Yeter artık “şehitler ölmez vatan bölünmez” laflarını bırakın…
Yeter artık söylemeyin…
Hesap sorun…
Yeter artık şehit cenazelerinde tek yürek olmayın…
Yeter artık yeter…
Hesap sorun…
Öyle evinizde oturduğunuz yerden ışıkları yakıp söndürmekle, cumhuriyet mitingleri yapmakla, ya da balkonunuza pencerenize bayrak asmakla olmuyormuş bu işler demek ki…
Ortada savaş yokken öldürülüp giden gencecik fidanlarımızın hesabını sorun yaaaa…
Yeter artık yeter…
Elbette vatanımız için canımızı veririz bunu da dünya alem bilir bir kez ispatladık, gerekirse bir daha ispatlarız ama, savaşta değiliz… Ya da savaştayız da bizim mi haberimiz yok…
Yeter ya hayatlarının baharında toprağa verdiğimiz canların hesabını verin bize…
Yok eğer tamam savaş var diyorsanız biz de gereğini yapalım…
Koyun gibi bekleyip, kınalı kuzularımızın kendi memleketlerinde öldürülmesine göz yummayalım…
Gereğini yapalım… Yeter… Gelip bizi de öldürmelerini beklemeyelim… Yeter…
Ülkemdeki şehit ailelerinin Türkü, Kürdü, Çerkezi, Lazı yokken, sivil toplum örgütleri ne iş yapar?
Allah aşkına siz niye varsınız? Niye?
Hesap sorun ya? Cevap isteyin… Alana kadar uğraş verin… Yeter artık… Yeterrr…
Kimse artık başsağlığı mesajı vermesin benim ülkemde yeter artık..
Yeter yaaa… Yeter… Yeter…
Ülkemin gencecik nüfusunun yok edilmesine seyirci kalanlara hesap soralım…
Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken nasıl ki Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, genci, yaşlısı demeden tek yürek olup, düşmanı attıysak vatanımızdan dışarı, bugün terör belasının mı üstesinden gelemeyeceğiz…
Yeter artık yeter insanımız ölmesin… Müsaade etmeyelim… Yeterrr…
Yeter artık memleketimin anaları, gözlerinin içine bakarak büyüttüğünüz biricik evlatlarınızın sebepsiz yere öldürülmesine seyirci kalmayın… Hesabını sorun artık… Yeter… Yeter…
“Şehitler ölmez, vatan bölünmez” demekle, hatta dedirtmekle olmuyormuş bu işler… Yeter artık yeter demeyin…
Çözüm bulun… Çözüm…
Acımız büyük diyip timsah gözyaşları dökmenizden bıktım artık… Yeter…
Çözüm bulun… Çözüm…
Yeter artık yeter…
Anlamıyor musunuz istedikleri genç nüfusumuz?
Yeter artık..
Yeterrrrrrrr…
Durdurun akan kanı…
Yeeeteeeeerrrrrrrrrrrrr
Türk’ten Bir Cacık Olmaz !
Türkiye’nin gündemi artan terör saldırıları ile sarsılırken “nereden çıktı bu” diyeceğiniz ve benim çok uzun süredir sizlerle paylaşmak istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım bir konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bundan bir müddet önce İstanbul Ayasofya Camii’nin önünde, İslam mucidleri ve İcadları konulu bir sergi açıldı. Yanılmıyorsam serginin ilki Londra’da açılmış ve çok ilgi görmüş. Bunun üzerine Ankara’dan verilen emirle İstanbul’da da açılmış.
Ben de medya üzerinden reklamı yapılan ve İstanbul’da da çok ilgi gören “İslam Bilimler Tarihi” konulu bu sergiyi gezdim. Sergide İslam mucidleri ve İcadları olarak tanımlanan eserlerin yüzde doksanı Türklere aitti. Ancak bunların Türk milletine mensup olduğuna dair hiç bir ibare yoktu.
Gerçekten Türkler tarih boyunca bir çok icad da bulunarak, bunları insanlığın hizmetine sunmuştur. Fakat bu gün kimse bunlardan bahsetmemekte ve hatta bir adım daha ileri gidilerek tarihte Türk milleti diye bir milletin var olmadığı ve Cumhuriyetle birlikte “Türk” kavramının ortaya atılarak uydurulduğu iddia edilmektedir.
Bu sergiyi düzenleyen bilimler tarihçisi kendisini Türk olarak tanımladıktan sonra “müslüman milleti”ndenim diyor ama Türklerin yaptığı buluşları da “Türk” adını zikretmeden müslüman milletine mal ediyor.
Tartışma kişilerden ziyade fikir ve olay üzerinde odaklansın diye adını vermeyeceğim bu tarihçi, aynı zamanda 1960’ta gerçekleştirilen 27 Mayıs darbesinden sonra üniversiteden atılan ve “147’ler” olarak bilinen profesörlerden biri. Kardeşi de Adalet Partisinde milletvekilliği ve bakanlık yaptı.
Buradaki dikkat edilecek olan nokta bu bilimler tarihçisinin 27 Mayıs’tan sonra üniversiteden atılarak, yurtdışına gitmek zorunda bırakılmasıdır. Acaba bu niçin olmuştur? Üstelik kardeşi de ihtilal sonrası dönemin ürünü olan Adalet Partisi’nde milletvekilliği ve bakanlık yapmış biri olmasına rağmen.
Buradan başka bir olaya atlayarak şu tespiti yapmak istiyorum:Türkiye’de, Türk milletini bir kurt misali içten oyan kürtçü ve mikro milliyetçi hareketler; Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğruyol Partisi, Ecevit CHP’si ve nihayetinde de merkez parti hüviyetine bürünmüş olan AKP iktidarında palazlanmak için uygun zemin bulunmuştur.
Türklük maskesi altında, Türklüğe her türlü zarar getiren hareketler bu dönemlerde çok rahatlıkla yapılmıştır.
