldiğinde yapmayacağı şeyi söylemek ardından kaçınılmaz hale gelmektedir. Şiirin durumu hakikati dile getirmektir. Hissiyatımız, nefsimiz, hevamız bizi ele geçirmiş ise ortada ne şiir olur ne de şair. O sadece kuru bir heves uğruna koca yıllarını heba eden serkeştir.  

Şair kimliği belki cüzdanlarda taşınmaz; fakat her insan bu duyarlılığı yaşamalıdır. Bu duyarlılık ahlaklı, erdemli ve de her daim Hakkın yanında olabilme hassasiyetidir. Vesselam…

 

Türk Dayanışma Konseyi ve Anayasa

Türkiye’nin dış politikada ekseninin ve rotasının bozulduğu görüşü yaygınlık kazanmaktadır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika politikamız incelendiğinde ABD, İngiltere ve Fransa’nın vesayeti altına girdiğimiz görülmektedir. Türkiye’nin bir İslam ülkesi olması görüldüğü kadarıyla bu ülkeler tarafından kullanılmaktadır. Kendi isteklerini ve yapmak istediklerini Türkiye vasıtasıyla gerçekleştirmektedirler. Bu kullanılmanın karşılığında Ortadoğu’da hareket alanımızın açılması güvenilirliğimizi kaybetme ve Akdeniz’de sıcak çatışmaya girme sonuçlarını da doğurabilir. İsrail ile girilen kavga şike kokmaktadır. Füze Kalkanı Projesini Malatya’ya yerleştireceksiniz; dolayısıyla İsrail’i koruyacaksınız; BOP’un gereği olarak ılımlı İslam’ın yani geleneklerine yabancılaştırılmış İslam’ın öne çıkmasına vasıta olacaksınız; diğer taraftan, İsrail ve ABD aleyhine  beyanat vereceksiniz. Bu çelişki değil midir?

Konu sadece dış politika ile ilgili değildir. Eğitim alanında değişik ülkelere götürülen Türk Okulu adlı, Türkçe’nin seçimlik ders olduğu okullarda da Türkiye’nin bir İslam ülkesi olması değişik ülkelerde yine kullanılmaktadır. Hem dış politikada, hem eğitim alanında bize taşeronluk görevi verilmiştir.

71 Sivil toplum kuruluşunu temsil eden Türk Dayanışma Konseyi ülkemizin geleceğini ilgilendiren temel konularda yine milli hassasiyeti ortaya koymaya devam etmektedir. 17-18 Eylül tarihlerinde konunun uzmanı 26 öğretim üyesi Ankara’da yapılan toplantıya iştirak etmişlerdir. Üç ayrı komisyonun oluşturulduğu toplantıda ilkeler ortaya konmuştur. 8-9 Ekim 2011 tarihlerinde yapılacak geniş bir toplantıyla ilkeler tartışılarak kamuoyuna açıklanacaktır.

Aslında yeni anayasa çalışmalarında sivil toplum kuruluşlarının ve halkın katkısından sık sık bahsedilmesi göstermeliktir. Halk oylamasında halkımız teknik bir konu olduğundan değiştirilecek maddelerle yeterince ilgilenememiş; tuttuğu siyasi partiye göre rey vermiştir. Araştırmalarda bu oran %70’in üstünde çıkmıştır.

Türkiye’yi tanınmaz hale getirecek bir anayasa dayatmasından çok; ülkenin egemenlik haklarını koruyucu, ona buna devretmeyecek, mensubiyet şuurunu geliştirecek, mevcut hak ve hürriyetleri bırakın genişletmeyi ortadan kaldırılmayacak, Türk’e karşı ırkçılık yapılmayacak, totaliter ve otoriter bir rejime geçişi hazırlamayacak bir temel anlayışa ihtiyaç vardır.