Bu partilerin iktidarlarında; Türk’ü Türk yapan her türlü kavram ve değer aşındırılmıştır. İşte İstanbul’da açılan İslam mucidleri ile icadlarını da anlatan sergide de bu yapılmaya çalışılmıştır diye düşünüyorum.
Oysa Türk milleti bunların hiç birini hak etmemektedir. Türkler, insanlık tarihi boyunca, üstün vasıflara sahip olduklarından daima insanlığa hizmet etmeye çalışmışlardır. Onun için Türklere bu hakları teslim edilmelidir.
Bu gün ülkemizde bombalar patlar, insanlar ölürken; yaşadıklarımızın bu konuyla ne alakası var diyebilirsiniz. Eğer Türk milletinin modları ile bu kadar oynanmasa, bu iktidarla varılacak nokta çok önceden belli olmasına ve onca uyarıya rağmen gidişata millet tarafından “dur” denilirdi. Halbuki her şey bunun tam tersi olmuştur. Onun için günümüzde “Türk” ne yaptığını bilmez bir haldedir. Ve bu hale planlı olarak getirilmiştir.
Bu durum ve Türk’ün üzerinde yüzyıllardır oynanan ince oyunlar bize göstermektedir ki; süratle “Türk gibi” olmaktan uzaklaşmaktayız.
O nedenle, bu konuya değinmek ve Türk Milletinin; İslam dünyası ile insanlığa büyük hizmetler yapan bir millet olduğunu ve böyle bir millet için, eğer kendi kudretinin farkında olsa bu günkü meselelerin çözümünün çok basit olduğunu hatırlatmak istedim.
Türk, o kadar çok yeteneklidir ki; yazının başına koyduğum, fotoğraftaki yazıyı bir daha okuyunca bunu daha iyi anlarsınız. Lakabı Taşçı Osman olan bu kardeşimiz “anne karnındaki bebeğe mesleki eğitim ve okuma yazma becerisi kazandırma”yı bilimsel olarak ispatladığını söylüyor. Var mısınız bu Türk’le ve onun milletiyle iddialaşmaya?
Altaylardan Hira’ya Türk – İslam Dostluğu
Değerli araştırmacı yazar, mütefekkir azîz ve muhterem dostum Oğuz Çetinoğlu’nun çok çeşitli, zengin kaynak eserler ve titizlikle seçilen kıymetli fikir adamlarının görüşlerini ihtiva eden röportajlar ile mücehhez olarak yeni yayınladığı ve Altaylardan Hira’ya TÜRK İSLÂM DOSTLUĞU adını verdiği eserini dikkatle ve zevkle okudum. Dil ve üslup güzelliğini de ihtiva eden eserin, yayın dünyâmıza kazandırılması aynı zamanda, Kitap, Müslüman Türk Milletinin hayatında oluşan büyük bir boşluğu doldurması ve fikir karmaşasının giderilebilmesi bakımından dikkat çekicidir.
Türkiye üzerinde oynanan oyunların doruk noktasına ulaştığı, alt kimlik-üst kimlik, din, inanç ve kültür tartışmalarının, ötekileştirme gibi bizlere uymayan düşünce ve davranışların ayyuka çıktığı, etnik çatışmaların büyük savaşlara yol açtığı günümüzde, milletimizin ihtiyaç duyduğu birlik ve beraberliği sağlamada önemli katkıları olacağına inandığım bu eserin, anlaşılır, kısa öz ve net bilgiler ihtiva etmesi de fevkalâde önemlidir.
“Bilgeoğuz Yayınevi”nden çıkan eserin özünde; biri diğerini tamamlayan, biri diğerinin ayrılamazı olan Türk Milliyetçiliği ve İslâm vardır. İnsan, toplum ve millet kavramı çerçevesinde Türk târihi ve sosyal yapısı ile toplumlar arası ilişkiler, İslâm dîni ve milliyetçilik tahlil edilmiş, Türk Milleti’nin, İslâm anlayışı ile zenginleşen kültürü içinde nasıl yaşadığı ve nasıl yaşaması gerektiği yumuşak üslupla çok güzel anlatılmıştır.
Türkiye’de 1960’lara kadar Türk milliyetçileri, ilgilerini daha çok İslam Öncesi Türk tarih ve kültürü üzerinde yoğunlaştırıyorlardı. Bu akımın en önemli temsilcileri Ziya Gökalp ve Hüseyin Nihal Atsız idi. 1970’li yıllardan itibaren Prof. Dr. Osman Turan, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, emekli Albay Dündar Taşer, Prof. Dr. Nurettin Topçu, Prof. Dr. Erol Güngör ve Sosyolog-Eğitimci Yazar Seyit Ahmet Arvasi yazılarında Türkçülüğün İslamiyet’le kaynaşmış bir bütün olduğu gerçeğini vurguladılar.
Belirtilen isimlerin Rahmet-i Rahman’a kavuşmasından sonra İslamî hassasiyeti ağır basan yazarlar ve fikir adamları, kendilerine göre haklı gerekçelerle Türk milliyetçiliği ve hatta Türkçülüğü, Türk kimliğini ve kültürünü unutturmaya çalışıyorlardı. Bir kısmı da bu düşüncelerin yakıcı-yıkıcı ve tehlikeli, hatta çok tehlikeli olduğunu iddia ediyorlardı. 1934 yılında vefat eden Ahmet Naim Babanzâde’nin günümüzdeki temsilcileri, bu iddialarını makale ve kitaplarında ileri sürmeye devam etmektedirler.
Böyle bir ortamda Oğuz Çetinoğlu, iddiasız ve fakat düşüncelerinin, yazdıklarının doğru olduğuna inanmış insanların sâkin ve inandırıcı üslubu ile gerçeklere kapı açıyor. İslamiyet ile Türkçülüğün birbirinin karşıtı veya alternatifi olmadığını, birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu ortaya koyuyor. Çetinoğlu’na göre İslamiyet bizim vazgeçilmezimizdir. Türkçülük, Türk milletini; dini, dili ve kültürü ile birlikte sevmektir. Türkçülük ve İslamiyet’in bir arada bulunması; milletimize huzur, güven ve güç kazandıracaktır.