Anayasalar düzenlendiği ve değiştirildiği dönemin siyasi fikir akımlarının gereğinden fazla etkisinde kalmamalıdır. Çünkü bunlar dönemlik, mevsimlik değil kalıcı belgelerdir. Anayasaların değişme özelliklerine göre devlet de değişir. Aksi halde, bugün temel giriş maddeleri, 66.madde, 5.6.7.maddeler ve 42.madde ve diğer maddelerle neden uğraşılmaktadır? Anayasa düzenlemelerinde fert mi, devlet mi kısır döngüsü aşılmalıdır. Güvenlik ve hürriyetler arasında anlamlı denge korunmalıdır. Anayasanın 10.maddesindeki eşitlik prensibi zedelenmemelidir. Hak ve hürriyetler fertler içindir, gruplar için değil.  Değişiklikler asker-sivil dahil çeşitli kutuplaşmaları yaratmamalı ve arttırmamalıdır. Milli hukuk ve evrensel hukuk konusunda anlamlı denge korunmalıdır. Bir ülkenin milli birlik ve bütünlüğün tartışmaya açılmaması, hiçbir ciddi devlette insan hakları konusunda bir eksiklik değildir. Buna izin vermeyen hiçbir ciddi devletin meşruiyeti zayıflar şeklinde yorumlanamaz. Milli devletin toprak bütünlüğü korunmakta; etnik, dini, ırkı esaslara ve düşmanlık duygularına göre örgütlenmeye sınırlar getirilmektedir.  Türk kimliği ve sıfatı milli kimliktir; etniklik değildir. Milli kimlik etnisiteleri de kapsar. Aksi bir anlayış, ilkel etnikliktir ve ırkçılık kokar.  Türk, etniklik değil ki; etnik vurgu sayılabilsin. Bu bakımdan, bazı kuruluşların taslaklarında etnik ifadeye yer vermemek adına Türk’ü dışlama ihaneti bir çeşit ırkçılıktır. Yine “ülkenin bölünmez bütünlük ilkesi”nden rahatsız olanlar, nasıl olur da bunu farklılıkları dışlama veya bastırma olarak görebilirler? 

Avustralya’da Batı Trakya Türkleri

Türkiye ve Balkan Türkleri açısından Avustralya kıtası çok uzak bir ülkedir.

Türkler ,ortaya ivedilikle konması gereken sebeplerden dolayı tarih boyunca daima göç etmişlerdir. Bu göçler neticesinde bir çoğu gittikleri bölgede bir süre sonra din de değiştirerek asimile olmuştur.

Türklerin içinde bulunduğu bu durum gerçekten, Türkler açısından ibret alınacak üzücü bir durumdur.

Türkler,  gurbet ellerde asimilasyonunun yanında kendi öz topraklarında uğradığı asimilasyonlarda ayrı bir inceleme konusudur.

Avustralya kıtasına toplu halde göç eden ilk Türklerin İngiliz pasaportu taşıyan “Kıbrıs Türkleri” olduğu vurgulanır. Bunlara daha sonra Türkiye’den ve Türk Dünyasından göçlerde eklenmiştir.

Nihayetinde de Balkan coğrafyasından da,  Batı Trakya Türkleri 1969 yılında Yunanistan’dan Avustralya’ya göç etmeye başlarlar.

Batı Trakya Türklerinin, Yunanistan’dan kalkıp Avustralya’ya göç etmesinin temel nedeni 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması’ndan beri sistematik bir biçimde sürdürülen Yunan baskılarıdır.

Batı Trakya Türkleri; 1980 yılından bu yana AB üyesi olan Yunanistan tarafından kendilerine uygulanan ağır çalışma şartları ve buna karşılık elde edilen gelirin azlığı nedeniyle ailelerini geçindiremeyerek meçhul bir ülkeye yani Avustralya’ya doğru 1969 yılında yola çıkmışlardır.

Yunan hükümetleri, Batı Trakya Türklerinin eğitimini engelleyerek onları cahil bırakmaya çalışmış, sosyal ve dini hayatı baskı altında tutmuş ve ekmek paralarını kazanmalarını engellemiş ve bunlarda yetmemiş,  vakıf ve gayrimenkullerine hukuka ve uluslararası anlaşmalara aykırı bir şekilde el koymuştur.

Hal böyle olunca, bir çok Batı Trakya Türkü kapağı dünyanın dört bir köşesine atarak çareler bulmaya çalışmıştır.

Batı Trakya Türkleri’nin  Avustralya macerası hakkında geniş bilgi edinmek isteyenler Feyyaz Sağlam’ın Avustralya Batı Trakya Türkleri Derneği Yayınları arasında çıkan “Avustralya’da Batı Trakya Türkleri” kitabından faydalanabilirler.

Bu kitabın içinde, Türk Dünyasının diğer bölgelerinde olduğu gibi bir çok hüzün dolu gerçek hikaye ve bu hikayelere ait bilgi ve belgeler bulunmaktadır.

Günümüze gelip baktığımızda, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti; başta Balkanlar olmak üzere bütün Türk Dünyasında, Türklere ait vakıf ve gayrimenkullerin gasbına ses çıkarmazken, kendi ülkemizde hayali beyannamelere dayalı olarak sözde azınlık vakıf ve gayrimenkullerini, azınlık denilen gruplara bol keseden dağıtmaktadır.

Eğer Yunanistan; Batı Trakya Türklerine ait vakıf ve gayrimenkullerine el koymasaydı, bu gün Batı Trakya Türkleri kendi topraklarından göç etmek zorunda kalmayacaktı. Batı Trakya Türklerinin, geçmişte sahip olduğu vakıf ve gayrimenkuller eğer ellerinde kalsaydı bu varlık onları Yunanistan’ın en zengin kişileri yapardı.

Belki de başta Avustralya’da yaşayan Batı Trakyalı Türklerin ilk doğan çocuğa verdiği “Özlem” adı her şeyi tek başına ifade ediyor.

Türk dünyasının gurbet ellerde de olsa, toprağına, yurduna, milletine, vakıflarına kişisel haklarına, diline, dinine sahip çıkma “Özlem”i gerçekten vardır.

Bu “Özlem” mutlaka giderilecek, sorunlar ve sınırlar ortadan kaldırılacak, Türk milleti nerede varsa orada bir Türk gibi yaşamaya devam edecektir.

Onun için; sizlerde vakıf ve gayrimenkullerine el konulduğu, eğitim hakları engellendiği ve çocuklarının ekmek parası için Avustralya’ya göç etmek zorunda kalan Avustralya’daki Batı Trakya Türklerini unutmayın. Ama siz siz olun, onların el konulan vakıf ve gayrimenkulleri için ses çıkarmayanlara da bunu niçin yapmadıklarını,  mutlaka sorun.

İslam’da Eğitim ve Öğretimin Önemi

 

Yüce dinimiz İslam, ilme, okuyup öğrenmeye ve faydalı bilgileri başkalarına öğretmeye büyük önem vermiş; kendileri için gerekli olan bilgileri edinmeyi, kadın erkek bütün Müslümanlara farz kılmıştır. İlim sahibi olmayı en büyük rütbe kabul etmiş, bu sebeple tüm zorluklarına rağmen ısrarla ilim öğrenmeyi tavsiye etmiştir.

Çünkü fertlerin ve toplumların maddî-manevî her alanda ilerleyip yükselmelerini sağlayan etkenlerin en önemlisi hiç şüphesiz ilim ve tekniktir.

Allah Teâlâ bilgi sahibi olanların diğer insanlardan daha faziletli olduğunu Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirmektedir:

 “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”(Zümer, 39/9)“(Bilen ve bilmeyen) bu iki zümrenin hali, kör ve sağır ile gören ve işiten kimselerin hali gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu? Hâlâ düşünmez misiniz?(Hûd, 11/24)

Yüce Rabbimizin, insanlığa dünya ve ahiret mutluluğunun yollarını göstermek üzere indirdiği kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, onu bütün insanlığa tebliğ ile görevlendirdiği sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ilk hitabı “Oku” emri olmuştur.

Bu ilâhî hitabın geçtiği suresinin ilk beş ayetindeşöyle buyrulmaktadır:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak”dan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.”(Alâk, 96/1-5)  Bu hitap, İslam’ın okumaya, öğrenmeye ve bilgiye verdiği değeri çok açık bir şekilde göstermektedir.

Kur’an-ı Kerim, her türlü kötülüğün, batıl inanç ve sapık düşüncelerin, hatta şirk ve küfrün gerçek sebebi olarak bilgisizlik ve cehaleti göstermiştir.