Yazar; bir sosyolog değildir. İdeolog da değildir. Ancak tahlilleri derin ve millî-manevî değerlere bağlılığı ideolog katılığında.
Kitapta yeni bir düşünce akımı ortaya konulmuyor. Olması gereken, daha doğrusu mevcut iken dış etkenlerle ve dış etkenlerin içerideki temsilcileri marifetiyle bozulmaya çalışılan düzen, yalın bir dille, kötü niyetlilere anlatılıyor. Millî ve manevî yaklaşımlarından biri diğerinden ayırt edilmeksizin ikisi bir arada merkeze yerleştiriliyor.
Devlet adı verilen siyasî yapı, bir milletin topyekün değerlerini ayakta tutmak, geliştirmek maksadıyla inşa edilir. Bu değerlerden biri ihmal edilirse, sıkıntılar doğar. Devlet kurulduktan yıllar sonra değerler arasında tercihler yapmak mümkün olsa bile, gereksiz ve hatta tehlikelidir. Değerlerin tamamı ihmal edilirse devlet, kuruluş felsefesinden uzaklaşır, meşruiyetini kaybeder.
Modernizmi ve batılılaşmayı, ideoloji olarak benimseyenler, tehlikeli yolda olduklarını, Türk-İslam Dostluğu isimli eseri okumakla anlayabilirler.
Anlayışların, zevklerin, alışkanlıkların… her şeyin değiştiği bir çağda yaşıyoruz. Çetinoğlu iddia ediyor ki değişmezlerimiz de bulunmalı: Onlar; inancımız ve kültürümüzdür.
Özetle kitap; kendimiz kalarak gelişmeyi öneriyor.
Kitabın en önemli özelliği de; dinle kavgalı olan milliyetçileri, Türkçülükle barışık olmayan dinî hassasiyet sahiplerini… her iki gruba da saygıda kusur etmeksizin, kimseyi aşağılamaksızın, dil hüneri, kalem efendisi inceliği ile ve sevecen fiskelerle uyarmasıdır.
Yazar; İslamî hassasiyet sahipleri ile millî değerlerine bağlı insanlarımıza tek bir hedef belirliyor:
En az 4.000, kimilerine göre de 10.000 yıllık kültürümüzü, 1.400 yıllık Müslümanlığımızı kaynaştırmak, pekiştirmek, geliştirmek.
Sözünü şöyle bağlıyor:
Huzur bundadır. Güç bundadır. Güven içerisinde olmak bundadır. Fert olarak, millet olarak, devlet olarak itibarlı olmak bundadır.
Esere takdim yazıları yazan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve Prof. Dr. Turan Yazgan gibi ben de Oğuz Çetinoğlu’nun kitabının okunmasını hararetle tavsiye ediyorum.
———————————————-
BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi, Molla Fenari Sokağı Nu: 41/A Cağaloğlu, İSTANBUL. Telefon: 0.212-527 33 65
e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr / oguzhancengiz@gmail.com
İnternet adresi: www.bilgeoguz.com.tr
TBMM Başkanımız Sn. Cemil Çiçek’e Açık Mektup Yeni Anayasa İçin Önerilerim
TBMM Başkanlığı’na seçilmenizden dolayı sizi tebrik eder,
Hayırlı hizmetlere imza etmenizi temenni ederim.
Yapmayı düşündüğünüz yeni ve sivil anayasa için düşünce ve önerilerimi eğitimci bir vatandaş olarak sizler ve kamuoyuyla paylaşmak isterim.
1 – Yeni anayasa her türlü kompleksten uzak yerli ve milli olmalıdır.
2 – Sade, kısa, açık ve anlaşılır olmalıdır.
3 – Yeni anayasa bu aziz milletin tarihi, milli ve manevi değerleriyle uyumlu, kapsayıcı ve kucaklayıcı olmalıdır.
4 – Her türlü inanç ibadet ve ayini güvence altına almalı,
Mümkün olduğu kadar az yasaklı, özgürlüklerin önünü açan bir anlayışa sahip olmalıdır.
5 – En yüksek maaş alan kamu görevlisiyle asgari ücretli arasındaki maaş farkı bir bölü beşten daha aşağı ve daha yukarı olmamalıdır.
Ya en yüksek kamu görevlisinin maaşı asgari ücretliye göre belirlenmeli,
Ya da asgari ücret en yüksek kamu görevlisinin maaşına göre belirlenmelidir.
Bu durum emekli maaşları için de böyle olmalıdır.
Böylece ayran-kaymak dengesi sağlanmış olur
Ekonomik adaletin olduğu yerde kul hakkı yenmemiş devlet ve millet kaynaşması gerçekleşmiş olur
6 – Seçimle gelinen her türlü göreve ( muhtarlıktan siyasi parti genel başkanlığına, vakıf ve dernek yöneticiliğinden Cumhurbaşkanlığına kadar) makul bir süre konulmalıdır.
Böylece değişimin ve gelişmenin önü tıkanmamış olur..
7 – Din kültürü ve ahlak bilgisi dersi Din dersi ve ahlak bilgisi olarak ikiye ayrılmalı
Ortaöğretimde de haftada iki saat olmalıdır
Din kültürü dersinde iman ve ibadet esasları uygulamalı olarak işlenmeli,
Ahlak bilgisi dersinde de içtimai hayat (iş ahlakı ticaret ahlakı, komşuluk hukuku, güven -dürüstlük, çevre ve benzeri konular) esas alınmalıdır.
8 – Başörtüsü yasağı hizmet alan hizmet veren ayrımı yapılmaksızın tamamen kalkmalı,
İstismarın önlenmesi için bununla ilgili bir sınırlama da olmamalıdır.
9 – Zorunlu askerlik kaldırılmalı, tamamen profesyonel orduya geçilmelidir.
Herkes polislik yapmadığı gibi, herkes askerlik de yapmamalı
İsteyenler bu göreve geldiği gibi oradan emekli de olmalıdır.