Bu yüzden İslam’dan önceki karanlık döneme “Cahiliye Dönemi” denilmiştir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de; “Sakın cahillerden olma!”(En’âm, 6/35),“Cahillerden yüz çevir”(A’râf, 7/199) buyurarak mü’minleri cahillerden ve cehalet bataklığına düşmekten sakındırmıştır.

İlim; küfrü, her türlü sapıklık ve karanlığı ortadan kaldıran, hakikat yolunu aydınlatan bir nurdur. İlim ancak okumakla, eğitim ve öğretimle elde edilir.

Bu sebeple dinimiz okumayı emretmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de okumanın, öğrenmenin öneminden dolayı Müslüman çocukların İslam’a karşı savaşan müşriklerden bile okuma yazma öğrenmelerinde bir sakınca görmemiştir.

Bilindiği üzere, Bedir Savaşı’nda Müslümanlara esir düşen Mekke müşriklerinden kurtuluş fidyesi ödeme imkanı olmayanlar, on Müslüman çocuğa okuma-yazma öğretmek karşılığında serbest bırakılmışlardır. Bu anlayış bile, dinimizin okumaya ve öğrenmeye verdiği önemi göstermesi için yeterlidir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) eğitim ve öğretime büyük önem vermiştir. Mekke döneminin zor ve meşakkatli şartlarında bile Müslümanların eğitimiyle meşgul olmuş; hicretten sonra da Medine’de inşa ettikleri mescidin bitişiğinde eğitim-öğretim faaliyetleri için “Suffe” denilen bir mekan tesis ederek ashabının eğitim ve öğretimine devam etmiştir.

 Peygamber Efendimiz (s.a.s.) burada bizzat kendisi ders verdiği gibi, Kur’an ve okuma-yazma öğretmek üzere öğretmenler de görevlendirmiştir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), çocukların ve gençlerin hem maddî, hem de manevî alanlarda eğitilmeleri tavsiyesinde bulunmuştur. Bilginin yaygınlaştırılmasını teşvik etmiş, insanlardan bildiklerini başkalarına öğretmelerini istemiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) eğitim ve öğretim konusunda kadın- erkek ayrımı yapmamıştır. Erkekler kadar kadınları da ilim öğrenmekle mükellef tutmuş ve aralarında fark olmadığını bir hadis-i şeriflerinde şöyle haber vermiştir: “İlim öğrenmek (erkek-kadın) her Müslümana fazdır.”(İbnMâce, Mukaddime, 17)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) kız çocuklarına özel bir önem vermiştir. Kız çocukların eğitimiyle meşgul olup, onları yetiştirenleri öven Hz. Peygamber (s.a.s.), “Her kim, iki kız çocuğunu baliğ oluncaya kadar yetiştirirse, kıyamet günü ben o kimseyle şöylece yan yana bulunurum”buyurmuşlar ve mübarek parmaklarını birbirine bitiştirmişlerdir.(Riyazü’s-Salihin 1/311)

Yeni bir eğitim-öğretim yılının başladığı şu günlerde çocuklarımız arasında kız-erkek ayrımı yapmadan hepsinin eğitim ve öğretim imkanlarından yararlanmasını sağlamalıyız.

Ailesine, milletine ve devletine faydalı evlatlar yetiştirmek için üzerimize düşen sorumluluklarımızı yerine getirmeli ve bu konuda hiçbir fedakârlıktan çekinmemeliyiz.

Buldun mu kaçırmayacaksın

0

 

Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
Şaka gibi olaylar oluyor memleketimde…
İzlerken şoka giriyorsunuz…
Hangi birini söyleyeyim size, hangi birini…
Derken okuyun da görün bakalım sizin için ne seçtiğimi…
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca organize edilen ‘yargının hızlandırılması ve sorunların tespit edilmesi’ amacıyla yapılan toplantılara katılan hakim ve savcılardan gelen öneriler ‘Yargıda Durum Analizi’ isimli raporda yayınlanmış…  …
Hakim ve savcılar akıllara zarar önerilerde bulunmuş…
Mesela tecavüze uğrayan kadının tecavüzcüsüyle evlenmesi halinde, (doğrusu güzel de kılıf bulunmuş sevgili okur) neymiş efendim dava düşürülüp iş yükü azaltılacakmış…
Kadın tecavüzcüsüyle evlenirse davalar düşer, iş yükü azalır ha süpper önerilerden sadece biri…
Nasıl da iyi düşünülmüş değil mi sevgili okur… Okuyunca adeta nutkum tutuldu…
Sonuç itibariyle memleketimin kimyası değişirken, yargının kimyası değişmiş çok mu? Çok değil elbet… Çok değil…
Her gün bir başka çığır açar olduk artık ülkemizde…
Sizi uyarıyorum, bu hadise de çığır açacak bir hadisedir, demedi demeyin…
Evde kalan kızlar hava karardı, haydi sokağa der gibisiniz yahu…
Yoksaaaaa…
Bugün 2 kere tecavüze uğradım, acaba hangisiyle evlensem… mi diyorsunuz?
Düşünsenize tecavüzcü yağız delikanlı ve ailesigiller kızevine (utanmadan) giderler…
Tecavüz ettikleri kızı babasından isterler…
Sebebi ziyaretimiz belli efendim…
Oğlumuz kızınızı görmüş, beğenmiş, tecavüz etmiş…
Hakimlerin emri, savcıların kavliyle kızınızı oğlumuza istiyoruz…
Buldun mu kaçırmayacaksın…
Seç, beğen tecavüz et…
Bu demek oluyor ki, artık ülkemdeki genç erkeklerin önü açılıyor…
İşsizliğe yeni çözüm arayışlarında hak yerini buldu…
Zengin kızı bul… Hayatın değişsin…
Zengin kız babaları kızınızı artık daha iyi koruyun emi
Olmaz olmaz demeyin… Olur olur bal gibi olur…
Artık benim ülkemde “severek evlendik” döneminin bittiğinin bir göstergesidir bu muhteşem fikir…
Yeni dönem de “tecavüz ederek evlendik”, dönemidir o vakit…
Çocuk sorar: Anne babamla nasıl tanıştınız?
Yavrum, baban beni görmüş, beğenmiş, tecavüz etti! Ben de beğendim evlendik…
Biliyor musunuz artık ülkemle ilgili gelişmeler içinde hiçbir şeye şaşırmaz oldum… 
Ancak benim esas merak ettiğim şu ki, 550 erkekle birlikte meclise gönderdiğimiz 78 kadın milletvekili arasında, başta Kocaeli’mizden meclise gönderdiğimiz medarıiftiharımız, göz bebeğimiz, ilimizin tek kadın milletvekili sayın Azize Sibel Gönül hanımefendi başta olmak üzere, ülkemizin diğer kadın milletvekilleri bu öneriye nasıl tepki verecekler acaba … 

Demişken bakın aklıma ne geldi…
Mustafa Kemal Atatürk’ümün ifade ettiği üzere, “Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden içerdeki cephenin suskunluğudur…”
Da dedikten sonra “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana “Her Şeye Maydanoz”unuzun davulu az”… Güm be de güm güm… Güm be de güm güm… Güm… Güm… Gümmmmmm…
Diyorum ve müsaadenizi istiyorum…
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin…
En çok beni özleyin…
En çok beni özleyin…
Hatta bir tek beni özleyin…

Fransa’da Trafik, Çalışma Hayatı ve Piyasa Durumu

Fransa’da Trafik :
Burada yollar çok güzel ve düzenli her taraf asfalt, stabilize yol hiç yok. Her hangi bir yerleşim alanı en küçük köy bile olsa en az 3-4 yerden yol var.  Böyle olunca da çok fazla trafik sıkışmıyor. Herkes geçiş üstünlüğüne göre yol veriyor ve trafik kurallarına düzenli olarak uyuyor. Bu kadar yer gezdim küçük köylere de girdik ama hiç bir yerde bozuk yol görmedim.