Bu sistemin devlet ve millet için daha faydalı ve ekonomik olacağı kanaatindeyim..
10 – Sekiz yıllık kesintisiz eğitim 5 artı 3 olarak yeniden düzenlenmelidir.
İmam Hatip Liselerinin orta kısımlarının yeniden açılmasına imkân tanınmalıdır.
11 – Sendikalı devlet memurlarına siyaset yasağı kaldırılmalı, memurlar sendikalara üye ve yönetici olabildikleri gibi isteyen memurlar siyasi partilere de üye ve yönetici olabilmeli, merkez ve taşra teşkilatlarında görev alabilmelidir.
Öğretim görevlilerine tanınan haklar öğretmenlerden esirgenmemelidir.
Bu gün hiç kimse siyasi görüşünü saklamıyor.
Ama bunu işine de dersine de yansıtmıyor.
Yarın da yansıtmayacaktır.
Yansıtan bugün de yansıtıyor.
Bu bir siyasi olgunluk ve nezaket meselesidir.
Ben devlet memurlarının istisnalar hariç bu olgunlukta oldukları kanaatindeyim.
Devlet güvenmediği insanlara memurluk da yaptırmamalı.
Böylece siyaset vasıfsız zenginlerin işi olmaktan çıkar, hortum değil kalite ve hizmete dayalı bir siyaset anlayışı gelişir.
12 – Devlet memurları yönetici ve bürokratlar için emeklilik yaşı 60 – 61 yaş sınırına çekilmelidir.
Emeklilik maaşıyla normal maaş arasında da uçurum olmamalıdır ki bu insanlar görev başında uyumasın ve de koltuğa yapışıp kalmasınlar.
Böylece alttan gelen genç ve yetişmiş nesillere istihdam alanı açılmış olur.
13-Her türlü tutukluluk için makul bir süre konulmalıdır.
Bu süre içerisinde insanların varsa suçu kesinleşmeli, yoksa yıllarca boşu boşuna içeride yatmamalıdır.
Adalet ve özgürlük dolu anayasalar,
Aydınlık dolu yarınlar temennisiyle…
Bugün Okuyucularımıza Hz. Ali’nin “Kendi Kendinin Lideri Olmak” Özdeyişi İle Seslenmek İstiyorum
Hz. Ali diyor ki;
Gürültü, patırtının ortasında sessizce, sükûnetle dolaş. Sessizliğin içinde huzur var, sakın bunu unutma. Kimseyle kötü olma. Evet, herkesle dost olman imkânsız ama herkesle düşman da olma. Seni buna zorunlu bırakacak hiçbir sebep olamaz. Zaten sen böyle hareket edersen düşmanın da olmaz. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık, unutmak olsun; bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma.
İçten ol, telaşsız anlat, kısa, açık ve net konuş. Başkalarına da kulak ver.
Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları, çünkü dünyada herkesin bir öyküsü vardır. Sadece yaptığın planları değil, başardıklarının da tadını çıkar. Sevebileceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol. Sevmiyorsan eğer sever gibi yapma. Çevrene, tanıdıklarına tavsiyelerde bulun. Hakkı, hakikati hem uygulamaya çalış hem de anlat. Fakat asla hükmetmeye kalkma.
İnsanları yargılarsan onları sevmeye zaman kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın sevgi konusunda yıllardır öğrenebildiği, kumsalda bir kum taneciği bile değildir.
Hayatta kaybedebilirsin…
Kaybetmeyi ahlaksızca bir kazanca tercih et.
Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.
Yılların geçmesine öfkelenme!… Nasıl vefalı geçireceğine bak. Bir gün arkanı dönüp, geriye baktığında gözyaşı yerine yüzünde tebessüm olsun.
Gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et. Geçmişe yapamayacağın şeylerin yapabildiklerini engellemesine izin verme. Rüzgârın yönünü değiştiremiyorsan, ona uygun yelken hazırlığına giriş. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir. Ara sıra kendini tutamayabilir, yüreğini, isyana kaptırabilirsin. Fakat unutma: Evreni yargılamak imkânsızdır.
Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendinle barış içinde ol, sabırlı, sevecen ol.
Erdemini yitirme, önünde sonunda sahip olduğun tek servet yine kendinsin.
Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya, yine de insanoğlunun sınav yeridir.
“Valdo Sen Neden İçeride Değilsin?”
Valdo, Viktor’u Silivri‘de ziyarete gider. Viktor Ergenekon‘dan içeridedir. Olay Meksika‘da geçmektedir. Valdo aynı zamanda İsmet Özel‘in asker arkadaşıdır.
-Viktor, sen neden buradasın?
-Valdo, sen neden burada değilsin?
Hakan Fidan MİT adına APO’yla görüştüğü için millî kahraman. Doğu Perinçek, Yalçıın Küçük görüşür ve görüntülenirse terörist. Hükümet yaparsa devlet adamlığı, muhalifler yaparsa iş ortaklığı.
PKK terörüyle mücadele edenler, en yakınlarının cenazelerini kaldıranlar, Paketlemeyi yapanlar içerde.
PKK’yla müzakereden, APO’nun muhatap alınmasından ve terörün demokrasiye ortak edilmesinden bahsedenler hala gazeteci, milletvekili ve akademisyen.
Kurtuluş Savaşını yapan öncü kadro bir elin parmaklarıdır: M.Kemal, Fevzi, Kâzım, Ali Fuat ve İsmet Paşalar.
Bu sırada Malta Adası İngilizlerin parmak toplama kampıdır. İsrail‘le denizden, Suriye‘yle karadan savaş olasılığımız var; komutanlar Silivri kampında.
‘Our Boys‘ darbe planlarsa darbe-i hasene, başkalarına plantasyon yapılırsa darbe-i seyyie.
Mısır‘da, Tunus’ta, Libya‘da, Suriye‘de yapılanlara demokratik destek. Türkiye‘de Hükümet’e abdestsiz söz söyleyenlere darbeci gömleği.