Burada ehliyet puanı 12 puanmış. Para cezaları ve puan silme cezası şeklinde cezalar uygulanıyor. Yollarda radarlar mevcut, kesinlikle hız sınırını aşamazsın, radarlar  arkadan resim çekiyor. Sabit radarlar haricinde dürbünler var. Bu dürbünler ağaç arkalarında, yol kenarlarında. Sen göremiyorsun yaptığın hata sonucunda ceza bir hafta sonra adresine gönderiliyor.Trafik kurallarının uygulamasına küçük şehirlerde jandarma büyük şehirlerde ise polis bakıyor. Büyük araçlar ve tırlarda takometre mecburi.  Takometre aracın günde kaç saat yol gittiğini, yol hızını, şoförün ne kadar dinlendiğini kaydediyor. Bir şoför günde sürekli olarak 4,5 saatten fazla araba kullanamıyor. 4,5 saat sonra 45 dakika dinlenip tekrar yola çıkıyor ve günlük olarak 9 saatten fazla araba kullanamıyor.Alkollü araçların kullanmada ise büyük cezalar var.

Bir şoför kurallara uymadığı takdirde bir günde bile ehliyetini kaybedebilir veya geçici süreli ehliyetine el konulabilir. Örnek olarak ; kırmızı ışıkta geçmek 4 puan, hatalı sollama 4 puan , stopta geçmek 4 puan eder 12 puan gitti. Ehliyetiniz alındığı zaman artık kendi arabanızı evinize dahi götüremiyorsunuz oracıkta kalıyor arabanız.

Tekrar ehliyet almak ise gerçekten çok zor biri sürü testler uygulanıyor, ehliyet almanız iyice zorlaştırılıyor.

ÇALIŞMA HAYATI ve PİYASA DURUMU : Burada asgari ücret 1033 civarında kiralar 400 Euro’dan başlıyor. Ailenin gelir durumuna göre devlet geliri çok düşük olanlar için durumlarına göre kiranın  büyük bir kısmına kadarını ödeyebiliyormuş. Çocuk parası 170 Euro. 2 çocuk için 250 Euro veriyor. Devlet çalışmayana iş gösteriyor, birinci işi beğenmediğinizde ikinci işi gösteriyor eğer onda da çalışmazsanız kendinizle baş başa bırakıyor. Yani insanlar çalışmak zorundalar.

Burada piyasanın durumu marketten aldığım fiyatlardan bir kısmını aktarmak istiyorum. Balık fiyatlarını  çok yüksek gördüm. Kilosu 10 Euro’dan başlıyor. Belki mevsiminden dolayı olabilir. Peynircilik Fransa’da çok meşhur. Bir çok değişik peynir çeşidi var. Peynir fiyatları da yaklaşık 10 Euro’dan başlıyor. Yoğurt 2Kg 4,74 Euro, marul tane 1 Euro, domates 1,3 Euro, salatalık 1,3 Euro, şeftali 1 ,8,  Kayısı 2,65,  Erik 2-3 Euro, Kiraz 5,6 Euro, Çilek 8 Euro, üzüm 4,2 Euro, Kivi 2,65 Euro, Patates 1, 3 Euro, Kuru soğan 1,28,  Elma 1,9 Euro. Kasap, hayvanı kesemiyor. Hayvanlar mezbahalarda kesiliyor kasaplar toptan alıp dükkanlarında satıyorlar. Kasaptaki et fiyatları ise şöyle ; 6 Euro’dan başlıyor büyükbaş hayvan eti 13,5 Euro’ya kadar fiyatlar mevcut domuz eti ise 2-3 Euro civarında çünkü burada çok kalitesiz bir et olarak geçiyor.  Et fiyatları nispeten Türkiye’ye göre uygun buradakiler özellikle meyve ve sebzeyi çok az tane tane alıyorlar. Marketler aldığınız ürünler için poşet vermiyor, poşet paralı çünkü plastik poşet kullanılmasını istemiyorlar ve genelde insanlar kendilerine has bez torbalarla alış verişe geliyorlar.

Aşk; Dünyevi ve Uhrevi Aşk ta Ufkumuzu Açıyor

 

Bazı maddi saplantılardan uzaklaşmak, bazen olaylara geniş bakabilmek, bazen uhrevi duygular, çoğu zaman sevgi, ruh inceliği, aşk; ufkumuzu açan etkenlerdir.
Bu öyle bir şey ki neyin ne zaman olacağını bilemezsiniz.  Ama bir de bakarsınız ki, karşınızda birisi var ve sanki siz onu yıllardır tanıyorsunuz. Öyle bir sıcaklık duyarsınız.

Bu karşınızdaki bir insan, bir bitki ya da bir hayvan da olabilir. Bir Deniz, bir DAĞ da olabilir. 

Önemli olan arada bir elektriğin oluşmasıdır.  Bir mesajın alınıp verilebilmesidir.

Sürekli SEBEP-SONUÇ ilişkisi içinde kalırsanız, dar bir çerçeveden bakmaya mahkumsunuz.  Ve o zaman bazı olayları açıklayamazsınız.

Akıllı Kayısı Ağaçları’nı hatırlıyor musunuz? “Aslında ZOR Değil” isimli birinci Ciltte yer alan bu hikâyede Nimet Teyzemizin bahçesindeki Kayısı ağaçlarının, komşu apartmana sarkan dallarında tek bir meyve yoktu. Ama Nimet Teyzenin bahçesinde kalan dallar meyveden adeta kırılıyordu. Ve Nimet Teyze gülüyordu, olayı anlatırken.

Komşu hanım, kayısı ağaçlarının kendi bahçesine sarkan dallarından rahatsız oluyor ve kayısıların tamamının kesilmesini istiyordu. Nimet Teyze ise kendilerine sarkan dalları kesmelerini ya da meyvelerini alabileceklerini söylüyordu. Ve işte bu tartışma ile gelen mevsimde kayısılar olgunlaşmış ve fakat komşuya bakan dallarda TEK BİR KAYISI olmamıştı.  Nimet Teyzenin tarafında dallar kırılıyordu.

İşte bu olayı madde açısından sebep sonuç ilişkisi ile açıklamak mümkün değildir. Burada başka bir neden vardır. Bilmediğimiz, ama tabiatın ve kayısı ağaçlarının bile çok iyi bildikleri bir başka neden… 

Acaba bu neden, kayısı ağaçlarının dahi hissedebildikleri SEVGİ midir? Hissedebildikleri ve cevap verebildikleri SEVGİ midir?.

Ve bir başka olay; akıllı köpek LARA…

Lara, Antalya’da yaşıyordu, Oğlum NURAL’ların köpeği.. Antalya’ya gittikçe Lara’yı alır gezdirirdim. Beni çok seviyordu. Kapıda karşılıyor, ayağıma TERLİK çıkarıyor, üzerime boylu boyunca zıplıyor, her defasında büyük tezahürat gösteriyordu.

Lara hisli ve akıllı bir hayvandı, örneğin, Cansın, beraber büyüdükleri torunum, Antalya’da ayrılıp İstanbul’a geldiğinde, Lara onun odasına gider ve başını divana uzatır resmen ağlarmış… 

Biz Antalya’ya gittiğimizde daha arabamızın parka yaklaştığını sezer ve kapıya koşarmış.  Bizi büyük tezahüratla karşılar, sanki öpecekmiş gibi üzerime atılır, sonra hemen terlik çıkarırdı. Ve lütfen dikkat altı ay önceki gelişimde giydiğim terliği bulur ve bana onu getirirdi. Bir defasında SEMRA; eski, terliği değil de yeni aldığını bana vermek istedi ama Lara, o terliği asla bırakmadı ve illa bana onu vermek için çırpındı,  mecburen o eski terliği giymiştim.

Olay bununla bitmiyordu, Lara şöyle bir saat kadar oturduktan sonra benim ayakkabımı alır ve salona getirirdi. 

“HADİ GİY BUNLARI ve YÜRÜYÜŞE ÇIKALIM” Dercesine. 

Bütün bu tezahüratın nedeni neydi? SEVGİ !… Sevildiğini anlıyor ve aynen karşılık veriyordu.  Ve Lara, Keriman’ı sevmezdi. Neden? Keriman ona yüz vermez ve çoğu zaman da onu Balkona atardı. 

Bizi karşıladığında ise Keriman’a şöyle bir bakar ve arkasını dönerdi.

Lara bir köpekti. Ama sevginin, bitkide ve hayvan da bile bir dili vardı ve insan o dili onlarla konuşabiliyordu.