Somali’de açlık var, halkımız himmet etsin. Hükümetimizde hazinenin paralarını Libya’daki isyancılara uçak dolusu uçursun.
Atina’da cami yaptırama; gel Türkiye’de ne kadar müze kalıntısı varsa ayin yap, kiliseye çevir. İslâmcılık pozların da eksilmesin.
Batı Trakya’da müftü seçtireme, İstanbul’da Rumlara azınlık mallarını iade et. Ermenistan‘ın Karabağ‘ı işgali 20. yılına giriyor, Ermenilere Doğu Anadolu‘da ada tahsisi yap.
İsrail’le Karagöz – Hacivat oyna; sivil-askerî ihaleleri, özelleştirmeleri, nehirleri, istihbaratı onlara ver.
Bu hangi din, hangi mezhep? ‘Din nasihattir‘, niye dinlemiyorsunuz? ‘İslâm güzel ahlâktır‘ niye anlamıyorsunuz?
Abdestli – namazlı olununca kapitalist – zorba oluna biliniyor mu? ‘Allah adaleti, iyiliği ve kötülüğü engellemeyi emrediyor‘; siz tam tersini yapıyorsunuz.
Adalet en yakınını bile kayırmamaktır, siz dalga mı geçiyorsunuz?
Televizyon kanalizasyonlarından fuhuş ve kötülük akan / sokaklarında sulh ve selâmet kalmayan / yaşam biçimi helâk edilmiş toplumların o sersem, o şımarık ve azgın yaşantısına dönen / ahlâksızlığı ahlâk edinen / aileleri cinnet bekçisi olan / dinî taş duvarlar arasında yatıp kalkmaya hapseden / toplumsal tefessüh tüketim ve teknolojik bereket zanneden / her an sosyolojik kırılma dediğimiz milletçe kafayı duvara toslama ihtimalini paranoya sayan / her şeyi güllük – gülistanlık görerek rahat rahat yaşayıp da rahatsızlık izhar edenlerin varlığından rahatsızlık duyan bir yapı..
Motosikletli Ebuzer Hakan Albayrak neredesin?
Neredesiniz ‘Şehit tahtında Rabbe gülümser‘ciler?
Niye sesiniz çıkmaz İslâmî radyolar, manevî ağabeyler?
Yoksa ‘siz güneşi ceketinin astarında unutmuş marka Müslümanları‘ mısınız?
‘Kim Var ?‘
Zihin Menajerleri ve ‘Havuçlar’
Çok satan ve çok dağıtılan gazetelerde yer tutmuş zihin menajerleri, ‘Arap Baharı’ başlığı altında Türkiye’nin kendi rolünü oynadığını söylüyorlar. ‘Bu proje, ABD’nin projesidir, Türkiye ise bu projenin bir parçasıdır’ diyenleri ‘iktidar olmanın sağladığı şirretlikle’ ‘çağı anlamamakla’ itham ediyorlar.
Şimdi, bu zihin menajerlerine Başbakan’ın ABD ziyareti ve Obama ile görüşmesinde yaptığı açıklamaları hangi çuvala sokacaklarını sormanın tam zamanıdır; (I) Artık Suriye yönetimine güvenimiz kalmamıştır. Türkiye de ABD gibi Suriye’ye karşı bazı yaptırımlar uygulayacaktır.’ (II) Son dönemde Mısır, Tunus, Libya’yı kapsayan ziyaretlerimiz ve bunun dışında yine Afganistan’daki birlikteliğimiz, Irak’taki gelişmelerin değerlendirilmesi, bunlar bizim müşterek attığımız adımlar oluyor. Temennim odur ki Türkiye, ABD arasındaki bu model ortaklık neticesini vererek bundan sonra da devam etsin.’
Çelişkilerin ve Çemberin Nedeni; Müşterek Adımlardır:
Afganistan’dan Irak’a, Tunus’tan Suriye’ye uzanan olaylar müşterek adımların eseriymiş. Libya’da ‘Kaddafi’nin saldırılarına duyulan öfkenin Irak’ta sessizliğe bürünmesi’, Suriye’de Esad ‘masum insanlara saldırdı’ diyerek ‘artık dostum değilsin’ sözünün Afganistan’ın duvarlarına çarpması arasında yaşanan gelgitler / akıl almaz çelişkiler belirtilen ortak adımın ve kapsamlı bir projenin ürünüdür. Demokrasi, ‘müşterek adımların kılıfı’, İslâm ise ‘müşterek adımları’ toplumsal algıda meşrulaştırmanın aracıdır. Libya’nın özgürlüğü (!) için Fransa ve İtalya’ya karşı mücadele veren Ömer Muhtar’ın adının anılması ise işin tuzu, biberi. Çünkü Ömer Muhtar, bağımsızlık ve özgürlük için mücadele verdi. ‘Bahar geldi, deyip, harekete geçenler’ ise Fransa, İtalya, ABD ile ittifak halinde Libya’ya müdahale ettiler. Böyle bir durumu ‘Ömer Muhtar ile ilişkilendirmek bütün mahlûkatı ayağa kaldırır. Ayrıca bırakın, siyaset felsefesini, kaba bir gözlem yapan ehl-i irfan bir insan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde demokratik kültürün hiçbir zemini olmadığını görür. İşte bütün bu çelişkiler, ‘ortak adımların’ sonucudur. Nitekim küresel siyasi otoritenin başı Obama durumdan çok memnun olduğunu şöyle ifade ediyor: ‘Türkiye, NATO’nun müttefiki ve bizim de iyi bir dostumuz. Afganistan konusundaki desteği ve Libya’nın özgürleştirilmesi sürecindeki işbirliğinden ötürü Sayın Başbakan’a teşekkür ediyorum.’ Bu tablo gösteriyor ki XXI. Yüzyılında eşiğinde yapılan düzenlemenin iki havucu var: Kirlenmiş demokrasi, çarpıtılmış İslâm.