İşte Kayısı Ağaçları ve İşte LARA… Bunlar yaşanmış olaylar…

                    VE İNSAN SEVGİSİ !…..

İnsanlar arasındaki SEVGİ de böyle değil mi?

Bazen sadece göz göze gelirsiniz, bazen sadece bir el sıkma…  Bazen bir iki sıradan söz.. Ama her insanla değil de bazıları ile başka bir iletişim..

Hiç düşündünüz mü NEDEN?  Ve düşündünüz mü? NASIL?

Bu duygu, bazen bir hayranlık, bazen bir etkileşme, ama bazen ortada hiçbir neden yokken bir yakınlaşma…

Hiç böyle düşündüğünüz oldu mu?

Hiç bunları yaşadığınız oldu mu? 

Tanıştığınız veya özellikle de tanışmadığınız biriyle daha ilk karşılaşmanızda, içinizde değişik duygular uçuştu mu?

Bunun en BASİT açıklaması AŞK.. Yıldırım aşkı filan deniliyor. Klasik manada düşünülen AŞK’la, Sevgiyle, hele de sexle filan asla ilgisi yok bunun..

Bu başka bir şey… Başka bir yakınlık…

İlk defa karşılaşıyorsunuz, ama kırk yıllık dost gibisiniz.    

Ve ne yazık ki bunu başkalarına anlatamıyorsunuz.. Zor anlatırsınız..

Akıllı KAYISI AĞAÇLARINI Anımsayınız.

Akıllı Köpek LARA’yı anımsayınız.

İnsan ilişkilerinde de böyledir. Bazen, o bir dosttur. Bazen bir yabancı.. 

Daha önce hiç görmediğiniz birisi.. Onunla asansörde karşılaşırsınız, bir otobüste, bir vapurda, bir otelde!… Yolda benzincide, yol kenarında bir satıcıda!…

Sıradan bir ilişkidir. Bir merhaba dersiniz, hatta demezsiniz bile, sadece hafif bir gülümseme…

Ya da çok masum küçücük bir bakış… İşte her şey tamamdır. Elektrik alınmıştır. Sanki kırk yıllık  dostunuzdur o.. Sanki çok eskilerden yıllarca beraber olduğunuz bir dosttur, o!…

Topu topu sadece bir iki dakika beraber oldunuz, hatta üç-beş saniye.. Ama unutulmaz bir an yaşadınız,  bunun karşı cinsle, seksle, cinsel eğilimlerle de bir ilgisi yok..

O sadece bir mesaj, bir yakınlık, bir iletişim, bir anlaşma, bir mutabakat..

Hiç böyle bir an yaşadınız mı?  

Çok kısa bir alışveriş ve sonra herkes kendi dünyasında…

Ama unutulmaz o anlar, hiç bu duyguları paylaştınız mı?

Ve O insanla tekrar karşılaşmayı hiç öylesine yoğun bir duygu ile istediniz mi?

O adını bile bilmediğiniz, sadece bir an, çok kısa bir an elektrik aldığınız, O İNSANI, O canlıyı öylesine özlediğiniz oldu mu?

Ve EVREN’in, İLGİSİZ ve UZAK yaratıklar kadar, O, Size çok yakın yaratılmışlarla da dolu olduğunu hiç düşündünüz mü?

Onlarla yakınlığınızın belki de tesadüf olmadığını hiç düşündünüz mü?

Bu tür ilişkilerinizin zaman, zaman yoğunlaştığını hiç fark ettiniz mi?

Bütün bunlara; EVET !..Diyebiliyorsanız, SEVGİ’yi fark ettiniz demektir. .

SEVGİ’yi fark ettinizse DÜŞÜNCE UFKUNUZ açıldı demektir. 

İşte şimdi DÜNYA’ya bir de böyle bakar mısınız?

Her şeyin ne kadar değiştiğini, ne kadar güzelleştiğini, aslında yaşadığımız gezegenin çok da kötü olmadığını; size, bize hepimize yetecek kadar geniş ve güzel olduğunu.

Ve bu anlamda SEVGİ Düşünce UFKUMUZU genişletecektir. Genişletmiştir.