‘One Minute’ Çekmenin Tam Zamanıdır:
Salonlarda ‘One Minute’ çekmek gaz almak ve gaz vermek açısından işe yaradı. Milletimizin algısı açısından ‘işlevsel’ olduğu da kesin. Oya tahvil etme noktasında ‘iyi bir buluş’ olduğu şüphe götürmez bir gerçek. Salon sürtüşmesinin ardından İsrail-Güney Kıbrıs ve Yunanistan, Akdeniz’de petrol / doğalgaz aramaya başladılar. Bununla yetinmediler ‘Türkiye’nin çektiği peşrevin içi boştur’ diyerek meydan okudular. Şimdi, ‘One Minute’ un tam test edileceği zemin oluştu. Samimi olarak bu noktada iki şeyi merak ediyorum: (a) Salonlarda ‘One Minute’ çeken siyasilerin tavrı ne olacaktır? (b) Özgürleştirdiğimiz kardeşlerimiz Mısır ve Libya’nın tavrı ne olacaktır? Merak ediyorum, çünkü gerçek anlamda jeo-politik tahlil ‘milletlerin tarihî aklına ve davranış biçimlerine dayanır.’ Acaba özgürleşen kardeşlerimizin tavırlarında bir değişiklik söz konusu olacak mıdır?
Türkiye ile yaşanan sürtüşmenin ardından hızlanan ittifakı ve meydan okumayı ‘Bu olay Güney Kıbrıs ile Kuzey Kıbrıs arasındaki müzakere sürecini sabote etmekten başka bir şey değildir. Yunanistan ile strateji toplantımız var. Adeta bu toplantıyı da sabote etmeye yönelik bir adım’ şeklinde yorumlamak salonlarda çekilen One Minute’i sorgulamanın yolunu açar. Bütün uyarılara rağmen Kıbrıs Rum Yönetimi adanın 185 Km güneyinde Afrodit adlı bölgede doğalgaz sondajlarına başladı. Mesele Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin sınırlarını aşarak İsrail-Yunanistan ittifakına dönüştü. Hatta çalışma alanına, kullanılan araçlara yapılan araştırmalara bakılırsa işin içinde ABD, İsrail, Yunanistan, Lübnan ve Mısır var. Sözgelimi Mısır, bu restleşme de yerini kimden yana koymaktadır?
Diplomasi, Sloganların Alanı Değildir:
Bu ahval ve şerait altında Türkiye, ya komşularıyla ‘sıfır sorunlu’ olmak için söz konusu küstahlığı sineye çekecektir. Veya ‘One Minute’ diyecektir. Çünkü Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin çıkarları ve geleceği böyle bir durumda tavır almayı gerektiriyor. Bu gelişme de gösteriyor ki ‘sıfır sorun’ gibi sloganlarla dış politika olmaz. Bu ülkenin tarihini, geleneğini, tepkilerini, diplomatik tecrübesini ve adetlerini hafife alarak ‘geçmişi’ yalnız kalmanın nedeni olarak göstermek ve eleştirmek kolaydır. Ne var ki her zaman sloganlar, gerçeklerin karşısında anlamını yitirir.
Değerler üzerine kurulan sosyo-politik algının böyle bir zeminde zarar görmesi kaçınılmazdır. Önümüzdeki günlerde siyasî iktidar gücünü korumak için toplumun değer algısıyla örtüşen bir sorun ortaya çıkarma ihtiyacı duyabilir. Bu kez (a) Ermenistan’a ‘One Minute’ çekebilir. (b) Gözetleme kulelerinden devşirdiği bir iki kaset yayınlayabilir. (c) Ayasofya’da geniş katılımlı bir Ortodoks ayini düzenleyerek bütün dünyaya ne kadar hoşgörülü olduğunu ilan edebilir. Hatta hocaları, ruhanileri, sanatçıları ve çıkar çizgisini takip eden aydınları / zihin menajerlerini etrafına toplayarak kilise müziği eşliğinde bir yerlere göz kırpabilir. Hangisinin daha işlevsel olduğunu bilemediğim için bir öneri de bulunma şansım yok. Belki de Obama ‘son derece işlevsel ve barışçı’ bir öneri de bulunmuştur. Yaşanan durum gösteriyor ki ‘en işlevsel havuçları, ABD üretmektedir. En iyi pazarlamayı da çok satan ve çok dağıtılan basın-yayında yer tutmuş zihin menajerleri yapmaktadır. Menajerlerin bakış açıları ilkel olsa da ‘iş yürütme’ yeteneklerine diyecek yoktur.
Terör ve Dış Politikada Kontrol Bizde mi?
Osmanlı’da Padişah II. Mahmut dönemidir. Rusya’nın istekleri karşısında savaş ihtimali belirmiştir. Padişah, Prusya ile ittifak yapılmaksızın Rusya ile savaş yapılmasına taraftardır. Büyük devlet adamı Keçecizade İzzet Molla (Keçecizade Fuat Paşa’nın babası) ise bu fikre karşıdır. Savaş ihtimaline karşı hazırlıklar görüşülürken uykusuz geceler geçer, yorucu ve gerilimli toplantılar yapılır. Böyle bir toplantı arasında İzzet Molla’yı gören ve O’nu rahatlatmak isteyen iyi niyetli fakat cahil Kızlarağası ona şöyle der:
“Molla Efendi, o Rus Çarı’na tacı biz vermedik mi? Sen niye endişe ediyorsun ki; Padişahımız Efendimiz ceddinin verdiği tacı O’ndan almasını da bilir.”
Adamın bu tavrı karşısında, İzzet Molla, ellerini havaya kaldırıp şöyle dua eder:
“Allah’ım, şu adamın aklını bir gece olsun bana versen de, hiç değilse rahat bir uyku uyusam.”
*****
Medyada yazılıp, çizilen ve de söylenenlere bakınca bu tarihi olayı hatırlamadan edemiyorum. Eğer kendi iradenizi, aklınızı birine devretmişseniz, böyle bir ortamda bile, rahatça uyumak ve de mutlu bir halet-i ruhiye ile yaşamak mümkün olur.
Bağlı oldukları parti lideri, şeyh, hoca veya kanaat önderine iradesini ve aklını teslim etmiş olanlar arasında her türlü ünvan ve rütbede insan bulunmakta.
İşte yukarıda bahsi geçen kızlarağası tarzı bir mantıkla yazan Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, Zaman Gazetesindeki köşesinde iki hafta önce bakın neler yazmıştı (09 Eylül 2011): “Çok önemli bir şeyi başarıyoruz: Liderlik üretiyoruz. Ortadoğu’da merkezinde yer aldığımız gelişmeler ve İsrail ile kontrolümüz altında büyüyen kriz bu liderliğin son numuneleri. Kürt sorununu çözerken, PKK terörüne karşı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yakaladığı ahlâkî üstünlük bu liderliğin eseri. Karar veriyoruz, verdiğimiz kararı icra ediyoruz ve sonuç alıyoruz. Türkiye’nin İsrail’le tırmandırdığı gerginliğin arkasında sağlam bir hesap ve ufuk duruyor. Belki en önemlisi Türkiye’nin geliştirdiği bu liderliği bizden başka kimse bu çeviklik ve akılla üretemiyor.“
******
İşte bütün mesele 1-“PKK terörüne karşı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yakaladığı ahlâkî üstünlük” kavramının ne kadar doğru olduğu, doğru ise sırf “ahlaki üstünlüğün” netice almak için yeterli olup olmadığı, 2- “Türkiye’nin geliştirdiği liderliğin son eseri” olan krizin “kontrolümüz altında” olup olmadığıdır.
1- Terör tekrar azmış durumda. PKK, bir yandan Güneydoğu bölgemizde bazı şehirlerde alan hâkimiyetini tescillemek, diğer tarafta başkent dâhil büyükşehirlerde kimseye rahat yüzü göstermeyeceğini ispatlamak için insanlık dışı eylemler yapmakta. Şehit sayıları istatistik vaka haline gelmiş durumda.
Türköne‘nin ifadesiyle “Devlet en olmaz denilen şeyi yaptı ve PKK şefleri ile uzlaştı.” Bu yapılan, devletin PKK’nın Kürt halkının temsilcisi olduğunu kabul ettiği anlamına yani “devletin ahlaki üstünlüğünü bırakması” olarak yorumlanabilir. Buna rağmen PKK, devleti pazarlık masasına oturtmayı başarmış olmanın ve (MİT-PKK görüşmelerinin ses kaydına göre) “yüzde 90-95 mutabakatı sağlamış olmanın” verdiği bir cüretle ahlaksızca can yakmaya devam etmekte. Ancak PKK’nın bu ahlaksızlığı liderinin “bebek katili” unvanını aldığı yıllardan kalan bir özelliği olduğuna göre, “ahlaki üstünlüğün” silahlı ve diplomatik üstünlükle birleştirmedikçe terörün bitirilemeyeceğinin görülmesi gerekirdi.
2- Diğer taraftan “Türkiye’yi “komşularla sıfır problem” politikalarından, “problemsiz sıfır komşu” neticesine isteyerek mi geldik? Son birkaç yılda bir özgüven patlaması yaşayan yöneticilerimizin emperyal bir devlet vizyonuna terfi etmesi mi veya tam tersi “emperyalist bir devletin yörüngesine girmesi” mi söz konusu?
Bir başka ifadeyle, gelişmeler Türk dış politikasının stratejik bir plan çerçevesinde yapılmış dış politika hamlelerinin eseri mi, yoksa bindiğimiz araç bizi istediği yöne mi götürüyor? (Yani “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” durumu mu?)
Eğer kontrol bizde ise Libya ve Suriye konusundaki tavrımız olayların başlangıcından bir iki hafta sonra neden yüz seksen derece değişti? Suriye’ye yaptırım uygulanması ve Füze Kalkanı Türkiye’nin projesi mi, Türkiye’ye faydası ne?
******
Herkes Mümtaz’er Türköne gibi cuş u huruş (coşku ve heyecan) içinde değil. Zaman Gazetesi’nin bir başka yazarı A. Turan Alkan (bizim gibi) tedirgin ve olayları endişe ile izlemekte. Alkan önce “biraz da gururumuzu okşayan” bu politikayı özetliyor (24.09.2011):
“Alışık olmadığımız derecede sert, gerektiğinde İsrail’le savaşmayı ve Batı blokuyla mesafeyi açmayı göze alan bir sertlik. Bu defa bazı gelişmelere mâruz kaldığımızdan ötürü sert dış politika izlememiz değil; bilakis sertliği öngören, hattâ hesaplıyor görüntüsü veren bir hesaplaşma arzusu hissedilmesi. Türkiye bu defa mâruz kalan değil, müdahil olan, gerginliği üstlenen taraf.”
Ve devam ediyor: “Otoyolda sol şeritte, gaz pedalını sonuna kadar kökleyerek gidiyoruz. Bu yol ve üslûbun niçin tercih edildiği konusunda idealist, yer yer romantik gerekçelerden başka açıklama yok ki bu gerekçeler sade vatandaş olarak bana tatminkâr gelmiyor… Sol şeritte 180 km hızla seyrettiğimizi belirtmekle yetiniyorum ve huzursuzum.” Alkan, bu politikaların Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan, İsrail ve PKK şer ittifakına sebep olacağı, bunlara ABD/AB den gelecek destekleri de düşününce “hafazanallah” dedirtecek sonuçlarına işaret ederek temennisini ifade ediyor. “Ee; bu durumda bizim künhüne vâkıf olamadığımız fakat hükûmete esâsen mâlum bazı hikmetlerin varlığını hesab etmemiz gerekiyor herhalde; onlar her ne ise kamuoyu da bilmek ister. Sizi bilmem, ben tedirginim.“
Ahmet Turan Alkan’ı “hikmet-i hükümetten sual olunmaz” düşüncesi bile rahatlatamadığına göre, eminim şöyle dua ediyordur: “Allah’ım bana bir gece Mümtaz’er aklı ver de, ben de bir gece rahat uyuyayım.”
Batum’da neler oluyor?
Devri Alem belgesel program yapımcısı olarak dünya coğrafyasını gezmeye, belgesel görüntülerle tarihe not düşüp zamana noterlik yapmaya devam ediyoruz. Bu kez Gürcistan coğrafyasına gidiyoruz. Gürcistan’a ilk kez 2009 yılında Ardahan üzeri Ahıska’dan gitmiştik. 2010 yılının yine Ekim ayında bu kez önce Ahıska’ya ardından Ermenistan’a daha sonra da yeniden Gürcistan a geçip başkent Tiflis’te araştırma yaptıktan sonar Türkiye’ye dönmüştüm.
Bu kez Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin davetlisi olarak Gürcistan’a gittim. 21-24 Eylül 2011 tarihlerinde Gürcistan’ın Acara özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Batum’a geldim. Batum’da kültür tarihimizin izlerini araştırdık. Gürcistan’da ki Acaralı Müslümanlarla görüştüm. Gürcistan bölgesi baş müftüsü ile röportaj yaptık.
5 milyon nüfuslu Gürcistan’da 800 bin civarında Müslüman yaşıyor. Müslümanlar geçmişte büyük sıkıntılar yaşamışlar. 93 harbinde 250 bin Acaralı Müslüman çeşitli oyunlarla Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştı. 50 bin Acaralı yollarda ölmüşler. Bugün Türkiye’de 2 milyondan fazla Acara kökenli Türk vatandaşı var. Bunların çoğu da Kocaeli bölgesinde. Ama Türkiye’de yaşayan Acaralılar’ın maalesef Gürcistan’da ki akrabalarıyla fazla bir ilişkisi yok.
Batum’da beni en çok duygulandıran Kocaeli kamuoyunun yakından tanıdığı Başiskele belediyesi Meclis üyesi Faik Çakıroğlu’nun 165 yıl önce ki akrabalarıyla buluşması oldu. Bu buluşmayı belgesel görüntülerle tarihe not düştük. Bugün Acara da çok büyük oyunlar oynanıyor. Ruslar geçmişte bir oldu bittiyle 250 bin Acaralı’yı Batum’dan sürmüşlerdi. Bugün geride kalanların yerlerine ise Rum ve Ermeni sermayeli bankalar el koymaya çalışıyorlar.
Gürcistan’da Ermeni ve Yahudi lobisi oldukça etkili. Batum’da ki belgesel çekimlerinden sonra Gürcistan’ın başkenti Tiflis’e geçtik. Tiflis’te İslam medeniyeti Selçuklu ve Osmanlı dönemiyle ilgili araştırmalar yaptık. Büyükelçilik ve TİKA yetkilileriyle görüşmeler yaptık. Gürcistan’da yaşayan Acaralı ve Azeri Türklerle konuştum.
Gürcistan’la ilgili geziye katılan Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı sayın İbrahim Karaosmanoğlu, Gebze Belediye Başkanı sayın Adnan Köşker, Dilovası Belediye Başkanı sayın Cemil Yaman, Kandıra belediye başkanı Cengiz Kan, Gölcük belediye Mehmet Ellibeş, Kartepe Belediye Başkanı Şükrü Karabalık, Körfez Belediye Başkanı Yunus Pehlivan’dan bilgiler aldım.
Bu heyetin Batum’da ki gezilerini de yakından takip ettim. Batum’da ki tarihi ve kültürel yerleri gezen ekip, Batum belediye başkanı ve Türkiye Başkonsolusu ile görüşmeler yaptı. Batum’dan karayolu ile Kutaysi kentine geçen ekip Gürcistan’ın ikinci önemli şehri Kutaysi’yi gezdikten sonra başkent Tiflis’e gidildi. Tiflis’te çeşitli temaslarda bulunan ekip Tiflis’in tarihi ve kültürel değere sahip yerlerini gezdikten sonra Selçuklu dönemi eserlerinden olan Tiflis kalesi ve Tiflis büyük camiini ziyaret ettiler.
Tiflis’in ilk kurulduğu şehir olan Makasate şehrini gezen ekip Türk kolejlerini de ziyaret ettiler. Uluslarası Karadeniz Üniversitesi rektör yardımcısı ve Gürcistan Cumhurbaşkanı Saakaşvili’nin annesi ile görüşen Kocaeli ekibi Gürcistan Türkiye dostluğu ile ilgili önemli çalışmalar başlattılar. Bu görüşmelere ve incelemelere bizde kameramız ve fotoğraf makinemizle şahit olup, zamana noterlik yaptık.
Gürcistanla ilgili araştırma notlarım önümüzde ki günlerde tam olarak yayınlanacak ve televizyonlarda da yayınlanacak.
Bizim Yaş Çocukluğuna İthafen
Gül biter yanaklarda
Çocuk mevsimleri kış boyumca kar yağardı.
Herşeyi unuttuğum türlü oyunlar vardı.
Okul yolunda çanta kızak olurken bize.
Yıkılır kardan adam yağardı ensemize.
Duyulunca zil sesi küser çocuk neşesi.
Okulu kırmak henüz üst sınıf projesi.
Merdiven yarış pisti sınıfa zor varırdık.
Bahçedeki kavganın keyfini çıkarırdık.
Sanki silah sayardı, mümessil tebeşiri.
Konuşanlar tahtada işte! Sınıfın kiri.
Derken açılır kapı tekmil herkes ayakta.
Çalışkanın derdi ne? tembel aklı dayakta.
Örrtmenim! günaydın o topuz saçlı kadın.
Neden bakiim neden? ödevini yapmadın.
Kardeşim çok yaramaz silgimi kaybetmişti.
Akşam ev kalabalık çok misafir gelmişti.
Sonrasında her fasıl gül biter yanaklarda.
Kan ağlasa bir gözüm diğeri sokaklarda.

